Kadın problemi yoktur. Erkek problemi vardır.

KADIN HAKLARI ÜZERİNE –

1791 yılında Paris’te, Fransız Devrimi’nin erken günlerinde, daha sonra fikirlerinden dolayı giyotinle idam edilen Olympe de Gouges, ‘Les Droits de la Femme/Kadın Hakları’ adıyla yayımladığı el broşüründe, Fransız kadınlarının Fransız erkekleriyle eşit konuma getirilmelerini, eşit haklara sahip olmalarını talep ediyor ve ardından Fransız Meclisi’nin yürürlüğe koyduğu Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne cevaben Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayımlıyordu.

1790’da Massachusetts’de Amerikalı Judith Sargent Murray, ‘On the Equality of the Sexes/Cinsiyetler Arasındaki Eşitlik Üzerine’ adlı eserini yayımladı. Kadınların haklarına yönelik bu erken dönem çalışmaları, feminist düşünce için hâlâ başat eser olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft’ın ‘A Vindication of the Rights of Woman/Kadın Haklarının Savunusu’ izledi.

Yine Amerikan Devrimi sırasında yeni yasalar yapılırken kadınlar, parlamentoda kendilerinin de temsil edilmeleri gerektiğini ileri sürüyorlar ve bunu talep ediyorlardı.

Aydınlanma ya da Akıl Çağı olarak isimlendirilen süreçle birlikte gelişen kuramların öngördüğü pek çok şey zamanla ve birer birer yaşama geçirilmeye başladı. Örneğin, doğal hukuk öğretisinin savunduğu insanların doğarken beraberlerinde getirdikleri, dünyevi iktidarların asla dokunamayacakları devredilmez ve vazgeçilmez nitelikteki Tanrı bağışı haklara sahip oldukları ve yine demokrasilerde en önemli makamın yurttaşlık makamı olduğu görüşü, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin fikri, hukuki ve siyasal zeminini oluşturdu.

Kuşkusuz, o dönemin kadın hakları savunucuları, erkeklerin sahip oldukları doğal hakların, yurttaşlık haklarının tamamına kadınların da sahip olacaklarını umuyor ve bekliyorlardı. Ama demokrasi ve doğal haklar öğretisini savunan, dahası bunu yaşama geçiren erkek teorisyenler, ne yazık ki kadınların bu umutlarını ve beklentilerini boşa çıkardılar.

Gerek İngiliz hukukunun gelişmesinde, gerekse onu izleyen ve esas alan Amerikan hukukunun yapılanmasında önemli pay sahibi olan büyük İngiliz hukukçusu Blackstone 1765-1769 yıllarında İngiliz ve Amerikan Hukuk Fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmak üzere yayımladığı ‘Commentaries on the Laws of England/İngiltere Yasaları Üzerine Yorumlar’ adlı eserinde: ‘Evlilik ile birlikte kanun önünde eşler tek bir kişi haline gelirler. Evlilik sırasında kadının varlığı ve yasal kimliği belirsizdir, ya da kadını kanatları altında her şeye karşı korumaya almış olan erkeğinki ile birleşiktir’ demek suretiyle evli kadınların, başta mülkiyet ve miras hakkı olmak üzere hiçbir medeni hakkının olmadığını savunuyordu.

Doğal hakların tüm insanlar için olduğunu savunan John Locke, 1690 yılında yazdığı ‘Second Treaties of Government/Hükümet Üzerine İkinci Deneme’ adlı ünlü eserinde, ‘man/kişi’ sözcüğünü genel anlamı ile değil, ‘erkek’ anlamında kullanıyor ve ‘… karıyla koca bazen kaçınılmaz olarak farklı isteklere sahip olabilirler. Bunun için bir kuralın yerleştirilmesi gerekir. Bu da doğal olarak güçlü ve iktidar sahibi olan erkeğin görevidir’ diyordu.

Doğal Haklar öğretisini kadınlara uyarlayan ilk girişim, kadın ve erkek 100 kişi tarafından imzalanan ve fakat bir kadın, Elizabeth Stanton tarafından kaleme alınan 19-20 Temmuz 1848 tarihli ‘Declaration of Sentiments/Duygular Bildirisi’ ile geliyor ve Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’ne sitem edercesine ‘İnsani olayların akışı içinde, insanlık ailesinin bir bölümünün, yeryüzü halkları arasında, şimdiye kadarkinden farklı, doğanın ve Tanrının onlara hak tanıdığı bir tavır alması gereksinimi doğarsa, bu kişilerin kendilerini böyle tavır almaya iten nedenleri açıklamaları, insanoğlunun düşüncesine duydukları saygının gereğidir’ diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu : ‘Bütün erkekler ve kadınlar eşit yaratılmışlardır, yaratıcıları tarafından verilmiş vazgeçilemez haklara sahiptirler ki bunların arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı vardır, bu hakları korumak için güçlerini yönetenlerin rızalarından alan hükümetler kurulmuştur, biz bu hakikatleri aşikâr sayıyoruz.

Buraya kadar anlattıklarım, Marks’ın kadim dostu Engels’in özlü deyişi ile ‘Erkeği burjuva, karısını proletarya’ kabul eden çarpık anlayışa karşı sürdürülen mücadelenin bir kısmı. Sonrası da var. Ve sonrasında, fikirleriyle, vizyonuyla, yaptıklarıyla, kurduğu Cumhuriyetle, bizim tarihimizi hızlandıran bir büyük usta, bir büyük deha var. Mustafa Kemal Atatürk var.

Hindistan Kadınlar Birliği’nin, ölümü üzerine yayınladığı bildiride, ‘Kadın Haklarının insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş en büyük savunucularından’ biri ilan ettiği Büyük Atatürk, 1923 yılının Ocak ayında, Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce İzmir’de şunları söylüyor: ‘… Bir toplum, cinslerinden yalnız birinin yüzyılımızın getirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur… Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların nedeni kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurun sonucudur… Bir toplumun bir uzvu faaliyette bulunurken öteki uzvu atalette olursa, o toplum felce uğramış demektir.’

Büyük Atatürk’ün bu vizyonu sayesindedir ki, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinden, İnsan Hakları Sözleşmelerinden, yani kadın-erkek eşitliğinin daha henüz uluslararası bir hukuk kuralı haline gelmesinden çok daha önce bizim ülkemizde kadınlar, seçme seçilme hakkını, yönetime katılma hakkını elde etmişlerdir.

Eğer bugün kadınlarımız, yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinde olsun, daha önce yürürlüğe konulan Türk Medeni Kanunu’nun yasalaşmasında olsun, daha sonra yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un kabulünde olsun, öncülük ve katkı yapmış iseler ki, yapmışlardır, herhalde bu, bugün dahi kadınları siyasi haklara sahip olmayan ülkelerin bulunduğu bir dünyada, birçok Avrupa ülkesinde bile kadınların oy kullanamadığı bir tarihte, bizim kadınlarımıza oy kullanma hakkı tanıyan büyük ustanın, yani Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası sayesindedir.

Bu yazının başına koyduğum ve doğruluğuna içtenlikle inandığım “Kadın problemi yoktur, erkek problemi vardır” cümlesini, ‘Siyah adam problemi yoktur. Beyaz adam problemi vardır’ diyen Sartre’dan esinlenerek koydum. Bana göre bugün ülkemizde kadınlara yapılan saldırıların, kadın cinayetlerinin temelinde bu problem var, yani erkek problemi var. Erkek egemen bir toplumda yaşadığımız, aklın cinsiyeti olmamasına rağmen, aklın erkek olduğuna inanan bir zihniyet tarafından yönetildiğimiz ve çoğu erkeklerimiz buna inandığı için oluyor bütün bunlar.

Ama bu konuda kadınlarımızın hiçbir kusuru yoktur demek de doğru olmaz, dahası bu erkeklere karşı da haksızlık olur. Zira biz erkekleri kadınlar yetiştiriyor, annelerimiz yetiştiriyor. Ama öyle de olsa, ben bu konuda kadınlarımız lehine pozitif ayrımcılık yapacağım ve bunun aslında Adem’den tevarüs ettiğimiz bir “gen hatası” sonucu olduğunu söyleyeceğim.

Bunu da hepinizin bildiği bir fıkraya dayandıracağım. Fıkra şu: Tanrı önce Adem’i yarattı. Sonra onun yalnızlığına üzüldü ve Havva’yı yarattı. Havva’nın gelmesine rağmen Adem’in mutlu olmadığını gören Tanrı, O’na sitem ederek ‘sana dünyanın en güzel varlığını eş olarak, arkadaş olarak verdim, neden daha hâlâ mutlu değilsin’ diye sordu. Adem’in yanıtı ‘benim eşten önce bir anneye ihtiyacım var’ şeklinde oldu.

Biz erkeklerin “gen hatası” buradan geliyor, yani Adem’in annesiz büyümesinden geliyor.

Peki, ne yapmamız gerekiyor?

Cinsiyet eşitliğinin insan hakları bağlamında ana-akıma yerleştirilmesi, diğer bir deyişle siyasal, ekonomik ve toplumsal alandaki en temel politika, plan ve programlara cinsiyet eşitliğinin dâhil edilmesi ve böylece kadınların ve erkeklerin sağlayacakları yararın eşitlik temelinde maksimize edilmesi yönünde yapılan çalışmalar yapmamız, bu yönde yapılan çalışmalara katkı yapmamız gerekiyor.

Yine ve hep birlikte kamu politikalarının cinsiyet eşitliği temelinde düzenlenmesi suretiyle kadın sorununa, ‘kadına’ odaklanan bir anlayışla çözüm aramayı öngören yasal düzenlemelerin ve bütün bu konularda içtenlik talep eden kadının insan haklarını her platformda savunmaya devam etmemiz gerekiyor.

Ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı dili bırakmamız, insana yatırım yapmamız, bu amaçla eğitime önem vermemiz, hukuku, hukukun üstünlüğü ilkesini her alanda egemen kılmamız, bağımsız yargı mekanizmasını etkili ve işlevsel bir şekilde tesis etmemiz gerekir.

Ülkemizde kadınlara karşı işlenen cinayetler, yapılan haksızlıklar karşısında “08 Mart’ı”, yani “dünya kadınlar gününü” kutlamaya ne kadar hakkımız ve yüzümüz var bilmiyorum ama yine de “dünya kadınlar gününü”, kadınlarımızın gününü kutluyor ve “Kadın Hakları İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” diyorum.   

AVUKATLIĞIN MAHİYETİ VE AMACI *  – 

Avukatlık Kanunu’nun iki fıkradan oluşan “Avukatlığın Mahiyeti” başlıklı 1.maddesinin 1.fıkrası hükmü “Avukatlık, kamu hizmeti ve bir serbest meslektir”, ikinci fıkrası ise “Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” şeklindedir.   

Sözü edilen bu maddenin 1.fıkrası hükmünde avukatlık mesleğinin kamu hizmeti niteliğinin yanı sıra serbest bir meslek olduğunun ifade edilmiş olması, onun ticari bir faaliyet olarak kabul edilmemesi, her biri ticari bir faaliyet olan tacirlikten, esnaflıktan ayrı ve farklı olmasına işaret edilmek istenilmesi nedeniyledir.

Bu maddede vurgu yapılan serbestlik nitelemesinin ve sıfatının, avukatlık mesleğinin bir başıboşluk mesleği olduğu ve bu mesleğin icrasında her şeyin serbestçe yapılabileceği anlamına gelmediği, o anlamda bir serbestliği ve özgürlüğü içermediği, aksine bir hukuk ve kanun kişisi olarak avukatın, herkesten daha çok hukukla, kanunla, mesleğin etik kurallarıyla, iş ahlakının gerektirdikleriyle bağlı olduğu ve olması gerektiği hususu aşikardır.

Avukatlık mesleğinin bağımsız, özgür ve serbest bir meslek olduğu, kar ve ticari amaçlı bir meslek olmadığı hususu, sadece bizim ülkemiz yasasında düzenlenen bir husus değildir. Bu bağlamda, aynı düzenleme Almanya Avukatlık Yasası’nın Birinci Bölümü’nün 2.maddesinde, Lüksemburg Avukatlık Yasası’nın 1.maddesinde, Slovenya Avukatlık Yasası’nın 3.maddesinde, Finlandiya Avukatlık Yasası’nın 1.bölümünün 1.maddesinde de vardır.

Bu maddenin 2.fıkrasında yer alan “avukatın yargının kurucu olduğu” ifadesi, aynı zamanda bir hakkın teslimi niteliğindedir. Zira yargılama faaliyeti iddia, savunma ve hüküm unsurlarını, yani tez, antitez ve sentez olgularını içeren kolektif, diyalektik ve demokratik bir süreçtir. Esasen hüküm veya karar dediğimiz sentezin olması için ortada bir iddia edenin, (ceza yargılamasında savcı ve şikayetçi/müdahil taraf; hukuk davalarında davacı taraf), bir savunanın (ceza yargılamasında sanığın/şüphelinin; hukuk davasında davalı taraf) ve bir karar verenin (yargıç) varlığı şarttır.

Dolayısıyla bu üçlü yargılama faaliyetinin kurucu unsurlarıdır. Esasen biri olmadan diğerinin olmasının bir anlamı ve yararı yoktur. Bunların arasındaki ilişki bir hiyerarşik ilişki değildir. Yani, bunlardan hiçbirisi diğerinin üstü ve amiri konumunda değildir. Her birinin partisyonu, işlevi, görevi, yetkisi farklıdır. Esasen bunlardan birisinin yokluğu veya görevini yapmaması, yapamaması ya da eksik yapması sürecin demokratik işleyişine ve yargılama faaliyetinin amacına aykırılık olacağı gibi, verilecek kararın da hakkaniyete ve adalete uygun olmaması sonucunu doğuracaktır. Bu ise hem hakkın özüne zarar verecek, hem de bireylerin ve onların oluşturduğu toplumun adalete, yargıya, en başta gelen görevi adaleti sağlamak ve gerçekleştirmek olan devlete olan güvenini ve inancını ciddi şekilde aşındıracaktır.     

Ne var ki, Avukatlık Kanunu’nun 1/2.maddesinde yer alan “avukatın yargının kurucu olduğu” ifadesi son derece isabetli olmakla birlikte fiili gerçeğe uygun değildir. Şöyle ki, kimi davalarda ve zamanlarda avukatın görevini hakkıyla yapması, kendisini yargılama faaliyetinin asli unsuru ve patronu, avukatları ise aksesuar olarak gören yargıçlar tarafından yargılamanın disiplinini sağlamak adına engellenmekte, özellikle ceza davalarında savcıya açık olan bazı bilgi ve belgeler, ne yazık ki avukatların erişimine kapalı tutulmaktadır. Bu uygulama savunma görevinin hakkıyla ve layıkıyla yapılması yönünden önemli bir engel olmasının yanı sıra sürecin ve faaliyetin demokratik işleyişine zarar vermekte ve yine gerek anayasa, gerekse uluslararası hukukun teminat altına aldığı evrensel bir hukuk kuralı olan adil yargılama hakkı kapsamında bulunan “silahların eşitliği” ilkesine de açıkça aykırılık teşkil etmektedir.            

Avukatlık Kanunu’nun 2/1-2.maddesi hükmüne göre, avukatlığın amacı “hukuki münasebetlerin düzenlenmesine, her türlü hukukî mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesine ve genellikle hukuk kurallarının tam olarak uygulanması hususunda yargı organları ve hakemlerle resmî ve özel kurul ve kurumlara yardım etmektir. Avukat bu amaçla hukukî bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder” şeklinde belirlenmiştir.

Avukatın sermayesi, bilgi, zaman ve deneyimden oluşmakla, her üçü de değerli olan bu üç sermaye aracı da, anılan maddenin 2.fıkrası gereğince adalet hizmetinin emrindedir ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36./1.maddesinde öngörülen “hak arama özgürlüğü” çerçevesinde hak arayan kişilerin yararlanmasına özgülenmiştir.

Kaldı ki avukatlık mesleği sadece kişilerin hak arama özgürlüklerinin ciddi bir aracı olmadığı gibi, avukatın görevi sadece kanun çerçevesinde iş sahiplerine hizmet ve onların talimatlarını yerine getirmekle sınırlı da değildir. Bu bağlamda, avukat, hukukun üstünlüğüne saygı ilkesi üzerine kurulmuş olan bir toplumda, kişilerin hak ve özgürlüklerinin savunulmasının ve sağlanmasının, buna bağlı olarak adaletin gerçekleştirilmesine hizmet etmenin yanı sıra, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konularında da topluma hizmet eden, etmesi gereken bir mesleğin sahibidir. Bütün bu nedenlerle, kişilerin ve toplumun avukatın mesleki faaliyetine saygı göstermesi, siyasi iktidarların ise avukatların çalışmalarına hem destek hem de yardımcı olmaları şarttır.

Yine bu madde ile birlikte mütalaa edilmesi gereken Avukatlık Kanunu’nun 35/1-2.maddesi hükümleri de “Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir. Baroda yazılı avukatlar, birinci fıkradakiler dışında kalan resmi dairelerdeki bütün işleri de takip edebilirler” şeklindedir.

Yukarıda içeriklerine yer verilen her iki maddenin amir hükümlerine göre, anılan maddelerde çerçevesi çizilen konularda ve alanlarda, avukatların ve avukatlık mesleğinin yasa ile kabul edilmiş tekeli vardır. Diğer bir deyişle bu hizmetlerin icra edilme hakkı ve yetkisi münhasıran avukatlara aittir. Dolayısıyla avukat olmayan herhangi bir kişinin bu alanlarda faaliyet göstermesi yasal değildir. Dahası böyle bir fiil, diğer bir deyişle, herhangi bir kişinin avukat olmadığı halde avukatlık hak ve yetkilerini kullanması, nitelikli dolandırıcılık (TCK.madde 158/1-d) resmi evrakta sahtecilik (TCK.madde 204/1) suçlarının yanı sıra, Avukatlık Kanunun 63/3 maddesinde düzenlenen suçu oluşturur. Bu suçların üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi veya bu amaçla teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde gerçekleştirilmesi ise suçun ağırlaştırılmış halidir. Anılan bu suçların karşılığı olan ceza hem hapis cezası ve hem de adli ve idari para cezalarıdır.

