BİR TERCÜME: “SOSYAL DEVRİM/İHTİLAL-KARL KAUTSKY“ VE BİR ÖNSÖZ* –

Dorlion Yayınevi tarafından yakında basılacak ve yayınlanacak olan bu tercüme eser, yüzyıl öncesinin ve İkinci Enternasyonal’in lideri ve Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Başkanı olan Karl Kautsky’nin, 22 ve 24 Nisan 1902 tarihlerinde, Hollanda’nın Amsterdam ve Delft şehirlerinde, reform ve devrim/ihtilal üzerine verdiği konferanslarda yaptığı konuşmanın kitaplaştırılmış halidir.   

İlgi duyanların ve tanıyanların bildiği üzere, rafine bir entelektüel ve sıkı bir komünist olan Karl Kautsky, işçi sınıfının örgütlenmesinde ve mücadelesinde, Birinci Enternasyonal’in merkezi iradeci tutumu sonucu gelen 1871 Paris Komünü yenilgisini, bu yenilgi sonrasında Birinci Enternasyonal’in, uluslararası düzeyde parçalanıp dağılmasını görmüş ve yaşamıştır. Gördüğü ve yaşadığı bu deneyim sonrasında Kautsky, kendi dönemindeki sosyalist/komünist düşüncenin ve hareketin, demokrasiyle bağlarını koparmaması gerektiği üzerine kurduğu bir siyaset geliştirmiştir.

Bu çerçevede kaleme aldığı yazılarında Kautsky; “sosyalizm ile demokrasi, biri amaç ve diğeri araç olarak birbirinden ayırt edilemez. Her ikisi de aynı amaca yarayan araçlardır. O nedenle, demokrasi olmadan sosyalizmi proletaryanın kurtuluşu için bir araç olarak düşünmek imkansızdır…Esasen bizim yönümüzden sosyalizm, ayrılmaz bir şekilde demokrasiye bağlı ve ona mündemiçtir, zira demokrasisiz sosyalizm olmaz…” ifadelerine yer vermiştir.

Aynı şekilde Karl Kautsky, Türkçeye tercüme ettiğim bu eserinde de; “…Ben, demokrasiyi gereksiz gören ya da kooperatiflerin, sendikaların, sosyal demokrasinin belediyelere ve parlamentolara girmesinin ya da reformların elde edilmesinin değersiz olduğu şeklinde düşünen birisi olarak anlaşılmak istemiyorum. Esasen bundan daha yanlış anlaşılan bir şey de olamaz. Aksine, bütün bunlar proletarya için ölçülemez değerdedir. Bunlar, sadece bir devrimden/ihtilalden kaçınmanın araçları olarak önemsizdirler…Demokrasi yoluyla elde edilen siyasi kazanımlar ile demokrasinin kazandırdığı özgürlüklerin ve hakların uygulanması da küçümsenecek bir şey değildir…Demokrasi, aynı zamanda proletaryayı sosyal devrim/ihtilal için olgunlaştırmanın bir aracı olarak da vazgeçilmezdir. Ama demokrasi bu devrimi/ihtilali engellemeye muktedir değildir. Organizma için ışık ve hava neyse, proletarya için de demokrasi odur; o nedenle, proletarya bunlar olmadan güçlerini geliştiremez. Ne var ki, bir sınıfın büyümesini gözlemlemekle, onun rakibinin eşzamanlı olarak büyümesini göremeyecek kadar da bu konuyla meşgul olmamalıyız. Proletaryanın gücüyle aynı anda örgütlenmesine ve siyasi ve ekonomik güçleri artan sermayenin gelişmesine demokrasi engel değildir…” demekte ve bu konuda az yukarıda yer verdiğimiz sözlerini ve görüşünü doğrulamaktadır.

Kautsky, bu görüş ve düşünceleriyle, bir yandan “en ünlü revizyonist” olarak adlandırılan Eduard Bernstein’in “teorinin pratiğe uydurulması” şeklindeki görüşüne karşı mücadele etmiş, diğer yandan da sol anarko sendikalizme ve siyasal mücadeleyi sadece şiddete eşitleyen ihtilalci yaklaşıma karşı çıkmıştır.

Zaman bu konuda Kautsky’i haklı çıkarmış, şiddet ve ihtilal yoluyla iktidara gelme fikrini ve hedefini terk eden, iktidara gelmek için seçimi ve demokratik yolları tercih eden sosyal demokrat ve sosyalist partiler, İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da, İspanya’da, İtalya’da, İsveç’te, en son Şili’de ve başkaca ülkelerde demokratik yollarla, bu bağlamda seçimle iktidara gelmişlerdir.       

