Yeminime Olan Bağlılığım ve Sadakatimle TBB Başkanlığına Adayım.

Avukatlık mesleğine girerken edilen yemin, insan haklarına saygı başta olmak üzere hukukun üstünlüğüne, ahlaka ve mesleğin onuruna dairdir. Yeminime olan bağlılığım ve sadakatimle TBB Başkanlığına adayım. Saygılarımla.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

İnsan haklarının, sivil/medeni ve bireysel hakların savunuculuğunu yapmak, Avukatlık mesleğinin itibarını korumak, mesleğin gelişmesine, alanının genişletilmesine katkıda bulunmak, kalitesini yükseltmek, hukuka, hukuk devletine, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesine sahip çıkmak, her Avukatın görevi olmakla, bu hususta hepimizin elimizi taşın altına koyması, bu bilinçle hareket etmesi ve sorumluluk alması gerekir.

Kişisel olarak bunun ayırdında olduğum, bu bilince, bu anlayışa, bu deneyime sahip bulunduğum, dahası çok sayıda Avukat ve delege meslektaşım ile halen Baro Başkanı olan ve önceki dönemlerde Baro Başkanlığı yapan arkadaşlarımdan yoğun ve ısrarlı bir şekilde çağrı almam ve bu çağrıyı bir görev olarak kabul etmiş olmam nedeniyle Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

Bir şey ya da bir şeyler olmak adına değil, bir şeyler yapmak adına Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım. Geçmişte Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak arkadaşlarımla birlikte nasıl başarılı hizmetler yaptı isem, seçtiğiniz, fırsat ve imkan verdiğiniz takdirde, daha iyisini ve daha fazlasını yapmak için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Barolar ile Avukatlar arasında bozulan birliği ve bütünlüğü yeniden tesis etmek, Avukatların ve Baroların üst kuruluşu olmaktan ve onları temsil etmekten uzaklaşan Türkiye Barolar Birliği’ni, eskiden olduğu gibi yeniden Barolara ve Avukatlara hizmet veren, onları temsil eden bir konuma getirmek, mesleki sorunların çözümüne katkı yapmak, Avukatlık mesleğini geliştirmek, alanını genişletmek, kalitesini yükseltmek, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukuku ve hukuk devletini, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesini, insan haklarını savunmak ve korumak, toplum ve insanlar nezdinde Türkiye Barolar Birliği’ni yeniden ve daha önce olduğu gibi güvenilen, itibar edilen, saygınlığı ve ağırlığı olan bir kurum ve kuruluş haline getirmek için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

Demokrasi, başarısız olanın gitmesine, başarılı olma umudu ve ihtimali bulunanın seçilmesine imkan veren bir sistem olmakla, siz, Sayın Delegelerin bunun bilincinde olduğunuza ve bu yolu bana açacağınıza, bana ve birlikte görev yapacağım arkadaşlarıma destek olacağınıza olan inancım ve umudum tamdır.

Bu inançla, bu umutla, dahası bu güce, bu yeteneğe, bu vizyona, bu gelecek ufkuna, bu deneyime, bu müktesebata sahip bulunduğum için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

Türkiye Barolar Birliği toplumda karşılığı ve ağırlığı olan bir meslek kuruluşudur. İçinde bulunduğumuz süreç hariç, kurulduğu günden bugüne kadar olan süreçte, kuruluş olarak işlevlerini ve görevlerini hakkıyla yerine getirmiştir. Şimdilerde bu çizgisinden uzaklaşmış

olan, statükonun bir parçası durumuna gelen, statükoyla uzlaşan, üyelerinden kopan, üyelerine yabancılaşan, onları temsil etmekten uzaklaşan bu kuruluşun, yeniden eski günlerine iade edilmesine, bu bağlamda, üyelerini temsil ile yeniliğe ve değişime öncülük eden bir kuruluş haline getirilmesine katkı yapmak için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

Kuruluşun işlevi bilgileri verimli ve kullanılır kılmaktır. Gelişmiş ülkelerde kuruluşlar, bilgileri verimli kullandıkları, bilgileri ihtisaslaştırdıkları, kendi amaçları, görevleri ve işlevleri üzerine yoğunlaştıkları, bilgiden bilgiye geçtikleri için toplumlarının ve üyelerinin merkezi konumuna gelmişlerdir.

Bilgileri ihtisaslaştırmak, verimli ve kullanılır kılmak, bilgiden bilgiye geçebilmek, Türkiye Barolar Birliği’ni kendi asli görevleri ve işlevleri üzerine yoğunlaştırmak, yeniden toplumun ve üyelerinin merkezi konumuna getirebilmek için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

Günümüzün kuruluşları, güce dayalı olan ve tek bir kişinin egemenliği üzerine kurulu bulunan yapıdan, bilgiye, sorumluluğa, ekip çalışmasına dayalı olan, gerek idari, gerekse mali yönden şeffaf ve denetlenebilir bir yapıya dönüşmüşlerdir. O nedenle, günümüzün kuruluşlarında, kuruluşun amaçları, işlevleri, görevleri, katkıları, performansı konusunda, herkesin, her bir üyenin sorumluluk alması gerekir. Esasen bilgiye ve sorumluğa dayalı bir kuruluşta yönetim işi, birilerini yönetici yapmak değil, herkesi katılımcı yapmak, her bir üyeyi sorumlu kılmaktır.

Türkiye Barolar Birliği’ni, güce ve tek bir kişinin egemenliği üzerine kurulu olmayan, bilgiye, sorumluğa ve ekip çalışmasına dayalı olan, dahası idari ve mali yönden şeffaf ve denetlenebilir bir yapıya dönüştürmek, amaçları, işlevleri, görevleri, performansı konusunda her bir üyeyi sorumluluk alacak, katılımcı yapacak bir konuma getirmek, bu yapıyı yeniden oluşturmak ve tesis etmek için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

Değişimin ve dönüşümün en önemli etmeni düşünmek, ürünleri ve hizmetleri başka bir boyutta ve daha büyük bir içerikte görmektir. Bunu yapabilmek, bu bağlamda değişime ve dönüşüme yön verebilmek için; yeni ve pozitif hedefler belirlemek, stratejik planlar yapmak, değişimi etkileyecek ve değişime yön verebilecek olan herkesle doğrudan ve içten iletişim kurmak, etkileyecek olanlardan etkilenmek, olumlu ve umut dolu bir iklim yaratmak, olağanı tersine çevirmek ve bu amaçla yeni bir yol açmak veya bir yol yapmak, alışkanlıklara bağlı olan ve o nedenle, yaratıcılığa, değişime, dönüşüme muhalefet ve hatta düşmanlık eden görüşlere cesaretle karşı koymak gerekir.

Olağan olanı tersine çevirmek için; bu amaçla bir yol açmak veya bir yol yapmak için; mevcut hızı yeni hedeflere doğru yeni bir enerji ve sinerji ile artırarak sürdürmek için; dünün olağanını değişmiş bir bugüne yüklemek için; davranışları, refleksleri, yaklaşımları, hizmetleri, işleyişi, umutları, beklentileri karşılamak ve yeni gerçeklere dönüştürmek için; daha önceleri olduğu gibi Türkiye Barolar Birliği’ni, tüm üyelerini kapsayacak ve kucaklayacak demokratik ve yatay bir yapıya yeniden kavuşturmak için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

Hepimizin bildiği üzere, bugün gelinen aşamada, adalet de, bireyin meşru savunma ve korunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk da, avukatlık mesleğinin icrası da, meslek örgütlerinin yönetilmesi de, statükoya bağlı olmaktan çıkmış, şimdiden sonra yaratılacak olan geleceğe bağlanmış, çağımızın aşılması gereken zorlukları ulusal çerçevelerin dışına taşmıştır.

Bilimin ve teknolojinin artık hiçbir sınır tanımaması, enformasyonun tüm dünyada pasaportsuz gezmesi, paranın ve bilginin dünyayı çok hızlı dolaşması, içinde bulunduğumuz ve ıska geçmekte olduğumuz dijital çağın ve geleceğin nasıl şekilleneceğinin göstergeleridir.

Onun için dün olduğundan daha çok bugün, yönetim işinin ve bu işlevin yerine getirilmesi, insan düşüncesini ve insanlar arasındaki iletişimi kıskacı altına alan indirgeyici klişeleri ve kategorileri kırmayı, bu konuda var olan koşullanmaları ortadan kaldırmayı gerektirmektedir.

Bütün bunları yapabilmek, içinde bulunduğumuz dijital çağa ayak uydurabilmek için birey olarak; belli bir reçeteye, slogana, herhangi bir parti çizgisine veya katı bir dogmaya bağlanmamamız, yol değil, yollar olduğunu bilmemiz, hangi partiye mensup ya da hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım, insanların çektikleri acılar ve yaşadıkları baskılar karşısında belli insani standartlardan şaşmamız gerekir.

Bu konuda Barolarımızın ve Türkiye Barolar Birliği’nin yapması gerekenler ise; başta idari ve mali yönden şeffaflık, katılımcılık ve denetlenebilirlik olmak üzere, çağdaş yönetim anlayışının gerektirdiği kurumsal yönetim kurallarını uygulamak, yegane kaynağımız olan Meslektaşlarımızı verimli, donanımlı, başarılı kılacak sistemleri oluşturmak, mesleki fırsatları erken yakalayıp iyi değerlendirmek, mesleğimizin ve ülkemizin geleceği olan Genç Meslektaşlarımızın sorunlarına karşı duyarlı olmak, bu amaçla onların geleceklerine yatırım yapmak, sorun çözücü bir yaklaşımla onları rahatlatacak, onların geleceğe güvenle bakmalarını sağlayacak, mesleğin alanını genişletecek projeksiyonlar ve projeler geliştirip uygulamak, yaptığımız işleri daha da iyi yapmak, el ele vererek hep birlikte çalışmak, böylece yaratacağımız sinerji ile mesleğimizi ve meslek örgütlerimizi yüksek ve katma değer yaratan bir topluluk haline getirmektir.

Değerli Delegeler, Sevgili Meslektaşlarım,

İçselleştirdiğim bütün bu hedefleri ve değerleri mesleğimiz ile meslek örgütlerimiz adına yapmak, bildiklerimi, biriktirdiklerimi, deneyimlediklerimi, mesleğimiz ve meslek kuruluşlarımız ile ülkemizin ve insanlığın hizmetine sunmak, toplumsal hoşgörü, insana değer verme, bireysel tercihlere ve görüşlere saygı gösterme, mesleğin sorumluluğunu bir başka güce veya varlığa, cemaate, partiye, devlete yıkmak yerine bizzat üstlenme üzerine kurulu bir anlayışı uygulamak ve temsil etmek için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Bütün bunların bilinci içinde ve kendisini, kendisine göre öteki olanın düşüncesiyle etkileşim içinde değişime açık tutarak yeni çözümlerin aranacağı ve bulunacağı bir iletişim platformu ile yönetim anlayışını gerçekleştirmek için Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na adayım.

Bütün nedenlerle ve bunları yapabilmek için size, siz Sayın Delegelere ve Meslektaşlarıma çağrım şudur:

“Gelin dostlarım..!

Henüz vakit çok geç değil.

Yeni bir dünya arayalım,

Bunun için günbatımına kadar uzanalım.

Gücümüz yetmese de

Yeri, göğü sarsmaya,

Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe.

Zaman ve kader bizi zayıflatsa da,

İrademiz yeterlidir,

Çabalamaya, aramaya, bulmaya

Ve asla pes etmemeye…”

Seçim Sizin!

Unutmayın, “Umut, ya sizsiniz, ya da umutsuzsunuz!”

Saygılarımla.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI OLARAK 13 HAZİRAN 2010 – 26 MAYIS 2013 TARİHLERİ ARASINDA GÖREV YAPTIĞIM 1076 GÜNLÜK SÜRE İÇERİSİNDE ARKADAŞLARIMLA BİRLİKTE YAPTIĞIMIZ HİZMETLERİN KISA BİR ÖZETİ

