Dönemleri değil, sorunları incele.” Lord Acton,

KÜRESELLEŞME VE BAŞKACA ŞEYLER ÜZERİNE –

Geride bıraktığımız yirminci ve içinde bulunduğumuz yirmi birinci yüzyılda yaşananların bize gösterdiği gerçeklerden birisi de, birden çok etnik ya da dini kimliğin bir arada yaşadığı ülkelerde, demokrasiyi yerleştirmenin, demokrasiyle birlikte ekonomik kalkınmayı sürdürmenin son derece zor ve hatta çoğu zaman imkansız olmasıdır.  

Zira bu ülkelerdeki etnik veya dinsel kimliklerin varlığı, bu kimliklerin giderek topluma ve ülke yönetime egemen olmaya başlaması ve hatta egemen olması, demokratikleşme ve demokrasiyle kalkınma sürecinin önündeki en önemli engeldir.

Dahası, bir ülkedeki etnik veya dinsel kimliklerin varlığı, o ülkede sadece demokratikleşmeyi ve demokrasiyle kalkınmayı engellememekte, halkın bir kesiminin buna karşı çıkarak direnmesi, o ülkedeki iç barışı tehdit etmekte, bu tehdit bir iç savaşın çıkmasını ve o ülke bütünlüğünün parçalanmasını da tetiklemektedir.

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısında bazı ülkelerde başlayan iç savaşlar, bu savaşlar sonunda kimi ülkelerin parçalanmış olması bunun kanıtıdır.

Bu olgunun en önemli nedeni, küreselleşme, küreselleşmenin ortaya çıkardığı karşılıklı bağlantılık ve yarattığı kırılmaya her an hazır fay hattının da küreselleşmiş olmasıdır. Küreselleşmiş olan bu fay hattı, emperyal devletlerin etkisiyle zamanı geldiğinde kırılmakta ve bu kırılma da, ülkelerin parçalanmasına kadar giden yerel düzeydeki iç savaşlara neden olmaktadır. Bunun en son ve en trajik örnekleri Irak ile Suriye’dir. 

On yedinci yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve giderek dünyaya egemen olan küreselleşme, Andrew Heywood’un Politics/Siyaset isimli kitabında tanımladığı üzere, “hayatlarımızın gittikçe bizden uzak bir mesafede alınan kararlar, meydana gelen olaylar tarafından şekillendirildiği karmaşık bir karşılıklı bağlantılıklar ağıdır.” (Andrew Heywood, Liberte Yayınları, 2006, sayfa 200) Bu ağ zaman içinde gelenek ile buna muhalif olanları karşı karşıya getirerek gelenekten kopuşa neden olmakta, bu kopuş ile birlikte, gerek dünya genelinde, gerekse yerel düzeyde, bireysel, toplumsal, ekonomik ve siyasal alanların hemen hemen tamamında önemli dönüşümler ve değişimler meydana gelmektedir.  

Dinci ve etnik fundamentalistleri yaratan bir diğer önemli etken de, kiliseye, krallığa, feodaliteye, kapitalizme karşı olan, sekülerizm/dünyevileşme ile laikliği savunan, akıl ile bilime dayanan Aydınlanma Felsefesinin bir ürünü ve dahi o da küreselleşmiş bulunan modernleşmeye yönelik tepki ve dolayısıyla modernleşmedir.

Bütün bu hususlarda etkili olan bir diğer unsur ve araç da, küreselleşen medyadır. Yazılı, görsel ve sanal alanlarda son derece etkili bir şekilde faaliyet gösteren, emperyal güçlerin tekelinde ve kontrolünde bulunan küreselleşmiş medya, küreselleşmenin en başarılı olduğu alanlar olan moda, popüler müzik, TV, filmler gibi kültürel tüketim malları aracılığıyla tüketiciler üzerinde etkili olmakta, bu etki de, etnisite ve din motifli karşı etkiyi  tetiklemektedir.

Bu etkileşime bağlı ve bunun sonucu olarak, pek çok ülkedeki müesses rejimin meşruiyeti sarsılmakta, ülke sınırları içinde karışıklıklar meydana gelmekte, ekonomik sıkıntılar ve yönetim zaafı ile birleşen bu durum, ortamı etnik ve nitelikteki marjinal akımlara bırakmakta, mülteci göçleri ile sığınmacılar esasen karışık olan bu ortamı daha da kaotik bir hale getirmekte ve bu durum, sadece o ülkenin kalkınma çabasını ve demokratikleşmesini engellememekte, yanı sıra o ülkenin parçalanmasına da neden olmaktadır. .   

Esasen reel bir olgu ve süreç olan, birçok yönü bulunan, içinde çok sayıda çelişkiyi barındıran küreselleşme, bu özellikleri nedeniyle tekil bir küresel toplum yaratamamış,  aksine çok sayıda ulus-devlet yaratmış ve bu suretle gelişmiş ülkelerle, gelişmemiş, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler arasında mevcut bulunan ideolojik fay hattını daha da keskinleştirmiştir.

Keskinleşen ve son derece tehlikeli bir çizgide ilerleyen bu ideolojik parçalanma, emperyal güçlerin desteğiyle örnekleri Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da görülen dinci ve etnik fundamentalistler yaratmıştır.

Oysa geçmişte, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm gibi daha güçlü ve sağlam klasik ideolojiler, müesses yapılara ve kurumlara karşı olan yerel ve küresel başkaldırının harçlarıydı. Zaman içinde bu ideolojilerden sosyalizm, dünyanın pek çok ülkesindeki etkisini ve nüfuzunu yitirmiş, etkisini ve nüfuzunu yitirmediği ülkelerde yerellik sınırları içinde kalmış, bir zamanların üçüncü dünya sosyalizmi adıyla maruf olan ve küresel bir değişimi temsil eden anlayış, dünyadaki ve pek çok ülkedeki yerini kara deliklerin ideolojisine bırakmıştır.

Ne yazık ki, İşid, Daiş, Taliban, Hindu, Sih, Budist milliyetçileri gibi etnik ve dini kimlikler ile İsrail’deki Yahudi fundamentalistler ve yine başını Suudi Arabistan ile bir kısım Körfez ülkelerindeki Vehabilerin çektiği ipleri ABD’nin elinde olan çağdışı güçler ve fundamentalistler, bu kara delik ideolojilerinin temsilcisidirler.

Tarihin bize gösterdiği en önemli gerçek, iktidarı ele geçiren fundamentalist rejimlerin, etnik ve dini temelli katı diktatörlükler kurmalarıdır. Arkalarındaki halk desteğini sağlamak, genişletmek, tahkim etmek ve iktidarlarını korumak amacıyla bu yapıların, emperyal güçlere karşı kullandıkları ama aslında göz boyamaktan ibaret olan ortak ve birbirine benzer dil,  hen her ülke halkının üzerinde haklı olarak fazlasıyla duyarlı olduğu “milli birlik ve beraberlik gibi, beka gibi, dış güçler gibi, yerli ve milli olmak gibi” sloganları esas alan popülist dildir.

Bütün bunlar, dünyanın tekil bir küresel toplum yolunda ilerlemediğinin, emperyal güçlerin ve bu güçlerin yönetim şekli olan kapitalizmin eşitsiz bir şekilde iktidarını sürdürmek için bütünleştiğinin, bu amaçla kendisine ait olmayanı, kendisi gibi olmayanı dışladığının ve bu yolla kendi sömürü düzenini devam ettirdiğinin kanıtıdır.

Dünya olarak yaşadığımız ve Türkiye olarak bizim de nasibimizi aldığımız bu karmaşıklık, az ya da çok tarih bilgisi ve bilinci olanların yabancısı olduğu bir karmaşıklık değildir, bu bilinçte olanların çoğunluğunun “biz bu filmi daha önce görmüştük” diyeceği bir karmaşıklıktır. Küreselleşme, bu karmaşıklığın sadece içeriğini, ölçüsünü, boyutunu değiştirmiş, emperyal güçlerin iktidarını ise perçinlemiştir. Emperyal güçlerin küreselleşmiş iktidarı ise, tam da geçmişte olduğu gibi “böl ve yönet” anlayışıyla kendi sömürü düzenini sürdürmekte ve bu amaçla belirlediği ve parsellediği ülkelere göçmen ihraç etmektedir.

Bundan amaç, hem emperyal ülkelerin kendilerini korumaları hem de göçmen ihraç edilen ülkelerin demografik yapılarını bozmaktır.

Kuşkusuz emperyal ülkelerin neden olduğu ve yarattığı savaştan kaçarak canlarını kurtarmak için göç etmek zorunda kalan insanların bunda bir kusuru yoktur. O nedenle, o insanlara karşı çıkmak, onlara husumet duymak doğru değildir. Aksine mağdur durumda olan o insanlara karşı insanca yaklaşmak, onların haklarına saygılı olmak, onların haklarını korumak, bu amaçla onları geçici olarak misafir kabul etmek, bu insanların kendi ülkelerindeki koşullar normalleştiğinde, bu insanları kendi ülkelerine uğurlamak gerekir.  

Lord Acton, “dönemleri değil, sorunları incele” der. Doğru da der. Zira dönemleri yaratan ve şekillendiren, sorunlardır. Esasen hakikat de, hakikatin anlaşılması da, dönemlerin değil, sorunların altındadır. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey akıl ve bilimdir. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulan şey demokrasidir. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey, demokrasiye mündemiç olan laikliktir. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey, insan haklarıdır. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey, iç ve dış politikada “yurtta barış, dünyada barış” ilkesidir. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey, hukuktur, adalettir. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey, hukuku, hukuk devletini, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını tesis ve inşa etmektir. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey, parlamenter demokrasidir. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey, bir denetleme ve dengeleme sistemi olan kuvvetler ayrılığı sistemidir. Hakiki olan ve ihtiyacımız bulunan şey, yönetimde açıklık, şeffaflık ve denetimdir.

Ve esasen hepimizin üzerinde duyarlı olduğumuz milli birliğin ve beraberliğin tesisi ve sürdürülmesi, ülkenin bekasının sağlanması, ancak ve ancak bunların yapılmasıyla mümkündür. Gerisi boştur, gerisi içi gerektiği gibi doldurulamamış popülist bir slogandır, gerisi lafı güzaftır.

“Şiddeti reddetmek, inancımın ilk ve son maddesidir.” GANDİ

ŞİDDET, ŞİDDETİN TÜRLERİ VE NEDENLERİ ÜZERİNE BİR DENEME –

Hemen her gün ülkemizde ve dünyada şiddet var. Öyle ki, hemen yakınımızda, sınırımızda, Orta Doğu’da savaşın şiddet var, uzun yıllardır Türkiye’nin başına bela olan terörün şiddeti var. Artık tiksindirici bir hal alan kadınlara yönelik şiddet var. Doğaya karşı şiddet var. Hayvanlara karşı şiddet var. En son örneğini Boğaziçi öğrencilerine karşı gördüğümüz polisin uyguladığı şiddet var. Trafikte şiddet, sürücü şiddeti var. Sokakta şiddet var. İnsanlığın başına bela olan Covid 19 virüsünün yol açtığı salgının şiddeti var. Çalışma hayatında şiddetin bir başka türü ve uygulaması olan ‘mobbing’ var. Sevgisizliğin, kıskançlığın, öfkenin, kinin, nefretin, dedikodunun, iftiranın, hakaretin şiddeti var. Özetle dünyada ve Türkiye’de şiddetsiz geçen günümüz, tek bir günümüz yok.

Doğumunun otuz birinci yıl dönümü arifesinde, akşam saat dokuza doğru, tam da sokakların sessizleştiği bir saatte, silindir şapkalı, frak giymiş iki adam Joseph K’yı da alıp dışarıya çıktılar. Daha evin kapısından dışarı çıkar çıkmaz aralarına aldıkları Joseph K’nın omuzlarına yapıştılar, kollarından kavrayıp ellerini yakaladılar. Böylece onu kentin dışına çıkararak terk edilmiş boş bir taş ocağına getirdiler. Dört bir taraf, başka hiçbir ışığa vergi olmayan bir doğallık ve sessizlik içerisindeki ay ışığı ile örtülüydü. Adamlardan birinin eli Joseph K’nın gırtlağına sarılırken, diğeri elindeki bıçağı sonuna kadar Joseph K’nın kalbine sapladı ve bıçağı iki kez çevirdi. Son nefesini vermekte olan Joseph K. az ilerisinde kendisini katili olan iki adamın yanak yanağa vermiş bir şekilde kendisine baktıklarını gördü. O da onlara baktı ve ‘bir köpek gibiydiler’ dedi.”

Sunduğum bu pasaj, edebiyatçıların iktidar ve şiddet üzerine bugüne kadar yazılmış olan büyük romanların en başında geldiğini ifade ettikleri Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ‘Son’ başlığını taşıyan ‘Onuncu Bölümü’nde yer alan ölüm sahnesidir. 

Romanın bu şekilde değil de, Joseph K’nın affedilmesiyle, yani ona uygulanan işkencenin ve şiddetin sona ermesiyle bitmesi, acaba okuyucu için daha doğru bir mesaj olmaz mıydı? Kuşkusuz böyle bir finali Kafka’da düşünmüş ama romanını bu şekilde sonuçlandırmayı tercih etmemiştir.

Edebiyat eleştirmenlerine göre bunun nedeni, Kafka’nın romanını suçluluk duygusu ve temasıyla değil, utanç teması ve duygusuyla bitirmek istemesidir. Kafka’nın romanını bitirirken Joseph K’nın katledilmesiyle ilgili olarak ‘Sanki bunun utancı, kendisinden sonra da yaşamalıydı’ demiş olması, bir bakıma bu tespiti doğrulamaktadır        

Ben bu yazımda, şiddet olgusunun, suç ve suçluluk temelinden ve boyutundan, diğer bir deyişle yasal ve hukuksal temelinden ve boyutundan önce ve daha çok ‘utanç’ boyutu ve temeli üzerinde durmak istediğim için, Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ölüm sahnesine yer verdim.

Zira biz hukukçular, mesleğimizin özelliğinden olsa gerek, şiddeti, utanç temelinde ve boyutunda değil, suç ve suçluluk temelinde ve boyutunda değerlendirir, bunun aynı zamanda ve hatta daha çok bir utanç yönü olduğu üzerinde hiç durmayız. Oysa şiddet, sadece bir suç değil, aynı zamanda bir utanç, bir insanlık utancıdır.

Karl Marx’ın özlü ifadesiyle utanç, “İnsanın yaptığı en büyük duygusal devrimdir.” Bu duygusal devrimi kendi içinde ve kişiliğinde yapamayanların, yani utanma duygusu olamayanların başvurduğu araç şiddettir.

Şiddet, şiddete uğrayanın, ‘ötekiliği’ kabul edilenin, saygı gören bir özne olmaktan çıkarılıp onun duygularına ve bedenine zarar verilebilecek ve hatta ortadan kaldırılabilecek bir nesne olarak görülen ve o şekilde ele alınan ilişkisel bir eylemdir. Bu eylemin günümüzdeki temeli ve kökeni; modern toplumun yarattığı tatminsizliğin, yalıtılmışlığın, ikiyüzlü bir ahlakın ve saldırganlığın, ne aşkı, ne sevgiyi, ne arkadaşlığı beceremeyen, ne de hakkı ve hukuku tanımayan insanların ve toplumun damgasını taşır. Onun için bugün ülkemizde ve dünyamızın hemen her yerinde şiddet var. 

Umur Talu’nun bir zamanlar köşesinde yazdığı gibi, sadece aşiret, töre, pusu, namus çocuklarının yaptıkları şiddet değil, aile içinde veya karşı cins temelli ikili ilişkilerde uygulanan şiddet veya yakınlık terörizmi değil, başkaca alanlarda ve başkaca biçimlerde uygulanan şiddet değil, aynı zamanda ve belki de daha çok umursamazlığın, duyarsızlığın, banana neciliğin, cehaletin, cüretin, yanılgının, özensizliğin, dikkatsizliğin, sevgisizliğin, kıskançlığın, yalanın, iftiranın, dedikodunun şiddet var.

Kuşkusuz bu saydığım şiddet türlerinin bir çoğu yasal anlamda suç değil, suç olmadıkları için yasal ve hukuki olarak bir yaptırıma da tabi değil. Ama suç olmasalar da, yasal bir yaptırıma tabi olmasalar da, bunlar da eziyet edici, kahredici, utanç verici değil midir? Bunları yapmış olmaktan dolayı kaçımız ve hangimiz pişman olduk ve utanç duyduk?

Peki, neden şiddet? Kuşkusuz bunun uzmanları tarafından analiz, tespit ve ifade edilen pek çok kişisel, psikolojik, sosyolojik, kültürel, tarihsel nedeni ve yanıtı var. Bu nedenlerden ve yanıtlardan birini, modern olasılık kuramının temellerini atan, akışkanlıklar mekaniğinin temel yasalarından birisi olan Pascal Yasası’nı bulan, sezgicilik ilkesini ortaya çıkaran, kendisinden sonra gelen varoluşçu düşünürleri etkileyen, matematikçi, fizikçi ve düşünür Blaise Pascal, “Pensées/Düşünceler” isimli eserinde şu şekilde açıklıyor: “İnsanoğlu, büyük adam olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece küçük bir adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece mutsuzdur; mükemmel olmak için büyük hevesler taşır, fakat bir gün anlar ki, sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kişi olmak için devamlı umutlar taşır, fakat bir gün anlar ki, kusurlarından dolayı sadece insanların hor görüşüne layık görülmektedir. İşte, dışına çıkmaya imkan bulamadığı bu utanç duygusu, o insanda güçlü bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o, kendisini kusurlarından dolayı mahkum eden ve bunun suçunu kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.

Pascal’ın çerçevesini çizdiği küçük adam, Wilhelm Reich’ın ‘Dinle Küçük Adam’ isimli eserinde: “…Nietzsche’nin üstün insanına yükselme ile Hitler’in alt insanına alçalma arasında seçeneğin vardı. Sen, yaşa, yaşa diye bağırıp alt insanı seçtin….Lenin’in gerçek demokratik anayasasıyla Stalin’in diktatörlüğü arasında seçeneğin vardı. Sen, Stalin’in diktatörlüğünü seçtin…Freud’un, senin ruh hastalığının özünü aydınlatması ile onun kültür uyumu kuramı arasında seçeneğin vardı. Sen, bacaklarının altından akıp giden kültüre uyumu seçtin ve seksüel kuramı unuttun…Marx’ın, bütün mal değerlerini tek başına yaratan, senin emek gücünün verimi kavrayışı ile devlet düşüncesi arasında seçeneğin vardı. Sen, emeğindeki dirimi unuttun ve devlet düşüncesini seçtin…Fransız Devrimi’nde acımasız Robespierre ile büyük Danton arasında seçeneğin vardı. Sen, acımasızlığı seçip, büyüklüğü ve iyiliği giyotine gönderdin…Almanya’da Göring, Himmler ile Liebknecht, Landau arasında seçeneğin vardı. Ama sen Himmler’i polis şefi yaptın ve büyük dostlarını katlettin. Lodge ile Wilson arasında seçeneğin vardı. Sen Wilson’ı seçtin…” şeklinde seslendiği küçük adamdır. Bu küçük adam, Erich Fromm’un “yaratamayan insan yıkar” dediği, yaratamadığı için yıkan insandır.