Avukatlık mesleğinin avukat olmayan kişiler tarafından icra edilemeyeceğine, icra edilmesi durumunda bunun suç olduğuna ve cezai yaptırımı bulunduğuna ilişkin düzenleme çağdaşımız olan hem her ülkede kabul edilmiş bir düzenlemedir. Bu bağlamda, İngiltere Avukatlık Yasası’nın, Macaristan Avukatlık Yasası’nın 234.maddesinde, Finlandiya Avukatlık Yasası’nın 2.bölümünün 11.maddesinde, Slovenya Avukatlık Yasası’nın 41.maddesinde bu hususta yer alan düzenlemeler ve cezai yaptırımlar vardır.

Ne var ki, Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 26.03.2018 tarih ve 2018/2213 E. sayılı kararı ile bu suçu işleyen kişinin fiilinin sadece idari para cezasını gerektirdiği yönündeki kararı bu husustaki caydırıcılığı ortadan kaldırmış ve “kaç paraysa o parayı öder avukatlık yapmaya devam ederim” anlayışının önünü açmıştır.

Avukatlık Kanunu’nun 2.maddesinin 3.fıkrası hükmü gereğince, yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerini yerine getirmeleri hususunda yardımcı olmak zorundadırlar. Bu bağlamda, kanunlarındaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu kurumlar, avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri avukatın incelemesine sunmakla yükümlüdürler, bu belgelerden örnek alınması ise vekaletname ibrazına bağlıdır.

Bu düzenlemeden amaç, avukatın dava açma veya açılmış bir davada savunma yapma hazırlığında olduğu süreçte, açılacak davaya veya yapacağı savunmaya esas olacak belgeleri ve bilgileri edinmesi, edindiği bu bilgi ve belgeler çerçevesinde iddia ve savunmasını sağlıklı bir hukuki temele oturtmasının ve dolayısıyla bir hak kaybına neden olmamasının ve yanı sıra davada delil olarak dayanacağı belgeleri mahkemeye bir an önce sunmak suretiyle zaman kaybına uğranılmamasının ve bu yolla yargılama sürecinin hızlandırılmasının sağlanmasıdır.

Yine kanunda yer alan “avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak” şeklindeki düzenleme, yasa koyucunun bir lütfu değildir, aksine savunma görevini üstlenen avukatın, bu görevini hakkıyla ve gereği gibi yapabilmesi ve bunun yapılmasında kamu yararı olduğu içindir. O nedenle, Avukatlık Kanunu’nun 2.maddesinin 3.fıkrasında tahdidi olarak sayılan kurum ve kuruluşlar bu konuda avukata yardımcı olmakla yükümlüdürler. Nitekim Danıştay 1. Dairesi’nin bu husustaki 10.04.2002 gün ve 2002/26 E. 2002/52 K. sayılı istişari nitelikteki kararında ve yine Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Sayılı Tavsiye Kararı’nda, bu zorunluluğa işaret edilmiştir.

Ne var ki, son derece isabetli bir şekilde yapılmış olan bu düzenlemenin gereği, kimi zaman maddede zorunlu tutulan kurum ve kuruluşların çıkardıkları kimi engeller nedeniyle, kimi zaman da avukatların bu maddede sağlanan hak ve olanaklardan gereği kadar yararlanmamalarından dolayı hakkıyla yerine getirilememektedir.

Her ne kadar anılan madde hükmüne uygun hareket etmemek, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen görevi kötüye kullanma suçunu oluşturmakta ise de, Avukatlık Kanunu’nun 2.maddesinin 3.fıkrasında öngörülen amacın işlevsel hale getirilebilmesi için bu fiilin Avukatlık Kanunu’nda ya da Türk Ceza Kanunu’nda somutlaştırılmasında ve özel bir yaptırıma bağlanmasında yarar vardır.

* Avukatlık Hukuku – Av.Vedat Ahsen Coşar-A.Salih Akgül, Yetkin Yayınları  – 2021

Resim

JOHN RAWLS’UN ‘BİR ADALET TEORİSİ’ İSİMLİ ESERİ ÜZERİNE YAPILAN ELEŞTİRİLERE CEVABI –

Phoenix Yayınevi tarafından yayınlanan Türkçeye benim çevirdiğim  Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’un “Bir Adalet Teorisi” isimli eseri, hem hukuki, hem de siyasi bir kavram olan adalet üzerine bugüne kadar yazılmış olan en önemli eserlerden birisidir.

Çağdaş bir sosyal sözleşme teorisi olan ve o nedenle Rawls’un kitabına yazdığı önsözde “Benim amacım, örnekleri Locke, Roussseau ve Kant’da bulunan sosyal sözleşme teorisini genelleştirmek, benzer nitelikteki bu teorilerin yüksek düzeydeki soyutlamasına ulaşan bir adalet kavramı sunmaktır” şeklinde takdim ettiği eser, geleneksel sözleşme teorisyenleri olan Locke’un, Rousseau’nun ve Hobbes’un  sosyal sözleşme teorilerini yazmakla amaçladıkları gibi siyasal itaat yükümlülüğünün ve siyasal topluma, yani devlet merkezli topluma geçişin temelini ve nedenlerini araştırmaktadır.

Gerek geleneksel sözleşme teorileri, gerekse Rawls’un teorisi, tarihsel bir gerçeklik değil, hukuksal, siyasal, düşünsel, felsefi ve sosyolojik bir kurmacadır. Yani varsayımsaldır. Adalet anlayışı konusunda Rawls’u geleneksel sosyal sözleşme teorisyenlerinden ayıran en önemli husus, onun teorisinin temelini toplumdaki tüm değerlerin dağıtımının, gelir ve refahla sınırlı olmaması, özgürlük gibi, eşitlik gibi, siyasal güç gibi, hayatın sunduğu fırsatlar gibi anlamlı değerler üzerine kurulu olmasıdır.

Rawls’un adalet üzerine olan bu çalışmasının bir diğer özelliği, kendisinin de ifade ettiği üzere, bu çalışmanın, Anglo-Sakson siyasi düşüncesini uzun bir süreden bu yana çekip çeviren faydacılık/utilitarianism kuramına, sistemli ve kabul edilebilir bir alternatif oluşturacak bir adalet kavramı olmasıdır. Rawls’a göre böyle bir alternatif oluşturmak istemesinin birinci nedeni, faydacılık kuramının anayasal demokrasi kurumları temelinin zayıf olmasıdır

Yakın Doğu Üniversitesi’nin değerli akademisyenlerinden Prof. Dr. Mehmet Kocaoğlu’nun “John Rawls – Adalet Teorisi ve Temel Kavramlar” isimli okunmaya değer eserinde ifade ettiği üzere “Rawls, adil bir toplumda toplumsal işbirliğinin nasıl inşa edileceğine ilişkin izlenecek yolu sorgularken, bunun Tanrı iradesine ve ahlaki değerler düzenine bağlı yapılamayacağını, toplumsal işbirliğinin aktörleri olan eşit ve özgür bireylerin karşılıklı avantajı üzerine bir anlaşmayla mümkün olacağını belirtmektedir. Rawls’un teorisinde bu anlaşmaya orijinal pozisyon aracılığıyla ulaşılmaktadır.

Rawls’a göre “orijinal pozisyon/başlangıç durumu”, geleneksel sözleşme teorilerindeki “tabii hal/state of nature” durumuna, yani doğa durumuna tekabül eden bir kavramdır. Bu aynı zamanda, adalet ilkelerinin seçilmesinde işlevsel olan düşünsel ve fakat tarafsız bir zemindir. Rawls’un ifadesiyle orijinal pozisyon/başlangıç durumu, “eşit ve özgür bireylerin, adil işbirliği temelinde birleştikleri, bunun koşullarını belirledikleri ve yine bütün bunların kamusal olarak kabul edilebilirliğini aradıkları bir pozisyondur.

Kurmaca, yani varsayımsal bir durum olan orijinal pozisyondaki/başlangıç durumundaki insanlar, “veil of ignorance/ cehalet perdesi” arkasında, alternatif adalet ilkelerini araştırmakta ve tartışmakta, bu ilkelerin ihtiyaçları karşılamasının gerekliliği içinde hareket etmekte, özgür ve eşit bireyler olarak adalet ilkelerini bu bilinçle ve bizzat kendileri seçmektedirler.

Rawls’a göre, başlangıç durumunun esaslı özellikleri arasında, hiç kimsenin o kişinin toplumdaki yerini, sınıfını, sosyal statüsünü bilmemesinin yanı sıra, o kişinin kendisinin de, doğal varlıkların, yeteneklerin, zekânın, kuvvetin ve benzeri diğer şeylerin dağıtılmasındaki kendi şansını bilmemesi vardır. Dahası Rawls, bu durumda olan tarafların, kendi iyi kavramları ile özel psikolojik eğilimlerini de bilmediklerini varsayar. Zira adalet ilkeleri bir cehalet perdesinin arkasından seçilmiştir.

Seçimin bu şekilde yapılmış olması, Rawls’a göre doğal bir şans veya beklenmedik durumlar tarafından belirlenen seçim ilkelerinin, hiç kimsenin lehine ya da aleyhine olmamasını sağlamaktadır. Herkes benzer bir şekilde konumlandığında, hiç kimse kendi lehine ya da aleyhine olan ilkeleri biçimlendirme gücüne sahip olamaz ve dolayısıyla adalet ilkeleri bir pazarlığın ve adil bir anlaşmanın sonucunda oluşur.

Rawls bu eserinde, sadece hukukun, hukuk devletinin, hukukun üstünlüğünün, kendi ifadesiyle, “düşünce sisteminin bir gerçeği olarak, sosyal kurumların en önde gelen erdemi olan adalet” kavramını ele almamış, “Sivil İtaatsizlik, Vicdani Ret, Ahlak, Yetki/Otorite Ahlakı, Ortaklık/İştirak Ahlakı, İlkeler Ahlakı, Ahlaki Duyguların Nitelikleri, Ahlak Psikolojisinin İlkeleri, Eşitlik, Özgürlük Kavramı, Vicdan Özgürlüğü, Hoşgörü, Hoşgörüsüzlüğün Hoşgörüsü, Siyasal Adalet ve Anayasa, Sosyal Adalet, Katılma İlkesinin Sınırları, Sezgicilik, Faydacılık, Hedonizm/Hazcılık, İstikrar, İyilik, Hınç, Kıskançlık, Utanç, Mükemmellik, Öz-saygı” gibi başlıklar altında: hukukun, siyasetin, hukuk ve siyaset biliminin, siyaset felsefesinin, genel felsefenin, ahlakın, etiğin, insani özelliklerin ve değerlerin her birini de ayrı ayrı ele alıp incelemiştir.

Eserin yayınlanması sonrasında, eserle ilgili olarak çok sayıda eleştiri yapılmış, bu amaçla makaleler ve kitaplar yazılmıştır.  

Rawls, bu eleştirilere karşı kayıtsız kalmamış ve bu eleştirilere, eserinin gözden geçirilmiş baskısına yazdığı önsözle cevap vermiştir.

Konuya ilgi duyanlara yararlı olacağı düşüncesiyle, aşağıda Rawls’un bu önsözünü sunuyorum.  

GENİŞLETİLMİŞ BASKI İÇİN ÖNSÖZ –

Bir Adalet Teorisi”nin gözden geçirilen bu baskısı için önsöz yazıyor olmaktan dolayı son derece memnunum. Çalışmamın ilk baskısına yönelik pek çok eleştiriye rağmen, ben hâlâ çalışmamın merkezini oluşturan görüşleri savunuyor ve eserimin temel çerçevesini kabul ediyorum. Elbette belirli bazı şeyleri farklı şekilde yaptığımı, daha sonra bunların üzerinde önemli bazı düzeltmelerde bulunduğumu birilerinin görmesini istiyorum. Bu münasebetle, bazı yazarların söyledikleri gibi “Bir Adalet Teorisi”ni bugün yeniden yazıyor olsaydım, asla ve tamamen ayrı bir kitap yazmayacağımın bilinmesini istiyorum.

Şubat ve Mart 1975’de kitabımın İngilizce ilk metni, o yıl Almanca olarak basılacağı için dikkate değer biçimde gözden geçirildi. Bildiğim kadarıyla daha sonra yapılan tercümeler, o tarihe kadar yapılan düzeltmeleri kapsıyordu ve o nedenle daha fazla eklemede bulunmayı gerektirmiyordu. Dolayısıyla bütün tercümeler gözden geçirilen bu metin üzerinden yapıldı. O aşamaya kadar gözden geçirilen bu metnin kapsadığından daha anlamlı bir düzeltme yapılmadı. Yapılan bütün düzeltmeleri içeren gözden geçirilen bu baskının tercümesi, (titizliğini korumayı sağladı) kanımca öncekilerden ve hatta İngilizce aslından da daha iyi oldu.

Başkaca önemli düzeltmeleri ve bu düzeltmelerin neden yapıldığını değerlendirmeden önce, “Bir Adalet Teorisi” isimli kitabımda, adalet kavramı üzerine sunduğum ve “hakkaniyet olarak adalet”  şeklinde isimlendirdiğim kavramı değerlendirmek istiyorum. Çünkü bu kavramın merkezi fikrini ve amacını, anayasal demokrasi yönünden felsefi bir kavram olarak görüyorum. Umudum, hakkaniyet olarak adalet kavramının, değişik siyasal yorumlar düşüncesini ve demokratik geleneğin ortak çekirdeğinin en hayati parçasını, tam ve doyurucu olarak ifade etmese dahi, yararlı ve kabul edilebilir olduğu yönündedir.

Bu kavramın merkezi amaç ve fikirleri hususunda, ilk baskının önsözüne yollamada bulunuyorum. İlk baskının önsözünün ikinci ve üçüncü paragrafında açıkladığım üzere, öyle ya da böyle Anglo-Sakson siyasi düşüncesini uzun bir süreden bu yana çekip çeviren faydacılık kuramına**, sistemli ve kabul edilebilir bir alternatif oluşturacak bir adalet kavramı üzerinde çalıştım. Böyle bir alternatif oluşturmak istememin birinci nedeni, faydacılık kuramının anayasal demokrasi kurumları temelinin zayıf olduğuna ilişkin düşüncemdir. Özellikle ifade etmek isterim ki, faydacılık kuramının, demokratik kurumlar adına birincil önemde ve mutlak bir gereksinim olduğuna, yine yurttaşların serbest ve eşit insanlar olarak temel hak ve özgürlüklerine tatmin edici şekilde hizmet ettiğine inanmıyorum. O nedenle, daha genel ve soyut olan orijinal pozisyon/başlangıç durumu fikri aracılığıyla sosyal sözleşme fikrine katkıda bulunmaya çalıştım. Hakkaniyet olarak adaletin birinci amacı, temel hak ve özgürlükler ile bunların önceliği konusundaki inandırıcılığıdır. İkinci amacı, farklılık ilkesine ve hakkaniyetli fırsat eşitliği ilkesine öncülük yapan demokratik eşitlik anlayışının birleşmesini sağlamasıdır.[1]

Kitabımın ilk baskısında bulunan bazı zayıf noktaları, 1975 yılında yaptığım gözden geçirmelerle gidermeye çalıştım. Şimdi bunlara işaret etmeye çalışacağım. Bunu yaparken, bunların, önceki metni bilmeyenler yönünden anlaşılabilir olmamasından dolayı endişe duyuyorum. Bu hususu bir yana bırakırsak, özgürlük adına en ciddi zafiyet, 1973 yılında H.L.A. Hart tarafından yapılan eleştirel incelemede ifade edilen eksikliklerdir.[2] Hart’ın anlaşılmaz olduğuna işaret ettiği bazı hususlara, Paragraf 11,1’den başlayarak yaptığım gözden geçirmelerle açıklık getirdim. Ama yine de gözden geçirilen metinde özenle yapılan bu düzeltmelerin, tam olarak tatmin edici olduğunu söyleyemem. Bu konudaki daha iyi bir örneği, 1982 yılında yazdığım “Temel Özgürlükler ve Bunların Önceliği[3]isimli makalemde bulabilirsiniz. Bu makale, Hart’ın önemli itirazları göz önüne alınarak yapılan bir yanıtlama girişimidir.

Bu makalemde de ifade edildiği üzere, benim iki temel olgu olarak isimlendirdiğim, – adalet duygusu için yeterlilik ve iyi kavramı için bunların yeterliliği – temel hak ve özgürlükler ile bunların önceliğinin yeterli biçimde geliştirilmesi, tam ve bilgili olarak uygulanması, temel haklar ve özgürlükler ile bunların önceliği, yurttaşların tamamı için güvenceli olan eşitlik koşullarıdır. Çok kısa biçimde ifade etmek gerekir ise, buradaki birinci temel olgunun, adalet ilkelerinin, yurttaşların uyguladıkları adalet duygusu yoluyla toplumun temel yapısına uygulanması olduğu söylenebilir. İkinci temel olgu, yurttaşların kendi iyi kavramını oluşturmada, bunu rasyonel olarak takip ve revize etmede, pratik akıllarını ve düşünce güçlerini kullanmalarıdır. Her iki durumda da, yurttaşların kendi adil değerlerini (36’da sunulan bir düşünce), düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü dâhil eşit siyasal özgürlükler için ahlaki güçlerini, serbest, etkili ve bilgilendirilmiş biçimde kullanmalarının sağlanmış olması gerekir. Gözden geçirilen metinde, özgürlük adına bu değişikliklerin bulunduğunu ve bunun hakkaniyet olarak adalet kavramının çerçevesiyle uyumlu olduğunu söyleyebilirim. 

İlk baskıdaki ikinci ciddi zafiyet birincil değerler üzerine* olandır. Bunlar, değer üzerine olan Kısım VII’de, ne isterlerse istesinler, ne ve neden olurlarsa olsunlar, rasyonel kişiler için söylenmiş olan hususların bir açıklamasıdır. Üzülerek ifade etmek gerekir ise, değer üzerine söylenmiş olan bu sözler, birincil değerlerin sadece insan psikolojisinin doğal olgularına mı, yoksa belirli bir idealin kişinin kendi ahlak kavramına mı dayandığı hususunda bir çift anlamlılık yaratmıştır. Bu çift anlamlılık, sonraki lehine çözümlenmiş: Kişiler, iki ahlaki gücü (yukarıda sözü edilen) ve bu güçleri kullanmak ve geliştirmek hususunda yüksek oranda menfaat sahibi olarak gösterilmişlerdir. Bu kez birincil değerler, tamamlanmış bir hayat üzerinde toplumla olağan ve tam bir işbirliği içindeki kişilerin statülerinde, serbest ve eşit yurttaşlar olarak neye ihtiyaç duydukları şeklinde karakterize edilmiştir. Yurttaşlar yönünden birincil değerler indeksinde yapılan siyasal adalet amaçlı kişiler arası karşılaştırmalar ve bu değerler kişilerin ihtiyaç duydukları kişisel arzu ve tercihlerinin aksine verilmiş bir cevap olarak görülebilir. §15’den başlayarak yaptığım bu bakış açısı değişikliği, 1982 yılında yayınlanan “Sosyal Birlik ve Birincil Değerler” başlıklı makalemden itibaren yer verdiğim daha tam bir açıklamanın kısaltılmışıdır.[4] Temel özgürlükler adına yapılan değişikliklerde olduğu gibi, o açıklamanın içerdiği değişikliklerin de, gözden geçirilen metnin çerçevesiyle uyumlu olduğunu söyleyebilirim.