  • İçselleştirdiğim şeffaflık anlayışımın bir gereği olarak, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak seçilmemi ve göreve başlamamamı takiben, sahip olduğum mal varlığına ilişkin Mal Bildirimimi Türkiye Barolar Birliği web sayfası aracılığıyla kamuoyuna deklare ettim.
  • Göreve başladığım tarihten, görevden ayrıldığım tarihe kadar olan sürede, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun tüm kararlarını ve haftalık mali bülten şeklinde tüm gelir ve giderlerini WEB sayfasında yayımlamak suretiyle idari ve mali yönden şeffaflık ile denetlenebilirlik sağladık.
  • 29-30 Haziran 2010 tarihlerinde, Ankara Barosu ve Türkiye Felsefe Kurumu ile birlikte, Japon, Alman, Belçikalı ve Türk uzmanların katıldığı “Hukukçuların Meslek Etiği” konulu Uluslararası Sempozyumu düzenledik.
  • Türkiye Barolar Birliği’nin 41.Kuruluş Yılı Etkinlikleri kapsamında 09 Ağustos 2010 günü düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda; savunmanın bağımsızlığı ve özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti gibi konuların yanı sıra, o aşamada gündemde olan Anayasa değişiklikleri ile bazı Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları hakkında verilen yakalama kararlarının hukuken yanlışlığı hakkındaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerimizi kamuoyunun bilgisine sunduk.
  • Ağustos/2010 ayından itibaren aylık elektronik bülten yayınlanmaya başladık.
  • Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde kurduğumuz Türkiye’nin ilk, dünyanın ikinci Hukuk Müzesi’ni, Türkiye Barolar Birliği Hizmet Binası’nda yaptırdığımız yeni mekana taşıdık ve hizmete açtık.
  • 2010-2011 Adli Yılı’nın Açılışı münasebetiyle 06 Eylül 2010 günü Yargıtay’da düzenlenen törende, TBB Başkanı olarak yaptığım konuşmada; Avukatların ve Baroların sorunlarının yanı sıra, TBB olarak Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ne karşı olduğumuzu, bu mahkemelerin ivedi olarak kaldırılmasını talep ettiğimizi, Ergenekon süreci ve bu süreçteki gözaltı ve tutuklama kararlarına yönelik eleştirilerimizi, Anayasa değişiklikleriyle ilgili taslak hakkındaki görüş, düşünce, eleştiri ve önerilerimizi ifade ettik.
  • Benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmama kadar geçen iki yıl içinde bir türlü faaliyete geçirilemeyen Türkiye Barolar Birliği Litai Konukevi’ni; lokanta, kafe, bar, fitness center, sauna, Türk hamamı, Fin hamamı, sauna gibi eklentileriyle birlikte ve başkaca eksiklilerini gidermek suretiyle 17 Eylül 2010 tarihinde, yani benim göreve başlamamdan sonra ve yaklaşık üç ay içinde Avukatların hizmetine açtık.
  • Türkiye Barolar Birliği olarak 6-10 Ekim 2010 tarihleri arasında İstanbul TÜYAP Fuar Alanı’nda düzenlenen, 16 ülkeden 66 firmanın katıldığı ve 130.000 kişinin ziyaret ettiği Uluslararası Bilgi ve İletişim Teknolojileri Fuarı’na (CeBIT Bilişim Eurasia Fuarı) katıldık. Bu fuarda Türkiye Barolar Birliği ürünlerinden olan “Yeni Nesil
  • Avukatlık Kimlik Kartlarını”, “TEKNOBOARD Duyuru Sistemlerini”, “KİOSK Cihazlarını”, adliye binalarında sıra alma işlemlerine ilişkin “SIRAMATİK” cihaz ve yazılımlarını, avukatların Adliye Binalarına girişini kolaylaştıran “Turnike Geçiş Sistemlerini”, avukatlara adliye binalarında ve barolarda ödeme kolaylığı sağlayan “POS Ödeme Cihazlarını” teşhir ettik.
  • İspanya Ankara Büyükelçiliği, İspanya Avukatları Genel Konseyi, İspanya Dış Ticaret Enstitüsü (ICEX) ile birlikte 04 Kasım 2010 tarihinde Ankara’da, 100’e yakın avukatın iştirak ettiği “Turkey-Spain Legal Services/Türkiye-İspanya Hukuk Hizmetleri” konulu toplantıyı düzenledik.
  • Atatürk’ün ölümünün 72. yılı münasebetiyle 10 Kasım 2010 tarihinde Doç.Dr.Kemal Arı’nın konuşmacı olarak katıldığı “Atatürk’ün Düşünce Dünyasında Halk ve Demokrasi” konulu konferansı düzenledik.
  • 10 Aralık İnsan Hakları Günü münasebetiyle avukatların, akademisyenlerin ve siyasi parti temsilcilerinin konuşmacı olarak katıldıkları “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” konulu paneli düzenledik.
  • Karikatür Vakfı ile birlikte 10 Aralık İnsan Hakları Günü etkinlikleri kapsamında seçkin karikatüristlerin katıldıkları “Tutuklu ve Hükümlü Hakları” konulu karikatür sergisini düzenledik.
  • Dönemin Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bilal Eriş ile birlikte 13 Aralık 2010 günü düzenlediğimiz basın toplantısında, tutuklu ve mahkumların temel insan haklarından olan tedavi hakkını ihlal eden İç İşleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı arasında bağıtlanan “Üçlü Protokolü” kamuoyunun gündemine taşıyarak bu protokolün tutuklu-mahkum hakları ile tıp etiğine uygun hale getirilmesini talep ettik. Anılan protokol bu basın toplantısı sonrasında, tutuklu-mahkum hakları ile tıp etiğine uygun hale getirilmiştir.
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ortaklıklarından olan ve “Gazilere” yardım amacıyla kurulan TürkTrust şirketiyle 15 Aralık 2010 tarihinde bağıtladığımız sözleşme ile elektronik imza üretimine geçtik. Elektronik imza üretimi için gerekli olan ISO 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi sertifikası aldık. E-imza üretiminden elde edilen gelirin yaklaşık 1/3’ünü elektronik imza satan barolarımıza aktarmak suretiyle barolarımıza kaynak aktardık.
  • 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu’na uygun nitelikte elektronik imza ve mobil imza uyumlu kimlik tanıma sisteminin kurulumunu sağladık, bunu UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegre ettik.
  • Avukatların dosya okumakta sorun yaşadığı Kalem Yönetmeliği’nin 45.maddesinin değiştirilmesini sağladık.
  • İnsan Hakları ihlalleriyle ilgili sağlıklı bir veri tabanı oluşturmak amacıyla TBB İnsan Hakları Merkezi bünyesinde İnsan Hakları İzleme, Raporlama ve Arşivleme Projesi’ni (İHİRAP) başlattık.
  • Aralık-2010’da Türkiye’de bir ilk olan “Tutuklama Raporu”nu yayımladık.
  • Stajyer Avukatlar için Staj Eğitim Programlarını başlattık. İlki 09-14 Ocak 2011 tarihleri arasında yapılan eğitim programına Türkiye’nin değişlik barolarından gelen 47 stajyer katıldı. Bir hafta süreyle Litai Konukevi’nde ağırladığımız stajyer avukatlarımız için sıkıştırılmış staj eğitiminin yanı sıra değişik sosyal etkinlikler düzenledik.
  • 14 Ocak 2011 tarihinde düzenlenen törenle, UNDP Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı çerçevesinde adli yardım, alternatif uyuşmazlık çözüm yolları, adalete erişim, hukukun üstünlüğü konularında işbirliği yapmayı konu alan “Mutabakat Metni”ni, Birleşmiş Milletler Daimi Koordinasyonu ve Türkiye Daimi Temsilcisi Shaid Najan ile birlikte imzaladık.
  • TBB Yönetim Kurulu’nun 26 Nisan 2010 ve 07 Ekim 2010 tarihli kararları ile izlenmesine karar verilen KCK davasının 13 Ocak 2011 tarihinde Diyarbakır’da, Ergenekon davasının 17 Ocak 2011 tarihinde Silivri’de yapılan duruşmalarına mahkeme salonunda bizzat bulunarak katıldık.
  • 22 Ocak 2011 tarihinde, Karanfil Sokak’taki eski Birlik binasında yaptırdığımız ve “Av. Prof. Dr. Faruk Erem Avukat Evi” adını verdiğimiz günü birlik konukevini ve bu konukevinde yaptırdığımız müzeyi hizmete açtık.
  • Avukatlık ücretinin ve bunun KDV’sinin tahsil ile birlikte doğacağını öngören Gelir Vergisi Kanunu ile yine Avukatlık ücretine isabet eden KDV’sinin vekaletnamenin sunulmasıyla birlikte tahakkuk edeceğini öngören Katma Değer Vergisi Kanunu’ndaki farklı düzenlemelerden kaynaklanan ve KDV’si yönünden Avukatları son derece müşkül duruma düşüren sorunu Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 2010/1 sıra nolu Vergi Denetimi ve Koordinasyonu İç Genelgesi’nin yayımlanmasını sağlamak suretiyle çözümledik.
  • Arabuluculuk görevinin hukuk fakültesi mezunlarının, bu bağlamda Avukatların tekelinde kalmasını ve dolayısıyla meslektaşlarımızın bu görevden ek gelir elde etmelerini sağladık.
  • Ocak-2011 ayı içerisinde çıkan Torba Kanun içerisine konulmasını sağladığımız bir hükümle ve deyim yerinde ise bir devrim gerçekleştirdik. Bu bağlamda Avukat Stajyerlerinin genel sağlık sigortası kapsamına alınarak primlerinin Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmesini sağladık. Bu suretle Avukat Stajyerlerini sağlık güvencesine kavuşturduk.
  • Türkiye Barolar Birliği’nce ilgili mevzuat hükümleri gereği Stajyer Avukatlara kullandırılan staj kredilerine ilişkin elektronik ortamda tutulan kayıtların ve verilecek hizmetlerin teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini, geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile teknik destek hizmeti verilmesini sağladık.
  • Staj kredilerinin tahsilinin sağlanabilmesi amacıyla yeni kredi takip programı yazdırarak bunun uygulamaya konulmasını gerçekleştirdik. Bu yazılım sayesinde benim Birlik Başkanı olmama kadar takip ve tahsil edilmeyen 12180 adet staj kredi dosyasının takibini yaptık ve herhangi bir yasal yola başvurmadan görev süremiz içerisinde yaklaşık 14 trilyon lira olan staj kredi alacaklarını tahsil ettik.
  • Bazı hastalıkların tedavisi için Stajyer Avukatların isteğe bağlı sigorta primlerinin Türkiye Barolar Birliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu (SYDF) tarafından ödenmesi uygulamasını başlattık.
  • Sağlık giderleri için avukatlara yapılacak yardımların, herhangi bir belge ve rapor istenmeden, doğrudan tedavinin yapılacağı yerdeki hastaneye ödenmesini öngören hastane anlaşmaları sistemini başlattık.
  • 01 Şubat 2011 tarihinden başlamak üzere, ihtiyaç sahibi emekli Avukatlara hastalık, yaşlılık, malullük halleri için ek emeklilik geliri bağlanması uygulamasını başlattık.
  • Litai Konukevi’nin hizmete girmesini takiben, tedavi amacıyla Ankara’ya gelen ve TBB Litai Konukevi’nde konaklayan Avukat ve refakatçilerinin konaklama giderlerinin TTB-SYDF’nu tarafından karşılanması uygulamasını getirdik.
  • Ocak-2011’de yürürlüğe giren Torba Kanun’a konulan bir hükümle, Avukatların Kat Mülkiyeti Kanunu kapsamındaki bağımsız bölümlerde büro açabilmelerini sağladık.
  • Ocak-2011’de yürürlüğe giren Torba Kanun’a konulan bir hükümle, Avukat bürolarının belediyelerden iş yeri açma ruhsatı alma zorunluluğunun kaldırılmasını sağladık.
  • Gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasının takipçisi olmak suretiyle staj kredilerinin ve aidat borçlarının yeniden yapılandırılmasını sağladık.
  • 31 Ocak 2011 tarihinde düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda, o aşamada Türkiye’nin gündeminde bulunan Yargıtay ve Danıştay’ın üye sayısının artırılmasına ilişkin yasal düzenlemeye karşı olduğumuzu ve yanı sıra Türkiye’nin gündeminde olan diğer konularla ilgili görüş ve düşüncelerimizi kamuoyuyla paylaştık.
  • Ocak 2011 tarihinde, tüm barolarımıza bedeli Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmek üzere Volkswagen Transporter marka/model 8+1 kapasiteli hizmet aracı alınmasına ilişkin projeyi başlattık. Yaklaşık 15 aylık bir süre içerisinde, o tarihte 78 olan tüm barolarımıza hizmet araçlarını teslim ettik. Daha sonra kurulan Kilis Barosu’na, bu baromuzun kurulmasından hemen sonra hizmet aracı teslimi yaptık,
  • 07 Mart 2011 tarihinde Yargıtay’ın kuruluşunun 143. Yıldönümü münasebetiyle Yargıtay ile birlikte “Koruma Tedbirleri” konulu paneli düzenledik.
  • 11-12 Mart 2001 tarihinde yerli ve yabancı uzmanların konuşmacı olarak katıldıkları “Dünyada Arabuluculuk Uygulamaları” konulu uluslararası konferansı düzenledik.
  • 28 Mart 2011 günü düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda, gazeteci Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının toplatılması bağlamında ifade ve basın özgürlüğüne yönelik ihlalleri eleştirdik ve kınadık, yanı sıra özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasını, keyfiliğe dönüşen tutuklama ve gözaltı kararlarına son verilmesini talep ettik.
  • “Herkes İçin Adalet, Adalet İçin Avukat” sloganıyla başlattığımız “Avukatlar Haftası-2011 Etkinlikleri” kapsamında; Okuma Tiyatrosu, Yaratıcı Drama Performansı, Tutuklu ve Hükümlüler Arasında düzenlenen “Avukat-Savunma” konulu Resim Yarışması, “Adalet” temalı Fotoğraf Yarışması, Hukuk Fakültesi Öğrencileri arasında düzenlenen “Haklar, Sorumluluklar ve Gerçekler” konulu makale yarışmasına yer verdik.
  • “Avukatlar Haftası-2011” etkinlikleri kapsamında; Ankara, Konya, Trabzon ve Hatay’da, bu il barolarıyla ortaklaşa olarak Yunanistan, İtalya, İspanya, Polonya,
  • Fransa, Bulgaristan, İrlanda ülkelerinin temsilcisi olan avukatların konuşmacı olarak katıldıkları “Birinci Uluslararası Avukatlık Hukuku” konulu konferansı düzenledik.
  • Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü ile varılan anlaşma çerçevesinde 09 Nisan 2011 tarihli Milli Piyango çekilişi, üzerinde TBB Logosu bulunan ve “Herkes İçin Adalet, Adalet İçin Avukat” özdeyişi yazılı Milli Piyango Bileti çekişinin yapılmasını sağladık.
  • PTT Genel Müdürlüğü ile yapılan anlaşma gereğince “Avukatlar Haftası-2011” anısına PTT Genel Müdürlüğü tarafından “İlk Gün Zarfı” çıkarılması gerçekleştirdik.
  • 16-17 Nisan 2011 tarihlerinde İzmir’de, Türkiye Barolar Birliği ile İzmir Barosu tarafından ortaklaşa düzenlenen “Olağanüstü Yargılamaların Olağanlaşmış Hali-Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” konulu paneli yaptık.
  • 17 Nisan 2011 tarihinde TBB’nin ve 57 Baro Başkanı’nın imzaladığı Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin kaldırılması talebini içeren deklarasyonu yayımladık.
  • 24 Nisan 2011 tarihinde Türkiye Barolar Birliği tarafından rahmetli Başkanımız Özdemir Özok anısına “Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru” konulu konferansı düzenledik.
  • 29 Nisan-01 Mayıs 2011 tarihleri arasında Marmaris’te, Muğla Barosu ile birlikte “IV.Stajyer Avukatlar Kurultayı”nı yaptık.
  • 20 Mayıs 2011 tarihinde müziğin, balenin, semanın birleşiminden oluşan “Hak Dostu Mevlana-Hoşgörü” konulu etkinliği düzenledik.
  • 18 Haziran 2011 tarihinde İstanbul’da, İstanbul Barosuyla ortaklaşa, yerli ve yabancı Avukatlar ile akademisyenlerin katıldığı “Uluslararası Tahkim Uygulamaları” konulu sempozyumu gerçekleştirdik.
  • 23 Haziran 2011 tarihinde Malatya’da, Yargıtay, Malatya Barosu, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi’yle birlikte, Alman ve Türk akademisyen, yargıç ve Avukatların konuşmacı olarak yer aldığı “Türk-Alman Uluslararası İş Hukuku Kongresi”ni düzenledik.
  • TBB’nin 42.Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle 09 Ağustos 2011 tarihinde yaptığımız yazılı açıklamada; savunmanın özgür ve bağımsız, yargıcın tarafsız, yargının bağımsız, demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün olmadığı, birey hak ve özgürlüklerinin güvence altında bulunmadığı bir ülkede, yani Türkiye’de Avukatlık mesleğinin yapılabilmesinin olanaklı olmadığına vurgu yaptık.
  • Ağustos-2011 tarihinden itibaren sağlık yardımı sınırının, avukatlar için 120.000,00, stajyerler için 20.000,00 TL.sına çıkarılmasını, diğer sağlık yardımlarının limitlerinin artırılmasını sağladık.
  • IP bazlı Çağrı Merkezini hizmete açmak suretiyle Barolar ve Türkiye Barolar Birliği arasında güvenli ve ücretsiz olarak telefon bağlantısı yapılmasını sağladık.
  • 13 Eylül 2011 tarihinde Barolar Birliği’nde düzenlenen ve o tarihte Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olan Fatma Şahin ve 13 baro temsilcisinin katıldığı toplantıda “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı”nın görüşülmesine, bu konuda katılımcı baro temsilcilerinin görüşlerini açıklamalarına imkan sağladık.
  • 20 Eylül 2011 tarihinde UNDP-Birleşmiş Milletler Kalkınma Projesi çerçevesinde, İzmir’de yapılan ve Türkiye, Moldova, Kırgızistan, Tacikistan, Gürcistan, Rusya, Kazakistan, Ermenistan, Azerbaycan, Özbekistan Baro temsilcilerinin katıldığı “Orta Asya ve Kafkaslarda Hukuk Hizmetleri Bağlamında Baroların Kapasitesi” konulu toplantıya Birlik Başkanı olarak bizzat katılmak ve görüş bildirmek suretiyle katkı yaptık.
  • 06 Ekim 2011 tarihinde İstanbul’da düzenlenen ve 17 ülkeden 1000’den fazla firmanın ürünlerini sergilediği CeBİT Fuarına Birliğimizin ürünleri olan UBAP Projesi, Yeni Nesil Akıllı Avukatlık Kimlik kartları, E-İmza, TBB TV ve TBB Radyo, Çağrı Merkezi Projesi, WEB Siteleri, Av.tr. Projesi, Adliye Turnike Sistemleri, LCD Duruşma Monitörleri, VPN, Ödeme Sistemleri, IP Bazlı Telefonlar, E-Baro, SYDF-Staj-Ruhsat-Kimlik-Sicil Yazılımları ile katıldık.
  • 06-08 Ekim 2011 tarihinde İspanya’nın Alicante kentinde yapılan IV.Akdeniz Baroları toplantısına, benim İngilizce olarak sunduğum “Türkiye’de Hukukta Uzmanlaşmada Standart Düzenlemeler” konulu tebliğ ile katıldık.
  • 21-29 Ekim 2011 tarihleri arasında Antalya’da 7.Avukat Spor Oyunları’nı düzenledik.
  • Van ve çevresinde oluşan deprem sonrasında TÜRAVAK ile ortaklaşa yardım kampanyası düzenledik. Van ve Erciş’te Avukatların hizmetine sunulmak üzere konteynır ve çadır yardımı yaptık.
  • 31 Ekim-2/3 Kasım tarihleri arasında Baro Başkanlarının katılımları ile “Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Uygulamasının Geliştirilmesi” konulu etkinliği gerçekleştirdik.
  • 46 baromuza ücretsiz olarak, güvenliği sağlanmış, altyapısı hazır, baro personeli tarafından kullanılabilecek basitlikte, son derece işlevsel nitelikte WEB sayfası tasarımı yaptık.
  • Barolar arasında herhangi bir ayrım yapmadan, Baro bina ve odalarının tefrişi için Barolara tefrişat/donanım yardımı yaptık.
  • Türkiye Barolar Birliği bünyesinde tutulan sicil bilgilerinin doğru, sicil/ruhsat işlemlerinin daha hızlı yürütülebilmesi ve yine Ulusal Yargı Ağı Projesi’nden (UYAP) Avukatların daha verimli biçimde yararlanabilmelerini sağlamak için Ulusal Baro Ağı Projesi’ni (UBAP) hayata geçirdik. UBAP ile UYAP’ı birbirine entegre ettik.
  • Tapu, trafik, SGK, nüfus bilgilerinin, adres sorgulama işlemlerinin UYAP Avukat Portalı üzerinden Avukatların kullanımına ücretsiz olarak açılmasını sağladık.
  • Ulusal Baro Ağı Projesi’nin resmi internet sitesi ve bu internet sitesinin tüm teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini sağladık.
  • Geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile teknik destek hizmeti vermeye başladık.
  • Çok kolay biçimde kopyalanmasının mümkün olması nedeniyle Avukatlık Kimlik Kartlarını, yüksek güvenlikli, akıllı, iki adet çipli, manyetik şeritli, yedi adet görsel kopya korumalı, hologramlı biçimde ve ‘tek kart çok hizmet’ anlayışıyla modernize ettik. Kart başvuru ve üretim sürecini başvuru sahibinin süreci Web Sitesi ve SMS yolu ile takip edebilmesine olanak sağlayacak biçimde yapılandırılmasını gerçekleştirdik.
  • Bu suretle o tarihe kadar Türkiye Barolar Birliği’nin bilmediği Türkiye’deki Avukat sayısının belirlenmesini, Avukatlarla ilgili olarak iletişim bilgilerinin güncellenmesini, bütün bunlarla ilgili olarak Türkiye Barolar Birliği nezdinde sağlıklı bir veri tabanının oluşturulmasını sağladık.
  • Modernize edilen Avukat Kimlikleri ve Ruhsatnamelerin eşleştirilerek düzenlenmesini, sicil kayıtlarının doğru ve güvenilir hale dönüştürülmesini, ruhsatların yeni boyutlandırılan şekliyle basılmasını, basılan ruhsatların raporlamasının sisteme eklenmesini gerçekleştirdik.
  • Modernize edilmiş yeni nesil Avukatlık Kimlik Kartlarını, UYAP Avukat Portalına entegre etmek suretiyle, avukatların Adliye’ye gitmeden ofislerinden veya evlerinden dava açmalarını, harç, bilirkişi ücreti, keşif ücreti, pul gideri gibi parasal işlemlerin modernize edilen yeni Avukatlık Kimlik Kartı ile Birliğimiz tarafından kurulan elektronik ödeme sistemi üzerinden yapılmasını sağladık.
  • Yeni nesil Avukatlık Kimlik Kartı bünyesinde yapılması gereken havale/eft işlemlerinin, Halk Bankası sistemleri kullanılarak yapılabilmesini, staj kredi hesaplarının Halk Bankası nezdinde bulunması nedeniyle staj kredi parasal işlemlerinin ücretsiz yürütülmesini, kredi kullanan stajyerlerin hesaplarından masraf tahsilatı yapılmaması için gerekli olan entegrasyon işlemini gerçekleştirdik.
  • Bu kart aracılığıyla Petrol Ofisi İstasyonlarında Pompa Fiyatı üzerinden %4 indirim yapılmasını, bu indirimin %3’ünün Avukatlara uygulanmasını, buradan elde edilen gelirin %1’inin akaryakıt alan avukatın üyesi olduğu Baroya verilmesini sağladık.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartları sistemine bağlı olarak kurulan turnike, kiosk, kartlı geçiş sistemi, pos cihazları, teknoboard, otopark terminalleri ve benzeri terminallerin, donanımlarının ve cihazların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile Barolarımıza teknik destek hizmeti verdik.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartları POS cihazları ile bu kartların sunucuları arasında güvenli yükleme ve harcama işlemlerini yapabilecek yazılım yaptırdık ve bunu uygulamaya koyduk.
  • 79 il barosuna POS terminali kurduk.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartı sunucularının 16 Blade Server, 11 DL580 server hizmeti vermesini ve bu hizmetin ortalama %40 kapasite ile çalışmasını sağladık.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartı uyumlu turnike cihazları ile yeni nesil Avukat Kimlik Kart sunucuları arasında güvenli bağlantı kurulumunu, kart bilgileri teyit ve kullanıcı bilgilerine geçiş kontrolü yazılımını yaptırdık.
  • Türkiye Barolar Birliği bünyesinde TC kimlik no ile kişi bilgisi ve adres bilgisi sorgulama ihtiyacına cevap veren yazılımlara bilgi sağlaması amacıyla web servisi geliştirilmesini, yeni nesil Avukat Kimlik Kartı/Baro Kart bilgilerinin Mernis bilgileri ile güncel olması nedeniyle, hastanelerden sağlık yardımı almak üzere başvuruda bulunan Avukatlara başka bir araştırmaya gerek kalmadan sağlık hizmeti verilmesini sağladık.
  • Avukatlara, Sodexo üyesi işyerlerinde ödeme yapabilme kolaylığı getirdik. Buradan elde edilen gelirin %2.5’inin Barolara verilmesini sağladık.
  • 31.12.2012 itibariyle 6286 Hukuk Bürosu/avukat, 21837 müvekkil ile 26823 dosyanın kayıtlı olduğu Corpus Mevzuat ve İçtihat Programı içeren Sanal Ofis uygulamasını başlattık. Bu uygulamanın UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegrasyonunu yaptık.
  • Bakıma ihtiyaç duyan Avukatların huzurevi ve bakım evi ihtiyacının karşılanmasını, hastalık, malullük gibi nedenlerle çalışamayan ihtiyaç sahibi emekli Avukatlara düzenli ve sürekli ek emeklilik geliri verilmesini, tedavi gören Avukatların sağlık giderlerinin doğrudan SYDF tarafından hizmet alınan hastaneye ödenmesini sağlayan özel hastane anlaşmalarının iller düzeyinde yapılmasını uygulamaya koyduk.
  • – Sağlık ve geçici iş göremezlik yardımlarının kapsamını genişlettik. Bu bağlamda Avukatların eş ve çocuklarının sağlık yardımı kapsamına alınmalarını sağladık.
  • Çalışamaz durumdaki Avukat meslektaşlarımıza aylık olarak sürekli iş göremezlik yardımı yapılmasını, bakım ihtiyacı duyan Avukatlara aylık olarak bakım yardımı verilmesini gerçekleştirdik.
  • Yurtiçi Kargo şirketiyle yaptığımız anlaşma çerçevesinde, bu şirketin verdiği kargo hizmetlerinde Avukatlara %40 oranında indirim yapılmasını sağladık.
  • UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) Avukat Portalı bünyesinde yapılacak ödemelerde Avukat Kimlik Kartı’nın kullanılmasını, UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) Avukat Portalı bünyesinde Avukat Kimlik/Sicil bilgileri ve resimlerinin paylaşılmasını gerçekleştirdik.
  • Akıllı telefon uygulamalarını başlattık.
  • Barolarımıza hizmet vermek üzere teknik servis kurduk.
  • Tüm Barolarımıza VPN bağlantısı (Sanal Ağ Kurulumu) kurmak suretiyle Türkiye Barolar Birliği ve kendi aralarında ücretsiz ve güvenli telefon görüşmeleri yapmalarını sağladık.
  • Bilgi İşlem Merkezimiz tarafından Avukatlara av. tr. uzantılı kişisel web sayfası yapımını başlattık, görev süremiz içinde 250’ye yakın meslektaşımıza web sayfası yaptık.
  • 444 22 76 numaralı Çağrı Merkezi’ni kurduk ve bu merkezi UBAP (Baro Ağı Projesi) sistemine entegre ederek bu merkeze Türkiye’nin her yerinden alan kodu kullanılmaksızın ulaşılmasını sağladık.
  • Türkiye Barolar Birliği İktisadi İşletmesi bünyesinde kesilen faturaların otomatik olarak faturalandırılmasını ve bunun UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) muhasebe sistemine entegrasyonunun yapılmasını gerçekleştirdik.
  • Sahte vekâlet pulu basımının önüne geçilmesi, meslektaşlarımızın vekâlet puluna daha kolay erişimlerinin sağlanması amacıyla elektronik pul uygulamasına geçtik.
  • Elektronik pul uygulamasının UYAP ve UBAP ile entegrasyonunu sağladık.
  • On-Line Eğitim için gerekli olan Adobe Connect yazılım lisansını aldık. On-Line Eğitime geçişin alt yapısını kurduk.
  • İnternet üzerinden canlı ve bant yayını yapan TBB-TV ve TBB-RADYO’yu kurduk, her ikisini de hizmete açtık.
  • Türkiye Barolar Birliği resmi internet sitesinin, hem görsel, hem de daha işlevsel biçimde yeniden yapılanmasını sağladık.
  • 31.12.2012 itibariyle 46 teknoboard duyuru panosu içerik yönetiminin yetkili barolarımız ve Türkiye Barolar Birliği tarafından sağlanmasını, FULL HD yayına uygun şekilde yazılım güncellemesi yaptık.
  • Yayım bölümünü yeniden yapılandırdık. Bu bağlamda daha önce dergi-yayım dizgi işlemlerinin dışarıdaki firmalardan satın alınması yönteminden vazgeçerek bu işlerin Türkiye Barolar Birliği bünyesinde yapılmasını sağladık.
  • Grafik/tasarım ve her türlü baskı işlemlerinin Türkiye Barolar Birliği bünyesi içinde yapılmasını ve yayıma hazır hale getirilmesini gerçekleştirmek suretiyle bu hizmetlerin dışarıdan satın alınması uygulamasına son verdik.
  • Türkiye Barolar Birliği Kütüphanesini yeniden yapılandırdık, bu bağlamda Av.Eralp Özgen Bilgi Belge Merkezi adıyla yerli ve yabancı yayımlarla kitap koleksiyonunun zenginleşmesini sağladık.
  • Türkiye Barolar Birliği’ne ait tüm yayımların taranarak elektronik ortama aktarılmasını, bunların web sayfamızdan ‘yayınlarımız’ bölümünde yayıma açılmasını, buradan eser adı, yazar adı ve kategori ile kitap içeriğine göre aranabilir pdf formatını hizmete sunduk.
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı CMK programlarına alternatif CMK otomasyon programı yazılımı yaptırdık ve bu programı ücretsiz olarak 47 baromuzun kullanımına sunduk.
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı Adli Yardım programlarına alternatif Adli Yardım otomasyon programı yazdırılmasını ve bu programın 43 Baromuzun kullanımına ücretsiz sunulmasını sağladık.
  • Doküman Yönetimi Sistemiyle ilgili yaptırdığımız yazılımı Barolarımızın hizmetine ücretsiz olarak sunduk.
  • Barolara SMS desteği verdik.
  • Türkiye Barolar Birliği Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu tarafından ilgili mevzuat ve yönergeler gereğince verilecek tüm yardımlara ilişkin elektronik ortamda tutulacak kayıtların ve hizmetlere ilişkin teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini ve geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını gerçekleştirmek amacı ile teknik destek hizmeti verilmesini sağladık.
  • Yargıtay Cezalar bölümüne 3 adet, İstanbul Çağlayan Adliyesine 5 adet, Gaziantep Adliyesine 4 adet, Tokat Adliyesine, Çankırı Adliyesine, Kahramanmaraş Adliyesine, Şanlıurfa Adliyesine, Bordum Adliyesine, Bursa Adliyesine, Ankara Bölge İdare Mahkemesine 4 adet olmak üzere 10 kuruma 22 adet Avukat geçiş turnike sistemi kurduk.
  • Avukat meslektaşlarımıza Adliye girişlerinde geçiş kolaylığı sağlamak için il barolarında 96 adet Avukat Kimlik Kart uyumlu turnike geçiş sistemi kurduk.
  • İzmir Barosu’na 2 adet, Yargıtay Cezalar bölümüne 2 adet, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına 1 adet, Danıştay’a 1 adet, Türkiye Barolar Birliği İstanbul Temsilciliğine 1 adet, olmak üzere 24 adet KİOSK bilgilendirme sistemi kurduk. Bu sistem sayesinde Avukatların Yargıtay, Danıştay dosyalarını sorgulamalarına, Baro
  • Levhasına, Resmi Gazeteye, Adliye Planına, Barolarımızın web sayfalarına ulaşmalarını sağladık.
  • Mahkemelerin duruşma salonlarında taraf vekillerinin masalarında kullanılmak üzere 35 baro bölgesinde 983 adet LCD monitör kurduk. Bu sistemin İçişleri Bakanlığı Kimlik Paylaşım Sistemi ile entegrasyonun yapılmasını, yenilenen versiyon 2 ile uyumlu hale getirilmesini gerçekleştirdik.
  • Isparta, Mersin, Rize, Karaman, Diyarbakır, Tokat, Sinop, Bitlis, Burdur, Hatay (İskenderun), Giresun, Ordu, Kütahya, Burdur, Niğde, Yalova, Amasya, Düzce, Sakarya, Karabük, Samsun, Kastamonu, Kayseri, Sivas, Şırnak, Tunceli Barolarımıza Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası satın aldık ve bunları hizmete açtık. Mardin ve Iğdır’da Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası inşaatlarını tamamlayarak bunların hizmete girmesini gerçekleştirdik.
  • Eskişehir Barosu, Konya Barosu, Kahramanmaraş Barosu Sosyal Tesis/Avukat Evi/Hizmet Binalarının inşaatına başladık.
  • İstanbul Barosu Avukatlarının hizmetine tahsis edilmek üzere Balmumcu’da Boğaz’a nazır sosyal tesis aldık, buranın tadilat işlerini başlattık.
  • Muğla, Niğde, Uşak Çorum, Manisa, Artvin ve Balıkesir Barolarına Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası yapımı için arsa satın aldık.
  • Erzurum Barosu’na ait Sosyal Tesisin/Avukat Evinin/Hizmet Binasının ilave inşaatının yapımını başlattık.
  • Erzincan, Düzce, Bilecik Barolarının Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası sahibi olmalarına ve bunların tefriş edilmelerine katkıda bulunduk.
  • Türkiye Barolar Birliği muhasebe sisteminin tek düzen muhasebe sistemine uygun entegrasyon sistemi ile otomatik faturalama işlemlerinin yapılmasını sağladık.
  • Baroların muhasebe servisinde görevli personeli Türkiye Barolar Birliği’nde eğitime tabi tuttuk ve muhasebe sisteminin tek düzen muhasebe sistemine uygun biçimde entegrasyonu ve otomatik faturalama işlemlerinin yapılması konusunda kendilerine eğitim verdik.
  • SYDF’nin (Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu) diğer Barolarımızda işlemlerini yürütmek ve yerinde hizmet vermek amacıyla 7 bölgede temsilcilik açtık ve buralarda gerekli personelin istihdam edilmesini sağladık.
  • Yargıtay ana ve ek binalarda bulunan Avukatlar Odasını yeniden tefriş ederek meslektaşlarımızın ihtiyaç duyacakları donanımlarla hizmete açılmasını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda bulunan Avukatlar Odasının tefrişini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yeni binaya taşınmasından sonra buradaki Avukatlar Odasının tefriş edilerek meslektaşlarımızın kullanımlarına açılmasını gerçekleştirdik.
  • Danıştay’ın yeni binasında Türkiye Barolar Birliği’ne tahsis edilen Avukat Odasında bilgisayar, fotokopi, faks, internet, vekalet pulu, cübbe ile meslektaşlarımıza hizmet veren Avukatlar Odasını hizmete açtık.
  • Muhasebe sistemlerinde birliktelik sağlamak amacıyla barolarımızın muhasebe personellerine 26.11.2011 tarihinde iki grup halinde muhasebe eğitimi verilmesini, bu eğitime 60 Baromuzdan 109 personelin katılmasını sağladık. UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) kapsamında; 10.06.2012 tarihinde Çanakkale, Zonguldak, Uşak, Çorum, Yozgat, Yalova, Gaziantep, Adana, Nevşehir, Tekirdağ, Tokat, Kahramanmaraş olmak üzere 12 Baromuzdan 19 personele, 29.06.2012 tarihinde Balıkesir, Trabzon, Kırklareli, Çankırı, Kastamonu, Denizli, Bitlis, Diyarbakır, Ağrı, Giresun, Adıyaman, Kırıkkale, Karabük, Iğdır, İstanbul, Muş, Siirt, İzmir, Şırnak, Bursa, Kocaeli olmak üzere 21 Baromuzdan 29 personele, 06.07.2012 tarihinde Afyonkarahisar, Amasya, Antalya, Aydın, Bilecik, Bolu, Burdur, Hakkari, Hatay, Isparta, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Malatya, Mardin, Niğde, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Aksaray, Bartın, Osmaniye, Düzce olmak üzere 26 Baromuzdan 32 personel olmak üzere toplam 80 personele VPN, Pos ve Turnike Sistemleri, Elektronik İmza, Pos’ların Muhasebeleştirilmesi, Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu, Yeni CMK Atama Sistemi konularında eğitim verdik.
  • UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) Uzman Kullanıcı Eğitimi kapsamında Baroların web siteleri, POS Cihazları, VPN ve Turnike Kurulumları, WEB siteleri, POS’ların Muhasebeleştirilmesi, CMK Modülü, E-İmza, AV.TR Uygulamaları, Kimlik ve E-İmza Süreçleri, Staj, Ruhsat-Sicil Modülleri, Çağrı Merkezi ve Bilgi Güvenliği konularında Türkiye’deki tüm Baro personeline eğitim verdik.
  • Ankara, İstanbul, İzmir Baroları hariç diğer bütün Barolarımızdan gelen ve Türkiye Barolar Birliği tarafından ağırlanan 650 Stajyer Avukata hızlandırılmış staj eğitimi verdik.
  • 29.745 meslektaşımıza meslek içi eğitim hizmeti sunduk.
  • 24 Baromuzda 3.081 meslektaşımızın katılımlarıyla o süreçte yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu ve HMK tanıtım toplantıları yaptık.
  • Bizim göreve gelmemize kadar hiçbir faaliyeti olmayan TÜRAVAK’ın (Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı) aktif hale getirilmesini ve buna bağlı olarak Vakfın Van’daki depremzede Avukatlarımıza 37.878.-TL destek yardımı yapmasını sağladık.
  • Hem vakfa gelir getirmek, hem de Avukatlara hizmet götürmek üzere vakıf bünyesinde TÜRAVAK Sigorta Aracılık Hizmetleri İktisadi İşletmesi’ni kurduk. Bu işletme bünyesinde Anadolu Sigorta, Yapı Kredi Sigorta, Zürich Sigorta, Chartis Sigorta acentelikleri ile mesleki sorumluluk sigortası ve yangın, bina, hırsızlık, kasko, trafik sigortası, all risk olmak üzere tüm elementer branşlarda sigortalar yapılmasını, yine TÜRAVAK bünyesinde Yapı Kredi Bireysel emeklilik acenteliği alınarak Avukatların eş ve çocukları ile Stajyer Avukatlar ve Baro çalışanlarına özel avantajlı koşullarda 2052 adet poliçe düzenlenmesini gerçekleştirdik.
  • TÜRAVAK (Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı) tarafından Enerji Hukuku, Kamu İhale Hukuku, Aktüerya Hukuku, İngilizce Eğitim, Bilişim Hukuku, Vergi Hukuku, Finansman Hukuku, Sağlık Hukuku, Tüketici Hukuku, Adli Bilişim Hukuku, Rekabet Hukuku konularında 50’ye yakın ücretli ve sertifikalı ‘İleri Eğitim Programı’ düzenledik. Çok ilgi toplayan ve yararlı görülen bu eğitimler aracılığıyla 3000’e yakın meslektaşımıza eğitim hizmeti verdik. Bu programlar aracılığıyla vakfa gelir sağlamamızın yanı sıra meslektaşlarımızın kendilerini geliştirmelerine olanak sağladık.

SEÇİLDİĞİMİZ TAKDİRDE TAKİPÇİSİ OLACAĞIMIZ TASARIM, HEDEF VE PROJELER

İnsana, mesleğe, meslek örgütüne ve topluma özgü konularda ve sorunlarda önemli olan işin ve sorunun eylemsel yönüdür. Tasarımlar, eylemli olarak yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın dürtüsü olan tasavvurları, tasavvurlar ise, görgü, bilgi ve deneyim sahibi olan bir insanın içinde yaşadığı ve yaşayacağı bir geleceği hayal etmesini içerir. Hedefler ve projeler ise, bir tasarım rehberliğinde gerçekleştirilecek olan tercihlerden ve görüşlerden oluşur.

Tasarımlarımız uzakta ve henüz bir hayal olsa da, bir kısım hedefler ve projeler ulaşılabilir ve gerçekleştirilebilir uzaklıktadır.

Harekete geçirici ve motive edici bir tasarımın; belli bir insan, meslek, meslek örgütü ve bir toplum doğası tasavvuruna, yani neyin ve nelerin, insan, meslek, meslek örgütü ve toplum için iyi ve gerekli olduğuna dayanması, gereksinimleri, hakları ve özgürlükleri karşılaması gerekir.

Hedefler, gerek insani ve mesleki yönden, gerekse meslek örgütü ve toplum yönünden önemli sonuçlar doğuracak zor tercihleri içerir. Zira bu tercihleri çok da mükemmel olmayan verilerimiz ve sınırlı kavrayışlarımız temelinde benimser ve uygulamaya koyarız.

Tasarımlarımız yol gösterici olsalar da, bu konularda bize ancak bir ölçüde rehber olabilir. Zira eylemlerinin sonuçlarını önemseyenler ve umursayanlar için bu tasarımlar, tam olarak belirli olmadıkları gibi durağan da değildirler.

Ama öyle de olsa, rasyonel insanlar, kendilerini motive edecek olan tasarımların daha belirli bir ifadesini bulacaklar ve bunların akıl ile deneyim ışığında eleştirel olarak değerlendirmesini mutlaka yapacaklardır.

O nedenle, aşağıda sunulan tasarım, hedef ve projelerin bu çerçevede değerlendirilmesi, bunların eyleme geçirilecek olan düşüncenin ve planın bir provası olduğunun, her gerçeğin önce hayal edildiğinin ve sadece hayal edilenlerin gerçekleştiğinin bilinmesi gerekir.

  • Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildiğim takdirde, göreve başlamamamı takiben, sahip olduğum mal varlığına ilişkin Mal Bildirimim Türkiye Barolar Birliği web sayfası aracılığıyla kamuoyuna açıklanacaktır,
  • Türkiye Barolar Birliği politikaları, Anayasa’mızın 2.maddesinde düzenlenen toplumun huzurunu, dayanışmasını, adalet anlayışını esas alacak şekilde sivil ve insan haklarına saygılı, Cumhuriyetçi, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti eksenine oturtulacak ve bu çerçevede sürdürülecektir,
  • Meslek kuruluşları ve meslek mensupları arasında “ötekileştirme ve böl-yönet”zihniyetinin ürünü olan “paralel baro” düzenlemesinin kaldırılması, Baroların Türkiye Barolar Birliği’nde “temsilde adalet” ilkesine uygun şekilde temsil edilmesi yönünde yasal düzenleme yapılması konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Gerek kamuoyu, gerekse Barolar ve Avukatlar nezdinde pek çok yönden itibarını ve güvenilirliğini yitiren Türkiye Barolar Birliği, eskiden olduğu gibi her yönden güvenilir ve itibar edilir bir kuruluş haline getirilecektir,
  • Yönetimde açıklık, şeffaflık ve denetlenebilirlik ilkesi gereğince ve 2010-2013 yönetim dönemimizde uygulandığı şekilde, Türkiye Barolar Birliği’nin tüm gelir, gider ve harcamaları her hafta ve yine aynı ilke gereğince Yönetim Kurulu kararları düzenli bir şekilde yayınlanacaktır,
  • Yönetimde keyfilik, israf, çifte standart giderilecek, 2010-2013 yönetim döneminde olduğu gibi tüm Barolara eşit şekilde muamele edilecek, Türkiye Barolar Birliği’nin parası ve gelirleri Barolara ve Avukatlara ait olmakla, bu paralar ve gelirler üzerinde buna uygun şekilde tasarruf edilecek, bu bağlamda Baroların ve Avukatların bütçe hakkına saygı gösterilecektir,
  • Türkiye Barolar Birliği Başkanı’na tahsisli zırhlı/kurşungeçirmez araç ile diğer makam araçları ve ihtiyaç fazlası olan araçlar satılacaktır,
  • Türkiye Barolar Birliği’nin istihdam politikası, ihtiyaç, işe yararlılık, verimlilik ve gelir-gider dengesi çerçevesinde gözden geçirilerek yeniden düzenlenecektir,
  • Türkiye Barolar Birliği’nin gelirleri ve kaynakları, verimlilik esasına, amaçlarına, işlevlerine, ihtiyaç durumuna, önceliklerine göre değerlendirilecek, yerinde ve meslektaşlarımızın yararına kullanılacak, halen mevcut olan verimsizliğin ve yararsızlığın finansmanına son verilecektir,
  • Türkiye Barolar Birliği’nin Hizmet Binası’na ve bu binanın beşinci katındaki Başkanlık Odası’na, Avukatların girişindeki tüm engeller, sınırlamalar, aramalar vs.ler kaldırılacak, Türkiye Barolar Birliği’nin ve Başkanlık makamının kapısı tüm meslektaşlarımıza her daim açık olacaktır,
  • Avukatlık Mesleğinin geliştirilmesi, güçlendirilmesi, hizmet alanının genişletilmesi, kalitesinin artırılması vb. gibi konularda inceleme, araştırma ve çalışma yapmak üzere Avukatlık Akademisi kurulacaktır,
  • Hukuk Güvenliği ve Hukuki Hizmet Sigortası’nın yasalaşması konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Günün ihtiyaçlarına uygun bir Avukatlık Yasa taslağı hazırlanacak, bu taslağın yasalaşması yönünde çalışma yapılacaktır,
  • Özel olarak hazırlanmış olan son derece zengin Yargıtay kararları koleksiyonu tüm Avukatların hizmetine ve kullanımına sunulacaktır,
  • İlk olarak 2010-2013 yönetim dönemimizde uygulanılmasına başlanılan ve daha sonrasında da sürdürülen, Barolara hizmet binası ve sosyal tesis yapılması işine devam edilecek ve tüm Baroların hizmet binası ile sosyal tesis sahibi olması sağlanacaktır,
  • Önceki yönetim dönemimizde Türkiye Barolar Birliği tarafından satın alınarak tüm Barolara tahsis edilen ve geçen zaman içinde eskiyen, aşınan hizmet araçları yenilenecektir,
  • Ayaş’taki Sosyal Tesisin kira sözleşmesi fesih edilerek bu tesisin bir bölümünü yaşlı ve bakıma muhtaç Avukatlara hizmet verecek şekilde bir Geriatri Merkezi’ne dönüştürülecektir,
  • Aynı tesisin bir bölümü Staj Eğitim Merkezi olarak ve bu amaca hizmet edecek şekilde düzenlenecektir,
  • Yine bu tesisin bir bölümü öğrenci yurdu haline getirilecek ve Ankara’da yüksek öğrenim gören Avukat çocuklarına makul bir ücret karşılığında tahsis edilecektir,
  • Otel işletmek ayrı bir uzmanlığı gerektirir ve bu bizim işimiz değildir. O nedenle, Türkiye Barolar Birliği İktisadi İşletmesi tarafından işletilmekte olan Litai Konuk Evi kiraya verilecek, kiracı ile yapılacak sözleşmeye otelin Avukat öncelikli ve tercihli olduğu, uygulanacak tarife konusunda TBB’nin onayının alınacağı ve Avukatlara oda fiyatından %30, yiyecek içecekten %20 oranında indirim yapılacağı hükümleri konulacaktır,
  • Türkiye’nin il ve ilçelerindeki otel ve lokantalar ile Avukatlara indirimli fiyat uygulanması konusunda anlaşmalar yapılacaktır,
  • Bünyesinde hukuk fakültesi olacak şekilde Türkiye Barolar Birliği Üniversitesi açılması yönünde çalışma yapılacaktır,
  • Avukatlık Stajının etkili, yararlı ve verimli şekilde yapılması konusunda Barolara her türlü destek verilecektir,
  • Bir başka Avukatın yanında veya Avukatlık ortaklığında sigortalı olarak çalışan Avukatların durumlarının iyileştirilmesi, ekonomik ve sosyal haklarının güvence altına alınması konusundaki esaslar ile meslek etiği kuralları tespit edilecektir,
  • Adli Yardım ve CMK ücretlerinin en azından Avukatlık Ücret Tarifesi düzeyine yükseltilmesi ile gecikilmeksizin ödenmesi konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Savunma ve savunulma hakkı temel bir insan hakkı olmakla, bir kısım avukatlık ücretlerinde uygulanmakta olan KDV’nin indirilmesi hususunda çalışma yapılacaktır,
  • Hak arama özgürlüğü temel bir insan hakkı ve anayasal bir hak olmakla, bu hakkın kullanılmasının önünde önemli bir engel teşkil eden yargılama gider ve harçlarının makul ve kabul edilebilir bir miktara indirilmesi konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Rekabet kurallarına aykırı davranan Hasar Danışmanlık Şirketleri ve yine Avukatlık Yasası’na aykırı şekilde faaliyet gösteren şirketlerle ve kişilerle etkili bir şekilde mücadele edilecektir,
  • Avukatlık mesleğinin hizmet alanlarının genişletilmesi, bazı Avrupa ülkelerinde ve ABD’de olduğu gibi bir kısım noterlik işlerinin Avukatlara verilmesi, kira, taşınmaz alım satımı ve benzeri sözleşmelere Avukatların katılımının zorunlu olması yönünde çalışmalar yapılacaktır,
  • Toplumda hukuka aidiyet bilincinin yerleştirilmesi ve koruyucu Avukatlık hizmetlerinin geliştirilmesi, alanının genişletilmesi ve kurumsallaştırılması konusunda çalışmalar yapılacaktır,
  • CMK’da düzenlenen “uzlaştırmacılık” görevinin, arabuluculuk görevlendirmelerinde olduğu gibi sadece hukuk fakültesi mezunları ve Avukatlar tarafından yürütülmesi konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Kamu Avukatlığı kurumunun idarenin vesayetinden ve memurluk statüsünden çıkarılması, bağımsız ve özerk bir statüye kavuşturulması amacıyla Kamu Avukatları Kurulu kurulması yönünde çalışma yapılacaktır,
  • Kamu Avukatlarının mali durumunun ve özlük haklarının düzeltilmesi, göstergelerinin artırılması konusunda çalışma yapılacaktır,
  • TBB Sağlık Fonu’nun sağlık yardımı sağlama alanı genişletilecektir,
  • Mesleki Sorumluluk Sigortası sisteminin zorunlu hale getirilmesi ve bunun yasalaşması konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Mesleğe yeni katılan Avukatların ilk üç yıllık Mesleki Sorumluluk Sigortası primleri TÜRAVAK (Türkiye Avukatları Yardımlaşma Vakfı) tarafından karşılanacaktır,
  • Avukatlık Yasası’nda değişiklik yapılarak Avukat Yardımcılığı kurumunun tesis edilmesi konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Kayyımlık, vasilik, tereke mümessilliği, konkordato komiserliği, uzlaştırıcılık gibi kamusal görevlere Avukatların atanması konusunda çalışmalar yapılacak, bu amaçla yargı organları ile yakın ve sıcak temas kurulacaktır,
  • Noterlik Kanunu’nda değişiklik yapılarak Noter Yardımcılığı kurumunun tesis edilmesi konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Başkaca kurum ve kuruluşlar ile işbirliği yapmak suretiyle geliştirilecek bir hukuk ve adalet teorisi çerçevesinde oluşturulacak bir platform aracılığıyla yasaların, eşitlik, özgürlük ve adalet perspektifine uygun biçimde çıkarılması, değiştirilmesi yönünde çalışmalar yapılacak ve bu konuda inisiyatif kullanılacaktır,
  • Başkaca kurum ve kuruluşlar ile işbirliği yapmak suretiyle geliştirilecek bir program çerçevesinde, toplumun her kesiminde hukuk üzerine kurulu bir aidiyet bilincinin, hukuk devleti ilkesinin egemen kılınması, demokrasi kültürünün yerleştirilmesi, insan odaklı hukukun üstünlüğü anlayışının, ülkenin bugününde ve geleceğinde söz sahibi olması yönünde çalışmalar yapılacaktır,
  • Doğanın tahrip edilmesine karşı etkili bir mücadele verilecek, çevre, doğa ve yaşam hakkı korunacak, çevre hakkının, çevrenin korunması bilincinin geliştirilmesi ve yerleştirilmesi konusunda toplum düzeyinde eğitim çalışmaları yapılacaktır,
  • Kadınlara ve çocuklara yönelik saldırılarla etkili bir şekilde mücadele edilecek, kadının ve çocuğun hakları en etkili şekilde savunulacaktır,
  • Hayvanların korunması konusunda mücadelece edilecek, hayvan hakları bilincinin toplum düzeyinde yerleştirilmesi hususunda çalışmalar yapılacaktır,
  • Avukatlıkla ilgili doktora tezleri, kitap çalışmaları desteklenecek, bu konudaki yabancı yayınlar tercüme ettirilecektir,
  • Adliyelerin kendi içinde özellikleri olan bir işletme niteliğinde olduğu göz önüne alınarak, işletmeciliğin ilke ve esaslarına uygun biçimde işletilmeleri, bu amaçla bir Adliye İşletmeciliği/Court Management sisteminin kurulması yönünde çalışma yapılacaktır,
  • Çalışmaların gözden geçirilmesi, ortak çalışma konularının belirlenmesi, eşgüdümün sağlanması, gerek Barolar arası, gerekse Barolar ile Türkiye Barolar Birliği arasındaki dayanışmanın artırılması amacıyla her üç ayda bir Baro Başkanları Toplantısı düzenlenecektir,
  • Hukuk Fakültelerine girebilme ve bu fakültelerde eğitim ve öğretim görebilmek için bir başka fakülteden mezun olma zorunluluğunun getirilmesi hususunda yasama ve yürütme organları nezdinde çalışma yapılacaktır, ,
  • ABD’nde ve başkaca ülkelerde olduğu gibi Hukuk Fakültelerinin kurulmalarında ve açılmalarında Türkiye Barolar Birliği’nin akreditasyonun şart olması konusunda çalışma yapılacaktır,
  • Türkiye Barolar Birliği’nin akredite etmediği Hukuk Fakültelerinden mezun olanların Avukatlık mesleğine kabul edilmemesi yönünde çalışma yapılacaktır,
  • Gerek Türkiye Barolar Birliği, gerekse TÜRAVAK (Türkiye Avukatları Yardımlaşma Vakfı) eliyle meslek içi eğitim çalışmaları etkin ve yaygın bir şekilde sürdürülecektir,
  • Arabuluculuk eğitimi dahil Türkiye Barolar Birliği’nin yapacağı tüm sertifikalı eğitimler ücretsiz olarak yapılacaktır,
  • TÜRAVAK (Türkiye Avukatları Yardımlaşma Vakfı) tarafından hukuk fakültesinde öğrenim gören Avukat çocuklarına burs verilecektir,
  • TÜRAVAK aracılığıyla Avukatlara büro açma ve ihtiyaç kredisi başta olmak üzere değişik kredi olanakları sağlanacaktır,

ÖZGEÇMİŞ

Vedat Ahsen Coşar, 01 Şubat 1949 tarihinde Samsun Vezirköprü’de doğdu. 1967 yılında Konya Maarif Koleji’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1975 yılından bu yana Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapan Coşar, evli ve iki çocuk babasıdır.

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olduğu 1970-1971-Mayıs/1972 yıllarında Erenköy’deki Özel Kalamış Lisesi’nde ve Kadıköy Maarif Koleji’nde/Kadıköy Anadolu Lisesi’nde belletmen/etüt abisi, Eylül/1972 ile 31.12.1974 yılları arasında Büyük Tarabya Oteli’nde resepsiyon memuru/gece müdürü olarak çalışan Coşar, avukatlık stajının ikinci altı aylık bölümünde ve avukatlığının ilk yıllarında Ankara’da Hasköy Lisesi’nde İngilizce öğretmenliği yaptı.

Ankara Barosu Yönetim Kurulu, Türk Hukuk Kurumu Yönetim Kurulu, Türkiye Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu ve Hukuk Kurulu üyeliği ile Şike Tahkik Kurulu Üyeliği ve Başkanlığı yapan Coşar, öğretim görevlisi olarak çalıştığı Bilkent Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde 1998–1999, 1999–2000, 2000–2001, 2001–2002, 2002–2003, 2003–2004, 2006-2007, 2007-2008, 2008-2009, 2009-2010, 2010-2011, 2011-2012, 2012-2013 akademik yıllarında İngilizce okutulan ‘Hukuka Giriş/Introduction To Law’, 1998-1999, 2000-2001 akademik yıllarında ise ‘Kamu Hukuku/Public Law’ derslerini verdi.

18 Ekim 2004 -14 Ekim 2006, 15 Ekim 2006 – 26 Ekim 2008, 27 Ekim 2008 – 13 Haziran 2010 tarihleri arasında Ankara Barosu Başkanı olan Coşar, 13 Haziran 2010 – 26 Mayıs 2013 tarihleri arasında Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptı.

18 Ekim 2004 ile 14 Temmuz 2006 tarihleri arasında Ankara, Bükreş, Sofya, Makedonya, Moskova, Kiev, Gürcistan, Moldova, Atina, Bakü, Trabzon, İstanbul, Yalova Barolarından oluşan Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığı yapan Coşar, 14 Temmuz 2006 – 25 Ekim 2009 tarihleri arasında aynı kuruluşun genel sekreterliği görevini yürüttü. 25 Ekim 2009 tarihinde anılan kuruluşun Başkanlığı’na yeniden seçilen Coşar, bu görevi Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildiği 13 Haziran 2010 tarihine kadar sürdürdü.

2005–2006 akademik yılında Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ‘Adli Yazışmalar / Hukuki Metinler’, 2010 – 2011 ve 2011 – 2012 akademik yıllarında ve 2015-2016 akademik yılının ikinci yarısında aynı fakültede ‘Avukatlık Hukuku’ derslerini verdi.

Destekten yoksun kalma, cismani zararlar, tenkis, eski ve yeni vakıflar, eser sözleşmeleri başta olmak üzere özel hukukun değişik konularında uzun yıllar bilirkişilik yapan, ulusal ve uluslararası sempozyumlarda hukukla ilgili tebliğler sunan, resmi ve özel kuruluşlarca düzenlenen sertifika programlarında özel hukukun değişik konuları ile ilgili dersler veren

Coşar’ın, pek çok dergi ve gazetede yayınlanmış makaleleri, ‘Çek Cumhuriyeti Anayasası’, ‘Rusya Federasyonu Anayasası’, ‘Insider Trading’, ‘Hasta Hakları’, “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü-OBAMA” isimli yayınlanmış tercümeleri ile ‘Arbitration -Alternative Dispute Resolution/Tahkim – Alternatif Uyuşmazlık Çözümü’ ve ‘Equality of Sexes In Turkish Law/Türk Hukukunda Cinsiyetlerin Eşitliği’,  isimli İngilizce ve ‘Amerikan Ceza Hukukunun Kökenleri, Dünü ve Bugünü’, ‘Amerika Birleşik Devletleri’nde Avukatlık Mesleği ve Avukatlık Ortaklığı Modelleri’ isimli Türkçe olarak yayınlanmış makaleleri vardır.

Coşar’ın yayınlanmış Türkçe eserleri:

1- Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme’

    (2015)

2- Aristo Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan üç ciltten oluşan anılarına ilişkin ‘Fîhi   

    Mâ-Fîh/İçindekiler İçindedir’ (2018)

3- Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Hukuk, Adalet, Etik ve Siyaset

    Üzerine’ (2019)

4- Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Au Revoir/Yine Görüşürüz’ (2019)

5- Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Rizom İçin Seçkiler’ (2020)

6- Yetkin Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan Av.Salih Akgül ile birlikte yazdığı   

    ‘Avukatlık Hukuku’ (2021)

7- Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Giderayak’ (2021)

Coşar’ın yayınlanmış İngilizce eseri;

Aristo Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan “Introduction to Law & Turkish Law Lecture Notes/Hukuk Başlangıcı ve Türk Hukuku Ders Notları (2019)

Coşar’ın tercüme eserleri:

1- Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan Amerikalı siyaset bilimci ve    

    hukukçu John Rawls’a ait olan ve siyaset teorisinde çığır açan bir başyapıt olarak  

    değerlendirilen ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ (2017)

2- Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan Amerikalı bilim insanı, akademisyen,

    sosyal psikolog ve düşünür George Herbert Mead’in Chicago Üniversitesi’nde verdiği   

    Sosyal Psikoloji dersinden derlenerek kitap haline getirilen ‘Mind, Self and Society/Zihin,

    Benlik ve Toplum’ (2019),

3- Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan İngiliz tarihçi ve düşünür R.G.

    Collingwood’un “Outlines of A Philosophy of Art/Bir Sanat Felsefesi’nin Ana Hatları”

    (2020)

4- Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan İngiliz tarihçi ve düşünür R.G.

    Collingwood’un ‘The Idea of History/Tarih Düşüncesi’ (2020)

5- Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı

    Joseph Schumpeter’in ‘Capitalism, Socialism and Democracy/Kapitalizm, Sosyalizm ve

    Demokrasi’ (2021),

6- Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan İsviçreli pedagog ve eğitimci Pierre

    Bovet’in ‘The Fighting Instincy/Kavga Etme İçgüdüsü (2021)

7- Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan İsviçreli pedagog ve eğitimci Pierre

    Bovet’in ve ‘Child’s Religion/Çocuğun Dini’ (2021)

ANILARIMDAN BİR KAÇ SAYFA – LİBERALİZM-SOSYAL DEMOKRASİ-ANAYASACILIK-YARGIÇLARIN VE SAVCILARIN ÖRGÜTLENMELERİ (YARSAV) ÜZERİNE –

2005 yılının sonlarına doğru benim de mensubu olduğum Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nu toplantıya çağırdık. Dedeman Otel’de yapılan bu toplantıya Önder Bey de (Sav) katıldı. Bir grup avukatı temsilen söz alan Egemen Tomak, mevcut önseçim sistemini terk etmeyi, eski sistem olan seçici kurul sistemine geri dönmeyi, seçici kurulun önceki beş dönemin başkanlarından oluşmasını önerdi. Bu öneri hakkında lehte aleyhte konuşmalar oldu. Ben bu öneriye “bunun 12 Eylül dönemindeki beş general örneğinin bir çeşitlemesi olduğu gerekçesi” ile karşı çıktım. Bu öneri oylandı ve kabul edilmedi.

O arada söz alan Faruk Sırakaya, doğrudan beni hedef alan konuşmasında “benim liberal olduğumu, Demokratik Sol Avukatlar Grubunda bulunmamam gerektiğini, geçmişte Demokratik Sol Avukatlar Grubuyla ilgili ağır eleştiriler yaptığımı, bu konuşmalarda kendimi ve görüşlerimi hiç saklamadığımı, her şeyi açıkça ifade ettiğimi, sonra bu gruba geri döndüğümü, bu grubun adayı olarak başkan seçildiğimi, bunun bir hata olduğunu, bir daha buna izin verilmemesi gerektiğini” söyledi.

İşi nedeniyle erken ayrılmak durumunda olan Önder Bey gitmeden önce bana “sakın bunlara yanıt verme” uyarısında bulundu.

En son ben söz aldım ve Önder Bey’in uyarısına rağmen şunları söyledim: “Solcu olan değil, kendisini bu kadar solcu sananlar arasında, solcu olmadığı, liberal olduğu ileri sürülen bir adam. Yani ben. Şimdi ben size ne söyleyeyim ki, solcu olduğuma sizi inandırayım. Siz neyi savunuyorsunuz? Kuvvetler ayrılığını, sınırlı devleti, hukuk devletini, hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını, adil yargılanma hakkını, insan haklarını, demokrasiyi, ifade özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, başkaca hak ve özgürlükleri, savunuyorsunuz. Bunlardan farklı olarak savunduğunuz başka bir şey var mı? Yok. Ben neyi savunuyorum? Aynı şeyleri. Neden siz solcu oluyorsunuz da ben liberal oluyorum? Çünkü siz liberalizmin de, solun da ne olduğunu bilmiyorsunuz. Çünkü siz bunların hemen hepsinin liberal değerler olduğunu bilmiyorsunuz. Ama solcusunuz ve liberalizme karşısınız! Ben hiçbir zaman inkâr etmedim, siyasal liberalizmi savunduğumu hep söyledim, yine söylüyorum. İktisadi liberalizme karşı olduğumu da hep söyledim. Devletin pozitif görevleri, sorumlulukları olduğunu, yani devletin sosyal bir devlet olması gerektiğini hep söyledim. Ben elbette eleştiri dışı değilim, aksine eleştirilecek pek çok yönüm var. Onun için beni eleştirin, ama haksız eleştirmeyin, itham etmeyin ve lütfen yaftalamayın.

Şimdi yeri gelmiş iken liberalizm hakkında da bazı şeyleri ifade etmek isterim. Ama öncelikle ifade etmek isterim ki, öyle görülmem ve gösterilmek istenmeme rağmen, ben liberal değilim. Sosyal demokratım. Esasen sosyal demokrat olmam, siyasal liberalizmi savunmama engel de değildir. Engel değildir, zira sosyal demokrasi, solun eşitlik ilkesiyle liberalizmin temel ilkelerinden olan ve merkezinde bulunan özgürlükçü değerin bir bileşkesidir. Nitekim İsrailli tarihçi Zeev Stemhell “La Liberation” gazetesinde yayımlanan röportajında şunları söylüyor;

1789 Fransız Devrimi liberal bir devrimdi. Ondan önceki Amerikan ve İngiliz devrimleri de liberal devrimlerdi. Tarihsel olarak sol, liberal değerlerin mirasçısıdır. Sosyal demokrasi, solun eşitlikçi değerleriyle liberalizmin özgürlükçü değerlerini birleştiren harekettir. Liberalizme karşı çıkmak sola yapılan en büyük kötülüktür. Çünkü bu, özgürlüğe, demokrasiye karşı çıkmakla eş anlamlıdır. Dahası liberal değerleri sağa bırakmaktır.

Avrupa solu, liberalizmi böyle anladığı, yorumladığı ve uyguladığı için ayakta kalmıştır. Türkiye’de solun bocalamasının temel nedeni liberal değerleri ıska geçmesindendir. Sol ile liberalizm arasındaki temel ve birleştirici değerlere sahip çıkmak suretiyle özgürlükleri genişletmekten yana tavır koymamış olmasındandır. Bizim pek çok solcumuz, ne yazık ki ne solu, ne sosyal demokrasiyi ve ne de liberalizmi bilmemektedir. Esas sorun da budur zaten.

Dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasasının kurucuları, özellikle İngiltere’de John Locke ile birlikte gelişmeye başlamış olan sınırlı devlet kavramına bağlı olarak gelişen anayasacılık ve anayasal devlet kavramını dile getirmek suretiyle, liberal anayasacılığın o günden bu yana takip etmekte olduğu yönetim biçimini ortaya koydular. Gerek Amerikan Anayasasını yapanların, gerekse onlara düşünceleri ile ilham veren, rehberlik eden kuvvetler ayrılığı ilkesinin babaları Montesquieu ve Locke’un temel hedefi, bireysel özgürlüklere hukuksal ve siyasal güvenceler sağlamaktı. Öyle olduğu için, bu yöndeki umutlarını, yüzyıllar boyunca, özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen, anayasal devleti kurumlaştırma yolundaki arayışlar sonucu gelişmiş bir teori olan ve modern anayasacılığın da temelini oluşturan kuvvetler ayrılığı ilkesine dayandırmışlardı.

Ne var ki, bu umuda, o aşamada elde edilmek istenilen amaca, ne o umudun başladığı ülkede, yani Amerika Birleşik Devletlerinde, ne de Amerikan Anayasası sonrasında başlayan anayasacılık ülküsünün peşine takılan bizim ülkemiz de dahil diğer pek çok ülkede tam olarak ulaşılamadı. Ulaşılamadı, zira dünyanın pek çok ülkesinde siyasal iktidarlar, dünyanın ilk anayasasını yapanların ve onların takipçilerinin siyasal iktidarlardan uzak tutmaya çalıştıkları, onlara vermek istemedikleri birçok yetkiyi ele geçirdiler. Öyle olduğu içindir ki, başta bireysel özgürlükleri anayasalarla güvence altına almak olmak üzere, yargı bağımsızlığı da dahil pek çok ilkeyi ve kurumu anayasal güvenceye bağlama yolundaki girişimler tam olarak başarılı olamadı.

Hepimizin bildiği üzere, anayasacılık demek, sınırlı devlet demektir, yani siyasal iktidarı birey hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla sınırlandırmak demektir. Ne var ki, bu geleneksel anayasacılık formüllerine yüklenen kimi yorumlar, bu formülleri, demokrasiyi çoğunluğun herhangi bir sorun üzerindeki iradesinin sınırsız olduğu bir yönetim biçimi olarak gören bir demokrasi düşüncesiyle bağdaştırmayı mümkün kılmıştır. Bunun sonucu olarak, kimi siyasetçiler ile onların akıl hocaları nezdinde anayasalar, modern yönetim kavramında hiç yeri bulunmayan modası geçmiş kâğıt parçalarıdır.

Bu gelişmelerin ışığında, liberal anayasacılığın öncüleri olan Montesquieu ve Locke ile Amerikan Anayasası’nın kurucularından olan Jefferson, Madison gibi düşün adamları, bugüne kadar yaşamış olduğumuz deneyimlere sahip olsalardı, geçmişte takip ettikleri hedefleri izleyerek, bugün ne yaparlardı diye sormak ve düşünmek gerekir. Amerikan Anayasasının yürürlüğe girdiği tarihten günümüze kadar geçen iki yüz yıldan daha fazla zamandan bu yana öğrenmemiz gereken şey, bu Anayasayı yapan ve onlara ilham olan insanların, bütün bilgeliklerine ve zekâlarına rağmen, bilmeyi, öngörmeyi başaramadıkları pek çok şeyin bugün gerçekleşmiş olmasıdır.

Herhalde bunların en başında, günümüz siyasetçilerinin ve siyasal iktidarlarının, anayasal demokrasiyi J.J.Roueseau’dan tevarüs eden ve sonuç itibariyle çoğunluğun diktasına giden yolu açan genel irade/milli irade ilkesi ve yine seçilmişlerin atanmışlara veya seçilmişlerin yargı gibi, diğer anayasal kurumların başında bulunan kamu görevlilerine üstünlüğü olarak anlıyor ve uyguluyor olmaları gelir.

Oysa modern anayasacılığın ve buna bağlı olarak anayasal demokrasinin en temel ilkesi, güç temerküzünü önlemek amacıyla vazedilen kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Bu ilke, işlevlerine göre farklılaşan hukuki iktidarın, diğer bir deyişle yasama, yürütme ve yargı erkinin, birbirinden bağımsız birer organ olarak örgütlenmesinin, iktidarın anayasa çerçevesinde kullanılmasının ve paylaşılmasının, güç temerküzünün önlenmesinin aracı olup, bu organların birbirlerine üstünlüğünün ifadesi değildir.

Demokrasilerde her ne kadar ve kural olarak seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri var ise de, bu üstünlüğün mutlak olarak seçilmişlere ait olduğuna ilişkin anlayış çoktan geride kalmıştır. Bu anlayışın yerini anayasal demokrasi almıştır. Bu demokrasi biçimine göre her organ kendisine verilmiş olan yetki ve görevleri, başta Anayasa olmak üzere yasalara ve hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanmak zorundadır. Aksi yaklaşımlara ve görüşlere itibar edilmesi bizi, aynı temsili organın, yani yasama organında çoğunluğa sahip bulunan ve aynı zamanda yürütme erkini de elinde bulunduran siyasal gücün, bir yandan yasaları yürürlüğe koyarak, diğer taraftan devleti yöneterek özgür bir toplum düzenini aşama aşama kimi örgütlenmiş menfaatlerin hizmetine olacak şekilde idare edilen bir totaliter sisteme, demokrasinin kendisiyle özdeşleştirilme noktasına kadar varan sınırsız bir iktidara götürür. Bu nitelikteki bir devlete ise anayasal devlet değil, anayasası olan devlet denir.

Her ne kadar, özgür ve adil seçimler, demokrasinin vazgeçilmez koşulu ise de, demokrasi, sadece özgür ve adil seçimlerden ibaret bir kurum ve kavram değildir. Bu bağlamda, yurttaşların en geniş anlamıyla siyasal meseleler hakkında, ciddi bir ceza tehdidi altında olmaksızın, rejim hakkında, sosyo-ekonomik düzen hakkında, yürürlükte bulunan iktidarın eleştirisi de dahil olmak üzere, kendi düşüncelerini ifade edebilme hakkına, yani ifade özgürlüğüne sahip olmaları gerekir. Yine her bir bireyin içinde bulunduğu toplulukla, ülkesi, çevresi ve kendisiyle ilgili toplumsal ve siyasal kararların oluşmasında etkili olabileceği siyasi partiler ve diğer menfaat grupları dahil olmak üzere, görece özerk kuruluşları ve örgütleri kurma hakkına, yani örgütlenme özgürlüğüne sahip bulunmaları gerekir. Bunların her ikisi de demokrasinin varlığı için gerekli olan asgari usullerdir.

Temeli düşünce özgürlüğüne dayanan örgütlenme özgürlüğü, bireyin düşüncelerini hiçbir korkuya kapılmadan ve engellemeyle karşılaşmadan ifade edebilme, yayabilme, bu amaçla dernek kurabilme, gerektiğinde toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilme, başkalarıyla iletişim kurabilme, hemen her konuda, ama özellikle kamusal konularda bilgi alabilme ve başkalarını bilgilendirme hak ve özgürlüklerini içerir.

Demokratik bir toplumda, devletin temel işlevi ve görevi, her bir bireyin, başta ifade ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere diğer bütün temel hak ve özgürlükleri, sadece tanımakla sınırlı olmayıp, bu hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırmak ve böylece bu hak ve özgürlüklerin kullanılma alanının gelişmesini, genişlemesini ve yaygınlaşmasını sağlamaktır.

Bütün bu nedenlerle, örgütlenme/dernek kurma özgürlüğü, sadece Anayasamızın 33.maddesiyle ve ulusal düzeyde değil, Anayasamızın 90.maddesinde yapılan son değişiklikle birlikte iç hukukumuzun parçası haline gelen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 20. maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 22.maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11.maddesi ile uluslararası düzeyde koruma altındadır.

Temel bir insan hakkı olan, gerek Anayasamız, gerekse tarafı olmakla ülkemiz yönünden de bağlayıcılığı bulunan uluslararası sözleşmelerle tanınan ve koruma altına alınan örgütlenme/dernek kurma hakkının, yargıç ve savcılarımız yönünden de, hem ulusal hukuk ve hem de uluslararası hukuk bağlamında işlerliği ve işlevselliği olan bir hak olduğu açıktır.

Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 13 Aralık 1985 tarih, 40/146 sayılı kararla kabul edilen Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri ile Adalet Bakanlığı Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü tarafından 2004 yılında yayınlanan metinde; ‘… İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne uygun olarak, diğer vatandaşlara olduğu gibi yargı organı mensuplarına da ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma hakkı tanınır; ancak yargıçlar bu haklarını kullanırken, her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler. Yargıçlar, kendi menfaatlerini savunmak, mesleki eğitimlerini geliştirmek ve yargı bağımsızlığını korumak için yargıçlardan oluşan örgütler kurabilirler, bu örgütlere ve diğer kuruluşlara üye olabilirler’ denilmek suretiyle bu hakkın varlığı tanınmıştır. 

Yine Kasım 2006 tarihli Avrupa Birliği-Türkiye İlerleme Raporu’nda; ‘Hakimler ve Savcılar Birliği (YARSAV) 26 Haziran 2006 tarihinde 501 yargıç ve savcı tarafından kurulmuştur. YARSAV’ın üyeleri çoğunlukla Yargıtay ve Danıştay üyeleri ve Ankara ve İstanbul’da görev yapan yargıç ve savcılardan oluşmaktadır. YARSAV’ın temel hedefleri, yargı bağımsızlığını, tarafsızlığını, görev süresiyle ilgili hakimlik ve savcılık güvencesini ve yanı sıra meslek kurallarıyla etiğini korumaktır’ sözleriyle yargıç ve savcıların örgütlenme hakkına yer verilmiştir.

Hemen işaret etmek gerekir ki, yargıç ve savcıların örgütlenme haklarının tanınması ve bu hakka işlerlik kazandırılması amacıyla yargıç ve savcıların dernek kurmaları ülkemiz yönünden çok geç kalınmış bir gelişmedir. Şöyle ki, merkezi Roma’da olan ‘Uluslararası(Dünya)Yargıçlar Birliği (IAJ)’ 1953 yılında kurulmuştur. Bu birliğin Afrika ülkeleri (AFR), Kuzey Amerika, Asya ve Okyanusya ülkeleri (ANAO), Güney Amerika Ülkeleri (IBA), Avrupa ülkeleri (EAJ) temelinde örgütlenmiş dört ayrı bölgesel kolu mevcuttur ve bunlar faaldir. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, başkaca ülkelerde esasen yargıç ve savcılar mesleklerini icra edebilmek için görev yaptıkları yer Barosuna üye olmak zorundadırlar. Bulgaristan, Ermenistan, Kazakistan, Moğolistan, Ukrayna ve Venezüella, Uluslararası (Dünya) Yargıçlar Birliği’ne (IAJ), henüz aranılan koşulları sağlayamadıkları için gözlemci üye olarak kabul edilmişlerdir. Rusya’nın iki kez yaptığı üyelik başvurusu ise reddedilmiştir. IAJ’ın Avrupa seksiyonu olan Avrupa Yargıçlar Birliği’ne (EAJ) Avrupa Birliği’ne üye olan 46 ülke üyedir. YARSAV’ın kurulduğu tarih itibariyle üye olmayan ülkeler ise Andora, Arnavutluk, Azerbaycan ve Türkiye’den ibarettir. Bu durum dikkate alındığında, ülkemizin bu konudaki durumunun ne kadar üzücü olduğu sanırım çok daha iyi anlaşılacaktır.