Bakın uzak veya yakın çevrenize, bu tür insanların sizin düşündüğünüzden daha çok olduklarını görürsünüz. Bunların kimisi kocadır, sevgilidir, babadır, ağabeydir, sözüm ona arkadaştır, kimisi siyaset adamıdır, kimisi üniversitede hocadır, o kurumun veya bu kuruluşun başkanıdır, kimi gazetelerde veya televizyonlarda ya da sanal ortamlarda arz-ı endam eden çağdaş bir Sofist’tir, kimisi bürokraside görevli önemli adamdır. Kimisi sözüm ona sanatçıdır, gazetecidir. Yalakanın, yalakalığın önde gidenidir.

İnsanlık tarihiyle neredeyse eşdeğer olan, kadim olan şiddet olgusu, pek çok kişisel ve toplumsal nedeni içinde barındıran, psikolojik, sosyoljil, sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik nedenleri ve boyutları olan son derece karmaşık bir yapıdır.

Kısaca, sertlik, sert, katı, kırıcı, incitici, hastalıklı davranış ve kaba kuvvet olarak tanımlayabileceğimiz şiddet olgusu, insanın doğasında bulunan ve fakat bastırılmış olan bir davranış ve eylem biçimidir. Acizliğin ifadesi ve göstergesi olan bu davranış biçimi, araç olarak muhatabını sindirmeyi, korkutmayı kullanır ve bu suretle maddi veya manevi bir şeyler elde etmeyi, maddi veya manevi yönden bir şeyler elde etmese veya elde etmek istemese de, hasta ruhunu tatmin etmeyi amaçlar. Bu kişilerin başvurdukları şiddet aracı, kimi zaman bir sözdür, kimi zaman kaba kuvvettir, kimi zaman bir bakış ya da psikolojik bir baskıdır.        

Oscar Wilde, bunu kendisiyle aynı zamanda Reading Zindanı isimli hapishanede karısını kılıçla boğazından keserek öldürmekten yargılanarak idama mahkum olan ve idamını bekleyen Krallık Muhafızı Alayı askerlerinden Charles Thomas Wooldridge esas alarak yazdığı ‘Reading Zindanı Baladı’ isimli şiirinde aşağıda sunduğum şu dizeleriyle anlatır:    

…Ama gene de herkes sevdiğini öldürür, / Bu böylece biline, / Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar, / Kimi de okşayıcı bir sözle öldürür, /  Korkak, bir öpücükle,  / Yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür! /  Kimi insan aşkını gençliğinde öldürür, / Kimi sevgisini yaşlılığına saklar; / Bazıları öldürür arzunun elleriyle, / Altın’ın elleriyle boğar bazı insanlar: / Bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü / Böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar. / Kimi insan az sever, kimisi de çok uzun,  / Kimileri aşkı satar, kimileri satın alır; / Kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla, / Kimilerinde aşka serin kanla kıyılır; / Hemen herkes bir türlü öldürür sevdiğini, / Ama bundan ötürü herkes asılmamıştır…

İlk şiddet, klasik düşünürlerin ileri sürdükleri gibi, herkesin herkese karşı sürdürdüğü bir savaş değil, bir insan topluluğunun – ailenin, köyün, ulusun, dinin, kültürel aidiyetin – yabancılara karşı neredeyse her zaman duyduğu düşmanlıktan türemiştir. Dar bir çevreye dahil olmanın ve kendi içine kapanmanın yarattığı bu şiddet; evrensel bir yasa kisvesi altında ortaya çıkan, uygarlığı kendi tekeli altına almak isteyen ve kültürlerin eşitliğini tanımak yerine, insanlar arasındaki farklılıkları esas alan özgül bir durumun yol açtığı ideolojik ve fetihçi şiddettir.

Her kimliğin bir dizi farklılıkla bağlantılı olarak ve bu farklılıklardan bazılarının, yanlış, kötü, çirkin, akıl dışı, yani kısaca ‘öteki’ olarak tanımlanması üzerine kurulu olan ideolojik ve fetihçi şiddet; ‘ötekini’ tarih boyunca ve sürekli olarak kendi kimliğini benimsemeye davet etmiş, kabul edenleri asimile etmiş, kabul etmeyenleri fethederek zorla dönüştürmüş ya da susturmuş, dönüştüremediklerini ve susturamadıklarını ise yok etmiştir.

Ölümcül Kimlikler’ isimli incelemesinde Amin Maalouf, şiddetin bu türünü şiirsel bir ifadeyle şöyle anlatır: “…Seçmek durumunda bırakılıyorlar, zorlanıyorlar dedim. Kim tarafından mı? Sadece her çeşidinden fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafımdan da, -aramızdaki herkes tarafından, gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden bütün bir kimliği öfke ile ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, o yobaz kolaycı yaklaşım yüzünden. İçimden katiller böyle imâl ediliyor diye haykırmak geliyor…”

Şiddetin bir diğer türü, siyasetin, iktidar tutkusunun yarattığı şiddettir. Fransız İhtilali’nin önde gelen aktörlerinden olan Saint-Just ve Robespierre bu tür şiddete verilebilecek en iyi örnektir. Yeryüzünde adaletin derhal egemen olmasını isteyen ve bu idealin çok yakında gerçekleşeceğine inanan bu ikili, sadece birkaç kellenin kendilerini ideallerini gerçekleştirmekten ayırdığını düşünüyorlardı. Salt o nedenle, insan türünün karşısına küstahça dikilen birkaç kellenin onlar için hiçbir önemi yoktu. Onun için Wilhelm Reich, az yukarıda yer verdiğim eserinde küçük adama: “…acımasız Robespierre ile büyük Danton arasında seçim yapma olanağın vardı. Acımasızlığı seçip büyüklüğü ve iyiliği giyotine gönderdin…” diye hitap eder.

Şiddet deyince kitleyi, kitle deyince Elias Canetti’yi anmadan geçmek haksızlık olur. Şiddetin doğası üzerine yazılmış en önemli eser olan ‘Kitle ve İktidar’ isimli kitabında Canetti; kitle ve iktidarın birbirlerini nasıl etkileyerek çoğalttığını, insanlar arasındaki emir itaat ilişkisinin giderek nasıl bir saldırganlık mekanizmasına dönüştüğünü anlatır.

Canetti’ye göre kitle, yıkıcı, iktidar öldürücüdür. İnsanlar yarattıkları mesafelerle birlikte taşlaşırlar, çoraklaşırlar. Yarattıkları bu mesafe yüklerinden ancak hep birlikte kurtulabilirler. Kitle içinde meydana gelen en önemli olay deşarjdır. Deşarj olmadan kitle gerçek anlamda mevcut değildir. Zira kitleyi yaratan deşarjdır. Deşarj anı, kitleye dahil olan herkesin farklılıklarından kurtulduğu ve kendilerini diğerleriyle eşit hissettiği andır. Kitle o andan itibaren patlar, yıkar, yakar, zulmeder, öldürür. Eylem, yani meşguliyet insanları birleştirir. Onun için bütün kitle hareketleri birleştirici niteliğinden dolayı ‘meşguliyetten/eylemden’ yararlanmışlardır.

Örneğin Naziler, meşguliyete geniş ölçüde yer vermişlerdir. Meşgul edici, birleştirici eylemlerin başında ‘yürüyüş’ gelir. Nitekim muhafazakar bir reaksiyoner, siyasi bir lider ve yazar olan, önce Nazi, sonra Nazi düşmanı olup ABD’ye kaçan Hermann Rauschning yürüyüşü şu sözlerle değerlendirir.  “Yürüyüş insanları düşüncelerinden uzaklaştırır. Yürüyüş düşünceyi öldürür. Yürüyüş, bireyi öldürür.”

Zira yürüyüş kitlenin en önemli deşarj araçlarından birisidir. Yürüyüşle yollar elbette aşınmaz, ama kitle, ama kitle içinde eriyen insan rahatlar, yürümekle rahatlamaz ise, attığı sloganlarla rahatlar, sloganlarla rahatlatmaz ise, bir yerleri yakıp yıkmakla, yani şiddet kullanmakla rahatlar, deşarj olur.

Benim bu yazımda esas olarak ele aldığım yasa ve şiddet olgusunun bir ayağını oluşturan ‘yasa’ kavramı aslında ‘şiddet’ olgusuna çok uygun düşen bir kavram değildir. Zira ve kuramsal olarak yasa, şiddetin önlenmesinde kullanılan veya kullanılmak üzere icat edilen önemli ve etkili bir araçtır. Dolayısıyla yasanın şiddete izin vermemesi, şiddeti önlemesi, engellemesi gerekir.

Ne var ki, kimi zaman yasa, bu işlevini yerine getirmez, getiremez. Buradaki ince nokta ‘yasa’ ile ‘hukuk’ kavramları arasındaki farklılıktan kaynaklanır. Bu farklılık hukukun evrensel olmasından, evrensel hukuk kurallarının mevcudiyetinden, yasanın ise yerel olmasından kaynaklanır. Doğru yasa, hukukun evrensel ilkelerine uygun olan yasadır. Yani bu anlamda yasa meşruiyetini hukukun evrensel ilkelerinden alır.  Eğer bir yasa hukukun evrensel ilkelerine uygun değil ise veya soyut bir norm olan yasa hükmü onu uygulayan yargıçlar tarafından evrensel hukuk kurallarına aykırı biçimde yorumlanıp uygulanıyor ve buna bağlı olarak bireyin hakkına ulaşması veya hakkını kullanması engelleniyor ise, bu da şiddetin bir türüdür ve herhalde bu şiddetin adını ‘yasal şiddet’ veya ‘yasanın şiddeti’ olarak koymak gerekir.

Bu bağlamda, savunma hakkı, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/b-c maddesi ve Anayasamızın 36/1.maddesi gereğince adil yargılanma hakkı ile hak arama özgürlüğünün vazgeçilmez bir unsuru değil, aynı zamanda yargılama faaliyetini demokratikleştiren bir unsurdur. O nedenle savunma hakkına saygı ve özen gösterilmeden yapılan her türlü yargılama, demokratik olmadığı gibi adil de değildir. Bu şekilde yapılan yargılamaları da herhalde ‘yargılama faaliyetindeki şiddet’ olarak nitelemek gerekir.

Yine günümüz Türkiye’sinde kimi yargılamalarda uygulandığı şekliyle sanığın veya avukatının delillerle ulaşmasının engellenmesini, bir tedbir olan tutuklamanın infaza dönüştürülmesini, temel bir insan hakkı olan masumiyet karinesinin türevi niteliğindeki ‘lekelenmeme hakkına’ aykırı biçimde yürütülen soruşturmaları da, herhalde ‘yargılama faaliyetindeki şiddet’ olarak nitelemek pek yanlış olmasa gerekir.

Ve son olarak Tolstoy. Dünya edebiyat tarihinin en büyük ustalarından birisi olan, dünya tarihinin geleceğini, bireylerin ahlaki gelişmesiyle siyasi iktidarların ahlaki çöküşünün belirleyeceğine, azınlığın çoğunluk üzerindeki baskısının insanın ahlaki gelişmesine bağlı olarak zaman içinde ortadan kalkacağına inanan Tolstoy, diğer eserlerine oranla çok fazla bilinmeyen ve hatta okunmayan ‘Sevginin Yasası ve Şiddetin Yasası’ isimli eserinde: insani davranış ve alışkanlıklardan olan tahammülsüzlüğün, düşmanlığın, insanın kendi türüne karşı uyguladığı şiddetin sevgisizlikten doğduğunu, asırlardır işlenen katliamların, uygulanan şiddetin, güdülen düşmanlıkların kaynağının sevgisizlik olduğunu ifade ettikten sonra ‘artık susamam’ diyor ve insanları her geçen gün gömüldükleri manevi yozlaşmadan kurtulmak için şiddetin değil, sevginin yasasına uymaya, bu bağlamda inanmış bir Hıristiyan olarak Hazreti İsa’nın ‘komşunu kendin gibi sev’ çağrısına uymaya davet ediyor.

GİAMBATTİSTA VİCO’NUN TARİHİ ANLAYIŞI VE ONUN BU ANLAYIŞININ KARTİZYEN İLKEYE OLAN KARŞITLIĞI –

1668 – 1744 yılları arasında yaşayan ve bizim buralarda çok fazla tanınmayan ve bilinmeyen Giambattista Vico, ünlü bir İtalyan siyaset felsefecisi, tarihçisi ve hukukçusudur. Özgün bir tarih anlayışı geliştirmiş olan Vico, bilgi ve tarih konusundaki araştırmalarıyla zamanına göre oldukça marjinal fikirler ortaya koymuştur.

Marks’ı ve Hegel’i de etkileyen, tarihin döngüleri incelenirken her bir çağın kendi öznel koşulları içerisinde ele alınması gerektiğini ifade eden Vico, uzmanların tespit ve ifadelerine göre, kendi teorik düşünüş geleneğinin köklerini büyük ölçüde İbn-i Haldun’dan almıştır.

1935-2003 yılları arasında yaşayan, sağlığında Filistin’in en büyük destekçisi ve savunucusu olan, oryantalizme yönelik eleştirileriyle tanınan, Filistin asıllı Amerikalı edebiyat profesörü, aktivist, ve teorisyen Edward W.Said’e ve onun 1993 yılındaki Raith Konferansları’nda yaptığı konuşmalarından derlediği “Entelektüel, Sürgün, Marjinal, Yabancı” isimli sıra dışı kitabında yazdığını göre: “Toplumsal gerçekliği anlamanın doğru yolu onu, her zaman son derece mütevazı ortamlarda tespit edebilen bir başlangıç noktasından doğan bir süreç olarak anlamaktır. Yetişkin insan nasıl yarım yamalak konuşan çocuktan geliyorsa, şeylerin de belirli başlangıçlardan evrimleştiği anlamına gelir bu.”     

Said’in kahramanları arasında yer alan ve ona göre 18.Yüzyıl İtalyası’sının sıra dışı entelektüellerinden olan Vico’yu daha yakından tanımak, onun tarih konusundaki görüşünü ve yaklaşımını, bu bağlamda, Kartezyen karşıtlığını daha iyi anlamak ve bilmek için İngiliz tarihçi R.G.Collingwood tarafından yazılan ve Türkçeye benim çevirdiğim ve Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan “The Idea of History/Tarih Düşüncesi” isimli kitabın ilgili bölümünü aşağıda sunuyorum.

İyi Okumalar!

§ 7. Kartezyen Karşıtlık: (i) Vico

Bu saldırıyı yapanların ilki 18. yüzyılın başlarında Napoli’de çalışmakta olan Vico’ydu. Vico’nun eserlerinde dikkat çeken husus, ilk olarak Bacon’un bilimsel tespitleri formüle ettiği tarihsel metodun ilkelerini onun formüle etmesiydi. Bunun nedeni, Vico’nun eğitimli ve parlak bir tarihçi olmasıydı. Bu yapıcı çalışmayı yürüttüğü sırada Vico, kendisini Kartezyen felsefesi (çn: Ünlü Fransız filozof Descartes’ın kendine özgü olarak geliştirdiği bir bilgi felsefesi görüşü olan bu ilke ve sistem, her türlü bilgiden şüphe duyarak bütün yanılgılardan kurtulup sağlam bir temelde en doğru ve kesin bilgiye ulaşmayı amaçlamaktadır)  ile karşı karşıya kaldığı bir polemik ortamında buldu. Vico, matematiksel bilginin geçerliliğine karşı çıkmamış, ancak başka hiçbir tür bilginin mümkün olmadığını ifade ederek Kartezyen bilgi teorisine karşı çıkmıştır. Dolayısıyla, Vico, Kartezyen ilkesinin hakikat kriterinin açık ve farklı olduğuna ilişkin görüşüne karşı saldırıya geçti. Aslında o bunun, sadece sübjektif veya psikolojik bir kriter olduğuna işaret etmişti. Ben fikirlerimin hakikat olmasına değil, sadece inandığım şeyleri doğruladığında açık ve farklı olduğu olgusuna inanırım diyen Vico, bunu söylerken, inanç hiçbir şey değildir, sadece algılarımızın canlılığıdır diyen Hume ile esasen aynı fikirdeydi. Vico, ‘herhangi bir fikir yanlış da olsa, bizi kendi kanıtlarıyla görünüşte ikna edebilir ve hiçbir şey, inançlarımızın, aslında sofistike argümanla erişilen temelsiz kurgular olduklarını açıkça görmekten daha kolay değildir’ der, bu, Hume ile aynı olan bir görüşün bir kez daha ifade edilmesidir. Bu konuda bizim ihtiyacımız olan husus, Vico’nun bilinebilecek olanı yapılamayacak olandan ayırt edebilecek bir ilkeyle uğraştığı hususudur. Bu insan bilgisinin zorunlu sınırları üzerine olan bir doktrindir. Bu, elbette, ‘eleştirel ampirizm,  Kartezyenizme yönelik bir diğer ana saldırı için bir başlangıç noktası sağlar’ diyen Locke ile Vico’yu aynı çizgide buluşturur.

Vico bu ilkeyi verum et factum convertuntur/hakikat ve olgu birbirine dönüştürülür doktrininde bulur: bu, bir şeyi gerçekten bilme, onu sadece algılamanın aksine anlayabilmenin koşulu ve bunu bilenin kendisinin yapması demektir. Bu ilkeye göre, doğayı sadece Tanrı kavrayabilir, ancak matematiği insan kavrayabilir, çünkü matematiksel düşüncenin nesneleri, matematikçinin inşa ettiği kurgular veya hipotezlerdir. Herhangi bir matematiksel düşünme, ister ABC bir üçgen olsun, isterse AB = AC olsun, bir fiat ile yani bir emirle/izinle başlar:. Bu matematikçinin bir iradeyle üçgeni yapması nedeniyledir, çünkü bu, matematikçinin bunun gerçek bilgisine sahip olabilmesinin factum’u, yani bir olgusudur/vakıasıdır. Bu, sözcüğün olağan anlamıyla ‘idealizm’ değildir. Zira üçgenin varlığı, onun bilinmesine bağlı olmadığı gibi, şeyleri bilmek onları yaratmak da değildir; aksine, daha önce yaratılmadığı sürece hiçbir şey bilinemeyeceği gibi, bir zihnin bir şeyi bilip bilemeyeceği de o şeyin nasıl yaratıldığına bağlıdır.