Özellikle Kısım III’de ve yine daha az da olsa Kısım IV’de pek çok düzeltme yapılmıştır. Kısım III’de yanlış anlamalara daha az neden olacak ve muhakemede bulunmaya olanak sağlayacak basit düzeltmeler yapmaya çalıştım. Bu düzeltmelerin çok fazla olduğunu ifade etmekle birlikte, bunların ilk baskıdaki yaklaşımımdan çok önemli bir uzaklıkta olmadığını düşünüyorum. Kısım V içindeki 44’dekiler korunarak yapılan düzeltmeler, bu bölümün anlaşılmasını sağlamak için yapılmaya çalışılmış; Kısım IX, §82 içindeki ilk altı paragraf, özgürlüğün önceliği için ileri sürülen argümandaki ciddi hatanın düzeltilmesi için yeniden yazılmış[5]ve yine bu bölümün kalan kısmında daha ileri bazı değişiklikler yapılmıştır. Biri temel özgürlükler, diğeri birincil değerler üzerinde yaptığım bu değişiklikler, benim nazarımda, düzeltmelerin niteliğini ve kapsamını belirtmek için yeterli göstergelerdir.

Bir Adalet Teorisi”ni şimdi yeniden yazsaydım iki şeyi farklı biçimde ele alırdım. Bunlardan birisi, orijinal pozisyondan (bakınız Kısım III’e) adaletin iki ilkesi (bakınız Kısım II) için olan argümanın sunulmasıyla ilgilidir. Deyim yerindeyse, bu ikisinin karşılaştırmalı olarak sunulması bence daha iyi olmuştur. Birincisinde, taraflar, adaletin iki ilkesi arasında, adalet ilkesinin fayda ilkesinin (ortalama) yegâne birimi olduğunu esas alarak bir karar vermelidirler. İkinci karşılaştırmada, taraflar, adaletin iki ilkesi arasında ve aynı ilkeler üzerinde sadece önemli bir değişiklik yaparak karar vermelidirler; çünkü burada fayda (ortalama) ilkesi, farklılık ilkesiyle yer değiştirmiştir (Bu yer değiştirme sonrasında, her iki ilke, benim isimlendirmemle karma kavram olmakla, bu husus, fayda ilkesinin sınırlarının öncelik ilkelerinin konusuna uygulanması olarak anlaşılmalıdır: Eşit özgürlükler ilkesi ve adil fırsat eşitliği ilkesi). Bu iki ilkenin karşılaştırılmasının kullanılması, eşit temel özgürlükler argümanının ve bunların önceliğinin, farklılık ilkesi argümanından ayrılması konusunda önemli bir değere sahiptir.  Farklılık ilkesinin daha kırılgan bir dengeyi içerdiği dikkate alındığında ve ilk nazarda, eşit temel özgürlükler ilkesi argümanı kanımca daha güçlüdür. Adaletin temel amacı olan hakkaniyete ulaşılabilmesi için, önce ilk karşılaştırmaya esas olan bu iki ilkenin uygulanması gerektiği açıktır. Ve hatta üçüncü karşılaştırmada dahi, fayda ilkesi yerine ikinci karşılaştırmanın karma kavramı olan ikinci ilke uygulanmalıdır. Ben, farklılık ilkesinin önemli olduğunu düşünmeyi sürdürüyor, iki ilkenin kurumsal arka planını tatmin edecek (ikinci karşılaştırmada olduğu gibi) bir olguyu kabul etmek üzerinde hâlâ uğraşıyorum. Zira bu olguyu tanımak, açıkça iki ilkeye ilişkin argümanları zorlamaktan hem daha iyi, hem de daha benzersizdir.

Şimdi yapmak istediğim bir diğer düzeltme, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokrasi düşüncesini (kısım V’de sunulmuştur),  refah devleti düşüncesinden kesin olarak ayırt etmektir.[6]Bu iki düşünce birbirinden çok farklıdır; ancak her iki düşüncenin de üretken varlıklar içindeki özel mülkiyete izin vermesinden bu yana, biz, bunların gerçekten aynı olduklarını düşünmek konusunda yoldan çıkmış durumdayız. Bu iki düşünce arasındaki en büyük farklılık, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokrasi kurumlarının arka planının, rekabet edebilen pazarlar (çalışabilirse) sistemiyle birlikte, toplumun küçük bir parçasının ekonomiyi ve dolaylı olarak siyaseti kontrol etmesini engellemek için, refah ve sermaye sahipliğini dağıtıma tabi tutmaya çalışmasıdır. Mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokrasi, her periyodun sonunda gelirin daha az gelir sahibi olanlara yeniden dağıtılmaması için değil, bunun yerine her periyodun başlangıcında üretken varlıkların ve insani sermayenin (eğitilmiş yetenekler ve öğretilmiş/alıştırılmış beceriler) yaygın mülk sahipliğini sağlamak için bundan kaçınır. Zira bütün bunlar adil fırsat eşitliğinin ve eşit temel özgürlüklerin arka planına karşıdır. Buradaki düşünce, sadece kazayla veya şansızlıkla kayba uğramış olanlara yardım etmek düşüncesi olmayıp, (her şeye rağmen bu da yapılmalıdır) bunun yerine bütün yurttaşların işlerini yönetebilecekleri şekilde ve karşılıklı saygıya dayanan toplumsal işbirliği içinde ve uygun eşit şartlar altında toplumda yer almalarıdır.

Burada siyasal kurumların amacının zaman içinde değişen iki farklı yaklaşımı not edilmelidir. Refah toplumunda amaç, hiç kimsenin hayat standardının iyinin altına inmemesi, işsizlik ya da tıbbi bakım gibi konularda, herkesin kazalara ve şansızlıklara karşı belirli güvencelere sahip bulunmasıdır. Gelirin yeniden dağıtımı, her periyodun sona erdiği zaman yardıma ihtiyacı olanların yeniden tespit edilmesi amacına hizmet eder. Böyle bir sistem, gelirin eşit olmayan biçimde dağıtıldığı farklılık ilkesini ihlal ettiği kadar, büyük ve miras yoluyla intikal eden eşitsizliklerin, siyasal özgürlüklerin adil değerine karşıt olmasına da izin verir(§36’da sunulmuştur). Her ne kadar fırsat eşitliğinin güvence altına alınması yönünde çabalar var ise de, bunlar siyasal nüfuz ve refahın farklılığı nedeniyle oldukça yetersiz ya da etkisizdir.

Buna karşın, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokraside amaç, eşit ve özgür kişiler arasında zamanla adil bir işbirliği sisteminin olduğu bir toplum idealinin kurulmasını başarmaktır. Böylece, toplumun üyelerinin tam bir işbirliği içinde olmalarını sağlamak için, temel kurumlar, başlangıç olarak sadece birkaç yurttaşın değil, tamamının eline verimli araçlar vermelidir. Buradaki vurgu, fazla çalışmayla veya hukuk ya da miras yoluyla istikrarlı şekilde sermaye ve kaynak sahibi olmak kadar, siyasal özgürlüklerin adil değerini destekleyen kurumların veya buna benzeyen adil fırsat eşitliği hükümlerinin korunduğu eğitim ve öğretim üzerinden sermaye sahibi olmak noktasında toplanmaktadır. Farklılık ilkesinin tam gücünü görmek için bu ilkenin refah devletinde değil, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokrasi temelinde olması şarttır (veya liberal sosyalist rejim temelinde). Bu durum, toplumun serbest ve eşit yurttaşlar arasında ve bir kuşaktan diğer kuşağa adil bir işbirliği sistemini görebilmesi için gerekli olan bir karşılıklılık ilkesidir.

Birkaç satır yukarıda ifade edildiği üzere, liberal sosyalist rejim, bana, hakkaniyet olarak adaletin, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokraside mi, yoksa sosyalist bir rejimde mi en iyi şekilde gerçekleşebileceği sorusunun cevabını hazırlamam gerektiğini söylüyor. Elbette bu sorunun cevabı, her ülkenin kendi tarihsel şartları, gelenekleri, kurumları tarafından verilmelidir.[7]Siyasal bir kavram olarak adalet, tıpkı hakkaniyet gibi, verimlilik anlamında, ne özel mülkiyetin, ne de çalışan-sahipli ve yönetilen şirketlerin doğal hiçbir hakkını kapsamaz (Bununla birlikte, yurttaşların bağımsızlığı ve bütünleşmesi için gerekli kişisel mülkiyet hakkını kapsar.). Bu, adalet kavramı yerine, belirli bir ülkenin özel durumunun bu soruları makul şekilde cevaplandırmasını teklif eder.

John Rawls

Kasım 1990


*        Çevirenin notu: Jeremy Bentham ve James Mill tarafından geliştirilen bu kurama göre, insani tüm faaliyetlerin temelinde esas olan faydadır. Düşünce. mutluluk ve keyif veren şeyler iyidir, acı ve üzüntü veren şeyler ise kötüdür. Kişiler bu kurala dayanarak memnuniyeti çoğaltmaya, acıyı ise en aza indirmeye çalışırlar. Bunun ölçülmesinde duyulan haz veya işe yararlılık esas alınır.

[1]     Bu ilkeler için Kısım II *12-14’e bakınız. Hakkaniyet olarak adalete, liberal veya sosyal demokrat karakterini veren bu iki ilke ve özellikle farklılık ilkesidir.  

[2]        Bakınız Hart’ın Rawls on Liberty and Its Priority/Öncelik ve Özgürlük Üzerine Rawls, University of Chicago Law Review, 40 (1973), sf. 534-555

[3]     Bakınız Tanner Lectures on Human Values/İnsan Değerleri Üzerine Tanner Dersleri, (Salt Lake City: University of Utah Press, 1982) vol. III, sf. 3-87, John Rawls’un Political Liberalism/Siyasal Liberalizm isimli kitabında Ders VIII olarak yeniden basılmıştır.  (New York: Columbia University Press, 1993)

*     Çevirenin notu: Birincil değerler/primary goods kavramı John Rawls tarafından siyaset bilimine ve felsefesine kazandırılmıştır. Her insan tarafından sahip olunması arzu edilen ve insana yararlı olan bu değerleri Rawls, doğal birincil değerler ve sosyal birincil değerler olmak üzere ikiye ayırır. Doğal birincil değerler zeka, hayal etme, yaratıcılık, sağlık vb. şeylerdir. Sosyal birincil değerler ise, hakları (siyasal ve sivil haklar), özgürlükleri, geliri, refahı ve öz-saygının sosyal temellerini kapsar. Kitabının genişletilmiş/düzeltilmiş ikinci baskısında Rawls, bu değerleri, yurttaşların özgür kişiler ve toplumun üyeleri olarak ihtiyaç duydukları şeyler olarak nitelendirir. Çoğulu “goods”, tekili “good” olan bu  sözcüklerden “goods” İngilizcede mal/emtia, iyiler, “good” ise iyi anlamına gelir. Rawls’ın “primary goods” kavramı bağlamında yaptığı ayrımda yer alan özelliklerin mal veya iyi olmadığını, bir kısmının insana ait hasletler, özellikler, bireysel zenginlikler, diğer kısmının ise, yine insana ait maddi varlıklar ve düşünsel değerler olduğunu düşündüğüm için “primary goods” kavramını ‘birincil değerler’ olarak tercüme ettim.     

[4]     Bu makale Amartya Sen ile Bernard Williams’ın editörlüğünü yaptıkları Utilitarianism and Beyond/Faydacılık ve Ötesi (Cambridge: Cambridge University Press, 1982), sf. 159-185: yine Samuel Freeman’ın editörlüğünü yaptığı John Rawls’un Collected Papers/Toplu Makaleler, Cambridge, Mass: Harvard University Press, 1999, Chap.17, sf. 359-387 ile ilgilidir

[5]     Bu yanlış için bakınız ‘Basic Liberties and Their Priority/Temel Özgürlükler ve Bunların Önceliği’, ibid./adı geçen eser n.83, p.87 veya Political Liberalism/Siyasal Liberalizm, n.84, p.371

[6]     Mülkiyet sahipli/kazanımlı demokrasi, benim J.E.Meade’nin ‘Efficiency, Equality and the Ownership of Property/Verimlilik, Eşitlik ve Mülkiyet Sahipliği’ (London:G.Allen&Unwin, 1964). Bakınız, özellikle Kısım V. isimli eserinden borç aldığım fikrin bazı nitelikleridir.  

[7]     Kısım V, §42’nin son iki paragrafın bakınız.

“Halk, yani işçi ve zanaatkarlar kitlesi, fakir kaldıkları sürece Tanrı’ya bağlı kalırlar.” Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Max Weber.

MAX WEBER VE DİN SOSYOLOJİSİ –

Bilim olarak sosyolojinin kavramsal çerçevesini çizen, takip ettiği pozitivizm karşıtı görüşleri ile modern sosyolojinin kurucu babası olarak tanınan, sosyolojiye herhangi bir metot dayatmayan, sosyal olguları ele alış tarzıyla sosyolojiyi metodolojik bir olgunluğa taşıyan Alman sosyolog ve ekonomi politik uzmanı Max Weber, metodoloji, tarih, siyaset, ekonomi, din sosyolojisi alanlarında, davranış ve meşruiyet tipolojileri konularında önemli ve iz bırakan önemli çalışmalar yapmıştır.

Weber’in din sosyolojisi alanında yaptığı en önemli çalışma, onun “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli kitabında sunulmuştur. Ünlü sosyolog ve düşünür Raymond Aron’a göre, davranışın temelini, sorumluk ahlakı ve kanaat ahlakı üzerine inşa eden Weber’e göre, kanaat ahlakının temelini seçtiğimiz değerler oluşturur. Seçtiğimiz bu değerler ve bu değerlere göre oluşan kanaat ahlakı ve bu ahlakın çözümlemesi Weber’i din sosyolojisine götürür.        

Ona göre, çeşitli toplumlardaki insan davranışları, bu insanların varoluşlarındaki genel anlayışları çerçevesinde anlaşılabilir. Bu anlayışın ayrılmaz bir parçası olan dinsel dogmaların ve bunların yorumlanmalarının anlaşılabilmesi buna bağlı olduğu gibi, bireylerin, grupların ve toplumların davranışlarını ve özellikle ekonomik davranışlarını anlamak için de, bunları anlamak gerekir. Zira dinsel anlayışlar, ekonomik davranışların belirleyicisidir ve o nedenle toplumların ekonomik değişimlerinin nedenlerinden birisi ve hatta en önemlisi budur.1

Bu yazımızın konusu olan Weber’in din sosyolojisi temelinde incelediği, kapitalizm anlayışı ile Protestan ahlakı arasındaki ilişkisinin esasını bu çerçeve oluşturur. Esasen Weber, bu kitabındaki argümanıyla, Protestan ahlak anlayışı ile kapitalizm düşüncesi arasında entelektüel veya tinsel bir uygunluk kurmayı, dinsel bir düşünce ile davranışın bazı sorunlarına yönelik tavrı anlaşılır kılmayı amaçlamaktadır.2

Bu bağlamda, Weber’in anılan kitabına konu yaklaşımı, kapitalizm ile Protestanlık arasında anlamlı bir uygunluk olduğu yönündedir. Bu yaklaşıma göre, kişinin kendisi ile kapitalizmin ruhuna uygun ekonomik faaliyete karşı aldığı tavır, Protestanlık ruhuna uygundur ve yine kişinin belirli bir dünya görüşü ile belirli bir ekonomik faaliyet şekli arasında tinsel bir ilişki ve bağ vardır.3 

Bu yaklaşıma göre, Weber, kapitalizmin gelişimini Protestan ahlakının varlığına ve yaygınlaşmasına bağlamakta, modern topluma geçişi bu temelde ve rasyonalite kavramıyla, yani geleneksel toplumdaki insanların daha çok dine ve metafiziğe göre düşünce üretmesinin ve mantık yürütmesinin aksine, modern zamanlarda insanların, daha çok akıllarını kullanmalarıyla açıklamaktadır.4 Esasen Weber’e göre, modern dünyayı oluşturan kapitalizmin temel özelliği rasyonelliğidir, Protestan ahlakı ile kapitalizm örtüşmesinin esas nedeni de bu rasyonelliktir.5

Türkçeye Fransızca’dan geçen “protestan” sözcüğü, Latince “bir şey lehine tanıklık etmek, deklere etmek” anlamlarına gelen “protestari” fiilinden türetilmiş olup, kökeni itibariyle “protesto etmek, itiraz etmek” anlamlarına gelir.

Protestan ve Protestanlık kavramları, ilk olarak On Altıncı Yüzyıl’da Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesi’ne ve Papa’nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda doğmuş ve bu hareketin adı olarak kullanılmıştır. Dinsel anlamda Hristiyanlığın en büyük üç ana mezhebinden birisi olan Protestanlık, dinsel anlayış olarak insanın kurtuluşunun doğrudan Tanrı’dan geldiği, tüm iyiliklerin, ihsanların ve lütufların Tanrı’ya ait olduğu, koruyanın, esirgeyici olanın sadece Tanrı olduğu inancına dayanır. Hıristiyanlığın, Anglikan, Lütherci, Kalvenci gibi kollarını içine alan Protestanlık, Katolik kuralları ve Papanın dinsel başkanlığını reddeder. Hıristiyanlığın kutsal kitabı olan ve aslı kimilerine göre İbranice ile Aramice, kimilerine göre ise Grekçe ile yazılan İncil’in, her Hristiyan’ın anlaması için kendi ana diline tercüme edilmesi gerektiğini ileri süren ve bunu talep eden Protestanlar, en büyük tepkiyi, bu durumda din üzerindeki tekelini kaybetme korkusu yaşayan Katolik Kilisesi’nden, papazlardan ve rahiplerden görmüşlerdir.

