BİR KİTAP: “KAVGA ETME İÇGÜDÜSÜ” VE BİR ÖNSÖZ

Fransızca olarak yazılan, J.Y.T.Greig tarafından Fransızcadan İngilizceye, benim de İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim “The Fighting Instinct/Kavga Etme İçgüdüsü’ isimli kitabın yazarı İsviçreli Pierre Bovet’tir. Bizim buralarda hemen hemen hiç bilinmeyen Pierre Bovet, kitabın yazıldığı 1923 yılında Cenevre Üniversitesi Jean-Jacques Rousse Enstitüsü direktörü ve aynı zamanda yetkin bir psikolog ve pedagogdur.

Müfredat, öğrenme, öğretme ve değerlendirme ile ilgili çalışmalar yapan, bu konularda UNESCO üyesi devletlere özel teknik destek ve uzmanlık sağlayan, bu çerçevede eşit, kapsayıcı, yüksek kaliteli bir eğitimin verilmesini kolaylaştırmayı amaçlayan International Bureau of Education/Uluslararası Eğitim Bürosu’nun kurucularından olan ve özellikle eğitimin gelişmesine önemli katkılarda bulunan Bovet’in, yakında yine benim Türkçeye çevireceğim “The Child’s Religion/Çocuğun Dini” isimli bir kitabı daha vardır.

Elinizdeki bu ilginç kitabında Bovet, çocukların kavgalarını, bu kavgaların nedenlerini, okul öğrencisi olan çocuklardan alınan yazılı anlatılar, saha/alan çalışmaları temelinde incelemekte,  bu verilerden hareketle kavga etme içgüdüsünün evrimini, kavga etme içgüdüsü ile eğitim sorunlarını,  kavga etme içgüdüsü ile din arasındaki ilişkiyi, gaddarlık/zalimlik duygularını, bu nitelikteki duygu ve davranışları, bu duygu ve davranışların cinsel beraberliklere yansımasını, psikolojik ve pedagojik yönden inceleyip değerlendirmekte, yanı sıra hayvanların oyun oynamalarına ve kavgalarına yer vermekte ve bunu insan davranışları ile karşılaştırmaktadır.  

Buna göre kitap, anne babalar için, eğitimciler için, psikolog ve pedagoglar için önemli ve değerli bir referans ve rehber, bir yol haritası niteliğindedir. 

Hepimizin bildiği üzere kavga, evrensel bir olgu ve gerçekliktir. Okulda vardır, mahallede ve sokakta vardır, ailede vardır, işyerinde vardır, siyasette vardır, tarihin her döneminde ve her ülkede vardır. Çoğumuzun okulda, mahallede, işyerinde, aile içi ilişkilerde, siyasette, özetle hayatımızın herhangi bir alanında ve aşamasında yaptığımız, başvurduğumuz bir fiildir.

Temelinde başkaları ile aramızda olan iletişim kopukluğunun, kendimizi yanlış ifade etmenin, başkalarını yanlış anlamanın, geçmişteki bir husumetin, yanlış yetişmenin veya yetiştirilmenin, buna bağlı olarak ortaya çıkan kişilik ve denge bozukluklarının, insanın doğasında mevcut olan veya yaşadığı çevrenin etkisiyle sonradan öğrendiği saldırganlık dürtüsünün, kıskançlığın, kızgınlığın, kötü ruh halinin, çıkarın olduğu kavganın, en önemli unsuru fiili ya da sözel bir şiddeti içermesi, diğer insanlara maddi veya manevi yönden zarar vermek isteği ve amacı taşımasıdır.

Psikanalizm teorisinin kurucusu olan Freud’un, önceleri biyolojik ve cinsellik temelli iki içgüdüyle, daha sonra ise hayatın tahrip edilmesine ve sonlandırılmasına yönelik bir enerji olarak tanımladığı tatanos (ölüm içgüdüsü) ve eros içgüdüsüyle açıkladığı saldırganlık, davranışçı teorisyenlere göre, bireyin çevreyle olan etkileşimine, hayatına ve hayatı yaşayış biçimine göre şekillenir.

Psikanalizmin tam tersini savunan davranışçı teoriye göre, saldırganlık ve şiddete başvurma, doğrudan koşullanmayla, yani bilginin öğrenilip öğrenilmemesiyle, bilginin davranışa dönüştürülüp dönüştürülmemesiyle belirlenir. Bu teoriye göre, eğer birey kendi hayatında bir şey öğrenmiş ise, bunu davranışına yansıtabilir, öğrenmemiş ise yansıtamaz. Bu bağlamda, insan, çocukluğunda kötü muameleye ve davranışa maruz kalmış, saldırıya ve istismara uğramış ise,  sonraki hayatında da şiddete, saldırganlığa ve istimara başvurur.

Bu teoriyi bilişsel yaklaşım psikolojisiyle geliştiren ve zenginleştiren görüşe göre, saldırgan davranışın oluşumunda ve bunun sürdürülmesinde, anlamlandırma, yorumlama gibi bilişsel etkenler önemli rol oynar.  Bilişsel etkenler ise, çevre koşullarına, gözlemsel öğrenme ve rol model alma şekillerine göre gelişir ve değişir. Gözlemsel öğrenmede ve rol model almada, başta anne ve babalar olmak üzere, çocuğun yetişmesinde etkili olan kişi ve kişiler ile bu kişilerin çocuk tarafından gözlemlenen ve benimsenen davranışları etkili olur. Bu görüşe göre, saldırganlık, başkaca sosyal davranışlar gibi öğrenilen ve dolayısıyla sonradan edilen bir tutumdur. Özetle bu tutumun kökeninde, saldırıya ve şiddete yönelik içsel bir dürtü ve engellenme değil, doğrudan geçmiş deneyimler ve yaşanmışlıklar, bu nitelikteki davranışların çevrede takdir görmesi, desteklenmesi, teşvik edilmesi, çevrenin ve çevredekilerin bu davranışlara karşı olan duyarsızlığı vardır.       

Çaresizlik, reddedilmek ve engellenmek bilişsel olarak saldırganlığı besler ve tetikler. Zira bu durumdaki kişi, kendi benlik değerinin olmadığını veya dikkate alınmadığını ya da eksildiğini, aşındığını hisseder. Kendisini reddeden, engelleyen veya çaresiz bırakan kişi veya kişilere karşı öfke duyar. O kişi veya kişileri düşman, kendisini ise kurban olarak görür. Kişinin böyle bir durumda seçeceği ve başvuracağı savunma aracı, düşman olarak gördüğü kendisini reddeden, engelleyen ve çaresiz bırakan kişi veya kişilere saldırmak ve onlarla kavga etmek olacaktır. Zira bu durumda saldırmak ve kavga etmek, kişinin kendisini değerli ve güçlü hissetmesini sağlayacaktır.

Şiddete başvurmanın, diğer kişilere saldırmanın, sorunları kavgayla çözmek istemenin bir diğer nedeni de anti-sosyal kişilik bozukluğudur. Bu rahatsızlığın temel özelliği, başta ahlak ve nezaket kuralları olmak üzere sosyal düzen kuralları ile kanunlara uymamak, sorumluluk almaktan kaçınmak,  başkalarına zarar vermek ve bütün bunlardan dolayı pişmanlık ve suçluluk duymamaktır.

Her ne kadar, bu psikopati de anti-sosyal kişilik bozukluğu olarak gösterilmekte ve bir anlamda öyle olsa da, yüzeysel çekicilik, büyüklük kompleksi, egosantrizm/ben merkezcilik, kişinin davranışlarına sınır koymaması olarak tanımlanan dürtüsellik/impulsivite, manipülatif tutum ve davranışlar gösterme, empati yapamama, suçluluk ve pişmanlık duymama gibi özellikler gösteren psikopati aslında ruhsal bir hastalıktır.

Peki! Şiddetin, saldırmanın, kavga etmenin, başkalarına zarar verme düşüncesinin ve eyleminin önüne nasıl geçilebilir?

Alman asıllı Amerikalı psikanalist ve sosyolog olan, ruh bilimine Marksist-Sosyalist ve insancıl bir yaklaşım gösteren ve bu yaklaşımın en önemli temsilcilerinden birisi olarak kabul edilen Eric Fromm’a ve onun ezber bozan tespitlerini içeren “Sevme Sanatı” ve “Umut Devrimi” isimli kitaplarındaki açıklamalarına göre, bu konudaki sihirli kelime “umuttur.” Zira Fromm’a göre umut, umut etmek insanı hayata ve başka insanlara bağlayan en önemli duygudur. İnsan parasını, malını, mülkünü kaybetmekle tükenmez, umudunu kaybetmekle tükenir. Şairin “Ben bir insan, / ben bir Türk şairi Nâzım Hikmet / ben tepeden tırnağa insan / tepeden tırnağa kavga, hasret ve umuttan ibaret…” ve yine Cahit Kulebi’nin “Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin, / Yitirmişsin nen varsa birer birer. / Bir sağlık, bir sevinç, bir umut / Onlar da nerdeyse gitti, gider. / Dost bildiğin insanların yüzleri / Aynalar gibi kapkara. / Suyu mu çekilmiş bulutların, / Dönmüşsün kuruyan ırmaklara. / Taşlara düşen saat gibi, / Ne artı, ne eksi. / Bir sağlık, bir sevinç, bir umut / Hikâye hepsi. bundandır, bundan dolayıdır” demesi bundandır ve bunun içindir.  

Eric Fromm, “Mutluluk eğlenmek değildir” diyor ve şöyle devam ediyor: “İnsan,  tekniğe ve maddi tüketime tek taraflı ağırlık vermekle, kendisiyle ve yaşamla olan bağını yitirmiştir…Kendisine ve hayata yabancılaşmıştır… Oysa asıl olan sevmektir. Sevmek, içinde sevme ve sevilme duygusu ile eylemini birlikte muhafaza eden bir sanattır. Bu sanat, diğer bütün sanat dallarından daha fazla içgörüye ve anlayışa sahip olmaya ihtiyaç duyar. Sevmenin bir ustası, bir kılavuzu yoktur; sevmek, kişinin salt kendisi için ve tek başına edinebileceği bireysel bir tercih ve deneyimdir…Modern toplumun bunalımı, ‘insanların var olmak yerine, sahip olmayı’ tercih etmeleridir…”

O halde, şiddeti, saldırıyı, kavgayı minimize etmek için işe, bütün bunların panzehiri olan insanı sevmek ve anlamakla başlamalı, Marks’ın “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısının belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuksal ve siyasal üstyapının, üzerinde yükseldiği gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuksal ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşer. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” şeklindeki tespitini dikkate alarak, öncelikle toplumsal yapıyı değiştirmek, insanı önceleyen,  insanı merkeze olan, insanı eğiten ve insana yatırım yapan yeni bir düzen kurmak gerekir. Bunu yaparsak, yapabilirsek eğer, arkası nasıl olsa daha sonra gelir…

EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN 27.04.2021 TARİH VE 2021/19 SAYILI GENELGESİ ÜZERİNE –

Hepimizin bildiği üzere, hukuk, insan yaşamını doğumdan ölüme ve hatta bazı durumlarda ölümden sonrasına kadar; toplum yaşamını ise hemen her alanda ve her daim düzenleyen, toplumsal ilişkilerde ve yönetim işlerinde hukuka uyulmasını kimi zaman emreden, kimi zaman tavsiye eden, bu amaçla kurallar, kurumlar tesis eden, yöntemler, araçlar, yaptırımlar geliştiren bir disiplindir.

Normatif ve sosyal bir bilim dalı olarak değişmezlik dogmasına dayanmaması, sosyolojik, tarihsel, felsefi, ekonomik, siyasal, teknolojik gelişme ve değişimlerden yararlanması ve o nedenle kendisini sürekli yenileyerek ve değiştirerek, bireyin ve toplumun gereksinimlerini karşılaması gereken hukuk, her şeyden önce bir düzen demektir.

Bu düzen, bir yandan uygarca yaşamanın dayanağı, diğer yandan, toplumda huzur ve başkalarıyla birlikte barış içinde bir hayat sürmenin güvencesidir. Hukuk düzeninde ortaya çıkacak herhangi bir eksiklik, boşluk ve aksama, toplumun düzenini olumsuz yönde etkileyeceği gibi, bireyin güvenliğini, özgürlüğünü, mal varlığını ve hatta hayatını tehlikeye sokar. Zira hukuk düzeni, toplumda adaleti, barışı, güveni, huzuru, eşitliği, özgürlüğü, istikrarı sağlamanın, hak ve özgürlükleri güvence altına almanın en etkili, belki de tek aracıdır.

Hukuk düzeninin, “ceza hukuku” disiplini adı altında yaptığı düzenlemelerin önemli olmasının en başta gelen nedeni, bu düzenlemelerin bireyin hak ve özgürlüklerine doğrudan ve çok etkili biçimde müdahale eden yaptırımları içermesidir. O nedenle, bir ülkenin ceza yasalarına egemen olan felsefe ve ceza yasalarının mahkemeler tarafından uygulanma şekli, o ülkedeki siyasal rejimin de niteliğini gösterir.

Bu anlamda, tıpkı Konfüçyüs’un “bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız şarkılarına bakın” maksiminden hareketle, “bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız, ceza yasalarına, o yasaların mahkemeler tarafından uygulanma şekline, bu uygulamada ceza hukukunun evrensel ilkelerine uyulup uyulmadığına bakın” demek her halde yanlış değildir.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize, totaliter devletlerin, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için, ceza yasaları ve bu yasaları uygulayan mahkemeler aracılığıyla; öncelikle ve özellikle birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırdıklarını ya da bütünüyle ortadan kaldırdıklarını bilfiil yaşatarak göstermiştir.

Bu bağlamda, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya’da iktidara gelen Naziler, Ekim Devriminden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde, hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasalarına ilişkin tüm mevzuatlarını ve bunların yargısal uygulamalarını kendi otoriter/totaliter anlayışlarına göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için, en başta anayasalarında; siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, bu amaçla kuvvetler ayrılığı ilkesini esas almışlar, ceza hukuku ile ilgili temel ve evrensel ilkelere anayasalarında yer vermişler ve uygulamada bu ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır.

Yine geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden uygar dünya, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmamaları için, başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere, birçok uluslararası sözleşme ve belgede, bireyi ceza yasalarının keyfi uygulamalarına karşı koruyan ve güvence altına alan hükümlere yer vermiştir. Bu hükümlerin içinde gerçekten önemli ve değerli olan haklardan üçü, özelde “sanık hakları”, “mahkum hakları”, “adil yargılanma hakkı”, genelde insan hakları ve bu hakların korunması amacıyla oluşturulan insan odaklı ceza hukuku mevzuatıdır.

Suçu/suçluyu kazıyın altından insan çıkar.” Bu özdeyiş, sevgili Hocamız, Türkiye Barolar Birliği’nin unutulmaz Başkanı, çok değerli bir akademisyen ve ceza avukatı olan rahmetli Faruk Erem’e aittir ve çok doğru, çok anlamlı, çok gerçekçi bir tespiti içermektedir. Zira insan olarak hiçbirimiz suç denilen olgunun uzağında değiliz. Yani hepimiz her an bir suçun sanığı olabiliriz. O nedenle, hammaddesi insan olan ceza hukukunun temel ilkesi insan odaklı, yani insani/humanist olmalıdır.

Diğer taraftan bir hizmet organizasyonu ve esas amacı kamu yararına hizmet etmek olan idareye kanunlarla verilen görev ve yetkilerin kaynağı anayasadır. Buna ve bizim Anayasamızın 6.maddesi hükmüne göre, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.” Yine Anayasamızın 10.maddesi hükmüne göre, “devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek” zorundadır.

İdarenin yürüttüğü işlerde ve işlemlerde objektif hareket etme zorunluluğu ise eşitlik ilkesinin gereğidir.

Gerek buna, gerekse kamu hizmetlerinin sürekli, düzenli, tarafsız bir biçimde yürütülmesinin, değişkenlik, bedelsizlik ilkelerine uygun olmasının amacı; halkın hayatını kolaylaştırmak, huzur, güvenlik ve refahını sağlamak, hayat kalitesini geliştirmek, kişilerin hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmaktır.  

Kamu yönetiminin geleneksel bu amaç, işlev ve özelliklerinin yanı sıra günümüzdeki en önemli özelliği ve niteliği ise,  iyi yönetişim ilkelerinden olan “şeffaf”, “hesap verebilir”, “katılımcı” olması ile “hukukun üstünlüğü” ilkesini esas almasıdır.

Ülkemizde bu konuda yapılan araştırmalarda tespit edilen verilere göre, halkın büyük bir çoğunluğunun, kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirlik ile hukukun üstünlüğü ilkelerine uygunluk algıları ne yazık ki negatiftir.

Özellikle her geçen gün bir başka örneğine tanık olduğumuz kolluk güçlerinin toplumsal olaylar karşısındaki uygulamaları, bu bağlamda hiçbir hukuki norma uygun olmayan, dahası keyfi ve orantısız olan güç kullanımı, toplumun huzurunu ve güvenliğini koruma amacını fazlasıyla aşmış, tehlikeli ve tehdit edici bir şiddete dönüşmüştür.

Her ne kadar devletin güvenlik güçleri, toplumun düzenini, huzurunu, güvenliğini sağlamak konusunda “cebir tekeline” sahip ise de, bu tekel sınırsız olmadığı gibi keyfi de kullanılamaz. Bu tekel ancak ve ancak hukukun belirlediği alan dahilinde kullanılabilir ve o koşulla meşrudur. Aksine uygulama eziyet olur, suç olur.  Bu nitelikteki bir suçun işlenmesi durumunda, bu suçu işleyen kolluk mensubunun “aldığımız emre göre hareket ettik” şeklindeki savunmasının, Anayasa’nın 137.maddesinin çizdiği çerçeveye uygun olmaması durumunda, hukuken hiçbir değeri yoktur.    

Bu yazıya konu olan ve “özel hayatın gizliliği, kişisel verilerin korunmasının, kanunlara uygun tedbirlere uyulmasının sağlanması” amacı ile emniyet personelinin görüntüsünün alınmasını yasaklayan 27.04.2021 tarih ve 2021/19 sayılı Emniyet Genel Müdürlüğü Genelgesi, özel hayatın gizliliğiyle, kişisel verilerin korunmasıyla ilgili olmadığı gibi idari bir işlemin sahip olması gereken “yetki, şekil, sebep, konu ve amaç” unsurlarına aykırı nitelikte olmakla hukuken geçersiz ve hatta “yok” hükmündedir.

Dahası, bu genelge az yukarıdaki bölümde kamu yönetiminin en önemli özelliği ve iyi yönetişimin gereği olan “şeffaflık ve hesap verebilirlik” ilkesine de aykırıdır. Zira kolluk görevlilerinin bu görevlerini yerine getirirken, kendilerine tanınan “cebir tekeline” hukukun belirlediği alan çerçevesinde kullanıp kullanmadıklarının, bu çerçeveyi aşıp aşmadıklarının, insanlık onuruna uygun davranıp davranmadıklarının tespitinde, bu genelgeyle alınması yasaklanan görüntülerin hukuken çok büyük önemi ve değeri vardır.

O nedenle, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün veya başkaca kamu organlarının, bu ve benzeri konularda görüntü alınmasını yasaklaması değil, aksine bu görüntülerin alınmasını desteklemesi ve hatta bizzat kendilerinin görüntü alınmasına uygun bir mekanizmayı kurması ve yine kendi kaydettikleri görüntüleri kamuoyunun bilgisine ve denetimine sunması gerekir.

Bunların yapılması kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanmaları konusunda mutlaka bir caydırıcılık getirecek, dahası halkın kolluk kuvvetlerine karşı olan olumsuz algısını olumluya dönüştürecek ve güvenini daha da artıracaktır.

Nitekim Türkçeye benim tercüme ettiğim ve “ahsencoşar.wordpress.com” adresindeki bloğumda, 17 Ocak 2017 ve 30 Ocak 2017 tarihlerinde iki bölüm halinde yayınladığım, Amerika Birleşik Devletleri’nin önceki Başkanı Barrack Obama, kendi başkanlık görevi sona ermeden önce Harvard Hukuk Fakültesi’nin “Harvard Law Review/Harvard Hukuk Dergisi”nin Ocak 2017 sayısında, “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü” konulu makalesinde, benim az yukarıda ifade ettiğim polisin operasyonlarda kendi kaydettiği görüntülerin halkın bilgisine ve denetimine açılmasının yarar sağladığını ifade etmekte ve bu konuda şunları yazmaktadır: “Beyaz Saray, polis-toplum ilişkilerinde polisliğin, kanunun uygulanması kurumuna ilişkin icraatlarının topluma tanıtılmak suretiyle geliştirilmesine yardımcı olmanın kavranmasının bir yolu olarak PDI’yi (Police Data Inıitiative/Polis Veri İnisiyatifi) oluşturdu. Benim yönetimim şeffaflığı öncelikli hale getirdi ve biz polislik alanında muazzam kazançlar elde ettik. PDI sürecinde 130’un üzerinde kanun uygulayıcısı olan ve kırk milyonun üzerinde Amerikalı üzerinde yetkisi bulunan kuruluş bu çabaya gönüllü olarak iştirak etti. Bu kuruluşlar 175’den fazla ırk ve cinsiyet olarak parçalara ayrılmış olan ve ilgili görevlilerin ateş etmeleri, ihzar ve şikayette bulunmaları gibi kuvvet kullanılmasını kapsayan konulara ait makinece okunan veri setlerinin yayınına izni verdi. Mesela, Louisville, Kentucky, her ihzarın ve operasyonun tam zamanında yayınına imkan sağladı. Orlando, Florida polisinin ilgili olduğu her silah kullanmanın tam verisinin yayını serbest bıraktı ve New Orleans, Louisiana federal yargıcı, polis departmanının bu “mucizevi dönüşümünün” verisinin yayınına izin verdiğini açıkladı. İştirakçi kuruluşlar, bu şeffaflığı, veriyi daha doğru şekilde kamu başvuru kayıtlarının maliyetinin azaltılması ve toplumla olan ilişkilerinin geliştirilmesine yardım olarak tanımladı. Beklendiği üzere, harici organizasyonlar yayınına yeni izin verilen bu veri ile polis icraatlarını daha iyi kavradı ve bu icraatlar değişik toplulukları etkiledi. Adalet Departmanındaki Topluluk Amaçlı/Yönlü Polislik Servisi Dairesi bu çalışmayı özel işlerde ve hükümet dışı kuruluşlarda da sürdürecektir. Giderek artan bir şekilde ülkedeki kuruluşlar, polisteki ve ceza mahkemelerindeki geliştirilmiş olan bu verileri kullanmaktadır.

Evet! Birey olarak, toplum olarak, devlet olarak, devletin ve kamunun kurum ve kuruluşları olarak kendimize güvenelim ve şeffaf olalım. Unutmayalım şeffaf olan güven verir. Güven ve şeffaflık ise birbirini besler.

Son bir söz: Onu da “Böyle Buyurdu Zerdüşt” isimli kitabında Nietzsche söylüyor: “Derinliğime kimse bakmasın ve son irademi kimse öğrenmesin diye uzun ve ışıltılı bir sessizlik yarattım kendime. İçlerini kimse okumasın diyerek yüzlerini kapayan ve suyu bulandıran nice akıllı insan gördüm ben ama yanlarına daha akıllı ve kuşkucu kahinler gelip onların özenle sakladıkları balıkları avlıyorlardı. Sessizler arasında en zekiler duru, cesur, şeffaf olanlardır çünkü dipleri o kadar derindir ki en duru su bile onları ele vermez.

Gerçek ilerleme ilerici olmaktan değil, ilerliyor olmaktan meydana gelir.”

TARİHSEL DÜŞÜNCEYLE YARATILAN İLERLEME*  –          

On dokuzuncu yüzyılda kullanılan ve herkesin dilinde olan ‘ilerleme’ sözcüğü, birbirinden ayrılması gereken iki şeyi kapsar: tarihte ilerleme ve doğada ilerleme. Doğada ilerleme için ‘evrim’ sözcüğü o kadar fazla kullanılmıştır ki, bu sözcük doğada ilerlemenin yerleşik anlamı olarak kabul edilebilir. Ben her ikisini birbirine karıştırmamak için, ‘evrim’ sözünü doğada ilerleme anlamında kullanmakla sınırlandıracağım, diğerini de ‘tarihsel ilerleme’ adıyla ayıracağım.