Verum-factum, yani doğru olgu, gerçek delil ilkesinden, insan zihninin kesin olarak yaptığı bir şey olan tarihin, özellikle insan bilgisinin bir nesnesi olmaya uygun olduğu sonucu çıkar. Vico, tarihi süreci, insanların dil, gelenek, hukuk, hükümet, vb. gibi sistemleri kurduğu bir süreç olarak görür, yani Vico tarihi, insan toplumlarının ve kurumlarının doğuşunun ve gelişiminin tarihi olarak düşünür. Burada ilk kez tarihin konusunun ne olduğuna ilişkin olarak tamamen modern bir düşünceye ulaşırız. Bu düşüncede, Orta Çağ’da olduğu gibi izole edilen eylemler ile onları bir arada tutan ilahi plan arasında izole edilen bir muhalif tez yoktur. Öte yandan, bu düşüncede, ilkel insanın (Vico’nun özellikle ilgilendiği) başlattığı gelişmelerin ne olacağını önceden gördüğü hususunda hiçbir ima da yoktur. Zira tarihin planı tamamen insani bir plandır. Yine bu plan kendi tedrici gerçekleşmesini, gerçekleştirilmemiş bir niyet şeklinde önceden var olan bir plan da değildir. Platon, Tanrısını dünyanın ideal bir modeli üzerinde şekillendirirken insan toplumunu şekillendiren, sadece demiurge’dir, (çn: birçok kültürde görülen Dünya’yı oluşturan ilaha eski Yunan geleneğinde verilen ad ve Plato’nun felsefesinde dünyayı yaratan etmen, yani kainatın yaratıcısı) yani evrenin yaratıcıdır. Tanrı’nın kendisi gibi, o da, kendi tarihsel gelişiminin kurumsal çalışmasında, hem biçim, hem de bir madde olarak bir arada var olan gerçek bir yaratıcıdır. O nedenle, İnsan toplumunun dokusu, insan tarafından hiçbir şeyden yaratılır ve buna bağlı olarak bu, insan zihninde olduğu gibi bu kumaşın her detayını bilen bir insan factum’u, yani insan olgusudur.

Vico bize burada, hukuk ve dil gibi tarihin uzun ve verimli araştırmalarının sonuçlarını vermektedir. O, bu araştırmaları ile Descartes’ın matematiksel ve fiziksel araştırmanın sonuçlarına atfettiği kadar kesin bilgi verebileceğini tespit etmiştir. Vico bu bilginin ortaya çıkış şeklini, geçmişte bunların insanlar tarafından yaratıldığı süreci tarihçinin kendi zihninde yeniden inşa edebileceğini söyleyerek ifade eder. Tarihçinin çalışmasıyla ortaya koyduğu nesne ile zihni arasında önceden belirlenmiş bir uyum vardır. Ancak bu Leibniz’in yaklaşımından farklı olarak, önceden oluşturulmuş bir uyum  mucizesine dayanmaz – tarihçiyi üzerinde çalıştığı insanlarla birleştiren ortak insan doğasına dayanır.

Tarihe karşı bu yeni yaklaşım fazlasıyla Kartezyen karşıtıdır, çünkü Kartezyen sisteminin bütün yapısı, tarih dünyasında ortaya çıkmayan bir sorunla belirleniyordu ve bu düşünceler ile şeyler arasındaki sorun bir şüphecilik sorunuydu. Doğa bilimleri metoduna ilişkin araştırmalarını Fransa’da hüküm süren şüpheci bakış açısıyla başlatan Descartes, maddi dünya olarak gerçekten bir şeyin olduğundan emin olmak zorundaydı.  Vico’nun düşündüğü tarih için böyle bir sorun olamazdı. Şüpheli bir bakış açısı onun için imkansızdı. Vico’ya göre tarih, geçmişle, geçmiş olarak ilgilenmez. Tarih ilk etapta, içinde yaşadığımız toplumun yapısıyla, çevremizdeki insanlarla paylaştığımız usullerle ve örf ve adetlerle ilgilidir. Bunları incelemek için bunların gerçekten var olup olmadıklarını sormamıza gerek yoktur. Esasen böyle bir soru anlamsızdır. Descartes ateşe bakıyor ve kendisine, kendi düşüncesine ilave olarak gerçek bir yangın olup olmadığını soruyordu. Vico için, kendi zamanının İtalyan dili gibi bir şeye bakarken, buna paralel bir soru ortaya çıkmazdı. Böyle bir tarihsel hakikat düşüncesi ile hakikatin kendisi arasındaki ayrım anlamsızdı. Zira İtalyan dili, onu kullanan insanların tam olarak düşündüğü şeydir. Tarihçi için, insanın bakış açısı nihaidir. Tanrı’nın İtalyan dili hakkında ne düşündüğü sorusu, tarihçi için bilinen ve cevaplandırılmasına gerek olmayan bir sorudur. Zira ona göre bu, insanın kendi içinde olan şeyi aramasının nafile olması kadar anlamsızdır. Descartes, kendisinin ahlaki meseleler kuralının, içinde yaşadığı ülkenin yasalarını ve kurumlarını kabul ettiğini ve kendi davranışlarını çevresinde yaygın olarak bulduğu en iyi düşüncelere göre yönettiğini söylemek suretiyle kısmen bunu uygun bulmuş ve o nedenle, bireyin bu şeyleri kendisi için a priori/önsel olarak inşa edemeyeceğini, ancak bunları içinde yaşadığı topluma ait tarihsel hakikatler olarak tanıması gerektiğini kabul etmiştir.1 Descartes’ın metafizik bir temele dayalı olan kendi davranış sistemini inşa etmek için bunun zamanının gelebileceğini umut ettiği ve bu kuralları sadece geçici olarak benimsediği doğrudur; ama o zaman hiç gelmemiştir, olayın doğasına göre bu zaman asla gelemezdi de. Descartes’ın umudu, a priori/önsel spekülasyonun olanakları hakkında sahip olduğu ve savunduğu abartılı görüşlerin sadece bir örneğidir. Tarih, düşünceler ve olgular/vakıalar hakkındaki soruların birbirlerinden ayırt edilemediği bir tür bilgidir. Descartes’ın felsefesinin içerdiği nokta da, bu iki tür soruyu ayırt etmekten ibarettir.

Vico’nun tarih anlayışı felsefi olarak doğrulanabilir bir bilgi biçimi olarak algılanmakla birlikte, bu daha geniş bir gelişme kapasitesine sahip bir tarihsel bilgi anlayışını ortaya çıkarmıştır. Bir zamanlar tarihçiler, tarihsel bilginin genel olarak nasıl mümkün olduğu sorusunu cevaplandırmaya çalışırlarken, Vico, tarihsel problemlerin çözümüne geçebilmiştir. Bu, açık bir tarihsel metot anlayışı oluşturarak ve buna itaat eden kurallar ortaya koyarak yapılır. Vico uzak ve belirsiz dönemlerin tarihi olarak adlandırdığı şeyle, yani tarihsel bilginin genişletilmesiyle özel olarak ilgilenmiştir, nitekim bu konudaki belirli metot kurallarını o ortaya koymuştur.

Birincisi, Vico, tarihin belirli dönemlerinin genel bir karaktere sahip olduğunu, başka dönemlerde yeniden ortaya çıkan her ayrıntıyı bunların renklendirdiğini, böylece iki farklı dönemin aynı genel karaktere sahip olabileceğini ve birinden diğerine analog olarak tartışmanın mümkün olduğunu belirlemiştir. Vico, Yunan tarihinin Homeros dönemi ile birlikte her ikisini de kahramanlık dönemlerinin jenerik adıyla isimlendirdiğimiz Avrupa Ortaçağı arasındaki genel benzerliği ortaya koymuur. Bunların ortak özellikleri savaşçı-aristokrasiye sahip bir hükümet, bir tarım ekonomisi, bir balad edebiyatı, kişisel yetenek ve sadakat fikrine dayanan bir ahlak vb. şeylerdir. Homeros’un Homerik dönem hakkında bize anlattıklarından daha fazlasını öğrenmek için, bizim Avrupa Ortaçağı’nı incelememiz ve daha sonra oradan öğrendiklerimizi erken dönem Yunanistan’ına ne kadar uygulayabileceğimizi görmemiz gerekir.

Vico, bize ikinci olarak, bu benzer dönemlerin aynı sırayla tekrarlanma eğilimi taşıdığını göstermiştir. Her kahramanlık dönemini, düşüncenin hayal gücüne, nesrin şiire, sanayinin tarıma ve barışa dayalı bir ahlakın savaşa dayalı bir ahlaka üstün geldiği bir klasik dönem izler. Bunu sırayla yeni bir barbarlığa ama hayal gücü döneminin kahramanlık barbarlığından oldukça farklı bir barbarlığa doğru bir gerileme takip eder. Bu Vico’nun isimlendirmesiyle, hala düşüncenin yönettiği bir düşünce barbarlığıdır, ancak bu düşünce yaratıcı gücünü tüketmiş ve sadece anlamsız yapay ve bilgiçlik ayrımlarından oluşan ağlar inşa etmiştir. Vico bazen kendi döngüsünü şu şekilde ortaya koyar: birincisi, tarihin yol gösterici ilkesi kaba kuvvettir; daha sonra yiğitlik veya kahramanlık gücü gelir; sonra cesur adalet; sonra parlak özgünlük; sonra yaratıcı düşünme; son olarak da yaratılmış olanı yok eden bir çeşit mirasyedilik ve savurganlık gelir. Ancak, Vico, sayısız istisnaları olan bu tür bir şemanın kabul edilemeyecek kadar katı olduğunun farkındadır.

Üçüncüsü, bu döngüsel hareket, tarihin sabit evrelerinin döngüsü içinde dönüp durduğu bir rotasyon değildir; bu bir daire değil, bir spiraldir; çünkü tarih asla kendini tekrarlamaz, her yeni evre sadece daha önce olanlardan farklı bir biçimde gelir. Bu yüzden Ortaçağ Hristiyan barbarlığı, Homerik çağın pagan barbarlığından, kendisini Hıristiyan zihninin gözle görülür ayırt edici bir ifadesi yapan her şeyden farklıdır. Tarih her zaman yenilikler yaratır, o nedenle, döngüsel yasa bizim geleceği tahmin etmemize izin vermez, bu da Vico’nun bu döngüyü kullanmasını, tarihi tam bir döngüsel hareket olarak gören eski Greko-Romen/Yunan-Roma düşüncelerinden kesin olarak ayrırır (örneğin Platon, Polybius ve Machiavelli ve Campanella gibi Rönesans tarihçilerinde bulunan düşüncelerden) ve onu daha önce esas önemini ifade ettiğim ilkeye, yani tarihçinin vahiyle haber verme ilkesine asla taşımaz.

Vico daha sonra, tarihçilerin her zaman mutlak önyargıyla karşı oldukları için kendilerinin korumaları gereken Bacon’un Novum Organum/Yeni Organ (Bacon bu eserinde eski syllogism/kıyaslama yollarından daha üstün olduğuna inandığı yeni bir mantık sistemini detaylandırır) adlı eserindeki ‘idoller‘ gibi savunduklarını sıralamaya devam eder. Bu hata kaynaklarından beşini seçerek ayırır:

1. Antik çağ hakkındaki muhteşem görüşler, diğer bir deyişle, tarihçinin üzerinde çalıştığı dönemin zenginliğini, gücünü, ihtişamını vb. hususlar lehine abartıcı önyargılardır. Vico’nun burada olumsuz ifade ettiği ilke, geçmiş dönem tarihini incelemeye değer kılan ilkenin, kendi başına elde ettiği başarıların gerçek değeri değil, tarihin genel seyri ile ilişkili olmasıdır. Bu konudaki önyargı gerçeğe son derece uygundur. Örneğin, Roma’daki taşra uygarlığı ile ilgilenen insanların (arkeolojik bulgularla kanıtladığım gibi) ben Roma Londra’sının sadece 10.000-15.000 nüfusu olduğuna inanma konusunda güçlü bir isteksizlik yaşadıklarını düşünüyorum. Zira bunlar eski çağ hakkındaki muhteşem görüşler olmakla, onlar bu nüfusun 50.000-100.000 kişi olduğuna inanacaklardır.

2. Ulusların kendini beğenmişliği. Kendi geçmiş tarihi ile uğraşan her ulus, onu en uygun renklerle boyamaktan yana bir önyargıya sahiptir. İngilizler, İngilizler tarafından İngilizler için yazılan tarih konusunda, İngiltere’nin askeri başarısızlıklarının ve benzeri şeylerin ayrıntısıyla ilgilenmezler.

3. Öğrenilen kendini beğenmişlik. Bu, Vico’nun yorumladığı gibi, tarihçinin özel bir önyargısı şeklini alır, bu da, tarihçinin hakkında düşündüğü insanların bilgin, öğrenci ve genel olarak kendisine dönük zekası olan insanlar olmaları yönünden, bu insanların kendisi gibi olduğunu varsaymasına neden olan özel bir önyargı şeklidir. Akademik zihin, ilgilendiği kişilerin de akademik kişiler olması gerektiğini düşünür. Aslında Vico, tarihteki en etkili insanların en azından akademik zihinli olanlar olduğunu savunmuştur. Tarihsel büyüklük ve tefekkür sahibi akıl çok nadir olarak birleştirilir. Tarihçilerin kendi hayatını yöneten değerlerinin ölçeği, onun başka karakterlerinin hayatlarını yöneten karakterlerden çok farklıdır. 

4. Kaynakların yanılgısı veya Vico’nun ulusların skolastik halefiyeti olarak adlandırdığı şey. Bu hata Vico’nun yorumladığı gibi, iki ülke benzer bir düşünceye veya kuruma sahip olduğunda, birinin diğerinden öğrenmiş olması gerektiğini düşünmektir. Bu, insan zihninin düşünceleri öğrenmeden, kendi başına yeniden keşfedebilen özgür yaratıcı gücünün, diğerini reddetmeye dayandığını gösterir. Vico, tarihçileri bu yanlışlığa karşı uyarmakta son derece haklıdır. Aslında, Çin’in Japonya’ya, Yunanistan Roma’ya, Roma Galyası’na ve benzerlerine bir şeyler öğretmiş olması gibi, bir ulusun diğerine bir şeyler öğrettiğinin kesin olduğu yerlerde bile, öğrenen her zaman diğerinin öğretmesi gereken şeyleri değil, sadece önceki tarihsel gelişimin onu hazırladığı dersleri öğrenir.

5. Son olarak, kadim insanların kendilerine daha yakın olan zamanlar hakkında, bizlerden daha bilgili olduğunu düşünme önyargısının olması.  Aslında, Vico’ya ait olmayan bir örnek alırsak, Kral Alfred’in zamanının bilginleri, Anglo-Sakson kökenleri hakkında bizden çok daha az şey biliyorlardı. Vico’nun bu önyargıya karşı uyarısı büyük önem taşır, çünkü bu olmadığı, ne olursa olsun bir gelenekten çıkarmadığı geçmiş bir zamanın resmini bilimsel metotlarla yeniden inşa edebilmesinin ilkesi haline gelir. Bu Bacon’un tarihin hafızaya dayandığını veya başka bir ifadeyle otoritelerin açıklamalarına dayandığını ileri sürmesinin açık bir inkarıdır.

Vico, negatif uyarılarla yetinmez; o, tarihçinin sadece otoritelerin ifadelerine güvenebilmelerini aşan belirli metotları göstererek yoluna pozitif bir şekilde devam eder. Onun buradaki gözlemleri, bugünün tarihçisi için basmakalıp gözlemlerdir, ancak bunlar onun zamanında devrim niteliğinde olan gözlemlerdir.

I. Vico, dilbilimsel çalışmanın tarihe nasıl ışık tutabileceğini gösterir. Etimoloji, dil ortaya çıkarken bir halkın nasıl bir yaşam sürdüğünü gösterebilir. Tarihçi, incelediği halkın zihinsel yaşamının ve düşüncelerinin yeniden yapılandırılmasını amaçlar. Zira halkın kelime dağarcıkları düşünce dağarcıklarının ne olduğunu gösterir. Onlar yeni bir düşünceyi ifade etmek istediklerinde, onların eski bir kelimeyi mecazi olarak yeni bir anlamda kullanma biçimleri, yeni düşünce ortaya çıkmadan önce onların düşünce dağarcıklarının ne olduğunu ortaya koyar. Böylece, intellegere/anlamak ve disserere/inandırmak gibi Latince kelimeler, Romalıların anlama ve inceleme/tartışma için kelimelere ihtiyaç duyduklarında, hasat etme ve tohum ekme gibi tarımsal sözcükleri nasıl ödünç aldıklarını gösterir.

2. Vico, mitolojiyi de benzer şekilde kullanır. İlkel dinin tanrıları, onları icat eden halkın sosyal yapısını ifade etmenin yarı şiirsel bir yolunu temsil eder. Dolayısıyla, Vico, Greko-Romen/Yunan-Roma mitolojisinde, eskilerin evsel, ekonomik ve politik yaşamının temsil edilmesini görür. Bu efsaneler, kendisine dönük mütefekkir hukuk ve ahlak kuralları halinde ifade edilebilecek şeylerin kendi kendine ifade edilmesidir.

3. Vico, geleneği kullanmanın yeni bir metodunu (yeniliği bize tuhaf görünse de) ortaya koyar. Bu, geleneği edebi bir gerçeklik şeklinde alarak değil, kırılma indisini bir dereceye kadar tanımlayabileceğimiz bir ortam aracılığıyla, çarpıtılmış gerçeklerin karışık bir hatırası olarak alınmasını önerir. Bütün gelenekler doğrudur, ancak bunların hiçbirisi demek istediği şeyi demek istemez. Onların ne demek istediklerini keşfetmek için ne tür insanların onları icat ettiğini ve o çeşit insanların böyle bir şey demekle ne demek istemiş olduklarını bilmemiz gerekir.

4. Bu yeniden yorumlamanın anahtarını bulmak için, belirli bir gelişme aşamasındaki zihinlerin aynı tür ürünleri yaratma eğiliminde olduklarını hatırlamamız gerekir. Vahşiler her zaman ve her yerde vahşidir. Modern vahşileri inceleyerek, kadim vahşilerin nasıl olduklarını öğrenebiliriz ve böylece en eski antik tarihin olgularını gizleyen vahşi mitleri ve efsaneleri nasıl yorumlayacağımızı öğreniriz. Çocuklar da bir çeşit yabandır, o nedenle çocukların korku masalları bize bu konuda yardımcı olabilir. Modern köylüler düşünmeyen ve hayal eden kişilerdir, onların düşünceleri de ilkel toplumun düşüncelerine ışık tutar vb.

Özetle: Vico iki şey yapmıştır. İlk olarak, on yedinci yüzyıl sonu tarihçiler tarafından gerçekleştirilen eleştirel metottaki ilerlemeyi sonuna kadar kullanarak tarihsel düşünceyi yazılı otoritelere bağımlılıktan kurtarmış, gerçekten özgün, bağımsız ve bilimsel analizlerle tamamen unutulmuş olan hakikatleri yeniden elde edilebilir hale getirmiş, bu suretle bunların eleştirel olabileceği gibi yaratıcı da olabileceğini göstererek bu süreci daha ileri bir aşamaya taşımıştır. İkincisi, tarihsel olarak örtük olan felsefi ilkeleri ve kavramları kendi tarihsel çalışmasında geliştirmiş, bunu Kartezyenizm felsefesinin bilimsel ve metafizik karşıtı saldırısını ortaya koyacak bir noktaya getirmiş, bilgi teorisini hakim felsefi inancın sığlığından ve soyutluğundan kurtarmak için daha geniş bir temel geliştirmiştir. O, aslında çok fazla bir etkiye sahip olmak konusunda kendi zamanının çok ilerisindedir. İki kuşak sonra Alman düşüncesi, on sekizinci yüzyıl sonunda Almanya’da yapılan tarihi çalışmaların görkemli bir şekilde çiçek açmasına ve kendi adına Vico’nunkine benzer bir noktaya ulaşmasına kadar, onun eserinin olağanüstü değeri anlaşılamamıştır. Bu anlaşıldığında, Alman bilginler, onu yeniden keşfetmişler ve düşüncelerin ticari mallar gibi ‘difüzyon‘ (çn: moleküllerin hareket enerjileriyle çok yoğun ortamdan az yoğun ortama hareket etmesi, sızması) ile değil, her ulusun gelişmesindeki belli bir aşamada ihtiyaç duyduğu şeyleri bağımsız olarak keşfetmesiyle yayıldığı konusunda Vico’nun doktrinini örnek almışlar ve Vico’ya büyük bir değer yüklemişlerdir.