Yine mistizmin her türüne karşı olan, insanın, Kilise’nin, papazların ve rahiplerin inayetiyle kurtuluşa ermesinin mümkün olmadığını, kurtuluşu sadece Tanrı’nın bahşedeceğini, bu yetkinin Kilise ile papazlar ve rahipler tarafından kullanılamayacağını, Tanrı ile kul arasında Kilise’nin, papazın ve rahibin aracılığının olmaması gerektiğini, “her müminin bir papaz ve rahip” olduğunu, insanların günahlarını affetme yetkisinin papazlara ve rahiplere ait olmadığını, Papa’nın sözünün İncil’den önce gelmesinin kabul edilemeyeceğini ileri süren Protestanlık, bu görüşleri nedeni ile de Katolik Kilisesi’nin tepkisini çekmiş ve bu görüşlerinden dolayı aforoz edilmeyle tehdit edilen Luther, üniversitedeki görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Katolikler ile Protestanlar arasındaki farklılıklar, ayrı bir yazıya konu olacak kadar geniş olmakla ve bu konu benim uzmanlık alanım içinde olmamakla birlikte, bilebildiğim kadarı ile bu farklılıkları; her iki mezhebin İncil’in anlamı ve otoritesi, Kilise anlayışları, Papa’nın üstünlüğü düşüncesi, vaftiz, evlilik töreni, günah çıkarma, takdis merasimi, ölen kişiler için düzenlenen ayin gibi dini törenler, boşanma yasağı, papazların ve rahiplerin evlenme ve cinsel ilişkiye girme yasakları vs. gibi hususlar üzerindeki farklı olan anlayışlarından, kabullerinden ve uygulamalarından oluşur.

Kendisi de Protestan olan Max Weber, “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli çalışmasında, Protestanlık ahlakını ve kapitalizm ruhunu, din sosyolojisi temelinde ele alır ve bu çerçevede inceler. Max Weber’e göre, modern kapitalizmin ideolojik etmeni Protestan ahlakıdır.6 Öyle ki, kapitalist sistemin yerleşmesini ve gelişmesini sağlayan motivasyonların kaynağı Protestanlık, bu sistemin taşıyıcısı Protestanlar ve Protestan ahlaktır. Bu husus, Protestanların yaygın olduğu Almanya’nın ve yine Protestanlığın bir kolu olan Kalvenizmin sayıca ağırlıkta olduğu İngiltere’nin, Katolik ağırlıklı olan İtalya, İspanya, Fransa, Portekiz gibi ülkelere nazaran ekonomik yönden daha gelişmiş, refah ve kalkınma düzeyi yönünden daha iyi durumda olmalarıyla, yine Katoliklerle Protestanların yaşadığı ülkelerde, Protestanların Katoliklere göre, gerek birey, gerekse cemaat olarak nispeten daha zengin ve iktisadi faaliyetlere katılmaya daha istekli bulunmalarıyla belirgindir.7 Yine din ve meslek istatistikleri temelinde, yüksek eğitimli teknik ve ticari personelin, büyük sermaye sahiplerinin ve işletme liderlerinin çoğu Protestandır.8         

Raymond Aron, Weber’in, bu konuda kendi görüşünü doğrulamak amacıyla modern kapitalizmle Protestanlık arasındaki üç temel ilişkiye göndermede bulunduğunu ifade eder.9 Bunlardan birincisi,  yukarıda işaret ve ifade edildiği üzere, Protestanların Katoliklere nazaran birey ve cemaat olarak daha zengin ve varlıklı olmaları, eğitim düzeyleri ile iş ve ticaret hayatındaki başarıları yönünden daha üstün durumda bulunmaları, Katoliklerin Protestanlara oranla hayata, kâra ve paraya karşı daha az hırs ve açlık duyan, bu dünyada yaşayan ama ölümden sonraki hayatı daha çok önemseyen, kendilerini ölümden sonraki hayata hazırlayan, sâkin tabiatlı ve tevekkül sahibi insanlar olmaları, daha az kârlı da olsa, güvenli bir hayatı, riskli ve heyecanlı bir hayata tercih etmeleridir.10 İkincisi, On Altıncı Yüzyıldan sonra Batı’da Reformu olumlu karşılayan ülkelerle kapitalizmin başarılı olduğu ülkeler arasında mevcut olan pozitif ilişkidir11 Öyle ki, dinde reformdan itibaren Almanya, Hollanda, İngiltere, Amerika gibi ekonomik yönden gelişmiş Batılı ülkelerin hemen hepsi Protestan’dır. Oysa ekonomi ve sanayi kalkınmışlık yönünden daha geri olan İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelerde Katolik nüfus yoğunluktadır. Üçüncüsü, Protestanlık anlayışı ile kapitalizmin rasyonel ahlâkı arasında örtüşme olmasıdır.12

Weber’e göre, bu örtüşme esas itibariyle, Protestanlığın önde gelen Calvin’ ci ilahi takdir öğretisine ve özellikle 01 Temmuz 1643’de Londra’da Westminister Manastırı’nda toplanan Westminster Kongresi sonunda açıklanan Westminster Bildirisi’ne dayanır. Bu bildiride sunulan hususlar özetle şunlardır: 1- Kutsal Yazılar konusunda olan ilk bölüm bütün Protestan inanç açıklamaları içinde en iyi olanıdır. 2- Özellikle önceden seçilmiş olmak konusunda oldukça net bir anlatım vardır. (3,5,9,17. bölümlerde) Bunlarda, insanın kurtuluşu dahil olmak üzere Tanrı iradesinin her şeyin başında geldiği anlatılmaktadır. 3- Bu bölüm daha sonra 9.bölümde anlatılan özgür iradeyle uyum içindedir. 4- Tarih içinde Tanrı’nın antlaşmalar aracılığıyla insanlarıyla ilişkiye geçtiği (bölüm 7) vurgulanmaktadır. 5- Kurtuluş öğretisi Tanrı’nın işlevi (bölüm 10-13) ve insanın buna cevabı bölüm (14-17) üzerine kurulmuştur. Bu antlaşmalarda, ilahi hükümranlık ile insansal sorumluluk arasında bir denge görülmektedir. 6- Kurtuluş güvencesinde Püriten bir öğreti söz konusudur (bölüm 17), bu güçlü bir onaylamadır, ancak bu imanlıların bilinçli güvenceyi devam ettirmede karşılaştıkları öznel zorluklar ve inanç devrimi açısından daha duyarlıdır. 7- Tanrı’nın yasasına ilişkin bu güçlü onay, imanlı olanın vicdanını sürekli olarak bağlayıcı niteliktedir. Ama bazı törensel ve resmi kanunlar artık yürürlükte değildir. İmanlı olanın vicdan özgürlüğünün doğasına ilişkin titiz bir formülle dengelenmiştir.

Yukarıda özeti sunulan bildiriye konu öğreti, Raymond Aron’a göre beş ana noktada özetlenebilir: (1) Dünyayı yaratan ve yöneten, ama insanların sınırlı akıllarının kavrayamayacağı mutlak, yüce bir Tanrı vardır. (2) Her birimizin kurtuluşu (seçilmesi) ya da helâkı (lanetlenmesi) Tanrı tarafından önceden belirlenmiş olup kişinin, kendi çabasıyla önceden belirlenen bu akıbeti değiştirmesi mümkün değildir. (3) Tanrı dünyayı kendi şanı için yaratmıştır. (4) İster seçilmiş ister lanetlenmiş olsun bireyin dünyadaki ödevi, Tanrı’nın şanı için çalışmak ve yeryüzünde Tanrı’nın hâkimiyetini kurmaktır. (5) İnsan için kurtuluş ancak Tanrısal merhametle mümkündür.13 Bu bildirinin çıkarımları; Cennet her insana önceden müjdelenmiş ve vaat edilmiştir: Çalışma (iş) bir fazilettir:  İnsan kendi mesleğini kendi seçmelidir.14

Değerli akademisyen Prof.Dr.İshak Torun’a göre,13 bu tür bir dinsel görüşün her türlü mistizmi dışladığı aşikardır. Öyle ki, bu anlayışa ve Prof.Dr.İshak Torun’a göre, Kilise ve ayinlerin yardımıyla kurtuluşa ermek mümkün değildir, zira kurtuluşu bahşetmek Tanrı’nın elindedir. Kilise ile papazlar ve rahipler bu yetkiyi kullanmaz. Tanrı ile kul arasında aracıyı reddetme anlayışı, bireylerin bilincini doğaya ve doğal düzene yöneltmiştir. Bu bakımdan bu anlayış bilimsel araştırmanın gelişmesi konusunda yararlıdır ve her türlü putun, bâtıl inancın, büyünün karşısında yer alır. Böylece eski Ahit’le, yani Tevrat’la ve Yahudilikle başlayan, kurtuluşa ulaştıracak bütün sihirli araçları bâtıl inanç ve günah sayıp reddetme anlayışının egemen olduğu dünyanın büyüden temizlenmesi süreci sonuca ulaşmış olmaktadır.15 İlahi takdir öğretisine göre; dünyada günaha batmış mü’min, Tanrı için çalışmalıdır.16 Her şey Tanrı’nın takdirine bağlı olduğundan, insan, kurtuluşa mı ereceğini mi, yoksa lanetleneceğini mi bilemez.17 Bu durumda bireyler “seçilmiş olanın” işaretlerini arayacaktır.18 Kalvinci mezhepler, dünyevi (ekonomik) başarılarda seçilmişliğin (felahın) kanıtının bulunduğunu düşünürler.19 Birey, kurtuluş (seçilmiş olmak) belirsizliğinin verdiği korkudan kurtulmak için çalışmaya yönlendirilir.20 Seçilmişliğinden emin olmak için özellikle bir meslekte aralıksız çalışmanın en iyi yol olduğu salık verilir.21 Zira dinsel kuşkuyu sadece bu yatıştırır ve bağışlanma kesinliğini bu verir.22

Raymond Aron’a ve Prof.Dr.İshak Toruna’a göre, bu psikolojik süreç neticede bireyi ve bireycilik anlayışını güçlendirmiştir. Zira herkes Tanrı karşısında yalnızdır. Bireysellik, yakın ile ortaklık ve başkalarına karşı görev duygusunu zayıflatır. Akılcı, düzenli, sürekli çalışma, Tanrı’nın emrine boyun eğme olarak yorumlanmağa başlanır. Nitekim bu süreç, kapitalizmin “kahramanlık” zamanlarında ve kısmen günümüzde görülen “çelik iradeli” püriten tüccarlarda bulunan “azizleri” ortaya çıkarmıştır.23 Esasen ferdiyetçiliğin ilk önce Batı toplumlarında ortaya çıkması, kapitalizmin ilk belirtileridir. Weber’e göre; modern ferdiyetçiliğin en önemli tarihsel temellerinden biri, asketik/çileci tarikatlar ve mezheplerdir.24 Çünkü modern kapitalist öz-ahlâkın ferdiyetçi ekonomik dürtüleri Weber’e, Raymond Aron’a ve Prof.Dr. İshak Torun’a göre, sadece asketik mezheplerinin metodik yaşam biçimi meşrulaştırmıştır.

Ancak ilk reformist olan Luther’in iktisadi düşünceleri, aslında Calvin’ den oldukça farklıdır ve daha ziyade Orta Çağ’ın teolojik görüşüne bağlıdır.25 Zira Luther’ e göre, “parayı faize vermek doğru olmadığı gibi, fertlerin servet peşinde koşması da doğru değildir.”26 Çünkü herkes kendi işiyle meşgul olmalı ve asgari bir hayat seviyesine rıza göstermeli ve refah hırsına kapılmamalıdır.27 Yine Weber’in yaklaşımı temelinde ve Luther’e göre, meslek, Kalvinist öğretide olduğu gibi, metodik hayatla Tanrı’nın rızasına götüren yollardan değildir. Protestan iktisat ahlâkı ile kapitalist iktisat zihniyeti arasında bağlantı kuran Weber, kendi görüşünü Protestanlığın pragmatik düşünürlerinin görüşüne gönderme yaparak ispatlamaya çalışır.28 Ona göre, Protestan ahlâkın ekonomik hayata kazandırdığı en önemli erdem, bir meslek içinde düzenli ve metodik çalışmanın dini görev olduğu bilincidir. Bu anlayış beraberinde iyi bir ticaret ahlâkını da getirmiştir. Max Weber, Batı iktisadi gelişmesini belirleyen faktörlerin ne olduğu hususundaki düşünceleriyle iktisat tarihine önemli bir katkıda bulunmuştur.29 Ona göre, kapitalizmin ruhu Protestanlığın ruhudur; onun davranış kuralları ve pratik ahlâkıdır.29 Esasen iktisadi yaşayış, her yerde ve dönemde, yalnız dış verilerin bir araya gelişinden ibaret bir madde dünyası değildir.30 Eğer öyle olsaydı, kapitalizmin başlangıç ve maddi şartlarının ortaya çıktığı yerlerde Modern Kapitalizmin gelişmesi gerekirdi ama oralarda böyle bir gelişme olmamıştır, çünkü oralarda eksik olan kapitalizmin ruhunu oluşturan Protestan ahlâktır.31 Bütün bunlara rağmen, Weber’ in, tarihi maddeciliğe karşı sosyal etkilenmeyi tam tersine çevirerek olup biten her şeyi düşünce (idea) tarafına kaydırması bir yanılgıdır.32 O, Marks’ın tam karşısında olsa da, onun Marks gibi determinist bir tutumla zihniyetin ya da dinin modern kapitalizmi belirlediği tarzındaki düşüncesi, her şeyden önce onun metodolojik tutumuyla bağdaşmaz.33 Weber, kendi metodolojisine uygun olarak, iktisadi gelişmeyi belirleyen unsurlar arasından Marxistlerin inkar ettiği zihniyet faktörünü, diğerlerinden ayırmış ve bunu bütün ayrıntısıyla saflaştırarak (ideal-tip) gözler önüne sermek istemiştir.34 Zira onun temel amacı, insanların inanç sisteminin belirli bir anda ekonomik sistem tarafından yönetilmesi gibi, ekonomik tutumlarının da, inanç sistemleri tarafından yönetilebileceğini göstermektir.35

Weber, “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” üzerine olan çalışmasını daha da ileriye taşımış, bu bağlamda, bu konudaki karşılaştırmalarını diğer uygarlıklar üzerine de yapmıştır. Ona göre, Batı dışındaki uygarlıklarda pek çok kapitalist olgu varsa da, Batı kapitalizminin özgün nitelikleri olan kâr arayışı ile akılcı çalışma disiplinin bileşimi, tarih boyunca ilk kez Batıda ortaya çıkmış ve o nedenle, Batı tipi kapitalizm, Batı uygarlığı dışında hiçbir yerde gelişmemiştir.36

Weber’in sözünü ettiği uygarlık, dünya dinleri olan;  Konfüçyenlik, Hinduistlik, Budistlik, Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Musevilikliktir.37 Ona göre, mistik bir eğilim taşıyan dinler iktisadi gelişmeye uygun değildir, oysa dünyaya dönük (dünya içi) asketizmle uzlaşmış dinler, iktisadi gelişme için verimli ve önemli bir kaynaktırlar.38 Mistik dinler Hint-Çin dinleridir. İslâm dini de başlangıçta aktif riyazet, yani nefsi köreltme karakterli iken, sonradan bazı toplumsal tabakaların ve özellikle tasavvufun etkisi ile mistik bir karaktere bürünmüştür.39 Kaldı ki, din dogmalarının yalnızca aktif riyazeti taşıması yetmez, aynı zamanda, geniş kitlenin değerlerini belirleyebilecek düzeyde yaygınlaşıp benimsenmiş olmaları da gerekir.40

Kapitalizmin, İslamiyetin egemen olduğu Arap coğrafyasında ve diğer ülkelerde neden gelişmediğinin, ülkemizde ise Türkiye modernizminin başlangıcı olan Cumhuriyetle birlikte gelişmeye başladığının değerlendirilmesi konusunda, Max Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli kitabı önemli bir referanstır ve o nedenle, bu kitabın okunması, hem de dikkatle okunması gerekir.

KAYNAKÇA –

1Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

2 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

3 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

4 Prof.Dr. İsmail Hira, Max Weber’in Yöntem Anlayışı Bilgi, Sosyal Bilimler Dergisi – Sayı 2

5 Prof.Dr. İsmail Hira, Max Weber’in Yöntem Anlayışı

6 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

   Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

7 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

8 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

9 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

10 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

   Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

11 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

   Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

12 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

13- Prof.Dr.Orhan Türkdoğan, İslam Değerler Sistemi Ve Max Weber, Çizgi Kitabevi Yayınları, 2016

14  Prof.Dr.Orhan Türkdoğan, İslam Değerler Sistemi Ve Max Weber, Çizgi Kitabevi Yayınları, 2016

15  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

16  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

17  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

18 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

19 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

20 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

21  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

22 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

23 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

24 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

25 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

26 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

27 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

28 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

29 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

30 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

31 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

32 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

33 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

34 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

35 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

36 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

37 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

38 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

39 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

40  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

PEYGAMBER MARKS*

Bu kısma, din dünyasından bir başlığa benzetme yaparak giriş yapmış olmamız, bir hata ya da dil sürçmesi değildir. Esasen bu yapılan, benzetmeden daha fazla bir şeydir. Zira Marksizm de bir anlamda dindir. (çn: bu dinin de inananları, inanmayanları vardır) Bu din, kendi inananlarına, ilk önce, hayatın anlamını somutlaştıran ve olaylar ile eylemleri yargılamak için mutlak standartları olan bir nihai amaçlar sistemi; ikinci olarak, bu amaçlar için bir kurtuluş planı ve insanlığın veya insanlığın seçilmiş bir kesiminin kendisini kurtaracağı kötülüğün işaretlerini içeren bir rehber sunar. Bu hususta daha fazlası da ifade edilebilir, bu bağlamda, şunu da söyleyebiliriz: Marksist sosyalizm, mezarın bu tarafında cenneti vaat eden alt gruplara aittir. Ben Marksizmin bu özelliklerinin formüle edilmesinin, bir hiyerolojist (çn: kutsal şeyler/dini şeyler üzerine çalışan kişi) tarafından yapılmasının, ekonomistlerin söyleyebilecekleri şeylerden daha fazla Marksizmin sosyolojik özüne inilmesine öncülük edebilecek bir sınıflandırma ve yorumlama fırsatı vereceğine inanıyorum.