Aynı şekilde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından 23 Nisan 2003 tarih, 2003/43 sayılı kararla kabul edilen ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca da 27 Haziran 2006 tarih, 315 sayılı kararla benimsenen Bangolar Yargı Etiği İlkeleri’nin 4.6 ve 4.13. maddeleri “Yargıçlar, diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, dernek kurma ve toplanma özgürlüğüne sahiptirler… Yargıç, yargıçlarla ilgili derneklere katılabilir veya böyle bir dernek kurabilir ya da yargıçların çıkarlarını temsil eden diğer örgütlere katılabilir” hükmünü içermektedir. Yine “Yargıçlar, tek başlarına veya başka herhangi bir organ ile birlikte, bağımsızlıklarının ve çıkarlarının korunması amaçlarıyla özgürce dernek kurabilirler” diyen Yargıçların Rolü, Etkinliği ve Bağımsızlığı konulu Avrupa Konseyi Üye Devlet Bakanlar Komitesi’nin (R-94-21) sayılı tavsiye kararına göre de, yargıçlar dernek kurabilecekleri gibi kurulmuş bir derneğe üye de olabilirler.

Aynı şekilde 1990 yılında Havana’da kabul edilen ve ülkemiz yönünden de bağlayıcılığı bulunan Savcıların Rolüne Dair Birleşmiş Milletler İlkeleri’nin “Savcılar, çıkarlarını korumak, mesleki eğitimlerini yükseltmek, kendi statülerini korumak için mesleki denekler veya örgütler kurmak veya bunlara üye olmakta serbesttirler” diyen 9.maddesi hükmüne göre de, savcıların dernek kurmaları veya kurulmuş olan derneklere üye olmaları mümkündür.

Bu bağlamda ve duraksamadan işaret etmek gerekir ki, ülkemizdeki yaygın ve yerleşik anlayışın ve kabulün aksine, yargıçlık görevi bir memuriyet görevi değildir. Devletin üç önemli işlevinden birisini oluşturan ve evrensel nitelikteki kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereği olarak ‘yargı’ gücü içinde yer alan yargıçlık, hiyerarşik bir yapıya ve işleyişe sahip bulunan memuriyetten çok daha farklı ve özel olan kamusal bir statüdür. Esasen yargının bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine ilişkin ilke de bunun için vaaz edilmiştir. Gerek buna, gerekse Anayasamızın özüne ve sözüne ve yine 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Yasası’na, yani pozitif hukuktaki düzenlemelere göre, yargıç ve savcıların dernek kurmalarına engel bir yasal düzenleme mevcut değildir.

Hal böyle iken, daha sonra kadük hale gelen T.C.Başbakanlık Makamı tarafından TBMM’ne gönderilen ‘Türkiye Hakimler ve Savcılar Birliği Kanun Tasarısı’ ile ülkemiz yargıç ve savcılarının ilk ve tek kuruluşu olan Yargıçlar ve Savcılar Birliği’nin/YARSAV’ın, yasayla kapatılması yönüne gidilmiştir. Bununla da yetinilmemiş ve YARSAV hakkında kapatma davası açılmıştır. Bütün bunlar, başta Anayasamız olmak üzere yukarıda içeriklerine değinilen ulusal düzeydeki yasal düzenlemeler ile ülkemiz yönünden bağlayıcı olan uluslararası düzeydeki sözleşmelere, evrensel nitelikteki ‘kazanılmış hak’ ilkesine, örgütlü toplum demek olan demokrasinin özüne aykırıdır.

Bütün bu nedenlerle Ankara Barosu yönetimi olarak Yargıç ve Savcılar Birliği’nin/YARSAV’ın yanında olduk, bu kuruluşa destek verdik. Bu bağlamda, YARSAV tarafından 23 Haziran 2007 tarihinde düzenlenen “Yargı Bağımsızlığı ve Örgütlenme” konulu panel için Ankara Barosu’nun Konferans Salonu’nu tahsis ettik.

Bu toplantının açılışında Baro Başkanı olarak yaptığım konuşmada yukarıdaki bölümde yer verdiğim görüşleri ifade etmek ve yaptığı konuşmada avukatların sorunlarına yer veren o tarihteki YARSAV Başkanı olan Eminağaoğlu’na “Yargıçlarımız ve savcılarımız, avukatların, baroların yargının sorunlarına, yargıçların, savcıların sorunlarına sahip çıkmalarına alışık. Ne var ki, biz avukatlar, yargıçların ve savcıların bizim sorunlarımıza sahip çıkmalarına pek alışık değiliz. O nedenle, panelin birinci kısmında avukatların sorunlarına sahip çıkan ve baroların arkasında duran konuşmasından dolayı Sayın Başkan Eminağaoğlu’na, CMK ile ilgili olarak getirilen yeni düzenlemeler nedeniyle avukatlara ve barolara verdiği destek için YARSAV’a teşekkür ediyorum.” diyerek teşekkür ettim ve Ankara Barosunun YARSAV’a olan desteğini bir kez daha yineledim.

Bilen kişilerle dost ol, onlar seni aydınlatır. Bilmeyen kişilerle dost ol, sen onları aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.” KONFÜÇYÜS

BİLİRBİLMEZLER!

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, romantizme tepki olarak doğan realizmin edebiyat/roman alanındaki en önemli temsilcilerinin başında Fransız roman yazarı Gustave Flaubert gelir. Edebiyatçılar tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilen Gustave Flaubert’in, en çok bilinen ve okunan romanı “Madam Bovary”dir.

Flaubert, bu romanında, ne istediğini bilen ama kimi istediğini bilmeyen, karşısına kim çıkarsa çıksın istediği aşkı yaşayan bastırılmış bir karakterin, yaşadığı toplum tarafından kıstırılmış bir kadının, Emma’nın trajik hayat hikayesini, onun ekseninde dönemin Fransız toplumunun iki yüzlü değer yargılarını ve ahlaki anlamda çürümüşlüğünü anlatır.

Flaubert’in, iki delikanlının hikayesini, sosyal ve siyasi devrimlerle sarsılan Paris’in değişmekte olan mozaiğini, 1848-1851 yılları arasındaki Paris ayaklanmasını hazırlayan toplumsal ve siyasal ortamın bir panoramasını anlattığı ve “akranlarımın ahlâkî tarihi” olarak tasvir ettiği “Duygusal Eğitim” ve yine bir kadının, Kartacalı komutan Hamilkar’ın kızı Salambo’nun paralı bir askerle yaşadığı tutkulu aşkın ve yanı sıra Antik Kartaca çerçevesinde, Romalılarla Kartacalılar arasındaki Birinci Pön Savaşı’nın hikaye edildiği “Salambo” isimli romanları da, en az “Madam Bovary” kadar etkileyici ve sürükleyicidir.

Flaubert’in Türkçeye Tahsin Yücel tarafından “Bilirbilmezler” olarak çevrilen “Bouvard ile Pécuchet” isimli romanı ise, son zamanlarda ülkemizde çok sayıda örneğini gördüğümüz “bilirbilmezlerin” ironik bir hikayesidir.

Kendisini yakından tanıyanların, çocukluğundan beri insanların budalalığına hayran olduğunu ifade ettikleri Flaubert, oldukça gizemli ve değeri çok da anlaşılamamış olan bu eserinde, iki budalanın, işleri yazmak olan, yani ikisi de yazıcı, yazar olan iki adamın, Bouvard ve Pécuche’nin kişiliğinde, insanın “bilmeyle” ya da “bilmemeyle” olan tarihsel, trajik, trajikomik mücadelesini anlatır.

Öyle anlatır ki, bir yandan gülünçlüğü ve saçmalığı bir araya getiren bir anlayışı edebiyat dünyasına sokar, diğer yandan sanatın ve estetiğin klasik ve romantik kategorilerini realizmin doruğunda yok eder. Ve bunu neo-Marksist sosyolog ve felsefeci Henri Levebvre’nin ifadesiyle “dilsel estetizmin doğuşunu maskeleyerek yapar, hem de daha henüz gülünçlü saçmalık revaçta değil iken, saf yazının, eğlencenin, üstdilin komik saygınlığına, dilin kitlesel bir biçimde tüketilmesine daha çok zaman varken”, yani 1870’lerde yapar.

Bu iki budalayla kendisi arasındaki benzerliği bir özeleştiri olarak ifade eden Flaubert, bu konuda şunu söyler: “Bouvard ve Pécuchet benliğimi öylesine dolduruyorlar ki, kendimi onlardan biri sayıyorum. Budalalıklarını kendimin yaptığını düşlüyorum, insan budalalığı görebilmek gibi kötü bir yetiye sahiptir. Görmesine görür ama bağışlayamaz.

Madam Bovary kimdir sorusuna, “Madam Bovary benim” diye cevap veren Flaubert’in, kendisini Bouvard ve Pécuchet isimli iki budala ile eş değer tutması hiç de şaşırtıcı değildir. Elbette, bu doğru olmaktan daha çok, Flaubert’in kendisini takip edenlerle dalgasını geçtiği bir ironidir.

Bilirbilmezler, yani Bouvard ile Pécuchet, bilgisizliklerinin, aptallıklarının ve dangalaklıklarının verdiği sınırsız cesaretle, her konuya burunlarını sokmaktan, bildikleri, bilmedikleri hemen her konuda görüş bildirmekten çekinmeyen iki yakın arkadaştır. Sadece fiziksel görünüşleriyle değil, düşünceleriyle, davranışlarıyla, sevdikleri ve sevmedikleri şeylerle de gülünçtürler. Yerlerinde duramazlar, duramadıkları için de sürekli olarak gülünç olaylarla, gülünç durumlarla ve kişilerle karşılaşırlar. Yani gülünçlükten, gülünç olmaktan başlarını kurtaramazlar. Ama aptallıklarından, kendilerini ve hadlerini bilmediklerinden, pek çok konudaki aymazlıklarından, bönlüklerinden dolayı kendilerini gülünç durumlara soktuklarının, hiç ama hiç farkına varmazlar. Yani bildiklerini de bilmezler, bilmediklerini de bilmezler, hadlerini de bilmezler, işin kötüsü başkalarının onların budalalıklarını gördüklerini, bildiklerini de bilmezler.

Aslında Flaubert’in bu romanı yazmaktan amacı, Bouvard ile Pécuchet’nin kişiliklerinde, hiç hazzetmediği burjuvaziyi, döneminin bilimini, felsefesini, edebiyatını, politikasını gülünç duruma düşürmek ve aşağılamaktır. Flaubert’in o süreçte “En sonunda hıncımı dile getirecek, kinimi kusacak, saframı dökecek, öfkemi fışkırtacağım” demesi bundandır. Çok fazla olay örgüsü olmamakla, biraz temposuz ve ütopik olmakla birlikte, Flaubert’in bizim buralarda çok fazla bilinmeyen ve okunmayan  “Bilirbilmezler” isimli romanı, son derece ironik, sözde aydınlara, protez bilgilerle büyüklük taslayan dangalaklara, hadlerini bilmeyen kifayetsiz muhterislere, ona buna afra tafra yapan yarı bilmişlere yönelik olağanüstü bir eleştiridir.

Nasıl ve neden mi? Nasılını ve nedenini Işın Gürbüz’ün dilimize kazandırdığı ve “…mevcut düzene karşı gündelik hayatın kendisinden yola çıkarak muhalefet oluşturmak isteyenlere yol gösteren” eser olarak takdim ettiği “Modern Dünyada Gündelik Hayatlar” isimli kitabında, Fransız yazar, sosyolog, felsefeci ve neo-Marksist Henri Levebvre, bu iki budalanın hikayesiyle ilgili olarak yazdıklarında şunları ifade eder: “Biri dul, öteki bekar; biri daha ziyade çapkın, öteki terbiyeli; her ikisinin de birbirinin aynısı, çok gündelik birer hayatı var. Her ikisi de vakur bir havaya sahip. Hemen hemen aynı anda, yüksek sesle şöyle derler: ‘Kırda olsak ne iyi olurdu!’ İletişim açlığı ve susuzluğu içinde birbirleriyle konuşurlar. ‘Düşünceleri çoğalınca acıları da arttı.’ İki arkadaş Chavignolles’e giderek gündelik hayatı unutmaya, aşmaya çalışırlar. Her girişimin ardından yeniden gündelik hayata dönerler: mutfak, ev, komşular, kadınlar. Zamanlarını tüketmeye ayırırlar. Ekmeği, mobilyaları, şarapları, yemekleri, nesneleri değil, yapıtları, kültürü, bütün kültürü, bütün kitapları tüketirler. Bouvard ile Pécuchet bizi bir kabusun içine, kültürün, kitabın, yazılı şeyin özgürce zorunlu olan tüketiminin içine sokarlar. Bu kabus bizim gündelik ekmeğimizdir. İşte işbaşındalar. Bizimki ile özdeş, örnek bir cesaretle işe koyulurlar. Gösterenlerin arasına dalarlar, yüzerler, onları sürükleyen bu nefis denizi içerler. Soluklanırlar ve yeniden yola koyulurlar. Acıma duymadan, yöntemli bir şekilde her şeyi ele geçirirler: önce tarımbilim (ziraat), sonra kimya, fizyoloji, astronomi ve fizik, jeoloji, arkeoloji, tarih, edebiyat, dilbilim, estetik, felsefe, pedagoji. Pedagoji öğrencileri, doğayı ve tarımbilimi, kimyayı, felsefeyi, vs. öğrendikleri için, devre burada kapanır. Ancak beceriksizce kapandığından bir süre sonra tekrar açılır. Yolculuk sürerken, çember dönmeye devam ederken, Bouvard ile Pécuchet sistemlerle karşılaşırlar. Birçok sistemle: tinselcilik, materyalizm, Hegelcilik. Akılcı olan her şey gerçektir. Mutlak, aynı zamanda hem özne hem de nesnedir. Tanrı gözle görünür bir surete bürünerek, doğa ile eş tözlü bir birlik sergilemiştir. Kendi ölümüyle, ölümün özünü kaybetmiştir; ölüm onun sıfatının içindedir. Fakat aynı zamanda, hataların temel bir nedenden ileri geldiğini, hemen bütün hataların kelimelerin yanlış kullanılmasından kaynaklandığını ileri süren bir mantık sistemi vardır…Bu arada, Bouvard ile Pécuchet, konuyla pek ilgili olmayan izleyiciler olarak, heyecan verici olaylara tanık olurlar: 1848 devrimi, Darbe…Peki, bu imgesel dünya turunun sonunda, ne kazandılar? Kelimeleri, dili, rüzgarı. Ne tükettiler? Yapıtları mı? Pek denemez. Yorumları, incelemeleri, kılavuz kitapları, rehberleri, yani üstdili tükettiler. Böylece üstdili birazcık tanıdılar ve uzmanlaşmış alanlar arasında yollarını iyi kötü bulmayı öğrendiler. Peki ya gösterilenler? Gösterilenler iki kafadarımızın taklit ettiklerini sandıkları Ansiklopediciler için ne anlam taşımıştı? Yalnızca lüks ve zevk. Ansiklopediciler’in dile getirdikleri şey buydu; hatta dile getirdikleri tek şey buydu. İki kafadarımız kelimelerden ve rüzgardan başka hiçbir şeyi görmediler, hiçbir şeyi kavrayamadılar. Kafadarımız Flaubert bunun farkındadır. Ve bu gösterilen, onun gösterdiği şeydir!…Bununla birlikte Bouvard ile Pécuchet aptal değildir. Kendisini onlarla özdeşleştiren Flaubert de. Aptal olmak bir yana, onlar kendilerini yetiştirmek, eğitmek, olgunlaştırmak, geliştirmek istemişlerdi. Bugün, 1968’de yaşasalardı, liberal sol aydınlar olarak koleksiyonlarına varoluşçuluk, Marksizm, teknoloji, sosyal bilimler gibi parçalar ekleyeceklerdi. Que sais-je/Ne değildir? dizisinin kitaplarını yöntemli bir biçimde didik didik edecekler, l’Express’i, Le Nouvel Observateur’ü ve kuşkusuz La Quinzaine literaire’i okuyacaklardı. Ardından doğal olarak Elle, Marie-Claire gelecekti. Devre kapandığı zaman ellerinde yeniden başlamaktan başka hiçbir şey kalmadı. Başta ne iseler tekrar o oldular: yani yeniden birer yazıcı oldular. Yazılı şeyin, hiçbir zaman terk etmedikleri evrenine geri döndüler. Geriye yalnızca yeniden bir miras elde edip başlamak umudu kaldı. Bouvard ile Pécuchet, ölümsüzlüğe yazgılı kişilikler arasında yer alan ünlü çift siz kimsiniz? Bize kendi görüntümüzü sunuyorsunuz. Acı alayın bir tesellisi olarak yazarınız sizinle ilgilenmeden önce yazılmıştınız. ‘Bir zamanlar iki yazıcı varmış…’ Fakat entelektüel cesaretin yardımıyla, bu yazıcı masalı, yazılarla ve üstdille beslenen iki zavallının hikayesi, büyük bir yapıta dönüştü. Yeni bir gülüş doğdu, acı, kapkara bir gülüş. Şu halde siz budala değildiniz; kelimelerin tuzağına yakalanmış, maskelerin ve örtülerin arasında sendelenmiş bir halde iken, aynı zamanda küçük bir deneyim yaşadınız. ‘Bouvard, onu çevreleyen şeyler ile söylenen şeyler arasındaki karşıtlıktan şaşkınlığa düşmüştü, zira her zaman sözler ortamlara tekabül etmek zorundalarmış ve yüksek zekalar büyük düşünceler için varmış gibi görünür…’…Flaubert’in, bu açıkgözün, bu kurnazın, bu sözde-burjuvanın sözde romanında, devrimler başarısızlıkla sonuçlandığında kendilerini nelerin beklediği konusunda insanları nasıl uyardığına bakalım…İnsanın ve insanların kötü olan yarısı bir şeyi değiştirmek ister ve her fırsatta her şeyi değiştirmek gerektiğini ilan eder. İyi olan, kalender olan yarısı, yaşamı olduğu gibi kabul etmeyi doğru bulur.

İşte böyle bir şey! Flaubert’in 1850’ler de, 1870’lerde anlattıklarıyla, Levebvre’nin 1968 olayları sonrasının Fransa’sıyla ilgili olarak yazdıklarıyla, yani o zamanların gündelik hayatlarıyla, o hayatı yaşayanların yaptıklarıyla, ettikleriyle, düşündükleriyle: günümüz dünyasının, günümüz Türkiye’sinin günlük hayatı, bu hayatın kimi kahramanları arasında sanırım çok fazla bir fark yok.

Bugün ülkemizde olanlar ve yaşananlar, geçmişte bir zamanlar, bir yerlerde yaşananların sadece bir çeşitlemesi. Ve günümüzde, hemen her alanda karşılaştığımız, bazı sözde aydınlar, yani bilir bilmezler, bilir söylemezler, bilmez söyleyenler de, herhalde Flaubert’in, Bouvard ile Pécuchet’sinin sadece birer çağdaş karikatürüdür.

Son bir söz. Onu da “Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i” adlı kitabında Karl Marks söylüyor: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi ikincisinde komedi olarak.” Sanırım bugün biz ülkemizde arzı endam eden bazı “bilirbilmezlerin” şahsında, bunun hem bir trajedisini, hem de komedisini yaşıyoruz.   

“Değişim ne zaman gereklidir?” sorusuna verilecek en iyi yanıt, gerekli hale gelmeden öncedir. Claus MOLLER

DEĞİŞİM ZAMANI: TAM DA ŞİMDİ!

Kadim bir meslek olan, var olduğu günden bu yana insanlara ve toplumlara hizmet eden, gerek insan haklarının, gerekse sivil ve bireysel hakların savunuculuğunu yapan Avukatlık mesleğinin; itibarsızlaştırıldığı, hukukun, hukuk devleti ilkesinin, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının, demokrasinin, laiklik ilkesinin örselendiği bir süreçten geçiyoruz.

Bu süreçte, gerek Avukatlık mesleğinin geliştirilmesi, meslek düzeninin, ahlakının, saygınlığının, gerekse hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının, demokrasinin, laiklik ilkesinin, insan haklarının savunulması ve korunması, Baroların çatı örgütü ve Avukatların en üst kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği’nin en önde gelen görevi olmasına rağmen, bu görevin, mevcut Türkiye Barolar Birliği yönetimi tarafından, ne yazık ki hakkıyla ve layıkıyla yerine getirilmediğine tanık olduk, olmaya da devam ediyoruz.   

İnsan haklarının, sivil ve bireysel hakların savunuculuğunu yapmak, Avukatlık mesleğinin itibarını korumak, gelişmesini ve alanının genişletilmesini sağlamak, kalitesini artırmak,  her geçen gün daha da ağırlaşan mesleki ve ekonomik sorunları çözmek, hukuka, hukuk devletine, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi ile demokrasiye sahip çıkmak, kuşkusuz her Avukatın görevidir.

O nedenle, bu hususta hepimizin elimizi taşın altına koyması, bu bilinçle hareket etmesi ve sorumluluk alması, yine önümüzdeki süreçte Türkiye Barolar Birliği yönetimine talip olacak ve bu konuda sorumluluk alacak olanların da, bu bilinçte olmaları, Avukatlık mesleğinin yaşadığı sorunları çözebilecek donanıma ve deneyime sahip olmaları gerekir.

Buna göre öncelikli hedef, amaç ve görev; Türkiye Barolar Birliği ile Barolar ve Avukatlar arasında bozulan birliği ve bütünlüğü yeniden tesis etmek, Avukatların ve Baroların üst kuruluşu olmaktan ve onları temsil etmekten uzaklaşan Türkiye Barolar Birliği’ni, yeniden Barolara ve Avukatlara hizmet veren ve onları temsil eden, toplum nezdinde güvenilen, itibar edilen, saygınlığı ve ağırlığı olan bir kurum ve kuruluş haline getirmektir.

Hepimizin bildiği üzere, kuruluş bir insanlar topluluğudur, ortak amaç için bir araya gelen ve çalışan insanlardan oluşur. Kuruluş; toplum, cemaat, aile gibi geleneksel sosyal kurumlardan farklıdır ve o nedenle, belli bir amaca göre tasarlanmış, işine, işlevine, görevine göre tanımlanmıştır. Toplum, cemaat, aile var olan ve var olanı koruyan statükocu kurumlardır. Oysa kuruluş yapandır. O nedenle, kuruluş, statüko bozucu olmak, değişime ve yeniliğe göre düzenlenmiş olmak ve buna göre hareket etmek durumundadır.

Kuruluşun bu işlevlerini yerine getirebilmesi, değişime ve yeniliğe öncülük edebilmesi, bu konuda topluma önderlik yapabilmesi için; statükoyu, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve sosyal ilişkileri, hukuki, siyasi ve ekonomik işler ile gidişatı sorgulamak üzere düzenlenmiş ve buna göre pozisyon almış olması gerekir.

Kuruluşun işlevi bilgileri verimli ve kullanılır kılmaktır. Gelişmiş ülkelerde kuruluşlar, bilgileri verimli kullandıkları, bilgileri ihtisaslaştırdıkları, kendi amaçları, görevleri ve işlevleri üzerine odaklandıkları, bilgiden bilgiye geçtikleri için toplumlarının ve üyelerinin merkezi konumuna gelmişlerdir. Yine gelişmiş ülkelerdeki kuruluşlar, bu konuma gelebilmek için; güce dayalı olan ve tek bir kişinin egemenliği üzerine kurulu bulunan yapıdan, bilgiye, sorumluluğa, ekip çalışmasına, katılımcılığa, mali ve idari yönden şeffaflığa dayalı bir yapıya dönüşmüşlerdir.

O nedenle, günümüzün kuruluşlarında, kuruluşun amaçları, işlevleri, görevleri, katkıları, performansı konusunda, herkesin, her bir üyenin sorumluluk alması gerekir. Esasen bilgiye ve sorumluğa dayalı bir kuruluşta yönetim işi, birilerini yönetici yapmak değil, herkesi katılımcı yapmak, her bir üyeyi sorumlu kılmaktır.

Bütün bu nedenlerle, Türkiye Barolar Birliği’ni, tek bir kişinin egemenliği üzerine kurulu olmayan, bilgiye, sorumluğa, ekip çalışmasına dayalı bir yapıya dönüştürmek, amaçları, işlevleri, görevleri, performansı konusunda her bir üyeyi sorumlu ve katılımcı yapacak, mali ve idari yönden şeffaf ve denetlenebilir bir konuma getirecek bir yapı oluşturmak acil bir ihtiyaçtır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, değişimin ve dönüşümün en önemli etmeni düşünmek, ürünleri ve hizmetleri başka bir boyutta ve daha büyük bir içerikte görmektir. Bunu yapabilmek, bu bağlamda değişime ve dönüşüme yön verebilmek için; yeni ve pozitif hedefler belirlemek, stratejik planlar yapmak, değişimi etkileyecek ve değişime yön verebilecek olan herkesle doğrudan ve içten iletişim kurmak, etkileyecek olanlardan etkilenmek, olumlu ve umut dolu bir iklim yaratmak, olağanı tersine çevirmek ve bu amaçla yeni bir yol açmak veya bir yol yapmak, alışkanlıklara bağlı olan ve o nedenle yaratıcılığa, değişime, dönüşüme muhalefet ve hatta düşmanlık eden görüşlere cesaretle karşı koymak gerekir.

Hepimizin bildiği üzere, bugün gelinen aşamada, adalet de, bireyin meşru savunma ve korunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk da, avukatlık mesleğinin icrası da, meslek örgütlerinin yönetilmesi de, statükoya bağlı olmaktan çıkmış, şimdiden sonra yaratılacak olan geleceğe bağlanmış, çağımızın aşılması gereken zorlukları ulusal çerçevelerin dışına taşmıştır.

Bilimin ve teknolojinin hiçbir sınır tanımaması, enformasyonun tüm dünyada pasaportsuz olarak gezmesi, paranın ve bilginin dünyayı çok hızlı dolaşması, içinde bulunduğumuz ve ıska geçmekte olduğumuz dijital çağın göstergeleri ve geleceğin nasıl şekilleneceğinin ipuçlarıdır.   

Onun için dün olduğundan daha çok bugün, yönetim işinin ve bu işlevin yerine getirilmesi; insan düşüncesini ve insanlar arasındaki iletişimi kıskacı altına alan indirgeyici klişeleri ve kategorileri kırmayı, bu konuda var olan koşullanmaları ortadan kaldırmayı gerektirmektedir.

Bütün bunları yapabilmek, içinde bulunduğumuz dijital çağa ayak uydurabilmek için; birey olarak belli bir reçeteye, slogana, herhangi bir parti çizgisine veya katı bir dogmaya bağlanmamamız, yol değil, yollar olduğunu bilmemiz, hangi partiye mensup ya da hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım, insanların çektikleri acılar ve yaşadıkları baskılar karşısında belli insani standartlardan şaşmamız gerekir.

Bu konuda Barolarımızın ve Türkiye Barolar Birliği’nin yapması gerekenler ise; başta idari ve mali yönden şeffaflık, katılımcılık ve denetlenebilirlik olmak üzere, çağdaş yönetim anlayışının gerektirdiği kurumsal yönetim kurallarını uygulamak, yegane kaynağımız olan Meslektaşlarımızı verimli, donanımlı, başarılı kılacak sistemleri oluşturmak, mesleki fırsatları erken yakalayıp iyi değerlendirmek, mesleğimizin ve ülkemizin geleceği olan Genç Meslektaşlarımızın sorunlarına karşı duyarlı olmak, bu amaçla onların geleceklerine yatırım yapmak, sorun çözücü bir yaklaşımla onları rahatlatacak, onların geleceğe güvenle bakmalarını sağlayacak, mesleğin alanını genişletecek projeksiyonlar ve projeler geliştirip uygulamak, yaptığımız işleri daha da iyi yapmak, el ele vererek hep birlikte çalışmak, böylece yaratacağımız sinerji ile mesleğimizi ve meslek örgütlerimizi yüksek ve katma değer yaratan bir topluluk haline getirmektir.

Bütün bunları yapabilmek, değişime ve dönüşüme öncülük edebilmek, olağan olanı tersine çevirebilmek ve başarılı olabilmek için; yönetim görevine talip bulunanların ve bu göreve gelecek olanların, kendilerini, kendilerine göre öteki olanın düşüncesiyle etkileşim içinde değişime açık tutarak yeni çözümlerin aranacağı ve bulunacağı bir iletişim platformu oluşturması gerekir.

Son bir söz! Onu da İngiliz şair ve yazar Alfred Tennyson söylüyor.

“Gelin dostlarım..!

Henüz vakit çok geç değil.

Yeni bir dünya arayalım,

Bunun için günbatımına kadar uzanalım.

Gücümüz yetmese de

Yeri, göğü sarsmaya,

Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe.