Doğal süreçler, doğada yeni özel şekillerin ortaya çıkması olarak düşünüldüğü ölçüde, ‘evrim’ sözcüğü doğal süreçlere uygulanan bir terimdir. Ancak evrim karşılığı kullanılan doğa anlayışı ile süreç olarak kullanılan doğa anlayışı birbirine karıştırılmamalıdır. İkinci anlayışın kabul edilmesi durumunda, doğa süreçleri konusundaki iki görüş de hala geçerlidir. Öyle ki, doğadaki olaylar, durumların ayrı ayrı çeşitliliği içinde, kendilerine özgü şekilleri aynı kalarak birbirlerini kendilerine özgü bir şekilde tekrarlarlar. Ancak ‘doğanın akışı tek biçimlidir’ ve ‘gelecek geçmişe benzeyecektir’ veya özel şekillerin kendileri değişime uğrarlar ve eskinin başkalaşmasıyla birlikte yeni şekiller ortaya çıkar. İkinci anlayış evrim denen şeydir.

Doğal bir sürece evrimsel demek, bir anlamda ilerleyici demekle aynı şeydir.  Zira kendine özgü belli bir şekil, sadece daha önceki yerleşik bir şeklin başkalaşması olarak meydana gelebilir, belli bir şeklin yerleşikliği, onun başkalaşmasının ön şartıdır ve bu, bu şekilde sürüp gidebilir. Eğer bir b şekli a’nın, c şekli b’nin ve d şekli c’nin başkalaşmasıysa, a, b, c, d şekilleri sadece bu sırayla meydana gelebilir. Sıra, sadece bu sırayla meydana gelebilen bir terimler dizisi olması anlamında ilerleyicidir. Bunu söylemek, kuşkusuz, başkalaşmanın neden olduğu, büyük mü, küçük mü olduğu hususunda hiçbir şey demek değildir. ‘İlerleme’ sözcüğü, bu anlamda ilerleyici ve fakat sırayla demektir, buradaki sırayla sözcüğü kendini gösterme sırasını ifade eder.

Ancak, doğadaki ilerleme veya evrim çoğu zaman bundan daha fazlasını ifade etmektedir, yani bu her yeni şeklin sadece sonuncusunun başkalaşması olmayıp, onda bulunan bir gelişme teorisini ifade etmektedir. Gelişmeden söz etmek, bir değerlendirme standardını ifade eder. Bu, evcil hayvanların veya bitkilerin yeni şekiller üretmesi durumunda, fazlasıyla anlaşılabilir bir durumdur. Bununla ifade edilen değer, yeni şeklin insanın amaçlarına sağladığı yarardır. Ancak hiç kimse doğal evrimin bu yararları meydana getirmek üzere dizayn edildiğini düşünmez, dolayısıyla, bununla ifade edilen standart, aynı standart olamaz. O halde bu standart nedir?

Kant, insan amaçlarından bağımsız bir değer şeklinin, tek bir değer şekli olduğunu savunmuştur, bu da iyi niyetin değeridir. Kant, diğer iyilik türlerinin sadece talep edilen bir amaç için iyilik olduğunu ileri sürmüştür. Ama ahlaki iyilik talep edilen herhangi bir amaca bağlı değildir, ahlaki iyilik, Kant’ın ortaya koyduğu gibi kendi başına bir amaçtır. Bu görüşe göre, evrim süreci gerçekten ilerleyici olmuştur, çünkü belirli bir şekiller dizisi içinden geçerek insanın varlığına, ahlaki iyiliğe muktedir ve eğilimli olan bir yaratık götürmüştür.

Eğer bu görüş reddedilirse, bunun sadece sırayla olma dışında bize evrime ilerleyici deme hakkını verecek herhangi bir başka değerlendirme standardı bulunup bulunamayacağı fazlasıyla kuşkuludur. Bu, değer düşüncesinin bizim doğa görüşümüzde yeri olmamasından dolayı değildir, çünkü kendi varlığını korumaya ve sürdürmeye çabalayan bir organizma düşünmek zordur ve bu çaba, en azından kendisi için varlığının sadece bir olgu meselesi değil, değerli bir şey olduğunu gösterir, bunun nedeni bütün değerlerin sadece izafi olarak görünmesidir. Arkeopteriks (çn: özellikleri tam olarak günümüzün modern kuşları gibi olmasa da, dinozorlardan türeyen yarı kuş-yarı sürüngen ve kuşların bilinen ilk temsilcisi olduğu kabul edilen bir canlı) gerçekte kuşun atası olabilir ama kuşa arkeopteriksteki bir gelişme demeye hakkımız var mıdır? Bir kuş daha iyi bir arkeopteriks değildir, ondan çıkarak gelişmiş olan farklı bir şeydir. Zira her kuş kendi olmaya çalışır.            

İnsan doğasının evrimsel sürecin en soylu sonucu olduğuna ilişkin görüş, hiç kuşku yok ki, on dokuzuncu yüzyılın doğa yasalarıyla gerçekleştiği düşünülen tarihsel ilerleme anlayışının temelini oluşturmaktadır. Gerçekte bu anlayış iki varsayıma veya varsayım grubuna dayanmaktaydı. Bunlardan birincisi, bunun insanın mutlak değeri olan bir şey olduğu veya insanın böyle bir değeri kendinde taşıdığı, dolayısıyla, evrimi içinde bulunan doğa sürecinin insanın varlığına götüren sıralı bir süreç olduğu ölçüde bir ilerlemenin gerçekleştiği varsayımıdır. Bu varsayımdan, insan, insanı kendi varlığına götüren süreci açıkça kontrol edemediği için, doğada bu mutlak değerin gerçekleşmesine yönelik bir iç eğilimin olduğu sonucu çıkıyordu. Diğer bir deyişle, bu sonuç ‘ilerleme, doğanın bir yasasıdır’ kuralının bir sonucuydu. İkincisi, doğanın bir çocuğu olarak insanın doğa yasasına tabi bulunduğu, tarihsel süreç yasalarının evrim yasalarıyla aynı olduğu gibi tarihsel sürecin de doğal süreçle aynı tür bir süreç olduğu varsayımıdır. Bu varsayımın sonucu da, insanın tarihinin zorunlu bir ilerleme yasasına tabi olduğu, yani toplumsal düzenlemenin yeni özel şekillerinden olan insanın yarattığı sanat, bilim vb.nin her birinin bu gelişmenin zorunlu sonucu olduğunun kabul edilmesiydi.

‘İlerleme yasası’ düşüncesine, bu iki varsayımdan biri inkar edilerek saldırılabilir. İnsanın kendisinin mutlak değeri olan bir şeye sahip bulunduğu düşüncesi inkar edilebilir. İnsanın rasyonelliğinin, insanın hayvanların en zararlısı ve imha edicisi olmasına hizmet ettiği, bu rasyonelliğin doğanın en soylu işi olmaktan ziyade doğanın bir hatası ve zalim bir şakası olduğu, insanın ahlakiliğinin (modern jargonun diliyle) canavarlığındaki kabalığı kendinden gizlemek için bulduğu bir rasyonelleştirme veya bir ideoloji olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, insanın varlığını yaratan doğa süreci artık daha fazla bir ilerleme olarak kabul edilemez. Sadece bunlar değil, daha fazlası da söylenebilir. Şöyle ki, eğer doğal sürecin sadece bir yayılması olarak tarihsel süreç anlayışı inkar edilirse, bu inkardan sağlam bir tarih teorisinde olması gereken tarihin de doğal ve o anlamda zorunlu bir ilerleme yasasının bulunmadığı sonucu çıkar. Yine belirli bir tarihsel değişmenin bir gelişme olup olmadığı sorusunun, her belli durumda kendi değerine göre cevaplanacak bir soru olması gerekir.

İnsan faaliyetlerinin birbirini takip eden şekillerinin her biri, sonuncudaki bir gelişmeyi gösterecek şekilde tarihin akışını yöneten bir ‘ilerleme anlayışı’, o nedenle, insanın doğaya üstünlüğüne olan inanç ile doğanın bir parçasından fazla bir şey olmadığın ilişkin inanç arasında doğal olmayan birleşmeden doğmuş olan sadece bir düşünce karışıklığıdır. Eğer bu inançlardan birisi doğru ise, diğeri yanlıştır. Bunlar mantıksal bir ürün ortaya çıkarmak için birleştirilemezler.

Belli bir durumdaki tarihsel bir değişmenin ilerleyici olup olmadığı sorusu da, bu tür soruların bir anlamı olduğundan emin olunmadığı takdirde cevaplandırılmaz. Bunlar ortaya çıkmazdan önce, doğal ilerlemeden ayrılmış olan tarihsel ilerleme ile neyin kastedildiğini sormamız gerekir. Eğer bununla bir şey kastedilmiş ise, o anlamın incelediğimiz belli bir duruma uygulanabilir bir anlamı bulunup bulunmadığını sormalıyız. Çünkü bir doğa yasası tarafından belirlenen tarihsel ilerleme anlayışının anlamı yok diye, tarihsel ilerleme anlayışının da anlamsız olduğunun varsayılması acelecilik olur.

O halde, ‘tarihsel ilerleme’ deyiminin hala bir anlamı olduğunu varsayarak, bu anlamın ne olduğunu sormamız gerekir. Tarihsel ilerlemenin evrim düşüncesine bulaşmış ve karışmış olması onun anlamsız olduğunu kanıtlamaz, aksine onun tarihsel deneyimde bir temeli olduğunu gösterir.

Tarihsel ilerlemenin anlamını tanımlamada ilk girişim olarak, tarihsel sürecin her biri sadece sonuncudan ortaya çıkan hareketlerin bir ardıllığı olarak insan faaliyetinin bir diğer ismi olduğu ileri sürülebilir. Tarihini incelediğimiz her bir hareket, her ne türden olursa olsun, bunlardan birisinin kendisinden sonra gelenin uğraşacağı bir durum yarattığı bir hareketler dizisinin içinde yer alır. Tamamlanmış/başarılmış hareket yeni bir sorun ortaya çıkarır, yeni hareketin çözmek zorunda olduğu sorun, her zaman yeni bir sorundur ama aynı sorun değildir. Eğer bir insan bir öğünü nasıl elde edeceğini keşfetmiş ise, gelecek sefer acıktığında bir başka öğünü nasıl elde edeceğini öğrenmiş olması gerekir, bu eskisinin elde edilişinden doğan yeni bir harekettir. Kişinin durumu hep değiştiği gibi, durumun getirdiği sorunları çözerken başvurulan düşünce hareketi de daima değişir.              

Kuşkusuz bu doğrudur ama bizim amacımız bu değildir. Her öğünün farklı bir öğün olmasının gerekliliği, köpek için olduğu kadar insan için de doğrudur.  Bal yapan arının bir her zaman ayrı bir çiçeğe konması son derece doğrudur. Bir doğru çizgi veya açık bir eğri üzerinde hareket eden cismin geldiği her uzay parçasının farklı bir parça olması gerektiği de doğrudur. Ne var ki, bu süreçler tarihsel süreçler değildir, bunların tarihsel süreci aydınlattığından söz etmek, eski doğalcılık yanılgısını ortaya koymak demektir. Dahası, yeni durumun ve yeni hareketin yeniliği spesifik bir yenilik değildir, zira yeni hareket tam olarak aynı tür bir yeni hareket olabilir (mesela, tuzağı aynı yere kurmak gibi), ki bu durumda doğal sürecin, tarihsel sürece en yakın olarak göründüğü nokta olan evrimsel görüntüsünü dahi tartışmayız. Taze bir öğün arama, tamamen statik olan veya ilerleyici olmayan bir toplumda dahi meydana gelebilir.      

O takdirde, eğer tarihsel ilerleme düşüncesi bir şey ifade ediyor ise, bu sadece aynı spesifik cinslerden olan yeni eylemlerin veya durumların meydana gelmesini değil, yeni spesifik cinslerin meydana gelmesini ifade eder. O nedenle, tarihsel ilerleme düşüncesi bu tür spesifik yenilikleri kabul eder ve bunların gelişme olduğu anlayışını kapsar. Mesela, bir insanın veya topluluğun balıkla yaşadığını, yeterli balık kalmayınca toprağı kazıp kök çıkararak yeni bir besin aradığını  varsayarsak, bu spesifik durum ve faaliyet şeklinde bir değişiklik olur ama bu ilerleme olarak kabul edilmez, çünkü değişme yeni cinsin eskisindeki bir gelişme olmasını gerekli görmemektedir. Ancak balık yiyen bir topluluk, balık tutma metodunu daha etkili bir metotla değiştirirse ve bu metotla bir balıkçı günde ortalama beş balık yerine on balık tutabilirse, buna bir ilerleme örneği denir.

Bu kimin açısından bir gelişmedir? Bu sorunun sorulması gerekir, çünkü bir açıdan gelişme olan bir şey bir başka açıdan bunun tersi olabilir. Bu durumda, eğer bu ihtilaf konusunda tarafsız bir muhakeme ifade edebilen bir üçüncü kişi var ise, bu tarafsız yargıcın nitelikleri belirlenmelidir.

Değişimi ilk önce ilgili kişilerin bakış açısından inceleyelim: Genç kuşak yeni metodu benimsediği halde, eski kuşak daha hala eski metodu uyguluyor ise, bu durumda, eski kuşak, hayatın eski metotla yaşanabildiğini bildiği için değişime hiç ihtiyaç duymayacak ve eski metodun yenisinden daha iyi olduğunu düşünecektir. İrrasyonel önyargısından dolayı değil, bildiği ve kendisinin değer verdiği hayat şeklinin eski metot üzerine kurulu olmasından dolayı bu şekilde düşünecektir. Bu durumda eski metodun bir bütün olarak bu hayat şekliyle bağlantısının yakınlığı ifade edilen sosyal ve dinsel çağrışımlarının olacağı mutlaktır. Eski kuşaktan bir insan günde sadece beş balık ister ve günün yarısında boş kalmak istemez, zira onun istediği, kendi yaşadığı gibi yaşamaktır. O insan için değişim ilerleme değil, bir çöküştür.

Karşı tarafın, genç kuşağın değişim isteğini bir ilerleme olarak düşüneceği aşikardır. Onlar babalarının hayatlarını terk etmişler ve kendilerine yeni bir hayat seçmişlerdir. Onlar, her iki hayat şeklini mukayese edip yeni hayat şeklinin daha iyi olduğuna karar vermeden bir şey yapmayacaktır. (böyle varsayabiliriz) Ama durumun böyle olması gerekli değildir. Sadece iki şey arasında seçim yapacak olan kişinin, seçim yapacağı her iki şeyi de bilmesi durumunda yapacağı şey, bu iki şey arasında seçim yapmaktır, zira o kişinin bunların ne olduğunu bilmeden seçim yapması imkansızdır. Bu seçim de, birine sadece bir gösteri gibi bakmak ve diğerini uygulamak veya birisini uygulayıp diğerini gerçekleşmemiş bir imkan olarak düşünmek değildir, her ikisini de hayat şekilleri nasıl biliniyor ise, o şekilde bilmek, böyle bir amaçla olabilen gerçek deneyimle veya sempatik bir iç görüyle bilmek demektir. Ancak deneyim göstermektedir ki, kendine özgü yeni bir şekilde yaşamakta olan değişen bir toplumdaki belli bir kuşak için yeni hayat şekline sempatik olarak girmekten daha zor hiçbir şey yoktur. O hayat, onlar tarafından sadece bir gösteri olarak görülür ve onların, ebeveynlerinin etkilerinden kurtulmak için bir tür içgüdüsel çabayla, o hayatla sempati kurmaktan ve körü körüne sürüklendikleri değişime neden olmaktan kaçındıkları gözlenir. Burada iki hayat şekli arasında hiçbir mukayese ve dolayısıyla birinin diğerinden daha iyi olduğu yönünde hiçbir muhakeme ve buna bağlı olarak değişmenin ilerleme olduğu konusunda hiçbir anlayış yoktur.

O nedenle, bir toplumun hayat şeklindeki tarihsel değişimler, onları yapan kuşaklar tarafından dahi, çok nadir olarak ilerleme olarak düşünülür. Bu, o kuşakları anlamadığı şeyi kötü diye yıkmak ve yıktıklarının yerine iyi dedikleri bir şeyi koymak için kör bir dürtüye boyun eğmeye götürür. Ne var ki, ilerleme kötünün yerine iyinin konması değil, iyinin yerine daha iyinin konmasıdır. O halde, bir değişmeyi ilerleme olarak düşünmek için, onu yapan kişinin kaldırdığı şeyi iyi diye ve kesin bir şekilde iyi diye düşünmesi gerekir. Kişi bunu, ancak eski hayat şeklinin nasıl olduğunu bilmesi, yani yarattığı şeyi şimdide hala yaşarken kendi toplumunun geçmişine ilişkin tarihsel bilgisi olması durumunda yapabilir, çünkü tarihsel bilgi, sadece geçmiş deneyimleri şimdiki düşünürün zihninde yeniden harekete geçirilmesidir/canlandırılmasıdır. Ancak bu yolla iki yaşama şekli aynı zihindeki değerlerini mukayese edebilmek üzere bir araya getirilebilir ve bu suretle birini seçip diğerini reddeden kişi, ne kazandığını, ne kaybettiğini bilebilir ve daha iyinin seçilmesine karar verebilir. Kısaca, devrimci kişi, devrimini sadece reddettiği hayatı kendi tarihsel düşüncesinde gerçekten harekete geçirebilen/canlandırabilen bir tarihçi olduğu ölçüde bir ilerleme olarak varsayabilir.

Şimdi söz konusu değişimi sadece ilgili olanların değil, onların dışında olan bir tarihçi açısından inceleyelim. O tarihçinin ayrı ve tarafsız bir bakış açısıyla bunun bir ilerleme olup olmadığına karar verebilecek durumda olduğunu umut edebiliriz. Ama bu zor bir meseledir. Eğer o tarihçi daha önce beş balık tutarken daha sonra on balık tutulmaya bağlanır ve bunu bir ilerleme kriteri olarak kullanırsa, sadece yanılır. Zira o kişinin değişmenin koşullarını ve sonuçlarını dikkate alması gerekir. Fazladan tutulan balığın veya boş zamanda tutulan balığın ne yapıldığını ve bunlara feda  edilen sosyal ve dinsel kurumlara yüklenen değerin ne olduğunu sorması gerekir. Kısaca, iki bütün olarak alınan iki farklı hayat biçiminin birbirine göre değerini yargılaması gerekir. Bunu yapmak için, her yaşam biçiminin esaslı özellikleri ile değerlerinin içine eşit sempatiyle girilebilmesi gerekir. O nedenle, onu nitelikli bir yargıç yapan şey, nesnesine uzaktan bakmaması, onu kendisinde yeniden harekete geçirmesi/canlandırmasıdır.

Bütünlüğü içinde alınan belli bir hayat şeklinin değerini yargılama görevinin imkansız bir görev olduğunu, çünkü bu bütünlüğü içinde şeylerin tarihsel bilginin mümkün bir nesnesi olmadığını daha sonra göreceğiz. Ancak hiçbir şekilde bilemeyeceğimiz şey, bilme gayreti hayaller/yanılsamalar doğurmanın yanılmaz bir yolu olduğu hususudur. Bir tarih döneminin veya insan hayatının bir evresinin, bir bütün olarak, öncekilerle karşılaştırıldığında ilerleme kaydedip kaydetmediğine karar vermek, çok kolay bir şekilde teşhis edilebilecek türden hayaller/yanılsamalar doğurur. Bunların karakteristik özellikleri, bazı tarihsel dönemleri iyi dönemler, tarihsel ihtişam çağları, diğerlerini kötü dönemler olarak, tarihsel çöküş veya sefalet dönemleri şeklinde yaftalamalarıdır. İyi denilen dönemler, tarihçinin, ya çok fazla kanıtının var olması veya zihninin o dönemlerin geçirdiği deneyimleri yeniden canlandırmaya olan yatkınlığıyla içine girdiği dönemlerdir. Kötü denilen dönemler ise, ya kanıtların nispeten yeterli olmadığı veya tarihçinin kendi deneyiminden ve o çağın hayatından gelen nedenlerden dolayı, kendi içinde hayatını inşa edemediği dönemlerdir.                          

Günümüzde, bize sürekli olarak bu tür iyi ve kötü dönemlerden oluşan, kötü dönemlerin, iyi dönemlerden önce veya sonra gelmesine göre, ilkel dönemler ve çöküş dönemleri şeklinde bölündüğü bir tarih görüşü sunulmaktadır. İlkel dönemler ile ihtişam ve çöküş dönemleri arasındaki bu ayrım, sadece tarihsel yönden doğru olmadığı gibi asla doğru da olamaz. Olguları inceleyen tarihçiler hakkında bize çok şey söylerler ama tarihçilerin inceledikleri olgular hakkında bize hiçbir şey söylemezler. Bu, tarihin geniş ve başarılı ama eklektik bir şekilde incelendiği bizimkisi gibi bir çağın karakteristiğidir. Üzerinde uzman olarak bilgi sahibi olduğumuz her dönem, (uzmanca bilgi demekle ben, sadece arta kalana bakarak bilmeyi değil, onun düşüncesinin içini bilmeyi anlıyorum), zaman perspektifinde bir parlak dönem olarak görünür, bu parlak dönem bizim kendi tarihsel görüşümüzün ışığı olan parlak dönemdir.  Buna karşın, aradaki dönemler, nispeten konuşularak ve farklı derecelerde, ‘karanlık çağlar’ şeklinde görülür. Bu çağlar, kronolojimizde o dönemlere ayrılmış bir zaman boşluğu olduğu için var olduğunu bildiğimiz çağlardır. Bu çağlar, elimizde eserlerine ve düşüncelerine ait çok sayıda kalıntısı olan ama o düşünceyi kendi zihinlerimizde yeniden harekete geçiremediğimiz/canlandıramadığımız ve içlerinde hiçbir gerçek hayat bulamadığımız çağlardır. Bu aydınlık ve karanlık modelin/kalıbın tarihçinin bilgisi ile bilgisizliğinin dağılışından gelen bir optik hayal/yanılsama olduğu, bu modelin/kalıbın farklı tarihçiler ve farklı kuşakların tarihsel düşüncesi tarafından farklı farklı ortaya konulmuş olmasından bellidir.

Aynı optik hayal/yanılsama, daha yalın bir şekilde, on sekizinci yüzyılın tarihsel düşüncesini etkilemiş ve on dokuzuncu yüzyılda kabul edilen ilerleme dogmasının temellerini atmıştır. Voltaire ‘her tarihin modern tarih olduğunu’ ve yaklaşık olarak on beşinci yüzyılın sonundan önce hiçbir şeyin tam olarak bilinmediğini söylediğinde, iki şey birden söylüyordu: Modern dönemden önce hiçbir şeyin bilinmediğini ve hiçbir şeyin bilinmeye değer olmadığını. Bu iki şey aslında aynı şey demektir. Bu, eski dünyanın ve Ortaçağın kayıtlarına dayanılarak gerçek tarihin yeniden inşa edilemeyişine ilişkin düşüncenin ve bu çağların karanlık ve barbar olduğu yönündeki inancın kaynağını oluşturuyordu. İlkel çağlardan günümüze kadar bir ilerleme olarak tarih düşüncesi, bu düşünceye inananlar için sadece tarihsel görüş bakış açısının yakın geçmişle sınırlı olması olgusunun bir sonucuydu.

Şimdiye öncülük eden tek bir tarihsel ilerleme dogması ve tarihsel döngülere, yani ‘muhteşem/ihtişamlı çağlara’, daha sonra çöküşe öncülük eden çoklu ilerlemeye ilişkin modern dogma, sadece tarihçinin bilgisizliğini geçmişin ekranına yansıtmasıdır. Dogmaları bir kenara bırakırsak, ilerleme düşüncesinin bundan başka bir temeli yok mudur? Daha öncede gördüğümüz üzere, ilerleme düşüncesinin kör bir duyguyu veya sadece bir bilgisizlik durumu yerine gerçek bir düşünceyi temsil edebilmesinin tek koşulu: ilerleme sözcüğünü kullanan kişinin, tarihsel olarak, hayatın iki tarihsel dönemini veya hayat şeklini, onların deneyimini yeniden inşa için yeteri kadar kendisinin anladığı sempati ve iç görüyle mukayese ederek kullanmasıdır. Bunun için de, kendi zihnindeki hiçbir körlüğün ve öğrenme donanımındaki hiçbir kusurun, birisinin deneyimine diğerininkinden daha eksik olarak girmesine izin vermeyeceğine kendisini ve okurlarını inandırması gerekir. Bu koşulu yerine getirdiği zaman, o kişi, birincisinden ikincisine olan değişmenin bir ilerleme olup olmadığını sorma hakkını kazanır.

Bu soruyu sorarken, bunu tam olarak nasıl sormalıdır? Açıkça, ikincinin kendisinin kabul ettiği hayat şekline daha yakın olup olmadığını sormayacaktır. Zira o, birisinin deneyimini zihninde yeniden harekete geçirmekle/canlandırmakla, o kişinin kendi standartlarıyla, yani kendine özgü sorunları olan, başka sorunları değil de bu sorunları çözmekteki başarısıyla yargılanacağı bir hayat şekli olduğunu esasen kabul etmiştir. O nedenle, o, iki farklı hayat şeklinin bir ve aynı şeyi yapma çabası olduğunu varsaymaz ve buna bağlı olarak onun ikincisini birincisinden daha iyi yapıp yapmadığını sormaz. Bach, Beethoven gibi beste yapmaya çalışmıyordu ama başarısız değildi, Aynı şekilde Roma’nın nispi olarak başarısız bir Atina yaratma çabası olmadığı gibi, Platon da yarı gelişmiş bir Aristoteles değildi.                   