Bu hususta önemli olan bir diğer nokta, bunun, Marksizmin başarısının bir açıklaması olmasıdır.1 Bu, Marks örneğinde olduğu gibi, tamamen mükemmel olan bilimsel bir başarı dahi olsa, Marks’ın tarihsel anlamdaki başarısının ölümsüzlüğünden daha az bir başarıyı asla kazanamayacağı gibi, onun parti sloganlarının askeri teçhizatının yaptıklarını da yapamayacaktır. Marks’ın başarısının bir kısmı, hatta küçük bir kısmı, onun kendi takipçilerinin emrine verdiği herhangi bir platformda kullanılmaya hazır ithamları ile öfkeli el kol hareketlerine, gerçekten çok fazla olan ateşli sözlerine atfedilebilir. Bu hususta söylenmesi gerekenlerin tamamı, meselenin bu yönünün bu askeri mühimmata ve kendi hedefine çok mükemmel bir şekilde hizmet etmiş olmasıdır, ancak bu beraberinde taşıdığı bir dezavantajı da üretmiştir. Öyle ki, Marks, sosyal çekişme alanı için bu tür silahları zorlamak amacıyla kendi sistemini takip eden mantıklı görüşlerden bazılarına bazen katlanmak, bazılarından ise sapmak zorunda kalmıştır. Ne var ki, eğer Marks böyle bir ifade tedarikçisinden daha fazlası olmasaydı, şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu. Zira insanoğlu bu tür hizmetleri takdir etmemekte ve kendi siyasal operaları için librettolar yazan insanların isimlerini çok çabuk unutmaktadır.     

Ama Marks bir peygamberdir ve onun başarısının doğasını anlamak için, bizim onun zamanının hikayesinin geçtiği yeri ve o zamanın şartlarını tasavvur etmemiz gerekir. O dönem, yeni bir sanatın ve yeni bir hayat tarzının, kendi ana rahminde olduğuna dair hiçbir işaret vermediği ve çoğu zaman isyan eden itici basitliğin burjuva uygarlığının zirvesinde veya burjuva uygarlığının en düşük noktasında olduğu mekanik bir materyalizm ve kültürel ortam dönemiydi.  Gerçek anlamda herhangi bir inanç, toplumun tüm sınıflarından hızla uzaklaşmakta ve onunla birlikte tek ışık huzmesi (Rochdale’in tavırlarının ve bankalardan tasarruf elde edilenlerin dışında) işçi dünyasında ölmekte iken, entelektüeller kendilerini Mill’in Logic/Mantık adlı eseri (çn: John Stuart Mill’in faydacılık felsefesinin esaslarını anlattığı System of Logic/Mantık Sistemi isimli eseri) ve Yoksullar Yasası (çn: İngiltere’de büyük dönüşümün bir parçası olarak yürürlüğe konulmuş olan ve yapılacak sosyal yardımın piyasadaki en düşük maaştan daha az olmamasını öngören 1834 tarihli Poor Law Amendment Act/Fakir Yasası Değişikliği Yasası) ile tatmin ediyorlardı.

Oysa Marks’ın sosyalist cennet dünyasına ait mesajı, artık günümüzde milyonlarca insanın kalbi için yeni bir ışık huzmesi ve yeni bir hayat anlamına geliyor.  Eğer isterseniz, siz Marksist dini bir sahte din veya karikatür bir kader dini olarak adlandırabilirsiniz – bu görüş için çok fazla şey söylenebilir – ama bu mesajın başarısının büyüklüğünü görmezden gelemezsiniz ve buna hayranlık duymadan edemezsiniz. Bu milyonların neredeyse tamamının, Marks’ın mesajının gerçek anlamını anlamamasının ve takdir edememesinin bir önemi ve değeri yoktur, ancak buna takılmamak gerekir. Çünkü bu aslında pek çok mesajın kaderidir. Önemli olan husus, Marks’ın mesajının kendi zamanının bir tür pozitivist anlayışına göre çerçevelenmiş ve nakledilmiş bulunması ve bunun hiç kuşkusuz özellikle burjuvaziye kabul ettirilmiş olmasıdır, ancak bu noktada Marksizmin özellikle bir burjuva zihninin ürünü olduğunun da ifade edilmesi gerekir ki, bu da bir paradoks değildir. Esasen bu, bir yandan eşi görülmemiş bir engelleme duygusunun varlığıyla ve kendi kendini tedavi etmekte başarısız pek çok davranış ve hastalıklı muameleyle formüle edilerek, diğer yandan bu hastalıklardan kurtuluşun kesin olarak sadece rasyonel kanıtlara dayanan sosyalizm ile mümkün olduğu ilan edilerek yapılmıştır.

Burada yüksek bir sanatla, dinin sağda solda sahipsiz köpekler gibi bıraktığı aşırı rasyonel isteklerin, sadece bilimsel veya sözde bilimsel nitelikleri kabul eden bir zamanda, rasyonalist ve materyalist eğilimleri nasıl başarılı bir şekilde dokuduğu gözlemlenmelidir. Ne var ki, bu hedefin vaaz edilmesi etkisiz olacak ve sosyal sürecin analizi sadece birkaç yüz uzmanı ilgilendirecektir. Ama analizin özel bir kıyafetle ve ihtiyaçlara yönelik kalpten bir bakışla vaaz edilerek yapılması, bu tutkulu bağlılığı fethetmiş ve Marksiste, kişinin temsil ettiği şeyi asla ret edemeyeceği ve sonunda zaferle fethetmek zorunda olduğu inancından oluşan yüce bir nimet vermiştir. Elbette, başarının nedeni sadece bu değildir. Zira kişisel güç ve kehanetin parıltısı, inancın içeriğinden bağımsız olarak çalışır. Hiçbir şey, hiçbir yeni hayat ve hayatın yeni anlamı olmadan etkili bir şekilde açığa çıkarılamaz. Ama biz burada bununla ilgili değiliz.   

Marks’ın, sosyalist hedefe kaçınılmaz olarak ulaşılacağını kanıtlama girişiminin inandırıcılığı ve doğruluğu üzerine de bir şeyler söylemek gerekir. Ancak, onun başarısız olan birçok duygusunu formüle etmesiyle ilgili olarak, bu konuda sadece bir açıklama yapmak yeterlidir. Bu, elbette, bilinçli ya da bilinçsiz gerçek duyguların gerçek bir formülasyonu değildir. Onun yerine buna, gerçek duyguların sosyal evrimin doğru ya da yanlış mantığının açığa çıkarılmasıyla ilgili bir değiştirme girişimi de diyebiliriz. Marks bunu yaparak, – bunu gerçekçi olmayan bir şekilde alıntılayarak – kitlelere kendi “sınıf bilinci” sloganı atfederek, şüphesiz işçinin gerçek psikolojisini tahrif etmiş (ki bu, küçük bir burjuva olma ve bu statüye siyasi bir güçle yardım edilme arzusunu merkeze alır) ve onun öğretisi yürürlüğe girdiği ölçüde bu onu büyütmüş ve yüceltmiştir. Marks, sosyalist düşüncenin güzelliği karşısında oturup ağlayacak ve bunun için duygusal gözyaşları dökecek birisi değildir. Bu, onun Ütopik Sosyalistler dediği şeye yönelik üstünlük iddialarından sadece birisidir. O, kâr payı için titreyen burjuva aşkının yaptığı gibi, işçileri günlük ücretli kahramanlar olarak yüceltmemiştir. O, kimi zayıf takipçilerinin işçinin çizmelerini yalaması karşısında, dikkati çekecek kadar her türlü eğilimden tamamen uzak ve özgür olmuştur. O, muhtemelen kitlelerin ne olduğuna dair net bir algıya sahip olduğu için, onların düşündüklerinin veya istediklerinin çok ötesindeki sosyal hedeflerin çok daha ötesine bakmıştır. Yine o, kendisinin belirlediği idealleri asla kimseye öğretmemiştir. Zira böylesi bir kibir ona fazlasıyla yabancıdır. Kendisini sadece kendi Tanrı’sının alçakgönüllü sözcüsü olarak gören her gerçek peygamber gibi, Marks’ta, tarihin diyalektik sürecinin mantığından başka bir şey söylemiyormuş gibi davranmıştır. Onun çalışmasında ve hayatında, oldukça tuhaf bir ittifak oluşturan ve her türlü küçüklük ile bayağılığı telafi eden bir ağırlık ve saygınlık vardır.

Son olarak, bir başka noktaya daha işaret etmeden geçmemiz gerekir. O da, Marks’ın, kişisel olarak baktıklarında, kendileri aciz oldukları için bir anıt göremeyen bayağı ve kaba sosyalist profesörlerin aksine, çok fazla uygar olmasıdır. Marks, bir uygarlığı ve o uygarlığın “göreceli mutlaklığının” değerini mükemmel bir şekilde anlayabiliyordu, bununla birlikte, o, bundan çok uzakta olduğunu da hissedebiliyordu. Bu bakımdan, onun geniş görüşlülüğüne tanıklık etmek için kapitalizmin başarılarının parıldamasından2 başka bir şey olmayan Komünist Manifesto isimli eserden daha iyi bir örnek yoktur; ve hatta Marks bu eserde, kapitalizmin gelecekteki ölüm cezasını ilan ederken dahi,  kapitalizmin tarihsel gerekliliğini asla kabul etmemezlik etmemiştir. Elbette bu tutum, Marks’ın kendisinin dahi kabul etmek istemeyeceği pek çok şeyi ifade etmektedir. Ama o, hiç şüphesiz, bu tutumuyla güçlendiği için, bu tutumu çok daha kolay takınmıştır. Çünkü onun tarih teorisinin, ona belirli bir ifade için verdiği şeylerin organik mantığına ilişkin algısı bunu gerektirmiştir. Zira sosyal şeyler onun yönünden bir düzene girmiş ve o, hayatının bazı dönemlerinde kahvehane komplocu olmuş olsa da, onun gerçek benliği aslında bu tür şeyleri daima küçümsemiştir. Esasen onun için sosyalizm, hayatın diğer tüm renklerini ortadan kaldıran ve diğer uygarlıklara karşı sağlıksız ve aptalca bir nefret ya da aşağılama yaratan bir saplantı değildir. Zira bu tür sosyalist bir düşünce için iddia edilen unvanın ve onun bilimsel sosyalizminin temelleri sayesinde birbiriyle kaynaşan sosyalist iradenin, birden fazla anlamda gerekçesi vardır.

1Marksizmin dini niteliği aynı zamanda Ortadoks bir Marksist’in muhaliflerine karşı olan davranışını da açıklar. Ona göre herhangi bir kadere inanan, sadece hata yapmamış, bir günah işlemiştir. Muhalefet eden sadece entelektüel yönden değil, ahlaki yönden de karşı çıkmıştır. Bu tür bir mesajın bir defa ortaya çıkmasının hiçbir mazereti yoktur.    

2 Burası biraz abartılı görülebilir. Onun için eserin İngilizce çevirisinin şu alıntısına bakmamız gerekir: “İnsan faaliyetinin ne yapabileceğini burjuvazi göstermiştir. Burjuvazi, Mısır piramitlerinin, Roma su kemerlerinin, Gotik katedrallerin çok ötesindeki harikaları gerçekleştirmiş…bütün ulusları uygarlığa taşımış…büyük şehirler kurmuş, nüfusun önemli kısmını kırsal hayatın yalıtılmışlığından kurtarmış…yüz yıllık egemenliği boyunca önceki nesillerin birlikte yaptıklarından daha muazzam ve devasa bir üretim gücü yaratmıştır.” İşaret edilen bütün bu başarıların, Marks tarafından burjuvaziye atfedildiğini ve bütün bu başarıların burjuva iktisatçılarının ileri sürdüklerinin dahi daha ötesinde olduğunu görmek gerekir. Benim yukarıdaki pasajda ifade ettiklerimin anlamı budur ve bu anlam günümüzün kaba Marksizmi ile veblen etkisi (çn: malın fiyatının artış eğrisinin etkisi) tarzındaki Marksist olmayan modern radikal malzemenin bakışından çarpıcı bir şekilde farklıdır. Hemen söylemem gerekir ki: kitabın ikinci kısmında kapitalizmin performansı üzerine söyleyeceklerimin hiçbirisi Marks’ın kapitalizm hakkında söylediklerinden daha fazla olmayacaktır.          

* Şimdilerde Türkçeye tercümesi üzerinde çalıştığım Joseph A.Schumpeter’in “Kapitalizm, Sosyalizm, Demokrasi” isimli kitabının “Peygamber Marks” başlığını taşıyan bölümünden alınmıştır.      

Geride durarak liderlik yapın. Bırakın başkaları önde olduklarını sansınlar.” Nelson MANDELA

LİDERLİK: DÜNÜN VE GELECEĞİN LİDERLERİ –

Yönetim filozofu Drucker, “Yönetmek fiilinin kökeni Latince el anlamına gelen ‘manus’ sözcüğüdür” diyerek söze başlıyor ve sonra şöyle devam ediyor: “Türetilmiş sözcüğün ana kolu İtalyanca savaş atlarını idare etmek sözcüğünden, yani modern dillerde at terbiyeciliği olarak kullanılan sözcükten gelir. Bu çerçevede fiili şeyler ve ele avuca sığmaz şeyler – atlar, kılıçlar, kalemler, küçük çocuklar, sermaye, finans, para, stoklar, hisseler, makineler, enerji gibi maddesel kaynaklar ve zaman – yönetilebilir. Ama insanları yönetemezsiniz, insanları sadece yönlendirebilirsiniz. Aynı şekilde bir nesne, mal ve kaynak olmayan değişimi de, – aşkı, dini ya da mutluluğu yönetemediğiniz gibi – yönetemezsiniz.”

Zira değişim ister fiziksel, isterse mecazi anlamda olsun baştan sona bir yolculuktur. Bu yolculukta belki birilerine konuk olabilirsiniz, belki de sizi hiç kimse konuk etmez. Bu yolculuk insanın kafasındaki belli bir yönde başlar ve sonra uzun bir serüvene dönüşür. Değişimin en önemli etmeni düşünmek, ürünleri ve hizmetleri daha büyük bir içerikte görmektir. Bu bağlamda, değişime yön verebilmek, yeni ve olumlu yönleri belirlemeyi, stratejik planlar yapmayı, değişimi etkileyecek olan herkesle doğrudan ve içten iletişim kurmayı, yanı sıra etkileyecek olanlardan da etkilenmeyi, olumlu ve umut dolu bir iklim yaratmayı, bizi bekleyen yeni olanaklara karşı kendimizi hazırlamayı, olağan olanı tersine çevirmek suretiyle yeni bir yol açmayı, alışkanlıklarına, göreneklerine bağlı ve yaratıcılığa düşman görüşlere cesaretle ve eleştirel biçimde karşı koymayı gerektirir.

Herhangi bir kuruluşun yönetimine, bir şey olmak için değil de, bir şey yapmak için talip olanlar yönünden, bütünleyici üç özellik vardır. Uzmanlarının sınıflandırmasına göre, bunlar; “sahip olduğunuz nitelikler, bildikleriniz, yani durumsallığınız ve yaptıklarınız, yani işlevselliğinizdir. Bunlardan ne olduğunuz, kimi eylem veya konulara dahil olma isteğini de taşıyarak hazır olmanın ve ilgi göstermenin uç hali olan şevki; ahlaksal tutarlık ile sağlam olmayı, gerçeğe bağlılıktan hiç sapmamayı, bozulmamışlığı ve bir değerler yasasını ifade eden bütünlüğü; pozitif bir duygu olan başkalarına karşı ilgi ve sevgi duymak, nezaket ve önem vermek gibi temel insani simgeleri gösteren içtenliği; risk alma kapasitesi ve yeteneği ile tehlike ve zorluklarla karşı karşıya gelindiğinde, aklın ve ruhun dayanaklılığını gösteren cesareti; seçim yapmayı, insan tanımayı, sorun çözmeyi, olaylara analitik yaklaşmayı ve bütün bunlara bağlı olarak gerekli kararları vermeyi; insanın kendisine karşı yumuşak olmasını, gerçekçi, duyarlı, duygulu ama duygusal olmamasını, takım ilişkilerinde hakkaniyetli davranmasını, yani sert ve adil olmasını kapsar.

Ne bildiğiniz, Konfüçyüs’den Eflatun’a, Sokrates’den Mevlana’ya, Tao’dan Ludwig Wittgenstein’e, Karl Marks’dan Ahmet Yesevi’ye, Pir Sultan Abdal’dan Karl Popper’e kadar gelmiş geçmiş bilgelerin sayısı kadar çoktur. Ama yine de, Mussolini’nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci’nin “Hapishane Defterleri” adlı kitabında yazdığı gibi, “Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil- mesidir.’ Onun için demek gerekir ki, ne bildiğin, hem ne olduğundur ve hem de, kendini bilmendir.

Antonio Gramsci’nin dediği gibi, “bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevi görmez.” Yazıp çizmek, mesleğinizde ve yaşamda biriktirdiklerinizi başkaları ile paylaşmak, mesleğinizin, meslek örgütünüzün, ülkenizin, insanlığın bugünü ve geleceği ile ilgilenmek, bir şey olmak adına değil, bir şey yapmak için üyesi olduğunuz mesleki kuruluşun, dünya görüşünüze uygun bir siyasi partinin ya da amacı ve işlevi sizinle örtüşen bir sivil toplum kuruluşunun yönetiminde yer almak, entelektüel işlevi yerine getirmek için yapılan birer çabadan ibarettir. Zira entelektüel işlevi görmek, ne bildiğiniz ile ilgili olmakla birlikte, daha çok ne yaptığınız ve nasıl yaptığınız ile ilgilidir.

Felsefenin başlangıcı da, sonu da özgürlüktür. İnsanoğlu duraksamamak ve hareket etmek için doğar” diyor Schelling. Burada insanoğluna duraksamamak ve hareket etmek olarak yüklenen görev “yapmaktır.” Yapmak, mutlak olarak duraksamamayı ve hareket etmeyi gerektirir, ama hiç duraksamamak ve sadece hareket etmek yapmak demek değildir. Yapmakla kastedilen Anglosaksonların deyişiyle “not motion, but action”, yani “hareket etmek değil, icra etmektır.