Yine Kautsky, çok erken bir tarihte, 1884’te, emperyalizm konusunu ele almış, Fransa’nın Vietnam’daki Tonkin bölgesini işgal etmesi üzerine yazdığı bir makalede, işçilerin ürettikleri değerin çok altında ücret aldıklarını, tüketimin yeterli olmadığını, eksik olduğunu, eksik tüketim nedeniyle kapitalistlerin üretim yapılan bölgeler dışında pazar bulmaları gerektiğini ifade etmiştir. Aynı makalesinde Kautsky, yurtiçindeki üreticilerin böyle bir pazarı yaratabilecek düzeyde gelirinin olmadığına, bu şartların kolonileşmeyi kapitalizmin devamı için bir zorunluluk olarak ortaya çıkardığına işaret etmiştir.  

Kautsky, Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından, sosyal demokrasinin tanımlanmasını sağlamak amacıyla yayınladığı ve dünya işçi sınıfının çıkarlarının birbirine bağlı olduğunu, sosyal demokrasinin sınıf çatışmasının derinleştirilmesi yerine bunun ortadan kaldırılmasını hedeflediğini, bu amaçla sınıf, cinsiyet, ırk ayrımcılığına karşı mücadele edeceğini, ücretsiz kamu hizmetleri, laiklik, sosyal güvenlik ve demokratik seçimler konularında partinin taleplerini içeren Erfurt Programı üzerine yazdığı “Sınıf Mücadelesi” isimli kitabında, kronik fazla-üretim ile eksik-tüketimden hareketle geliştirdiği kolonizasyon açıklamasında, kolonileşme ile pazarların coğrafi olarak genişlemesinin ve bütün modern ulusların sınırlarını genişletme ihtiyacı hissetmesinin, Avrupa’da militarizmi arttırdığını ve bunun büyük bir savaş ihtimali yarattığını ifade etmiştir.

Kautsky, yine bu eserinde de, ulusların sınırlarını genişletme ihtiyacı içinde olduklarına, bu amaçla yeni sömürgeler bulmak istediklerine, bunun yeni sürtüşme nedenleri yaratacağına ve savaş ihtimalini artıracağına yer vermiş, bu bağlamda, “Ekonomik evrimin kendisi sürekli olarak yeni kraterler, yeni egemen sınıflarda piyasaların tekelleşmesi, finansörlerin bir şiddeti, bunun yabancı sömürgelerin fethi için bir açgözlülük uyandırması ve sanayi kapitalistinin barışçıl tavrının yerine geçmesi bakımından krizlerin nedenleri, yeni sürtüşme noktaları ve savaş benzeri gelişmeler için yeni fırsatlar yaratabilir.” demiştir.

Nitekim Kautsky’nin bu öngörüsü de zaman içinde gerçekleşmiş, dünya tarihi büyük yıkımlar ve acılar getiren iki büyük dünya savaşına tanıklık etmiştir. 

Kautsky, 1898 yılında yazdığı “Kolonyal Siyaset, Eski ve Yeni” başlıklı makalesinde, kolonileşme sürecinin devam edeceğini, bu sürecin zaman içinde “emek kolonileri” ve “sömürge kolonileri” olmak üzere iki ayrı kolonileşme biçimi getireceğini ileri sürmüştür.  Kautsky’ye göre, emek kolonileri, Avrupalı yerleşimcilerin bulunduğu satın alma gücü yüksek olan kolonilerden, sömürge kolonileri ise, ucuz ithal ürünlerinden başka sömürgeci ülke için hiçbir anlam ifade etmeyen ve pazar olarak çok sınırlı bir talebe sahip bulunan kolonilerden oluşmaktadır.  

Aynı makalesinde, satın alma gücüne sahip bir tüketici grubuna gereksinim duyan sanayi kapitalizminin, sömürge kolonileri üzerinde hiçbir çıkarının bulunmadığına işaret eden Kautsky, başta ticaret sermayesi ve bürokratik gruplar olmak üzere sanayi öncesi sınıfların, tekelci ve militarist olmaları nedeniyle, sömürge kolonilerinin devamını istediklerini iddia etmiştir.