Bu soru üzerine gerçekten söylenebilecek bir tek şey vardır. Eğer düşünce ilk safhasındaki başlangıç sorunlarını çözdükten sonra, o safhanın sorunlarını çözmüş olarak, o safhanın galibi olarak öteki sorunların karşısına çıkarsa, ikinci safha birincisinin çözümünü bırakmadan daha ileri sorunları çözerse, hiçbir şey kaybetmeden kazanç elde etmiş demektir ve o zaman ortada bir ilerleme vardır. Esasen ilerleme başka türlü olmaz ve eğer herhangi bir kayıp varsa, bu durumda kaybın kazancın karşısına konulmasıyla sorun çözülemez.     

Bu tanıma göre, bir bütün olarak ele alınan herhangi bir tarih döneminin selefine/önceline göre bir ilerleme gösterip göstermediğini sormak avarelik olur. Çünkü tarihçi bir dönemi asla bir bütün olarak almaz. Dönemin hayatının, tarihçinin elinde veya hakkında hiçbir veri bulunmayan veya yorumlanacak durumda olan hiçbir veri olmayan büyük alanları/sistemleri olması gerekir. Mesela, Yunanlıların müziksel deneyimlerinden neden keyif aldıklarını, ona büyük değer verdiklerini bilsek dahi, yine de yeterli materyalimiz yoktur. Diğer taraftan Roma’nın dini deneyimi hakkında hiçbir veri eksikliğimiz olmasa dahi, kendi dini deneyimimiz, bize o deneyimin Romalılar için ne demek olduğunu kendi zihnimizde yeniden inşa etme hakkını verecek nitelikte değildir. O nedenle, deneyimin kimi yönlerini seçmemiz ve ilerleme konusundaki araştırmamızı seçtiklerimizle sınırlamamız gerekir.      

Mutlulukta, refahta veya tatminde bir ilerleme olduğundan söz edebilir miyiz?  Açıkça hayır! Farklı hayat tarzlarını, insanların günlük olarak yaşadıkları şeyler arasında keyif aldıkları alışkanlıkları, rahat buldukları koşulları, tatmin edici kabul ettikleri başarıları daha açık bir şekilde farklılaştıran hiçbir şey yoktur. Bir Ortaçağ kulübesindeki rahatlık sorunu modern bir alum’daki (çn: Her ne kadar sözlüklerde Türkçe karşılığı gecekondu olarak verilmekte ise de, Batılı bir nitelik taşıyan alum, bizdeki gecekondular gibi kentin dışında olmayan, kenti merkezinde bulunan, oturanlarının genellikle yoksullaşmış kentli kişiler olduğu, bozuk veya eksik altyapıya sahip, çoğunlukla birbirine yakın, yıpranmış konut birimlerinden oluşan oldukça kalabalık bir kentsel yerleşim alanı demektir) rahatlık sorunundan o kadar farklıdır ki, bunlar birbirleriyle mukayese dahi edilemezler. Yine bir köylünün mutluluğuna da bir milyoner sahip değildir.       

Sanatta ilerleme olduğunu sormanın da hiçbir anlamı yoktur. Sanatçının sorunu, sanatçı olduğu kadar, selefinin/öncelinin yaptığını yapma, yapmakta başarısız olduğunu fazladan yapmayı sürdürme sorunu değildir. Sanatta gelişme vardır, ancak ilerleme yoktur. Çünkü sanatın teknik süreçleri hakkında herkes birbirinden Tiziona’dan, (çn: 1490 ile 1576 yılları arasında yaşayan Rönesans döneminin İtalyan ressamı Titian ya da tam adıyla Tiziano Vecellio) Bellini’den, (çn: 1429  ile 1507 yılları arasında ve Rönesans dönenimde Venedik’te  yaşayan, Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapan İtalyan ressam Gentile Bellini) Beethoven’dan, Mozart’tan vb. bir şeyleri öğrenmiş olsa da, sanatın sorunu bu teknik süreçlerin üstesinden gelmek değil, sanatçının deneyimini ifade etmek, sanata düşünsel bir şekil vermek için sanatı kullanmaktır. Dolaysıyla her yeni sanat eseri, önceki bir sanat eserinden değil, sanatçının düşünsel olmayan deneyiminden doğan yeni bir sorunun çözümüdür. Sanatçılar bu sorunları iyi veya kötü olarak çözdükleri ölçüde, daha iyi veya daha kötü eserler yaparlar. Ancak iyi sanat ile kötü sanat arasındaki ilişki tarihsel bir ilişki değildir, çünkü sanatın sorunları düşünsel olmayan deneyimin akışından doğar ve bu akış tarihsel bir süreç değildir.

Bir anlamda, ahlakta da bir ilerleme yoktur. Ahlak hayatı, ahlak kurallarının gelişmesinden değil, bu kuralların tek tek davranış sorunlarına uygulanmalarından oluşur, bu sorunlar da, sanatın sorunları gibi büyük ölçüde düşünsel olmayan deneyimden doğar. Ahlaki hayatımızın seyri/yönü arzularımızın art arda gelmesiyle uygun duruma getirilmiştir. Bu arzular değişse dahi, bunlar tarihsel olarak değişmezler. Bunlar bizim hayvansal doğamızdan doğarlar ve bu doğa gençlikten yaşlılık çağına kadar değişse veya farklı insanlarda ve iklimlerde farklılık gösterse de, bu farklılıklar tarihin değil, doğa sürecinin parçasıdır.              

Bununla birlikte, bir başka anlamda, ahlaki ilerleme vardır veya olabilir. Ahlaki hayatımız, hayvansal doğamızdan değil, sosyal kurumlarımızdan doğan sorunlarla uğraşmaktan oluşur. Bunlar da sadece ahlaki ideallerin ifade edilmelerinden olduğu kadar ahlaki sorunlar da yaratan tarihsel şeylerdir. Ülkesinin giriştiği savaşa gönüllü olarak katılmasının gerekip gerekmediğini kendisine soran bir insan, kişisel korkusuyla mücadele etmemelidir. O insan, devletin kurumlarında cisimleşmiş ahlaki güçler ile sadece uluslararası barış ve ilişki idealinde değil, aynı zamanda uluslararası barışın ve ilişkinin halihazırdaki gerçekliğinde cisimleşen ahlaki güçler arasındaki bir ihtilafa karışmıştır. Aynı şekilde, boşanma sorunu cinsel arzunun çok istenmesinden değil, ahlaki tekeşlilik/monogami ideali ile o idealin katı bir şekilde uygulanmasının sürükleyerek getirdiği ahlaki kötülükler arasındaki çözülmemiş ihtilaflardan doğar.  Savaş veya boşanma sorununu çözmek, sadece devletçe veya tekeşlilikçe tanınan ahlaki iddiaları/talepleri bütünüyle tanıyacak ve bu arzuları tarihsel olgu olarak eski kurumların doğurduğu daha ileri iddiaları/talepleri tatminsiz bırakmayacak yeni kurumların tasarlanmasıyla mümkündür.          

Aynı çifte bakış açısı, ekonomik hayatta da ortaya çıkar. Ekonomik hayat, an be an tarihsel koşullarımızdan değil, bazı talepleri olan kendi hayvansal doğamızdan gelen arzuları tatmin etmenin araçlarını bulmaktan ibaret ise, orada ilerleme olmaz. Bu sadece mutlulukta, refahta veya tatminde ilerleme olur ki, bunun imkansız olduğunu daha önce görmüştük. Ancak bu iddialarımızın/ taleplerimizin tamamı hayvansal arzularımızı tatmin etmek için değildir. Yaşlılığımda bana destek olabilsin diye tasarruflarımla bir yatırım yapmam hayvansal bir arzu olmayıp yaşlıların ne devletten yasa yoluyla ne de ailelerden geleneksel olarak destek almaktan değil, sadece kendi emeklerinin ürünlerinden destek almaktan ve sermayenin belirli bir faiz getirdiği bireysel ekonomik sistemden doğar. O sistem bu sorunu epeyce çözmüş, sermayenin karşılığını vermiştir ama henüz çözemediği bir sürü de sorun doğurmuştur.         

Aynı değerlendirmeler siyasete ve hukuka da uygulanır, ancak her ikisini de ayrıntılı bir şekilde uygulamama gerek yoktur. Bilimde, felsefede ve dindeki koşullar daha farklıdır. Bunlar konusunda, kanımca, hayvansal doğamızla uğraşmakla ve bunun doğasını tatmin etmekle ilgili olarak sorun çıkmaz. Zira bunlara ilişkin sorun çifte bir sorun değil, tek bir sorundur.

Bilimde ilerleme, bir teorinin yerini hem o teorinin açıkladıklarının tamamını açıklamaya hem de açıklamış olması gerekir iken açıklayamadığı olay veya ‘fenemon’ cinslerini veya sınıflarını açıklamaya yarayan bir başka teorinin onun yerini almasından meydana gelir. Bunun bir örneği Darwin’in türlerin kökenine ilişkin teorisidir. Sabit/değişmez türler teorisi, doğal türlerin nispi sürekliliğini insan hafızasının kaydettikleri çerçevesinde açıklıyordu ama bunun için jeolojik zamanının daha uzun bir süre için geçerli olması gerekiyordu ve evcilleştirilen seçilmiş türdeki hayvan ve bitkiler için bu teori işlemiyordu. Darwin geriye kalan liyakat iddiasını, bu üç sınıfı bir kavram altında bir araya getiren bir teori ileriye sürdü. Benim bu noktada Newton’un genel çekim yasası ile Einstein’in görüşü arasındaki veya özel ya da genel izafiyet teorileri arasında şimdi daha aşikar olan ilişkiden söz etmeme gerek dahi yoktur. İlerleme kavramı yönünden bilimin ilginç olan tarafı, sanırım ilerlemenin var ve doğrulanabilir olduğunun en açık ve en yalın bir durum olmasıdır. O nedenle, ilerlemeye içtenlikle inanmış olanlar, bunun varlığı hususunda en aşikar kanıt olarak çoğu defa bilimin ilerlemesine başvurma alışkanlığında olmuşlar ve yine çoğu zaman diğer alanlardaki ilerleme umutlarını bilimi insan hayatının mutlak sahibi yapma umuduna dayandırmışlardır. Ama bilim, sadece kendi evinin sahibidir ve sadece orada bulunabilir. İlerlemeyen faaliyet şekilleri (sanat gibi), eğer bu ifadenin bir anlamı var ise, bilimin egemenliği altına dahil edilerek ilerler duruma getirilemez. Buna karşılık, ilerleyenlerin kendi işlerini yapmak suretiyle nasıl gelişeceklerini kendileri öğrenerek ilerlemeleri gerekir.

Felsefe, gelişiminin bir evresinde, bir öncekinde yenik düştüğü sorunları, daha önce ulaştığı çözümleri bırakmadan çözdüğü sürece ilerler. Bu, elbette, iki evrenin tek bir filozofun hayatındaki evreler olup olmadığı veya bunun farklı insanlar tarafından temsil edilip edilmediği hususundan bağımsızdır. Mesela, Plato, ebedi bir nesnenin, ideler dünyasının veya iyi idenin gerekliliğini ve aynı zamanda ebedi bir öznenin, bilen ve hareket ettiren olarak çifte işleviyle ruhun gerekliliğini seleflerinin kendisini karşı karşıya bıraktığı sorunların çözümü olarak görmüştür. Ancak bu ikisinin ilişkisinin nasıl bir ilişki olduğunu söylememiştir. Yine Aritoteles, bunların arasındaki Plato’nun ifade ettiği veya daha iyisi, Plato’nun eğitimindeki uzun çıraklığı sırasında gördüğü ilişki sorunun, bir ve aynı şey olarak nesnesiyle özdeş olan ve nesnesine ilişkin bilgisi kendisinin bilgisi olan mutlak akıl olarak düşünmekle çözülebildiğini görmüştür. O halde, (belki başka yönlerden değil ise de) Aristoteles’in felsefesini bu yönden ve yeni bir adımla Plato’nun ideler teorisi ve ruh kavramıyla başardığı hiçbir şeyi feda etmediğini kabul edersek eğer, bu teori Plato’nun felsefesine göre bir ilerleme olarak kabul edilecektir.   

Dinde ilerleme de aynı şekilde mümkündür. Eğer Hıristiyanlık, Yahudiliğin hiçbir zerresi ya da küçük bir zerresi bile batmasaydı, Tanrı’yı ​​tek bir Tanrı olarak kavramış olsaydı, adil ve korkunç, insanın sonsuz küçüklüğüne karşı sonsuz büyüklükte ve insan üzerindeki taleplerinde sonsuz bir şekilde katı olabilseydi, biz Tanrı olabilelim diye, Tanrı’nın insan olduğu şeklindeki anlayışla Tanrı ve insan arasındaki uçuruma köprü kurabildiyse, bu dinsel bilinç tarihinde bir ilerleme ve çok önemli bir kavrayıştır.

Bu anlamda ve bu gibi durumlarda ilerleme mümkündür. Bunların gerçekten olup olmadığı, nerede, ne zaman ve nasıl olduğu tarihsel düşüncenin cevap vermesi gereken sorulardır. Ancak tarihsel düşüncenin yerine getirmesi gereken bir şey daha vardır ve bu ilerlemeyi kendisinin yaratmasını gerektirmektedir. Çünkü ilerleme sadece tarihsel düşünceyle keşfedilecek bir olgu değildir, ilerleme ancak tarihsel düşünceyle var olur.

Bunun nedeni, ilerlemenin (sıkça veya nadiren) olduğu durumlarda, bunun sadece bir tek şekilde meydana gelmesidir: bir evrede iken, önceki evrede kazanılanın zihinde tutulmasıyla, iki evre birbirleriyle sadece ardardıllıkla değil, süreklilikle ve kendine özgü bir süreklilik yoluyla ilişkilidir. Eğer Einstein Newton’un teorisini daha ileri taşımışsa, bunu Newton’un sorularının ne olduğunu ve o soruları nasıl çözdüğünü ve cevaplandırdığını bildiği, Newton’un düşüncesini kendi düşüncesinde muhafaza ettiği, Newton’un daha ileri gitmesini engelleyen hataları görüp çözümlediği ve bu çözümleri kendi teorisinde bir araya getirdiği için yapmıştır. Kuşkusuz bunu Newton’un teorisinin orijinalini bizzat kendisi okumadan yapmış olabilir, ancak Newton’un teorisi hakkında birilerinden bilgi almadan yapmış olamaz. Zira böyle bir bağlamda, Newton bir insan olarak değil, bilimsel düşüncenin belli bir dönemi boyunca egemen olduğu bir teori olarak mevcuttur. Einstein, Newton’un teorisini bilim tarihindeki bir olgu olarak bildiği takdirde, onun teorisinde bir ilerleme sağlayabilir. Zira geçmiş bir deneyimin tarihçinin zihninde yaşaması gibi, bu Newton’da da, Einstein’da da yaşar. Bu bir anlamda, geçmiş bir deneyimin, geçmiş olarak tarihçinin ilgilendiği gelişmenin başladığı nokta anlamında bilinen ama kısmen yapıcı ve olumlu, kısmen eleştirel ve olumsuz olan kendi gelişmesiyle birlikte şimdide ve burada canlandırılmasıdır.

Başka herhangi bir ilerlemede de aynıdır. Eğer kapitalizmi veya savaşı yok etmek istiyor ve bunu istemenin yanı sıra sadece bunları yok etmeyi değil, daha iyi bir şey yapmak istiyor isek, bu işe, bunları anlamakla, ekonomik veya uluslararası sistemimizin çözmekte başarılı olduğu sorunların neler olduğunu, bu sorunların çözümünün çözmekte başarısız olduğu diğer sorunlarla ne şekilde ilişkili bulunduğunu görmekle başlamamız gerekir.

Değiştirmeye giriştiğimiz bu sistem anlayışı, bu sistemi değiştirme çalışmaları boyunca geleceği yaratmamızı belirleyen geçmişe ilişkin bir bilgi olarak tutmamız gereken bir şeydir, Bunu yapmak imkansız olabilir; yok etmeye çalıştığımız şeye karşı duyduğumuz nefret, onu anlamamızı engelleyebilir, ona olan sevgimiz bu nefret tarafından gözümüzü kör etmedikçe onu yok edemeyebiliriz. Ama eğer bu öyleyse, geçmişte olduğu gibi bir kez daha değişim olacak, ancak ilerleme olmayacaktır. Bir sonrakini çözmek için duyduğumuz endişeyle bir grup problem üzerindeki tutumuzu kaybetmiş olacağız. Şefkatli hiçbir doğa yasasının, bizi cehaletimizin meyvelerinden kurtaramayacağını şimdiden görmemiz gerekir.

* Dorlion Yayınevi tarafından yayınlanan Türkçeye benim tercüme ettiğim R.G.Collingwood’un The Idea Of History/Tarih Düşüncesi isimli kitabından alınmıştır.

Sıkılmanın gizemi her şeyi söylemektir.” Pierre BOVET

KAVGA ETME İÇGÜDÜSÜ –

Bu yazıma konu yaptığım “The Fighting Instinct/Kavga Etme İçgüdüsü”, Dorlion Yayınevi tarafından tercüme edilmek üzere tarafıma tevdi edilen ve İsviçreli Pierre Bovet tarafından 1923 yılında yazılan kitabın adıdır. Psikolog ve pedagog olan Bovet, anılan kitabın yazıldığı tarihte, Cenevre Üniversitesi Jean-Jacques Rousseau Enstitüsü direktörüdür.

Bovet, anılan kitabında çocukların kavgalarını, bu kavgaların nedenlerini okul öğrencisi olan çocuklardan aldığı yazılı anlatılar ve saha/alan çalışmaları temelinde incelemekte ve yanı sıra kavga etme içgüdüsünün evrimini, kavga etme içgüdüsü ile eğitim sorunlarını,  kavga etme içgüdüsü ile din arasındaki ilişkiyi, gaddarlık/zalimlik duyguları ile bu nitelikteki davranışları, bu duygu ve davranışların cinsel beraberliklere yansımasını, hayvanların oyun oynamalarını ve kavgalarını ele almaktadır.

Hali hazırda dörtte birini İngilizceden Türkçeye çevirdiğim bu ilginç eserin “Gaddarlık/Zalimlik  Birliktelikleri/Ortaklıkları” başlıklı bölümünü, ilginizi çekeceği düşüncesiyle aşağıda sizinle paylaşıyorum. Okuyalım.   

The Law of Association/Psikoloji Bağlantı Yasası, (çn: bu deyimin bir diğer Türkçe karşılığı Dernekler Yasası ise de, yazar bu deyimle, MÖ yaklaşık 300’de Aristo, 17. yüzyılda John Locke tarafından formüle edilen ve Locke’un ‘tabula rasa/boş levha’ olarak isimlendirdiği psikolojinin/ruhbilimin bağlantı yasalarını kastediyor. Bu felsefi görüşe göre, insan beyni doğuşta bir ‘tabula rasadır/boş levhadır’, insan zihninde doğuştan gelen bir fikir yoktur, nedenselliği zamanla edinilen deneyimsel alışkanlıklar vardır) benim bildiğim tüm açıklayıcı gaddarlık/zalimlik teorilerinde baskın bir yere sahiptir. “İki gerçek aynı anda bilince sunulduğunda, birinin yeniden ortaya çıkması diğerini yeniden canlandırma eğilimindedir.”1 Bu yasaya göre, hisler ve duygular, tıpkı imgeler ve fikirler için olduğu gibi duygusal gerçekler için de geçerlidir. Öyleyse, bir başkasının acısının, karakteristik bir kişisel zevkle yan yana bir şekilde birisinin bilincinde meydana geldiği durumlarla karşılaşırsak,  daha sonra ötekinin acısının algılanmasına, söz konusu bilincin yokluğunun eşlik etmesine şaşırmamız gerekir. Elbette bu tür durumlar olağan değildir. Az önce gördüğümüz üzere, bireyi,  çok sık ve doğal olarak komşusunun acısını çekmeye yönlendiremeyen içgüdüsel bir eğilimi yoktur. Avını ele geçiren kaplan, beslenecek bir şeye sahip olduğu için mutludur; ama kurbanının acı çekmesi, ne açlık sancıları ne de onları yatıştırmanın sevinci, daha güçlü olanın kurbanının gözündeki ıstıraplı bakışı görmesini her zaman engelleyecektir. Böylece, bir başkasının sefaletinin imgesi, pek çok özelliğiyle benzediğimiz yırtıcı hayvanlarla doğal olarak onun iştahının tatminiyle ilişkilendirilmiştir. “Bazılarının talihsizlikleri başkalarının mutluluğunu sağlar”. Açıkçası bu önerme, gaddarlık/zalimlik olgusunu açıklamak için yeterli olacaktır.

Ancak, gaddarlığın/zalimliğin bir başkasının acısıyla kendi zevkimiz arasında kurduğu içgüdülerden biri, diğerleriyle daha yakından bağlantılıdır. Bu üreme içgüdüsüdür. Hayvanlar aleminde ve ilkel kültürde, gördüğümüz gibi, kavga aşkla/sevgiyle yakından ilişkilidir. Bu, acı ve cinsel zevk arasında aynı uzvun var olduğunu söylemek kadar iyidir. Ve aslında, çok fazla sayıda iyi bilinen durumda/vakıada, gaddarlığın/zalimliğin hazzının, özellikle duyusal zevkin sonradan tadına sahip olduğunu gözlemleriz. Duyguları harekete geçirmek için acı verme ihtiyacı – sadizm – uzun zamandır psikopatolojiye ait bir cinsel sapkınlık olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, daha dikkatli bir çalışma göstermektedir ki, bu konuda normal psikolojide bir yere atfedilmesi gereken genel bir olguya sahibiz ve burada da yine sağlıklı ve hastalıklı olan arasındaki farkın bir dereceye kadar daha az bir türü vardır.

Çocukta dahi, gaddarlık/zalimlik ve duyular arasında, genellikle gizemli bir ilişki gözlemleriz.  Buna ilişkin olgular hatırlanacak kadar iğrenç ve çok aşikardır. Havelock Ellis2, erkek çocuklarla ilgili birkaç vakadan alıntı yapar ve ben de küçük kızların hayatlarında olan tamamen benzer vakaları biliyorum. Bu olgular, eğitimle ilgilenen herkese, bundan ve diğer tüm bedensel cezalandırma yöntemlerinden kaçınmayı emreder. 

Ancak çocuklardan elde edilen bu tür kanıtlar, dikkatimizi çok tekil bir olguya çeker: Cinsel zevk, genellikle belirsiz bir şekilde bir başkasının acı çekmesi ve öznenin bizzat hissettiği acı ile ilişkilendirilir. Rousseau’nun Confessions/İtiraflar isimli eserinde verdiği örnek iyi bilinmektedir. Duyguların uyarılmasıyla ilişkili acı çekme arzusunu ifade etmek için sadizme paralel bir terim olan  mazoşizmi ilk icat edenler psikiyatristlerdir. Ne var ki, aynı bireylerin art arda veya aynı anda sadist ve mazoşist olduklarını, yani hem acı vermekten hem de acı çekmekten zevk aldıklarının fark edilmesi de uzun sürmemiştir; ve böylelikle, psikiyatristler, ilk kez kendilerini ayırt etmek için belirledikleri ve düşmanlık olarak gördükleri vakıaları aynı başlık altında birleştirmişlerdir. Bu kural/bölümleme, algolagnia (çn: genellikle erojen bir bölgeyi içeren cinsel zevk ve fiziksel acıdan uyarılma ile tanımlanan cinsel eğilim, diğer bir deyişle karşı cinse acı verme isteğiyle belirlenen şehvet duygusu) olarak bilinir.3

Algolagnia’nın iki şekli/oluşumu cinsellikten ayırt edilebilir. Bu Freud tarafından ustalıkla yapılmıştır.

“Aktif algolagnianın’ kökleri olarak, normal olarak sadizm kolayca gösterilebilir. Çoğu erkeğin cinselliği, bir tür saldırganlığı bastırma eğilimi gösterir; bunun biyolojik önemi, cinsel nesnenin direnişini salt kur yapma eylemleri dışındaki eylemlerle aşma gerekliliğinde bulunmaktadır. Sadizm, daha sonra tecrit edilmiş ve abartılmış bir yer değiştirme ile ön plana çıkarılan cinsel içgüdünün saldırgan bir bileşenine karşılık gelmektedir.”4

Bu sadece erkekler için doğru ve geçerli değildir. Erkeği kendisine uyguladığı küçük düşürmelerle heyecanlandırmaktan zevk alan kadında da,5 daha az olan saldırgan cinsi gaddarlığın/zalimliğin başlangıçlarından birini görebiliriz.