İcra etmek, icraat yapmak veya yapabilmek için vizyona ihtiyaç vardır. Zira icra etmek, icraat yapabilmek vizyon sahibi olmayı gerektirir. Düşünsel ve eylemsel boyutlarıyla liderlik yaklaşımının başat öğesi olan vizyon Meksikalı şair Octavia Paz’ın özlü açıklaması ile; “An’ın kaosunda gizli ve var olan amacı görmektir. Vizyon, bir insana, bir kuruluşa veya bir ulusa yeni olanaklar sağlayacak olanı bulmaktır. Vizyon, gündelik yaşamın keşmekeşi içinde yaşamın nasıl bir şey olabileceğini görmektir. Vizyon, kendi başına bile insana yaşama amacı ve hevesi veren o derinlerdeki insan maneviyatı ile uğraşmaktır. Vizyon, çevresinde insanların oturduğu alev alev yanan bir kamp ateşidir; ışık verendir; enerji verendir; sıcaklık verendir; birleştirendir.

Latincede birden fazla anlam yüklenen “videre” fiilinden türetilen “visio” sözcüğü; uyanık olmak, anlamak, kavramak karşılığında kullanılmakta olup hayalperest olan, düşlerde dolaşan kişilere de “vizyoner”, yani “vizyoncular” denir. Başlangıçta mistik anlamlar yüklenerek de kullanılan vizyon sözcüğü, günümüzde liderleri ve iyi yöneticileri birbirlerinden ayıran özelliklerin bütünü olarak değerlendirilmektedir.

Bir yolda yürüyen yolcunun sadece ufku görmesi yeterli değildir. Ufkun ötesini de görmesi gerekir” diyor Büyük Atatürk. Bu maksimden bakıldığında, vizyon Büyük Atatürk’ün yaptıklarıdır. Yani “ufkun ötesini görmektir.” Yani O’nun yaptığı gibi bir topluma, bir devlete, bir örgüte yönelik olarak bir gelecek düşlemek, bir gelecek tasarlamaktır. Var olanla, olması gerekeni gerçekçi biçimde dengelemektir. Bilinenden bilinmeyene gidebilmek için gerçekleri, ümitleri, hayalleri harekete geçirerek, fırsatları kurgulayarak bir gelecek yaratabilmektir. Riske girebilmektir. Sosyal örüntüleri geniş bir çerçevede algılayarak insanları harekete geçirmektir.

Eskiden lider denildiğinde hepimizin aklına askerler, askeri kahramanlar gelirdi. Bu kahraman liderler ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, neyi hedeflediklerini, hedefledikleri yere nasıl gideceklerini çok iyi bilirlerdi. Toplumun gereksinimlerini belirler, buna göre önlerine pozitif hedefler koyarlar ve bu yolda yürürlerdi. Öyle oldukları için kendileri en önde yer alırlar ve ekiplerini de beraberlerinde götürürlerdi.

Türkiye bağlamında baktığımızda biz liderliği ve gerçek liderleri önce orduda tanıdık. Öyle ki, Büyük Atatürk bize ve tüm dünyaya liderlik dersi verdi. Fransızların özlü bir sözü var. Doğru da bir söz. Diyor ki Fransızlar “Her sivili militerize edebilirsiniz, ama hiçbir militeri sivilize edemezsiniz.” Dünya siyasi tarihinde bunun iki istisnası vardır. Birincisi Büyük Atatürk, ikincisi ise De Gaulle’dür. Her ikisi de asker olmalarına rağmen, sivil bir kafaya ve ruha sahip oldukları için işe toplumlarını sivilleştirmekle başlamışlar, bunda ve yaptıkları diğer her işte başarılı olmuşlardır. Ama o günler, o liderlerin zamanları artık çok gerilerde kaldı. Öyle olduğu içindir ki, o kahramanlar, o nitelikteki ve çaptaki liderler artık günümüzde yoklar.

Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce …” diyor Nietzsche. Bugün dünya Nietzsche’nin bunu söylediği zamandan çok daha fazla yeni değer yaratanların etrafında dönüyor. Öyle olduğu için, günümüzün dünyası geçmişteki tüm zamanlara oranla çok daha fazla bilgi yoğun bir dünyadır.  O nedenle, başkaca şeylerde olduğu gibi liderlik konusundaki yaklaşımlar ve anlayışlar da, bugün düne oranla çok farklıdır. Çok farklıdır, zira günümüzde hemen hemen hiç kimse gelecekte ne olacağını bilmiyor ve bunu öngöremiyor. Bu belirsizlik ve öngörülemezlik hızlı değişimin sonucudur. Oysa geçmişte, özellikle Marksist gelenekte değişim kestirebilme, öngörebilme, kesinlik ve ilerleme ile birlikte düşünülürdü. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, öngörülebilir, kavranabilirdi. Geride bıraktığımız yirminci yüzyılın deneyimlerinin ardından, hangi belli aracın hangi belli sonuca yol açacağından ya da bugünün çözümünün yarının sorunu olup olmayacağından emin olmak artık o kadar kolay ve hatta mümkün değildir. Zira Marks’ın “değişmeyen tek şey değişimdir” dediği değişim, artık düz bir çizgide ilerlemiyor, zigzaglar çiziyor, gelgitlerle, sıçramalarla bazen ileri, bazen de geri gidiyor.

Bu ileri ve geri gidişler, gelgitler, sıçramalar, zigzaglar, belirsizlikler, öngürelemezlikler, yanı sıra küreselleşme, bilgi teknolojilerinin gerçekleştirdiği teknolojik devrim, esnek takım ve organizasyonlara sahip olma gereksinimi, insanların farklılaşan beklentileri, günümüzün liderlik kavramını ve özelliklerini de bütünüyle değiştirmiştir. Öyle ki, eskiden bir işin başında olmak, bir işi yönetmek, bir işe ön ayak olmak, lider olmaya az çok yetiyordu, oysa günümüzde yetmiyor. Dahası, güç sahibi olmak, iktidar sahibi olmak, yetkiyi, otoriteyi kullanmak, insanları organize etmek, katılımcı yapmak da artık liderlik olarak kabul edilmiyor. Zira zamanımızda liderlik, pozisyona bağlı olmadığı gibi statüye de bağlı değildir. Artık liderlik, bilgiden bilgilere ulaşmakla, bilgiden yeniliklere, icatlara, buluşlara çıkabilmekle ilgilidir. Esasen lider dediğin önde olan değil, yolu, doğru yolu gösterendir.  

Onun için geleceğin liderliği, var olandan, elde olandan daha iyi bir yolu bulabilmekle, yol yok ise yol yapabilmekle, insanlara bunu gösterebilmekle, insanları inandırmakla ve eyleme geçirebilmekle mümkün olacaktır. Dünün aksine, örgütün, kuruluşun toplam sorumluluğunu almadan dahi liderlik yapabilecek. Başkalarından farklı ve yaratıcı olanlar, yeni yollar bulanlar veya açanlar, yol olmadığında yol yapanlar, farkı yakalayanlar, fırsatları değerlendirenler, ellerindeki bilgiyi ürün haline dönüştürenler, kendisini sunmak için önde görünenler değil, arkada durarak iş yapanlar, üretenler, hizmet edenler lider olacaklar.

Liderler, siyaset dünyasından daha çok, Steve Jobs gibi, Jeff Bezos gibi, Bill Gates gibi, Mark Zuckerberg gibi, değer yaratan, değişimi temsil ve buna öncülük edenler arasından, rekabete dayalı mücadele ortamından, teknolojiden, piyasadan, üretimden, yaratıcılıktan, yeni ürünlerin çıktığı fabrikalardan, atölyelerden çıkacak. Güç ilişkileri değişecek, yönetmeden yöneten liderlerin devri başlayacak. Gidilecek yol liderle birlikte ve hep beraber keşfedilecek. Bilinmezlikler, öngörülemezlikler, ileri geri gidişler, gelgitler ve bunların yaratacağı karmaşa, liderin, liderlerin katılımcı olmasını şart koşacak.

Yaptıkları işe inancı olan, işe ve hedefe kilitlenen, sadeliği yaşam tarzına dönüştüren, kasılmanın, kibrin yerine, alçak gönüllülüğü koyan, adil ve dürüst olan, gerçekleri söyleyen, şeffaflığı, katılımcılığı yönetim ilkesi haline getiren, sosyal adaleti destekleyen ve teşvik eden, algılaması güçlü olan, konuşmaktan daha çok dinlemesini bilen ve dahi yapan, konuştuğunda ise Mevlana’nın “Dün ile beraber gitti cancağızım/Ne var ise düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” dediği gibi “yeni şeyler söyleyen”, yeni ve insanlığa yararlı işler yapan, yaratıcılığı ve yararlılığı olan, iyi ve düzgün, ahlaklı insanların dönemi başlayacak.

Yaşarsak göreceğiz!

     
 
 
 

SOSYOLOG MARKS ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME –

İlgi duyanların çok iyi bildiği üzere, çalışmaları ve eserleri ile siyasi iktisada önemli katkıları olan   Joseph Alois Schumpeter, Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimcidir.

Kendisinin, Emperialism and Social Crises/Emperyalizn ve Sosyal Krizler, History of Economic Analysis/Ekonomik Analizlerin Tarihi, The Theory of Economic Development/Ekonomik  Kalkınmanın Teorisi, Economic Doctrine and Method/Ekonomik Doktrin ve Metot, Business Cycles/İş Döngüleri, The Economy and Sociology of Capitalism/Kapitalizmin Ekonomisi ve Sosyolojisi gibi son derece önemli ve değerli eserleri vardır.  

Schumpeter’in önemli bir diğer çalışması da Capitalism, Socialism and Democracy/Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi isimli eseridir.

Bu eserinde Schumpeter, Marks’ı ekonomik ve sosyolojik görüşleri yönünden, hem değerlendirmekte hem de eleştirmekte, sosyalizme ve kapitalizme yönelik görüş, düşünce ve eleştirilerini sunmakta, kapitalizmin geleceğini tartışmakta, demokrasi ile ilgili görüş ve düşüncelerini paylaşmaktadır.

Şimdilerde Türkçeye tercümesi üzerinde çalıştığım bu önemli ve değerli eserin, sosyolog olarak Karl Marks’ı değerlendiren ve “Sosyolog Marks” başlığını taşıyan bölümünün Türkçe tercümesini aşağıda sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.     

SOSYOLOG MARKS

Şimdi dine bağlılık için çok uygun olmayan ve o nedenle itiraz edilebilir olan bir şey yapmamız gerekiyor. Birileri için kaynağı hakikat olan bir şey üzerine yapılan soğuk bir analize, o birileri doğal olarak içerler. Onların yaptıkları yegane şey, Marks’ın eserlerini parçalar halinde kesmek ve bunları tek tek incelemektir. Onlar, bu hareketleriyle, burjuvazinin Marks’ın eserlerinin bütününü kavrayamadığını görüntülerler, birbirini tamamlayan ve açıklayan tüm parçaların bütünün parlaklığını yansıttığını, öyle ki, herhangi bir parçanın ya da özelliğin tek başına değerlendirildiğinde gerçek anlamın gözden kaçırıldığını, burjuvazinin bunu kavrayamadığını söylerler. Ancak böyle bir durumda bizim herhangi bir tercihimiz söz konusu olamaz. Bu suçu işleyerek ve bundan sonra sosyolog Marks’ı, Marks’ın peygamberliğinden sonraya alarak, Marksçı çalışmanın analitik birliğinin bir ölçüsünü vermeyi başaran bir toplumsal görüş birliğinin varlığını ya da daha çok bir birlik görüntüsünü inkar etmek istemiyorum, yazar olarak sadece özünde diğerinden bağımsız olan her bir parçanın birbirleriyle bağdaştırılmasını istiyorum. Zira öğrencinin emeğinin meyvelerini birinde kabul ve diğerlerinde reddederken, geniş bir egemenliğin her bölgesinden geriye yeteri kadar bir bağımsızlık kalır. İnancın ihtişamının çoğu süreç içinde kaybolsa da, umutsuz bir enkaza bağlı olmaktan çok daha değerli olan önemli ve uyarıcı bir gerçek ise, kurtarılarak kazanılır.

Biz bu konuda bir defa yoldan çekilsek de, bu, her şeyden önce Marks’ın felsefesi için uygulanır. Alman eğitimi alan ve spekülatif bir zihne sahip olan Marks, tam bir temel bilgiye sahiptir ve tutkulu bir şekilde felsefeyle ilgilidir. Esasen onun başlangıç noktası, Alman türü saf bir felsefedir ve o gençliğinde bu felsefeye sevdalıdır. O, bir süre bunun görevi olduğunu düşünmüştür. Marks, kabaca Hegel’in temel tarzını ve metodunu benimsemekle birlikte, o ve onun grubu zamanla bunu bertaraf etmiş, çok sayıdaki taraftarı ile birlikte bunun ve Hegel’in muhafazakar yorumlarının yerine hemen hemen kendi karşıtlığını koymuş yeni bir Hegelcidir. Bu, çıkan her fırsatta onun yazdığı geçmişteki bütün yazılarında kendisini gösterir. O nedenle, Alman olsun, Rus olsun, aklı başında ve benzer şekilde ikna olan onun tüm okuyucuları, esas olarak bu unsuru benimsemişler ve bunu sistemlerinin anahtarı yapmışlardır.

Ancak ben bunun yanlış ve Marks’ın bilimsel gücüne karşı bir haksızlık olduğuna inanıyorum. Zira Marks, Hegel’e olan erken dönem aşkını hayatı boyunca muhafaza etmiştir. O, kendisi ile Hegel’in argümanı arasında bulunabilen belirli şekli benzetmelerden daima memnun olmuş, kendi Hegelciliği ile Hegelci anlatım tarzını kullanmayı doğrulamayı sevmiştir. Ama hepsi bundan ibarettir. Zira Marks hiçbir yerde pozitif bilimi metafiziğe feda etmemiştir. Marks, en fazla Kapital’in ikinci cildinin önsözünde yazdığı gibi, hiçbir kendi kendini kandırmanın kendi argümanını analiz etmekle doğrulanamayacağını, hakikatin bu olduğunu, her yerin ve her şeyin sosyal olguya dayandığını, kendi önermelerinin gerçek kaynağının felsefenin nüfuz alanında bulunmadığını söylemiştir.  Kuşkusuz, Marks’ı ve Marks’ın bu açıklamasını felsefi yönüyle ele alan yorumcular ve eleştiriciler, bunu yapamazlar, çünkü onlar sosyal bilimlerin kapsadıkları hakkında yeteri kadar bilgili değillerdir. Kaldı ki felsefi sistem yapımcılarının eğilimi, onları ayrıca diğer herhangi bir yorumlamada bulunma konusunda isteksiz yapmıştır, o nedenle, bunu sadece bazı felsefi ilkeler konusunda ilerlemiş olan birisi yapabilir. Dolayısıyla, onlar, felsefi pek çok konudaki açıklamayı dahi, iktisadi konularda deneyimini kanıtlamış olanların yapabileceğini,  yanlış konular üzerindeki izlemelerin manevra yapılarak incelenmesinin, hem dostlarını, hem de hasımlarını yanılttığını görmüşlerdir.   

Sosyolog olarak Marks, bu görevini yerine getirmek için, esas itibariyle tarihsel ve çağdaş hakikat üzerine kapsamlı bir egemenliğe sahip bir donanım getirmiştir. Ancak onun çağdaş olaylarla ilgili bilgisi her zaman biraz yetersizdir. Zira o, kitaplara çok düşkün olmasına rağmen, temel materyaller ile gazetelerden seçilen en seçkin malzemelere daima geç sahip olmuştur. Bununla birlikte, onun yaşadığı dönemde yayınlanan genel önemdeki ve alandaki herhangi bir tarihi eser ve yine pek çok monografik literatür onun dikkatinden kaçmamıştır. Biz onun bu alandaki bilgisinin tamlığını, ekonomik teori alanındaki bilgisi kadar methetmesek de, o, sosyal vizyonunu sadece muhteşem tarihsel fresklerle göstermekte ve aynı zamanda bunların çoğunu pek çok ayrıntılarla güvenilir bir şekilde ilişkilendirmekte ve bunları kendi zamanının sosyologlarından hiçte aşağıda olmayan standartlarla ifade etmekte yetkindir. Onun bir bakışta derinliğine kavradığı yüzeydeki rastgele düzensizlikleri delip geçen bu olgular, tarihsel olayların görkemli mantığına uygundur. O, bunu yaparken sadece tutkuların, analitik dürtülerin ve saiklerin etkisi altında değildir, aksine bunların hepsinin  etkisi altındadır. Ve onun bu çalışmasının sonucu, Tarihin Ekonomik Yorumu’nu1 mantıklı bir şekilde formüle etmiştir ki, bu, kuşkusuz o günün sosyolojisinin bireysel başarılarının en büyüklerinden birisi olmuştur. Buna bağlı olarak, bu başarının bütünüyle özgün olup olmadığı, bunun Alman ve Fransız öncüllerinin kısmen verdiği pek çok etkiyle yapılıp yapılmadığı meselesi anlamını yitirmiştir.