Zaman ve kader bizi zayıflatsa da,

İrademiz yeterlidir,

Çabalamaya, aramaya, bulmaya

Ve asla pes etmemeye…”

  • TBB, Barolar, Avukatlık, Hukuk, Yargı, Adalet vd. konularla ilgili olarak 2017 yılında Hukuk Ansiklopedisi Blogu’na verdiğim röportaj için bakınız: hukukbook.com/vedat-ahsen-cosar

‘Acı olan mutlu olmamak değil, mutlu olabilecekken olamamaktır.’ Cronin, Şahika

‘CITADEL/ŞAHİKA’

Sene 1959. Konya’dayız. Ben ilkokulda öğrenciyim. Evimizde kütüphanemiz yok. Sağa sola atılmış üç beş kitap var sadece. Kitap alacak paramız olmadığı gibi öyle bir kültürümüz de yok. Daha çok Tommiks, Teksas, Red Kit, Kinova okuyoruz. Bir yaz tatilinde evde okunacak bir şey var mı diye sağa sola bakarken, evin çatı katındaki aralıkta Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli romanını buldum. Oturdum ve bir solukta okuyup bitirdim kitabı. Mahalledeki arkadaşlarımın yol göstermesiyle sonra gittim ve şehir kütüphanesine abone oldum. Benim kitap okuma sevdam böyle başladı.

Cronin’i ve Şahika’yı sevdiğimden olacak, daha sonra Cronin’in bütün kitaplarını, Yeşil Yıllar, Pembe Yıllar, Nöbetçi Hemşire, Kuzey Yıldızı, Sabah Işığı, Bir Acı Şarkı, Erguvan Ağacı başta olmak üzere bütün kitaplarını okudum. Bu kitapların hepsi de güzeldir, sürükleyicidir, heyecan vericidir, keyiflidir. Ama bana göre Cronin’in en güzel kitabı ‘Şahika’dır. Ya da benim ilk göz ağrım olduğu için öyledir.

Geçenlerde evde eski kitapları gözden geçirirken, kütüphanemde Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli kitabını buldum. Sanırım eşim almış. Kitabı adeta ilk kez okuyormuşum gibi oturdum yeniden okumaya başladım. İlk okumama oranla daha bir keyifle, daha bir bilinçle okudum.

İnkilap Yayınevi tarafından basılan kitabı Ömer Rıza Doğrul Türkçeye çevirmiş. Kitabın yazarı Archibald Joseph Cronin Glasgow doğumludur, yani İskoçyalıdır. Asıl mesleği tıp doktorluğudur. Yolcu gemisinde doktorluk yapmış, hastanelerde çalışmış, madenlerde tıbbi müfettişlik yapmıştır. Madenlerde tıbbi müfettişlik yaptığı yıllarda, pek çok kez maden kuyularına inip çıkmış, çok sayıda maden kazasına tanık olmuştur. Daha sonra Londra’ya yerleşmiş, muayenehane açmış, uzun bir süre serbest hekim olarak çalışmıştır. Hekimlik mesleğinde başarılı olmasına rağmen, bir zaman sonra bu mesleği yapmaktan vazgeçmiş, kendisini edebiyata vererek roman yazmaya başlamıştır. İlk eseri Türkçeye ‘Kabus Şatosu’ olarak çevrilen ‘Hatter’s Castle/Şapkacının Şatosu’ isimli romanıdır. ‘Şahika’, edebiyat yaşamında 18 roman yazan Cronin’in en çok ün kazanan, en çok satan, en çok beğenilen romanıdır.

Ama elbette bu konuda Octavia Paz’ın şu dediklerini de unutmamak gerekir: ‘En iyi satan eser, ister bir roman, ister güncel konularda yazılmış bir kitap olsun, sahnede bir göktaşı gibi görünür: Herkes satın almak için peşinden koşar ama o kitap kısa sürede sonsuza dek kaybolur. Kendi başarılarının fazla yaşamasının yolunu bulan en iyi satanlar, çok nadirdir. En iyi satanlar edebi eserler değil, ticari eşyalardır

İngilizce bir sözcük olan ‘citadel’ Türkçede ‘kale’ demektir. Romanı Türkçeye çeviren Ömer Rıza Doğrul ‘kale’ sözcüğü yerine ‘zirve, doruk’ anlamına gelen ‘şahika’ sözcüğünü tercih etmiş, romanın adını böyle koymuş ve bana göre doğru da yapmıştır. Doğru yapmıştır, zira romanın kahramanı olan Andrew Manson, hemen her toplumda olduğu gibi, bizim toplumumuzda da örneklerine çokça ve sıkça rastladığımız kolay yoldan para kazanmayı, birilerinin sırtına binerek iş yapmayı, hak etmeden, emek vermeden bir yerlere gelmeyi, hiçbir şey yapmayan, sadece yapar gibi yapan bir insan, bir aydın, bir meslek sahibi olmayı değil, kendisine, mesleğine, insanlara, insanlığa, yaşadığı topluma bir şeyler vermeyi, her konuda kendisini oldurmayı seçen, dolayısıyla zirveyi hak eden ve o zirveye hak ederek gelen bir insandır. Theodore Roosevelt’in deyimiyle ‘sefilce rahatlık doktrinini’ değil, ‘zahmetli hayat doktrinini’ seçmiş bir insandır.

Herkes için değil elbette, ama meşakkat ve emekle çalışmayı, yani ‘zahmetli hayat doktrinini’ seçenler için hayat, başta meslek ve çalışma alanı olmak üzere, her alanda mücadeleyle dolu olan bir hayattır. Bu yapıdaki ve değerdeki insanlar için şahika/zirve, ulaşılması gereken, manevi yönden değerli ve anlamlı olan bir yüce kaledir. O kaleye ulaşmak için yola çıkan her insan, cezası bir kayayı yüksek bir tepeye çıkarmak olan Albert Camus’un Sisyphos’unun kaderine ortaktır. Bu yapıdaki her insan, kayayı en tepeye çıkardığında kayanın orada durmayacağını, aşağıya yuvarlanacağını bilmek, ama mücadelesinden vazgeçmemek, yani kayasından daha güçlü olmak zorundadır. Zira kayayı tepeye çıkarma, tam tepeye ulaştığında aşağıya yuvarlanan kayayı tekrar yukarıya çıkarma mücadelesi bir başkaldırıdır, bir direniş mücadelesidir ve bu mücadele yaşama sevincinin sembolüdür. Bu konumdaki insanın kaderi kendi elindedir, zira o insanın kayası kendi nesnesidir. O nedenle, o karakterdeki, o yapıdaki her insan, ‘kaderini sevmek’ zorundadır ve sever de. Zira o insan, insanın hayatı tüketmediğini, tüketemeyeceğini, hayatın hiç kimseye taşıyamayacağı yükü vermediğini ve vermeyeceğini, her insanın hayatta kendi yükünü bulacağını, o yükü taşımak için kimseye ihtiyacı olmadığını, kimseye ihtiyacı olmayan insanın ise yenilmeyeceğini bilir ve buna inanır.

Romanın kahramanı Dr.Manson hekimlik mesleğine ilk adımını, Galler’in başkenti Cardiff’e yakın Drineffy isimli küçük bir madenci kasabasında atar. Drineffy, dağların tepelerinin kurşun renkli gökyüzünün derinlikleri içinde kaybolmuş, dağların eteğindeki maden kuyularının ağızları birer yaraya benzeyen, çevresinde sopa gibi duran birkaç ağaç olan ve hemen hiç yeşillik olmayan küçük bir kasabadır.

Madenleri işleten kumpanyanın üç doktorundan birisi olan, sağlığını önemli ölçüde yitirdiği için çalışamayan Dr.Page’in asistanı olarak işe başlayan Dr.Manson ücretini yanında çalıştığı doktordan alır. Dr.Page’in ücreti ise her işçinin aylığından bir miktar para kesen madenleri işleten kumpanya tarafından ödenmektedir. İşçiler gidecekleri doktoru kendileri seçtiklerinden, doktorların geliri de muayene ve tedavi için gelen işçi sayısına göre değişkenlik göstermektedir. Yani madende kurulu olan ücret sistemi, doktorun doktoru sömürdüğü bir sistemdir.

Doktor olarak pratik hiçbir bilgisi ve deneyimi olmayan Manson mesleğini icrada pek çok zorlukla karşılaşır. Yanında ve çevresinde fikrini alabileceği, bilgisinden ve deneyiminden yararlanabileceği hiç kimse yoktur. Ama özgüveni vardır, yeteneği vardır, mesleğinde ilerleme yönünde isteği, sağlıklı hırsları, pozitif hedefleri, en az bunlar kadar önemli olan insan sevgisi, hizmet etme sevdası vardır.

Ama hayat, Manson’nun hayatı, hepimizin hayatında olduğu gibi hep hayal edildiği çizgide ilerlemez. Pek çok hayal kırıklığı, keder, umut, umutsuzluk, büyük küçük mutluluklar, mutsuzluklar girer işin içine. Manson, kasabada öğretmenlik yapan, kişilikli, erdemli, kendisiyle barışık, küçük şeylerle mutlu olmasını bilen Christine ile tanışır, ona aşık olur ve onunla evlenir.

Engellemelere, kasabadaki diğer meslektaşlarının kötü niyetine, kıskançlıklarına rağmen sahip olduğu olumlu özellikleri mesleğinde Manson’u başarılı kılar. Kısa zamanda hekim olarak temayüz etmeye başlar. Ama kasaba hayatı, kasaba doktorluğu ona yetmez. Gözü çok daha yukarılardadır. Daha çok para kazanmak, daha güzel bir hayat yaşamak, daha güzel bir evde oturmak, araba sahibi olmak, lüks lokantalarda yemek yemek, daha güzel giyinmek ister. Bütün bunları zaman içinde yapar ve böyle bir hayata sahip olur.

Londra’ya taşınır, orada muayenehane açar, doktor olarak kısa sürede tanınır, Londra sosyetesine hizmet vermeye başlar. Artık her şeyi vardır. Çok güzel bir evi, muayenehanesi, son model arabası, çok parası vardır. Ama bütün bunlar onu tatmin etmez, o daha çok para, daha çok şöhret peşindedir. Bu durumdan memnun olmayan bir tek kişi vardır. Eşi Christine. O, eşindeki bu olumsuz değişiklikleri şaşkınlıkla izler. Hiçbirisini onaylamaz. Onun isteği daha çok para, daha lüks bir hayat değil, mutlu olmaktır. Onun için Christine eşiyle birlikte yola çıktıkları Drineffy’deki hayatını, oradaki mütevazı evlerini özler. Bu nedenle eşiyle aralarında sıkça tartışmalar çıkar.

Hayat böyle devam edip giderken Manson yaşadığı bir olayla sarsılır. Kendisinin tavassut edip götürdüğü bir hastası, işin ehli olmadığı halde sadece para kazanmak için ameliyat işine girişen doktorun hatasıyla ölür. Bu olay, bu olay sonrasında ölüme neden olan beceriksiz doktorun insan hayatını hiçe sayan tavırları ve sözleriyle sarsılan Manson kendisini sorgulamaya başlar. ‘Nereye gidiyorum ben, Tanrım! Nereye gidiyorum?’ diye sorar kendisine. Elindeki para dolu çantayı fırlatır atar. Boğulacak gibidir, nefes alamaz hale gelmiştir. Duvara yaslanır ve ağlamaya başlar. Yeni bir kararın eşiğindedir. Eski Manson olmaya karar verir.

Drineffy’den tanıdığı, hem insan, hem de doktor olarak sevdiği, saydığı, değer verdiği, güvendiği iki arkadaşıyla mütevazı bir kasabaya yerleşmeye, orada onlarla birlikte doktorluk yapmaya karar verir. Sonunda doğru yolu bulmuştur.

Ama öyle de olsa hayat onu cezalandırmaya karar vermiştir. Akşam yemeği için sofraya oturduğunda, sevdiği, sevdiği için de her zaman yediği peynir sofrada yoktur. Almayı unuttuğunu söyleyen eşine ‘önemli değil’ der. Eşi telaşla dışarı fırlar, Manson onu durdurmaya çalışır ama durduramaz. Eşinin çok sevdiği peyniri alan Christine eve dönerken otobüsün altında kalır ve ölür. Sımsıkı tuttuğu peynir paketi sol elinde duruyordur.

Christen’in ölümünden sonra Manson yıkılır, hayata dair her şey artık ona anlamsız gelmeye başlar. Bir süre sonra kendini yeniden toplar. İki arkadaşıyla birlikte klinik açmak için Londra’dan ayrılıp Llantony Abbey’e gitmeye karar verir. Nihayet Londra’dan ayrılacağı gün gelir. Tren saat 16.00’da hareket edecektir. Bir saat zamanı vardır. Bir arabaya biner ve eşinin mezarının bulunduğu Kensal Green Mezarlığına gider. Christen’in mezarı başında durur. Gökyüzünde tek tük bulutlar vardır. Hafif bir rüzgar esmektedir. Hava serindir. Bir süre gözleri yaşlı olarak orada durur. Geri dönüp mezarlar arasında yürürken, ufuktaki bir bulutun uçlarının, bir kalenin burçlarına benzediğini, erişilmez bir ‘şahika’ gibi durduğunu görür. Gördüğü şey aslında Christine’dır.

Evet, hayat böyle bir şeydir. Bilinmeyene karşı bir savaş, yokuş yukarı zorlu bir çıkış, bazen de yokuş aşağı hızlı bir iniş, hatta bir yuvarlanıştır. O nedenle hayatta geç kalmamak, her şeyi zamanında yapmak, hiçbir şeyi, hele hele mutluluğu hiç, ama hiç ertelememek, hayatı ıskalamamak gerekir.

Aksi halde ne mi olursunuz? Geç kalmış olursunuz ve hayat sizi beklemez. Hayat, hükmünü yerine getirmek için yürür gider ve sonra hayatın arkasından bakan siz, boğazınız düğümlenerek bir şeyler hissedersiniz. Tıpkı sevgilisi Vietnam’da ölen yeni yetme genç bir kızın şu dizelerinde yazdığı gibi bir şeyler hissedersiniz:

Hatırlıyor musun, yeni arabanı ödünç alıp çarptığım günü?

Öldüreceğini sanmıştım beni, öldürmedin oysa.

Hatırlıyor musun, seni zorla sahile götürdüğüm, yağmur yağacağını söylediğin ve yağmurun yağdığı günü?

Söylemiştim sana demeni beklemiştim, demedin oysa.

Hatırlıyor musun, kıskandırmak için seni başka erkeklerle oynaştığım günü ve seni kıskandırdığım günleri?

Terk edeceğini sanmıştım beni, terk etmedin oysa.

Hatırlıyor musun, çilekli pastayı düşürüp arabanın paspasını kirlettiğim günü?

Tokatlayacağını sanmıştım beni, tokatlamadın oysa.

Hatırlıyor musun, partinin resmi giysili olduğunu söylemeyi unuttuğum ve senin kot pantolonla geldiğin günü?

Bırakacağını sanmıştım beni, bırakmadın oysa.

Dayandın bana,

Sevdin beni

Ve korudun beni,

Çok şey vardı,

Benim de senin için yapmak istediğim

Vietnam’dan döndüğünde

Dönmedin oysa!

Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.” KARL MARKS

FELSEFE NEDİR? MARKSİST BİR DENEME*

Felsefe nedir sorusunun pek çok cevabı vardır, fakat bu soruya verilen dünyadaki hiçbir yorum ve cevap, Marksist cevap ve yorum kadar ilginç olamaz. Öyle ki,  ister arkadaş, isterse düşman olsun, giderek artan sayıda insan, felsefenin sadece üzerinde konuşulacak bir konu değil, eyleme geçilecek bir konu olduğunun farkında değildir. Dahası Marks’ın felsefesi, sadece bir geçmiş değil, aynı zamanda bir gelecektir. Yine bu felsefenin somut amacı ve hedefi, belirli ülkelerdeki ilerleyici reformlar ve sosyal devrimler ile bütün insanların ve ırkların yoksulluktan ve baskıdan kurtularak özgürleşmeleridir.   

Bu kitabın hedefi ve amacı ise, teorik yönden felsefenin ne olduğu hususu ve genel olarak felsefeyle ilgili olan ve bu konuda bazı fikirlere sahip bulunan giderek artan sayıdaki erkeklere ve kadınlara, özel olarak Marksist bir metot ve yaklaşımla fikir vermektir.

Yazar, bu eseri ile felsefeyi dünyaya indirmeyi değil, felsefenin hep dünyada ve insanlarla birlikte olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte, eserde, soyut felsefi spekülasyonlar, insanların dünyanın doğasına ve çevrelerindeki topluma tepki gösterdikleri değişik sistemler ve başkaca felsefe türleri de incelenmektedir. 

Günümüzde, sosyal tutumlar, davranışlar ve hareketler, daha önce asla olmadığı kadar, çoğu kez ideolojiler olarak isimlendirilen felsefeleri çatıştırma eğilimi üretmektedir. Ya da bunun aksine, dünyanın ve insanın farklı kavramları, bunların takipçilerinin, eylemin veya icraatın değişik yollarını takip etmeleri yönündeki eğilimlerine rehberlik etmektedir. Nükleer savaş, kimi pasifistleri, emperyalistleri ve sömürgeleri, sanayicileri, işçileri heveslendirerek gayrete getirmekte, ayrışmacılar ve bütünleşmeciler ile buna göre hareket edenler, farklı insan hayatlarına ve doğa teorilerine inanmaktadırlar. Kısaca, bir yanda muhafazakarlar ile reaksiyonerler, diğer tarafta ilerlemeden yana olanlar ile radikaller bulunmakta ve bu konumda olanlar, şeyleri,  olguları, olayları, doğa kavramlarını, insan doğası ile insanın iyisini ve değerini kendilerine göre farklılaştırmaktadırlar.

Birisi kendisiyle yaptığım bir konuşmada, bir defasında görüşme/röportaj yaptığı muhtemelen kiracı olan bir ev kadınının kendisine önemli olmayan pek çok soru sorduğunu, ancak en önemli ve gerekli olan “Felsefe Nedir? sorusunu sormayı ihmal ettiğini ifade etmiştir.

Eğer bu anlatılan doğru ise, bu bizim için Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı’na veya bir sendika başkanlığına seçtiğimiz kişinin, insanın felsefesi hakkında ne kadar fazla şey bildiğini bilmemiz kadar önemli bir şeydir. Zira biz ne zaman felsefe sözcüğünü öğrenmekten kaçınırsak, insanın ve dünyanın her ikisinin de en temel karakterlerini keşfetmeyi öğrenmekten o kadar uzak oluruz ve bu, bizim bütün zamanların sosyal hareketleriyle yakından ilgili olmadığımızı gösterir.  

“Şeyleri, olguları ve olayları felsefi olarak ele almak ve incelemek” ifadesinin, bunları olduğu gibi kabul etmek ve bunlara karşı çıkmamak anlamına gelmesi, başa gelen her ne olursa olsun bunların kaçınılmaz ve zorunlu şeyler ve olaylar olduğunun kabul edilmesi, geçmiş felsefelerin büyük bir kısmına yönelik olarak yapılan üzücü ve şüpheli bir eleştiridir. Nitekim nükleer bomba denemelerinin ve deneylerinin, savaşın, açlığın veya işsizliğin “felsefi olarak” ele alınması, bütün bunların teslimiyetle kabul edilmesiyle eşdeğer hale gelmiştir. Bu, felsefeyi başka bir anlamda ele almak ve alçakgönüllü bir teslimiyet içinde olmak anlamına gelmez, aksine bu, daha ziyade amaçları, bu amaçların uygulanabilirlikleri ve gerçekleştirilmeleri için gerekli olan araçları açıkça analiz etme gücü anlamına gelir. Her iki durumda da, biz hepimiz, kendi eylemimizin ve faaliyetimizin genel teorisinin felsefesine sahibizdir. Ancak birinci yaklaşım ve tutum, belki de felsefenin kendisiyle özdeşleşmiştir, çünkü bu çok fazla felsefi yaklaşım, belirli bir zamanda var olduğu şekliyle, toplumsal düzenin gerekçesini ve meşrulaştırılmasını sağlama eğiliminde olmuştur.

Bir yüzyıldan daha fazla bir zaman önce, Karl Marks, Alman ticaret ve sanayi sınıflarının gelişmesini engelleyen feodal aristokrasiyle olan ilk mücadelesinde, daha sonra tüm ülkelerde üzerlerindeki baskıya karşı özgürlük için mücadele eden işçiler ile çiftçilerin mücadelesinde, felsefenin önemini tanımış ve kavramıştır. Böylece tarihte ilk kez, o zamana kadar gerçekten kendilerine ait diyebilecekleri bir teoriye sahip olmayan isimsiz kitleler için bir felsefe geliştirilmiştir.

Bu kitapta, sosyo-tarihi bir faaliyet olarak felsefenin sorunları kitabın ilk bölümünde ele alınacaktır. Bu, felsefenin nasıl doğduğu ve geliştiği, sırasıyla sosyal hayattaki değişiklikleri nasıl etkilediği ve bunlara ne şekilde tepki verdiği, bugün bizim için bunun sahip olduğu ve olabileceği değerin çoğunun nasıl ve ne şekilde kaybolduğu hususlarında bilgisi olmayanlar için atılması gereken bir ilk adımdır. Bazı filozofların vahiy edilmiş dinlerinkiler gibi bir felsefenin, “hakikatlerin” ebedi ve insanın toplumsal süreçlerinden bağımsız olduğunu ileri sürerek bunu küçümsedikleri doğrudur. O nedenle, biz, bu fikrin de kendi tarihini, toplumsal kökenlerini ve günümüzün bastıran sorunları üzerindeki çıkarımlarını/sonuçlarını göstermeye çalışacağız. Son olarak, az ya da çok bu konuyla yakından ilgili olan şu soru(n)ları inceleyeceğiz: Felsefenin amacına ilişkin olarak filozoflar açısından baskın kavramlar nelerdir, ifade edilen bu amaçlar, insanlık tarihindeki çeşitli felsefelerin gerçek işleviyle nasıl örtüşmektedir? Bu analiz bizi, tarihsel toplumun bütünüyle bir sınıf mücadelesine sahne olduğu ve başka her ne olursa olsun, ayrıcalıklı konumunu korumak için felsefenin, herhangi bir zamanda, karşıt sınıfların ve özellikle egemen sınıfın teorik silahı olarak hizmet ettiğine ilişkin Marksist inanca götürecektir. Nihai olarak da, Marks’ın ve Engels’in daha iyi koşullar altında ve nihayetinde sosyalizm için yaptıkları mücadelelerde işçi sınıfına yeterli bir felsefe sağlamaya çalıştıklarını göreceğiz.

İkinci bölüm, felsefi yönden idealizm ile materyalizm arasındaki ihtilaf ve çatışmalarla ilgilidir ve felsefi idealizmin dünyadaki spiritualist/tinsel veya dini görüşlerden nasıl türetildiğini göstermektedir. Bu bölümde, pratiğin gerçekliği içinde, hayatın sorunlarına yönelik maneviyatçı veya idealist bir yaklaşıma karşı bir materyalistin yaklaşım tarzının anlamı nedir sorusu ele alınmıştır. Yine bu bölümde, bu pozisyonların sosyal sonuçları analiz edilmiş, bunların sınırları ile önemli özellikleri ve erdemleri gösterilmiştir. İnsan toplumundaki maneviyatçı ve idealist yaklaşım içinde, dünyevilik/dünyevi oluş, öteki dünyaya ait oluşun işleyiş biçimleri açısından sunulur ve değerlendirilir. Materyalizm ise, bunun tam aksine idealizm ile hayatın pratik yolunun ve dünya görüşünün felsefi yönünün her ikisi olarak ele alınır ve o şekilde sunulur. O nedenle, bu bölüm boyunca bu husus ve bu girişim, bütün idealist ve materyalist filozofların en önemli genel özellikleri çerçevesinde ele alınmıştır. Bunların, bu şekilde ele alınmaları birbirlerine zıt olan bu temel pozisyonların her birinin yeknesak/tek düze ve birbirine uygun oldukları veya bunların dikkate değer bir şekilde birbirleri ile örtüşmedikleri anlamına gelmez. Zira biz, bunları birbirlerinden ayırmakla ve bunları kendi keskin zıtlıkları içerisinde göstermekle, bu her iki görüşün temel özelliklerini daha derin şekliyle elde etmiş ve değerlendirmiş oluruz. Nitekim müteakip bölüm, materyalist ve idealist kamp arasındaki ve kapsamındaki farklılıklara işaret etmekte, doğanın ve toplumun, hem maddi hem de zamansal gelişiminin hakkını veren tek felsefe olarak diyalektik materyalizmi göstermektedir.

Üçüncü bölümde, dünyanın birbirine zıt olan iki görüşü, bu bağlamda, dünyanın statik ve dinamik yönü incelenmektedir. Yine birbirine zıt olan bu görüşlerin sosyal köklerinin ve kökenlerinin her ikisi birden, günümüz dünyasının içerimlerini keşfetmekte ve araştırmaktadır. Bu bölümde sorun, birbirleriyle bağlantılı olan iki formun/oluşumun ele alınarak incelenmiş olmasıdır. Bunlardan ilki, zamanı ve hemen her şeyin zamansal hareketini vurgulayan görüşe karşı, zamanı yok sayan ve değişimi yalnızca “görünüşle” sınırlayan bir dünya görüşünün sunulmasına ilişkindir. İkincisi ise, tüm süreçlerin doğasının diyalektik anlayışına ve değişimle uğraşmanın diyalektik yöntemine karşı olan, “zamansız” evren görüşünün bir mirası olarak gösterilen şeyleri ve olayları ele almanın veya yorumlamanın soyut veya mekanik biçimlerini ele almaktadır. Aristotelesçi ve Hegelci yollar, kapitalizmin sosyalizme evrilmesi ve bunun uygulanması meselesinin evrimini yorumlamışlardır. Diyalektik materyalizm metodu ise, bunun hem Hegelci, hem de Marksist biçimleri ve oluşumları ile bunun sosyal ve diğer meselelere uygulanmasını incelemekte, bunu tanımlamakta ve örneklendirmektedir. Bu bölümün merkezi noktası materyalizm için elbette yeterli değildir, zira on sekizinci yüzyılın mekanik materyalizmi, eğer sosyal ve bilimsel ilerleme yapılmış olsaydı yerini diyalektik materyalizme bırakmış olurdu.

Diyalektik materyalizmin bir felsefe olarak bilimden ayrı düşünülmemesinden ve gösterilmemesinden ve yine bilimsel bilginin sosyal değişim ve dönüşüm için gerekli bir enstrüman olmasından dolayı, dördüncü bölüm, bir bütün olarak bu bölümün incelenmesi yönünden bilimin bazı yönleriyle ilgili ve ilişkilidir. İnsanlık tarihinde bilim nasıl ortaya çıkmış ve gerçek doğa ile insan bilgisinin elde edilmesinde ne gibi motive edici bir güç sağlamıştır? Bilimsel bilginin gelişiminde, teoriyle pratik arasında nasıl bir ilişki vardır? Bilimin günümüzde kapitalist toplum içindeki pozisyonu nedir, bilimin bu pozisyonu sosyalizmde nasıl başarılı olacaktır? Bilim, herhangi bir bilgiyi bilimsel yapan şeyin ne olduğunu gösterme çabasıyla, dünyamızın fenomenleri hakkında sahip olunan sıradan inançlardan ayırt edilir ve o nedenle bunlarla ilişkilidir. Kitapta, bilimin mücadelesi ve teolojik ortodoksluk, özellikle bunları uzlaştırmaya çalışan büyük felsefi sistemlerde ve bilimin dini inancın işgal ettiği topraklara izinsiz girmesini engellemeye yönelik çağdaş çabalarda ortaya konduğu şekliyle incelenmiştir. Yine gericiliğin bilime karşı mücadelesi, Marks’ın bilimsel yöntemi politik ekonomiye uygulamasıyla ulaştığı yeni düzey içinde ele alınmıştır. Daha önce bilim, sadece mevcut toplumlardaki egemen ideolojilere meydan okumuştur; oysa şimdi Marksist sosyal bilim, ekonomik ve politik düzenin kendisine meydan okumaktadır. O nedenle ve nihai olarak, kitapta, bir bilim felsefesi olarak diyalektik materyalizm hakkında kısa bir açıklama yapılmıştır.

Beşinci ve son bölümde, felsefi anlaşmazlıkların ve tartışmaların değişik silsilelerinin ele alınması, tarihi sürecin ve iyi bir hayatın doğasının incelenmesi amacıyla bir araya getirilmiştir. Bu bölümde, tarihin birbiriyle benzeşmeyen zıt teorileri ile toplumun tarihsel olmayan teorilerinin tamamı analiz edilmiştir. Yine bu bölümde, Hegel’in tarih felsefesi, bu felsefenin kavramları somutlaştıramaması ve tarihin yönü ile tarihi bu yönde hareket ettiren güç arasındaki ilişki sorununu çözememesi açısından sunulmuş ve bu yönüyle eleştirilmiştir. Marksist tarih kavramı ve tarihi materyalizm, tarihsel hareketin bilimi olarak gelişmiştir. Burada ilk kez, kendisini ilerleten güçler tarafından belirlenen bir yöne sahip bir süreç olarak tamamen materyalist bir tarih anlayışı bulunur. Tarihte gerçekten bir ilerleme var mıdır, varsa bu ilerleme neyi içerir, bugünün dünyasında işçi sınıfı neden ilerici güçtür? Bunlar tarihsel materyalizm açısından kitapta incelenen soru(n)lardan bir kaçıdır.

Bu soruların cevapları, iyi bir hayatın doğasına ilişkin kavram olarak etik teorisine işaret etmektedir. Kitapta, etik ve tarih felsefesi, insanın ihtiyaçlarını ve arzularını tatmin etmek için insanın kendisine, doğasına ve sosyal dünyasına tam olarak rasyonel bir hakimiyet olarak özgürlük fikri aracılığıyla birleştirilmiştir.  Sosyalist toplum, ileriye doğru atılan bir sonraki adım, kapitalizmin çelişkilerinin kaçınılmaz kıldığı ve toplumdaki tüm ilerici güçlerle ittifak halinde daha fazla özgürlük için işçi sınıfının mücadeleleriyle ulaşılan bir adım olarak görülmektedir.

Bu kitap, tanımlanan ve tarif edilen şekillerde, bir şeylerin haritasını felsefi tartışma alanından elde etmeye ve zamanımızın başlıca entelektüel çatışmalarını bir odak noktasına getirmeye çalışmaktadır. Bunu, felsefi fikirlerimizin sosyal arka planını inceleyerek ve bize ilerici sosyal eylemin temeli olarak hizmet edebilecek sağlam bir dünya teorisi sağlamak amacıyla materyalist bir şekilde yapmaktadır.