Benzer şekilde, Freud’a göre, pasif algolagnianın veya mazoşizmin köklerinden en az bunun birine eşit olan bir özgüven izlenebilir. Bu, sevgilinin, sevilen nesneye verdiği aşırı değerin, yaptığı seçimin gerekli psikolojik sonucunun bir neticesidir.

Bu hususta kadın yönünden yapılacak açıklama daha basittir. Çoğu hayvan türünde olduğu gibi, kadında da cinsel zevk acıdan önce gelir.

Ancak, Hovelock Ellis’in (çn: insan cinselliğini inceleyen, ayrıca eşcinsellik üzerine ilk İngilizce tıp ders kitabını 1897’de yazan, çeşitli cinsel uygulamalar ve eğilimler ile transseksüel psikolojisi üzerine yayınlanmış çalışmaları bulunan, ilerici entelektüel ve sosyal reformcu İngiliz doktor ve öjenist, yazar) bir algolagnia analizinde yaptığı gibi, eğer kavga kavramına öncelik verirsek6, bu tür ayrıntılı analizlerden vazgeçebiliriz. .O nedenle, bir aracı olarak, başka bir kişiye verilen acı ve kişinin kendi başına hissettiği ıstırap, cinsel zevki ön plana çıkarmak için eşit hak elde eder.

Ellis’e göre, “acının cinsel çekiciliği gerçekten özel bir erotik sembolizm durumudur …”7

Bu tür mülahazalar, Ellis’in alçakgönüllülükle söylediği gibi, “büyük ölçüde”, gaddarlığın/zalimliğin daha genel bir gerçeği olan özel algolagnia vakalarını kesinlikle açıklar.

1  Davranışçılar, bu yasayı, uyaranın ikame yasası olarak özenle yeniden ifade etmişlerdir.

2 The Sexual Impulse, Love and Pain/Cinsel Dürtü, Aşk ve Acı, 1908, sayfa 109 ve ekleri.

3 Acıdan ve cinsel uyarılmadan.

4 (Three Contributions to the Theory of Sex/Cinsiyet Teorisine Üç Katkı, s. 22. Başka yerlerde olduğu gibi burada, Dr.Brill’in çevirisinden, bana tatmin edici görünmeyen birkaç ayrıntıda ayrıldım)

5 (Hovelock Ellis tarafından kullanılan terimi benimsemek için, büyüme/şişkinlik sürecinin yoğunluğunu artırmak için.)

6 Krş. Adler, “Der Aggresionstrieb im Leben u. der Neorose/ Yaşamda ve Nevrozda Saldırganlık İçgüdüsü, ”, Heilen und Bilden/İyileştirme ve Eğitme, s.23:“ Sadizm ve mazoşizmin tedavisinde her zaman cinsel düzene ait olgulardan bir başlangıç yapılmıştır. Aslında bu, ilkel olarak ayrılmış iki içgüdünün, cinsel içgüdünün ve saldırganlık içgüdüsünün karıştırılması anlamına gelir. ” Ayrıca, özellikle, Stanley Hall’ın, A Synthetic, Genetic Study of Fear/Yapay Korkunun Genetik Yönden İncelenmesi, s. 185: “Dolayısıyla sadist dürtüler bile ardıldır ve Freudçuların iddia ettiği gibi başkalarına karşı saldırganlığın öncülü değildir.”

7 Erotic Symbolism/Erotik Sembolizm, vd. 1914, sayfa 42. “Erotik sembolizmden kastım, aşıkların dikkatinin, cinsel çekiciliğin merkezi odağından, bu odak noktasının çevresinde bulunan veya hatta tamamen dışında olan bir nesne veya sürece, onu bir araya getirmek suretiyle yakınlığı veya benzerliği hatırlayarak yönlendirildiği eğilimi kastediyorum.. ” Ellis, age. s. 1.

SEN HALA DÜNYA KOKUYORSUN! *

Hacı Bektaş Veli’nin Dergahı’ndan, nefes istemek yerine birkaç çuval buğday dünyalık isteyerek ayrılan ve sonrasında bu yaptığından dolayı çok pişman olan Yunus Emre, yeniden Hacı Bektaş Veli’nin huzuruna çıkmış, af dileyerek buğday istemekten pişman olduğunu beyanla kendisine nefes vermesini dilemiştir.

Ama Hacı Bektaş Veli, Yunus’a “bunun olmayacağını, o kilidin anahtarını Takduk Emre’ye verdiğini, nasibini ondan alması gerektiğini” söylemiştir.

Böylece Takduk Emre’nin huzuruna çıkan Yunus, Takduk Emre’den de “Hizmet et, emek ver, nasibini al” cevabını almıştır.

İlim, irfan sahibi olmak isteyen Yunus, Taktuk Emre’nin emriyle odunculukla görevlendirilmiş, bu görevini bihakkın yapmış, Takduk Emre’nin Dergahı’na kırk yıl odun taşımıştır.

Yaptığı bu hizmetlerin karşılığında nasibini almak için yeniden Takduk Emre’nin huzuruna çıkan Yunus, şeyhi Takduk Emre’den “Sen hala dünya kokuyorsun Yunus’um” cevabını alınca, şeyhine veda etmeden ve “Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana/Ne akıllı ne divane gel gör beni aşk neyledi/Kah eserim yeller gibi gel gör beni aşk neyledi” diyerek oradan ayrılmış, Hakka ulaşmak,  ilim ve irfan sahibi olmak için yollara düşmüştür.

Bir zaman sonra yaşadıklarından dersler çıkaran, şeyhine veda etmeden ayrılmanın ayıbını ve azabını yaşayan Yunus, şeyhinin kapısını yeniden çalmıştır.

Yunus’u kabul eden, onu dinleyen, onun dünyevi seyahatinin bittiğini, onun artık dünya kokmadığını anlayan Takduk Emre asasını fırlatmış ve Yunus’a, “Gez dolaş, asamın düştüğü yere yerleş” diyerek el vermiştir.

Takduk Emre’nin fırlattığı asayı bulan ve oraya yerleşen Yunus, şeyhi Taktuk Emre’ye ve kendisine el verip ilim irfan öğretenlere, “Biz bu dünyadan gider olduk kalanlara selam olsun/Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun” diyerek teşekkür etmiştir.

Peki! Dünya kokmak ne demektir? İnsan dünyanın kokusundan nasıl arınır?

Dünya kokmak; yalan söylemektir, başkalarının hakkını yemektir, onun bunun dedikodusunu yapmak, insanların arasına nifak sokmaktır, kibirli olmak, hırsızlık yapmaktır, başkalarına düşmanlık etmek, kin tutmaktır.

Elbette Takduk Emre Yunus’a “sen hala dünya kokuyorsun” demekle, Yunus’un bunları yaptığını kastetmemiş, onun daha kamil bir insan olmadığını, daha pişmesi gerektiğini ima etmiştir.

Yunus’un şeyhi Takduk Emre’nin kapısını yeniden çaldığında ve onun eşiğine geldiğinde:  “Takduk’un hizmetinde kul olduk kapısında/Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah/Adımız miskindir bizim düşmanımız yoktur bizim/Biz kimseye kin tutmayız dünya alem dosttur ” demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Sadece bunu değil, yaptığı manevi yolculuğun onu nasıl terbiye ettiğini, üzerindeki dünya kokusundan nasıl arındığını anlattığı aşağıdaki dizeleri yazması da bundandır, bundan dolayıdır:

Haktan gelen şerbeti

İçtik elhamdülillah

Şol kudret denizini

Geçtik elhamdülillah

Kuru idik yaş olduk

Ayak idik baş olduk

Havalandık kuş olduk

Uçtuk elhamdülillah

Vardığımız illere

Şol sefa gönüllere

Halka Taptuk manisin

Saçtık elhamdülillah

Balım Sultan ilinden

Şeker damlar dilinden

Dost bağının yolundan

Geçtik elhamdülillah

Beri gel barışalım

Yad isen bilişelim

Atımız eyerlendi

Eştik elhamdülillah

İndik Rum’u kışladık

Çok hayrı şer işledik

Üç bahar geldi geçti

Göçtük elhamdülillah

Dirildik pınar olduk

İrkildik ırmak olduk

Aktık denize dolduk

Aktık elhamdülillah

Taptuk’un tapusunda

Kul olduk kapısında

Yunus miskin çiğ idik

Piştik elhamdülillah

Çiğ iken pişen” Yunus Emre’nin, piştikten sonra kendisine, hakka, ilim ve irfana ulaşmak için yaptığı uzun yolculukta öğrendiği ve bize de öğütlediği “Seç bu dünyada iyi bir yoldaş/Ki nefsin olmasın sana arkadaş” dizeleri, nefse, kötülüğe teslim olmamak için arkadaş, dost seçmenin önemini ve değerini anlatır.

Pişen Yunus’un öğrendikleri ve bize öğretmeye çalıştıkları elbette bunlar ve bunlardan ibaret değildir. Dahası da vardır: taht sahibi olanlara, kibirle yoldaşlık edenlere, gönül kıranlara, sabırsızlara, kendini ve dengini bilmezlere, sevgiye dair önemli, değerli, anlamlı, yol gösterici öğütleri vardır. Okuyalım:

Karga ile bülbülü bir kafese koysalar

Biri diğerinin sohbetinden sıkılmaz mı

Öyle ki karga ister bülbülden ayrılmayı

,Bülbülün de billahi böyledir maksadı.        

İlim ilim bilmektir ilim kendini bilmektir

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

Okumaktan anlam Hakk’ı bilmektir

Çünkü okuduğunu bilmezsen bu kuru emektir

Sabır gerek sana her hal içinde

Sabırsızlar kalırlar boş laf içinde

Bir kez gönül yıktı ise bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elini yüzünü yıkar değil

Nice tahta çıkanlar yere düştü

Nice benim diyene sinek üşüştü

Sakın olma kibir ile yoldaş

Kibir neredeyse onunla savaş

Haset kişi daima sıkıntıdadır

Vücudu sağken bile ıstıraptadır

Hasettir o yüzden eli ermez işe

Kime kuyu kazsa kendi düşe

Gelin tanışalım işi kolaylaştıralım

Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz

* Özlem Pekcan tarafından yazılan ve Dorlion Yayınevi tarafından yayınlanan “Çocuk Yüreklerde Yunus Emre – Hayatı ve Şiirleri” isimli kitaptan esinlenilmiş ve yararlanılmıştır.  

MARKS’IN VE MARKSİZMİN SOSYOLOJİSİ –

Çoğumuzun iktisatçı, filozof, felsefeci olarak bildiğimiz ve tanıdığımız Karl Marks, aynı zamanda çok önemli ve değerli bir sosyologdur. Nitekim Fransa’nın yetiştirdiği en önemi sosyologlardan olan Prof.Dr.Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri* isimli kitabında “Marks hiç kuşkusuz bir sosyologdu, ama belirli bir tip sosyolog-iktisatçı tarzında bir sosyologdu; çağdaş toplumun ekonomik sisteminin işleyişine başvurmadan, ekonomik sistemin gelişmesinin de işleme kuramı ihmal edilerek anlaşılamayacağına inanıyordu. Son olarak, şimdinin anlaşılmasını geleceğin kestiriminden, eylem istediğinden ayırmıyordu. Bugünün nesnel denilen sosyologlarına oranla, bir peygamber ve bir eylem adamı, aynı zamanda bir bilgindi. Ama ne de olsa, belki de olanın yorumu ile olması gereken üzerindeki yargı arasında her zaman bulunan bağı reddetmeme açık yürekliliği vardı.” diye yazmakta ve Marks’ı, sosyolojinin diğer büyük isimleri olan Montesquieu, Comte, Tocqueville, Durkheim, Pareto ve Weber ile birlikte incelemektedir.

Sosyolojiyi, toplumsalın, olduğu gibi, ya kişiler arası ilişkiler düzeyinde ya geniş bütünlerin, sınıflar, uluslar, uygarlıklar ya da yaygın deyişle, bütünsel toplumların makroskopik düzeyde bilimsel olmak isteyen incelemesidir şeklinde tanımlayan Aron’a göre, On Dokuzuncu Yüzyılın Marksist Sosyolojisi devrimcidir. Zira kapitalist rejimi yıkacak devrimi önceden selamlamaktadır. Yine Marksizmden esinlenen sosyoloji, evrensel tarihin akışı içinde yerine konmuş, çağdaş toplumların bütünün bir yorumunu yapmıştır.

Karl Marks’ı yetkin ve sıra dışı bir iktisatçı olarak nitelendiren, “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi”isimli eserinde, Marks’ın iktisatçılığının ve iktisadi görüşlerinin yanı sıra Marksizmin felsefi temellerini inceleyen, değerlendiren ve eleştiren Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph A.Schumpeter, aynı zamanda Marks’ı sosyolog olarak da kabul ettiği için, onun sosyolojisini “Sosyolog Marks” başlığı altında incelemekte ve değerlendirmektedir.

İngilizceden Türkçeye benim tercüme ettiğim ve yakında Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan Schumpeter’in “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi”isimli eserinin “Sosyolog Marks” başlıklı bölümünü aşağıda sunuyorum.                          

SOSYOLOG MARKS

Şimdi dine bağlılık için çok uygun olmayan ve o nedenle itiraz edilebilir olan bir şey yapmamız gerekiyor. Birileri için kaynağı hakikat olan bir şey üzerine yapılan soğuk bir analize, o birileri doğal olarak içerler. Onların yaptıkları yegane şey, Marks’ın eserlerini parçalar halinde kesmek ve bunları tek tek incelemektir. Onlar, bu hareketleriyle, burjuvazinin Marks’ın eserlerinin bütününü kavrayamadığını görüntülerler, birbirini tamamlayan ve açıklayan tüm parçaların bütünün parlaklığını yansıttığını, öyle ki, herhangi bir parçanın ya da özelliğin tek başına değerlendirildiğinde, gerçek anlamın gözden kaçırıldığını, burjuvazinin bunu kavrayamadığını söylerler. Elbette böyle bir durumda bizim herhangi bir tercihimiz söz konusu olamaz. Bu suçu işleyerek ve bundan sonra sosyolog Marks’ı, Marks’ın peygamberliğinden sonraya alarak, Marksçı çalışmanın analitik birliğinin bir ölçüsünü vermeyi başaran bir toplumsal görüş birliğinin varlığını ya da daha çok bir birlik görüntüsünü inkar etmek istemiyorum, yazar olarak sadece özünde diğerinden bağımsız olan her bir parçanın birbirleriyle bağdaştırılmasını istiyorum. Zira öğrencinin emeğinin meyvelerini birinde kabul ve diğerlerinde reddederken, geniş bir egemenliğin her bölgesinden geriye yeteri kadar bir bağımsızlık kalır. İnancın ihtişamının çoğu süreç içinde kaybolsa da, umutsuz bir enkaza bağlı olmaktan çok daha değerli olan önemli ve uyarıcı bir gerçek ise, kurtarılarak kazanılır.

Biz bu konuda bir defa yoldan çekilsek de, bu, her şeyden önce Marks’ın felsefesi için uygulanır. Alman eğitimi alan ve spekülatif bir zihne sahip olan Marks, tam bir temel bilgiye sahiptir ve tutkulu bir şekilde felsefeyle ilgilidir. Esasen onun başlangıç noktası, Alman türü saf bir felsefedir ve o gençliğinde bu felsefeye sevdalıdır. O, bir süre bunun görevi olduğunu düşünmüştür. Marks, kabaca Hegel’in temel tarzını ve metodunu benimsemekle birlikte, o ve onun grubu, zamanla bunu bertaraf etmiş, çok sayıdaki taraftarı ile birlikte bunun ve Hegel’in muhafazakar yorumlarının yerine hemen hemen kendi karşıtlığını koymuş yeni bir Hegelcidir. Bu, çıkan her fırsatta onun yazdığı geçmişteki bütün yazılarında kendisini gösterir. O nedenle, Alman olsun, Rus olsun, aklı başında ve benzer şekilde ikna olan onun tüm okuyucuları, esas olarak bu unsuru benimsemişler ve bunu sistemlerinin anahtarı yapmışlardır.

Ancak ben bunun yanlış ve Marks’ın bilimsel gücüne karşı bir haksızlık olduğuna inanıyorum. Zira Marks, Hegel’e olan erken dönem aşkını hayatı boyunca muhafaza etmiştir. O, kendisi ile Hegel’in argümanı arasında bulunabilen belirli şekli benzetmelerden daima memnun olmuş, kendi Hegelciliği ile Hegelci anlatım tarzını kullanmayı doğrulamayı sevmiştir. Ama hepsi bundan ibarettir. Zira Marks, hiçbir yerde pozitif bilimi metafiziğe feda etmemiştir. Marks, en fazla Kapital’in ikinci cildinin önsözünde yazdığı gibi, hiçbir kendi kendini kandırmanın kendi argümanını analiz etmekle doğrulanamayacağını, hakikatin bu olduğunu, her yerin ve her şeyin sosyal olguya dayandığını, kendi önermelerinin gerçek kaynağının felsefenin nüfuz alanında bulunmadığını söylemiştir.  Kuşkusuz, Marks’ı ve Marks’ın bu açıklamasını felsefi yönüyle ele alan yorumcular ve eleştiriciler, bunu yapamazlar, çünkü onlar sosyal bilimlerin kapsadıkları hakkında yeteri kadar bilgili değillerdir. Kaldı ki felsefi sistem yapımcılarının eğilimi, onları ayrıca diğer herhangi bir yorumlamada bulunma konusunda isteksiz yapmıştır, o nedenle, bunu, sadece bazı felsefi ilkeler konusunda ilerlemiş olan birisi yapabilir. Dolayısıyla, onlar, felsefi pek çok konudaki açıklamayı dahi, iktisadi konularda deneyimini kanıtlamış olanların yapabileceğini,  yanlış konular üzerindeki izlemelerin manevra yapılarak incelenmesinin, hem dostlarını, hem de hasımlarını yanılttığını görmüşlerdir.  

Sosyolog olarak Marks, bu görevini yerine getirmek için, esas itibariyle tarihsel ve çağdaş hakikat üzerine kapsamlı bir egemenliğe sahip bir donanım getirmiştir. Ancak onun çağdaş olaylarla ilgili bilgisi her zaman biraz yetersizdir. Zira o, kitaplara çok düşkün olmasına rağmen, temel materyaller ile gazetelerden seçilen en seçkin malzemelere daima geç sahip olmuştur. Bununla birlikte, onun yaşadığı dönemde yayınlanan genel önemdeki ve alandaki herhangi bir tarihi eser ve yine pek çok monografik literatür onun dikkatinden kaçmamıştır. Biz onun bu alandaki bilgisinin tamlığını, ekonomik teori alanındaki bilgisi kadar methetmesek de, o, sosyal vizyonunu sadece muhteşem tarihsel fresklerle göstermekte ve aynı zamanda bunların çoğunu pek çok ayrıntılarla güvenilir bir şekilde ilişkilendirmekte ve bunları kendi zamanının sosyologlarından hiçte aşağıda olmayan standartlarla ifade etmekte yetkindir. Onun bir bakışta derinliğine kavradığı yüzeydeki rastgele düzensizlikleri delip geçen bu olgular, tarihsel olayların görkemli mantığına uygundur. O, bunu yaparken, sadece tutkuların, analitik dürtülerin ve saiklerin etkisi altında değildir, aksine bunların hepsinin  etkisi altındadır. Ve onun bu çalışmasının sonucu, Tarihin Ekonomik Yorumu’nu1 mantıklı bir şekilde formüle etmiştir ki, bu, kuşkusuz o günün sosyolojisinin bireysel başarılarının en büyüklerinden birisi olmuştur. Buna bağlı olarak, bu başarının bütünüyle özgün olup olmadığı, bunun Alman ve Fransız öncüllerinin kısmen verdiği pek çok etkiyle yapılıp yapılmadığı meselesi anlamını yitirmiştir.

Tarihin ekonomik yorumu, insanların bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde ya da tamamen öncelikli olarak ekonomik dürtüler ve saiklerle harekete geçirildikleri demek değildir. Aksine bu, ekonomik olmayan dürtüler ve saikler mekanizmasının rolünün açıklanması ve bireysel psişizmin/ruhun kendisini sosyal gerçeklik yolunda analiz etmesinin, teorinin gerekli bir unsuru olup olmadığı ve bunun teori için önemli bir katkı oluşturup oluşturmadığı demektir.  Marks, dinin, metafiziğin, sanat ekollerinin, etik görüşlerin ve siyasal iradenin ekonomik saik ve dürtüleri azaltmayacağını ve bunların önemli de olmadığını savunmamıştır. O sadece bunları ekonomik şartların şekillendirdiğini, aynı şartların bunların yükselişine ve düşüşüne neden olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Max Weber’in2 bütün bulguları ve argümanları, Marks’ın sistemine tam olarak uymaktadır. Onun en fazla ilgilendiği hususlar, sosyal gruplar ve sınıflar, bu grupların ve sınıfların kendi varlıklarını, yerlerini ve davranışlarını açıklama şekilleridir. O, en çok tarzları ve sözlü anlatımları ile (ideolojiler veya Pareto gibi konuşanlar ve türevleri) kendi itibari değerlerini açıklayan ve sosyal gerçekleri bunlar aracılığıyla yorumlayan tarihçilere karşı içini boşaltmıştır. Ama eğer düşünceler ve değerler onun için sosyal sürecin birincil taşıyıcıları değil ise, bunların hiçbirisi üzerinde daha fazla durulmaz. Bu konuda şu benzetmeyi kullanabilirim: bunlar sosyal sistemdeki transmisyon/aktarma kayışlarıdır. (çn: Motorlu araçlarda gücü bir şafttan diğerine aktaran ve aktarma elemanı olarak kullanılan kayış) Ne var ki, biz savaş sonrası gelişmelerin en ilginç ilkelerini açıklayan ve bu konuda en iyi örnek olan Bilginin Sosyolojisi3 üzerinde durmayacağız. Ancak bu hususta daha fazla bir şeyler de söylemek gerekir, çünkü bu konuda Marks ısrarlı bir şekilde yanlış anlaşılmıştır. Öyle ki, Marks’ın arkadaşı Engels dahi, onun mezarı başında yaptığı konuşmada, söz konusu teorinin, bireylerin ve grupların esas itibariyle ve kesinlikle ekonomik dürtülerle ve saiklerle hareket ettikleri gibi anlaşılmasının, bazı açılardan yanlış ve bunun geri kalanının da acınacak derecede önemsiz olduğunu ifade etmiştir.

Bu konuyla ilgilenmiş iken, onun yanlış anlaşıldığı bir başka konuda da onu savunmalıyız: tarihin ekonomik yorumu çok sık olarak materyalist yorum şeklinde isimlendirilmiştir. Öyle ki, Marks’ın kendisi de bunu bu şekilde isimlendirmiştir. Marks’ın bu ifadesi, onun bazıları nazarındaki popülerliğini fazlaca azaltmış, bazı kişilerin nazarında ise, onun popülerliğini artırmıştır. Ne var ki, bunun her ikisi de bütünüyle anlamsızdır. Zira Marks’ın felsefesi Hegel’in felsefesinden daha fazla materyalist olmadığı gibi, tarihsel süreci ampirik/deneysel bilimin emri aracılığıyla açıklayan bir başka çabadan daha da fazla materyalist değildir. Kaldı ki,  dünyanın herhangi bir fiziki resmi gibi, bunun mantıksal olarak herhangi bir metafizik veya dini inançla açıklanması da mümkündür. Ortaçağ teolojisi bunun uygunluğunun mümkün olduğu metotların kurulmasını sağlamıştır.4

Bu teorinin gerçekte neyi söylediği iki önermeyle ortaya konulabilir. (1) Üretim şekilleri ve şartları, sosyal yapıların ve sırasıyla davranışların, eylemlerin ve uygarlıkların ortaya çıkmasının temel belirleyicidir. Marks bununla ne demek istediğini, çok iyi bilinen bir açıklamasında “el değirmeni” feodal toplumu, “buhar değirmeni/makinesi” kapitalist toplumu yaratmıştır şeklinde ifade etmiştir. Bu ifade teknolojik unsurun kapsamındaki tehlikeyi vurgular, ne var ki, bu, sadece her şeyin teknoloji ile anlaşılması olarak da kabul edilebilir. Bu ifade, bunun anlamını fazlasıyla yitirdiğimiz için azıcık basite indirgenerek ve farkına varılarak ifade edilir ise, günlük çalışmamızda bizim zihnimizi oluşturan ve üretim süreci içindeki şeylere ve yerimize yönelik bakış açımızı belirleyen – veya gördüğümüz şeylerin yönünü – sosyal hareket alanının, her birimize hükmettiğini söyleyebiliriz. (2) Üretim şekillerinin kendilerine göre bir mantığı vardır: diğer bir deyişle, bunlar kendi doğasında mevcut olan ihtiyaçlara göre değişen işleyişleriyle, sadece kendi ardılları için üretim yaparlar. Bunu Marksçı açıdan aynı olan bir örnekle açıklayalım: “el değirmeni” sistemi, mekanik değirmencilik metodunu benimsemek suretiyle bir ekonomik ve sosyal durum yaratmak ve bunu bireylerin ve grupların güçsüzlüklerini alt etmeler için pratik bir ihtiyaç haline getirmek şeklinde karakterize edilir. “Buhar değirmeninin/makinesinin” ortaya çıkması ve işlemesi, sırayla yeni sosyal işlevler ve pozisyonlar, yeni gruplar ve görüşler yaratmıştır ki, bu onların kendi çerçevelerinin ve sınırlarının etkileşerek ve gelişerek bir şekilde büyümesini sağlamıştır. O nedenle, biz burada, her şeyden önce bütün ekonominin ve buna bağlı olarak herhangi bir sosyal değişimden sorumlu olmanın, bu değişimi ileriye taşıyan bir şey olduğunu görüyoruz ki, ileriye götüren bu eylemin kendisi herhangi bir harici ivmeye ihtiyaç duymaz.   