Geride kalan zaman ve yaşadığımız süreç, Kautsky’nin bu öngörüsünü de doğrulamış, bu bağlamda, Avrupa’nın ve Amerika’nın pazarladığı ürünleri satın alma gücüne sahip emek kolonileri ile ucuz ithal ürünlerinin pazarlandığı sömürge kolonileri ortaya çıkmıştır.

Günümüzde emek kolonileri, iş gücünün ucuz olduğu Güney Kore, Singapur, Vietnam, Endonezya, Hong Kong, Ürdün, Tunus, Cezayir, Mısır, Pakistan, Bangladeş, Hindistan, Çin, Vietnam, Kamboçya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti,  Polonya, Türkiye gibi ülkelerdir. Sömürgeci ülkeler, imalatlarını iş gücünün ucuz olduğu bu ülkelerde yaptırmakta, böylece ürün maliyetlerini ucuza getirmekte ve sömürülerini bu yolla sürdürmektedirler. Ucuz ithal ürünlerinin pazarlandığı sömürge kolonileri ise, başta bu ülkeler ile Afrika ülkeleri olmak üzere dünyanın geri kalmış diğer ülkeleridir.     

Yine Kautsky, 1901 yılında yazdığı “Ticaret Politikası ve Sosyal Demokrasi” başlıklı incelemesinde: Daha sonraları Hilferding, Buharin, Lenin gibi düşünürler tarafından gündeme getirilen kartellerin/tröstlerin oluşması, sanayi sermayesinin korumacı iktisadi politikalar talep etmesi,  genel bir savaşa yönelebilecek bir militarizmin gelişmesi gibi konuları ve yanı sıra kronik fazla-üretim ve bunun sonucu olarak yeni pazarlar için verilecek mücadele ile bu mücadelenin sonuçları üzerinde durmuştur.

Nitekim Kautsky, Türkçeye tercüme ettiğimiz bu kitabında da, kartellere/tröstlere, koruyucu tarife yoluyla işleyen korumacı iktisadi politikalara, bunun mal fiyatlarının artmasına ve sömürüye yol açmasına, yeni pazarlar için mücadeleye neden olacağına yer vermiş, bu bağlamda şu hususları ifade etmiştir: “Uluslararası rekabetin keskinleşmesi de aynı yönde işlemektedir. Burada da bu gelişmeden dolayı, tüketicilerle birlikte emekçileri de mustarip buluyoruz. Aynı zamanda tröstlerin ve şirket birleşmelerinin oluşumuna da yardımcı olan koruyucu tarife yoluyla mal fiyatlarındaki artışın yanı sıra, dış rekabeti karşılamaya çalışan kapitalistlerin emekçileri artan bir şekilde sömürmelerini görüyoruz. Bunun sonucu, bu tür bir sömürünün önünde duran, hem siyasi hem de ekonomi emekçilerinin mücadeleci örgütlerine karşı olan mücadelelerinin yoğunlaşmasıdır…Tekeller/Tröstler daha çok emekçileri gereksiz kılarlar, çünkü onların niyeti üretimi gözle görülür şekilde artırmak değildir. Ürün miktarındaki artış ne kadar büyük olursa, arz o kadar büyük olur, aksi takdirde eşit koşullar altındaki fiyat da o kadar düşük olur. Tekeller/Tröstler, fiyatlardaki tüm düşüşlere karşı savaşır ve üretimi genişletmek yerine sınırlandırmayı tercih ederler…

O süreçte Kautsky’nin üzerinde durduğu bir diğer önemli konuda emperyalizmdir. Emperyalizmi tekellerle/tröstlerle ilişkilendiren Kautsky, bu konu üzerine olan görüşlerini de şu şekilde açıklamaktadır: “Emperyalizmden Marks’ın bir zamanlar kapitalizmden söz ettiği gibi söz edilebilir: zira tekeller/tröstler rekabeti, rekabet de tekelleri/tröstleri üretmektedir. Bu da büyük fabrikaların, büyük bankaların ve milyarderlerin amansız rekabetine, bu rekabet de küçükleri yok eden büyük mali güçlerin kartelleşmesine/tröstleşmesine neden olmuştur. Emperyalist büyük güçlerin içinde olacağı bir dünya savaşından da, bunlar arasındaki en güçlü olanın bir federasyonu doğabilir ve bu federasyon da silahlanma yarışına son verebilir. O nedenle, kapitalizmin, sadece ekonomik yönden bir başka yeni aşamayı, kartellerin/tröstlerin politikasının dış politikaya aktarılması ile bir ultra-emperyalizm aşamasını yaşaması devre dışı kalmış değildir…Sadece ekonomik yönden, sonuçta emperyalistlerin kutsal bir ittifakının emperyalizmi eritecek bu güçlü patlamayı önleyecek hiçbir şeyi yoktur. Savaş sürdükçe, savaş, savaşa giren tüm ülkeleri tükettikçe, silahların çatışmasının hızlı bir şekilde tekrarlanması bu konuda bir korku yarattıkça, hali hazırda pek ihtimal dahilinde gözükmese de, bu son çözüme daha fazla yaklaşmış olacağız.”