* İstanbul Barosu Avukatlarından Sayın Turgay Bilge ile birlikte İngilizceden Türkçeye çevirmekte olduğumuz ve yakında Dorlion Yayınları tarafından yayınlanacak olan Amerikalı Marksist Howard Selsam’ın “What is Philosophy?A Marxist Introduction/Felsefe Nedir? Marksist Bir Deneme”  isimli kitabının “Giriş” bölümünden alınmıştır.  

İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim ve Dorlion Yayınları tarafından yayınlanan Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph Alois Schumpeter tarafından yazılan “KAPİTALİZM, SOSYALİZM VE DEMOKRASİ” isimli eserden sizin için seçtiğim bazı bölümler aşağıda sunulmuştur. 

KISIM XX

SORUNUN ORTAYA KONULMASI

I. PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ

Hiçbir şey gözle görünen kadar güvenilmez değildir. Öyle ki, son yirmi ya da yirmi beş yılda yaşanan olaylar, bize bu başlığın arkasında gizlenen sorunu görmeyi öğretti. Yaklaşık 1916’ya kadar, sosyalizm ve demokrasi arasındaki ilişki çoğu insana ve sosyalist ortodoksluğun akredite edilmiş temsilcilerinden olan hiç kimseye çok açık bir şekilde görünmedi. O nedenle, sosyalistlerin demokratik kulübe üye olmak iddiasına itiraz etmek kimsenin aklına gelmedi. Elbette sosyalistler, – birkaç sendikalist grup dışında – burjuva sahtekarlığıyla asla karıştırılmayacak tek gerçek demokratların ve bu gerçek malın tek satıcısının kendileri olduğunu iddia ettiler.

Sadece, onların demokrasiyi kendi değerleriyle sosyalizmin değerlerini geliştirmeye çalışmaları doğal değildi; ve hatta onların, bunların ikisinin ayrılmaz bir şekilde evlilik yaptıklarını tatmin edecek ve kanıtlayacak bir teorileri de vardı. Bu teoriye göre, üretim araçları üzerindeki özel denetim, hem kapitalist sınıfın emeği sömürme, hem de kendi sınıfsal çıkarlarını toplumun siyasi işlerinin yönetilmesine dayatma yeterliliğinin en altında yer almaktaydı; bu nedenle, onlara, kapitalist sınıfın siyasal gücü, ekonomik gücünün belirli bir biçimi gibi görünmekteydi. Bunun çıkarımları/sonuçları, bir yandan iktidar var olduğu sürece demokrasinin olamayacağı – bu anlamda politik demokrasi sadece zorunlu bir düzmecedir – ve diğer yandan bu gücün ortadan kaldırılmasıyla, hem “insanın insan tarafından sömürülmesinin” ortadan kalkacağı, hem de “halkın egemenliğinin” ortaya çıkacağı şeklindeydi.

Bu argüman aslında ve elbette Marksist bir argümandı. Zira bu argüman kesin olarak ve mantıken – aslında totolojik olarak – Marksçı şemadaki terimlerin tanımlarını takip ettiği için, ikincisinin kaderini ve özellikle de “insanın insan tarafından sömürülmesi” doktrininin kaderini paylaşmak zorunda kalacaktı.1 Sosyalist gruplar ile demokratik inanç arasındaki ilişkinin daha gerçekçi bir analizinin bana görünen şekli şimdi sunulacaktır. Ama biz aynı zamanda sosyalizm ve demokrasi arasında var olabilecek daha gerçekçi bir ilişki teorisini, yani arzulardan ve sloganlardan bağımsız olarak var olabilecek olan, bizim tanımladığımız sosyalist düzenin ve demokratik hükümetin/devletin modus operandi/hareket tarzına uygun bir teori istiyoruz.

Sosyalizm, demokrasinin tam ideali olabilir. Ancak sosyalistler, bunun nasıl hayata geçirileceği konusunda her zaman çok titiz değillerdir. İhtilal ve Diktatörlük kelimeleri, kutsal metinlerden bize bakmaktadır ve pek çok modern sosyalist, daha fazla demokratik dönüştürmenin araçları olarak kendilerine yardımda bulunmak üzere katkı olarak verilen cennetin kapılarını, şiddet ve terörle zorlamaya hiçbir itirazlarının olmadığını açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Marks’ın bu konuyla ilgili kendi pozisyonunu, şüphesiz onu demokratların gözünde aklayacak bir yorumlama yapmak için yeterlidir. Nitekim birinci bölümde devrim ve evrim hakkındaki Marks’ın görüşlerinin bununla nasıl uzlaştırılabileceği gösterilmiştir. İhtilal, bir azınlığın iradesini itaatsiz/söz dinlemez bir halka empoze etme girişimi anlamına gelmek zorunda değildir; bu, bunun korunmasıyla ilgilenen gruplar tarafından kontrol edilen yıpranmış kurumların halkın iradesine aykırı olan engellerinin kaldırılmasından daha fazlasını ifade etmeyebilir. Proletarya diktatörlüğü de benzer bir yorum getirecektir. Buna destek olarak, yine Komünist Manifesto’da, Marks’ın burjuvaziyle “derece derece” mücadele edilmesinden ve “gelişme sürecinde” sınıf ayrımlarının ortadan kalkması gerektiğinden söz ettiği ilgili pasajlardaki ifadelerine işaret edebilirim. Zira buradaki “kuvvet” üzerine olan vurgu, normalde anlaşıldığı şekliyle, demokrasinin anlamı dahilinde olabilecek bir prosedüre işaret ediyor gibi görünmektedir.2

Ancak, ünlü sosyal ihtilali ve bundan daha az ünlü olmayan diktatörlüğü, hayal gücünü ateşlemeyi amaçlayan ajitasyoncu gelişmelere indirgeyen bu yorumun neden ve gerekçeleri tam olarak kesin değildir. Marks’ın öğrencisi olan pek çok sosyalist ve kendilerini bu şekilde deklere eden diğerleri, bu konuda farklı bir görüşe sahiptir. Yasayı benden daha iyi bilmesi gereken gerçek yazıcıların ve ferisilerin otoritesine ve Neuc Zeit‘in (çn: yeni zaman) ciltlerinin incelenmesine dayanan bir izlenim bırakarak, eğer Marks’ı seçmek zorunda kalsaydım, bunun olasılığını ben de kabul eder ve sosyalizmi demokratik prosedürün uygulanmasının üstüne koyabilirdim.

Kuşkusuz, bu durumda Marks, kendisinden sonra pek çok kişinin yaptığı gibi, gerçekten demokratik yoldan sapmadığını ilan ederdi, çünkü gerçek demokrasiyi hayata geçirmek için kapitalizmin boğucu zehirli dumanlarını ondan çıkarmak gerekirdi. Şimdi demokrasiye inanan için, demokratik prosedürü gözlemlemenin önemi, söz konusu noktanın önemi ile orantılı olarak açıkça artacaktır. Bu nedenle, bunun gözlemlenmesi hiçbir zaman daha kıskançlıkla izlenmeyeceği gibi, mevcut bütün garantiler tarafından toplumun temel sosyal yapısının yeniden yapılandırılmasında, bunun daha dikkatli bir şekilde gözlenmesi ve korunması da gerekmez. Zira bu şartı gevşetmeye ve bunu açık bir şekilde demokratik olmayan usullerle ya da demokratik olmayan yollarla resmi olarak demokratik kararları güvence altına almanın bir yöntemi olarak kabul etmeye hazır olan herkes, demokrasiye değer verdiğinden daha fazla başka şeylere değer verdiğini kesin olarak kanıtlamış olur. Kusursuz/tam bir demokrat, başka nedenlerle bunu onaylasa da, bu çeşit bir yeniden yapılanmanın kökünden hükümsüz olduğunu düşünecektir. İnsanları, iyi ve yüceltilmeye değer olduğuna inandıkları ama aslında istemedikleri bir şeyi benimsemeye zorlamaya çalışmak – sonuçlarını deneyimlediklerinde bunları beğenmeleri beklense de – anti-demokratik inancın en önemli işaretidir. Sadece gerçek demokrasiyi gerçekleştirmek amacıyla işlenen demokratik olmayan eylemler için bu hususta bir istisna yapılıp yapılmayacağına karar vermek, bunu yapmanın yegane yolunun bu olması  koşuluyla ahlaki yönden bunu sorgulayan kişiye kalmıştır. Çünkü daha önce gördüğümüz üzere, bu doğru kabul edilmiş ve bunun pratikte tam olarak başarılı olması beklense dahi, bunun demokratik hale gelmesi, olası bir sosyalizm durumu için geçerli değildir.  

Bununla birlikte, her halükarda, geçiş dönemi için demokrasinin rafa kaldırılması lehine olan herhangi bir argümanın, bu konudaki sorumluluktan kaçmak için mükemmel bir fırsat olduğu aşikardır. Bu tür geçici düzenlemeler bir asır veya daha fazla sürebilir ve muzaffer bir ihtilalle hükümran olan yönetici bir grubun, bu düzenlemeleri sonsuza kadar uzatması veya içeriği olmayan şekli bir demokrasiyi benimsemesi için gerekli olan araçlar mevcuttur.

II. SOSYALİST PARTİLERİN KAYITLARI

Sosyalist partilerin kayıtlarını incelediğimizde, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının geçerliliği hakkında zorunlu olarak şüpheler ortaya çıkmaktadır.

İlk olarak, azınlıktaki bir parti tarafından yönetilen ve başka hiçbir partiye şans tanımayan büyük bir sosyalist topluluk vardır. Nitekim bu partinin (çn. Yazar burada Rus Komünist Partisinin (Bolşevik) Kongresini kastediyor. Partinin 18. Kongresi 10 Mart ile 21 Mart 1939 tarihleri arasında Moskova’da toplanmıştır. Bu kongre Büyük Temizlik sonrası Sovyetler Birliği’nin “temizlenmiş” liderliği tarafından yönetilen ilk kongredir) on sekizinci kongresinde bir araya gelen temsilcileri, sunulan raporları dinlemişler, önergeleri bizim tartışma dediğimiz tarza benzemeyen şekilde tartışarak oybirliğiyle kabul etmişlerdir. Resmi olarak belirtildiği üzere, bu partinin anılan kongredeki temsilcileri yapılan oylama sonunda: “Rus halkı, [?] Lenin’in ve Stalin’in partisine ve bu partinin büyük önderliğine kayıtsız şartsız bir bağlılıkla, çağımızın en muhteşem, en büyük eserinin ve Stalin yoldaşın hiç çekinmeden yerine getirmesi ve Bolşevik Partimizin büyük Stalin’in dehasının önderliğinde yeni bir gelişme aşamasına girdiğinin belgesi olarak tasarlanan programı kabul ettiğini oylayarak sonuçlandırmıştır.”3 Miting provaları/örnekleri ve GPU (çn: İngilizcesi Graphics Processing Unit/Grafik İşlemci Birimi olan metodun baş harflerinden oluşan bir deyim) metotlarıyla tamamlanan bu süreç ve bunu takiben yapılan tek adaylı seçimler, eğer bu konuda bu terime uygun bir anlam verilirse, şüphesiz “Dünyadaki en mükemmel demokrasiyi” tesis edebilir, ancak çoğu Amerikalının bundan anlayacağı şey tam olarak bu değildir.

Bununla birlikte, özü itibariyle ve en azından ilkesel olarak, bu devlet sosyalist bir devlettir, nitekim Bavyera’nın ve özellikle Macaristan’ın sahne aldığı bu türden kısa ömürlü oluşumlar  da böyleydi. Ama günümüzde, Demokratik İdeallerle kast edileni, hiç kuşku olmaksızın bugüne kadar tutarlı bir şekilde koruyan ve sürdüren sosyalist grupların hiçbirisi hiçbir ülkede yoktur; örneğin İngiliz sosyalistlerinin çoğunluğu, Belçika, Hollanda ve İskandinav ülkelerindeki sosyalist partiler, Norman Thomas (çn: 1884-1968 yılları arasında yaşayan Amerikalı sosyalist, sosyal reformcu ve Amerikan Sosyalist Partisi’nin başkanlığına altı kez aday olan Norman Mattoon Thomas) liderliğindeki Amerikan partisi ve sürgündeki Alman gruplarını kapsayanlar buna dahildir. Onların ve gözlemcinin bakış açısından, Rus sisteminin “gerçek” sosyalizm olduğunu inkar etmek ve en azından bu açıdan bunun bir sapmaolduğunu savunmak ilginçtir. Ama bu “gerçek” sosyalizmin, “sevdiğimiz sosyalizmin” dışında ne anlama gelmektedir? O halde, bu tür ifadeler, tüm sosyalistlerin buna bağlı olmaları gerektiğini emretmeyenleri ve demokrat olmayanları kapsamayan sosyalist oluşumlar olduğu gerçeğinin tanınması dışında neyi ifade etmektedir? Daha önce de gördüğümüz üzere, bu, tamamen mantıksal bir temelde, sosyalist bir rejimin aslında demokratik olmayabileceğinin, sosyalizmin tanımlayıcı özelliğinin siyasi prosedür hakkında hiçbir şey ifade etmeyeceğinin tanımlanmasıdır. Buna göre, buradaki tek soru(n), sosyalist rejimin demokratik olup olmayacağı ve hangi anlamda demokratik olabileceği soru(s/n)udur.

İkincisi, demokratik inancı tutarlı bir şekilde savunan sosyalist grupların, hiçbir zaman başka bir şeyi iddia etmek konusunda bir şansları ya da nedenleri olmamıştır. Bu gruplar, konuşma yapmaya ve bunu uygulamaya demokratik olmayan bir şekilde ve buna şiddetle içerleyen ve aslında her zaman sendikalistlerin aleyhine dönecek olan ortamlarda yaşamışlardır. Bazı durumlarda, onların kendilerini ve faaliyetlerini koruyan demokratik ilkeleri benimsemeleri için her türlü nedenleri vardı. Başka durumlarda ise, onların çoğu, demokratik çizgide ilerleme vaat eden siyasi nitelikteki gelişmelerden ve diğer başkaca sonuçlardan memnundu. Örneğin, İngiltere veya İsveç gibi ülkelerdeki sosyalist partiler, ciddi anlamda anti-demokratik eğilim belirtileri göstermiş olsalardı, bu hususta oralarda ne olacağını hayal etmek kolaydı. Aynı zamanda bu ve benzeri ülkelerdeki sosyalist partiler, güçlerinin giderek arttığını ve iktidara gelme imkanının ve sırasının kendilerine yavaş yavaş geldiğini hissediyorlardı. Nitekim o zaman geldiğinde, bu partiler iktidara gelmeyi memnuniyetle kabul ettiler. Bu suretle,  demokrasiye olan bağlılıklarını ilan ederek, iktidara gelmelerinin en başından itibaren ve iktidarları boyunca açıklıkla hareket ettiler. Onların izledikleri politikaların, Lenin’e eğlenceli gelmemesi, onların yerinde Lenin olsaydı, o, başka şekilde davranırdı anlamına gelmez. Sosyalist partinin iyi bir gelişme gösterdiği, ancak 1918’e kadar iktidar sorumluluğunun onlara kapalı olduğu Almanya’da, güçlü ve onlara karşı düşmanca hareket eden bir devletle karşı karşıya olan ve bundan korunmak için burjuvazinin hoşgörüsüne ve en iyi ihtimalle yarı-sosyalist sendikaların gücüne güvenmek zorunda kalan sosyalistler, yine de demokratik inançlarından sapma konusunda daha hala tam olarak özgür değillerdi ve öyle yaptıkları takdirde, sadece düşmanlarının eline geçeceklerinin idraki içindeydiler.4 O nedenle, onların kendilerini sosyal demokrat olarak adlandırmaları, ortak bir sağduyu meselesiydi.

Üçüncü olarak, olumlu sonuçlanan deneyin örnekleri birkaç deneyden ibaretti ve bunlar pek inandırıcı da değildi.5 Bir anlamda, 1918’de Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin bir seçeneğinin bulunduğu, bu seçeneği kullanarak demokrasiye karar verdiği ve (eğer bu demokrasiye olan inancın bir kanıtı ise) bu şekilde karar vermek suretiyle parti içindeki komünistleri insafsız ve acımasız bir enerjiyle yere serdikleri hususu bir hakikattir. Ne var ki, bu karar sonrasında Alman Sosyal Demokrat Partisi, bu konuda ikiye bölünmüştür. Komünistlerin çoğu disipline sevk edilmiş, bunu onaylamayanlar olmuş, geri çekilen muhalifler ise, kalanlardan daha çok sosyalist olmuşlardır. Kalanlardan birçoğu ise, parti disiplinine boyun eğmelerine rağmen, muhalif olduklarını ifade etmişlerdir. Bu kararı onaylayanların çoğu, bunu, en azından sadece, 1919 yazından itibaren, daha radikal (yani bu durumda anti-demokratik olanlar) yollarla başarılı olma şanslarının önemsiz hale geldiği ve özellikle de Berlin’deki solcu politikanın ezici bir yenilgisiyle karşılaşmasalar bile, Rhineland ile Main’in güneyindeki bölgelerde ciddi bir ayrılma tehlikesinin doğması nedeniyle bunu bu amaçla yaptılar. Nihayetinde demokrasi, çoğunluğa ya da her halükarda bunun içindeki sendikal unsura, iktidara geçme hakkı dahil, onların gerçekten önemsedikleri her şeyi verdi. Bunu yapanların elde ettikleri kazançları Merkezci (Katolik) Parti ile paylaşacakları konusunda onların hiçbir şüpheleri olmadı. Nitekim yapılan pazarlık her ikisi için de tatmin edici oldu. Şu anda sosyalistler, gerçekten yüksek sesle demokrat oldular. Ancak bu, anti-demokratik bir inançla bağlantılı bir muhalefetin onlara karşı yükselmeye başladığı bir zamanda oldu.

Ortaya koydukları sorumluluk duygusundan ve hatta rahat bürokrasi koltuklarına yerleşmelerinden dolayı ben Alman Sosyal Demokratlarını suçlayamayacağım. Zira bunlardan ikincisi, yani rahat bir bürokrasi koltuğuna oturmak yaygın bir insani başarısızlıktır, birincisi ise, bu kitabın son bölümünde göstermeye çalışacağım üzere, tamamen onların itibarıyla ilgilidir. Ancak bunu yapanları, sosyalistlerin demokratik prosedüre sarsılmaz bağlılıklarına tanık olarak göstermek biraz iyimser olmayı gerektirir. Bunların her ikisi de, iktidarın fethi olasılığıyla, bunu demokratik yollarla yapmanın imkansızlığının önemli bir bileşimini sunan Rusya ve Macar örneklerini kabul etmeyi gerçekten kabul etmedikçe, ben bu konuda daha iyi bir deneme örneğinin varlığını düşünemiyorum. Önde gelen (Neo-Marksist) grubun istisnai konumu, ülkenin öneminin çok ötesinde artan Avusturya örneğinde olduğu gibi, bizim bu konudaki zorluğumuzu iyi bir şekilde göstermektedir. Avusturyalı sosyalistler, 1918’de ve 1919’da henüz daha demokrasinin olmadığı zamandan kısa süre bir sonra, koşullar onları meşru müdafaa durumunu getirdiği zaman demokrasiye sıkıca sarıldılar. Ancak iktidar tekelleşmesinin ulaştığı yer onlara göründüğü zaman, birkaç ay boyunca, onların çoğunun pozisyonu samimi ve anlaşılır değildi. O sıralarda Fritz Adler, (çn: 1879-1960 yılları arasında yaşayan Avusturyalı sosyalist siyasetçi ve devrimci) çoğunluk ilkesinden “aritmetiğin aşırılıklarının” (Zufall der Arithmetik) fetişizmi olarak bahsetti ve diğerleri demokratik prosedür kurallarına omuz silktiler. Yine de bu insanlar komünist değil, düzenli parti üyeleriydi. Macaristan’da bolşevizm hüküm sürdüğünde, seçilecek yolun hangi yol olduğu sorusu şiddetini artırmaya başladı. Parti duygusunun kötü olarak şu şekilde bir formülle ifade edilmediğinin farkına varmadan, hiç kimse bu dönemin tartışmasını izleyemez: “Daha sola gitmek zorunda kalma olasılığından özellikle zevk almıyoruz [= Sovyet yöntemlerini benimsemek]. Ama eğer gitmemiz gerekirse, hepimiz gideceğiz.”6 Hem ülkenin genel durumu hem de partinin tehlike altında olduğu bir zamanda yapılan bu değerlendirme son derece mantıklıydı. Bunun doğurduğu sonuç da öyle oldu. Bununla birlikte, demokratik ilkelere ateşli bağlılık, her ikisinde de göze çarpmıyordu. Sonunda dönüşmek sırası onlara geldi. Ama bu pişmanlıktan dolayı olmadı, Macar karşı-devriminin sonucunda oldu.

Lütfen sosyalistleri samimiyetsizlikle suçladığımı veya onları kötü demokratlar ya da ilkesiz entrikacılar ve oportünistler olarak küçümsemek istediğimi düşünmeyin. Bazı peygamberlerinin şımarttığı çocukça Makyavelliliğe rağmen, temelde onların çoğunun mesleklerinde her zaman diğer insanlar kadar samimi olduklarına tamamen inanıyorum. Ayrıca, sosyal ve siyasal ihtilaflarda samimiyetsizliğe de inanmıyorum, çünkü insanlar her zaman ne düşünmek istediklerini ve durmadan neyi itiraf ettiklerini düşünmeye başlarlar. Demokrasiye gelince, sosyalist partiler muhtemelen diğerlerinden daha fazla oportünist değillerdir;  onlar da ideallerine ve çıkarlarına eğer demokrasi hizmet ederse, o zaman demokrasiyi savunurlar. Okurların şok olması ve yalnızca en duygusuz politik pratisyenlere layık bir görüşü bu kadar ahlaksızca düşünmesi için, aynı zamanda demokrasinin doğasına yönelik araştırmamızın başlangıç ​​noktasını da sağlayacak olan zihinsel bir deney yapacağız.

III. ZİHİNSEL BİR DENEY

Okurun demokrasi kriterlerini tatmin edecek bir şekilde, bir topluluğun dini muhalefete zulmetme kararı aldığını varsayalım. Bu örnek bir hayal ürünü değildir. Öyle ki, çoğumuzun kolayca demokrasi olarak tanıyacağı topluluklar, sapkınları tehlikeye atmıştır – Cenevre Cumhuriyeti bunu Calvin’in zamanında yapmıştır – ya da ahlaki standartlarımıza tiksindirici gelen bir şekilde onlara zulmetmiştir, – koloni dönemindeki Massachusetts – bu konuda bir örnek olabilir. Bu tür hadiseler, eğer demokratik olmayan devletlerde meydana gelirse, bunun konuyla olan ilgisi kesilmediği gibi sona da ermez. Çünkü demokratik sürecin bir otokraside işlemekten tamamen vazgeçtiğine veya bir otokratın asla halkın iradesine göre hareket etmeyi veya ona teslim olmayı istemediğine inanmak saflıktır. Bunu bir otokrat ne zaman yapsa, siyasi model demokratik bir model dahi olsa, benzer eylemlerin yapılacağı sonucuna varabiliriz. Örneğin, en azından Hıristiyanlara yönelik ilk dönemlerdeki zulümler, kesinlikle Roma kamuoyu tarafından onaylanmıştı, eğer Roma’da katıksız bir demokrasi olsaydı, muhtemelen bu yapılanlar daha hafif olmazdı.7

Cadı avı bunun başka bir örneğidir. Bu, rahiplerin ve prenslerin şeytani bir icadı olmaktan daha çok kitlelerin ruhundan kopup gelmiştir, tam aksine, rahipler ve prensler güçlerinin  bunu yapabilmelerine yettiğini hissettikleri zaman bunu durdurmuşlardır. Katolik Kilisesi’nin büyücülüğü cezalandırdığı doğrudur. Ama eğer gerçekte alınan bu önlemleri, Roma’nın meselesi anlamına gelen sapkınlığa karşı alınan önlemlerle karşılaştırırsak, hemen Kutsal Makam’ın (çn: Santa Sede veyahut Papalık Makamı; Batı Avrupa dillerinde “Aziz Sandalye”,”Apostolik Makam”, “Kutsal Koltuk” olarak adlandırılır. Bu isimlendirme Vatikan’ın devlet pozisyonunu belirleyen resmi isimlendirmesidir) büyücülük meselesini kışkırtmak ve bu hususta kamuoyuna karşı gelmek yerine kamuoyunun iradesine uyduğunu görürüz. Cizvitler, önceleri başarılı olamasalar da bir şekilde cadı avıyla mücadele etmişlerdir. On yedinci yüzyılın sonlarına doğru ve on sekizinci yüzyılda, – yani, monarşik mutlakiyet kıtada tam anlamıyla kurulduğunda, hükümetin bu konudaki yasaklamaları nihayet üstün gelmiştir. İmparatoriçe Maria Theresa (çn: 1740-1780 arasında Macaristan ve Bohemya Kraliçesi ve Avusturya Arşidüşesi. Çok dindar olmasına rağmen büyücülüğü yasaklamış, büyücülük dahil bazı fiilleri dinsel suç olarak kabul ve ilan etmiştir.) gibi güçlü bir hükümdarın bu uygulamayı yasaklamasındaki ihtiyatlı tutumu, onun bunu yapmakla halkının iradesine karşı mücadele ettiğini bilmekte olduğunu açıkça göstermektedir.

Son olarak, modern meseleler üzerinde bir miktar etkisi olan bir örnek seçmek gerekirse, anti-semitizm (çn: Antisemitizm, Sami halklarına ve semavi dinlere karşı duyulan düşmanlıktır. Irkçı bir hareket olarak başlasa da, sonraki yıllarda din karşıtlığına dönüşmüş, bu bağlamda zaman içerisinde anlam kaymasına uğramış ve ”Yahudi düşmanlığı” manasında kullanılmaya başlamıştır) ele alınabilir ve bunun toplam nüfusa göre kayda değer sayıda Yahudi bulunan çoğu ülkede, tüm popüler tavırların en köklü olanlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Modern zamanlarda bu tutum, kısmen kapitalist evrimin rasyonelleştirici etkisi altında yolunu bulmuş, bu bağlamda etkisini kaybetmiştir, ama bu, buna başvurmak isteyen herhangi bir politikacıya halkın kendisine yönelik desteğini sağlamayı garanti altına almaya yetecek kadar bir malzeme bırakmıştır. Doğru düzgün bir sosyalizm dışında, zamanımızın anti-kapitalist hareketlerinin çoğu aslında bu dersi öğrenmişlerdir. Orta Çağ’da ise, Yahudilerin hayatta kalmalarında, halkın muhalefetine rağmen kilisenin onları koruyan ve nihayetinde onları özgürleştiren prenslerin etkisi büyüktür.8

Sıra şimdi bizim deneyimiz ve deneyimimizdedir. Kendimizi demokratik bir şekilde Hıristiyanlara zulmeden, cadıların yakılmasını ve Yahudilerin katledilmesini uygulayan varsayımsal/kurgusal bir ülkeye nakledelim. Demokratik usul kurallarına göre karar verildiği gerekçesiyle bütün bu uygulamaları kesinlikle onaylamamalıyız. Ancak bu konudaki can alıcı soru(n) şudur: biz, demokratik olmayan bir anayasayı tercih eder ve bu tür sonuçlar üreten demokratik bir anayasaya onay verir miydik? Bunu yapmazsak eğer, kapitalizmin cadı avından daha kötü olduğunu ve bu nedenle bu avı bastırmak için demokratik olmayan yöntemleri kabul etmeye hazır olan, tam da ateşli sosyalistler gibi davranmış oluruz. Oysa biz ve o ateşli sosyalistler aynı gemideyiz. En ateşli demokratın, demokrasinin önüne koyacağı nihai idealler ve çıkarlar vardır ve eğer taviz verilmeden bunlara bir bağlılık gösterilirse, kişi, demokrasinin vicdan ve konuşma özgürlüğü, adalet, saygın bir hükümet gibi idealleri ve çıkarları garanti edeceğini hissettiğine ikna edilmiş olur.

Bunun böyle olmasının nedeni, çok uzakta aranacak bir şey değildir. Demokrasi, siyasi bir yöntemdir, yani – siyasi, idari ve yasamaya dair – kararlar için gerekli olan belirli bir tür kurumsal düzenlemedir ve o nedenle, belirli tarihsel koşullar altında, onun hangi kararları üreteceğine bakılmaksızın, demokrasi kendi başına bir amaç olamaz. O nedenle, demokrasiyi tanımlama girişimlerinin başlangıç ​​noktası bu olmalıdır.

Demokratik metodun ayırt edici özelliği ne olursa olsun, az önce işaret ettiğimiz tarihsel örnekler, bizim onu yeniden ve açıkça ifade etmemizi gerektirecek kadar önemli olan birkaç şeyi öğretir.

Bunlardan birincisi, bu örnekler az önce belirtilen önermeye itiraz etme girişimini, yani, politik bir metot olarak demokrasinin, başka herhangi bir metodun kendi başına bir amaç olamayacağı gibi bir nedeni ortadan kaldırmaya yeter. Mantık gereği böyle bir metodun mutlak bir ideal veya nihai bir değer olabileceği söylenebilir. Bu muhtemeldir. Hiç şüphe yok ki, demokratik prosedürün belirli bir tarihsel modelde başarmaya çalıştığı şey, ne kadar kriminal ya da aptalca olursa olsun, halkın iradesinin üstün olması ya da yaptırım biçimi dışında demokratik ilkelerle buna karşı çıkılmaması gerektiği her durumda kabul edilebilir. Ancak bu tür durumlarda, halk yerine ayak takımdan bahsetmek ve kişinin emriyle tüm araçlarla o ayak takımının suçlu olmasıyla veya onun aptallığıyla mücadele etmek çok daha doğal görünür.