Kuşkusuz her iki önerme de, çok büyük bir miktarda hakikati içermektedir ve biz incelememizin ilerideki birkaç bölümünde, bunların işlemekte olan çok değerli hipotezlerini keşfedeceğiz. Bunlara yönelik olarak, etik ve dini etkilerle yapılan yalanlamalara dayanan mevcut itirazların veya esasen Eduard Bernstein tarafından keyifli bir sadelikle ileri sürülen “insanların kafaları vardır” ve o nedenle, onlar, tercih ettikleri gibi hareket ederler şeklindeki iddiaların çoğu başarısız olmuştur. Buraya kadar söylenmiş olanlardan sonra, bu tür argümanların zayıflığı karşısında, arttık bu konu üzerinde durmak fazlasıyla gereksizdir: elbette, insanlar kendi hareket tarzlarını, çevrenin objektif bilgisinin doğrudan zorlaması olmadan kendileri tercih ederler; ama onlar bu tercihi, bir başka bağımsız bilgi düzenlemesi oluşturmadan, kendi açıları, kendi görüşleri yönünden yaparlar ve kendilerini objektif bir duruşla şekillendirirler.

Ne var ki, mesele, tarihin ekonomik yorumunun bazen bir durumdan başka bir duruma göre beklenenden daha az tatmin edici olup olmadığının uygun şekilde tahmin edilip edilmeyeceği noktasında ortaya çıkar. Öyle ki, o noktada, daha başlangıçta görülen aşikar bir durum meydana gelir. Sosyal yapılar, tipler ve tutumlar madeni paralar gibi kolayca erimez. Bunlar bir defa oluştuklarında, muhtemeldir ki, yüzyıllarca değişik yapılar olarak değişik derecelerde yaşama becerisi göstererek ayakta kalırlar. Biz bunların üretken dominant oluşumundan bir sonuç ve anlam çıkarmaya çalışsak da, az ya da çok beklediğimiz gibi, güncel gruplar ve ulusal davranışlar olarak, bunları daima birbirlerinden ayrılmamış şekilde buluruz. Bu genelde oldukça geçerli olsa da, en açık şekilde son derece dayanıklı bir yapının bütünüyle bir ülkeden diğerine kendisini aktarmasında görülür. Sicilya’nın Normanlar tarafından istila edilmesiyle ortaya çıkan durum, benim bu konuda ne demek istediğimi tanımlayan bir örnektir. Marks bu tür olguları göz ardı etmemiş olmakla birlikte, ne yazık ki, bunların tüm sonuçlarının farkına varamamıştır.

Bununla bağlantılı bir başka durumun daha kaygı verici bir anlamı ve önemi vardır. Örneğin, altıncı ve yedinci yüzyıl boyunca Frank krallığında toprak sahipliğiyle birlikte ortaya çıkan feodal yapıyı ele alalım. Bu elbette toplumun sosyal yapısını yüzyıllarca şekillendiren ve aynı zamanda üretim şartlarını, ihtiyaçları ve teknolojiyi etkileyen en önemli olaydır. Bunun en basit açıklaması, yeni toprakların fethedilmesi sonrasında, orduda daha önce liderlik işlevini yerine getiren ailelerin ve bireylerin (ne yazık ki bu işlevi muhafaza eden) feodal toprak sahibi haline gelmiş olmalarıdır. Bu elbette,  hiçbir şekilde Marksist şemaya uymaz ve kolaylıkla istikameti bir başka yöne çevirecek şekilde yorumlanabilir.  Bu nitelikteki olgular, hiç kuşkusuz yardımcı hipotezler aracılığıyla bir araya getirilebilir, ancak bu tür hipotezlerin eklenme zarureti her zaman teorinin sonunun başlangıcıdır.

Marksist şema aracılığıyla tarihsel yorum girişimleri sırasında ortaya çıkan pek çok zorluk, üretim alanı ile sosyal hayatın diğer alanları arasında bazı etkileşim önlemleri alınarak karşılanabilir.5 Ancak bunu kuşatan hakikatin temel çekiciliği, kesinlikle bunun tek yönlü olarak iddia ettiği katılığa ve yalınlığa bağlıdır. Eğer bundan şüphe edilirse, tarihin ekonomik yorumu, yerini benzer türdeki önermelere bırakacak – pek çok kısmının hakikat olması gibi – veya daha fazla hakikati ifade eden bir başka yoruma neden olacaktır. Bununla birlikte, bir başarı olarak bunun hiçbir derecesi ya da bunun bir hipotez olarak işlemesinin yararlılığı, bu münasebetle bozulmayacaktır. 

Elbette, inananlar için, bu sadece insanlık tarihinin bütün sırlarını açan bir anahtardır. Eğer bazen biz bu uygulamalara safça bakmak yerine gülme eğilimi hissedersek, bunun hangi tür argümanın yerine konulduğunu hatırlamamız gerekir. Zira tarihin ekonomik yorumunun sakat kız kardeşi olan Sosyal Sınıfların Marksist Teorisi, bunu biz zihnimizde taşımaya başladığımız anda daha uygun bir ışığa geçer.

Yine de, bu teori ilk etapta kaydetmemiz gereken önemli bir katkıdır. Sosyal sınıflar olgusunu açıklamak hususunda ekonomistler şaşılacak derecede ağırdırlar. Kuşkusuz onlar, uğraştıkları etkileşimin ürettiği süreçlerin sebeplerini daima sınıflandırmışlardır. Ancak bu sınıflandırmalar, sadece bazı ortak özellikler sergileyen bir bireyler dizisi ve toplamıdır: nitekim bunların bazıları toprak sahibi veya işçiler olarak sınıflandırılmışlardır, çünkü bunlar arazi sahibidirler veya emeklerini satmaktadırlar. Ne var ki, sosyal sınıflar sadece bir gözlemin sınıflandırdığı varlıklar değil, bir şekilde var olan canlı varlıklardır. Onların varlığı, toplumu bireylerin veya ailelerin oluşturduğu amorf bir topluluk gibi gören bir şemanın tamamen gözden kaçırdığı sonuçlara yol açar. Sosyal sınıflar olgusunun, sadece ekonomik teori alanındaki araştırma için ne kadar önemli olduğu hususu, tam olarak sorgulanmaya fazlasıyla açık olan bir husustur. Pek çok pratik uygulama ve genel olarak sosyal sürecin tamamıyla daha geniş yönleri için, bu hususun çok önemli olduğundan ise hiç kuşku yoktur. 

Kabaca demek gerekir ki, toplumsal sınıfların ön plana çıkması, Komünist Manifesto’da, “toplumun tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir” şeklindeki ünlü bir açıklamada ifade edilmiştir. Bu elbette, iddiayı en yüksek seviyeye koymuştur. Ancak, tarihsel olayları genellikle sınıf çıkarları ve sınıf tutumları açısından yorumlanabilecek ve mevcut sınıf yapılarının her zaman tarihsel yorumlamada önemli bir faktör olduğu yönündeki önermeye indirgeyecek olsak bile, hemen hemen tarihin ekonomik yorumu kadar değerli bir kavramdan söz etme hakkı verecek kadar bir kısım yine de bize kalır.

Açıkça, sınıf mücadelesi ilkesiyle açılan ilerleme çizgisinin başarısı, bizim kendimizin yaptığı sınıflar teorisinin belirli ve özellikli olan geçerliliğine bağlıdır. Bizim tarih resmimiz ve kültürel kalıplar ile toplumsal değişim mekanizmasına ilişkin tüm yorumlarımız, örneğin ırkçı sınıflar teorisini seçmemiz ve Gobineau (çn: Ari Aryan ırkına/üstün ırka dair ırkçılık teorisinin geliştirilmesiyle ve İnsan Irklarının Farklılığı Üzerine Denemeler isimli eseri ile tanınan ünlü Fransız diplomat ve yazar Arthur de Gobineau) gibi insanlık tarihini ırklar mücadelesi tarihine indirgememiz veya Schmoller (çn: İktisat biliminde yöntem araştırmalarında bulunan Alman Tarihçi Okulu’na mensup Alman iktisatçı Gustav Schmoller) veya Durkheim (çn: Sosyolojinin kurucularından olan, iş bölümü ve dayanışma teorisi ile ünlü Fransız sosyolog Émile Durkheim) tarzındaki sınıfların işbölümü teorisini ve sınıf karşıtlıkları ile meslek gruplarının çıkarları arasındaki karşıtlığa dönüştürmemiz, bizim bunları kabul etmemiz demek olur. Analizdeki olası farklılıklar aralığı da, sınıfların doğası sorunuyla sınırlı değildir. Bu konuda hangi görüşe sahip olursak olalım, bu, farklı yorumlardan, farklı sınıf çıkarları tanımlarından6 ve sınıf eyleminin kendisini nasıl ortaya koyduğuna ilişkin farklı görüşlerden kaynaklanacaktır. Konu, bugün için önyargılı bir kötülük yatağıdır ve bunun henüz daha bilimsel bir aşaması da pek yoktur.

İşin tuhaf tarafı, bizim bildiğimiz kadarı ile Marks, hiçbir zaman sistematik olarak toplumsal sınıfların yalınlığı konusu üzerinde, kendi düşüncesinin ekseninde çalışmamıştır. Onun bu konuyu uygun olan daha sonraki bir zamana kadar ertelemiş olması muhtemel olduğu gibi, onun düşüncelerinin sınıf kavramları üzerinde fazlaca yoğunlaşmış olması nedeniyle, bu hususta kesin bir ifadeyle görüş ileri sürmeye gerek görmemiş olması da muhtemeldir. Bununla ilgili bazı noktaların onun zihninde kararsız olması ve onun tam olarak gelişmiş bir sınıflar teorisine giden yolunun, tamamen ekonomik ve aşırı basitleştirilmiş bir fenomen kavrayışında ısrar etmek suretiyle kendisi için yarattığı bazı zorluklar karşısında bunun engellenmiş olması da aynı derecede mümkündür. Marks’ın kendisi ve müritleri, tam olmayan bu teori konusunda, Marks’ın sıra dışı bir çalışması olan Sınıf Mücadelesi’nin Fransa’daki Tarihi7örneğinde olduğu gibi belirli örneklerin uygulanmasını teklif etmişlerdir. Ancak bu konuda bunun ötesinde gerçek bir ilerleme kaydedilmemiştir. Marks’ın en yakın çalışma arkadaşı olan Engels’in teorisi işbölümü üzerinedir ve onun bu teorisi sonuçları itibariyle esasen Marksist de değildir. Onun için biz bunların dışında kalan metinlerin, özellikle Kapital ve Komünist Manifesto olmak üzere, Marks’ın tüm yazılarına dağılmış olanların – bazıları çarpıcı derecede güçlü ve zariftir – yan ışıklarına ve değerlendirmelerine sahibiz. 

Bu parçaları birleştirerek bir araya getirmek, ince bir iştir, o nedenle, burada bu işe girişilememiştir. Bununla birlikte, bu konudaki temel düşünceler yeteri kadar açıktır. Bu temel düşünceler, toplumsal sınıfların oluşma ilkesinden, fabrika binalarından, makinelerden, hammaddeler ile işçi bütçesine giren tüketici malları gibi üretim araçlarının mülkiyetinden veya bunların mülkiyetten çıkarılmasından ibarettir. Temel olarak iki ve sadece iki sınıf vardır, bunlar mülkiyet sahipleridir, kapitalistlerdir, diğerleri emeklerini satmak zorunda olan, hiçbir şeye sahip olmayan işçi sınıfı veya proleterlerdir. Bu iki sınıf arasında bulunan, istihdam sağlayan ve aynı zamanda el işçisi olanlardan, memurlardan, büro elemanlarından, tezgahtarlardan ve serbest meslek sahiplerinden,  çiftçilerden, zanaatkarlardan oluşan bir aracı grup daha vardır. Bunların varlığı elbette inkar edilmez, ama bunlar kapitalistleşme sürecinde ortadan kalkacak olan ve o nedenle anomoli olarak muamele edilenlerdir. İki temel sınıf, konumlarının mantığı gereği ve herhangi bir bireysel iradeden oldukça bağımsız bir şekilde birbirine karşıttır. Her sınıf içinde çelişkiler, anlaşmazlıklar ve alt gruplar arasında çatışmalar meydana gelir ve hatta bu tarihsel olarak belirleyici bir öneme de sahip olabilir. Ancak son tahlilde, bu tür çelişkiler, anlaşmazlıklar veya çarpışmalar rastlantısaldır. Kapitalist toplumun temel tasarımında rastlantısal olmayan, ancak içkin olan tek düşmanlık, üretim araçları üzerindeki özel denetim üzerindeki düşmanlıktır: bu da kapitalist sınıf ile proletarya arasındaki ilişkinin doğasında var olan bir çelişkidir, bir çekişmedir, yani sınıf mücadelesidir.

Şimdi göreceğimiz üzere, Marks, bu sınıf mücadelesinde kapitalistlerin birbirlerini ve sonunda kapitalist sistemi nasıl yok edeceklerini ve ayrıca sermaye mülkiyetinin nasıl daha fazla sermaye birikimine yol açacağını göstermeye çalışır. Ancak bu tartışma biçimi ve bir şeyin mülkiyetini bir toplumsal sınıfın sürekli karakteristiği yapan tanım, yalnızca “ilk sermaye birikimi” sorununun, yani kapitalistin nasıl ortaya çıktığı sorununun önemini artırmaya hizmet eder. Burada ilk önce kapitalist olmayı ya da Marksist öğretiye göre kapitalistlerin sömürmeye başlamalarını sağlamak için gerekli olan mal stokunu, yani sermaye birikimini nasıl elde ettikleri konusu ortaya çıkar. Marks bu mesele üzerinde çok daha az açıktır.8 O, üstün zeka ve enerjiyle çalışan ve tasarruf eden kapitalistlerin bazılarının, başkalarına oranla daha fazla bir şekilde ve her geçen gün kapitalistler haline geldiğine ve gelmeye devam ettiğine ilişkin burjuva çocuk masalını (kinderfibel) aşağılayarak reddeder. Marks iyi çocuklar hakkındaki bu hikayeyi, bu hikaye ile alay ederek tavsiye eder. Her politikacının kendi karını bilmesi gibi, rahatsız edici bir hakikatin gürültülü bir kahkaha ile kullanılması hiç kuşkusuz mükemmel bir yöntemdir. Oysa tarihsel olan rahatsız edici bir olguya, önyargısız bir zihinle bakan hiç kimse, bu çocuk masalının bütün hakikati söylemekten çok uzak olduğunu, ancak bu masalın yine de epeyce şey anlattığını gözlemleyemez. Endüstriyel başarıda ve özellikle endüstriyel pozisyon tesisinde, normalin üzerinde bir zekaya ve enerjiye sahip olmak onda dokuz olayda başarı sağlar. Kapitalizmin başlangıç aşamasında ve bireysel her endüstriyel kariyerde, sürecin en önemli unsuru elbette tasarruftur, ancak bu tam olarak klasik iktisat tarafından açıklandığı gibi değildir. Kişinin bir fabrika kurmak amacıyla ücretten veya maaştan tasarruf ederek oluşturduğu fonla kapitalist (endüstriyel işveren) statüsünü normalde elde edemeyeceğine ilişkin görüş doğrudur. Birikimin büyümesi kardan gelir ve o nedenle, kar, gerçekten tasarrufun birikimden ayırt edilmesindeki geçerli nedenin ön şartıdır. Bir girişimi başlatmak için gerekli olan araçlar, normal olarak başkalarının tasarruflarını ödünç almakla sağlanabilir. Bunların mevcudiyeti küçük su birikintileri veya bankaların girişimde kullanılmak üzere tahsis ettikleri krediler şeklinde açıklanabilir. Bununla birlikte, kural olarak tasarrufu bunlardan ikincisi sağlar: girişimcinin tasarrufunun işlevi, onun günlük ekmeği için günlük ağır işini yapma zaruretinin üstesinden gelmesi, çevrede dolanması, planlarını yapması ve işbirliğini geliştirmesi amacıyla ona nefes alacağı bir alan sağlamaktır. Her ne kadar Marks, ekonomik teori meselesi gibi, klasik yazarların tasarrufa atfettikleri rolü inkar etmiş ise de – bunu abartmış olsa da – bu konuda gerçek bir görüşe sahiptir. Ancak onun bu görüşle ilgili olarak vardığı sonuç yerinde değildir ve o nedenle, bu görüş takip edilemez niteliktedir. Klasik teori haklı da bulsa, bu hususta hoş olmayan bir kahkaha doğru değildir.9         

Ne var ki, gürültülü bu kahkaha işini yapmış, ilk birikim teorisinin alternatifi olan teoriye giden yolun temizlenmesinde Marks’a yardım etmiştir. Ancak bu alternatif teori, bizim arzu ettiğimiz kadar açık ve belirgin değildir.  Kuvvet, soygun, kitlelere boyun eğdirme, insanların yağmalanmasını ve yağmanın sonuçlarını kolaylaştır, elbette bu tüm haklarla ve her türden entelektüeller arasında ortak olan fikirlerle takdire şayan bir şekilde ve günümüzde Marks’ın zamanından daha fazla olarak karşılaştırılmaktadır.  Ancak bazı insanların boyun eğdirme ve soygun yapma gücünü nasıl kazandıklarına ilişkin bu husus, meseleyi açıkça çözmemektedir. Popüler literatür de bu konuyla ilgili değildir. Ben bu soruyu, bu konuda yazan John Reed’e (çn: Moskova’daki Kremlin Duvarı Mezarlığı’nda gömülü tek Amerikalı olan Amerikalı şair, gazeteci, yazar ve komünist aktivist) yöneltmeyi elbette düşünmüyorum. Zira biz bu hususta sadece Marks ile ilgiliyiz.    

Günümüzde bu sorunun görünüşteki çözümü, en azından Marks’ın tüm ana teorilerinin tarihsel niteliğiyle sağlanmaktadır. Marks’a göre, kapitalizmin mantığı için bu gereklidir, ancak kapitalizmin toplumun feodal yapısından çıktığına ilişkin yaklaşım gerçekçi değildir. Elbette, sosyal tabakalaşmanın mekanizması ve nedenleri hakkındaki aynı sorun bu durumdan çıkmıştır, nitekim Marks’da, feodalizmin, kitlelerin boyun eğdirilmesinin ve sömürülmesinin zaten başarılmış gerçekler olduğu bir güç hükümdarlığından10 doğduğu şeklindeki burjuva görüşünü büyük ölçüde kabul etmektedir. Öncelikle kapitalist toplumun koşulları için tasarlanan sınıf teorisi, tıpkı kapitalizmin ekonomik teorisinin11 kavramsal aygıtının çoğunda olduğu gibi, feodal öncüllerine kadar genişletilmiş ve bu konuda en çetrefilli sorunlardan bazıları, bir kapitalist modelin analizinde veri biçiminde devlete mal edilmiştir. Bunun sonunda, sadece kapitalist sömürücü feodal sömürücünün yerini almıştır. Feodal senyörlerin gerçekten endüstriyelleşmeye dönüştükleri durumlarda, bu tek başına sorunun kalan kısmını aydınlatabiliyordu. Tarihi bulgular da belirli bir miktarda bu görüşü destekliyordu: özellikle Almanya’da çok sayıda feodal senyör, genellikle kendi topraklarını kiraya vererek sağladıkları finansal araçlarla fabrikaları inşa ederek çalıştırmışlar ve bu konuda tarımsal nüfusun emeğinden yararlanmışlardır (her zaman olmasa da bazen serfleriyle birlikte).12 Diğer tüm durumlarda, gerekli olan materyallerin boşluğu açıkça toplumun daha aşağıdaki kesimleriyle dolduruluyordu. Bu durumu samimi olarak Marksist açıdan açıklamanın tek yolu, bunun tatmin edici bir açıklamasının olmamasıdır, yani bu konuda Marksist unsurlar olmaksızın fikir verecek bir Marksist sonuç mevcut değildir.13

Ne var ki, bu teori hem tarihsel, hem de mantıksal kaynakları itibariyle yanlıştır. İlk birikim yöntemlerinin çoğu daha sonraki birikimi de açıkladığından, – ilk birikim, kapitalist çağ boyunca devam etmiştir – uzaktaki süreçler geçmiş hakkındaki zorluklar dışında, Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin tamam olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, en olumlu durumlarda bile açıklanması üstlenilen olgunun kalbine yaklaşmayan ve asla ciddiye alınmaması gereken bir teorinin eksikliğinde ısrar etmek gereksiz olabilir. Bu örnekler, esas olarak karakterini, orta büyüklükte olan ve sahibi tarafından yönetilen firmaların yaygın olduğu kapitalist evrim çağında bulunur. Bu tip alanın dışında ve pek çok durumda, bu konuyu ekonomik pozisyonun sonuçlarından daha çok nedenlerine bağlı olan sınıf pozisyonları yansıtmaktadır. İş hayatındaki başarı, sadece sosyal itibar dışındaki her alanda açık bir şekilde yoktur. Bu sadece sosyal yapıdaki üretim araçları mülkiyetinin, sosyal grup pozisyonunu belirlediği yerdeki mülkiyet sahipliğine bağlıdır. Oysa durum böyle dahi olsa, mülkiyet sahipliğinin açıklayıcı unsurunun bu şekilde açıklanması, bir askerin tesadüfen silah sahibi olduğunun açıklanması kadar mantıklı olur. Belirli insanların (onların neslinden olanlarla birlikte) kesin olarak kapitalist, diğerlerinin kesin olarak proleter (onların neslinden olanlarla birlikte) olarak kabul edilmesi şeklindeki çok keskin bir ayrım, genellikle tamamen mantıksız bir ayrımdır, zira bu ayrım sürekli olarak bireysel ailelerin üst tabakalara çıkmaları ve buradan inmeleri demek olmakla, sosyal sınıfların belirgin özelliğini ıskalamak demek olur. Oysa benim işaret ettiğim olguların tamamı, tartışmasız ve aşikar olan olgulardır. Eğer bunlar Marksist propagandada ifade edilmiyor ise, bunun nedeni, bunların Marksist olmayan ifadeler olmasıdır.

Bununla birlikte, bu teorinin Marks’ın sisteminde oynadığı rolün incelenmesi ve bu konuda kendimize analitik niyetimizin ne olduğunun sorulması, – kışkırtıcının bunu kullanmasındaki niyetinden soyutlanarak – kişinin hizmet etmeyi kastettiği şeyin gereksiz olmasından dolayıdır.

Bizim, Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin ve tarihin ekonomik yorumunun, bağımsız iki doktrin olmadığını zihnimizde tutmamız gerekir. Marks’a göre, bunlardan ilki sonrakini belirli bir şekilde sınırlamakta ve bunların üretim şeklinin ve şartının işleyiş tarzını değiştirmektedir. Bunlar sosyal yapıyı ve dolayısıyla sosyal yapı da, uygarlığın bütün tezahürleri ile kültürel ve siyasal tarihin tamamının ilerleyişini belirlemektedir. Sosyal yapı, sosyalist olmayan bütün tarihsel dönemleri, oyunun karakterleri ve aynı zamanda her şeyi etkileyen kapitalist üretim sistemi mantığının sadece dolaysız yaratıcıları olan iki sınıf açısından tanımlanır. Bu, Marks’ın neden sınıfları sadece ekonomik fenomenler ve fenomeni de en dar anlamıyla ekonomi olarak ifade etmeye zorlandığını açıklamaktadır. Marks bundan dolayı oldukça derin olan bu görüşten ayrılmış, ancak başka bir tercihi olmadığı için kendi analitik şemasında bunları bir yere yerleştirmiştir. 