Tarihin ekonomik yorumu, insanların bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde ya da tamamen öncelikli olarak ekonomik dürtüler ve saiklerle harekete geçirildikleri demek değildir. Aksine bu, ekonomik olmayan dürtüler ve saikler mekanizmasının rolünün açıklanması ve bireysel psişizmin/ruhun kendisini sosyal gerçeklik yolunda analiz etmesinin, teorinin gerekli bir unsuru olup olmadığı ve bunun teori için önemli bir katkı oluşturup oluşturmadığı demektir.  Marks, dinin, metafiziğin, sanat ekollerinin, etik görüşlerin ve siyasal iradenin ekonomik saik ve dürtüleri azaltmayacağını ve bunların önemli de olmadığını savunmamıştır. O sadece bunları ekonomik şartların şekillendirdiğini, aynı şartların bunların yükselişine ve düşüşüne neden olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Max Weber’in2 bütün bulguları ve argümanları, Marks’ın sistemine tam olarak uymaktadır. Onun en fazla ilgilendiği hususlar, sosyal gruplar ve sınıflar, bu grupların ve sınıfların kendi varlıklarını, yerlerini ve davranışlarını açıklama şekilleridir. O, en çok tarzları ve sözlü anlatımları ile (ideolojiler veya Pareto gibi konuşanlar ve türevleri) kendi itibari değerlerini açıklayan ve sosyal gerçekleri bunlar aracılığıyla yorumlayan tarihçilere karşı içini boşaltmıştır. Ama eğer düşünceler ve değerler onun için sosyal sürecin birincil taşıyıcıları değil ise, bunların hiçbirisi daha fazla tüttürülmez. Bu konuda şu benzetmeyi kullanabilirim: bunlar sosyal sistemdeki transmisyon/aktarma kayışlarıdır. (çn: Motorlu araçlarda gücü bir şafttan diğerine aktaran ve aktarma elemanı olarak kullanılan kayış) Ne var ki, biz savaş sonrası gelişmelerin en ilginç ilkelerini açıklayan ve bu konuda en iyi örnek olan Bilginin Sosyolojisi3 üzerinde durmayacağız. Ancak bu hususta daha fazla bir şeyler de söylemek gerekir, çünkü bu konuda Marks ısrarlı bir şekilde yanlış anlaşılmıştır. Öyle ki, Marks’ın arkadaşı Engels dahi, onun mezarı başında yaptığı konuşmada, söz konusu teorinin, bireylerin ve grupların esas itibariyle ve kesinlikle ekonomik dürtülerle ve saiklerle hareket ettikleri gibi anlaşılmasının, bazı açılardan yanlış ve bunun geri kalanının da acınacak derecede önemsiz olduğunu ifade etmiştir.

Bu konuyla ilgilenmiş iken, yanlış anlaşıldığı bir başka konuda da Marks’ı savunmalıyız: tarihin ekonomik yorumu çok sık olarak materyalist yorum şeklinde isimlendirilmiştir. Öyle ki, Marks’ın kendisi de bunu bu şekilde isimlendirmiştir. Marks’ın bu ifadesi onun bazıları nazarındaki popülerliğini fazlaca azaltmış, bazı kişilerin nazarında ise, onun popülerliğini artırmıştır. Ne var ki, bunun her ikisi de bütünüyle anlamsızdır. Zira Marks’ın felsefesi Hegel’in felsefesinden daha fazla materyalist olmadığı gibi, tarihsel süreci ampirik/deneysel bilimin emri aracılığıyla açıklayan bir başka çabadan daha da fazla materyalist değildir. Kaldı ki,  dünyanın herhangi bir fiziki resmi gibi, bunun mantıksal olarak herhangi bir metafizik veya dini inançla açıklanması da mümkündür. Ortaçağ teolojisi bunun uygunluğunun mümkün olduğu metotların kurulmasını sağlamıştır.4

Bu teorinin gerçekte neyi söylediği iki önerme içinde ortaya konulabilir. (1) Üretim şekilleri ve şartları, sosyal yapıların ve sırasıyla davranışların, eylemlerin ve uygarlıkların ortaya çıkmasının temel belirleyicidir. Marks bununla ne demek istediğini, çok iyi bilinen bir açıklamasında “el değirmeni” feodal toplumu, “buhar değirmeni/makinesi” kapitalist toplumu yaratmıştır şeklinde ifade etmiştir. Bu ifade teknolojik unsurun tehlikeli kapsamını vurgular, ne var ki, bu sadece her şeyin teknoloji ile anlaşılması olarak da kabul edilebilir. Bu ifade, bunun anlamını fazlasıyla yitirdiğimiz için azıcık basite indirgenerek ve farkına varılarak ifade edilir ise, günlük çalışmamızda bizim zihnimizi oluşturan ve üretim süreci içindeki şeylere ve yerimize yönelik bakış açımızı belirleyen – veya gördüğümüz şeylerin yönünü – sosyal hareket alanının, her birimize hükmettiğini söyleyebiliriz. (2) Üretim şekillerinin kendilerine göre bir mantığı vardır: diğer bir deyişle, bunlar kendi doğasında mevcut olan ihtiyaçlara göre değişen işleyişleriyle sadece kendi ardılları için üretim yaparlar. Bunu Marksçı açıdan aynı olan bir örnekle açıklayalım: “el değirmeni” sistemi, mekanik değirmencilik metodunu benimsemeyerek bir ekonomik ve sosyal durum yaratması ve bunun bireylerin ve grupların güçsüzlüklerini alt etmek için pratik bir ihtiyaç haline gelmesi şeklinde karakterize edilir. “Buhar değirmeninin/makinesinin” ortaya çıkması ve işlemesi, sırayla yeni sosyal işlevler ve konumlar, yeni gruplar ile görüşler yaratmıştır ki, bu onların kendi çerçevelerinin ve sınırlarının etkileşerek ve gelişerek bir şekilde büyümesini yaratmıştır. O nedenle, burada biz, her şeyden önce bütün ekonominin ve buna bağlı olarak herhangi bir sosyal değişimden sorumlu olmanın, bu değişimi ileriye götüren bir şey olduğunu görüyoruz ki, ileriye götüren bu eylemin kendisi herhangi bir harici ivmeye ihtiyaç duymaz.    

Kuşkusuz bu her iki önerme de, çok büyük bir miktarda hakikati içermektedir ve biz incelememizin ilerideki birkaç bölümünde, bunların işlemekte olan çok değerli hipotezlerini keşfedeceğiz. Bunlara yönelik olan, mesela etik ve dini etkilerle yapılan yalanlamalara ilişkin şimdiki itirazların veya esasen Eduard Bernstein tarafından keyifli bir basitlikle ileri sürülen “insanların kafaları vardır” ve o nedenle onlar tercih ettikleri gibi hareket ederler şeklindeki iddiaların çoğu tamamen başarısız olmuştur. Buraya kadar söylenmiş olanlardan sonra, bu tür argümanların zayıflığı karşısında, bu konu üzerinde durmak fazlasıyla gereksizdir: elbette, insanlar kendi hareket tarzlarını, çevrenin objektif bilgisinin doğrudan zorlaması olmadan kendileri tercih ederler; ancak onlar bu tercihi, bağımsız bir başka bilgi düzenlemesi oluşturmadan, kendi açıları, kendi görüşleri yönünden yaparlar ve kendilerini objektif bir duruşla şekillendirirler.

Bununla beraber, mesele, tarihin ekonomik yorumunun bazen bir durumdan bir başka duruma göre beklenenden daha az tatmin edici olup olmadığının uygun şekilde tahmin edilip edilmeyeceği noktasında ortaya çıkar. Başlangıçta gözle görülen aşikar bir durum meydana gelir. Sosyal yapılar, tipler ve tutumlar madeni paralar gibi kolayca erimez. Bunlar bir defa oluştuklarında, muhtemeldir ki yüzyıllarca, değişik yapılar olarak değişik derecelerde yaşama becerisi göstererek ayakta kalırlar. Biz bunlardan neredeyse güncel gruplar ve ulusal davranışlar olarak, bunların üretken dominant oluşumundan bir sonuç ve anlam çıkarmaya çalışsak da, az ya da çok beklediğimiz gibi, bunları daima birbirlerinden ayrılmadan buluruz. Bu genel olarak oldukça geçerli olsa da, son derece dayanıklı bir yapının bütünüyle bir ülkeden diğerine kendini aktarmasında en açık şekilde görülür. Sicilya’nın Normanlar tarafından istila edilmesiyle ortaya çıkan durum, benim demek istediğimi tanımlayan bir örnektir. Marks bu tür olguları göz ardı etmemiş olmakla birlikte, ne yazık ki, bunların tüm sonuçlarının farkına varamamıştır.

Bununla bağlantılı bir başka durumun daha kaygı verici bir anlamı ve önemi vardır. Örneğin, altıncı ve yedinci yüzyıl boyunca Frank krallığında toprak sahipliğiyle ortaya çıkan feodal yapıyı ele alalım. Bu elbette toplumun sosyal yapısını yüzyıllarca şekillendiren ve aynı zamanda üretim şartlarını, ihtiyaçları ve teknolojiyi etkileyen en önemli olaydır. Bunun en basit açıklaması, yeni toprakların fethedilmesi sonrasında, orduda daha önce liderlik işlevini yerine getiren ailelerin ve bireylerin (ne yazık ki bu işlevi muhafaza eden) feodal toprak sahibi haline gelmeleridir. Bu elbette Marksist şemaya hiçbir şekilde uymaz ve kolaylıkla istikameti bir başka yöne çevirecek şekilde yorumlanabilir.  Bu nitelikteki olgular, hiç kuşkusuz yardımcı hipotezler aracılığıyla bir araya getirilebilir, ancak bu tür hipotezlerin eklenme zarureti her zaman teorinin sonunun başlangıcıdır.

Marksist şema aracılığıyla tarihsel yorum girişimleri sırasında ortaya çıkan pek çok zorluk, üretim alanı ile sosyal hayatın diğer alanları arasında bazı etkileşim önlemleri alınarak karşılanabilir.5 Ancak bunu kuşatan hakikatin temel çekiciliği, kesinlikle bunun tek yönlü olarak iddia ettiği katılığa ve yalınlığa bağlıdır. Eğer bundan şüphe edilirse, tarihin ekonomik yorumu, yerini benzer türdeki önermelere bırakacak – pek çok kısmının hakikat olması gibi – veya daha fazla hakikati ifade eden bir başka yoruma neden olacaktır. Bununla birlikte, bir başarı olarak bunun hiçbir derecesi ya da bunun bir hipotez olarak işlemesinin yararlılığı, bu münasebetle bozulmayacaktır. 

Elbette, inananlar için, bu sadece insanlık tarihinin bütün sırlarını açan bir anahtardır. Eğer biz bazen bu uygulamalara safça bakmak yerine gülmek eğilimi hissedersek, bunun hangi tür argümanın yerine konulduğunu hatırlamamız gerekir. Zira tarihin ekonomik yorumunun arızalı/sakat kız kardeşi olan Sosyal Sınıfların Marksist Teorisi, biz bunu zihnimizde taşımaya başladığımız anda daha uygun bir ışığa geçer.

Yine de, bu teori ilk etapta kaydetmemiz gereken önemli bir katkıdır. Sosyal sınıflar olgusunu açıklamak hususunda ekonomistler şaşılacak derecede ağırdırlar. Kuşkusuz onlar, uğraştıkları etkileşimin ürettiği süreçlerin amillerini daima sınıflandırmışlardır. Ancak bu sınıflar, sadece bazı ortak özellikler sergileyen bir bireyler dizisi ve toplamıdır: nitekim bunların bazıları toprak sahibi veya işçiler olarak sınıflandırılmışlardır, çünkü bunlar arazi sahibidirler veya emeklerini satmaktadırlar. Ne var ki, sosyal sınıflar sadece bir gözlemin sınıflandırdığı varlıklar değil, bir şekilde var olan canlı varlıklardır. Onların varlığı, toplumu bireylerin veya ailelerin amorf bir topluluğu gibi gören bir şemanın tamamen gözden kaçırdığı sonuçlara yol açar. Sosyal sınıflar olgusunun, salt ekonomik teori alanındaki araştırma için ne kadar önemli olduğu hususu, tam olarak sorgulanmaya fazlasıyla açık olan bir husustur. Pek çok pratik uygulama ve genel olarak sosyal sürecin tamamıyla daha geniş yönleri için, bu hususun çok önemli olduğundan ise hiç kuşku yoktur.  

Kabaca demek gerekir ki, toplumsal sınıfların ön plana çıkması, Komünist Manifesto’da, “toplumun tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir” şeklindeki ünlü bir açıklamada ifade edilmiştir. Bu elbette, iddiayı en yüksek seviyeye koymuştur. Ancak, tarihsel olayları genellikle sınıf çıkarları ve sınıf tutumları açısından yorumlanabileceği ve mevcut sınıf yapılarının her zaman tarihsel yorumlamada önemli bir faktör olduğu yönündeki önermeye indirgeyecek olsak bile, neredeyse tarihin ekonomik yorumu kadar değerli bir kavramdan söz etme hakkı verecek kadar bir kısım yine de bize kalır.

Açıkça, sınıf mücadelesi ilkesi tarafından açılan ilerleme çizgisinin başarısı, bizim kendimizin yaptığı sınıflar teorisinin belirli ve özellikli olan geçerliliğine bağlıdır. Bizim tarih resmimiz ve kültürel kalıplar ile toplumsal değişim mekanizmasına ilişkin tüm yorumlarımız, örneğin ırkçı sınıflar teorisini seçmemiz ve Gobineau (çn: Ari Aryan ırkına/üstün ırka dair ırkçılık teorisinin geliştirilmesiyle ve İnsan Irklarının Farklılığı Üzerine Denemeler isimli eseri ile tanınan ünlü Fransız diplomat ve yazar Arthur de Gobineau) gibi insanlık tarihini ırklar mücadelesi tarihine indirgememiz veya diyelim ki, Schmoller (çn: İktisat biliminde yöntem araştırmalarında bulunan Alman Tarihçi Okulu’na mensup Alman iktisatçı Gustav Schmoller) veya Durkheim (çn: Sosyolojinin kurucularından olan, iş bölümü ve dayanışma teorisi ile ünlü Fransız sosyolog Émile Durkheim) tarzındaki sınıfların işbölümü teorisini ve sınıf karşıtlıkları ile meslek gruplarının çıkarları arasındaki karşıtlığa dönüştürmemiz, bizim bunları kabul etmemiz demek olur. Analizdeki olası farklılıklar aralığı da, sınıfların doğası sorunuyla sınırlı değildir. Bu konuda hangi görüşe sahip olursak olalım, bu, farklı yorumlardan, farklı sınıf çıkarları tanımlarından6 ve sınıf eyleminin kendisini nasıl ortaya koyduğuna ilişkin farklı görüşlerden kaynaklanacaktır. Konu, bugün için önyargılı bir kötülük yatağıdır ve bunun henüz daha bilimsel bir aşaması da pek yoktur.

İşin tuhaf tarafı, bizim bildiğimiz kadarı ile Marks hiçbir zaman sistematik olarak toplumsal sınıfların yalınlığı konusu üzerinde, kendi düşüncesinin ekseninde çalışmamıştır. Onun bu konuyu uygun olan daha sonraki bir zamana kadar ertelemiş olması muhtemel olduğu gibi, düşüncelerinin sınıf kavramları üzerinde fazlaca yoğunlaşması nedeniyle, bu hususta kesin bir ifadeyle görüş ileri sürmeye gerek görmemiş olması da muhtemeldir. Bununla ilgili bazı noktaların onun zihninde kararsız olması ve onun tam olarak gelişmiş bir sınıflar teorisine giden yolunun, tamamen ekonomik ve aşırı basitleştirilmiş bir fenomen kavrayışında ısrar etmek suretiyle kendisi için yarattığı bazı zorluklar karşısında bunun engellenmiş olması da aynı derecede mümkündür. Marks’ın kendisi ve müritleri, tam olmayan bu teori konusunda, Marks’ın sıra dışı bir çalışması olan Sınıf Mücadelesi’nin Fransa’daki Tarihi7örneğinde olduğu gibi belirli örneklerin uygulanmasını teklif etmişlerdir. Bu konuda bunun ötesinde gerçek bir ilerleme kaydedilmemiştir. Marks’ın en yakın çalışma arkadaşı olan Engels’in teorisi işbölümü üzerinedir ve onun bu teorisi sonuçları itibariyle esasen Marksist de değildir. Onun için biz bunların dışında kalan metinlerin, özellikle Kapital ve Komünist Manifesto olmak üzere, onun tüm yazılarına dağılmış olanların – bazıları çarpıcı derecede güçlü ve zariftir – yan ışıklarına ve değerlendirmelerine sahibiz.  

Bu parçaları birleştirerek bir araya getirmek, ince bir iştir, o nedenle, burada bu işe girişilememiştir. Bununla birlikte, bu konudaki temel düşünceler yeteri kadar açıktır. Bu temel düşünceler, toplumsal sınıfların oluşma ilkesinden, fabrika binalarından, makinelerden, hammaddeler ile işçi bütçesine giren tüketici malları gibi üretim araçlarının mülkiyetinden veya bunların mülkiyetten çıkarılmasından ibarettir. Temel olarak iki ve sadece iki sınıf vardır, bunlar mülkiyet sahipleridir, kapitalistlerdir, diğerleri emeklerini satmak zorunda olan, hiçbir şeye sahip olmayan işçi sınıfı veya proleterlerdir. Bu iki sınıf arasında bulunan, istihdam sağlayan ve aynı zamanda el işçisi olanlardan, memurlardan, büro elemanlarından, tezgahtarlardan ve serbest meslek sahiplerinden,  çiftçilerden, zanaatkarlardan oluşan bir aracı grup daha vardır. Bunların varlığı elbette inkar edilmez, ama bunlar kapitalistleşme sürecinde ortadan kalkacak olan ve o nedenle kendilerine anomoli olarak muamele edilenlerdir. İki temel sınıf, konumlarının mantığı gereği ve herhangi bir bireysel iradeden oldukça bağımsız bir şekilde birbirine karşıttır. Her sınıf içinde çelişkiler, anlaşmazlıklar ve alt gruplar arasında çatışmalar meydana gelir ve hatta bu tarihsel olarak belirleyici bir öneme sahip olabilir. Ancak son tahlilde, bu tür çelişkiler, anlaşmazlıklar veya çarpışmalar rastlantısaldır. Kapitalist toplumun temel tasarımında rastlantısal olmayan, ancak içkin olan tek düşmanlık, üretim araçları üzerindeki özel denetim üzerine kuruludur: bu da kapitalist sınıf ile proletarya arasındaki ilişkinin doğasında var olan çelişkidir, çekişmedir, yani sınıf mücadelesidir.