Görüldüğü üzere, Kautsky’nin emperyalizm konusundaki, bu görüşünün, bu yaklaşımının gerçekleşebilme olasılığı, Lenin’in ve onun takipçilerinin, emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak tanımlayan görüşlerinden ve yaklaşımlarından tamamen farklıdır. Kautsky, silahlanmayı içermeyen bu yeni aşamayı, “ultra-emperyalizm” olarak isimlendirmektedir ki, bu onun emperyalizm kuramına yaptığı en önemli katkıdır.

Günümüzde emperyalizmin hiç silah kullanmadan sömürüsünü sürdürdüğü dikkate alındığında, Kautsky’nin bu görüşünün, yani ultra-emperyalizm kuramının da doğruluğu ve haklılığı ortaya çıkar. 

Diğer taraftan, emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak tanımlayan Lenin’in, bu tanımı ile Kautsky’nin silahlanmayı içermeyen “ultra-emperyalizm” tanımı, yirminci yüzyıl boyunca ihtilalci/sosyal devrimci Leninist çizgiyi takip edenler ile, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında entegrasyon politikaları başta olmak üzere Kautsky’nin ultra-emperyalizm kuramı ile reformist politikalarını benimseyen ve takip eden sosyal demokratların/sosyalistlerin uluslararası ilişkilerine yön vermiştir.

Bu bağlamda, yirminci yüzyılın başlarında, Marksist çevreler arasındaki tartışmalarda, emperyalizm, güçlü devletlerin zayıf devletleri sömürmesinden daha çok güçlü devletler arasında bir çatışma ve rekabet olarak kabul edilmekte ve Lenin, bu rekabetin ile savaşın kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyordu. Kautsky’nin ultra-emperyalizm kuramının temeli ise, bu rekabetin bir zorunluluk olmadığı yönündeydi. Buna göre, Lenin kendi emperyalizm görüşünü bir iç savaş ya da bir dünya savaşı sonucunda gerçekleşecek sosyalist devrim/ihtilal için araçsallaştırırken, Kautsky, toplumsal ve parlamenter bir mücadelenin mümkün olduğunu ve bu mücadelenin uzun vadede olumlu sonuç vereceğini ileri sürüyordu.

Zaman ve zaman içinde yaşananlar, bu konuda da Kautsky’i haklı çıkarmış, sosyal demokrat partilerin uluslararası siyasetlerine onun ultra-emperyalizm görüşü egemen olmuş, bu bağlamda, sosyal demokrat partiler, iç savaş ve sosyal devrim/ihtilal koşullarının oluşmasını beklemek ve uluslararası çatışma yerine, reformist bir programla işbirliğine dayalı ve uluslararası uyumdan yana bir siyaset izlemişler, bu çerçevede ittifaklar kurmuşlardır.

Sosyal demokrat hareketin özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında elde ettiği başarının temelinde de, izlediği bu politikanın ve kurduğu ittifakların önemli bir etkisi vardır. Sosyal demokrat partilerinin dünyanın pek çok ülkesinde yükselişine karşın, Sovyetler Birliğinin dağılması ve bu dağılma sonrasında Sovyetler Birliği bloğuna dahil olan ülkelerin hemen hepsinin bir yerlere savrulması, Lenin’in bir iç savaş ya da bir dünya savaşı sonucunda gerçekleşecek sosyalist bir devrim/ihtilal için araçsallaştırdığı görüşünün hatalı olduğunu, buna karşın Kautsky’nin toplumsal ve parlamenter bir mücadele ile sonuca ulaşılabileceğini öngören ultra-emperyalizm kuramının ise doğruluğunu göstermiştir.