Marks, diğer taraftan, kapitalizmi de özellikle sınıfları ayırdığı şekilde tanımlamaktadır. Okuyucu, azıcık bir düşünceyle bunun gerekli ve yapılması gereken bir şey olmadığı konusunda ikna olacaktır. Öyle ki, bu, sınıf fenomeninin kaderini kapitalizme ve bu yolla sosyalizme bağlama hususundaki analitik stratejinin cesur bir darbesidir. Bu gerçekte yapılacak bir şey olmamasının veya sosyal sınıfların bulunmamasının, sosyalizmi bir tür ilkel gruplar dışında sınıfsız bir toplum şeklinde tanımlamanın mümkün olan sadece bir yoludur. Bu zekice totoloji, (çn: dolambaçlı yol, laf salatası, gereksiz tekrar) Marks’ın sınıfları, kapitalizmi ve üretim araçlarının özel mülkiyetini bir başka şekilde tanımlamasının mümkün olmaması nedeniyle seçtiği bir yoldur. Dolayısıyla, mülkiyet sahibi olanlar ve mülkiyet sahibi olmayanlar olmak üzere iki sınıf vardır ve o nedenle, bunların arasındaki diğer bütün ayrım ilkeleri akla yatkın değildir ve bunlar ciddi olarak ihmal edilmiştir, önemsenmemiştir yahut biri diğeri için fakirleştirilmiştir.   

Bu anlamda kapitalist sınıfın proletarya ile arasında olan bölünme çizgisinin kesinliğinin ve öneminin abartılması, sadece bunlar arasındaki düşmanlığın ve çelişkinin abartılmasıyla aşılmıştır. Marksist tespih çekme alışkanlığına çarpılmayanlar, bu sınıflar arasındaki ilişkinin normal zamanlarda esas olarak işbirliğine dayandığının aşikar olduğunu bilirler ve buna karşıt olan teorinin çok büyük ölçüde patolojik durumlardan ibaret bulunduğunu doğrulamakta zorluk çekmezler. Sosyal hayatta, düşmanlığın ve sinagogizmin/havracılığın her ikisi de, nadir durumlar dışında kuşkusuz her yerde bulunur ve bunlar gerçekten birbirlerinden ayırt edilemezler. Ama ben herhangi bir şeyin, eski uyum görüşünde mutlak anlamda ne kadar az olursa olsun – anlamsızlıklarla dolu olsa da – bunun neredeyse Marksizmdeki araçlarla, bu araçları kullananlar arasındaki geçilemez uçurum kadar baştan çıkarıcı olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte, Marks’ın bu konuda bir tercihi yoktur, Marks’ın bu konuda bir tercihinin olmaması, onun ihtilal ile sonuca ulaşmak istememesinden dolayı değil, – o bunları düzinelerce başka olası şemadan türetmiş olabilir – kendi donanımlarının analizleri ile bir sonuca ulaşamamasından dolayıdır. Eğer sınıf mücadelesi tarihin konusu ve sosyalist günün doğmasını sağlayan araç değil ve yine iki sınıf bir arada olacak ise, o takdirde, onların ilişkileri de ilke olarak düşmanca olacak, ancak bu durumda Marks’ın sosyal dinamiğine güç veren sistem kaybolacaktır.

Marks, kapitalizmi sosyolojik olarak ve üretim araçları üzerinde ki özel mülkiyet kurumunu esas alarak tanımlasa da, kapitalist toplumun mekaniği onun ekonomik teorisiyle sağlanmaktadır. Bu ekonomik teori, sınıf, sınıf çıkarları, sınıf davranışları sınıflar arasındaki değişim, ekonomik değerler ortamının işe yaraması, karlar, ücretler, yatırımlar vs. gibi sosyolojik verilerin, bu kavramları nasıl somutlaştırdığını ve bunların eninde sonunda kurumsal çerçevesini yıkacak ve aynı zamanda başka bir sosyal dünyanın ortaya çıkması için gerekli koşulları yaratacak ekonomik süreci tam olarak nasıl ürettiklerini göstermektedir. Bu özellikli sosyal sınıflar teorisi, tarihin ekonomik yorumu aracılığı, kar ekonomisi, diğer bütün sosyal olguların yol göstermesiyle bağlantılı olarak bütün fenomenin odağındaki analitik araçtır. Bundan dolayı bu teori, sadece fenomeni açıklayan bireysel bir teoriden başka bir şey değildir. Bu teorinin Marksist sistemde, sistemin problemlerini doğrudan çözmekteki başarı ölçüsü, gerçekten önemli bir organik işleve sahiptir. Eğer biz Marks’ın gücünün bir analistin kendi eksikliklerini nasıl karşılayabileceğini anlamak istiyorsak, bu işlevi görmemiz gerekir.

Marksist sosyal sınıflar teorisine, bu tür hayranlık duyanlar her zaman olmuştur. Ancak bu sentezin gücüne ve ihtişamına bir bütün olarak hayranlık duyan herkesin, tamamlayıcı parçalardaki hemen hemen her sayıda mevcut bulunan eksikliğe göz yummaya hazır olma noktasına kadar olan duyguları anlaşılabilir olmaktan uzaktır. Biz bunu kendi açımızdan övmeye çalışacağız. (Bölüm IV) Ama önce, Marks’ın iktisadi mekaniğinin, genel planının kendisine dayattığı görevden nasıl kurtulduğunu görmeliyiz. 

* Prof.Dr.Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Bilgi Yayınevi, Ekim-2000

1 Bu yorum ilk kez Proudhon’un “Philosphie de la Misere/Sefaletin Felsefesi” isimli eserine karşı 1847’de yazılan sert bir eleştiriyi içeren Marks’ın “Das Elend der Phlosophie/Felsefenin Sefaleti” isimli kitabında yer almıştır. Bunun bir başka versiyonu da 1848 tarihli “Communist Manifestö/Komünist Manifesto” da vardır.   

2Yukarıda yollamada bulunulan Weber’in araştırmaları, onun özellikle en ünlü çalışması olan ve toplu eserler olarak yeniden basılan dinlerin sosyolojisi üzerine yazdığı “Die Protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismu/Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli eseridir.   

3Almanca bir sözcük olan Wissenssoziologie/Bilgi Sosyolojisinin en iyi isimleri olarak zikredilmeleri gerekenler Max Scheler ve Karl Mannheim’dir.  Bu ikilinin Almanca Sözcükte, sosyoloji üzerine yazdıkları Handwörterbuch der Soziologie/Sosyoloji El Sözlüğü isimli makale bu konuya girişe hizmet edebilir.  

4 Ben aralarında bir rahipte olan inanmış bütün dindarlar arasında bazı radikal Katoliklerin, bu görüşte olanları ile karşılaştım ki, bunlar kendilerini inançlarıyla ilgili meseleler dışında Marksist olarak tanıtmışlardır.

5 Engels hayatının geç döneminde, bunu özgürce kabul etmiştir. Plehanov (çn: Rusya’da sosyal demokrat hareketin kurucusu olan ve kendisini “Marksist” olarak tanımlayan ilk Rus Marksist teorisyen ve filozof) bu konuda daha da ileri gitmiştir

6 Okuyucu, kişinin sınıfların ne olduğuna ve neyin var olduğuna ilişkin görüşlerinin, bu sınıfların çıkarlarının ne olduğunu ve her bir sınıfın “o” nu – örneğin liderleriyle veya rütbe ve sırayla – nasıl hareket edeceğini benzeri olmayan bir şekilde belirlemediğini kavrayacak, uzun veya kısa vadede, hatalı ya da doğru olarak, kişinin çıkarı ya da çıkarları olduğunu düşünecek ya da hissedecektir. Grup çıkarları sorunu, incelenen grupların doğasından tamamen bağımsız olarak, kendi başına dikenlerle ve tuzaklarla dolu olan bir sorundur.

7 Bir başka örnek daha sonra konu edilecek olan emperyalizmin sosyalist teorisidir. O. Bauer’in (çn: Avusturya Marksizminin teorisyenlerinden olan sosyal demokrat politikacı Otto Bauer) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda yaşayan farklı ırklar arasındaki düşmanlıklar ve kapitalistler ile işçiler açısından sınıf mücadelelerini yorumlayan 1905 tarihli Die Nationalitätenfrage und die Sozialdemokratie/Milliyetler Sorunu ve Sosyal Demokrasi isimli eseri bu konuda zikredilmeye değer bulunmakla ve bu eser ustalıkla yazılmış olmakla birlikte, bu konunun analizinde kullanılan araçlar yetersizdir.  

8 Bakınız Kapital, cilt i, bölüm xxvi: “The Secret of Primitive Accumulation/İlkel Birikimin Sırrı

9 Bu husustan söz etmem gerekse de, ben klasik teorinin Marks’ın iddia ettiği kadar yanlış olduğu hususunda ısrarlı olmayacağım. “Sermaye biriktirmek/tasarruf etmek” edebi anlamda, özellikle kapitalizmin erken dönemlerinde, önemsiz bir “özgün birikim” metodudur. Kaldı ki,  bununla aynı olmamakla birlikte, buna benzer bir başka metot daha vardır. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, çalışmak için sadece basit donanımları olan barakalar ve insanların buralarda elleriyle çalışarak yapabilecekleri işler vardı. Bu tür durumlarda, müstakbel kapitalist, küçük bir miktar tasarruf fonuna, el emeğine ve akla ihtiyaç duyuyordu.     

10 Marks’ın dışındaki pek çok sosyalist yazar, güç unsurunun açıklayıcı değerini ve gücün fiziksel araçlarla uygulanarak sergilenmesini eleştirmemiş ve buna güvenmişlerdir. Mesela, Ferdinand Lassalle, (çn: Alman filozof ve sosyalist aktivist) hükümet otoritesine ilişkin açıklamasında, top ve süngülerin azıcık ötesini önermektedir. Bu bana göre, pek çok insanın bu tür bir sosyolojinin kör zayıflığına karşı bir merak kaynağı olmalıdır, öyle ki, gücün toplar üzerinde kontrole neden olduğunu söylemenin, (ve insanlar bunları kullanmayı istemektedir) toplar üzerindeki kontrolün güç oluşturduğunu söylemekten çok daha doğru olacağı açıktır. 

11 Bu, Marks’ın öğretisinin K.Rodbertus’un (çn: Alman sosyalist iktisatçı) öğretisiyle olan benzerliğini oluşturmaktadır.

12 W.Sombart, (çn: Alman Tarihçi Okulu mensubu olan ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya’nın önde gelen tarihçisi ve sosyoloğu) Theorie des Modernen Kapitaismus/Modern Kapitalizmin Teorisi isimli eserinin birinci baskısında, bu durumları fazlasıyla açıklamaya çalışmıştır. Ancak Sombart’ın kendisinin de daha sonra kabul edeceği üzere, ilk sermaye birikiminin oluşumunun tamamen toprak kirası temelinde açıklanmaya çalışılmasının sonucu umut verici olmamıştır.          

13 Biz soygunun ve yağmanın varlığını en geniş şekliyle kabul etsek dahi, bu kabul, aklın alanının bunu suç işlemeksizin yaptığı gerçeğine dayanır. Soygun ve talan pek çok yerde ve zamanda ticari sermayenin oluşmasını sağlamıştır. Bunun bilinen örnekleri, İngiltere kadar Fenike’nin de zenginliğidir. Ama yine de bu konudaki Marksist açıklama yetersizdir, çünkü soygunun ve yağmanın başarısı soyguncunun ve yağmacının kişisel becerisine dayanır. Bu kabul edildiğinde, sosyal tabakalaşmanın çok daha farklı bir teorisi ortaya çıkar.           

 

"Kalan bu kubbede bir hoş seda imiş." BAKİ 

BİR HÜRRİYET HİKAYESİ  – 

Demokrat Parti’den ayrılan milletvekilleri tarafından 20 Aralık 1954 tarihinde kurulan ve 24 Kasım 1958 tarihinde yapılan Olağanüstü Kongre’de, Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılma kararı ile kendi kendisini tasfiye eden, Cumhuriyet Halk Partisi’ne katıldıktan sonra bu partiyi demokrasi ve özgürlükler konusunda değiştiren ve dönüştüren Hürriyet Partisi, siyasi tarihimizde önemli izler bırakan bir partidir. 

Bu partinin hikayesi, kişisel birikimleri ve donanımlarıyla seçkin ve özel bir insan, hayattan ve siyasetten biriktirdikleri ve deneyimledikleriyle önemli ve değerli bir siyasi figür olan, Kültür ve Turizm Bakanı olarak Nazım Hikmet’in yurttaşlığının iadesi, Madımak’ın ticari kullanımdan kurtulması, yasadışı yollarla yurt dışına çıkarılmış olan çok sayıda tarihi eserin ülkeye geri getirilmesi, yeni müzeler açılması, daha önce açılmış olanların ıslah edilmesi gibi çok değerli ve önemli hizmetler yapan Sayın Ertuğrul Günay tarafından yazılan “Bir Hürriyet Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi (1955-1958)” isimli kitapta, okuyanı sürükleyen çok sade, çok akıcı bir dille anlatılmış.   

Yaşım gereği bir kısmını yaşadığım için bildiğim ve hatırladığım, bir kısmını daha önce okuduğum kitaplardan öğrendiğim bu sürecin ve siyasi girişimin, bilmediğim pek çok yönü ve özelliği olduğunu, Sayın Günay’ın kitabından öğrendim. 

Kitap ve kitapta yazılanlar, anlatılanlar, sadece siyasi tarihimizde mümtaz bir yeri olan bir siyasi partinin, Hürriyet Partisinin, bu partinin, Ekrem Hayri Üstündağ, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Turan Güneş, İbrahim Öktem, Muammer Aksoy, Coşkun Kırca, Emin Paksüt, Cihat Baban  gibi önde gelen siyasetçilerini daha yakından tanımama imkan sağlamadı, aynı zamanda bir çoğu daha sonra 1961 Anayasası ile düzenlenen; demokrasi, özgürlük, kuvvetler ayrılığı, insan hakları, seçim sistemi, yürütme erki üzerinde Meclisin denetiminin sağlanması, idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi tutulması, yargı bağımsızlığı, Cumhurbaşkanlığı makamının partiler üstü konuma getirilmesi, basın ve ifade özgürlüğü, üniversite özerkliği, sosyal devlet, hukuk devleti, yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek üzere Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, planlama yapılması, bu amaçla bir planlama teşkilatının kurulması, planlı, programlı, ülke ihtiyaçlarına uygun bir ekonomi ve mali politikanın takip edilmesi gibi konuların Türk siyasetinin gündemine ilk kez onlar tarafından getirildiğini öğrenmeme de imkan sağladı. 

Ve en önemlisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti döneminde, bu dönemdeki ceberut ve partizan uygulamalarına yönelik tepki ve itirazlar üzerine kurulan Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarı döneminde, tek parti döneminden daha ağır ceberut uygulamaları nedeniyle, demokratik kurumsallaşmanın sağlanamadığı, “tek adam” sorunun çözümlenemediği, geçmişte yaşananlardan gerekli dersler çıkarılamadığı için, günümüzde de, aynı sorunları, üstelik daha ağır bir şekilde yaşamamızın nedenlerini çok daha iyi görmeme ve anlamama vesile oldu. 

“Reis beyefendi, rejim hala teminatsızdır, teminatsız olduğu içinde diktatörlüğe meyyaldir. Murakabe yoktur, meşveret yoktur. Partimizin programı bir yanda, tatbikat başka yandadır. Milli davalara prensipler değil, bir tek adam ve onun meydana getirdiği zümre hakimdir. Böyle olduğu için de iktidarı gaye olmuş ve her türlü fesadı, entrikayı gayenin hizmetinde kullanmak siyasi ve milli hayatımızın yet vasıtası haline gelmiştir. Hürriyet bayrağı ile iktidara gelen parti içinde hürriyet yoktur. Bu hal karşısında idealist partililer şaşkın, millet hayal kırıklığı içinde, üniversiteler hareket yeteneğini yitirmiş, matbuat zayıftır. Halas ve ümit sığınağımız olan Meclis grubu ise bu bozguna uğramış ruh haletlerine ışık ve aydınlık verip milli şevki temin etme yolunu bulamamaktadır.” 
Yukarıdaki bu satırlar, bu satırların yazıldığı 10 Ekim 1955 tarihinde, o tarihte Demokrat Parti milletvekili olan, daha sonra Hürriyet Partisi Genel Başkanlığı, Hürriyet Partisi’nin kendisi feshetmesinden sonra Cumhuriyet Partisi milletvekilliği yapan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu tarafından Demokrat Parti başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’e yazılmış. Bugün geldiğimiz nokta göz önüne alındığında, aradan geçen altmışaltı yıla yakın süre içerisinde Türkiye’de hemen hemen hiçbir şeyi değişmemiş olduğunu görmek, gerçekten hüzün ve ibret verici bir durumdur. 

“…Birkaç yıldan beri muhtelif kanunlarda yapılan bir takım tadillerin ve yeni çıkarılan birtakım kanunların ne maksatla hazırlandığı artık iyiden iyiye ve hiçbir tevile yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır. Bunlar 1954’teki şartlar devam ettiği ve o seçim sistemi değişmediği takdirde ekseriyet kazanmasına imkan olmadığını anlamış bir iktidarın, her ne pahasına olursa olsun,  mevkilerinde tutunabilmek için sarf ettiği son gayretlerdir. Kendisini iktidara getiren programını bir tarafa atarak, yalnız Meclise karşı değil, bütün millete karşı bir hükümet taahhütnamesi olan dördüncü Menderes kabinesi programına tamamen zıt bir yol takip ederek Demokrat Partiyi böyle perişan bir duruma sokanların vicdani mesuliyetleri çok ağırdır. Bütün dünyada iflas etmiş bulunan otoriter ve totaliter bir sisteme doğru gitmek isteyen şimdiki Demokrat Parti şefleri ve sözcüleri 1946’daki iktidar sözcülerinden farksız bir mantıkla vaziyeti müdafaaya çalışıyorlar. Korkunç bir gaflet ve dalalet uçurumuna yuvarlanmış bulunan bu şefler ve sözcülere Demokrat Parti programının dördüncü maddesini hatırlatmak isterim. ‘Geniş ve ileri manasıyla demokrasi, bütün devlet faaliyetlerinde milli iradeyi ve halkın menfaatini hakim kılmak, yurttaşın ferdi ve içtimai bütün hak ve hürriyetlerine sahip olmasını gerçekleştirmek, vatandaşlar arasında hukuk eşitliğini, karşılıklı sevgi ve saygıyı ve iktisadi menfaatlerde ahengi sağlamaktır.’ Bütün bunları ve Demokrat Parti programındaki bütün ileri fikirleri ve prensipleri bir kenara atarak şimdi onların aleyhinde mücadele edenler, geri cemiyetlere yakışan karanlık fikirlerin Türk vatanında asla hakim olmayacağını her nedense unutuyorlar. Halbuki biz, Demokrat Parti programına 1946’da olduğu gibi bugün de tamamıyla bağlı olarak, demokrasiyi milli menfaat ve insanlık haysiyetine en uygun prensip olarak tanıyor ve Türk Milletinin siyasi olgunluğuna inanıyoruz.”         

Yukarıda yer verdiğim bu sözler, siyasi tarihimizde “Dörtlü Takrir” olarak bilinen ve siyasetin demokratikleştirilmesi konusundaki önerileri içeren önerge altında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ile birlikte imzası bulunan ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa ederek Demokrat Partiyi kuranlar arasında yer alan Prof.Dr. Fuat Köprülü’ye aittir. 

Adnan Menderes hükümetlerinde 1956’ya kadar Dışişleri ve Devlet Bakanlıkları görevlerinde bulunan, 1957 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’den istifa ederek ayrılan Fuat Köprülü’nün, kendisiyle birlikte Cumhuriyet Halk Parti’nden istifa ederek Demokrat Partiyi kuran arkadaşlarına, “Ne idik, ne olduk?” diyen bu yazısı, 07 Ekim 1957 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmış. 

Fuat Köprülü’nün önemli dersler veren, önemli dersler çıkarılması gereken bu mektubu, günümüz siyasetçilerinin ve özellikle iktidar partisi mensubu olan siyasetçilerinin kendilerini, dünlerini, bugünlerini sorgulamaları için sanırım önemli bir referanstır. 

Amerika Birleşik Devletler önceki Başkanlarından Kennedy’nin “Fazilet Mücadelesi” isimli kitabında yer verdiği sekiz cesur siyasi figürden birisi olan Cumhuriyetçi Parti Nebraska Senatörü George W.Norris, yapılacak bir oylamada, kullanacağı oy üzerinde partisinin baskı kurması üzerine, senatoda yaptığı konuşmada şunları söyler: “Herhangi bir partinin veya şahsın aleti, kölesi, uşağı olarak zafer arabalarında gezmektense, temiz bir vicdanla siyaset hayatından çekilir giderim daha iyi! Ne dostlarının ne de düşmanlarının güvenip saymadığı ihtiyar bir politika kurdu olarak bu hayata devam etmektense bir kenara çekilmeyi ve hem dostlarım hem de düşmanlarım tarafından daima düşüncelerine bağlı kalan ve doğru bildiği yoldan şaşmayan bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim!”

Bizim siyasi tarihimizde çok az örneği olan bu tür bir tavır, Hürriyet Partisi’nin kurucularından olan, her türlü istibdata karşı çıkan, çıkardığı Dergah ve Son Telgraf gazetelerinde yazdığı yazılarda dile getirdiği hakikatler nedeniyle ve Takriri Sükun Kanununa muhalefet etmekten dolayı Şark İstiklal Mahkemesinde yargılanan ama aklanan, Serbest Fırka üyesi olan, bu partinin kapatılması sonrasında Demokrat Parti saflarında milletvekili ve Bakan olarak demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren, Demokrat Parti’nin yolunu sapıtması ve şaşırması üzerine, 1955 yılında Demokrat Parti’den ayrılarak Hürriyet Partisi’ni kuranlar arasında yer alan, Hürriyet Partisi’nin kendisini feshetmesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılan, 1961 seçimlerinde bu partiden milletvekili seçilen Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’na aittir.  

Olup biteni, bu bağlamda, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’nun örnek duruşunu, Sayın Ertuğrul Günay’ın kitabında yazdıklarından okuyalım:  

“Yeni partiler kurulmuş, seçimler yapılmış, Meclis açılmıştı. Ama ortam bu kez bir kişinin değil de bir merkezin, derinden derine varlığını sürdüren bir askeri cuntanın gölgesinde idi. Söylenecek ve söylenmeyecek şeylere akıl ve vicdanlardan önce izin ve karar vermeye çalışıyor, çokları da buna uymakta sakınca görmüyordu. İtaat geleneği, kapı kulluğu anlayışı berdevamdı. Kapılar değişse de, kulluk değişmiyordu. İşte bu günlerde, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, isyanını haykırmasına imkan verecek bir olayla karşı karşıya kaldı. 

27 Mayıs Darbesi’nin temel hedeflerini ve saygınlığını korumak amacıyla, Meclis’e görünüşte bütün partilerin desteklediği bir öneri sunuldu. Öneri yasalaşırsa 27 Mayıs’ı ve sonrasındaki uygulamaları eleştiren düşünce açıklamaları suç sayılacaktı. Tedbirler Kanunu diye isimlendirilen bu öneriyi bütün parti liderleri, İsmet İnönü, Ragıp Gümüşpala, Ekrem Alican, Osman Bölükbaşı imzalamışlardı. 

1951 Anayasası yeni meclisler, dokunulmazlıklar, bağımsızlıklar, özerklikler getirmişti. Kuşkusuz bunlar yeni kurumlardı. Kağıt üstünde özgürlükler de sıralanmış, madde madde yazılmıştı; öyleyse milletvekillerinin düşünce ve kanaat özgürlüğünü sınırlayan ‘Tedbirler Kanunu’ da neydi?

4 Mart 1962 günü, Anayasa Komisyonu üyesi Karaosmanoğlu bu düşüncelerle komisyon toplantısına gitti. Kalabalık bir 
milletvekili topluluğunun ve görüşmeleri izleyen Milli Birlik Komitesi üyesi senatörlerin önünde kanun tasarısını yerden yere vurdu: ‘Yasama Meclisinde söz özgürlüğü kullanılamayacaksa 1961 Anayasası neye yarayacaktı? Bu kanun bir baskı, zulüm kanunu değilse, neydi? 

Sözlerini bitirince yerinden kalktı, salonu terk etti, hiç kimseye danışmadan, hiç kimseye haber vermeden milletvekilliğinden istifa etti. Ertesi gün de Ankara’yı terk ederek Salihli’ye, toprağına döndü.