1Discourse on Method/Tarihçi Metot Üzerine Bir Söylem, bölüm iiı.

Din, ebediyetin anlamı ve tadıdır.” Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher

BİR TERCÜME: “ÇOCUĞUN DİNİ” VE BİR ÖNSÖZ –

İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim bu kitabın, yani “Child’s Religion/Çocuğun Dini” isimli kitabın yazarı, 1878 ile 1965 yılları arasında yaşayan, Cenevre Üniversitesi’nde eğitim profesörü ve pedagog olan ve J.J.Rousseau Enstitüsü Direktörlüğü yapan Profesör M.Pierre Bovet’tir.

Daha önce, çocukların kavga etmelerin nedenleri, bu kavgaların hangi farklı yollarla geliştiği, bu kavgaların, kavgalara katılan çocuklar üzerindeki etkisi üzerine bir araştırma ve sorgulama niteliği taşıyan ve yakında Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan “The Fighting Instinct/Kavga Etme İçgüdüsü” isimli kitabını İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim yazarın bu kitabı, çocuğun dini, bu bağlamda, çocukların dini eğilimlerinin gelişmesi üzerinedir.

Kitap, Bovet’in kendi pedagojisini sağlam temeller üzerine kurma yönündeki çabalarını, özellikle bizzat kendisinin yaptığı araştırma türünü çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. O nedenle, uzmanların fikrine göre, bu kitap ve bu kitaba konu çalışma, özellikle Avrupa’da ve hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde, bu konuda yürütülmüş olan çalışma türü üzerinde oldukça etkili ve ilham kaynağı olmuştur.

Yakında yine Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan kitap için yazdığım önsözü, aşağıda sizinle paylaşıyorum:

ÖNSÖZ –

İnanmanın ve tapınmanın insanla olan beraberliği kadim bir beraberliktir. Bu bağlamda, insanların ilk yaratılışlarından itibaren kendileriyle birlikte dünyada var olduğu kabul edilen inanmanın ve tapınmanın adı olan din, insanların ve toplumların, en önemli ihtiyacı ve inanç kaynağıdır.

Tek Tanrılı dinlerin ortaya çıkmasından ve yaygınlaşmasından önce, kaynağını, güneş gibi, ay gibi, yıldızlar gibi göksel varlıklardan, ateş gibi, rüzgar gibi, yıldırım gibi korkulan doğal olaylardan ve olgulardan alan bu inanç ve tapınma, özü itibarı ile bir sistemdir.

Esasen ruhtan ve bedenden oluşan insanın, gerek kendi varlığını, gerekse hayatını anlamlaştırması için bir inanç sistemine, yani dine ve bir dinsel inanışa ihtiyacı vardır.

Tek Tanrılı dinler olan İslamiyet de, Musevilik de ve Hıristiyanlık da, Tanrı, yani yaradan ve onun dünyadaki elçileri olan Peygamberler ile bu Peygamberlerin vaaz ettikleri, inanç sisteminin temel unsurları olan Tanrı’nın iradesini ve bu iradenin somutlaşmış halini ifade eden Kuran, Tevrat, İncil gibi kutsal kitaplar, bu dinlerin temel akidelerini ortaya koyarlar.       

Bu akideler, yaradılıştan itibaren dünyayı, evreni, bunların ve kendisinin yaratılmasını, ölümden sonraki hayatını merak eden insanın, bu meraklarını gidermesine aracılık ederler. Bu amaçla, bu akideler ve inanç sistemleri, birlikte ve toplum halinde yaşama ihtiyacı içinde olan insanın, bu hayat şeklini kolaylaştırmak ve düzenli hale getirmek için kurallar koyarlar.

O nedenle, din bu kuralları kabullenmeyi, Tanrı’ya inanmayı, Tanrı’ya ve O’nun elçisi olan Peygamberlere itaat etmeyi gerektirir. Tanrı’ya, O’nun emirlerine iman ve itaat eden insan, manevi yönden tatmin olur, rahatlar ve huzur bulur. Bu çerçevede din, “kural, akide, yol, inanç, töre, kulluk” anlamlarına gelir.

Gerek genel anlamda eğitim, gerekse dini eğitim, insanı ve insan davranışlarını geliştiren, terbiye eden, kurallara bağlayan, olduran alanlardır. O nedenle, her iki eğitimin amaçları arasında benzerlikler vardır ve bu benzerlikler nedeniyle her iki eğitim de, birbirleri ile işbirliği içinde olmak durumunda ve zorundadır.

Her ne kadar günümüzde, genel eğitimin seküler, yani dünyevi, din eğitiminin ise, uhrevi ve manevi olması, insanın inanç dünyasına ait bulunması, bu işbirliğini zaman zaman zorlaştırmakta, her iki eğitimi karşı karşıya getirmekte ise de, bu zorlukların aşılması, ancak ve ancak işbirliği ve empati yapmakla, yardımlaşmakla mümkündür. Esasen her iki eğitimin merkezini de, toplumdaki en önemli hammadde olan, toplumdan gelip yine topluma giden insan oluşturmakla, eğitimin temel amacı insan yetişmek olmakla, bunun böyle olması, böyle anlaşılması ve böyle uygulanması gerekir. 

İnsan yapısı ve yaradılışı gereği eğitilebilir bir varlıktır ve ancak eğitimle, ruhen, zihnen ve bedenen gelişebilir, kendisini oldurabilir, yetiştirebilir, büyütebilir, kaliteli bir hayat ve gelecek sahibi olabilir. Esasen Latince “educare” sözcüğünden türetilmiş olan İngilizce “education”, yani eğitim sözcüğü, “yetişmek”, “yetiştirmek”, “büyümek”, “büyütmek”, “gelişmek”, “geliştirmek”, “olgun ve kamil olmak” demektir.  

Yine biyolojik bir varlık, bir organizma olan insan, eğer yetişmezse, büyümezse, gelişmezse, zihnen, fikren ve bedenen ölür. Tıpkı büyümeyen, gelişmeyen, evrimleşmeyen bir ağaç, bir çiçek, bir bitki gibi yok olur. O nedenle, insanın biyolojik olarak varlığını sürdürebilmesi, neslini geliştirebilmesi, ancak ve ancak organizmasını harekete geçiren içgüdülerinin, dürtülerinin, bu bağlamda, doyma, korunma, sevme, sevilme gibi ihtiyaçlarını gidermesiyle mümkündür. Genel eğitimin amacı ve işlevi de, esasen insanın bedensel, ruhsal, zihinsel ve benzeri diğer bütün ihtiyaç ve yeteneklerinin, insanın bütünlüğünü bozmadan, dengeli bir biçimde doyurulmasını, karşılanmasını ve geliştirilmesini sağlamaktır.

İnsanın daha henüz sağ iken, fikren, zihnen, ruhen ve bedenen ölmemesi ise, ancak iyi bir eğitim alması, entelektüel bir süreçten geçmesi, bilgi ve kültür sahibi olması ile mümkündür. İyi bir eğitim almayan, entelektüel bir süreçten geçmeyen ve o nedenle bilgi ve kültür sahibi olmayan, olmayan insan, fikri, zihni, ruhi ve bedeni yönden ölmese dahi, psikolojik olarak hastalanır, depresyon geçirir,  “prozac” veya başkaca antidepresanları kullanmak zorunda kalır.       

Adına kültür dediğimiz fikri, ruhi, zihni, bedeni bütünlük, zenginlik, gelişmişlik, yetişmişlik kazanmak ve bir dünya vatandaşı olmak nasıl bilimle ve genel eğitimle mümkün ise, inanç sahibi olmak, bir dinin mensubu olarak, o dinin gerektirdiklerini ve akidelerini öğrenmek ve bu gereklilikleri gündelik hayat pratiğinde uygulamak da sadece dini eğitimle mümkündür. Zira inanç ve buna bağlı olarak din de, kültürün asli unsurlarındır. Dahası, din ve inanç, idealist Alman düşünürü Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher’e göre, insan düşüncesinin merkezindedir ve insan için en önemli problem, insanın aklını olduğu kadar gönlünü ve yüreğini de tatmin edecek bir hakikat anlayışına ulaşmaktır. O nedenle, Schleiermacher, şiirsel bir ifadeyle “din, ebediyetin anlamı ve tadıdır” demiştir.

Her insan içinde yaşadığı toplumun zaptı altında olmakla, yaşadığı o toplumdan dışlanmamak, soyutlanmamak için, yaşadığı o toplumun örfünü, adetini, geleneğini, inancını, dinini bilmek ve öğrenmek zorundadır. O nedenle, insanların ve toplumların bilime, bilim için genel eğitime ihtiyacı olduğu kadar dini eğitime de ihtiyaçları vardır. Esasen sağlıklı bir dini eğitimden geçmeyen, din terbiyesi edinmeyen, dinin sahih akidelerini öğrenmeyen, öğrenemeyen insan, dinle, inançla, imanla, ibadetle hiçbir ilgisi olmayan safsataların, hurafelerin, batıl inançların ve pratiklerin esiri, dini ticari bir araç yapan, bu yolla ve amaçla dini kullanan, insanların samimi dini duygularını istismar eden din tüccarlarının, cemaatlerin, tarikatların oyuncağı olurlar.

Nitekim çağımızda oldukça gelişmiş olan “Çocuk Antropolojisi” veya “Pedagojik Antropoloji” gibi  bilimler, çocukları, dinle, inançla, imanla, ibadetle hiç ilgisi olmayan bu safsatalardan, hurafelerden, batıl inançlardan, din tüccarlarından, kötü amaçlı cemaat ve tarikatlardan korumak için, planlı ve metotlu bir din eğitiminin çocuk için gerekli ve vazgeçilmez olduğunu, ileri sürmekte ve bu konu üzerinde çalışmaktadırlar.

Hiç kuşkusuz dini kişiliğin kazandırılması demek olan din eğitimini ve kültürünü verecek olanlar, vermesi gerekenler de, başta anne ve babalar olmak üzere aile, okullarda sağlıklı bir din ve ilahiyat bilgisine sahip olması gereken din dersi öğretmenleri ve ibadet yerlerinde görevli olan ve din ile ilahiyat konularında yetkin ve donanımlı kişiler olmalıdırlar.  

Yetkin bir eğitimci ve pedagog olan profesör Pierre Bovet’te,  tercümesini yaptığım bu kitabında, az yukarıda sözünü ettiğim hususlar üzerinde durmakta, çocukların din eğitiminin önemine işaret etmekte, bu eğitimin genel yönlerinin ve çizgisinin nasıl olması gerektiğini incelemekte ve açıklamaktadır.

Yaptığı çalışmanın sağlıklı bir temele oturması, bilimsel olması ve çocuğun doğasına aykırı olmaması için, çocuğun doğası ve gelişimindeki olguları inceleyen ve araştıran Bovet, aynı zamanda ve bu amaçla, insanlığın sosyal, ahlaki ve dini yaşamını araştırmakta ve incelemekte ve çalışmalarını deneysel psikoloji alanından sosyolojiye, antropolojiye, dinsel deneyime, etik ile felsefeye kadar genişletmektedir.

Bunu yaparken Bovet, araştırma ve incelemesinin ilk aşamasında, çocukların dinle ilgili düşüncelerine, faaliyetlerine, sorgulamalarına, yanı sıra yetişkinlerin dini deneyimlerine yer vermekte ve nihayetinde din eğitimi ile ilgili gerçek prosedürlerin, süreçlerin giderek genel ilkeleri nasıl formüle ettiğini anlatmakta ve açıklamaktadır.

Çocukta Tanrı düşüncesinin ilk önce anne ve babası ile şekillendiğini, bu bağlamda, çocuğun anne ve babasını her şeye kadir olan, her şeye gücü yeten ilahi bir güç olarak düşündüğünü, zamanla bunun böyle olmadığını gördüğünü ve çocuğun bu konudaki ilk krizinin bu şekilde başladığını ifade eden Bovet, çocuğa sadece kendi toplumunda egemen olan din düşüncesinin, bilgisinin, terbiyesinin ve telkininin verilmesinin doğru olmadığına, diğer dinler, Peygamberler, kutsal kitaplar ile felsefi inançlar ve bu felsefi inançların sahibi olan bilge kişiler hakkında da bilgi verilmesi, somut vakıaları ve bireysel değerleri çıkış noktası olarak alan tümevarımsal ve ampirik bir yöntemin, otoriter bir şekilde ve mutlak olarak sunulan, dahası yüzyıllarca Hıristiyan deneyiminin kristalize olduğu dogmaları oluşturan bir yönteme tercih edilmesi gerektiğini ifade etmekte ve bu konuda şunları yazmaktadır: “…Çocuklarımıza, daha başlangıçta, babalarımıza söylendiğimiz gibi: ‘Kendinize hiçbir iyiliğiniz yok’ dememeliyiz. Onları adım adım kendi zayıflıklarını ve çaresizliklerini keşfetmeye bırakmalıyız. İnsanlar arasında Mesih’e veya kitaplar arasında İncil’e verdiğimiz eşsiz yeri en başında onlara söylememeliyiz. Onlara Nasıralı İsa’yı, Sokrates’i, Muhammed’i ve Buda’yı – ya da bazı büyük müritleri, Aziz Francis’i (çn: Fransisken Tarikatı’nın kurucusu olan keşiş, mistik ve sonradan Hristiyan azizi olan Assisili Françesko), Zwingli’yi (çn: İsviçre Protestan Reform’unun lideri), Penn’i, Oberlin’i (çn: Lütherci papaz ve hayırsever) ile aynı anda sunmalı ve onları, efendilerini bu insanlardan ayıran muazzam mesafeyi keşfetmeye bırakmalıyız

Bovet, kitabında sadece bu konuları değil, genel temasıyla “saygı” ve hemen hemen bütün dinlerin temelini ve dayanağını oluşturan “ahlak” kavramlarını da ele almakta, ahlak ve çocuk psikolojisine dayalı modern eğitim yöntemlerinin, çocuklara geleneklere ya da geniş çapta buna uygun saygı ve hürmet nesneleri olarak kabul edilen insanlara ve nesnelere gereken saygıyı sağlaması gerektiğine, yaygın olarak saygı ve hürmetin hala zorlama yoluyla öğretilmesinin gerekli olduğuna inanılmasının yanlış olduğuna işaret etmekte, bireylerin tarihsel gelişimine ilişkin kendi çalışmalarına dayanarak bu konuda belirli ve kesin önerilerde bulunmakta, eğitim metotlarının nerede hatalı olduğunu göstermekte, öğretmenlere ve ebeveynlere daha verimli metot şekillerini geliştirme konusunda fikir ve ilham vermektedir.

Bovet’in bu kitabının dayanağı büyük ölçüde Hıristiyan teolojisine/ilahiyatına dayanmakla, bu konuda bilgi sahibi olmayanlar yönünden bu kitap, bölüm bölüm anlaşılması gerçekten zor bölümler içermektedir. O nedenle, okuyucuların bu bölümleri anlayabilmeleri için, bu konuda önceden bir altyapı oluşturmalarında veya en azından bu konu ile ilgili kitapları el altında bulundurmalarında yarar vardır.

Pek çok yönüyle ilginç ve gerçekten okunmaya değer olan bu kitabı okumanızı tavsiye eder, size iyi okumalar dilerim.

Saygılarımla.

Temmuz-2021/ANKARA

Vedat Ahsen Coşar

BİR KİTAP VE BİR ÖNSÖZ!…

Rahmetli babam “Dünyaya kimi insanlar at, kimi insanlar da jokey olarak gelir. Biz at olarak geldiğimiz için bize çalışmak düştü ve biz hep çalıştık” derdi. Benim kaderim de babamın kaderi gibi hep çalışmak oldu ve ben de hep çalıştım.

Hayatım boyunca hiç jokey olmadım Yani bir yerlere gelmek, bir şeyler yapmak için hiç kimsenin sırtına binmedim. Hep çalıştım. Üniversitede öğrenci iken çalıştım. Kötü bir öğrenci olduğum ve doğru dürüst bir staj yapmadığım için avukatlık mesleğine fiilen başladıktan sonra, kendimi yetiştirmek, geliştirmek, bir gelecek inşa etmek, mesleğimde başarılı olmak, kendimi ve ailemi geçindirmek için hep çalıştım.

Her nereye geldi isem, her ne elde etti isem, kendi gücümle, kendi çabamla, kendi çalışmamla geldim ve elde ettim. Yani tam da Frank Sinatra’nın o güzel şarkısında söylediği gibi “I did it my way”, yani kendi yolumu kendim yaptım.   

Ayrıldığım hiçbir yere, geride bıraktığım hiçbir makama dönüp bakmadım. Hiç kimsenin ayağının altında dolaşmadım. Kimselere eyvallah etmedim. Hiç kimseye müdanam olmadı, Hiç kimseden hiçbir şey talep etmedim. Gelene ağam, gidene paşam demedim. Her şeyin, her ilişkinin, her mevkiinin, her makamın gelip geçici olduğuna, bir sonu bulunduğuna inandım ve hep önüme, hep geleceğe baktım.

Bu süreçte yalpaladığım zamanlar, şaşırdığım şeyler, hiç hak etmediğim olaylar oldu elbette. Ama öyle de olsa bu dar zamanları, bu zor zamanları, aklımın, sağduyumun, yüreğimin yol göstermesiyle aştım ve sonunda kendimi düzlüğe çıkardım.

Bütün bunlardan dolayı şikayetçi miyim? Asla. Aksine mutluyum. Dahası kendimi pek çok konuda şanslı görüyor, hayatın bana iyi muamele ettiğine inanıyorum.         

Pek çok şeyi geride bırakmış, pek çok şeyi görmüş, yaşamış, tatmış, sindirmiş, hazmetmiş bir insan olarak, son beş altı yılımı geçmiş yıllarıma nazaran daha farklı yaşıyorum ve hatta tam da “kreşendo” günlerimi yaşıyor, daha çok kendimle birlikte oluyorum. Kendimden ve hayatımdan hiç de sıkılmıyorum. Öyle ki, hayatımda her zamankinden çok daha az insan, çok daha az eşya var. Sevdiğim şeyleri, seçtiğim şeyleri yapıyorum.

Son zamanlarda, sevdiğim ve seçtiğim şeyler arasında en çok yaptığım şey yazı yazmak oldu. 2014 yılında oluşturduğum ahsencosar.worpress.com adresindeki bloğumda, hukuk üzerine, siyaset üzerine, edebiyat üzerine, sanat üzerine, etik üzerine yüzlerce yazı yazdım. Bu yazıları kitaplaştırdım ve yayınladım. Şimdilerde bu yazılar yeni bir kitap oluşturacak kadar birikti. Bu yazılara daha önceki birkaç yazımı ve yaptığım konuşmaları da ekledim ve bunları yeni bir kitap olarak hazırladım. Sanırım yakın bir tarihte kitaplaşacak ve yayınlanacak. Adını Orhan Veli’nin şiirinden esinlenerek “Giderayak” olarak koyduğum bu kitaba yazdığım önsözü aşağıda sizinle paylaşıyorum.