Hal böyle iken, Lenin, 1918 yılı sonlarında yayınlanan “Proleter Devrimi/İhtilali ve Dönek Kautsky” isimli eserinde, Karl Kautsky’i, Karl Marks’ın ve Friedrich Engels’in, demokrasi, sosyalizm ve devrim/ihtilal ilişkisi üzerine olan görüşlerini çarpıttığını, sınıfsal içeriğe sahip bir kavram olan “burjuva demokrasisi” terimini kullanmak yerine, kafa karıştırmak ve konuyu saptırmak amacıyla “okul öncesi demokrasi” terimini kullandığını ileri sürerek eleştirmiş, daha da ileri giderek Kautsky’i “döneklikle” suçlamıştır. Yine Lenin’e göre Kautsky, kapitalizmin emperyalist karakterini öngörememiş ya da bunu görmezden gelmiş ve Ekim Devrimini engellemeye çalışmıştır

Lenin’in Kautsky’i suçlamasının bir diğer nedeni ve dayanağı da, sosyalizmin iktidara gelmesi konusunda izlenmesi gereken sosyalist strateji ve sosyalist dönüşümün, bir iç savaş ve ihtilalle/devrimle mümkün olup olamayacağı hususuydu.

Oysa o günden bugüne kadar geçen süre içerisinde gördüğümüz en önemli husus, Kautsky’nin, karşında olduğu ihtilalci/devrimci sosyalizmin bu yönünü yitirdiği, Lenin’in görüşünün yanlış, onun Kautsky’i “döneklikle” suçlamasının ise haksız olduğu hususudur.

Zira günümüzün gerçeği, Kautsky’nin ve yine Marksizm’i revize ve modernize etmek yönünde çalışmalar yaptığı için Lenin’in “revizyonist” olmakla suçladığı, sosyalist revizyonizmin kurucusu olan Alman sosyal demokrat teorisyen ve politikacı Eduard Bernstein’in haklı çıkmasıdır. Öyle ki, her ikisi de, ihtilale/devrime ve dolayısıyla şiddete dayanmaktan ziyade, demokratik parlamenter sistemi tercih etmişler, ihtilal/devrim yerine evrimi seçmişler ve sonuç itibariyle gerek dünya ölçeğinde, gerekse Batı Avrupa bağlamında oluşturulan ve iktidara gelen sosyal demokrasinin birçok şekline önderlik etmişlerdir.

Gelelim tercüme ettiğimiz Karl Kautsky’nin “Sosyal Devrim/İhtilal” isimli eserine. Yukarıdaki bölümlerde bazı bölümlerine yer verdiğimiz eser, “Sosyal Devrim/İhtilal – Sosyal Devrim/İhtilal Kavramı – Evrim ve Devrim/İhtilal” ve yine “Sosyal Devrimden/İhtilalden Sonraki Gün [Giriş]” başlıklı iki ciltten oluşmaktadır.

Birinci ciltte,  “Antik Çağ İle Orta Çağda Devrimler/İhtilaller”,  “Kapitalizmde Sosyal Devrim/İhtilal”, “Demokraside Sınıf Çatışmalarının/Çelişkilerinin Yumuşaması” ve “Sosyal Devrimin/İhtilalin Biçimleri ve Silahları” ele alınmakta; İkinci ciltte ise, “Kamulaştıranların Kamulaştırması”,  “Müsadere veya Tazminat”, “Üretimde Emekçinin Emek Artışının Teşvik Edilmesi”, “Üretken Sürecin Organizasyonu”, “Üretim Araçlarında Özel Mülkiyet Kalıntıları”, “Entelektüel Üretim” ve “Proletarya Egemenliğine Başlangıcın/Ön Hazırlığın Psişik Koşulları” incelenmektedir.

1902’de yazılmış olmakla, eserin bazı bölümleri, özellikle istatistik bilgileri ve verileri içeren bölümleri, her ne kadar günümüz itibariyle önemini ve değerini yitirmiş ise de, diğer bölümleri canlılığını ve işe yararlılığını bugün dahi hala korumaktadır. O nedenle, bu eserin okunmasında yarar vardır. Eser bazı bölümleri itibariyle güncelliğini ve işlevini yitirmiş olsa da, en azından nostalji yapmak isteyenler için okunmaya değerdir.

Saygılarımla.

* Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” kuramı konusunda, Uluslararası İlişkiler Konseyi Derneği, Uluslararası İlişkiler Dergisi’nin, Cilt 10, Sayı 39 (Güz 2013)’da yayınlanan, İstanbul Kültür Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü akademisyenlerinden Doç. Dr. Yunus Emre’nin, “Karl Kautsky ve Ultra-Emperyalizm Kuramının Düşündürdükleri: Sosyal Demokrasi ve Uluslararası İlişkiler” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.

Yorum Yaz