Fevzi Lütfi Bey, ismi Hürriyet Partisiyle özdeşleşmiş bir insandı Kurtuluş Mücadelesine inanmış, ancak kuruluştan sonra halkın söz ve karar sahibi olacağı bir Cumhuriyet ve gerçek bir hürriyet ortamı hayal etmişti. Serbest Fırka’da, DP’de, Hürriyet Partisi’nde, CHP’de aradığı sadece buydu: Korkusuz bir toplum, hür ve mamur bir ülke.

İnandıklarını, düşündüklerini özgürce söylemekten vazgeçmeden siyaset yapmaya çalışanların yüz yıldır aradıkları ama bir türlü bulamadıkları, erişmedikleri bir hayal; güzel bir rüya gibi.”              

Ne demek gerekir? Her insanın hayatında yıldızının parladığı ve bir zaman sonra söndüğü bir an vardır. İlkeleriyle, inançlarıyla çelişen, hak duygusuna, vicdanına, hakikat anlayışına ters düşen durumlar ve olaylar vardır. Siyasette, meslekte, özel hayatta ve kamusal hayatta ve her işte, bunu anlamak, bilmek ve zamanı geldiğinde gitmek önemli ve pek çok insanın yapamayacağı bir şeydir.

Son bir söz. Onu da büyük şairimiz, büyük insan Mehmet Akif söylüyor: “Geçmişten adam hisse kaparmış…Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi? / ‘Tarih’i tekerrür’ diye tarif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.?”  

İşte! Sayın Ertuğrul Günay’da, “Bir Hürriyet Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi (1955-1958)” isimli son derece eğitici, öğretici, nostaljik kitabında bunu ve bunun örneklerini anlatıyor. 

Okumanızı öneririm.  
 

BİR TERCÜME, BİR ÖNSÖZ  –

Yaklaşık beş aylık yoğun bir çalışma sonunda, üstlendiğim bir işin daha üstesinden geldim. Yakında Dorlion Yayınları tarafından basılacak ve yayınlanacak olan Joseph Alois Schumpeter’in, “Capitalizm, Socializm&Democracy/Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabını İngilizceden Türkçeye tercüme ettim. 

Avusturya asıllı Amerikalı olan Schumpeter, siyaset bilimci olmasının yanı sıra önemli bir iktisatçıdır. İktisat bilimi uzmanlarına göre, “evolutionary economics/evrimsel ekonomi”nin babası olarak görülen Schumpeter’in ekonomi bilimine yaptığı katkılar, Adam Smith’ten dahi daha fazla, daha önemli ve daha değerlidir.  

Schumpeter, Marksist değildir ama sosyalizme değer verir ve eserlerinde sıkça Marksist analizleri kullanır. Dahası ona göre Marks sıra dışı bir iktisatçıdır.     

Schumpeter’in yaratıcısı olduğu “creative destruction/yaratıcı yıkıcılık” kavramı ve bu kavrama dayalı tezi, kapitalizmin nihayetinde katılaşacağı, korporatist bir yapıya dönüşeceği, belirli bir süre sonra kar edebilmek için sosyalist bir düzen içerisinde devletle ve toplumla uzlaşacağı ve böylece sosyalizmin de hegemonyanın bir parçası haline geleceği iddiasına dayanır.

Ona göre kapitalist ekonomi çarkının dönmesi, yeniliğin ortaya çıkmasına bağlıdır. Öyle ki,  üretimin asgari şartı ve unsuru olan malların sağlanması, yeni ürünlerin, üretim ve satış metotlarının, piyasaların, rekabetin, tüketici eğilimlerinin ve diğer enstrümanlardaki her türlü değişikliğin oluşması, yeniliği ve yeniliğin ortaya çıkmasını gerektirir. Eğer bütün bunlarda ve başkaca alanlarda yenilikler ortaya çıkmaz veya düzensiz aralıklarla ortaya çıkarsa, ekonomide durgunluk, piyasalarda daralma ve sıkışma ortaya çıkar. Buna bağlı olarak, kapitalist ekonomi krize girer, üretim, satış, kar oranları düşer, pek çok şirket iflas eder. Esasen krizler kapitalizmin doğasında vardır.

O nedenle, kapitalizm çarkının dönmesi, ekonomik krize girilmemesi, girilmiş ise aşılması yeniliği, yani “inovasyonu” gerektirir. Yenilikle/inovasyonla birlikte, girdiler düşer, maliyetler azalır, satışlar artar, sistem içi dinamikler hareketlilik kazanır, özetle ekonomi canlanır, buna bağlı olarak reel ücretler ve tüketicilerin alım gücü yükselir. Buna göre, yenilik/inovasyon, kapitalist sistemin, bu sistem içinde büyümenin, kalkınmanın itici gücü ve refahın en başta gelen nedenidir.

Schumpeter’e göre, yeniliği/inovasyonu, girişimcilerin yaratıcı ruhları ve enerjileri yaratır. Bu ruhun ve enerjinin harekete geçmesini “yaratıcı yıkıcılık” anlayışı sağlar. Bu anlayışla birlikte eski olan, işe yaramayan, verimliliği kalmayan yıkılır, yerine yeni olan ikame edilir. Yeninin, eskinin yerine ikame edilmesiyle, motor yeniden çalışmaya, üretmeye, iş döngüleri (aynı zamanda iktisadi döngü veya konjonktür devresi şeklinde de kullanılan bu deyim, iktisadi etkinlik veya üretimde birkaç ayı veya yılı aşan iktisadi dalgalanmaları belirtmek için kullanılan bir deyimdir) hareketlenmeye başlar. Yeni olan eskidiğinde, onun yerini yine yeni olan alır ve bu süreç birbirinin ardı sıra bu şekilde devam eder. Marks’ın kapitalizmin dinamik özelliğini inkar etmemiş olması, Schumpeter’in “yaratıcı yıkıcılık” kavramını ortaya atmasının en önemli etkeni ve çıkış noktasıdır.    

Nitekim Schumpeter, “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli eserinde, bütün bunları şu şekilde açıklar: “Kapitalist ekonomi, yeni girişimlerle her an var olan endüstriyel yapıya yeni metaların veya yeni üretim yöntemlerinin ya da yeni ticari fırsatların girmesi ile sürekli bir şekilde genişlemek suretiyle devrim yaratmaktadır. Mevcut tüm yapılar ve iş yapmanın tüm koşulları daima bir değişim süreci içindedir…Kazanma olanakları yeni şeyler üretmek ya da eski şeyleri daha ucuza üretmek suretiyle bunları sürekli olarak somutlaşır ve yeni yatırımları davet eder. Bu yeni ürünler ve yeni yöntemler, eski ürünlerle ve eski yöntemlerle eşit düzeyde değildir, yeni ürünler ve yöntemler, eski ürünlerin ve yöntemlerin birçoğunun yok olmasına yol açacak şekilde kesin bir avantajla rekabet eder. Kapitalist toplumdaki “ilerleme” bu şekilde gerçekleşir. Ucuz ve düşük fiyatla satış yapmaktan kurtulmak için her firma, sonunda aynı yolu takip etmek, dolayısıyla yatırım yapmak ve bunu yapabilmek için de tasarrufta bulunmak/biriktirmek ve kârının bir kısmı ile yeniden yatırım yapmak zorundadır. Nitekim herkes bir şekilde tasarrufta/biriktirmede bulunur…Kapitalizm, doğası gereği bir ekonomik değişim biçimi veya yöntemidir, asla durağan değildir ve asla durağan olamaz. Kapitalist sürecin bu evrimsel karakteri, sadece ekonomik hayatın, ekonomik faaliyetin verilerini değiştiren sosyal ve doğal bir çevrede devam etmesinden dolayı değildir; ama bu olgu önemlidir ve bu değişiklikler (savaşlar, devrimler vb.) çoğu zaman endüstriyel değişimin şartlarını değiştirir, ancak kapitalizmin asıl taşıyıcıları bunlar değildir. Bu evrimsel karakter, nüfus ve sermayedeki yarı otomatik bir artıştan ya da tam olarak aynı şeyin geçerli olduğu parasal sisteminin aşırılıklarından kaynaklanmaz. Kapitalist sistemi harekete geçiren ve yürüten temel itici güç, yeni tüketici mallarından, yeni üretim veya taşıma yöntemlerinden, yeni pazarlardan, kapitalist girişimin yarattığı yeni endüstriyel organizasyon biçimlerinden kaynaklanır.

Her ne kadar, evrim teorisinin babası olan Darwin’in teorisi, doğa ve doğa bilimleri üzerine ise de, bu teorinin sosyal bilimlerin, bu bağlamda iktisat bilimimin gelişmesi üzerine de etkileri vardır. Nitekim Schumpeter’in “evolutionary economics/evrimsel ekonomi” anlayışının temeli Darwin’e ve buna bağlı olarak Schumpeter’in tarih felsefesi anlayışına dayanır. Öyle ki, benim Türkçeye tercüme ettiğim “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabında, Schumpeter, kendi evrimci iktisat teorisini tarih felsefesiyle açıklamaya çalışır. Böyle yaparak, bir ölçüde de olsa, Marks’ın tarihsel materyalizmine yaklaşır.

Bu yönüyle evrimsel ekonomi anlayışı, iktisadi değişim süreçlerini anlamaya ve açıklamaya odaklanmış bir teoridir. Bu teoriyi savunan iktisatçılara göre, eğer iktisadi gelişme süreçlerini etkileyen unsurlar arasında bulunan kurumlar, piyasalar, üretim ve tüketim süreçleri doğru tahlil edilebilirse, bunları çekip çeviren ve hızlandıran unsurlar, kurumlar, süreçler ve başkaca etmenler ile ortaya çıkabilecek diğer olasılıklar, bunlara egemen olacak, bunları destekleyecek doğru politika seçenekleri belirlenebilecek ve uygulanabilecektir.

Bu teori, iktisadi alanda günümüzün egemen anlayışını temsil eden neo-liberalizmin dengeye dayalı görüşünün tam tersidir. Öyle ki, bu teori, denge yaklaşımın aksine, değişimi öne çıkaran ve dinamik değişim süreçlerine vurgu yapan bir teoridir. O nedenle, bu teori, yani evrimsel ekonomi teorisi, günümüzün son derece hızlı olan iktisadi değişim süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni ekonomik ve siyasal sorunları anlamaya, bunlara çözüm bulmaya çalışır.

Klasik sosyalizmi, burjuva ideolojisinin ürünü olarak gören ve yine sosyalizmi yeni bir kültürel dünya olarak değerlendiren Schumpeter’e göre, sosyalizm pekala işe yarayabilir ve çalışabilir. Yine ona göre, tarihin ekonomik yorumunun felsefi materyalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Ve Marks’ın başyapıtı olan Kapital, felsefeye hiçbir gönderme yapmadan tamamen ekonomik nitelikli bilimsel bir eser olarak görülebilir ve okunabilir. Dahası, Kapital’in ekonomideki insanın varoluşçu bir felsefesini oluşturduğu iddia edilebilir. Hegel’ci bir Marks, Kant’çı bir Marks, sosyolog bir Marks da anlatılabilir. 

Dolaylı olarak da olsa, Schumpeter, bugüne kadar beşeri gelişmenin piyasa bireyciliğinin ötesine geçebileceğinin hatırlatıcısı ve sadece kapitalizm karşıtı bir tasarım olarak görülen ve gösterilen sosyalizmi; Sovyetler Birliği’nin otoriteryanizminden, Marks’ın iktisadı determinizminden soyutlayarak yeniden yorumlanmak suretiyle, iflas eden kapitalist politikaların yerine bunların ikame edilebilirliğini ileri sürer. Yine dolaylı olarak, yeri geldiğinde ve ihtiyaç olduğunda, devletin piyasaya müdahalesini, bunun ekonominin canlanmasına ve işsizliğin azaltılmasına olumlu etki yapacağını, ekonomide sosyal devleti egemen kılacak sosyal demokrat politikaların uygulanması gerektiğini ifade eder.

Schumpeter, anılan kitabında, sadece bu konularla ilgili görüşlerini değil, aynı zamanda 1875’den 1914’e kadar olan süredeki sosyalist hareketlerin, sosyalist partilerin gelişme sürecini, İngiltere’deki Fabianizm sürecinden başlayarak, İsveç’teki, Rusya’daki, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, Fransa’daki, Almanya’daki oluşumları da izleyerek sürdürür. Bu bölümde ve bunu takiben sosyalist partilerin kayıtları ile ilgili bölümde yazılanlar, bu konu hakkında az çok bilgi sahibi olan kişilerin dahi ilgisini çekecek ölçüde ilginçtir.

Öyle ki, sosyalist partilerin kayıtları, Schumpeter’in de ifade ettiği üzere, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının doğruluğu hakkında pek çok kuşkuyu ortaya koymaktadır. Örneğin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde, gerek başlangıçta, gerekse daha sonrasında, azınlıktaki bir parti tarafından yönetilen ve başka hiçbir partiye şans tanımayan büyük bir sosyalist topluluk vardı. Nitekim bu partinin 10 Mart ile 21 Mart 1939 tarihleri arasında Moskova’da toplanan 18.Kongresi’nde bir araya gelen temsilcileri, sunulan raporları dinlemişler, önergeleri bizim tartışma dediğimiz tarza benzemeyen şekilde tartışarak oybirliğiyle kabul etmişlerdir. Resmi olarak belirtildiği üzere, bu partinin anılan kongresindeki temsilcileri yapılan oylama sonunda: “Rus halkı, [?] Lenin’in ve Stalin’in partisine ve bu partinin büyük önderliğine kayıtsız şartsız bir bağlılıkla, çağımızın en muhteşem, en büyük eserinin ve Stalin yoldaşın hiç çekinmeden yerine getirmesi ve Bolşevik Partimizin büyük Stalin’in dehasının önderliğinde yeni bir gelişme aşamasına girdiğinin belgesi olarak tasarlanan programı kabul ettiğini oylayarak sonuçlandırmıştır.

Nitekim Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Nikita Kruşçev, 25 Şubat 1956 tarihinde, partinin 20.Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Lenin’in Stalin ile ilgili tespitlerine yer vermekte, bu bağlamda Stalin’in ülkeye ve partiye anlatılamayacak kadar çok zararlar verdiğini belirtmekte, aşağıda bir bölümüne yer verilen ders niteliğindeki bu tarihi konuşmasında şunları söylemektedir: “Stalin’in icraatını partinin ve ülkenin geldiği nokta açısından değerlendirecek olursak, bir an durup Stalin’in günahlarını düşünecek olursak, Lenin’in endişelenmekte ve korkmakta haklı olduğu sonucuna varırız. Stalin’in, Lenin’in sağlığında daha yeni yeni kendini göstermekte olan olumsuz özellikleri, sonraki yıllarda daha da artmış, Stalin elindeki iktidarı çok tehlikeli bir şekilde kullanmaya başlamış, bu da partimize çok büyük zararlar vermiştir. Bu konuyu ciddiyetle ele alıp doğru tahlil etmeliyiz ki, Stalin’in sağlığında gerçekleşenlerin bir daha hiçbir şekilde tekrarlanmaması için her türlü önlemi alabilelim. O, liderlikte ve çalışmada ortaklık ile işbirliğine asla tahammül göstermemiş, sadece kendisine karşı çıkanlara değil, kaprisli ve despot karakterine göre kendi anlayışına aykırı görünen her şeye karşı acımasızca şiddet uygulamıştır. Stalin, insanlara karşı ikna, açıklama, sabırlı işbirliği yöntemlerini tercih etmemiş, kendi anlayışını dayatmış, kendi fikrine mutlak olarak itaat edilmesini talep etmiştir. Onun fikrine ve kararına karşı çıkan, kendi fikrini, kendi görüşünü ileri süren herkes bulunduğu mevkiden uzaklaştırılmış, dahası maddi ve manevi olarak yok olmaya mahkum edilmiştir…’Halk düşmanı’ kavramı Stalin tarafından icat edilmiştir…Bu kavram, şu ya da bu biçimde Stalin’le uyuşmazlığa düşen, sadece düşmanca niyetler beslediğinden kuşkulanılan, adı kötüye çıkmış veya çıkarılmış olan herkese karşı, her türlü yasallık çiğnenerek en zalim şekilde uygulanmıştır. Bu kavram her türlü ideolojik çatışma ve tartışma zeminini ortadan kaldırmış, gündelik hayatla ilgili her konuda görüş bildirmek olanağını yok etmiştir. Uygulamada bu konuda kullanılan tek suç kanıtı, günümüz hukuk biliminin bütün normlarına aykırı biçimde, bizzat suçlanan kişinin üzerinde uygulanan fiziki baskı ve işkence sonucu elde edilen itirafıydı…Stalin’in büyüklük manisinin nelere yol açtığını hep birlikte gördük ve yaşadık. Gerçeği görme ve algılama yeteneğini tümüyle yitirmişti o; kuşkuculuğunu ve kendini beğenmişliğini, sadece ülkemizdeki insanlarla olan ilişkilerinde değil, bütün partiler ve başkaca uluslarla ilişkilerinde de ortaya koyuyordu.

Bütün bunları anlattıktan sonra Kruşçev sözlerini şunları söyleyerek tamamlamaktadır: : “Kişi kültü meselesini bütün ciddiyetiyle düşünmeliyiz…Kişi kültünü, bir daha asla kurulmayacak şekilde, kesin olarak yıkmak zorundayız. Hem ideolojik ve teorik, hem de pratik çalışmalardan kişi kültüyle ilgili sonuçlar çıkarmamız gerekiyor…Marksizm-Leninizm’e aykırı olan, parti liderliğinin ilkeleriyle, parti hayatının normlarıyla bağdaşmayan kişi kültünü, Bolşevik ruha uygun olarak mahkum etmek ve ortadan kaldırmak, bu uygulamayı şu ya da bu şekilde geri getirme yönündeki bütün çabalara karşı bıkıp usanmadan mücadele etmek zorundayız…

Sanırım, bunlar, az yukarıda işaret ettiğim Schumpeter’in, “sosyalist partilerin kayıtları, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının doğruluğu hakkında pek çok kuşku ortaya çıkmaktadır” şeklindeki tespitini ve öngörüsünü doğrulamaktadır.

Schumpeter, Türkçeye çevirisi yaptığım anılan kitabının “Sosyalizm ve Demokrasi” başlıklı bölümünde, önce demokrasinin klasik doktrinini incelemekte ve on sekizinci yüzyılın demokrasi felsefesini özetle şu şekilde tanımlamaktadır: “Demokratik metot, halkın kendi iradesini yerine getirmek için toplanan kişilerin seçilmesi yoluyla, meseleler üzerinde kendi adına karar vermek suretiyle, ortak iyiyi gerçekleştiren siyasi kararlara varmalarını sağlayan kurumsal bir düzenlemedir.

Klasik doktrinin yansıttığı şekliyle demokrasi ideolojisinin, insan faaliyetinin ve hayat değerlerinin rasyonalist bir şemasına dayandığına işaret eden Schumpeter’e göre, demokrasi, burjuva kökenli bir kavram ve kurumdur. Bize göre de doğru olan bu tespiti, tarih de doğrulamaktadır: öyle ki, tarihsel olarak, modern demokrasi kapitalizmle birlikte ortaya çıkmıştır ve onunla neden-sonuç ilişkisi içindedir. Bu aynı zamanda demokratik pratik temelinde de geçerlidir. Zira demokrasiye mündemiç olan rekabetçi teori anlamında demokrasi, burjuvazinin yeniden şekillendirdiği ve kendi bakış açısından rasyonelleştirdiği politik ve kurumsal değişim sürecinin üstünlüğüne öncülük etmiştir: demokratik metot ise, bu yeniden yapılanmanın sadece politik bir aracıdır. Aynı şekilde, modern demokrasi de, kapitalist sürecin bir ürünüdür. Ve modern demokrasi anlayışı ve uygulaması bağlamında, burjuva düzeni, kamu otoritesi alanını sınırlamak suretiyle siyaset alanını da sınırlar.

Schumpeter’e göre, klasik sosyalizm ideolojisi de, burjuva ideolojisinin bir ürünüdür. Bu, özellikle, ikincisinin rasyonalist ve faydacı geçmişini ve klasik demokrasi doktrinine giren fikir ve ideallerin çoğunu tam olarak paylaşmaktadır. Şimdiye kadar sosyalistler, burjuva mirasının bu kısmına el koymakta ve klasik doktrinin sosyalizmin sönümleyemeyeceği unsurlarını öne sürmekte hiçbir zorluk yaşamamışlardır, – örneğin, özel mülkiyetin korunmasına vurgu – ancak bu aslında sosyalizmin temel ilkeleri ile çelişmektedir. Bu türden inançlar, sosyalizmin tamamen demokratik olmayan biçimlerinde dahi hayatta kalabilir.

Demokrasinin klasik doktrinini, rekabet esasına dayanan modern demokrasi anlayışını ve bunların uygulanmasını analiz ettikten sonra Schumpeter, klasik demokrasi başlığı altında “Ortak İyi ve Halk İradesi/Genel İrade”, “Halk İradesi/Genel İrade ve Bireysel İrade”, “Siyasette İnsan Doğası” ve “Klasik Doktrinin Ayakta/Hayatta Kalmasının Nedenleri” konularını tek tek ve ayrıntılı bir şekilde değerlendirmektedir.

1950 yılında vefat eden Schumpeter, ne yazık ki, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü, kapitalizmin daha sonraki süreçlerini, bu bağlamda, serbest piyasa, özelleştirme, fiyat düzenlemelerinin azaltılması, devletin küçültülmesi, devlet sübvansiyonlarının sınırlandırılması, esnek iş gücü piyasalarıyla ilgili politikaları içeren neoliberalizm aşamasını görmemiş ve yaşamamıştır.

Ama öyle de olsa, onun “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabında yazdıkları, kapitalizme ve sosyalizme yönelik eleştirileri, her ikisine yönelik tespitleri ve öngörüleri, daha o aşamada bunlara işaret etmekle son derece önemli ve değerlidir.

Saygılarımla.

V.Ahsen Coşar

“Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor ne yazık ki…” Sigmund FREUD  

NEREYE GİDİYORUZ!

1940’lı yıllardan itibaren Fransa’nın en önemli entelektüel figürlerinden olan Yunan asıllı Fransız filozof, psikanalist, hukukçu, aktivist ve özgürlükçü sosyalist Cornelius Castoriadis, takip edebildiğim kadarıyla daha henüz Türkçeye çevrilmemiş olan ‘Democracy as Procedure and Democracy as Regime/Usulü Olarak Demokrasi ve Rejim Olarak Demokrasi’ isimli kitabında, siyasete farklı bir tanım getirir, bu bağlamda, şöyle yazar; ‘Siyaset, kurumları ve – açık ve net bir biçimde sürdürülen kolektif faaliyete bağlı toplumsal kurumların olabildiğince kendi kendini kurduğu bir rejim olarak – demokrasiyi yenileyip onarmayla ilgili açık ve net bir faaliyettir. Bu kendi kendini kurma işi, durmayan bir harekettir ve bu “mükemmel bir toplumu” değil, mümkün olduğunca özgür ve adil bir toplumu gerçekleştirmeyi hedefler. Bu, benim özerk toplum projesi adını verdiğim ve başarılı olmak için demokratik bir toplum kurmak zorunda olan bir harekettir.

Demos “halk”, demokrasi de “halkın yönetimi” anlamına gelmekle, özünde kendi kendini kurma işi ve özerk bir toplum projesi olan demokratik bir toplumu oluşturacak hareketin öznesi de, halk veya yurttaş olarak insandır. Peki, insan kimdir? Toplumdan gelen ve yine topluma giden insan, klasik felsefeye göre “düşünen bir varlık”, antropolojiye göre “Homo sapiens”, yani “yeryüzünde en baskın türlerden biri olan zeki bir primattır.” Aristoteles’e göre ise insan, “siyasi bir hayvandır”. Bu tanımdaki siyasi sözcüğünü ortadan kaldırırsak eğer, geriye sadece hayvan kalır.

Bu hayvanı diğer hayvanlardan ayıran en önemli özellik, onun sadece “siyasi olması” değil, geçirdiği evrime bağlı olarak bir “dil” sahibi olması, yani “konuşma” becerisi edinmesi ve yanı sıra kavramsal olarak ve neden/sonuç ilişkisi çerçevesinde “düşünebilmesidir.”  Ama Freud’un söylediği gibi “düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor ne yazık ki…

Siyasi bir hayvan” olarak ihtiyaç duyduğumuz en önemli şey, toplum halinde başkalarıyla birlikte yaşamaktır. Başkaları ile birlikte yaşamanın asgari şartlarından birisi “hukuka” ihtiyacımızın olması, diğeri ise “siyasete, siyaset kurumuna” ihtiyaç duymamızdır. Hukuk demek, en basit ve yalın tanımı ile “kurallı” yaşamak, başkalarının hukukuna, yani haklarına “saygı duymak” demektir. Hukukun en önemli güvencesi ise, siyasi bir toplumun tesis edilmesi, yani devletin varlığıdır. Esasen devletin en önemli vasfı ve unsuru olan hukuku ve ona bağlı olan adaleti ortadan kaldırırsanız eğer, devlet, devlet olmaktan çıkar çete olur, topluma ise kaos, anarşi egemen olur.