İyi okumalar!

ÖNSÖZ

Orhan Veli “Giderayak” isimli o güzel şiirinde; “Handan, hamamdan geçtik, / Gün ışığındaki hissemize razıydık; / Saadetinden geçtik, / Ümidine razıydık; / Hiçbirini bulamadık; / Kendimize hüzünler icadettik, / Avunamadık; / Yoksa biz…/ Biz, bu dünyadan değil miydik?” diye yazar ya.

Biz de giderayak, tam olarak böyle demesek, saadetinden azıcık da olsa geçtik desek de, bu dünyadan değil miydik diye sormuyor, bu dünyadan değil mişiz diyoruz kendimize.

Ama öyle de olsa netice itibariyle, Aşık Garip’in söylediği gibi, “İşte geldik, işte gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” diyoruz giderayak.

Blogumda paylaştığım denemelerden, bir zamanlar yazdığım yazılardan, yaptığım konuşmalardan oluşan bu kitabımın ismini, o nedenle, “giderayak” olarak koydum.

Bizden önce gelip giden her fani gibi, biz de geldik, gördük, yendik, yenildik, yaptık, yapmadık, yapamadık, sevdik, sevildik, sevilmedik, takdir edildik, edilmedik; başardıklarımız da oldu hayatta, başaramadıklarımız da, hayallerimiz de oldu, hayal kırıklıklarımız da. Velhasıl bir ömür, ömrümüz böylece geldi, böylece geçti ve geçiyor.

İktidar günlerimizde, yıldızımızın parlak olduğu zamanlarda, etrafımızda pervane olanların bir kısmı kaybolmuş gitmiş şimdilerde, bir kısmı da, daha dün bizim oynadığımız, at koşturduğumuz yerlerde çelik çomak oynamakla meşgul.

Biz ise, şairin dediği gibi “çekilmişiz bir kenara, seyrediyoruz olup biteni ve bakıyoruz, kimde biz ne kadarız, kim de bizden ne kadar kalmış” diye.

Peki! Şaşırıyor muyuz bütün bunlara? Hayır. Şaşırmıyoruz. Neden mi? İnsana dair hiçbir şey artık bizi şaşırtmıyor da ondan. Olgunlaşma denilen, kendini oldurma denilen şey sanırım bu. Freud’un dediği gibi, “Olgunlaştıkça kimseyle uğraşasın gelmiyor. Kendini yetiştirememiş, olduramamış, vefasız, kadir kıymet bilmez insanlardan uzaklaşıyorsun. Seni yoran, yıpratan, hayal kırıklığına uğratan insanlarla birlikte olmaktan vazgeçiyorsun.

Ama umutlarımız, hala geleceğe dair, hayata dair umutlarımız var. Esasen pek çok şeyden vazgeçse de, umutlarından vazgeçmiyor, vazgeçemiyor insan. Zira “Umut olmadığını düşünecek olursanız eğer” diyor Noam Chomski ve şöyle devam ediyor: “Umudun olmadığına güvence veriyorsunuz demektir. Eğer özgürlük içgüdüsünün var olduğunu düşünürseniz, bir şeyleri değiştirmek için fırsat var demektir ve o zaman daha iyi bir dünya yaratmada sizin de katkınız olabileceği ihtimali doğar. Seçim sizin!

Biz o seçimi yaptık. Elbette umut var. Bir şeyleri değiştirmek, bir şeyleri düzeltmek, kötü giden şeyleri yoluna koymak için umut var. Yeter ki, hedefleriniz olsun, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak gibi bir hayaliniz ve bunların yapılmasında sizin de katkınız olabileceğine dair inancınız olsun.

Elinizdeki bu kitapta yer alan yazılar, en başta umut olmak üzere, benim bütün bu hususlara ilişkin duygularımı, düşüncelerimi, eleştirilerimi içeriyor.

Bu yazılarla ilgili olarak en son söylemem gerekenleri ise: “Ben, kendimin şarkıcısıyım, kurguluyorum geleceğin tarihini” diyen, bazen çoğul, bazen tekil bir kişilik, bazen sıradan bir insan, sıradan bir şair, bazen sıradışı bir entelektüel olan, bazen kendisini demokrasinin ve özgürlüğün destanını yazmakla görevli bir mesih, bazen de sıradan bir dünya vatandaşı olarak gören Walt Whitman söylüyor.

Okuyalım.     

Bunlar, bütün çağların ve ülkelerin, bütün insanların düşünceleri, yalnız benim değil; / Bunlar, benim oldukları kadar sizin de değilseler, beş para etmezler, olmasalar da olur; / Bunlar, hem bulmaca, hem de bulmacanın çözümü olmalılar, yoksa beş para etmezler; /  Bunlar, uzak oldukları kadar yakın da değilseler, beş para etmezler; / Toprağın ve suyun olduğu her yerde büyür bu çimen; / Bu hava tekmil yerkürenin soluduğu hava”

Saygılarımla.

NOKTALARI BİRLEŞTİRMEK!

Apple kurucularından olan, buluşlarıyla bilişim ve iletişim teknolojisinde çığır açan, 2011 yılında hayatını kaybettikten sonra dahi insanlara ilham vermeye devam eden Steve Jobs, 2005 yılında Stanford Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada şunları söylüyor:

“Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım, birincisi noktaları birleştirmekle ilgili… Üniversite için neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini fark ettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum. Sonuçta okulu bırakmaya karar verdim. O zaman bu bana çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan birisini bu olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen dersleri almama da gerek kalmadı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim. O dönem ülkedeki en iyi kaligrafi dersini Stanford Üniversitesi veriyordu. O derslere girmeye ve kaligrafinin nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Eğer o derslere girmemiş olsaydım, Mac hiçbir zaman çok yönlü yazı karakterlerini veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Bunları Windows’ta Mac’ten kopyaladığına için muhtemelen hiçbir bilgisayarda bunları göremeyecektik. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım ve bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayacaklardı.

Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Ortağım ve ben Apple’ı yaşındayken evimizin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık ve 10 sene sonra Apple, 4 bin çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüştü. En nadide ürünümüz Mac’i piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşıma yeni basmıştım. Ardından kovuldum. Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl koyulabilirsiniz? Geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve yönetim kurulu benim yanımda yer almadı. Sonuçta 30 yaşında sokakta kalmıştım. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yok olmuştu, bu benim için büyük bir yıkımdı. Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Başarısızlık sembolü olmuştum, o nedenle vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat yaptığım işi hala sevdiğimi fark ettim. Ve yeniden başlamaya karar verdim. O zaman farkında değildim belki ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Zira hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim. Sonra Next ve Pixar adında başka iki şirket kurdum ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık oldum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story’yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple Next’i satın aldı ve ben Apple’a geri döndüm. Kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Bu, tadı kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı. Demem şu ki, işiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak. Zira ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Bunu yapmanın tek yolu ise, yaptığınız işi sevmenizdir. O işi henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onun değerini, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, severek yaptığınız iş de, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani sevdiğiniz o işi bulana kadar devam edin! Yılmayın.

Kendinizde yeterli cesareti bulamadığınızda belki de doğru zaman şimdi değildir diye düşünebilirsiniz ama eğer işler yolunda gitmiyorsa ve gitmeyecekse kaçınılmaz sonu beklemenin de bir alemi yoktur. Bu hususta, unutulmaması gereken şey, her yeni başlangıçta, başlangıç noktanız her neresi olursa olsun, bir önceki işinize oranla o yeni işe daha avantajlı başlıyor olmanızdır. Zira korkunun ecele faydası yok. Unutmayın, istifa mektubu cebinde olan bir insanın hayatta sırtı yere gelmez!”

Steve Jobs’ın anlattığı kendisinin hayat hikayesinden anlayacağımız ve çıkaracağımız üç önemli ders var: Birincisi noktaları birleştirmek, ikincisi sevdiğin işi yapmak, üçüncüsü her şeye yeniden başlamak için düğmeye basmak.

Noktaları birleştirmek ne demektir? Noktaları birleştirerek ne elde ederiz?

Hemen işaret edelim ki, okul öncesi çocuk kitaplarının çoğunda, çocukların birleştirmeleri ve böylece bir şekil elde etmeleri için konulmuş noktalar vardır. Bu noktalar farklı genişliklerde, farklı sınırlarda ve farklı uzaklıklarda yer alırlar. Çocuğun bir noktadan bir başka noktaya ilerleyebilmesi için bazen kesintisiz, bazen düz, bazen eğimli veya kıvrımlı, bazen yuvarlak çizgiler çizmesi gerekir. Çocuk bu noktaları birleştirmek suretiyle sonuçta bir şekil elde eder. Bu şekil, bazen bir tavşan, bazen bir sincap, bazen bir ayı, bazen bir aslan ya da başka bir şeydir. Bu noktaların birleştirilmesiyle çocukların el ve göz koordinasyonlarının birlikte hareket etmesi, bilişsel yönden gelişmesi, yaptığı işe odaklanması, dikkatini toplaması, bir mekanda veya zeminde ilerleme becerisinin artması sağlanmaya çalışılır.

Noktaları birleştirmek, “harflerin aralarında ki boşlukları, doğru yazım biçimlerini ve oranlarını belirli kurallar çerçevesinde yeniden düzenleyerek güzel, estetik ve zarif yazı yazma sanatı” olarak tanımlanan kaligrafinin uygulanmasında da önemli bir yere ve işleve sahiptir. Bizzat kendisinin de ifade ettiği üzere, Steve Jobs’ın seri olarak ilk ürettiği bilgisayar olan Mac’ta kullandığı çok yönlü yazı karakterlerini ve boşlukları doğru orantıda kullanan fontları oluşturmasının ve o tipografiyi ortaya çıkarmasının temelinde de noktaları birleştirmek vardır.

Aslında hayatta, hepimizin hayatı da noktalardan oluşur. Hayatımızdaki ilk nokta doğum, son nokta ise ölümdür. Bu iki noktanın arasında, iş sahibi olmak, evlenmek, boşanmak, çocuk sahibi olmak, iş değiştirmek, bir kentten ve bir ülkeden ayrılıp bir başka kente veya ülkeye yerleşmek gibi hayata dair olan bir dolu nokta vardır. Bu noktalar birbirini takip ederek hayatımızı şekillendirirler. Bu noktalar arasında şekillenen hayatımız, her zaman düz bir çizgide ilerlemez. Zaman olur bizi yukarılara, bulutların üzerine taşır, “vay ben neymişim be abi/abla”, zaman olur bizi aşağılara çeker ve “ben mahvoldum, ben bittim” dedirtir bize. Bazen bir işe girer mutlu olur, gelecekle ilgili olarak umutlanırız, bazen bir işten ayrılır veya bir işten atılır üzülürüz. Hayatımızdaki bu noktaların birleşmesiyle ortaya çıkan resim, çocuk kitaplarındaki noktaların birleşmesiyle ortaya çıkan resim gibi, bazen bir kuş olur uçar, bazen bir kedi olur miyavlar, bazen bir horoz olur zamanlı zamansız öter.

Tıpkı bunun gibi hayatımızdaki noktaların birleşmesi de, bazen bir kariyer olur, bazen bir mutluluk, bazen bir mutsuzluk, bazen bir sevda, bazen bir ayrılık olur. Yani hayatımızdaki bu noktaların birleşmesinin bizi nereye götüreceğini çoğu zaman planlayamayız, dahası bilemeyiz.

Tıpkı Steve Jobs’ın Stanford Üniversitesi’nde aldığı kaligrafi dersinin kendisini nereye götüreceğini, o dersi aldığı zaman bilmemesi, bilememesi gibi bir şeydir bu. Ama Steve Jobs’ın söylediği gibi: “Bu noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Ama bu noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine ve sizi bir yerlere taşıyacağına inanmanız gerekir. Bunun için de bir şeye, Tanrıya, cesaretinize, kendinize, hayata inanmanız gerekir. Zira hayata bu şekilde bakmanız, sizi hiçbir zaman yarı yolda bırakmaz ve gün gelir sizi de, hayatınızı da değiştirir.

Gelelim Steve Jobs’ın konuşmasının bize öğrettiği ikinci şeye, yani insanın sevdiği şeyi ve işi yapmasına.

Hayatta mecburen yaptığımız şeyler vardır. Sezen Aksu’nun o şarkısında: “Erken kalkmak mecburen / İşe gitmek mecburen / Eve dönmek mecburen / Mecburiyetten / Oh sesleri of olunca / Her kafadan ses çıkınca / Şaşırınca bunalınca / Mecburiyetten / Mecburen, mecburen /  /Mecburiyetten” dediği gibi mecburen, mecburiyetten yaptığımız şeyler vardır. Cenazeye gitmek mesela, yakını vefat eden birisinin başsağlığına gitmek, mesela hasta ziyareti yapmak gibi şeyler, bizim mecburen ve mecburiyetten yaptığımız şeylerdir.

Bir de seçerek ve severek yaptığımız şeyler vardır. Seçerek ve severek yaptığımız şeylerin çoğu, aslında bizim hobimiz olan şeylerdir. Sevdiğimiz bu şeyleri yaptığımız zaman adrenalimiz yükselir, mutluluğumuz, neşemiz, keyfimiz artar. Çünkü bunları yaptığımız zaman beynimiz, dopamin, oksitasin serotonin, endorfin hormonları salgılar.

Yaptığımız şey bizim seçerek ve severek yaptığımız bir şeyse eğer, bu yaptığımız şey, o işte bizi başarıya götüren noktanın başlangıcıdır. Bunun için de neyi sevdiğimizi veya seveceğimizi bilmemiz, kendimizi ve yeteneklerimizi tanımamız gerekir. Bu hayatın hemen her alanında önemli ve etkili olduğu gibi, iş ve meslek seçiminde de etkili ve önemli olan bir husustur. Nitekim Steve Jobs, Stanford Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada bunu “Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım, (…) Zira ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Bunu yapmanın tek yolu ise, yaptığınız işi sevmenizdir. O işi henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onun değerini, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, severek yaptığınız iş de, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani sevdiğiniz o işi bulana kadar devam edin! Yılmayın” şeklinde ifade ediyor.

Ama bazen başınıza gelen bir şansızlık, yıkım olarak gördüğünüz bir durum, mesela sevdiğiniz bir işten kovulmamız, mesela sevdiğiniz bir insandan ayrılmanız yeni bir şeyin başlangıcı da olabilir. Sizi hayatınızın bir başka dönemine girmek konusunda özgürleştirebilir. Steve Jobs’in söylediği gibi “bu belki tadı kötü bir ilaç olabilir”, ama bu ilaç sizi silkeleyebilir, kendinize getirebilir, size yeni bir ufuk açabilir.

Charlie Chaplin’in “Bu dünyada hiçbir şey kalıcı değildir. Endişelendiğiniz, dert edindiğiniz şeyler bile” veya Buda’nın “Her merhaba bir vedanın başlangıcıdır, hayatta hiçbir şey kalıcı değildir”  ya da Mevlana’nın “Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güze l/ Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş! / Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…” demesi bundandır, bundan dolayıdır.  

Her şeyin bir zamanı, gökler altında her işin bir zamanı var: Doğmanın bir zamanı var, ölmenin bir zamanı var: Dikmenin zamanı var, sökmenin zamanı var: Öldürmenin zamanı var, şifa vermenin zamanı var: Yıkmanın zamanı var, yapmanın zamanı var: Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var: Yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var: Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var: Kucaklaşmanın zamanı var, kucaklaşmamanın zamanı var: Aramanın zamanı var, vazgeçmenin zamanı var:  Saklamanın zamanı var, atmanın zamanı var: Susmanın zamanı var, konuşmanın zamanı var: Sevmenin zamanı var, nefret etmenin zamanı var: Savaşın zamanı var, barışın zamanı var…”

Bu sözler, İsrail Kralı Dsvut’un oğlu Hazreti Süleyman’a ait.

Neden mi yazdım bu sözleri? Bu sözler, Steve Jobs’ın konuşmasındaki üçüncü mesaj olan “her şeye yeniden başlamak için düğmeye basmakla” ilgili de, onun için yazdım.

Nitekim Steve Jobs, konuşmasında bunu: “Kendinizde yeterli cesareti bulamadığınızda belki de doğru zaman şimdi değildir diye düşünebilirsiniz ama eğer işler yolunda gitmiyorsa ve gitmeyecekse kaçınılmaz sonu beklemenin de bir alemi de yoktur. Bu hususta, unutulmaması gereken şey, her yeni başlangıçta, başlangıç noktanız her neresi olursa olsun, bir önceki işinize oranla o yeni işe daha avantajlı başlıyor olmanızdır. Zira korkunun ecele faydası yok. Unutmayın, istifa mektubu cebinde olan bir insanın hayatta sırtı yere gelmez!” şeklinde ifade ediyor.

Yani demek istiyor ki, “işler doğru zamanda olmadığı için olmuyor demektir, bu durumda kaçınılmaz sonu, yani işten atılmayı beklemenin bir yararı yoktur. Basın istifayı ve işten ayrılın. Zira bu durumda doğru olan zaman, istifa etmek ve işten ayrılmak zamanıdır. İstenilmediğiniz yerde olmamak, durmamak, ayak altında dolaşmamak, ona buna paspas olmamak zamanıdır. Yeni bir başlangıç yapmak zamanıdır. Her yeni başlangıç yeni bir fırsattır Bunu yaptığınızda ve yeni bir işe başladığınızda, eskiye oranla daha avantajlı olursunuz, zira artık deneyim sahibisinizdir

Son birkaç söz. Bu sözleri de İngiliz şair Alfred Lord Tennyson söylüyor. Okuyalım:

 “Bir yarın düşleriz hep, bir türlü bugüne kavuşmayan. / Yeni bir gün düşleriz,  yeni bir gün başlamamışken bile. / Çağrıları duyarız, ama gerçekten önemsemeyiz asla. / Gelecek için umutlanırız / Ama gelecek bir plandan ibarettir yalnızca. / Bilgeliği düşleriz / Ama her gün uzaklaşırız yanından / Bir kurtarıcı gelmesi için yalvarırız / Ama bizim elimizdedir kurtulmak. / Ve biz hala uyuyoruz!”

Gelin dostlarım / Henüz vakit çok geç değil / Yeni bir dünya arayalım / Bunun için günbatımına dek uzanalım / Gücümüz yetmese de / Yeri göğü sarsmaya / Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe / Zaman ve kader bizi zayıflatsa da / İrademiz yeterlidir / Çabalamaya, aramaya, bulmaya / Ve asla pes etmemeye.