İkincisi, eğer demokrasiye koşulsuz bağlılığın, yalnızca demokrasinin hizmet etmesi beklenen belirli çıkarlara veya ideallere koşulsuz bağlılığına dayalı olabileceği görüşüne katılırsak, örneklerimiz, demokrasinin kendi başına mutlak bir ideal olmasa da, onun, her zaman, her koşulda ve her yerde uğruna mücadele ettiğimiz ve koşulsuz olarak ölmek istediğimiz belirli çıkarlara veya ideallere hizmet edeceği olgusundan dolayıdır. Ama açıkçası sadece bu doğru olamaz.9 Zira hiçbir şey, demokrasi gibi her zaman aynı sonuçları üretmez veya aynı çıkarları veya idealleri daha fazla desteklemez. Dolayısıyla demokrasiye olan rasyonel bağlılık, sadece  aşırı ve üstün rasyonel değerlerin bir şemasını değil, aynı zamanda demokrasinin onayladığımız şekillerde işlemesinin beklenebileceği belirli toplum durumlarını da öngörür. Zira belirli zamanlara, yerlere ve durumlara atıfta bulunulmadan, demokrasinin işleyişi hakkında ileri sürülen önermeler anlamsızdır10 ve o nedenle, elbette, bunlar anti-demokratik argümanlardır.

Sonuç itibariyle, bu husus son derece açıktır. Ancak bu şaşkınlık yaratmamalı ve hiç kimseyi şaşırtmamalı, daha da azı şok etmemelidir. Çünkü bunun herhangi bir durumda demokratik inancın heyecanı veya saygınlığı ile hiçbir ilgisi yoktur. Uygar bir insanı bir barbardan ayıran şey, kişinin inançlarının göreceli geçerliliğini kavraması ve yine de onları korkusuzca savunmasıdır.

1 Bireysel ve grupsal gücün tamamen ekonomik terimlerle tanımlanamayacağı olgusu, – Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin tanımladığı gibi – bu argümanın kabul edilemez olmasının daha temel bir nedenidir. Bu sorunu çözmek için önce bizim tanımladığımız sosyalist düzen ile demokratik hükümetin işleyiş tarzı arasındaki arzular ve sloganlar ile demokrasinin doğasını araştırmamız gerekir. Bununla birlikte, başka bir nokta da, derhal açıklanmaya ihtiyaç duyar.

2 Kısım xxv’da, Marks’ın kendisinin demokrasiyi kişisel olarak nasıl sunduğu meselesine döneceğim.

3 Ben Rusça bilmiyorum. Yukarıdaki pasajlar, eskiden Moskova’da yayınlanan Alman gazetesinden aslına uygun bir şekilde tercüme edilmiştir, o nedenle, bu pasaj, Rusça metnin tercümesine karşı olası itirazlara açıktır, ancak miting provaları/örnekleri ve GPU metotlarıyla tamamlanan haber, aday seçimleri yönünden otoritelerce tamamıyla onaylanmıştır.

4 Bu durumlar, Bölüm V’te daha ayrıntılı olarak incelenecektir.

5 Kendimizi bu konuda ulusal siyasetteki sosyalist partilerin tutumlarıyla sınırlayacağız. Onların ve sendikaların, sosyalist olmayan veya sendikasız olan işçilere ilişkin uygulamaları elbette daha az ikna edicidir.

6 Basit bir İngilizceyle, önde gelen liderlerden birisinin bu sözü, yiyecekleri için tamamen kapitalist güçlere bağımlı bir ülkede ve pratik olarak Fransız ve İtalyan birliklerinin kapısında olduğu bir ülkede, bolşevizmi sahnelemenin riskinin tam olarak farkına vardıkları anlamına geliyordu, ama bu, Rusya’nın Macaristan üzerindeki baskısı çok artarsa, onlar partiyi bölmezler, tüm sürüyü bolşevik kampa götürmeye çalışırlar şeklinde anlaşılmıştır.

7 Bir örnek, bu ifade için var olan kanıtların türünü gösterecektir. Suetonius, (Roma döneminin tarihçisi) Neron’un biyografisini anlattığı eserinde, ilk önce onun kısmen suçsuz, kısmen övgüye değer ve sonra onun yanlışları olduğunu ifade eder. Neron’un Hıristiyanlara yönelik zulmünü, ikinci başlık altında değil, oldukça değerli idari önlemler listesinin ortasında ilk başlık altında kaydeder. Suetonius’un insanların Neron hakkındaki fikirlerinden (ve çıkarım yoluyla iradelerinden) başka bir şey ifade ettiğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. Aslında, Neron’un amacının insanları memnun etmek olduğundan şüphelenmek çok da zor değildir.

8 Papaların koruyucu tavrı, II.Calixtus’un (çn: 1119 ile 1124 yılları arasında papalık yapan Guido) haleflerinin, hem bu politikanın sürekliliğini hem de bunun karşılaştığı direnci kanıtlayan, onun Etsi Judæis (1120) isimli eseriyle örneklenebilir. Yahudilerin sınır dışı edilmelerinin veya katledilmelerinin prensler için çok ihtiyaç duyulan gelir kaybı anlamına geldiğine işaret edilirse, prenslerin koruyucu tavrının nedeni de kolayca anlaşılacaktır.

9 Özellikle, demokrasinin vicdan özgürlüğünü otokrasiden daha iyi koruyacağı doğru değildir. Tüm yargılamaların en meşhuruna Pilatus (çn: Milattan sonra 26 yılında Roma valisi olan ve Yahudi meclisinin kararını dinleyerek Hz.İsa’nın çarmıha gerilmesini uygulayan, o nedenle, Hıristiyan’ların gözünde daima bir kara leke sahibi olan ve Roma otoritesine karşı çıktığı için bir adi suçlu gibi idam edilen kişi) tanıklık etmiştir. Pilatus, Yahudilerin bakış açısına göre, kesinlikle otokrasinin temsilcisidir. Ancak o yine de özgürlüğü korumaya çalışmış ve demokrasiye teslim olmuştur.

10 Bakınız aşağıda, kısım, xxiii.

“Dünü unutmalı, bugünü yaşamalısınız. Çünkü dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa, yarını kaybedersiniz.” BALZAC

KAVGA ETME İÇGÜDÜSÜ’NDEN SEÇMELER –

İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim ve yakında Dorlion Yayınları tarafından yayınlanacak olan İsviçreli pedagog ve eğitmen Pierre Bovet tarafından yazılan Kavga Etme İçgüdüsü/The Fighting Instinct isimli eserden sizin için seçtiğim bazı bölümler aşağıda sunulmuştur.  

AŞKIN YÜCELTİLMESİ

Aşkın yüceltilmesine ilk işaret eden Freud değildir. Freud’dan çok zaman önce, Charles Secrétan, (çn: İsviçreli filozof) bir bölümü aşağıda sunulan The Principles of Moral/Ahlakın İlkeleri isimli kitabında, aşk sözcüğünün değişik duygular arasında hatırlamaya değer ve bizim hedeflerimiz yönünden son derece öğretici olan mukayeseler yapmış ve aşağıda yer verilen hususlara işaret etmiştir:

“Oldukça alışılmış bir konuşma biçimiyle aşk kelimesi, bireysel varoluş için gereksiz olan ve organizmanın tamamlanmasına her zaman eşlik eden bir ürünü ortadan kaldırma ihtiyacını ifade eder. Bu işlev, arzunun nesnesi haline gelen tamamlayıcı bir organizmayı gerektirir. (…) O nedenle, aşk, sahip olma arzusundan oluşur. Sevilen nesne, yalnızca kişisel bir tatmin elde etmenin yoludur; aşık sadece kendini düşünür ve tamamen bencildir. Ne kadar az olursa olsun, doğanın boyunduruğu altındadır ve bir mücadelenin aracıdır.

Kelimenin ikinci anlamında aşk -basit ve insani anlamda-, mutluluk kadar zevkli değildir. Bedene sahip olmak artık kaçınılmaz bir nesne değil, daha çok sevilen kişinin kendisinin mükemmel armağanı aracılığıyla tam mülkiyetine sahip olması olan gerçek nesnenin arzu edilen tamamlayıcısıdır. Benim hala aradığım kendi tatminimdir; ama onu sevilen kişinin mutluluğu dışında bulamıyor olmamdır.

Ve nihayet, hiçbir şekilde arzuyu paylaşmayan üçüncü bir tür aşk vardır. Bu iyilikseverliktir, iyiliktir, iyilik yapmaktır; seven kişi, ister kendi ihtiyaçlarının üzerine çıktığı için, isterse doğal olarak bir şeylerden yoksun olduğu için, sevilen nesnenin iyiliğini kendisine geri dönüş düşüncesi olmadan, saf ve basit bir şekilde isteyecektir. Bu aşk hiçbir bireysel tercih bilmez. Bu aşk, eyleminin en etkili olmayı vaat ettiği alanı özgürce seçer. Hayır İşleri Rahibesi’nin/Sister of Mercy, yaraları olan hastalara olan sevgisi böyledir.

Kelimenin bu üç anlamı da kesinlikle farklıdır. Yine de bunların biri diğerinin içine girer ve biz, orada iki uç noktayı karşılaştırırken yeterince çarpıcı bir paralellik buluruz. Orada, diğer kişiyi aracı ve kurban yapan duygusal egoizmi görürüz; burada insanlığa olan bağlılığın tamamen kendisinden vazgeçmesi vardır. Ancak bilinçli güdüler egoizmi, sadece günlük aşktaki bir yanılsamadır. Burada birey, kendi zevkini elde etmek için ırksal amaçlara rağmen kendisini feda ederken; hayırseverlikte, tek başına genel iyinin istendiği ve bireyin kendini silip yok ettiği yerde, gerçekten de gücünün tüm iddiasıyla zafer kazanandır.

Zihin ve beden, iki tür aşkta da birbirine zıttır; ama bu yine de bunlar, her iki alanda da uygulamalarını takip ettiğimiz yasanın aynısıdır. Bir insanı kendisini unutmaya ve hayır işine adamaya sevk eden şey kendi kişilik duygusudur. Böylece her aşk türü diğerini sembolize edebilir, gerçek ise bunun tersidir. O nedenle, aynı kelime böylesine farklı fikirleri ifade etmek konusunda gerçekten birbirine uygundur.”[1]

Bugün, Secrétan tarafından tanımlanan üç durumun birlikteliğinin, sadece sembolik ilişkilerini belli belirsiz algılayarak onlara aynı adla hitap edenlerin zihninde var olmadığını anladığımızı düşünüyoruz. Bu gelişim, insanı bu tür aşkların birinden diğerine götüren tek eğilimdir. Nesnelerinde oldukları gibi farklı olan bu nesnelerin hepsi aynı organik rezonans biçimlerini içerir[2] ve Hayır İşleri Rahibesi’ne, hastalarının yaralarını saran nazik görüntüsünü, hafif dokunuşunu ve yumuşak sesini veren bu sonunculardır. Bu sevgilinin ilkel şefkatiyle ilgili bir şeydir.

Ahlaki açıdan Secrétan’ın üzerinde durduğu noktanın ve yüceltme fikrinin bizi getirdiği bakış açısından bu üç aşama, birbirlerinden açıkça farklılaşmış ve ayrışmıştır. Bu farklılaşmanın, psikolojik açıdan, ikinci aşamada içgüdünün kanalize edildiğini ve o nedenle karmaşık olduğunu, üçüncü aşamada ek olarak saptırıldığını ve Platonize edildiğini söylememiz gerekir.

İDEALLER İÇİN MÜCADELE

Hayırseverliğin yanı sıra cesaret de erdemler arasında yüksek düzeyde saygınlık kazanmıştır. Ve sevginin olması gerektiği gibi, cesaret de her zaman vardır.

“Enerji, eylem yapmak içindir. İnsan, belirli bir yol dışında iyiye karşı hareket edemeyeceğinden, tüm eylemler kaçınılmaz olarak bir mücadele niteliği kazanır. Her hareket bir çatışmadır, bir ihtilaftır… Çatışmaya/İhtilafa son vermek imkansızdır. Zira hayat bir ihtilaf sürecidir. Hayat devam ettiği sürece ihtilaf da devam edecektir. Bundan kaçış yoktur… Hayat mücadelesinin verildiğini söylemek ve bundan maddi varoluşu anlamak, hayatın yüce bir iyilik olduğunu onaylamaktır. Bu, en büyük talihsizliği yok edilmek olan hayvanlar için de doğrudur. Ama insan için hayat, en büyük iyi değildir… Herhangi bir yaratığın en büyük mücadelesi, onun kendi iyisi içindir; insanın en büyük iyisi ise hayat değil, adalettir. İnsan için en büyük ve en erdemli mücadele, adalet mücadelesidir. Diğer tüm ihtilaf, bunun kusurlu görüntüsünden başka bir şey değildir.”[3]

Adalet için mücadele kavramıyla, ahlaki tavrın sembolü ve bunun özü olarak ihtilafla, çok çeşitli uygarlıklarda karşılaşılmıştır. Hıristiyan kahramanlığı, Japon Bushidosu[4] ve Yunan Kinikleri ile Herakles’in taklitçileri, yanlışların cesur telafi edicisidirler.

Çünkü iyi insana aynı tutum çok farklı ideallerle empoze edilebilir. Hayat mücadelesinin üstünde ve ötesinde beslenme ve üreme ile yaşama araçları arasındaki zenginlik ve güç uğruna mücadele etmek hedef olarak alınabilir. Bu bencil mücadelelerin ötesinde, yine benzer ama başkalarının hayatları, sağlığı ve refahı için mücadeleler vardır ki, bunlar, aile, şehir, vatan ya da insanlık için yapılan mücadelelerdir. Ve nihayet, yüce amaçlar için yapılan mücadeleler vardır ve bunlar güzellik, hakikat, adalet, özgürlük mücadeleleridir.

Mücadele edenin kişiliği zenginleştikçe, onun içindeki mücadele etme içgüdüsü diğer içgüdülerle bağlantı kurarak karmaşıklaşır. Her şeyden önce kişisel düşman veya klanın düşmanı olan rakip, bir anda ve aynı zamanda değişir ve dönüşür. İhtilaftaki menfaat büyük ve kişisel olmayan bir ideal olduğunda, muhalif olan, karşıt olan, somut bir kişi olmaktan çıkar; nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın, düşman olan, idealin ilerlemesini engelleyen her şeydir. Bu kişiliksizleştirme sürecinin sonunda, hem büyük ahlaki tutumlarla, hem de sevgiyle mücadeleye giren kişinin, ilk bakışta karşısında bu tür bir zıtlık içinde duruyor gibi görünen bir şeyler ve onun buna karşılık gelen bir ahlaki program vardır. Bu ahlaki program, kötülüğe karşı amansız bir nefretin ve düşman kuvvetlerin kurbanı suçluya yönelik olan hoşgörülü bir merhamettir.

PASİFİST EĞİTİM

Eğitimde, az önce ele aldığımız iki sorundan radikal bir şekilde farklı olan üçüncü bir sorunun daha var olduğunu kabul ediyoruz. Bu sorunların amaçları bireyi topluma uyarlamaktır; toplum bazen savaş eğitimi (askeri eğitim), bazen ise barış halinde eğitimi (ahlaki ve yurttaşlık eğitimi) kabul etmiştir.

Pasifist eğitimin ortaya çıkardığı sorun, tamamen başka bir fikir düzenidir. Bu fikir düzeninin gereği olarak, biz artık çocuğu içinde bulunduğu mevcut ortama uyarlamakla ilgilenmiyoruz; onu, geleceğini umduğumuz bir toplum anlayışıyla yetiştirmekle, nesli yeni bir durumu gerçekleştirecek konuma getirmekle, inandığımız şeylerin daha iyi duruma gelmesine hazırlık yapmakla ilgileniyoruz. O nedenle, şimdi sorun şudur: Silahlı çatışmaların artık ortaya çıkmadığı bir milletler toplumunu mümkün kılmak için nasıl bir gençlik yetiştirilecektir?

Bu ilgi ve özen, çağdaşlarımızın çoğuna erken bir ilgi ve özen gibi görünmektedir. Çağdaşlarımızın tamamı, barışın nimetlerini tanıyıp takdir etmekle birlikte, bunların nasıl güvence altına alınacağı konusunda iki gruba ayrılmaktadır.

Bir grup eski bir atasözü olan Eğer barış istiyorsan savaşa hazır ol (Si vis pacem, para bellum) görüşünden yanadır. Bu görüşten yana olanlar, barışın güvencesini savaşa hazır olmak olarak görüyorlar ve onlar için pasifist eğitim sorunu, askeri eğitim de dahil olmak üzere genel olarak bir eğitim sorunudur.

Diğer grup ise, yukarıdaki atasözünün benimsediği formülü değiştirmekte, önemsiz bir paradoksu paradoksal bir gerçekçiliğe dönüştürmekte ve şu görüşü savunarak Barış istiyorsan, barışa hazır ol (Si vis pacem, para pacem) demektedir.

Burası, pasifistlerin öne sürdükleri gerekçeleri detaylandırmanın ya da hareketin şimdiki haline gelmesine birbiri ardına katkıda bulunan büyük rasyonalist, duygusal, dinsel ve faydacı akımların tarihini yazmanın yeri değildir. Pasifizm, bizi sadece eğitimle ilgili yönü itibariyle ilgilendirmektedir. Kabul etmek gerekir ki bugüne kadar eğitim yöntemi, pasifistlerin önerdiği yöntemler arasında beklenilen yeri alamamıştır.


[1] Bu cümleyi Ernest Dürr’den ödünç aldım. Ona göre yüceltme, doğanın yararlı imgelerin ve düşüncelerin organik rezonansını elde etmek için, özellikle bireyin duygusal yararlı eylemlerini motive eden düşüncelerini almaktaki avantajıdır. (Pfister tarafından alıntılanmıştır, adı geçen eser, sayfa 311)

[2] Charles Wagner, Courage, Londra, 1894, sayfa 193-5.

[3] Secrétan, Ahlakın İlkeleri/(Le Principe de la Morale, Lozan, 1883, sayfa 150.

[4] Bkz: Nitobe, Buşhido, Japon Ruhu/Bushido, The Soul of Japon, Tokyo, 1908. (Ç.N: Bushidoy Japon millî samuray anlayışı.)

Emre itaat: iyilik emredildiği zamandır.” Hz.Muhammed (s.a.v)

OTORİTE VE İTAAT ÜZERİNE MILGRAM DENEYİ  –

Şiddetin insanla, insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Bu birliktelik Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar. Adi olmaktan daha çok siyasi olan bu ilk cinayet de dahil olmak üzere, insanın şiddetle arasındaki ilişki üzerine yapılan incelemeler sonucu getirilen bütün açıklamalar on dokuzuncu yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak biyolojiye dayandırılmıştır.

Biyoloji temelinde açıklanan, insanın da bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında şiddetin evrimin doğal bir unsuru olarak kabul edildiği yönündeki görüşler, bütün bir on dokuzuncu yüzyıla egemen olmuştur. Bu görüşün önderleri, bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan ve görüşlerini ‘evrim’ ile ‘doğal seleksiyon’ kuramları üzerine kuran Thomas Malthus ile Charles Darvin’dir.

Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmaları, insan davranışları ile toplumsal düzen ilişkileri üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud, insan aklının çalışma şekli üzerine kurdukları kuramlarında, farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının bir parçası olduğunu öne sürmüşlerdir. Jung’un ve Freud’un ‘dürtü’ kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilme biçimiyle ve yine bireysel ve toplumsal deneyim yoluyla şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, şiddetin kaynağı, nedeni, açıklaması bilimsel yönden her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus, şiddetin insanla olan ilişkisinin kadim oluşudur. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep var olmuş, her zaman ve her yerde insanla, insanlarla birlikte yaşamış, pek çok şeyin elde edilmesinde son derece etkili bir araç olarak kullanılmıştır.

İnsanlar bu etkili aracı, küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini, kimliklerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşların büyük bir kısmı sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde ve her zaman şiddet olmuştur.

Şiddet üzerine, zulüm üzerine, vahşet üzerine, kitlesel kıyım üzerine, soykırım üzerine, bunların sosyolojik, psikolojik, ekonomik, siyasal nedenleri üzerine kafa yoranlar, inceleme yapanlar, elbette ve sadece antropologlar, sosyologlar, psikologlar, Jung, Freud, Malthus, Darwin değildir. Başkaları da vardır, bu konular üzerine yazılmış başkaca kitaplar, makaleler, yapılmış bilimsel incelemeler ve araştırmalar da vardır.

Mesela Elias Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ isimli kitabı vardır. Canetti bu kitabında, birbirini hiç durmadan, hiç soluk almadan üreten, sonra yeniden üreten, etkileyen ve çoğaltan, birbirinin hem nedeni, hem de sonucu olan iki canavarı, yani kitleyi ve iktidarı anlatır. Sadece bunu değil, insan doğasının, kitle ve iktidarla olan ilişkisinin zaman, mekan, din, ırk farkı olmaksızın nasıl benzeştiğini, insanlar arasındaki emir/itaat ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlığa dönüştüğünü anlatır.

Mesela Eric Hoffer’in ‘Kesin İnançlılar’ isimli kitabı vardır. Kitle hareketlerinin psikolojik, sosyolojik, ideolojik temellerini incelediği bu kitabında Hoffer, ister dini ve milliyetçi hareketler, isterse sosyal ve siyasal devrimler olsun bütün kitle hareketlerinin ortak özellikler taşıdığını ileri sürer. Hoffer’e göre şiddeti, zulmü, vahşeti, bireysel veya kitlesel yok etmeyi esas alan kitle hareketinin kendisine taraftar bulmasının, bulduğu taraftarları elinde tutmasının nedeni; dayandığı siyasi/ideolojik doktrinden daha çok, endişe, tatminsizlik, imkânsızlık, hiçlik içinde olan, bütün bunlardan kurtulmak isteyen insanlara sığınacak bir yer teklif etmesidir. Kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma gelen insanların, sadece bir öğretisi veya programı olan belirli bir harekete değil, genel olarak etkili herhangi bir harekete katılabilecek duruma geldiklerini ileri süren Hoffer, bu tezine örnek olarak Hitler öncesi Almanya’sında Komünist veya Nazi partisine katılmak için hareketlenen gençleri, Çarlık Rusya’sının son zamanlarında, siyonizmin hizmetine girmeye ya da komünist devrime katılmaya hazır durumda olan Yahudileri verir.

George Orwell vardır mesela. 1941’de, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman bombardıman uçakları tepesinde uçarken kaleme aldığı “İngiltere, İngiltere’n” isimli kitabında Orwell şunları yazar: “Şu anda ben yazıyorken, yüksek düzeyde uygarlaşmış insanoğulları beni öldürmek için tepemde uçuyorlar. Benim gibi, onların da bana karşı kişisel bir düşmanlığı yok. Hep söylendiği gibi, ‘görevlerini yapıyorlar’ yalnızca. Bunların çoğu, hiç kuşkum yok ki, özel yaşamlarında cinayet işlemeyi asla aklından bile geçirmemiş, iyi kalpli, yasalara saygılı insanlardır. Ama öte yandan, içlerinden biri beni paramparça edecek bir bombayı tam yerine isabet ettirmeyi becerirse, bu yüzden uykusu asla eskisinden daha az ve kötü olmayacaktır. Onu suçlu olmaktan kurtaracak kadar güçlü ülkesine hizmet etmektedir çünkü o.

Mesela Hannah Arend vardır. Eichman davasını anlattığı “Eichmann in Jerusalem / Eichmann Kudüs’te” isimli kitabında Arend, kötülüğün, şiddetin, itaatin nedenlerini araştırır, bunların insanın doğasında olan şeyler mi, yoksa sonradan öğrenilen şeyler mi olduğunu tartışmaya açar ve sıradan insanların, diğerlerinin emirlerine uymalarının, bunların sonuçlarını düşünmeden çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin sonucu olup olmadığı sorusunun yanıtını arar.

Yine Arendt “Şiddet Üzerine” isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ileri sürer ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Theodor W.Adorno vardır mesela. Frankfurt Okulu’nun önde gelen temsilcilerinden olan Adorno, bir grup bilim adamıyla birlikte yaptığı saha çalışması ve araştırması sonunda hazırladığı “Otoriter Kişilik” adlı eserinde, Hitler/Nazi egemenliği ve bunun sonucunda soykırıma kadar giden insanlık dışı muameleleri belli bir birey tipinin; güçlüye boyun eğme, zayıf olana karşı vicdansızca ve hatta zalimce tahakküm etme eğilimindeki hastalıklı kişiliklerin varlığıyla açıklamaya çalışır.

Adorno, sadece bunu değil, aynı zamanda, otoriter kişiliğin oluşmasının nedenlerini, koşullarını, türlerini inceler. Yayınlandığı tarihte oldukça ilgi toplayan, ancak daha sonraki süreçte fazlaca eleştirilen kitapta yer alan tespitlere göre otoriter kişiliğin oluşumunda etkili olan faktörler ile bu kişiliğin temel özellikleri şunlardır: “çocuklukta bastırılmış içgüdüler; hayatı ve başka insanları tehdit olarak algılama; insanlarla olan ilişkileri mücadele, çatışma, karşıtlık, kutuplaşma temelinde kabul etme; anne/baba ile olan ilişkilerinin hiyerarsik/otoriter/sömürücü bir temele dayanması; bunlardan kaynaklanan öç alma, hınç duyma duyguları ile başkalarını sömürme isteği; güç gösterilerine tutkuyla katılma; başkalarını küçümseme ve dışlama.

Saha çalışmasına dayanan bu tespitlerin yapılmasında araştırma ekibi tarafından kullanılan ölçekler; anti-semitizm, etnomerkezcilik, politik-ekonomik muhafazakarlık ve faşizm ölçekleridir.

Bu ölçekler içerisinde en önemli ve etkili ölçek olarak kullanılan faşizm ölçütünün değişkenleri ise şunlardır; “gelenek ve göreneklere bağlılık; otoriteye boyun eğme; otorite olarak kabul edilen kişi ve kurumların sevmediği kişi ve gruplara, geleneksel değerleri tehdit ettiği düşünülenlere karşı duyulan öfke ve saldırgan tutum; subjektif, sanal, hayali yaklaşımlar; ben merkezcilik; rafine ve estetik olanın reddi; stereotiplestirme, yani batıl inanç, klişe, kategorileştirme ve kaderci belirlenimcilik eğilimleri; güç gösterme, kabadayılık, delikanlılık yapma; başkalarını aşağı görme, alay etme, küçümseme; cinselliğe, özellikle heteroseksüel cinselliğe fazlaca önem verme; yalan söylemeyi alışkanlık haline getirme; acımasızlık duygusu, kutuplaştırma, ötekileştirme, vs.

Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman “Modernite ve Holocaust” isimli eserinde, Adorno ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmayı, bu çalışma sonucunda hazırladıkları “Otoriter Kişilik” isimli kitabı önemli ve övgüye değer bir çalışma olarak görmekle birlikte eleştirmekten de kaçınmaz. Bauman adı geçen eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları yazar; “Nazilerin zaferi güçlüye itaat eden, zayıfa karşı vicdansızca, çoğu kez zalimce tahakküm etme eğilimindeki kişiliklerin alışılmadık bir şekilde bir araya gelmelerinin sonucu olmalıdır. Bunun nedenini yazarlar açıklamamışlar, açıklamak da istememişlerdir. Otoriter kişilikleri yaratabilen bireyüstü ya da birey dışı etkenleri araştırmaktan özenle kaçınmışlar, bu etkenlerin normalde otoriter kişilikten yoksun insanlarda otoriter bir davranışa yol açabilmesi olasılığıyla ilgilenmemişlerdir. Adorno ve arkadaşlarına göre Nazizm, Naziler zalim olduğu için zalimdi; Ve Naziler, zalim insanlar Nazi olmaya eğilimli olduğu için zalimdiler…Adorno ve ekibinin sorunu ifade biçimi, uyguladıkları suçu bölüştürme yönteminden daha çok, insanlığın geri kalanını suçsuz ilan eden isabetsizliğinden ötürü önemlidir. Adorno’nun görüşü dünyayı doğuştan Nazi eğilimliler ve onların kurbanları olmak üzere ikiye bölmektedir. Pek çok kibar insanın olanak verildiğinde zalime dönüşebildiği yolundaki çapraşık ve üzücü gerçek hasıraltı edilmiştir. Kurbanların bile, kötü sonlarına doğru giderken insanlıklarını büyük ölçüde yitirmiş olabileceklerinden kuşku duymak yasaklanmıştır…

Bu konularla ilgili olarak yazılmış bir başka kitap, yapılmış bir başka inceleme daha vardır. En başta Adorno ile arkadaşlarının yaptıkları araştırmayla bu araştırma sonunda vardıkları kimi görüşlere ve yine şiddet, vahşet, zulüm, kitle kıyımı, soykırım üzerine ortaya konulmuş diğer bütün görüşlere aykırı ve farklı sonuçlara ulaşan bu çalışma ve görüş, Yale Üniversite’nde akademisyenlik de yapan Amerikalı psikolog Stanley Milgram’a aittir.

Duygusal dürtülere dayalı varsayımların amprik bir uygulamasını yapan, bu bağlamda değişik meslek mensupları ile yaş gruplarından seçtiği denekler üzerinde çalışma yürüten Milgram, kendi adıyla anılan, yani “Milgram Deneyi” olarak bilinen çalışmasını ve bu çalışmanın sonuçlarını önce “The Perils of Obedience/İtaatin Tehlikeleri” isimli makalesinde, daha sonra ve çok daha geniş olarak “Obedience to Authority: An Experimental View/Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış” isimli kitabında yayınlamıştır.

Milgram’ın yaptığı amprik çalışmalar, denekler üzerinde uyguladığı deneyler sonucu elde ettiği bulgular ile ulaştığı son derece açık ve anlaşılır sonuç bize şunu söyler: “Bu, yani Holocaust, yani kitle katliamı, soykırım, yani şiddet, vahşet, yani zulüm bize karşı da yapılabilir ve bütün bunları biz de başkalarına karşı yapabiliriz.

Milgram’ı insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmeye yönelik deney yapmaya yönelten neden, Nazi Almanyası döneminin savaş suçlusu olarak yargılanan ve yargılama sonunda idam cezasına mahkum olan Adolf Eichmann’ın “ben bir asker olarak görevimi yaptım, bana verilen emirleri yerine getirdim” şeklindeki savunması olmuştur.