O nedenle, insan olarak, toplum olarak en başta sahip olmamız gereken birinci şey eğer hukuk ve adalet ise, ikincisi de siyasettir. Çağdaş Fransız felsefeci Andre Comte-Sponville’in ‘Felsefeyi Takdimimdir‘ isimli kitabında işaret ettiği gibi; ‘Meydanı ırkçılara, faşistlere, darbecilere, demagoglara bırakmamak; kendilerini bir başına bizim adımıza karar almakla yetkili gören siyasetçilere/bürokratlara bu olanağı vermemek; kendilerine benzeyen bir toplumu bize kabul ettirmeye çalışan siyasetçilere/teknokratlara veya kariyer meraklılarına izin vermemek; bizi kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışan toplum mühendislerine bu fırsatı tanımamak için ve en sonunda yolunda gitmeyen şeylerden şikayet etmek hakkımızı yitirmemek için siyasete ihtiyacımız vardır. Zenginliğe olduğu kadar, adalete, özgürlüğe, güvenliğe, barışa, kardeşliğe, projelere, ideallere de ihtiyacımız vardır. Bunun için siyasetle ilgilenmek zorundayız. Bizler ne aziziz, ne de yalnızca tüketiciyiz. Yurttaşız, yurttaş kalabilmek için siyasete ihtiyacımız var. Tarih ne alın yazısıdır, ne de yalnızca bizi oluşturan bir şeydir. Tarih, hep birlikte yaptığımız bir şeydir ve bu da siyasetin ta kendisidir.

Bütün bu nedenlerle, siyasete ihtiyacımız var ve yine bütün bu nedenlerle siyasetle, yani yönetimle ilgilenmemiz gerekir. Nitekim Atinalı devlet adamı Perikles ‘Yönetimle/siyasetle ilgileniniz’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz ona yargılayacak yetenekteyiz.’ O yetenekteyiz, zira yurttaşız. Yurttaş olduğumuz için bu hakka, yani siyasetle ilgilenme hakkına, siyaset olarak ve siyaset olarak yapılanları eleştirme ve hatta oylarımızla onu yargılama hakkına sahibiz.

Perikles sadece bunları söylemiyor, ünlü ‘Cenaze Söylevi’nde hem bize, hem de bizi yönetme mevkiinde olanlara şunları öğütlüyor; ‘İdare şeklimizin adı demokratiadır. Bu ad ona bir kaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. Yasalarımız kişisel işlerde herkese aynı hakkı veriyor; devlet işlerinde herkesin alabileceği yer şu veya bu soydan oluşuna değil, gösterdiği yüksek yetenekle kazandığı üne göredir. Yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına da fakirliği veya daha alt bir sınıftan oluşu engel değildir. Devlet işlerinde çok serbest düşünüyoruz. Bu serbest düşünüşü günlük uğraşlarımızda da gösteriyor ama birbirimizi eleştirmekte göstermiyoruz. Birisi bir kere gönlünün dilediği gibi hareket etmiş ise, ona kızmadığımız gibi, başkalarına karşı da onları cezalandırmayan, fakat can sıkan somurtkan bir yüz takınmıyoruz. Özel yaşayışımızda hepimiz hemen hemen dilediğimizi pek çok şeyi yaptığımız halde, bütün yurttaşları ilgilendiren işlerde kötü bir şey yapmak korkusuyla çok disiplinli davranıyor, baştakilerin, yani yönetenlerin ve yasaların, özellikle haksızlığa uğrayanları korumak için konulmuş olan kuralları ayakları altına almalarına ses çıkartmıyoruz.”

Neden mi yazdım bütün bunları? “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” yaşasın deyip olan bitenlere sessiz kalanlara, bir gün sıranın onlara da geleceğini hatırlatmak için yazdım. Bir de hepimizin aynı gemide olduğumuzu, gemi battığında hepimizin sonunun geleceğini bilelim diye yazdım. Siyaset yapanlar, yaptıkları siyaseti Perikles’in çizdiği çerçevede düşünsünler, özeleştiri yapsınlar diye yazdım. Ve nihayet, hep beraber, bu siyasetle nereye gidiyoruz diye düşünelim diye yazdım.     

O halde, “Ben yanmasam, Sen yanmasan, Biz yanmasak, Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..?” diyelim ve elimizi taşın altına koyalım.

Başka Türkiye yok zira!

Kendini, kendin için ara. Başkalarının senin için yol çizmelerine izin verme. Bu senin ve yalnız senin yolun. Başkaları seninle beraber yürüyebilir ama senin için yürümez.” Kızılderili Atasözü

TERBİYESİZLİĞİN TEORİSİ –

Pek çok şeyin teorisi olduğu gibi terbiyesizliğin de teorisi bir vardır. Ve bu teori Viyana Üniversitesi Sosyoloji Kürsüsü profesörlerinden sosyolog Roland Girtler tarafından yazılan “Randkulturen – Theorie der Unanständigkeit” isimli kitapta sosyolojik yönden incelenmiştir.

Roland Girtler’in öğrencisi Medeni Beyaztaş tarafından Türkçeye tercüme edilen ve Kale Yayınları tarafından “Terbiyesizliğin Teorisi” adıyla yayınlanan kitap, esas itibariyle bizim Türkçede “varoş veya kenar mahalle kültürü” olarak isimlendirdiğimiz, toplum tarafından dışlanmış olan, toplumda genel olarak kabul gören kurallara karşı şiddetli bir şekilde direniş gösteren, bu bağlamda bir “sapma” içinde bulunan ve “aykırı” yaşayan, Almanca ifadesi ile “unanständigkeit”, yani, “uygunsuz, küstah, yakışıksız, terbiyesiz” olan insanların, sadece bu insanların değil, şehir serserilerinin, berduşların, bitirimlerin, fahişeler ile pezevenklerin, uyuşturucu kullananların ve bunu pazarlayanların, kaçakçıların, kumarbazların, cezaevi sakinlerinin, fanatik futbol taraftarlarının, isyankar insanların kültürlerini, bu kültürlerin tipolojisini, yaşam alanlarını ve yaşantılarını, özelliklerini, davranışlarını, alışkanlıklarını, dindarlıklarını, onurlarını tek tek ele almakta ve bütün bunları sosyolojik boyutuyla incelemektedir.     

Her ne kadar, bu kültürler, bizim ülkemizde olduğu kadar, başka ülkelerde de “alt kültür” olarak isimlendirilmekte ise de, bu şekildeki bir isimlendirme, hiyerarşik bir tasnif ve sınıflandırma niteliği taşıdığından ve bir de “üst kültür” olduğuna işaret ettiğinden ve yanı sıra bir “aşağılama” içerdiğinden dolayı, böyle bir anlayışa karşı olan Girtler, özellikle “alt kültür” yerine “Randkulturen/Kenar Kültür” deyimini kullanmıştır.

Ki, bana göre de, bu şekilde bir isimlendirme, hangi ırka, hangi renge, hangi cinsiyete, hangi dine, hangi mezhebe, hangi sınıfa ve kültüre sahip olursa olsun, bütün insanların onur eşitliğine sahip olduğunu kabul ve deklere eden insan hakları kavramına son derece uygundur.

Roland Girtler’in, “ero-epik konuşma/mülakat” yöntemiyle, bu bağlamda, bu kültüre mensup olan insanlarla tek tek temas kurarak yaptığı bu çalışmanın hedef kitlesi, akademik camia, yani bilim insanları değil, bu konulara ilgi ve merak duyan herkestir. Esasen Girtler’i diğer sosyologlardan ayıran ve farklı kılan en önemli husus, kendi ifadesiyle “anlaşılmama değil, anlaşılmaktır.” Onun için Girtler, diğer çalışmalarında olduğu gibi bu çalışmasında da, akademik ifadelerden, bu bağlamda, sosyoloji biliminin ve teorinin kavram, kurum ve sözcüklerini kullanmamış, ortalama zekası olan her insanın, kitapta yazılanları kolaylıkla anlayabilmesi için son derece sade ve anlaşılabilir bir dil ve ifade tarzı kullanmıştır.

Nitekim Girtler, kitabına yazdığı önsözde özellikle böyle bir ifade ve anlatım tarzı kullanmasının nedenini şu şekilde açıklamaktadır: “Ben bu eserimi sadece öğrencilerin ve bazı dost meslektaşların okuyacağı bir ders kitabı olsun diye yazmadım. Bu kitap toplumların değişik, çeşitli ve rengarenk oluşuna hayranlık duyan herkese hitap etmektedir. Kitaptaki başlıca gayelerimden biri de, nesnesini olduğundan başka türlü gösteren değil, aydınlatan, açık ve anlaşılır bir eser ortaya koymaktır. Zira bilimin gayesi kuru bir ciddiyet içeren anlaşılması zor eserler yazmak değildir. O nedenle , bu satırların ardında hem okuyucuyu sürükleyen hem de kolay anlaşılır olan bir eser yazma çabası yaymaktadır. Ancak böyle bir çaba kültür bilim localarının ve hocalarının kolay kolay kabul edebileceği bir husus değildir. Eskiden ben de eserlerimi o tarz karmaşık kavramlarla yazardım ki bunların çoğunu ben bile anlamazdım. Ve yazdığım bu eserler bilimsel dergilerde rahatlıkla yer bulurdu. Gerçek hayatı ele alan ve anlaşılır bir Almanca ile kaleme alınmış eserler vermeye başladığında ise bazı sıkıntılarla karşılaştım…Nitekim bu şekilde yazdığım ve bir sosyoloji dergisine gönderdiğim bir makale yayınlanmaya layık görülmedi ve bu durum bana dergi idaresi tarafından alaycı ve küçümseyici bir yazı ile bildirildi.”          

Girtler’in, önsözünde yer verdiği bu yaklaşım, yani bilimsel olsun veya olmasın yazılan kitapların, makalelerin, yapılan konuşmaların amacı, ağır kuramsal ifadeler, süslü ama anlaşılmaz kelimeler kullanmak ve o nedenle, insana, topluma, hayata yabancılaşmak değildir. Esasen kitap yazmak, makale yazmak, konuşma yapmak, o kitabı veya makaleyi okuyan, o konuşmayı dinleyen insanların bunları anlamalarını sağlamaktır. Kaldı ki, kitapların, makalelerin, konuşmaların anlaşılması, sadece akademisyenlerin, o konuda uzman olanların tekelinde ve onlara ait bir hak da değildir. Aksine herkesin hakkıdır.

Dönelim kitaba. Girtler’e göre, kenar kültürlerin varlığı insan toplumunun renkliliğine, çeşitliliğine, bu anlamda ve çerçevede zenginliğine işaret etmekte ve yanı sıra toplumların yekpare bir bütün olmadığını, her birinin kendine özgü bir kültüre ve sembollere, gizli bir dile, farklı ritüellere, özgün kıyafetlere sahip olduklarını göstermektedir.

Bazı kenar kültürler, soyguncuları, kaçakçıları, bazıları fahişeleri, pezevenkleri, uyuşturucu kullananları ve bunu pazarlayanları, kumarbazları, bazıları da bağırıp çağıran, onu buna kabadayılık yapan serserileri, onu bunu taciz eden hastalıklı insanları, dilencileri, toplumun yasalarını ihlal eden suçluları ve terbiye kurallarını çiğneyen berduşları kapsar. Bunlar daha ziyade toplumun itilmiş, kakılmış, ezilmiş, dışlanmış insanlarıdır.

Kenar kültürüne mensup insanlar, kuşkusuz sadece bunlardan ibaret değildir. Dahası bunların arasında da, sahip oldukları içtimai ve ekonomik güce göre farklılık gösteren bir kast ve bu kasta bağlı olarak toplumda itibar gören, mesela bizim “mafya” olarak isimlendirdiğimiz insanlar vardır. Yine kenar kültürü anlayışı kapsamında onurlu suç işleyenler olduğu kadar, onurlu suç işlemeyenler de vardır ve kadın katilleri, çocuklara tecavüz edenler onursuz suç işleyenler kapsamındadır. Nitekim cezaevlerinde bulunan mahkumlar arasında en çok tepki çekenler, en fazla aşağılananlar ve hatta kimi zaman öldürülenler bunlardır. Cezaevlerinin gayri resmi hiyerarşisi içinde en büyük itibar gören mahkumlar ise, mafya babaları ve para ile ilgili suçları işleyenlerdir, örneğin, banka soyguncuları, maharetli dolandırıcılar bunlar arasındadır. Bu mahkumların cezaevlerinden tahliye edilmeleri dahi ayrı bir ritüele tabidir. Öyle ki, sıradan mahkumlar cezaevinden sessiz sedasız ve hatta biraz utanç içinde çıkarlarken, mafya babaları, alemde isim yapmış kabadayılar cezaevlerinden törenle, gösterişle, tantanayla karşılanarak tahliye olurlar. Bu onların hem itibarlarının bir karşılığı hem de onların alemde hala yerleri olduğunun bir göstergesidir.

Dindarlık, kenar kültürler içinde oldukça yaygın olan, uygulanan ve yaşatılan bir durum ve tutumdur. Öyle ki, dilenciler ve mahkumlar gibi bazı kenar grup mensupları, gündelik hayatın getirdiği zorlukları bir ölçüde aşabilmek, hiç olmazsa Tanrı nezdinde itibar kazanmak ve günahlarını affettirmek için dine sığınırlar ve kendilerini dine verirler. Bunu samimiyetle ve inanarak yapanlar olduğu kadar, inanmadan yapanlar da vardır. Öyle ki, özellikle dilenciler bu konuda samimi değillerdir. Onlar, çoğu zaman dindarca bazı davranışlar sergileyerek, insanların dindar duygularını harekete geçirmeye, bu suretle onlardan sadaka elde etmeye çalışırlar.                       

Futbol maçlarına ve stadyumlara şiddeti getirenler de, kenar kültürüne mensup olan kişilerdir. 1970’li yılların başlarından itibaren önce İngiltere’de başlayan ve daha sonra Avrupa stadyumlarında kendisini gösteren ve giderek başkaca ülkelere yayılan futbolda ve taraftarlar arasındaki şiddet, muhtelif sembolleri ve ritüelleri de beraberinde getirmiştir. Bunun başlatıcıları ve en önemli temsilcileri olan ve başlarını kazıttıkları için kendilerine “skinhead”, yani “dazlaklar” ismini veren bu taraftar grubu, yüksek sesli tezahüratları ve saldırganlıklarıyla İngiltere’de stadyumları cehenneme çevirmiş, insanların ölümüne neden olmuş ve futbolun seyir zevkini katletmişlerdir. Zaman zaman ırkçı saldırganlıklarda da bulunan bu taraftar grubunun motivasyonu, alt sınıfların muhafazakar ve reaksiyoner değerleridir. Uzmanların “alt sınıfın mücrim/suçlu kültürü” olarak tanımladıkları bu suçun failleri, kendiler gibi olmayan orta sınıfın veya daha üst bir sınıfın mensuplarına saldırarak, kendi ezilmişliklerinin, itilmişliklerinin, dışlanmışlıklarının intikamını almakta ve böylece bir statü elde etmek istemektedirler. Eskinin kabile savaşçılarına benzeyen bu taraftar grupları, tıpkı kabileler ve kabile savaşçıları gibi kendi mensuplarına cemaat duygusu aşılamaktadır. Kendi yaşam ve cemaat alanlarının kirletildiğini düşünen bu taraftar grupları, gerek stadyumlarda, gerekse başkaca mekanlarda, bu kirlenmeye neden olduklarını düşündükleri yabancılara, göçmenlere, hippilere saldırmışlardır. Bunların ağa babaları olan dazlaklar başta olmak üzere, diğer takipçilerinin ve taklitçilerinin en belirgin ve tipik özelliği erkeksi davranışlar sergilemeleridir. Bunun en başta gelen nedeni ve etkeni ise, toplumun erkek egemen yapısı ve kültürüdür.

Dünyanın en eski mesleklerinden birisi fahişeliktir, öyle ki bu mesleğin kökleri Antik Yunan’a kadar uzanır. Eski Yunan’da mutluluğun kaynağı tanrıçalar ve fahişeler olarak görülürdü. Onlar, fuhşun bütün renklerine ve çeşitliliğine sahiptirler, öyle ki, eski Yunan’da Aşk Tanrıçası Afrodit için inşa edilen tapınakta fahişeler mesleklerini icra ederlerdi. Bu anlayış ve kabul, kadim Yunandan Roma’ya intikal ettiğinden olsa gerek, Roma genelevinin girişinde “hic habitat felicitas’, yani “mutluluk burada oturmaktadır” diye yazar.

Ama fahişelik de aslında bir kenar kültür ürünüdür. Aslında fahişelik, kent kültürünün bir parçasıdır. Zira bu meslek müşterisi ile fahişe arasında bir anonimliğe ve pazara muhtaçtır ve bu anonimlik ile pazar da, ancak ve sadece kentte vardır. Anonimlik olmadığı için taşra kültüründe fahişelik yoktur. Oralarda ise, daha ziyade metres hayatı ve cinsel istismar vardır. Bunlar fuhuş ve zinadır ama fahişelik değildir, zira bunların her ikisi de fahişelikte olduğu gibi para karşılığında yapılmaz.

Fuhuş, Eski Ahit’te, yani Tevrat’ta, Musa’nın On Emri’nden biri olan “zina etmeyeceksin” emri referans alınarak lanetlenlenmekte, ancak diğer taraftan da itibar görmektedir.  

Yeni Ahit, yani İncil fahişeleri hayırla yad eder. Öyle ki, İsa, Matta İncilinde Ferisiler’e (İkinci Tapınak Dönemi’nde İsrailoğulları içinde doğan bir Yahudi toplumsal hareketi, düşünce okulu ve siyasi grubu) “…fahişeler sizden önce cennete gireceklerdir” şeklinde hitap eder. İsa’nın fahişelere itibar etmesi dar görüşlü ve münafık insanlara yönelik bir meydan okumadır. İsa’nın münafıklıkla suçladığı Ferisiler’in, fahişeleri lanetlerken referans aldıkları da Musa ve O’nun On Emri’dir. Nitekim İsa’yı çarmıha gerildiği Golgotha/Kalveri Tepesi’ne kadar ağlayarak takip eden, İsa için ağlayan ve onu göğe yükseldikten sonra gören ilk kişi olan Maria Magdalena adlı bir fahişedir.

Kuran’da fahişelikle ilgili herhangi bir ayet ve sure yoktur. Sadece zina/fuhuşla ilgili sureler vardır. Mesela, Nisa Suresi’nin 15.Ayet’i: “Kadınlarınızdan fuhuş yapanların aleyhinde olmak üzere içinizden dört şahit tutun. Eğer şehadet ederlerse, onları, ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde alıkoyun”, aynı Surenin 16.Ayet’i “Sizlerden fuhuş yapanların, her ikisine eziyet edin. Eğer tevbe ederler de ıslah olurlarsa, artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir”, yine Nisa Suresi’nin 24.Ayet’i “Sağ ellerinizin malik olduğu (cariyeler) dışındaki kadınlardan ‘evli ve özgür’ olanlarla da (evlenmeniz haramdır.) Bunlar, Allah’ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında kalanı iffetlerini koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla (mehir vererek) evlenecek kadın aramanız size helal kılındı. Öyleyse onlardan hangi şeyle (veya ne kadar) yararlandıysanız, onlara ücret (mehir)lerini tespit edildiği miktarıyla ödeyin. Miktarın tespitinden sonra, karşılıklı hoşnut olduğunuz bir şey konusunda üstünüze bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır”, aynı şekilde Nisa Suresi’nin 25.Ayet’i “İçinizden özgür mü’min kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden (alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf (güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı(nı uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir”, Maide Suresi’nin 5.Ayet’i “Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. (Kendilerine) Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır”,  Yusuf Suresi’nin 24.Ayet’i “Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı” ve nihayet Nur Suresi’nin, 33.Ayet’i: “Nikah (imkanı) bulamayanlar, Allah onları Kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar. Sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden) mükatebe isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükatebe yapın. Ve Allah’ın size verdiği malından onlara verin. Dünya hayatının geçici metaını elde etmek için -ırzlarını korumak istiyorlarsa- cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa) zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır, esirgeyendir” şeklindedir.

Hemen her fahişe müşterisi ile arasında bir mesafe bırakır, böyle yaparak kendisinin müşterisi tarafından sadece bir mal olarak satılan birisi şeklinde görülmesine izin vermez. Onun için müşteri, bir cinsellik ve zevk aracı değildir. O sadece para almak ve karşılığında seks yapmak suretiyle cinsel eylemi ticarete dönüştürmektedir. Değil ise, fahişenin iş ve ticaret hayatı ile özel hayatı birbirinden farklıdır.  Fahişenin müşterisi ile arasına mesafe koyması, özel hayatını iş hayatından ayırması onun kişilik onurunu koruma amaçlıdır. O bu şekilde hareket etmek suretiyle kendisini bir seks objesi olmaktan kurtarmaktadır. Bunun en sembolik göstergesi, hemen hemen hiçbir fahişenin müşterisiyle dudaktan öpüşmemesidir. Zira onun dudakları müşterisine ait değil, kendi özel hayatında birlikte olduğu ve sevdiği erkeğe aittir.

Silah ve alkol kaçakçılığı ile uyuşturucu ticareti yapmak da kenar kültürün işidir. Bunlar münferit olmaktan ziyade organize, yani örgütlü suçlardır. Aslında organize suçun ve organize suç örgütlerinin oluşması bu suçlarla başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde alkol yasağının olduğu dönemlerde, alkol kaçakçılığı organize bir suç şeklinde yapılmıştır. Bu suçun en başta gelen faili Al Capone ile Lucky Luciano’dur. Her ikisi de bu sayede, hem meşhur hem de büyük servet sahibi olmuşlardır.

Uyuşturucu ticareti yapanlar, dünyanın hemen her yerinde lüks arabalarla gezerler, en pahalı yerlere giderler, en lüks lokantalarda yemek yerler, lüks otellerde kalırlar. Bu hayat şekilleri itibariyle sefalet bölgelerinde yaşayan, kenar mahalle mensubu olan gençlere rol model olurlar. Girtler, uyuşturucu kralı Pablo Escobar’ın fakirleri ve yoksulları onlara yem atarak elde ettiğini, daha sonra bu insanları uyuşturucu kuryesi veya kiralık katil olarak kullandığını anlatmakta ve bir Alman magazin gazetesinin onun “kahramanlıklarla” dolu hayatını okuyucularına şu şekilde naklettiğine yer vermektedir: “Pablo öğrenci iken mezar taşlarını çalar, bunları kazıdıktan sonra tekrar satardı. Altmışlı yıllarda çaldığı arabaları kaçak yollardan satardı. Kazandığı paralarla illegal bir şekilde ABD’ye giriş yaptı. Daha sonra memleketi Envigado’ya döndü ve orayı Kolombiya’nın en zengin yerlerinden bir yaptı.”             

Ben, bu yazımda Roland Girtler’in önemli bir çalışması olan “Terbiyesizliğin Teorisi” isimli kitabının ve bu kitaptan esinlenerek çıkardıklarımın kısa bir özetini vermeye çalıştım. Konu hakkında daha esaslı bir fikir edinmek için herhalde kitabın kendisini okumak gerekir.

Polonyalı antropolog/sosyolog ve bilim insanı Bronislaw Malinowski, “Magic, Science and Religion/Sihir, Bilim ve Din” isimli eserinde:“Antropolog/sosyolog bulunduğu bölgedeki misyonerlik konağının veya hükümet binasının balkonunda bir koltuk üzerinde araştırma yapmayı bırakmalıdır. Araştırmacı köylere girmeli, insanları bahçede, sahilde, ormanda veya çalışırken gözlemlemelidir” diye yazıyor ve bu tarz çalışanlar ile araştırma yapanları, Girtler’de, “Balkon Sosyologları” olarak isimlendiriyor.

Sosyolog olan Girtler’in bu çalışması bir “balkon sosyoloğu” çalışması değil. Aksine bu çalışma, tam da Malinowski’nin işaret ettiği gibi, Girtler, bu kitabında tek tek incelediği “Kenar Kültür” mensuplarıyla, yani kent serserileriyle, cezaevi sakinleriyle, fahişelerle, fanatik futbol taraftarlarıyla ve diğerleriyle, bazen birebir temas kurmak, bazen saha araştırması yapmak, katılımcı gözlemlerde bulunmak, sıkıcı ve anlaşılmaz teorik yaklaşımdan uzak durmak suretiyle ve son derece anlaşılabilir bir dille önemli ve değerli bir eser ortaya çıkarmıştır.

Arz ettim!