ANAYASA VE ANAYASACILIK ÜZERİNE BİR DENEME –

İktidar/Yeni Bir Toplum Analizi” isimli kitabının “İktidarın Yola Getirilmesi” başlıklı XVII. Bölümünde Bertrand Russell, Konfüçyüs ile ilgili şu anekdota yer verir: Thai Dağı’nın yanından geçerken, Konfüçyüs, bir mezarın başında acı acı ağlayan bir kadına rastlar. “Senin ağlaman acı üstüne acı çekenlerin ağlamasına benziyor” diyen Konfüçyüs, kadına neden ağladığını sorar. “Öyle” der kadın ve şöyle devam eder, “önce kocamın babasını bir kaplan öldürmüştü, sonra bir başka kaplan kocamı öldürdü, şimdi de oğlumu yine bir kaplan öldürdü.” Bunun üzerine Konfüçyüs, “O halde neden bu diyardan gitmiyorsun?” diye sorar. Kadın son derece kararlı ve bilinçli biçimde şu yanıtı verir: “Burada iktidar/hükümet baskısı yok da ondan.” Bunun üzerine Konfüçyüs şu yorumu yapar: “Unutmayın çocuklarım. Baskı yapan iktidarlar/hükümetler kaplanlardan daha dehşet vericidir.”

Dünya siyasi tarihi Konfüçyüs’ün bu tespitini doğrulayan pek çok örnekle doludur. Esasen “anayasa” dediğimiz kurumun icat edilmesinin nedeni de budur. Yani, kaplanlardan daha dehşet verici olan baskıcı iktidarların yola getirilmesi için “anayasa” denilen kuruma gereksinim duyulmuştur.

Devlet gücünün dizginlenmesi ve denetlenmesi için yararlanılabilecek teknikleri arama çabaları sonucunda doğan ve modernizmin ürünü olan anayasa kavramının özü, devlet iktidarının kurallarla sınırlanması ve bu yolla siyasal alanda keyfiliğin önlenmesi, diğer bir yaklaşımla birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacıyla siyasi iktidarın sınırlandırılması düşüncesine dayanır.

Locke ile başlayıp Montesquieu ile bugünkü biçimini alan “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, iktidar temerküzünü önlemenin ve iktidarı sınırlandırmanın en etkili aracı olmakla, anayasacılığın da olmazsa olmazlarındandır. Öyle olduğu için 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16. maddesi “Hakların güvence altına alınmasını sağlamayan, kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsenmeyen toplumlar, asla bir anayasaya sahip değildirler” hükmünü içerir.

İnsan/birey merkezli değil, devlet merkezli olan, “güçlü devlet, güçlü yürütme” anlayışı üzerine kurulu bulunan ve bu anlayışa işlerlik kazandırmak için kuvvetler ayrılığı ilkesini değil de, onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan “kuvvetlerin işbirliği” ilkesini tercih eden ama daha sonra yapılan değişikliklerle bu özelliğini de yitiren ve sadece bir tek kişinin iradesine imkan veren bir düzenleme içeren mevcut anayasa, bu yönüyle anayasacılığın özüne aykırıdır. 

O nedenle ülkemizin, merkezine bireyi/insanı alan, demokrasimizin en önemli eksiklerinden olan demokratik ve hukuki meşruiyete sahip bir denetleme ve dengeleme mekanizması kuran, yani kuvvetler ayrılığını gerçekleştiren, birey hak ve özgürlüklerinin alanını genişleten yeni bir anayasaya gereksinimi vardır.

Anayasa özü ve işlevi itibariyle hukuki olmaktan daha çok siyasi alana ilişkin bir üst normdur. Bu normun her şeyden önce nötr, yani tarafsız olması, ideolojik olmaması gerekir. Marks’ın özlü deyimi ile bir ‘iktidar tezahürü’ olan ideoloji, aynı zamanda ‘hakikat tekeli’ iddiasında olan ve hemen her şeyi kapsayan siyasi bir inanç sistemidir.

Oysa ki, demokrasilerde hiç kimse hakikat tekeline sahip olmadığı gibi, herkesin kabul etmek zorunda olduğu bir ideoloji de yoktur. Dolayısıyla demokratik toplumlarda, çoğu ayrı ve farklı siyasi görüşlere sahip olan yurttaşların tamamı için tek bir ideoloji üzerine kurulu bir anayasa olamaz. Anayasa, tüm yurttaşlar için ortak bir siyasi ve hukuki mutabakat metni olmakla, siyasal/ideolojik yönden nötr olmak durumundadır.

O nedenle bir anayasanın, Sartori’nin de savunduğu “faydacı anayasa/çerçeve anayasa” olması, yani herhangi bir ideolojik tercihi yansıtmayan, siyasal/ideolojik yönden nötr olan, toplumun bütün sosyo-politik güçlerinin, iktidar sürecinin tanımlanan mekanizmalarına riayet ettiği, var olan kurumlarından yararlandığı, bu kurumların birbirleriyle rekabet edebilecekleri bir zemini kurduğu, siyasal sürecin sadece genel kurallarını düzenleyen bir anayasa olması ve aynı zamanda kısa olması gerekir.

Anayasanın, faydacı/çerçeve anayasa anlayışına uygun olarak, maddi anlamda hukuk kurallarından, diğer bir deyişle hukuki ilişkileri belirleyen ve değiştiren kurallardan oluşan bir anayasa olmaması; aksine maddi hukuk kurallarına yer vermeyen, sadece iktidar sürecinin işleyişiyle ilgili usuli kuralları düzenleyen ve dolayısıyla değişen ülke ve dünya koşullarına kolaylıkla uyarlanabilen şekli/usuli bir anayasa olması gerekir.

Günümüzün liberal/anayasal demokrasi anlayışının önemli özelliklerinden birisi katılımcılıktır. Katılımcılık, sadece isteyenin istediği siyasi partiye üye olması, seçmenlerin çoğunluğunun seçime katılması, oy kullanması, Meclis’te temsil edilmesi değildir. Hem bunlar, hem de sivil toplum kuruluşlarının/hükümet dışı kuruluşların, meslek kuruluşlarının, toplumun örgütlü diğer kesimlerinin kendilerini ilgilendiren, üzerinde uzmanlıkları, deneyimleri ve söyleyecek sözleri olan konularla ilgili yasaların hazırlanmasına eylemli ve etkili biçimde katılmaları demektir. O nedenle anayasanın siyasete en büyük oranda katılımı öngören günümüzün participator democracy/katılımcı demokrasi anlayışına uygun olması gerekir.

Savunma, iddia ve hükümle birlikte yargın kurucu unsurudur. Bu husus gözetilerek savunmanın ve onun örgütü olan baroların anayasada yargı bölümünde düzenlenmesi gerekir.

Hakimler Savcılar Kurulu’nun, anayasadaki kooptasyondan, yani kapalı bir kast sistemi üzerine kurulu olan yapıdan kurtulması, çoğulcu bir yapıya kavuşturulması, bu bağlamda ve öncelikle Adalet Bakanı ile Müsteşarının bu kuruldan çıkarılması ve bu suretle yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının yeniden tahkim edilmesi gerekir.

Anayasanın dilinin açık, anlaşılır, teknik deyimlerden olabildiğince arınmış, sadece anayasa uzmanları ve yüksek mahkeme yargıçları tarafından değil, sıradan vatandaşlarca da okunup anlaşılabilir içerikte ve yalınlıkta olması, gereksinim duyulduğunda anayasal sistem içinde değiştirilmesine izin vermeyecek derecede katı olmaması gerekir.

Anayasanın, 1982 Anayasası ve sonrasında yapılan değişikliklerle iyice katılaştırılan devletin pastoral ve yönlendirici iktidarına son vermesi, bilge Çetin Altan’ın nitelemesiyle devleti ‘teknik devlet’, yani vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştıran ve güzelleştiren devlet, diğer bir deyişle bir ‘hizmet organizasyonu’ olarak örgütlemesi ve onun memurunu da ‘halkın hizmetkarı’ yapması gerekir.        

Anayasanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri olan ve biri birinden soyutlanması mümkün olmayan, aksine bir bütün oluşturan üniter, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini benimseyen; insan haklarını korumayı temel hedef olarak gören ve bunu güvence altına alan; hakları ve özgürlükleri kısıtlayan, kullanılmasını engelleyen değil, hakları ve özgülükleri çoğaltan ve kullanılmasının önündeki engelleri kaldıran; demokrasi ve hukuk devleti konularında evrensel standartları yakalayan bir anayasa olması gerekir. 

Merkeziyetçi, hiyerarşik ve baskıcı 12 Eylül anlayışına ve ruhuna uygun olarak oluşturulan ve 39 yıllık uygulama süreci içinde görevini büyük ölçüde bu anlayışa ve ruha uygun biçimde yerine getiren Yüksek Öğretim Kurumu’nun, anayasada, yüksek öğretimle ilgili olarak sadece standart koyan, koyduğu standartları izleyen ve yüksek öğretim kurumlarının uygulamaları arasında birlik ve eşgüdüm sağlayan bir yapıya dönüştürülmesi ve böylece üniversite ve yüksek okulların idari, mali ve bilimsel yönden özerk olmaları sağlanmalıdır.

Anayasa yapım sürecinde dikkate alınması gereken  son bir söz, onu da Sartori söylüyor: “On Sekizinci ve On Dokuzuncu yüzyıl anayasa-yapıcıları anayasacılığın nihai amacını, telos’unu doğru anladıkları için onların anayasaları, anayasaların nasıl işleyeceği ve işlemesi gerektiği yolunda – sonuçsalcı bir vurgulamayla – yapılmıştı. Dolayısıyla bu anayasa-yapıcıları, doğal mühendislerdi. Ancak hukuki pozitivizm ve analitik hukuk bilimi, özellikle Avrupa ve Latin Amerika’da, tek kaygıları ve eğilimleri bir hukuk evreninin tümdengelimsel tutarlılığı olan anayasa hukukçusu kuşaklarını yetiştirdi. Onlara göre bir anayasa, aralarında sıkı ilişkiler bulunan bir direktifler, emirler ve yasaklar sisteminden başka bir şey olmadığı gibi, bütün diğer düşünceler hukuk dışı olmakla, bunların üzerinde durulmaması gerekir. Oysa gerçek şudur ki, hiçbir örgüt, uygun bir özendiriciler yapısı olmadan salt yasaklarla işleyemez; bu iktidar ve iktidarın örgütlendirilişi bakımından tümüyle doğrudur; çünkü burada yasakların kendi kendine yöneltildiği ve dolayısıyla emir ve yasakların kolayca eğilip büküldüğü veya göz ardı edildiği bir noktaya geliyoruz. Bu da, şu noktayı vurguluyor ki, devletin örgütlendirilmesi bütün diğer örgütlerden çok, bir ödüller ve cezalar, iyi özendiriciler ve korkutucu caydırıcılar yapısıyla ayakta tutulmak zorundadır. Öyleyse şu notla bitireyim: Anayasaların özendiricilerce izlendiği ve özendiricilerce desteklendiği düşüncesinden ne kadar uzaklaşırsak, anayasa yapımının mühendisliğe benzer bir görev olduğunu o kadar hatırlamak zorundayız. Yüzyıl önce anayasa mühendisliğinden söz etmek, lafı fazla uzatmak olurdu; ama bugün ondan söz etmek, unutmakta olduğumuz bir şeyi kendimize hatırlatmak demektir.

ESKİ TÜRKİYE’DE HAKİMLER VARDI, YENİ TÜRKİYE’DE SIFATI HAKİM OLANLAR VAR!

Sene 1984 veya 1985 yılıydı. Adli Tatil zamanıydı. Ofisimin telefonu çaldı. Açtım. Telefondaki ses “Ben Yargıtay 9.Ceza Dairesi Başkanı Aydın Saraçoğlu’yum” dedi ve sonra şunları söyledi: “Avukat Bey, ben nöbetçi Ceza Dairesi Başkanıyım. …Ceza Dairesi’nde tutuklu olan müvekkiliniz …’in bir dosyası var. Dosyayı bizzat inceledim ve raportöre de incelettirdim. Yerel mahkeme kararı yanlış. Müvekkiliniz haksız yere içeride yatıyor. Ancak incelemenin duruşmalı yapılmasını talep etmişsiniz. Eğer duruşma isteğinden vazgeçerseniz, dosyayı hemen ele alıp karara bağlayabiliriz. Duruşma isteğinden vazgeçmezseniz, dosyanızın incelenmesi Adli Tatil sonrasına kalır” dedi.

Gösterdiği duyarlılık için kendisine teşekkür ettim. Hemen ertesi gün Yargıtay’a gittim. Duruşma talebinden vazgeçtim. Dosya incelendi ve müvekkilim telgrafla tahliye edildi.

Eski Türkiye’de hakimler vardı yani. Kendinden emin, duyarlı, vicdanlı, adil hakimler vardı. Bu hakimlerin çok büyük bir kısmı Mecelle’nin 1792.maddesinde vasıfları: “Hâkim; hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır” şeklinde ifade edilen hakim gibi hakimlerdi.

Ne yazık ki onlar, beyaz atlarına bindiler ve gittiler.

Yeni Türkiye’de de hakimler var. Kuşkusuz içlerinde görevlerini hakkıyla yapan, kendinden emin, vicdanlı, duyarlı adil olanlar da var. Ama kendisinden emin olmayan, emin olmadığı için gölgesinden korkan, taraf avukatları ile konuşmaktan, onları dinlemekten imtina eden ve çoğu zaman avukatlara, hem duruşmalarda, hem de duruşma dışındaki ilişkilerinde nezaketsiz davranan, empati yapma yeteneğinden yoksun olan, talimatla karar veren, dosyasına hakim olmayan, duruşmalara hazırlıksız çıkan, duyarsız hakimler de var.

Herhalde bu şekilde hareket edenlere hakim dememek, bunları sıfatları hakim olan ama “hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn” olmayan hakimler olarak isimlendirmek gerekir.

Nereden mi aklıma geldi de yazdım bunları. Aslında bütün bunlar hep aklımdaydı. Ara sıra da olsa Adliyeye gittiğimde tanık olduğum, meslektaşlarımın anlattıklarıyla bilgi sahibi olduğum, yargı adına, adalet adına, ülkem adına üzüldüğüm olaylardı bunlar.

Ama dün görüşmek istediği bir hakim tarafından görüşme isteği nezaketsiz bir şekilde reddedilen bir meslektaşımın, üzülerek anlattığı yaşadığı bu olay üzerine, bunları yazmaya kendimi mecbur hissettiğim için yazdım bunları.

Bu değerli meslektaşımın üzüntüsünü paylaşmak amacıyla, bu yazının başında anlattığım rahmetli Aydın Saraçoğlu’nun davranışını anlattım kendisine ve sonra  Montesquie’nün, ‘Lettress Persanes’ isimli eserinin kahramanı olan hakimin, “Avukatlar bizim için canlı kitaplardır. Görevleri bizi, aydınlatmaktır.” deyişini naklettim.

Sonra Napolyon’a suikasttan sanık olan Moreau’nun avukatı Bonnet’in, yargılama aşamasında hakime “Ben, konvansiyona iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kafamı. Birincisini dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz.’ demesini anlattım.

Son bir söz. Onu da Cenap Şahabettin söylüyor: “Nezaket, ister iskarpin giysin, isterse çarık, bastığı yeri çamurlamaz.

Özgürlükçü bir yönetim biçiminin önemli bir karakteri, belki de en önemli karakteri, negatif niteliğidir, diğer bir deyişle totaliter olmayışıdır” GEORGE SABİNE

LİBERALİZM, SOSYAL DEMOKRASİ, DEVLET, HUKUK DEVLETİ, YARGI BAĞIMSIZLIĞI, ANAYASACILIK, KUVVETLER AYRILIĞI, SİYASİ PARTİLER ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER –

17 ve 18. Yüzyıllarda siyasal bir teori olarak gelişen, merkezine bireyciliği, özgürlüğü, hoşgörüyü ve rızaya bağlılığı koyan, ama esas itibarı ile doğal hukuka, insan haklarına, sosyal sözleşme ve anayasacılık teorilerine dayanan liberalizm entelektüel bir birikimin adı­dır.

Daha sonraki süreçte siyasal ve toplumsal bir öğreti olarak ortaya çıkan muhafazakarlık ile sol olarak kendisini ifade eden siyasi ve felsefi görüşler, liberalizme karşı tepki olarak gelişmiş olmakla birlikte, liberalizmin kimi değerlerini kendilerine esas almışlardır. Buna göre demokrasi uygarlığımızın özünü liberal değerler oluşturur.

Günümüzde, hem sağ hem de sol tahayyüller tarafından siyasi argüman olarak kullanılan hukuk devleti veya bununla eş anlamlı olan hukukun üstünlüğü, hukukun egemenliği, özgürlük, anayasacılık, anayasal devlet, kuvvetler ayrılığı, insan hakları, doğal hukuk gibi kavramlar, kurumlar ve ilkeler, ilk kez liberalizm tarafından ortaya atılmış ve savunulmuş olmakla, bunların hepsi esas itibariyle siyasal liberalizmin değerleridir.

Ülkemizde, gerek sağ, gerekse sol ideolojiler tarafından yapılan siyasetin merkezinde siyasal liberalizme ait olan bu değerler, kurumlar ve ilkeler olmasına, bu argümanlar referans alınarak ve kullanılarak siyaset yapılmasına rağmen, siyasal liberalizm ve liberaller, liboş vs. gibi hiç de hoş ve doğru olmayan bir şekilde isimlendirilmekte, deyim yerinde ise aşağılanmakta ve hor görülmektedir.

Bu düşüncelerimden dolayı lütfen beni liberal olarak görmeyiniz. Zira ben liberal değilim, sosyal demokratım. Sosyal demokrat olduğum için de ekonomik liberalizme karşıyım. Özgürlüğü, demokrasiyi, çoğulculuğu, hukukun üstünlüğünü, eşitliği, adaleti, dayanışmayı, hakça bölüşümü,  tarihsel ve felsefi kökleri olan bu temel değerlerin, başta eğitim, sağlık, çalışma hayatı olmak üzere günümüzün siyasetine uygulanmasını savunuyorum.

Kaldı ki, sosyal demokrat olmam, siyasal liberalizmi savunmama engel de değildir. Engel değildir, zira sosyal demokrasi, solun eşitlik ilkesiyle siyasal liberalizmin temel ilkelerinden olan özgürlük ilkesinin bir bileşkesidir. Esasen sol siyasi tahayyülün savunduğu ve dayandığı ilkeler arasında yer alan insan sevgisi ve sevecenliği, siyasal liberalizmin hoşgörü ilkesinin bir çeşitlemesidir. Yine siyasal liberalizmin merkezine aldığı birey ve bireycilik, solun merkezine koyduğu en önemli hammadde olan ve toplumdan gelip yine topluma giden insan unsurundan çok farklı bir değer değildir. Kaldı ki, birey olma sürecini tamamlayamayanlar toplumsallaşamazlar. Dolayısıyla birey, insan ve toplum üçlüsü arasında organik bir bağ ve ilişki vardır.

Bu çerçeveden yaklaşıldığında, tarihsel olarak siyasal liberalizmin gerçek mirasçısı soldur, sol olması gerekir. Nitekim İsrailli tarihçi Zeev Stemhell ‘La Liberation’ gazetesinde yayımlanan röportajında şunları söyler; “1789 Fransız Devrimi liberal bir devrimdi. Ondan önceki Amerikan ve İngiliz devrimleri de liberal devrimlerdi. Tarihsel olarak sol, liberal değerlerin mirasçısıdır. Sosyal demokrasi, solun eşitlikçi değerleriyle liberalizmin özgürlükçü değerlerini birleştiren harekettir. Liberalizme karşı çıkmak sola yapılan en büyük kötülüktür. Çünkü bu, özgürlüğe, demokrasiye karşı çıkmakla eş anlamlıdır. Dahası liberal değerleri sağa bırakmaktır.