Bu noktadan hareket eden Milgram, yaptığı deneyle, insanların bağlı bulundukları bir otoriteden emir almaları durumunda, hiçbir kişisel düşmanlık beslemedikleri insanlara eziyet edebilip edemeyeceklerini ölçmeyi hedefler. Bu hedefe ulaşmak amacıyla şu soruların yanıtını arar: “İnsanlar kendilerine bu tür emirler verildiğinde ne tür tepkiler verirler? İtaat mi ederler, yoksa karşı mı çıkarlar?” Ve daha da önemlisi, “Hangi noktadan sonra itaat etmeyi bırakıp emir verene karşı çıkarlar?

Milgram’ın, sıradan bir insanın bir deney uygulayıcısından aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektirebileceğini ölçmek amacıyla değişik yaş ve meslek gruplarından seçilen deneklere elektrik şoku vererek uyguladığı bu deney, katılan deneklerin güçlü vicdani duygularıyla mutlak otoriteyi karşı karşıya getiren fiili bir uygulamadır. Sonuçta kazanan otorite olur.

Milgram vardığı bu sonucu, yaptığı deneyle ilgili olarak yazdığı makalesinde ve kitabında şu şekilde açıklar: “Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmektedirler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görülmüştür…Çalmaktan, öldürmekten, bir insana saldırmaktan kendi ilkeleri gereği nefret eden kişi, otorite tarafından emredildiği takdirde kendisini bu işleri görece daha kolay yaparken bulabilir. Kendi başına hareket eden bir insanın yapmasını hayal dahi edemeyeceğimiz bir eylem, emirle yapıldığında tereddütsüz uygulanabilir… İtaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin bütün temel nitelikleri bunu takip eder.

Milgram’ın yukarıdaki açıklamalarında da ifade ettiği üzere, yaptığı deney sonucu elde ettiği bulgular içerisinde belki de en çarpıcı ve sarsıcı olanı “barbarlık yapmaya hazır olma ile barbarlığın kurbanına yakınlığı arasındaki ters orantıdır.

Gerçekten insanın dokunduğu bir insana zarar vermesi son derece zordur. İnsanın sadece uzaktan gördüğü bir insana acı çektirmesi biraz daha kolaydır. Yalnızca sesini duyan bir insanın, sesini duyduğu insana acı çektirmesi daha da kolaydır. Bir insanın görmediği ve sesini duymadığı bir insana karşı zalim olması ise çok daha kolaydır.

Zygmunt Bauman’ın da işaret ettiği üzere, eğer bir insana zarar vermek o insanla doğrudan bedensel temas gerektiriyorsa, bu işi yapacak olan kişi, kendi eylemiyle kurbanının acısı arasındaki neden-sonuç ilişkisini görmezden gelemez. Zira neden-sonuç ilişkisi yalındır ve aşikardır; acıdan duyulan sorumluluk da öyledir.

Milgram’ın deneyindeki kişilere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde, deneklerin sadece %30’u emre uymayı deney sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde, itaat edenlerin oranı %40’a yükselmiştir. Kurbanlar bir duvarın arkasına gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıklar duyulduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62.5’e çıkmıştır. Sesin kapatılması, oranı daha fazla artırmamış, oran sadece %65’e ulaşmıştır.

Bu tespitler, insan olarak bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi göstermektedir. Buna göre kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale gelmektedir.

Bu verilerin de ortaya koyduğu üzere Milgram’ın vardığı sonuç son derece basit ve inandırıcıdır. Milgram vardığı sonucu kitabında şöyle ifade etmektedir: “Denekle, kurbana zarar verici sonuç arasına yerleştirilen herhangi bir güç ya da olay, buna katılan kişi üzerindeki gerilimin azalmasına ve dolayısıyla itaatsizlik oranının düşmesine neden olmaktadır. Modern toplumda bizimle, katkıda bulunduğumuz sonucu zararlı eylem arasında genellikle başkaları durmaktadır.

Milgram’ın 1974 yılında yayınlanan bu çalışması, hem akademik çevrelerin, hem de konunun uzmanı olan kişilerin yoğun saldırısına uğramış, bilim etiğine, bilimsel deney etiğine aykırı bulunmuş, o nedenle şiddetle eleştirilmiş ve hatta ayıplı bulunduğu için kınanmıştır.

Bu eleştiri ve kınamaların en başta gelen nedeni, akademik çevrelere egemen olan alışkanlıklar, gelenekler, yıkılması neredeyse olanaksız önyargılardır. Zira Milgram’ın yaptığı çalışma, bu çalışma sonrasında vardığı “zulmün zalim kişilerce değil de normal görevlerini iyi yapmaya çalışan normal erkekler ve kadınlarca yapılmış olduğu yolundaki hipotezi; ve zalimliğin bunu yapanların kişisel karakterleriyle bağlantısının zayıf olduğu, ama otoriteyle itaat arasındaki ilişkiyle – yani normal, her gün karşılaştığımız iktidar ve itaat yapılanmasıyla – güçlü bir bağlantısının bulunduğu” şeklindeki sonuç ezber bozucudur. Eleştirileri, kınamaları davet eden, kışkırtan da ezber bozan bu bulgular ve tespitler olmuştur.

Oysa konunun uzmanı olan kişilerin ifade ettikleri ve değeri çok daha sonraları anlaşılacağı üzere, bilim tarihinde, bilginin sözde değer yargılarından arınmış bir şekilde araştırılmasının ve bilimsel merakın/kuşkunun tarafsız dürtülerinin gerçek yüzünü Milgram’ın bu çalışmasından daha fazla gösteren bir başka çalışma hemen hemen yoktur.

Eleştirilere, kınamalara verdiği yanıtta Milgram haklı olarak şunları söyler; “Eleştirilerin çoğu, insanlar bilse de bilmese de araştırmanın sonuçlarından kaynaklanıyor. Eğer herkes az ya da çok bir şokla karşılaşınca araştırmayı sonlandırsaydı, bu çok güven verici bir bulgu olurdu ve o zaman hiç kimse bunu protesto edemezdi.

Modernite ve Holocaust” isimli çalışmasında bu konuyla ilgili olarak yaptığı değerlendirmede Zygmunt Bauman, toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan ve takdir edilen Fransız sosyolog ve antropolog Gustave Le Bon’un “kötü eylemlerin normalde kötü olmayan insanlar tarafından yapıldığı” şeklindeki görüşünden hareketle şunları yazar: “Bu konuda genellikle olası bulduğumuz tek vakayı anımsayalım; ki bu, insan ilişkilerinin normal, uygar, mantıklı kalıplarının kırıldığı bir durumdur; nefret ya da panikle bir araya toplanmış bir kalabalık; her biri olağan durumunun dışına çekilmiş ve bir süre için toplumsal bir boşlukta kalmış yabancıların rastlantısal bir karşılaşması; emirlerin yerini çılgınca haykırışların aldığı ve gidilecek yöne karar veren otoritenin yerine denetimden çıkmış koşuşturmaların egemen olduğu, tıklım, tıklım dolu bir kasaba meydanı. Düşünülmeyecek şeylerin ancak, insanlar düşünmeyi bıraktıkları zaman olabileceğine alışığız: İnsanların toplum öncesi ve uygarlaşmamış vahşi duygularının kaynadığı kazanın mantık kapağı kaldırılınca yani. Milgram’ın bulguları, insanlığın tümüyle mantıklı düzen tarafında oldukları; insanlık dışılığın ise tümüyle, ara sıra patlamalarla sınırlı olduğu şeklindeki bir dünya imajını da baş aşağı ediyor. Kısacası, Milgram’ın öne sürdüğü ve kanıtladığı üzere, insanlık dışılık bir toplumsal ilişkiler sorunudur. Toplumsal ilişkiler mantıklılaştırılıp teknik yönden mükemmelleştirilirse, insanlık dışılığın toplumca üretiminin kapasitesi ve ustalığı da mantıklı ve mükemmel hale gelir.

Milgram deneyinin bize öğrettiği bir başka husus daha var. Ki bu husus, Milgram deneyini çok daha önemli, değerli ve anlamlı kılmaktadır. O da şudur: “ahlaksal yönden normal insanların, ahlaksal yönden anormal etkinliklere, bir diğer deyişle gayri ahlaki, gayri vicdani, hukuk ve yasa dışı eylemlere katılmasına karşı en iyi koruyucu ilaç çoğulculuktur.

Farklılığı, farklı olmayı, farklı olma hakkını kurucu unsur olarak kabul eden” demokratik rejimleri diğer rejimlerden ayıran ve dolayısıyla demokrasinin en önemli ilkelerinden birisi olan çoğulculuk, her şeyden önce yurttaşların alternatif haber kaynaklarına sahip olabileceği haber ve yayın organlarının, örgütlü hizmetlerin, sendikaların, meslek kuruluşlarının, dinsel toplulukların, siyasi partilerin, muhalefetin, eleştirilerin varlığını ve çokluğunu, azınlıkta olanların haklarının korunmasını ve güvence altına alınmasını gerekli ve hatta zorunlu gören bir ilkedir.

Çoğunlukçu demokrasi anlayışının tam tersi olan çoğulcu yönetim biçimlerinde, iktidarın dışında kalan her türlü düşüncenin varlığı, korunması, bu düşüncelerin kendilerini özgür bir biçimde ifade etmeleri ve örgütlenmeleri asıldır.

Otoriter, totaliter, faşist anlayışlara sahip olanların iktidar olduklarında, kendi politikalarını uygulayabilmek için yaptıkları ilk şey, siyasal çoğulculuğu bütün izleriyle ortadan kaldırmak olmuştur. Hitler’de, Stalin’de, Mussolini’de, benzeri diğer yöneticiler ve yönetimler de bunu yapmışlar, kendi programlarını ve projelerini uygulayabilmek için ilk önce toplumsal özerkliği ve bunun yansıması olan siyasi çoğulculuğu ortadan kaldırmışlardır. Bunu yapmalarının nedeni, sıradan insanları ahlak dışı, insanlık dışı eylemlere katılmaya hazır hale getirmektir. Zira toplumsal özerklik ve siyasal çoğulculuk tamamen yok edilmeden, toplumun üyelerinin, ahlak dışı, insanlık dışı olduğu, adil olmadığı çok açık olan eylemleri yapmaları için gerekli itaati göstermeleri olanaksızdır.

Nitekim Milgram deneyinin bu sonucunu, “ancak…kurbanların protestolarından başka karşı koyacak baskının olmadığı serbest bir alanda iş gören…bir otorite varsa, orada otoriteye karşı en saf tepkiyle karşı karşıyasınız demektir. Elbette ki gerçek yaşamda birbirini geçersiz kılan, bir sürü karşı baskıyla karşılaşırsınız” diyerek doğrulamaktadır. Milgram’ın “gerçek yaşam” sözleriyle kastettiği şey de, çoğulculuk koşulları altındaki yaşamdır, yani özgürlükçü ve demokratik bir toplum yaşamı ve düzenidir. Böyle bir düzen de, sadece ve sadece adil ve özgür biçimde yapılan seçimlerle tesis edilebilir.

Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim, çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve bir şey demedim, çünkü Yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey demedim, çünkü sendikacı değildim. Sonra Katolikler için geldiler, bir şey demedim, çünkü Katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde, çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı. Susma sustukça sıra sana gelecek” şeklindeki çok iyi bildiğimiz sözler, tam da bu gibi durumlar için, yani toplumsal özerkliğin, çoğulculuğun, çeşitliliğin, farklılığın, farklı olma hakkının yok edildiği, insanların vicdanın köreltildiği durumlar için söylenmiştir.

Yani boşuna söylenmemiştir!

BİLGİNİN SERÜVENİ – BİLGİ, BİLİŞİM VE İLETİŞİM TEKNOLOJİLERİNİN ANKARA BAROSU’NDA VE TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NDE UYGULAMAYA KONULMASI –

Geride bıraktığımız yüz yılın en önemli analitik futuristlerinden ve yönetim bilgelerinden olan Peter F.Drucker’in, “Kapitalist Otesi Toplum” isimli özgün eserindeki anlatımına göre bilgi; arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamasına rağmen 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre, “kendini bilmek”, yani kişinin entelektüel ve ahlaki yönden büyümesidir.

Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, “mantık, dilbilgisi, konuşma sanatı”, yani “kişinin rakibini sözle yenmesidir.”

Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, “aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol”, yani “kişinin kendini kendisini bilmesidir.

Doğulu bilge Konfüçyüs’e göre bilgi, “neyi, nerede, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek”, yani “rakibini sözle mat etmektir.

Batı ve Doğu felsefesindeki bu anlaşılma, algılanma ve tanımlanma biçimlerine göre bilgi, Drucker’in de vurgu yaptığı üzere “yapma, yapabilme yeteneği, işe yararlılık” olmadığı gibi  “yapmaya, aletlere, süre­çlere, ürünlere” uygulanan bir şey de değildir.

Bütün bu bilgelerin yaklaşımına ve anlayışına göre bilgi, sadece “var olmaya” uygulanan bir şeydir.

Yunanlıların “techne” dedikleri şey olan beceriyle, işe yararlılıkla, zanaatla/sanatla, “organize, sistematik, amaçlı bilgi” anlamına gelen “loji” sözcüklerinin birleşmesinden oluşan “teknoloji”, gerçekte bilginin, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulanması sonucu doğmuştur. Sanayi Devrimi dediğimiz şey de bu sürecin sonunda gerçekleşmiştir.

Eski Yunan’da “sanatlar üzerine konuşma” anlamına gelen “teknoloji” günümüzde, “bilimin, pratik yaşam gereksinim­lerini karşılaması ya da insanın, çevresini denetleme, biçimlendirme, değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları ve yine bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçlar ile bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Sanayi Devrimi ile birlikte üretim yoğun­laşmasını, yani fabrikayı, ardından bugün hepimizin bildiği, çoğumuzun kullandığı büyük buluşları/icatları yaratan teknolojiyi sürükleyen şey, Drucker’in evrimini anlattığı bilginin anlamındaki ve işlevindeki te­mel değişikliktir.

Bu temel değişikliğe bağlı olarak üretimin ve servet yaratmanın önemli bir öğesi haline dönüşen ve hatta klasik Marksist ve Keynesçi iktisatçıların görüşlerinin aksine, sermaye aracı haline gelen ve Sanayi Devrimini yaratan bilginin, Frederick Winslow Taylor tarafından işe uygulanılmaya başlanılmasıyla birlikte “Produktivite/Verimlilik Devrimi” doğmuştur.

Bilginin işlevi ve dinamiğindeki üçüncü değişim olan bilginin bilgiye uygulanması ise, jenerik bir işlev olan “Yönetim Devrimini” yaratmıştır.

Onun için eskiden bu yana hemen her kuruluşta var olan ve uygulanan yönetim, Drucker’in nitelendirmesiyle artık bilgi toplumunun jenerik organıdır ve günümüzde yöneticiler, sadece yönetmekten değil, bilginin uygulanmasından ve performansından da sorumludur.

Bugün bizim “bilgi-işlem” dediğimiz şey, aslında bilginin bilgiye uygulanması olan, diğer bir deyişle bilginin dönüşümü için kullanılan yöntemleri ve bu dönüşümleri gerçekleştirmek için kullanılan mekanizmaları inceleyen disiplinin adıdır.

Bilginin işlenmesinde ve iletilmesinde, giderek artmakla birlikte işitmeye dayalı basit seslerden daha çok, fonemleri, sembolleri, bu bağlamda bilgiyi temsil etmek üzere ondalık sayıları, alfabetik harfleri, kimi noktalama işaretlerini ve matematiksel sembolleri kullanan, bu yolla yeni bilgi ağları yaratan, kavramları birbirine bağlayan, yeni diller, yeni kuramlar, yazılımlar, imgeler, simgeler geliştiren, geçmişte olduğundan çok daha fazla bilgiyi biriktirme ve depolama olanağı sağlayan, bunları enformasyon haline getirebilmek için verileri birbirleriyle değişik biçimlerde ilişkilendiren, bunlara içerik ve işlerlik kazan­dıran ve bu suretle enformasyon kitlelerini daha geniş modeller halinde birleştiren “bilgi-işlem” me­kanizması ve bu mekanizmanın geliştirdiği teknikler, bugün artık hemen her türlü bilim alanında, yönetimde, sanayide, ticarette, sanat ve fikir yaşamında çok daha yaygın bicimde kullanılmaktadır.

Marks, devrimin zamanını tanımlarken şöyle diyordu: “Devrim, toplumsal üretim ilişkileri (yani mülkiyet ve denetim tarzı), üretim araçlarının (yani teknolojinin) gelişmesini engellediği zaman olur.

Bu bağlamda Sanayi Devrimi, feodal toplum yapısı ile bu toplum yapısının ilişkilerinin sanayinin gelişmesini engellediği için olmuştur.

Sovyet toplumu, yapısını ve ilişkilerini, bilgiye, iletişim ve bilgisayar teknolojisine ve özellikle enformasyona dayalı yeni zenginlik yaratma sistemine dönüştüremediği, yani Marks’ı iyi anlayıp yorumlayamadığı için çökmüştür.

Sovyet yöneticileri içinde bunu ilk gören ve itiraf eden Gorbaçov’dur. Nitekim Gorbaçov kendi siyasi hareketine başlarken şunları söylemiştir: “Enformasyon cağında, en pahalı ve en değerli aracın bilgi olduğunu en son anlayanlardan birisi olduğumuz için çöktük.”

Günümüzde hammaddeye, emeğe, zamana, mekana, sermayeye ve öteki girdilere olan gereksinim azaldığı için bilgi, hemen her şeyi ikame etmekte, gelişmiş ileri bir ekonominin en önemli kaynağı haline gelmekte ve süreç böyle işlediği için bilginin değeri giderek daha fazla artmaktadır.

Öyle ki, bir yandan yeni bilgi ağları yaratılırken, diğer yandan kavramlar birbirleriyle farklı biçimlerde ilişkilendirilmekte, yerel ve küresel düzeyde yeni hiyerarşiler oluşmakta, yeni varsayımlar, yeni diller, kod ve mantıklara dayalı yeni teoriler, hipotezler ve imajlar üretilmektedir. Daha da önemlisi, veriler daha çok yoldan birbirleriyle ilişkilendirilip bağlam içine oturtularak enformasyon haline getirilmekte, enformasyon kümeleri giderek daha büyük modeller oluşmakta ve süreç böyle işlediği için günümüzde gelişmiş ülkeler, dünyaya enformasyon, buluş, yönetim, kültür, ileri teknoloji, yazılım, eğitim, tıbbi bakım, finans ve bunlara dayalı hizmetler satıyorlar. Bu ülkeler, ekonomilerini tarıma, madene, ucuz emeğe, kitlesel üretime dayalı ülkeler üzerinde, bilgi yaratmanın, bu bilgiyi kullanmanın ve değerlendirmenin yeni yolları üstünde yükselen kendi egemenliklerini kuruyorlar. Gelişmiş bu ülke ekonomilerinin iş ve finans sektöründe gerçekleştirdikleri küreselleşme, yani paranın, sermayenin ve bilginin dünyayı hem çok hızlı ve hem de hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşması, ulusların, uluslararası rekabete hazır ve dayanıklı olmayan ekonomilerin egemenliklerini korumalarını zorlaştırıyor.

Bilginin yapısındaki bu hızlı değişimi zamanında gördüğümüz, meslek kuruluşu olarak en önemli işlevimizin bilgileri verimli kılmak olduğunun ayırtında olduğumuz için, benim Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım süre içerisinde; bilgiye, bilgi-işleme, bilgi teknolojisine, bilgiye erişilmesine, bilginin dağıtılmasına, iletilmesine, işlenmesine, saklanmasına, denetlenmesine ve bilginin yeniden elde edilmesi demek olan bilişime özel önem verdik.

Bu bağlamda, Ankara ili ve ilçelerindeki tüm Adliye Binalarına plazma ekranları, kioskları konuşlandırdık, duruşma salonlarında avukatların önüne duruşma tutanaklarını takip edebilmeleri için duruşma monitörleri yerleştirdik.

Böylece başlayan bu süreç, kendi işlevi bağlamında akıllı bir kart olan ve Adliyelerin girişinden fotokopi çekimlerine kadar meslektaşlarımıza ve stajyerlerimize çeşitli kolaylıklar sağlayan “barokart” uygulamasıyla, benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmamdan sonra bu kartların modernize edilmesiyle üretilen çok işlevli Avukatlık Kimlik Kartlarına dönüştürüldü.

Yine UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) sistemine yaptığımız katkılarla, bu bağlamda Ankara Barosu üyesi meslektaşlarımızın UYAP Avukat Bilgi Sisteminden, yani sisteme güvenli bir şekilde bağlanarak ilgili oldukları dava ve icra dosyaları hakkın­da her turlu bilgiye ulaşmalarını sağlayan UYAP Sertifikalarının dağıtılmasıyla, sertifika sisteminin yerini elektronik imza sisteminin alması ve benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmamdan sonra Türkiye Barolar Birliği bünyesinde elektronik imza üretimine geçilmesiyle devam eden bu süreci, UYAP’a entegre edilen UBAP’ın (Ulusal Baro Ağı Projesi) kurulması ve hizmete sokulması takip etmiştir.

Aynı şekilde benim başkanlıklarım döneminde, önce Ankara Barosu’nda, daha sonra Türkiye Barolar Birliği’nde internet üzerinden yayın yapan BARO RADYO ve BARO TV hizmetleri devreye konulmuştur.

Bilgi, bilişim, iletişim teknolojileri alanında yaptığımız diğer hizmetlere örnek olarak aşağıdaki hizmetleri verebiliriz;

  • Türkiye Barolar Birliği hizmet binasının (-1) katında bulunan 250 m2 büyüklüğündeki bölüme, yüksek inşaat teknikleri kullanılarak 4 bölümden oluşan doğal felaketlere ve kötü şartlara dayanıklı olacak şekilde, gelişmiş soğutma ve elektrik sistemli, elektrik ve internet kesintisinden etkilenmeyecek sunucu odaları kurulması, daha sonra ISO 27001 sistem güvenliği sertifikası alınan bu bölümde, Türkiye Barolar Birliği bünyesinde kurulu olan sunucu sistemlerinin yeni gelişen teknoloji ve geliştirilen yazılımlara uygun olacak şekilde yerleştirilmesi, sunucu sistemlerinin kapasitesinin ülkemizdeki tüm avukatların kimlik kartları ile yapacakları işlemlere hızlı cevap verecek şekilde artırılması,
  • 46 baromuza ücretsiz olarak, güvenliği sağlanmış, altyapısı hazır, baro personeli tarafından kullanılabilecek basitlikte, son derece işlevsel nitelikte WEB sayfası tasarımı yapılması,
  • Avukatlara, Sodexo üyesi işyerlerinde ödeme yapabilme kolaylığı getirilmesi, buradan elde edilen gelirin %2.5’inin barolara verilmesinin sağlanması,
  • 12.2012 tarihi itibariyle 6286 Hukuk Bürosuna/avukata, 21837 müvekkil ile 26823 dosyanınkayıtlı olduğu Corpus Mevzuat ve İçtihat Programı içeren Sanal Ofis uygulamasının  başlatılması, bu uygulamanın UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegrasyonunu yapılması,
  • Akıllı telefon uygulamalarının başlatılması,
  • Elektronik pul uygulamasının UYAP ve UBAP ile entegrasyonunun sağlanması,
  • On-Line Eğitim için gerekli olan Adobe Connect yazılım lisansının alınması, On-Line Eğitime geçişin alt yapısının kurulması,
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı CMK programlarına alternatif CMK otomasyon programı yazılımı yaptırılması ve bu programı ücretsiz olarak 47 baromuzun kullanımına sunulması,
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı Adli Yardım programlarına alternatif Adli Yardım otomasyon programı yazdırılması ve bu programın 43 baromuzun kullanımına ücretsiz olarak sunulması,
  • Doküman Yönetimi Sistemiyle ilgili yaptırdığımız yazılımı barolarımızın hizmetine ücretsiz olarak sunulması,
  • Elektronik ortamda alınan belgelerin bilgisayarlar bağlantılı optik okuyucu cihazlar ile kimliklendirilmesini, bu suretle belgelerin hızlı, kolay ve güvenilir bir şekilde yönetilmesini sağlayan Barkod Sistemli Doküman Yönetimi sisteminin Türkiye Barolar Birliği’nin ve baroların hizmetine sunulması,
  • BaroMatik (Kiosk Bilgilendirme ve Sorgulama Sistemi), Sıramatik (BaroKart Uyumlu ve IP Tabanlı Sıra Sistemi), BaroKart POS (BaroKart Ödeme Noktası Terminali), BaroKart KGS (BaroKart Kartlı Geçiş Sistemi), TBB Mobil Uygulamaları,
  • CMK Avukat Atama ve Takip Sistemi, Adli Yardım Avukat Atama ve Takip Sistemi kurulması ile bunların baroların ve avukatların hizmetine sunulması,
  • MERNİS, SGK, Trafik gibi sorgulamaların, avukatlar tarafından önce ücret karşılığında, daha sonra ücretsiz olarak sorgulanmasının sağlanması,
  • Anlaşmalı hastanelerde tedavi giderlerinin provizyon alınmak suretiyle Avukatlık Kimlik kartı üzerinden yapılmasının hizmete sunulması,
  • Avukatlık Kimlik Kartları üzerinden avukatlara petrol ofisi istasyonlarında pompa fiyatı üzerinden yüzde 3 indirim yapılmasının, buradan elde edilen gelirin yüzde 1’inin barolarımıza dağıtılmasının sağlanması,
  • UYAP Avukat Portalı üzerinden yapılan ödemelerde, avukatlık kimlik kartının kullanılmasının, avukat kimlik sicil bilgilerinin ve resimlerinin paylaşılmasının sağlanması,
  • Tüm barolarımıza VPN, yani sanal ağ kurulmak suretiyle, baroların gerek Türkiye Barolar Birliğiyle, gerekse kendi aralarında ücretsiz ve güvenli telefon görüşmeleri yapmalarının sağlanması,
  • Avukatlara ….40.06 uzantılı kişisel web sayfası yapımı uygulamasının başlatılması,
  • 444 22 76 numaralı çağrı merkezinin kurulması, bu merkezin UBAP sistemine entegrasyonunun gerçekleştirilmesi suretiyle, bu merkeze Türkiye’nin her yerinden alan kodu kullanılmaksızın ulaşılmasının gerçekleştirilmesi,
  • Sanal ofis uygulamasını ücretsiz olarak avukatların hizmetine açılması ve bu sistemin UBAP yani Ulusal Baro Ağı Projesi sistemine entegrasyonunun sağlanması,
  • Türkiye Barolar Birliğine ait tüm yayınların elektronik ortama aktarılmasının, web sayfasından bu yayınlardan yararlanılmasının, bu bağlamda eser adı, yazar adı, kategori ve kitap içeriğine göre aranabilen PDF formatının hizmete sunulmasının gerçekleştirilmesi,
  • Avukatlık Kimlik kartı pos cihazlarıyla, Avukatlık Kimlik Kartı sunucuları arasında güvenlik yükleme ve harcama işlemlerini yapabilecek yazılımın geliştirilmesinin, 79 il barosuna pos terminali kurulumlarının tamamlanmasının, Avukat Kimlik Kartı sunucularının 16 ….42.54 server, 11 VL 580 server hizmeti vermesinin sağlanması,
  • Avukatlık Kimlik Kartı turnike cihazlarıyla, bunların sunucuları arasında güvenli bağlantı kurulumunun, kart bilgilerinin teyidinin ve kullanıcı bilgilerine geçiş kontrolü yazılımının geliştirerek hizmete sunulması,
  • Avukatlık Kimlik Kartlarını İçişleri Bakanlığı kimlik paylaşım sistemine entegre ederek Türkiye Barolar Birliği bünyesinde TC kimlik no ile kişi bilgisi ve adres bilgisi sorgulama ihtiyacı olan yazılımlara bilgi vermesi amacıyla web servisinin geliştirilmesinin, Avukatlık Kimlik bilgilerinin MERNİS bilgileriyle güncellenerek hastanelerden, sağlık yardımı almak üzere başvuruda bulunan avukatlara, başka bir araştırmaya gerek kalmadan hizmet alma imkânın sağlanması,

Peki! Bütün bunları yaparken bilginin, bilişimin değerinin ve işlevinin farkında olmanın dışında “Bizi motive eden neydi?” Bunun yanıtını Apple’ın kurucusu Steve Jobs veriyor; “Bence yaratıcı insanların çoğu, bizden önceki insanların çalışmalarından faydalanabildikleri için minnettar olduklarını ifade etmek isterler. Ben kullandığım dili ya da matematiği icat etmedim. Tükettiğim besinlerin çok azını üretiyorum, giysilerimin hiçbirini ben dikmiyorum. Yaptığım her şey türümüzün diğer üyelerinin yaptıklarına ve üzerinde durduğumuz omuzlara bağlı. Ve çoğumuz türümüze bir şeyler sunarak karşılık vermek ve akıntıya bir şeyler katmak istiyoruz. Mesele bildiğimiz yolla yeni bir şeyler ifade etmeye çalışmaktır. Çünkü Boby Dylan şarkıları besteleyemeyiz, Tom Stoppard piyesleri yazamayız. Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmekte, bizden önce insanlığa katkıda bulunmuş kişilere minnettarlığımızı göstermekte ve akıntıya bir şeyler katmakta kullanmak isteriz.” Bizi motive eden buydu.

Evet! Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmek, bizden önce insanlığa, ülkemize, mesleğimize, meslektaşlarımıza, barolarımıza, Birliğimize hizmet etmiş kişilere minnettarlığımızı göstermek ve akıntıya bir şeyler katmak amacıyla yaptık, çok şey yaptık, çok şey yazdık, çok şey söyledik. Bizi izleyenler, yaptıklarımızı, yazdıklarımızı, söylediklerimizi masum görenler, masum okuyanlar, masum dinleyenler bunun böyle olduğunun tanığıdırlar.