Solun büyük abisi Sovyetler Birliği’nin vefatından sonra Avrupa solu, siyasal liberalizmi böyle anladığı, yorumladığı ve uyguladığı için ayakta kalmış ve pek çok ülkede iktidar olmuştur. Türkiye’de solun bocalamasının temel nedeni ise, siyasal liberalizmin değerlerini ıska geçmiş, sol ile siyasal liberalizm arasındaki temel ve birleştirici değerlere sahip çıkmak suretiyle özgürlükler alanını genişletmekten yana tavır koymamış olmasıdır. Ne yazık ki, bizim pek çok solcumuz, ne solu, ne sosyal demokrasiyi, ne de siyasal liberalizmi bilmemektedir. Esasen Türkiye solunun temel sorunlarından birisi de budur.

Hukuk, toplum yaşamını hemen her alanda düzenleyen, toplumsal ilişkilerde uygulanması gereken, bu amaçla yöntemler ve araçlar geliştiren bir disiplindir. Normatif sosyal bir bilim dalı olarak değişmezlik dogmasına dayanmasına rağmen, sosyolojik, ekonomik, siyasal, teknolojik gelişme ve değişimlerden yararlanan, bunlara bağlı olarak kendisini değiştiren ve yenileyen, bu suretle bireyin ve toplumun gereksinimlerini karşılayan hukuk, her şeyden önce düzen demektir. Bu düzen, bir yandan uygarca yaşamanın dayanağı, diğer yandan toplum içinde ve birlikte yaşamanın ortak güvencesidir. Sağlıklı bir iktisadi kalkınma, bunun için gerekli olan iktisadi yatırımlar, güvenilir bir hukuk ve yargı sisteminin varlığını gerektirir. Esasen hukuk düzeninde ortaya çıkacak bir aksama, toplum düzenini olumsuz yönde etkiler, bireyin haklarını, güvenliğini ve özgürlüğünü tehlikeye sokar. Zira hukuk düzeni, toplumda barışı, güveni, eşitliği, adaleti ve özgürlüğü sağlamanın en etkili ve yegane aracıdır. Locke’un özlü ifadesi ile “Hukukun amacı, özgürlükleri kaldırmak veya kısıtlamak değil, aksine bunları korumak ve bunların alanını genişletmektir.

Dünyanın ve ülkemizin bugün geldiği noktada, adalet de, bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk da, hak ve özgürlüklerin korunması da, her türlü sosyal, siyasal ve ekonomik faaliyetin gerçekleştirilmesi de, büyük ölçüde yerel olmaktan çıkmış, şimdiye kadar yaratılmış ve şimdiden sonra yaratılacak olan geleceğe bağlanmış, çağımızın aşılması gereken zorlukları ulusal çerçevelerin dışına taşmıştır.

Nerede bir toplum varsa, orada bir hukuk vardır” sözü eski Roma’ya aittir. Son derece yerinde bir tespiti içeren bu maksimden hareketle demek gerekir ki, hukukun yeryüzünde var oluşunun tarihi, insanın var oluşunun tarihi kadar eskidir. Ortaya çıkışı insanın var olması kadar eskiye kadar giden ve öyle olduğu için de kadim olan hukuk, sanırım kendi tarihinin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar önemli, günümüzde olduğu kadar gerekli, günümüzde olduğu kadar anlamlı ve yaşamsal olmamıştır.

Bu tespitten hareketle, günümüzde insanlığın hukuku yeniden keşfettiğini söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Son zamanlarda hukukun üstünlüğüne, hukuk devletine yapılan yollamalar, bu ilke, kavram ve kurumların referans alınması, çağcıl bütün devletlerin örgütlenmelerinin merkezine hukuku almaları, başta Avrupa Birliği olmak üzere benzeri diğer örgütlenmelerin projelerini ve gelecekle ilgili tasavvurlarını hukuk yoluyla toplumu dönüştürme anlayışı üzerine kurmuş bulunmaları bu savımızı desteklemekte ve doğrulamaktadır.

Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramların hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamaması, hukukun gerek toplum yaşamı, gerekse ulusal veya uluslararası düzeyde ne ölçüde etkili ve işlevsel olduğunun kanıtı ve göstergesidir.

İnsan davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın odak noktası olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün ve evrensel ilkelerine olan bağlılıktır. Yani hukuk devleti olmaktır, hukuku kurucu bir değer, üstün, egemen ve vazgeçilmez bir kurum olarak görmektir. O nedenle, devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik unsurlarına günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

On yedinci yüzyılın başlarından bu yüzyıla kadar geçen süre içinde oluşan gelişmelere bağlı olarak, devletin varlık nedeni Tanrı’nın hikmetinden, devletin kutsal bir varlık olarak kutsanması anlayışından kurtulmuş ve böylelikle günümüzde devlet, işlevsel bir aygıta, bir hizmet organizasyonuna, insanların günlük yaşantılarını kolaylaştıran, güzelleştiren ve koruyan teknik bir yapıya dönüşmüştür. Devletin varlık nedeninde ki bu radikal dönüşüm ve değişim, Platon’un zamanından bu yana sorulan ve farklı cevapları olan devleti kim ve nasıl yönetmelidir sorusunun cevabını da değiştirmiştir. Bu sorunun günümüzde tek bir cevabı vardır ve o cevapta son derece açık ve nettir; “devleti halkın oyuyla seçilen kişiler, yani siyasetçiler yönetmelidir.

Peki, devlet nasıl yönetilmelidir? Bu sorunun da tek bir cevabı vardır ve o cevap da birincisi kadar nettir; “devlet, kurallarla, yani hukukla, yani adaletle yönetilmelidir.”

Esasen hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukukun egemenliği kavramlarının ve kurumlarının amacı da, insani bütün eylem, davranış ve tasarrufları kapsayacak, gerek bireylerin ve yurttaşların, gerekse devlet gücü kullanan kişilerin veya kuruluşların tabi olacağı ve uyacağı ve bunların herkese eşit olarak uygulanacağı bir yapı inşa etmektir. Bu anlamda hukuk devleti, hukukun egemenliği, hukukun üstünlüğü bir “emretme ve yönetme” ilkesidir. Bu ilke temelini sınırlı devlet anlayışından alan anayasacılık, anayasal demokrasi, liberal demokrasi fikirleri üzerinde somutlaşmış, cisimlenmiş ve öylece formüle edilmiştir.

Çok eski zamanlardan bu yana, düşünürler; üyelerinin her birinin gerek siyasal yönden, gerekse haklara sahip olmak ve bu hakları kullanmak yönünden eşit olan, kolektif olarak egemen ve kendilerini yönetmek için gerek duydukları yeteneklerin, kaynakların ve kurumların tamamına sahip bulunan bir siyasal sistemi inşa etmeyi düşünmüşlerdir. Tarihin kaydettiği bu ilk düşünce ve pratikler, zaman içinde insanlığı demokrasi adı verilen bir anlayışa ve yönetim şekline taşımıştır. Kuşkusuz demokrasi, insanların ve toplumların yaşadığı sorunların tamamının çözümlenebileceği, insanların ve toplumların bütün hayallerinin ve özlemlerinin tatmin edilebileceği bir sistem değildir. Bu anlamda demokrasi, sadece yönetenlerin başarısız olduklarında değiştirilebilmelerine olanak sağlayan ve kurumsallaşması için devamlılığı öngören bir süreçtir. Kaldı ki sorunların bütünüyle çözümünü gerçekleştirmek zor ve hatta kimi zaman ve koşullarda olanaksızdır. Ama ikincisini yapmak, yani başarısız olanı değiştirmek nispeten daha kolaydır. Esasen demokratik işleyişin özü de budur. Seçimler yoluyla başarısız olan yönetenler iktidardan indirilip yerlerine yenileri getirildiğinde, iktidar politikalarında ve yönetilenlerin durumlarında tam olarak iyileşmeler olmasa da, mutlaka olumlu yönde değişmeler olacaktır.

Onun için insanlar ve toplumlar, demokrasinin istibdat sorununa karşı etkili bir çözüm olduğunu, başkaca sorunların çözümü için tek başına yeterli olmadığını öğrendikleri zaman, toplumda demokrasi bilinci yerleşmiş olacaktır. Diğer bir deyişle, bu sistem içi işleyiş ve arayışlara bağlı olarak demokrasi de kurumsallaşacaktır.

Liberal demokrasinin önde gelen düşünürlerinden olan Karl Popper’in, başta faşizm ve komünizm olmak üzere özgürlükçü demokratik düzenin karşısında olan ideolojilerin özlü bir değerlendirmesini ve eleştirisini yaptığı “Açık Toplum ve Düşmanları” isimli özgün eserinin “Platon’un Büyüsü” başlıklı bölümünün hemen önünde yer alan iki farklı görüş vardır.

Bunlardan birisi Atinalı Perikles’e, diğeri ise Platon’a aittir.

Popper’in açık toplumdan yana olduğunu ifade ettiği Perikles, “Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz” derken, Perikles’ten yaklaşık 80 yıl sonra yaşayan ve açık toplum düşmanı olan Platon şunları söylemektedir; “İlkelerin en büyüğü, erkek-kadın hiç kimsenin öndersiz kalmamasıdır. İster gayretkeşlikten gelsin, ister oyun olsun diye kimsenin aklı kendi girişkenliği ile iş becermeye alışmamalıdır. Savaşta da, barışta da herkes gözünü önderine dikmeli ve sadakatle onun ardından gitmelidir. En küçük işlerde bile herkes önderini izlemelidir. Ancak önderi öyle buyurduğunda kalkmalı, yürümeli, yıkanmalı, yemelidir. Bir sözcüklükle, herkes, kendi ruhunu, bağımsız hareket etmeyi hayal edemeyecek ve böyle hareket etmek yeteneğini büsbütün yitirecek biçimde alıştırılarak eğitilmelidirler.

Buna göre, açık toplumdan yana olan Perikles’in yaklaşımında, yönetimde söz sahibi olan birden çok kişi, yani halk, yani demokrasi olmasına karşın, açık toplum düşmanı olan Platon’un anlayışında, hikmetinden sual olunmaz bir lider ile ona kayıtsız şartsız tabi ve teslim olan bir sürü ve dolayısıyla totaliter bir yönetim biçimi vardır.

Amin Maalouf, “Yüzüncü Ad” isimli romanında, halka çeki düzen vermenin peşinde olan, tek doğ­ru etrafında halkı biçimlendirmeyi amaçlayan, demokrasi ve açık toplum düşmanı Platon’cu toplum mühendisliğini: “Senin için iyi olan, başkaları için de iyidir; gerçek senin elindeyse, yolunu yitirmiş koyunları doğru yola getirmen gerekir, hangi yolla olursa olsun” sözleri ile metaforik bir şekilde ifade eder.

Amin Maalouf ‘un kullandığı bu metafor, Michel Foucault’nun iktidar teknolojisinin gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu ifade ettiği ve özellikle İbraniler tarafından geliştirilen “pastoral iktidar”, yani halkın yararına olan iktidar geleneğinin bir türü olan “çoban-kral” anlayışına dayanır.

Pastoral iktidarda, çoban-kral, kendisine Tanrı tarafından emanet edilen sürünün esenliğinden sorumludur. Burada sürüden ayrılanları takip edip doğru yola getirmek, yani yeniden sürüye katmak, yola getiremediklerini ise yok etmek çoban-kralın asli görevidir. Modern dönemlerde de siyasal seçkinler, yoldan çıkanları doğru yola getirmek için, kimi zaman beyin yıkama ve propaganda gibi yöntemleri, kimi zaman şiddet yöntemini, çoklukla da her iki yöntemi birlikte kullanırlar.

Oysaki demokrasi, kimin yöneteceğinden daha çok, nasıl yöneteceği ile ilgili olan ve zorba yönetimlerden kaçınmayı mümkün kılan, şiddeti, her ne sebeple olursa olsun şiddet kullanmayı reddeden bir yönetim şeklidir. Nitekim George Sabine “Felsefi-Siyasi Düşünceler Tarihi”  isimli eserinde, “Özgürlükçü bir yönetim biçiminin önemli bir karakteri, belki de en önemli karakteri, negatif niteliğidir, diğer bir deyişle totaliter olmayışıdır” diye yazar.

Gerçekten liberal demokrasi, totaliter ve otoriter yapılardan ve yönetimlerden farklı olarak, barış içinde ve aynı zamanda toplumsal ve ahlaki bir temelde bir arada yaşama anlayışına dayanır. O nedenle, hukuk devletini, hukukun üstünlüğünü, anayasal devleti, sınırlı dev­leti, insan haklarını, kuvvetler ayrılığını, siyasal özgürlükleri kendisine referans olarak alan “siyasal liberalizm”, liberal öğretinin bir aracı değil, aksine demokrasinin aracıdır. Buna göre liberal demokrasi, özgürlük yoluyla, yani özgürlükleri kullanarak ve özgürlüklerin alanını genişleterek eşitliği sağlamayı amaçlar.

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren, geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular sorgulanmaya, daha düne kadar doğru olarak bilinenler yanlış, yanlış bilinenler ise doğru bulunmaya başlamıştır. Sadece bunlar değil, güç ilişkisi de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkmış ve halkın eline geçmiştir. Buna bağlı olarak devletlerin, hükümetlerin, kurumların, kuruluşların yanı sıra, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, aynı zamanda bir yaşam biçimi halini almıştır. Onun için Amerikalı futurist Allvin Toffler, “Gelecek yüzyılın cahilleri, okuma yazma bilmeyenler değil, dün öğrendiklerini ve ezberlediklerini unutup yeni şeyleri öğrenmeyenler olacaktır” der.

Esasen az yukarıda sözünü ettiğimiz gelişmelere bağlı olarak, günümüzde demokrasinin anlamı ve içeriği de değişmiştir. Öyle ki, sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten ve yine açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, günümüzde bunlardan çok daha fazla bir değer olarak kabul görmeye ve anlaşılmaya başlamıştır.

Bu bağlamda, hem bunları, hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, yani sınırlı devleti, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, teşebbüs özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, haberleşme özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan ve o nedenle “anayasal demokrasi” olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi algısı ve anlayışı ortaya çıkmıştır.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda “bekçi devlet”, “refah devleti”, “sosyal devlet” gibi aşamalardan geçen devlet örgütü, günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, anayasası olan bir devlet değil, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen “anayasal devlet”tir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları, neyi nasıl yaptıkları ile ilgili olan “anayasal demokrasi” ve onun devlet biçimi olan “anayasal devlet”, klasik liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya, barış temelinde bir arada yaşama anlayışına dayanmaktadır.

Ama en az bunlar kadar ve hatta bunlardan daha çok, temel hak ve özgürlükleri korumak ve güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına, bütçe hakkına dayanmakta ve bunun için de hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koymaktadır.

Anayasal Demokrasi/Anayasal Devlet” anlayışına göre, devlet, kutsal bir varlık olarak değil, insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde; şeffaflık, denetlenebilirlik, hesap verilebilirlik ve sivillik esastır. Bütün bunların sağlanabilmesi için de, gerek devletin örgütlenmesinde, gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında, yurttaşların, devletin asli üyesi olarak kamusal ve bireysel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması esastır.

Anayasacılığın özünü, devletin temel örgütlenmesinin nasıl olacağı, bu bağlamda egemenliğin kullanılmasında hangi organların, hangi sınırlar çerçevesinde devlet gücünü kullanacaklarından daha çok, “birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için siyasal iktidarın sınırlandırılması” ilkesi oluşturur. O nedenle bütün modern anayasalar, devletin temel örgütlenmesinden daha çok, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alma ilkesi üzerine yoğunlaşmışlardır.

Seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri ilkesi üzerine kurulu olan klasik demokrasi anlayışının aksine, günümüzde egemen olan anayasal demokrasilerde, başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere, anayasal ve kamusal yetki kullanan her organ, kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir.

Kuşkusuz siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilir. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamaz. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin “olmaz ise olmaz” organı “yürütme organı”dır.

Ne var ki, günümüz Türkiyesi’nde olduğu gibi, sadece yürütme organının ve hatta tek bir kişinin etkili olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasamanın, tasarruflarını hukuken denetleyecek bir yargı organın bulunmadığı veya çalışmadığı, çalıştırılmadığı bir siyasal sistem uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da demokratik olmaz. Kaldı ki, her türlü iktidar kötüye kullanılabilir. Kullanılmıştır da. Ama dünya siyasi tarihi bize göstermiştir ki, en çok kötüye kullanılan iktidar yürütme iktidarıdır. Zira yürütme iktidarı sübjektif olmakla, hemen her yerde ve bütün zamanlarda keyfi bir şekilde kullanılmış, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit ve tehlike olmuştur.

Anayasacılığın özüne uygun biçimde örgütlenmiş olan devletlerde ve demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal demokrasilerde, sistemin sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlayan mekanizma, kuvvetlerin birbirlerini denetlemesi ve dengelemesi esası üzerine kurulu olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesidir. Bu ilke gereğince, yürütme iktidarı, anayasanın ve yasaların çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen klasik demokrasi anlayışı ile anayasal demokrasi anlayışı arasındaki gerilim veya gerginlik de bu noktadadır.

Öyle ki, klasik demokrasi anlayışı, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini seçimle gelen çoğunluğa verirken, bireylerin, azınlıkta ve farklı olanların haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Bu bağlamda, ülkemizde olduğu gibi çoğu ülkede yürütme organının yasama organına da hükmettiği dikkate alındığında, mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak, yasama ve yürütme organlarını denetleyip dengeleyecek olan güç yargı gücüdür. O nedenle, devletin kurallarla, yani hukukla yönetilmesi, hukuk güvenliğinin sağlanması, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, bağımsız ve tarafsız bir yargı organın mevcudiyetidir.

Bağımsızlık yargı için bir ayrıcalık değil, yargının tarafsızlığını sağlamanın asgari koşuludur. Burada sakınılması gereken husus ile kurulması gereken denge, bir başka tehlike olan yargı gücünün “judiocracy”e, yani “yargıçlar yönetimine” dönüşmemesini ve yargının kendi sınırları içinde kalmasını sağlayacak bir sistemin kurulmasıdır.

Yargı bağımsızlığının önemli dört koşulu vardır. Bunlardan ilki, yargının yasama organına karşı bağımsız olmasıdır. İkincisi, yargının yürütme organına karşı bağımsız olmasıdır. Üçüncüsü, yargının devlete karşı bağımsız olmasıdır. Yani yargının kendisini devletin hamisi, vasisi olarak görmemesi, kendisini devletin çıkarlarını korumakla görevli saymaması, her kişiye ve kuruluşa karşı aynı mesafede olması, eşit ve adil davranmasıdır. Dördüncüsü, yargıcın kendi vicdanındaki, kendi karakterindeki bağımsızlıktır. Bu aynı zamanda yargıç tarafsızlığı anlamında yargının veya yargıcın ideolojik yönden bağımsız olması demektir. Bu koşullardan herhangi birisinin eksik olması veya işlememesi durumunda, yargı bağımsızlığından söz etmek olanaksızdır.

Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değildir. Aksine yargıçların tarafsızlığını, güven içinde ve korkusuz bir şekilde görev yapmalarını sağlamanın teminatıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık ise, verilen kararların siyasi sempatiye ve ideolojik eğilimlere dayanmaması gerektiği anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.

Peki! Bütün bunlar olmazsa veya olup da bunlara uygun davranılmaz ise ne olur? Ne olacağını Hindistan asıllı Amerikalı siyaset bilimci Fareed Zakaria “Özgürlüğün Geleceği/Yurtta ve Dünyada İlleberal Demokrasi” isimli özgün eserinde söylüyor; “…Demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğundan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır…

Peki! Sınırları belirli bir toprak parçası üzerinde en üstün hükümet etme işlevini ifa eden bir siyasi birlik olan devlet nasıl olmalıdır, nasıl örgütlenmelidir?

Devlet, liberal kuramın öngördüğü gibi, toplumda birbirleriyle rekabet eden gruplar ve bireyler arasında tarafsız, her bir vatandaşı, diğer vatandaşların hak ihlallerinden korumaya ve onların özgürlüklerini güvence altına almaya gücü yeten bir hakem olmalıdır. Bu bağlamda, devlet hukuku egemen kılmalı, adaleti sağlamalıdır. Devlet iç ve dış güvenliği korumalı, anayasa ve yasalarla kendisine eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, çevrenin korunması, çalışma hakkının insanca düzenlenmesi ve çalışanların haklarının güvence altına alınması konularında verilmiş olan pozitif yükümlülükleri ve görevleri yerine getirmeli, bu bağlamda devlet sosyal bir devlet olmalıdır. Devlet, yüzyıllar boyunca, özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine inşa edilmiş olmalıdır. Nitekim Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 16.maddesi “Hakların güvence altına alınmasını sağlamayan, kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsenmeyen toplumlar, asla bir anayasaya sahip değildirler” der.

Birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit olan güç temerküzünü, yani gücün bir kişide veya bir kurumda toplanmasını engellemek amacı ile önce büyük İngiliz düşünürü Locke tarafından vazedilen, daha sonra Montesquieu tarafından geliştirilen ve günümüzdeki şeklini alan kuvvetler ayrılığı ilkesi, anayasal devleti kurumlaştırma yolundaki arayışlar sonucu gelişmiş bir teori olup, modern anayasacılığın temelini oluş­turur.

Bu süreç, İngiliz Kralı John ile baronlar arasında imzalanmış ve Papa III.Innocent tarafından onaylanmış olan 12l5 tarihli “Magna Carta” ile başlamış, daha sonraki süreçte kabul edilen Hak Bildirgeleri/Bill of Rights ile devam etmiş ve nihayet 1787 tarihli Amerikan Anayasası ile taçlanmıştır.

Kuvvetler ayrılığı, işlevlerine göre farklılaşan hukuki iktidarın, diğer bir deyişle yasama, yürütme ve yargı erkinin, birbirinden bağımsız birer organ olarak örgütlenmesinin, iktidarın anayasa çerçevesinde kullanılmasının ve paylaşılmasının aracı olup, bu organların birbirlerine üstünlüğünün bir ifadesi değildir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, sadece iktidarı sınırlandırmanın ve güç temerküzünü önlemenin aracıdır. Esasen bu ilkenin vazedilmiş olmasının amacı ve nedeni de budur.  Montesquieu’nun “iktidarı, iktidar durdurur” demiş olması da, bunu bilmesinden, bunun bilincinde olmasından dolayıdır.

Onun için Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babaları, kendi devletlerini kurarken ve dünyanın ilk yazılı Anayasası olan 1787 tarihli Amerikan Anayasası’nı yürürlüğe koyarken, güç temerküzünün önüne geçmek için kuvvetler ayrılığı ilkesini esas almışlar, bu amaçla yasama, yürütme ve yargı erkini birbirinden katı biçimde ayırmışlar, kendi siyasal sistemlerini “checks and balances” diye isimlendirdikleri bu üç gücün birbirini “denetlemesi ve dengelemesi” anlayışı üzerine inşa etmişlerdir.

Gerek özgürlüklerin korunmasında, gerekse eşitliğin sağlanması ile adaletin gerçekleştirilmesinde, kuşkusuz iktidar temerküzünü ve yetkilerin istismarını önlemek için biçimlendirilmiş bir dengele­me ve denetleme sistemi olan anayasacılığa ve bu amaca hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesine ihtiyaç vardır.

Bütün bu nedenlerle, anayasalar sadece bir haklar listesi hazırlayarak yapılamaz, yapılmaması gerekir. Yanı sıra, iktidarların bu hakları çiğneyemeyeceği bir sistem inşa ederek yapılabilir, yapılması gerekir. Bu yapılmadığında, insanlar, anayasaları, önemli bir farklılık ve güvence yaratmayacak yazılı kağıt parçaları olarak görmeye başlarlar. Bunun yaşanmış en trajik örneği, Almanya’nın özenle yaptığı ve fakat Hitler Nazizmini bertaraf etmekte başarısız olduğu ve o nedenle “Weimar Sendromu” olarak adlandırılan Weimar Anayasası’dır.

Daha öncede işaret ve ifade ettiğim üzere, siyasi iktidarların, birey hak ve özgürlüklerini çiğneyemeyeceği bir sistemin inşasında ve yürütülmesinde, buna bağlı olarak demokrasinin yerleşmesinde ve kurumsallaşmasında, kuvvetler ayrılığı kadar önemli olan bir diğer husus, yargı organının bağımsız ve tarafsız bir şekilde örgütlenmesi ve çalıştırılmasıdır. Esasen yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının sağlanamaması durumunda, ne ya da neler olabileceğini Weimar Sendromu tüm dünyaya göstermiştir.

Yarışmaya, yani halkın tercihine dayanan liberal demokrasi, farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, karşı siyasi düşüncelerin ve felsefelerin kendilerini ifade etmelerini, bir siyasi parti içinde örgütlenmelerini, siyasi eşitliğe dayanarak gerçekleştirilen düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar, halkı yönetime ortak etmenin, diğer bir deyişle halkı yetki­lendirmenin asgari araçlarıdır.

Halkı yetkilendirmenin aracı olarak saydığımız unsurların arasında yer alan siyasi partiler, hiç kuş­kusuz siyasi rejimler ile demokrasinin de en önemli ve vazgeçilmez unsurlarındandır. Esasen, demokratik bir siyasi yaşam siyasi partiler olmaksızın düşünülemez. Onun için usta siyaset bilimci Maurice Duverger bizi; “Klasik anayasa hukukunu bilen, fakat siyasi partilerin işlevini bilmeyen kişi, çağdaş siyasi rejimler hakkında yanlış bir görüş sahibidir: siyasi partilerin işlevini bilen ve fakat klasik anayasa hukukunu bilmeyen kişi ise, çağdaş siyasi rejimler hakkında eksik ama doğru bir görüş sahibidir” diyerek uyarmıştır.

Bu uyarıyı dikkate alarak demek gerekir ki; nispi ölçüde temsili nitelik taşıyan parlamentonun oluşmasına, kısmen de olsa siyasi iktidarın mutlakiyetçi monarkın elinden alınmasına ve oy hakkının giderek genişlemesine bağlı olarak, On Dokuzuncu Yüzyılda ABD’de ve İngiltere’de ortaya çıkan siyasi partiler, gerek geçmişte ve gerekse günümüzde, bir ülkenin siyasi rejimi ile o ülkede demokrasinin işleyişi, varlığı veya yokluğu hakkında bize fikir veren en önemli kuruluşlardır.

Siyasi partilerin, geride bıraktıkları iki yüzyılı aşkın süre içinde, toplumlara ve insanlara yaşattıklarına baktığımızda, siyasi partilerin bulundukları ülkenin siyasal rejiminin hem dostu, hem de düşmanı, o ülkede demokrasinin yaşamasının ve gelişmesinin veya bunun tam tersinin oluşmasının en etkili nedeni olduğunu söylemek mümkündür.

Bu gerçeği gördüğü için ünlü Fransız kamu hukukçusu Georges Vedel “Demokrasi siyasi partiler olmaksı­zın yaşayamaz, ancak siyasi partiler yüzünden son bulabilir.” demiştir. Hitler’in Nasyonal Sosyalist Parti’si, Mussolini’nin İtalyan Faşist Parti’si, Lenin’den Stalin’e miras kalan Komünist Parti, Talat ve Enver Paşaların İttihat ve Terakki Parti’si ve bu partilerin ülkelerinin felaketine neden olmaları ne yazık ki Vedel’in bu tespitini doğrulamaktadır.

İYİ SAVCILAR, İYİ KOVBOYLARA BENZER!

Babamdan bana kalan ve o nedenle benim için önemli ve değerli olan iki obje var. Birisi ben daha henüz küçük bir çocukken babamın bana verdiği tüfek, diğeri de bronzdan yapılmış üzerinde adam olan bir küçük at heykeli.

Bu sözler yaşıtım olan pek çok çocuk gibi, benim çocukluğumun da vazgeçilmezlerinden olan kovboy filmlerinin unutulmaz oyuncusu John Wayne’nin oğlu Ethan’a ait.

Bir Amerikan gazetesine verdiği röportajda sözlerine bu şekilde başlayan Ethan sonra şöyle devam ediyor; ‘Ama benim için objelerden daha aziz olan, film yıldızından daha çok bir insan ve baba olan onunla birlikte geçirdiğim çocukluğuma ait hatıralar, bana her zaman ilham veren, rehberlik eden, onun bana bıraktığı sözler, örnekler ve deneyimlerdir. Bana hayatın yaşanmak için var olduğunu o öğretmiştir. O hiçbir zaman olduğu yerde kalmamıştır. Hiç geçmişe bakmamış, hep ileriye, daha ileriye doğru bakmış, olumlu olana odaklanmıştır. Küçük olandan, anlamsız olandan, amaç değil araç olandan her zaman sakınmıştır. Atla, bisikletle, motosikletle gezmeye çıktığımızda, bana, tuttuğunu bırakma, mücadele etmekten vazgeçme, at da, bisiklet de, motosiklet de, hayat da aynı şekilde çalışır, tuttuğun şeyi bırakırsan düşersin, onun için tuttuğun hiç bir şeyi bırakma ve nereye gitmek istiyorsan oraya git demiş ve bunu bana o öğretmiştir.

Ethan’ın babasından, yani John Wayne’dan, o adil, o güçlü, o dirayetli kovboydan, biz de çok şey öğrendik çocukluğumuzda. Ne mi öğrendik? Behçet Necatigil’in o güzel şiirinde yazdığı şeyi öğrendik. ‘…Kötüler ceza yer en sonda / Adalet var, iş onda! / Hak hukuk dağıtma yeri / Kovboy filmleri’ Ama ne yazık ki öğrendiğimizle kaldık! Zira büyüdükçe gördük ki, hayat hiç de öyle işlemiyor ve adalet denilen o yüksek idealin gözleri Themis Heykeli gibi gerçeklere kapalı. Ve adalet sadece kovboy filmlerinde var.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan emekli olan bir başsavcının görevini ve cübbesini devrettiği yeni Başsavcı’ya; ‘…birilerini fazlasıyla rahatsız etmeden görevini yapacağına ve bunu başarıyla yapacağına yürekten inanıyorum’ şeklindeki öğüdünü okuyunca, kovboy filmleri, John Wayne, Behçet Necatigil, hak, hukuk, adalet aklıma gelmiş ve bu yazıyı 24 Mayıs 2015 tarihinde o nedenle yazmıştım. Şimdi güncelleyerek yeniden yazıyor ve yayınlıyorum.

Bu yazıyı yazmayı düşünürken John Wayne’nin önemli filmlerinden biri aklıma gelmişti. Ülkemizde ‘Kahramanın Sonu’ adıyla gösterilen ‘The Man Who Shot The Liberty Valence’ isimli film. Tam Türkçe karşılığı ‘Özgür Valence’ı Vuran Adam’ olan bu filmde, kasabanın düzenini bozan, herkesin başına bela kesilen ‘Liberty Valance’ isimli haydudun hakkından gelen ve böylece kasabaya yeniden adalet ve düzen getiren bir kovboyun hikayesi anlatılır.

Filmin bende iz bırakan çok da güzel bir şarkısı vardır. Altmışlı yılların önemli rock şarkıcılarından Gene Pitney’in söylediği filmle aynı adı taşıyan, yani ‘The Man Who Shot The Liberty Valence’ isimli şarkı.

Kovboy filmlerinde adaleti sağlayan, toplumun düzenini, huzurunu koruyan iyi kovboylar vardır. Kötülerin karşısına hep bu iyi kovboylar çıkar ve sonunda da her zaman bu iyi kovboylar kazanır.

Kovboy filmlerinde iyi kovboyların yaptıkları bu işi, günümüzde ve hukuk devletlerinde savcılar yapar. Tabii eğer yapabilirse! Esasen savcılar bunun için vardır. Yani savcılar, kötü adamlarla, suçla ve suçlularla mücadele etmek için vardır. İyilerin yanında, kötülerin karşısında olan, olması gereken savcılar, yargılama sürecinde, yargıçlar gibi tarafsız değil, taraftırlar. İyilerin yanında, doğrunun yanında, halkın, kamunun, toplumun yanında, hukukun, adaletin, devletin yanında taraftırlar. Birilerini rahatsız etmemek için değil, aksine birilerini, kötüleri, suç işleyenleri, toplumun huzurunu bozanları, yasaları çiğneyenleri rahatsız etmek, onlara dokunmak, hukukun, adaletin gücünü onlara göstermek için vardırlar. Bu görevlerini yapabilmek için de, hem statü, hem de vicdani yönden bağımsız olmak durumundadırlar.

Kamu adına hareket eden, toplumun huzuru, güveni ve yararı için suçu ve suçluları takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia eden, iddiasının ve iddiası içinde yer alan ithamının dayanağını oluşturan kanıtları toplayan ve gerektiğinde dava açan savcıların, insan haklarının korunması, insan haklarına saygılı olunması bağlamında da önemli görevleri vardır.

Daha önce yargıçlık yapan, şimdi ise avukat olan Murat Aydın’ın ‘Kamu Davasının Açılması ve İddianame‘ isimli kitabında vurgu yaptığı üzere, iddia etmek, iddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. Esasen itham edilmiş, hakkında soruşturma ve onu takiben dava bile açılmış olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören masumiyet karinesinin doğal bir unsuru ve uygulamadaki uzantısı olan ‘lekelenmeme hakkı’, temel bir insan hakkıdır. Genelde tüm sanık/şüpheli hakları dahil, lekelenmeme hakkının korunması, dahası sadece sanığın/şüphelinin aleyhine olan delilleri değil, lehine olan delilleri toplamak da savcıya, savcılara ait bir görevdir.

Cumhuriyetin merkez-i idaresinde bir Hukuk Mektebi açmak vesilesi bugünkü içtimaimizi ihzar etmiş bulunuyor. Bugün şahit olduğumuz, hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüsünden daha büyük bir ehemmiyeti haizdir. Senelerden beri devam eden Türk İnkilâbı, mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresine tevessül etmiştir… Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşadında hissettiğim saadeti hiç bir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum.

Bu sözler Büyük Atatürk’e ait. Atatürk bu sözleri, Ankara Hukuk Mektebi’nin/Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında, yani 05 Kasım 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (1. Meclis Binası) Genel Kurul Salonu’nda yaptığı konuşmada söylüyor..

Pek çok yönüyle önemli ve değerli olan bu veciz konuşmanın bana göre en önemli yönü, Büyük Atatürk’ün hizmete açtığı hukuk fakültesini ‘Cumhuriyetin müeyyidesi’ olarak nitelendirmesi, oradan mezun olacak olanları Cumhuriyet Devrimleri’nin ‘mevcudiyetini ve zihniyetini hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresi’ olarak görmesi, yani toplumsal hayatın temelinin, yani devletin, yani Cumhuriyetin temelinin hukuk olduğunu, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla hukukçular olduğunu ifade etmesidir.

Bunu şimdilik bir kenara koyalım ve Dünya Adalet Projesi’nin (World Justice Project), Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne (Rule of Law Index) bakalım. Bu endekse göre Türkiye 2020 yılında 128 ülke arasında 107. sırada yer almaktasdır. Türkiye ile aynı endeks puanına sahip diğer ülkeler ise, Angola, İran ve Nijerya’dır. Aynı araştırmada, Türkiye hükümetin hesap verebilirliği açısından 128 ülke arasında 97. / yasal ve yönetsel düzenlemelerin adil ve etkili biçimde uygulanması açısından 128 ülke arasında 110. / iktidarın sınırlanması açısından ise 128 ülke arasında 124. sıradadır. Hukukun Üstünlüğü Endeksi çalışmasının son beş yıllık sonuçları da aynı şekilde, Türkiye’de hiçbir zaman iyi durumda olmayan hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konusundaki gerilemeyi de açıkça ortaya koymaktadır. Buna göre, 2015’te 102 ülke arasında 80. sırada yer alan Türkiye, 2016’da 113 ülke arasında 99. / 2017-2018’de 113 ülke arasında 101. / 2019’da ise 126 ülke arasında 108. sıradadır Benzer biçimde, Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2019 yılında yapılan bir araştırmada da, Türkiye, düşük endeks puanına sahip ülkeler arasında yer almış ve yargı bağımsızlığı açısından yapılan değerlendirmede 141 ülke arasında 104. olmuştur. Ört ki ölem!

Herhalde yüzümüzü kızartması gereken bu sonuçtan, iktidarıyla, muhalefetiyle ama en başta yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla biz sorumluyuz.

Peki! Ne yapalım? Önce aklımızı başımıza toplayalım, daha sonra konuşmayı, nutuk çekmeyi, hamaset yapmayı, onu bunu suçlamayı bir tarafa bırakalım, aynaya bakalım ve işimizi yapalım. İşimizi iyi yapalım, yapar gibi yapmayalım, yapalım, adam gibi yapalım. Bir de hem vakit geçirmek, hem de adalete olan özlemimizi az da olsa giderebilmek, hukuk fakültesinde okuyarak, bu kadar yıl avukatlık, yargıçlık, savcılık yaparak öğrenemediğimiz adalet denilen, hak hukuk denilen o dersi öğrenmek için oturup kovboy filmlerini izleyelim biraz.

Hem kovboy filmlerini seyredelim, hem de 1945 yılında yazılmış olmasına rağmen, günümüz Türkiye’si yönünden güncelliğini hala koruyan usta şairimiz Behçet Necatigil’in o güzel şiirini okuyalım:

KOVBOY FİLMLERİ

Ucuz sinemalara giderim, / Cebimde fazla para oldukta / Otururum koltukta. / Kovboy filmlerine biterim: / Kızı hesaba katma, / Artistler yalnız erkek. /Şarkı, çalgı, gürültü / Kavga, yumruk, tabanca / Yaşa, vur, kır sesleri / Çın çın öter salonda. / Sahneler basitmiş, basit / İncelik yokmuş, yok! / Kötüler ceza yer en sonda / Adalet var, iş onda! / Hak hukuk dağıtma yeri / Kovboy filmleri.