Şimdi göreceğimiz üzere, Marks, bu sınıf mücadelesinde kapitalistlerin birbirlerini ve sonunda kapitalist sistemi nasıl yok edeceklerini ve ayrıca sermaye mülkiyetinin nasıl daha fazla sermaye birikimine yol açacağını göstermeye çalışır. Ancak bu tartışma biçimi ve bir şeyin mülkiyetini bir toplumsal sınıfın sürekli karakteristiği yapan tanım, yalnızca “ilk sermaye birikimi” sorununun, yani kapitalistin nasıl ortaya çıktığı sorununun önemini artırmaya hizmet eder. Burada ilk önce kapitalist olmayı ya da Marksist öğretiye göre kapitalistlerin sömürmeye başlamalarını sağlamak için gerekli olan mal stokunu, yani sermaye birikimini nasıl elde ettikleri konusu ortaya çıkar. Marks bu sorun üzerinde çok daha az açıktır.8 O, üstün zeka ve enerjiyle çalışan ve tasarruf eden kapitalistlerin bazılarının, başkalarına oranla daha fazla bir şekilde ve her geçen gün kapitalistler haline geldiğine ve gelmeye devam ettiğine ilişkin burjuva çocuk masalını (kinderfibel) aşağılayarak reddeder. Marks iyi çocuklar hakkındaki bu hikayeyi, bu hikaye ile alay ederek tavsiye eder. Her politikacının kendi karını bilmesi gibi, rahatsız edici bir hakikatin gürültülü bir kahkaha ile kullanılması hiç kuşkusuz mükemmel bir yöntemdir. Oysa tarihsel ve rahatsız edici bir olguya, önyargısız bir zihinle bakan hiç kimse, bu çocuk masalının bütün hakikati söylemekten çok uzak olduğunu, ancak bu masalın yine de epeyce şey anlattığını gözlemleyemez. Endüstriyel başarıda ve özellikle endüstriyel pozisyon tesisinde, normalin üzerinde bir zekaya ve enerjiye sahip olmak onda dokuz olayda başarı sağlar. Kapitalizmin başlangıç aşamasında ve bireysel her endüstriyel kariyerde, sürecin en önemli unsuru elbette tasarruftur, ancak bu tam olarak klasik iktisat tarafından açıklandığı gibi değildir. Kişinin bir fabrika kurmak amacıyla ücretten veya maaştan tasarruf ederek oluşturduğu fonla kapitalist (endüstriyel işveren) statüsünü normalde elde edemeyeceğine ilişkin görüş doğrudur. Birikimin büyümesi kardan gelir ve o nedenle kar, gerçekten tasarrufun birikimden ayırt edilmesindeki geçerli nedenin ön şartıdır. Bir girişimi başlatmak için gerekli olan araçlar, normal olarak başkalarının tasarruflarını ödünç almakla sağlanabilir. Bunların mevcudiyeti küçük su birikintileri veya bankaların girişimde kullanılmak üzere tahsis ettikleri krediler şeklinde açıklanabilir. Bununla birlikte, bunlardan ikincisi kural olarak tasarrufu sağlar: girişimcinin tasarrufunun işlevi, onun günlük ekmeği için günlük ağır işini yapma zaruretinin üstesinden gelmesi, çevrede dolaşması, planlarını yapması ve işbirliğini geliştirmesi amacıyla ona nefes alacağı bir alan sağlamaktır. Her ne kadar Marks, ekonomik teori meselesi gibi, klasik yazarların tasarrufa atfettikleri rolü inkar etmiş ise de – bunu abartmış olsa da – bu konuda gerçek bir görüşe sahiptir. Ancak onun bu görüşle ilgili olarak vardığı sonuç yerinde değildir ve o nedenle bu görüş takip edilemez niteliktedir. Klasik teori haklı da bulsa, bu hususta hoş olmayan bir kahkaha doğru değildir.9          

Ne var ki, gürültülü bu kahkaha işini yapmış, ilk birikim teorisinin alternatifi olan teoriye giden yolun temizlenmesinde Marks’a yardım etmiştir. Ancak bu alternatif teori, bizim arzu ettiğimiz kadar açık ve belirgin değildir.  Kuvvet, soygun, kitlelere boyun eğdirme, insanların yağmalanmasını ve yağmanın sonuçlarını kolaylaştır, elbette bu tüm haklarla ve her türden entelektüeller arasında ortak olan fikirlerle takdire şayan bir şekilde ve günümüzde Marks’ın zamanından daha fazla olarak karşılaştırılmaktadır.  Ancak bu bazı insanların boyun eğdirme ve soygun yapma gücünü nasıl kazandıklarına ilişkin husus meseleyi açıkça çözmemektedir. Popüler literatür de bu konuyla ilgili değildir. Ben bu soruyu, bu konuda yazan John Reed’e (çn: Moskova’daki Kremlin Duvarı Mezarlığı’nda gömülü tek Amerikalı olan Amerikalı şair, gazeteci, yazar ve komünist aktivist) yöneltmeyi elbette düşünmüyorum. Zira biz bu hususta sadece Marks ile ilgiliyoruz.     

Günümüzde bu sorunun görünüşteki çözümü, en azından Marks’ın tüm ana teorilerinin tarihsel niteliğiyle sağlanmaktadır. Marks’a göre, kapitalizmin mantığı için bu gereklidir, ancak kapitalizmin toplumun feodal yapısından çıktığına ilişkin yaklaşım gerçekçi değildir. Elbette, sosyal tabakalaşmanın mekanizması ve nedenleri hakkındaki aynı sorun bu durumdan çıkmıştır, nitekim Marks’da, feodalizmin, kitlelerin boyun eğdirilmesinin ve sömürülmesinin zaten başarılmış gerçekler olduğu bir güç hükümdarlığından10 doğduğu şeklindeki burjuva görüşünü büyük ölçüde kabul etmektedir. Öncelikle kapitalist toplumun koşulları için tasarlanan sınıf teorisi, tıpkı kapitalizmin ekonomik teorisinin11 kavramsal aygıtının çoğunda olduğu gibi, feodal öncüllerine kadar genişletilmiş ve bu konuda en çetrefilli sorunlardan bazıları, bir kapitalist modelin analizinde veri biçiminde devlete mal edilmiştir. Bunun sonunda, sadece kapitalist sömürücü feodal sömürücünün yerini almıştır. Feodal senyörlerin gerçekten sanayileşmeye dönüştükleri durumlarda, bu tek başına sorunun kalan kısmını aydınlatabiliyordu. Tarihi bulgular da belirli bir miktarda bu görüşü destekliyordu: özellikle Almanya’da çok sayıda feodal senyör, genellikle kendi topraklarını kiraya vererek sağladıkları finansal araçlarla fabrikalarını inşa ederek çalıştırmışlar ve bu konuda tarımsal nüfusun emeğinden yararlanmışlardır (her zaman olmasa da bazen serfleriyle birlikte).12 Diğer tüm durumlarda, gerekli olan materyallerin boşluğu açıkça toplumun daha aşağıdaki kesimleriyle dolduruluyordu. Bu durumu samimi olarak Marksist açıdan açıklamanın tek yolu, bunun tatmin edici bir açıklamasının olmamasıdır, yani bu konuda Marksist unsurlar olmaksızın fikir verecek bir Marksist sonuç mevcut değildir.13

Ne var ki, bu teori hem tarihsel, hem de mantıksal kaynakları itibariyle yanlıştır. İlk birikim yöntemlerinin çoğu daha sonraki birikimi de açıkladığından, – ilk birikim, kapitalist çağ boyunca devam etmiştir – uzaktaki süreçler geçmiş hakkındaki zorluklar dışında, Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin tamam olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, en olumlu durumlarda bile açıklanması üstlenilen olgunun kalbine yaklaşmayan ve asla ciddiye alınmaması gereken bir teorinin eksikliğinde ısrar etmek gereksiz olabilir. Bu örnekler, esas olarak karakterini, orta büyüklükte olan ve sahibi tarafından yönetilen firmaların yaygın olduğu kapitalist evrim çağında bulunur. Bu tip alanın dışında ve pek çok durumda, bu konuyu ekonomik pozisyonun sonuçlarından daha çok nedenlerine bağlı olan sınıf pozisyonları yansıtmaktadır. İş hayatındaki başarı, sadece sosyal itibar dışındaki her alanda açık bir şekilde yoktur. Bu sadece sosyal yapıdaki üretim araçları mülkiyetinin, sosyal grup pozisyonunu belirlediği yerdeki mülkiyet sahipliğine bağlıdır. Oysa durum böyle dahi olsa, mülkiyet sahipliğinin açıklayıcı unsurunun bu şekilde açıklanması, bir askerin tesadüfen silah sahibi olduğunun açıklanması kadar mantıklı olur. Belirli insanların (onların neslinden olanlarla birlikte) kesin olarak kapitalist, diğerlerinin kesin olarak proleter (onların neslinden olanlarla birlikte) olarak kabul edilmesi şeklindeki çok keskin bir ayırım, genellikle tamamen mantıksız bir ayırımdır, zira bu ayırım sürekli olarak bireysel ailelerin üst tabakalara çıkmaları ve buradan inmeleri demek olmakla, sosyal sınıfların belirgin özelliğini ıskalamak demek olur. Oysa benim işaret ettiğim olguların tamamı, tartışmasız ve aşikar olan olgulardır. Eğer bunlar Marksist propagandada ifade edilmiyor ise, bunun nedeni, bunların Marksist olmayan ifadeler olmasıdır.

Bununla birlikte, bu teorinin Marks’ın sisteminde oynadığı rolün incelenmesi ve bu konuda kendimize analitik niyetimizin ne olduğunun sorulması, – kışkırtıcının bunu kullanmasındaki niyetinden soyutlanarak – kişinin hizmet etmeyi kastettiği şeyin gereksiz olmasından dolayıdır.

Bizim, Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin ve tarihin ekonomik yorumunun, bağımsız iki doktrin olmadığını zihnimizde tutmamız gerekir. Marks’a göre, bunlardan ilki sonrakini belirli bir şekilde sınırlamakta ve bunların üretim şeklinin ve şartının işleyiş tarzını değiştirmektedir. Bunlar sosyal yapıyı ve dolayısıyla sosyal yapı da, uygarlığın bütün tezahürleri ile kültürel ve siyasal tarihin tamamının ilerleyişini belirlemektedir. Sosyal yapı, sosyalist olmayan bütün tarihsel dönemleri, oyunun karakterleri ve aynı zamanda her şeyi etkileyen kapitalist üretim sistemi mantığının sadece dolaysız yaratıcıları olan iki sınıf açısından tanımlanır. Bu, Marks’ın neden sınıfları sadece ekonomik fenomenler ve fenomeni de en dar anlamıyla ekonomi olarak ifade etmeye zorlandığını açıklamaktadır. Marks bundan dolayı oldukça derin olan bu görüşten ayrılmış, ancak başka bir tercihi olmadığı için kendi analitik şemasında bunları bir yere yerleştirmiştir.  

Marks, diğer taraftan, kapitalizmi de özellikle sınıfları ayırdığı şekilde tanımlamaktadır. Okuyucu, azıcık bir düşünceyle bunun gerekli ve yapılması gereken bir şey olmadığı konusunda ikna olacaktır. Öyle ki, bu, sınıf fenomeninin kaderini kapitalizme ve bu yolla sosyalizme bağlama hususundaki analitik stratejinin cesur bir darbesidir. Bu gerçekte yapılacak bir şey olmamasının veya sosyal sınıfların bulunmamasının, sosyalizmi bir tür ilkel gruplar dışında sınıfsız bir toplum şeklinde tanımlamanın mümkün olan sadece bir yoludur. Bu zekice totoloji, (çn: dolambaçlı yol, laf salatası, gereksiz tekrar) Marks’ın sınıfları, kapitalizmi ve üretim araçlarının özel mülkiyetini bir başka şekilde tanımlamasının mümkün olmaması nedeniyle seçtiği bir yoldur. Dolayısıyla, mülkiyet sahibi olanlar ve mülkiyet sahibi olmayanlar olmak üzere iki sınıf vardır ve o nedenle, bunların arasındaki diğer bütün ayrım ilkeleri akla yatkın değildir ve bunlar ciddi olarak ihmal edilmiştir, önemsenmemiştir yahut biri diğeri için fakirleştirilmiştir.    

Bu anlamda kapitalist sınıfın proletarya ile arasında olan bölünme çizgisinin kesinliğinin ve öneminin abartılması, sadece bunlar arasındaki düşmanlığın ve çelişkinin abartılmasıyla aşılmıştır. Marksist tespih çekme alışkanlığına çarpılmayanlar, bu sınıflar arasındaki ilişkinin normal zamanlarda esas olarak işbirliğine dayandığının aşikar olduğunu bilirler ve buna karşıt olan teorinin çok büyük ölçüde patolojik durumlardan ibaret bulunduğunu doğrulamakta zorluk çekmezler. Sosyal hayatta, düşmanlığın ve sinagogizmin/havracılığın her ikisi de, nadir durumlar dışında kuşkusuz her yerde bulunur ve bunlar gerçekten ayırt edilemezler. Ama ben herhangi bir şeyin, eski uyum görüşünde mutlak anlamda ne kadar az olursa olsun – anlamsızlıklarla dolu olsa da – bunun neredeyse Marksizmdeki araçlarla, bu araçları kullananlar arasındaki geçilemez uçurum kadar baştan çıkarıcı olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte, Marks’ın bu konuda bir tercihi yoktur, Marks’ın bu konuda bir tercihinin olmaması, onun ihtilal ile sonuca ulaşmak istememesinden dolayı değil, – o bunları düzinelerce başka olası şemadan türetmiş olabilir – kendi donanımlarının analizleri ile bir sonuca ulaşamamasından dolayıdır. Eğer sınıf mücadelesi tarihin konusu ve sosyalist günün doğmasını sağlayan araç değil ve yine iki sınıf bir arada olacak ise, o takdirde onların ilişkileri ilke olarak düşmanca olacak, ancak bu durumda Marks’ın sosyal dinamiğine güç veren sistem kaybolacaktır.

Marks, kapitalizmi sosyolojik olarak ve üretim araçları üzerinde ki özel mülkiyet kurumunu esas alarak tanımlasa da, kapitalist toplumun mekaniği onun ekonomik teorisiyle sağlanmaktadır. Bu ekonomik teori, sınıf, sınıf çıkarları, sınıf davranışları sınıflar arasındaki değişim, ekonomik değerler ortamının işe yaraması, karlar, ücretler, yatırımlar vs. gibi sosyolojik verilerin, bu kavramları nasıl somutlaştırdığını ve bunların eninde sonunda kurumsal çerçevesini yıkacak ve aynı zamanda başka bir sosyal dünyanın ortaya çıkması için gerekli koşulları yaratacak ekonomik süreci tam olarak nasıl ürettiklerini göstermektedir. Bu özellikli sosyal sınıflar teorisi, tarihin ekonomik yorumu aracılığı, kar ekonomisi, diğer bütün sosyal olguların yol göstermesiyle bağlantılı olarak bütün fenomenin odağındaki analitik araçtır. Bundan dolayı bu teori, sadece fenomeni açıklayan bir bireysel teoriden başka bir şey değildir. Bu teorinin Marksist sistemde, sistemin problemlerini doğrudan çözmekteki başarı ölçüsü, gerçekten önemli bir organik işleve sahiptir. Eğer biz Marks’ın gücünün bir analistin kendi eksikliklerini nasıl karşılayabileceğini anlamak istiyorsak, bu işlevi görmemiz gerekir.

Marksist sosyal sınıflar teorisine, bu tür hayranlık duyanlar her zaman olmuştur. Ancak bu sentezin gücüne ve ihtişamına bir bütün olarak hayranlık duyan herkesin, tamamlayıcı parçalardaki hemen hemen her sayıda mevcut bulunan eksikliğe göz yummaya hazır olma noktasına kadar olan duyguları anlaşılabilir olmaktan uzaktır. Biz bunu kendi açımızdan övmeye çalışacağız. (Bölüm IV) Ama önce, Marks’ın iktisadi mekaniğinin, genel planının kendisine dayattığı görevden nasıl kurtulduğunu görmeliyiz.  

 1Bu yorum ilk kez Proudhon’un “Philosphie de la Misere/Sefaletin Felsefesi” isimli eserine karşı 1847’de yazılan sert bir eleştiriyi içeren Marks’ın “Das Elend der Phlosophie/Felsefenin Sefaleti” isimli kitabında yer almıştır. Bunun bir başka versiyonu da 1848 tarihli “Communist Manifestö/Komünist Manifesto” da vardır.   

2Yukarıda  yollamada bulunulan Weber’in araştırmaları, onun özellikle en ünlü çalışması olan ve toplu eserler olarak yeniden basılan dinlerin sosyolojisi üzerine yazdığı Die Protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismu/Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu isimli eseridir.   

3Almanca bir sözcük olan Wissenssoziologie/Bilgi Sosyolojisinin en iyi isimleri olarak zikredilmeleri gerekenler Max Scheler ve Karl Mannheim’dir.  Bu ikilinin Almanca Sözcükte, Sosyoloji üzerine yazdıkları Handwörterbuch der Soziologie/Sosyoloji El Sözlüğü isimli makale bu konuya girişe hizmet edebilir.   

4 Ben aralarında bir rahipte olan inanmış bütün dindarlar arasında bazı radikal Katoliklerin, bu görüşte olanları ile karşılaştım ki, bunlar kendilerini inançlarıyla ilgili meseleler dışında Marksist olarak tanıtmışlardır.

5 Engels hayatının geç döneminde, bunu özgürce kabul etmiştir. Plehanov (çn: Rusya’da sosyal demokrat hareketin kurucusu olan ve kendisini “Marksist” olarak tanımlayan ilk Rus Marksist teorisyen ve filozof) bu konuda daha da ileri gitmiştir.   

6 Okuyucu, kişinin sınıfların ne olduğuna ve neyin var olduğuna ilişkin görüşlerinin, bu sınıfların çıkarlarının ne olduğunu ve her bir sınıfın “o” nu – örneğin liderleriyle veya rütbe ve sırayla – nasıl hareket edeceğini benzeri olmayan bir şekilde belirlemediğini kavrayacak, uzun veya kısa vadede, hatalı ya da doğru olarak, kişinin çıkarı ya da çıkarları olduğunu düşünecek ya da hissedecektir. Grup çıkarları sorunu, incelenen grupların doğasından tamamen bağımsız olarak, kendi başına dikenlerle ve tuzaklarla dolu olan bir sorundur.

7 Bir başka örnek daha sonra konu edilecek olan emperyalizmin sosyalist teorisidir. O. Bauer’in (çn: Avusturya Marksizminin teorisyenlerinden olan sosyal demokrat politikacı Otto Bauer) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda yaşayan farklı ırklar arasındaki düşmanlıklar ve kapitalistler ile işçiler açısından sınıf mücadelelerini yorumlayan 1905 tarihli Die Nationalitätenfrage und die Sozialdemokratie/Milliyetler Sorunu ve Sosyal Demokrasi isimli eseri bu konuda zikredilmeye değer olmakla ve bu eser ustalıkla yazılmış bulunmakla birlikte, bunun analizinde kullanılan araçlar yetersizdir.   

8 Bakınız Kapital, cilt i, bölüm xxvi: “The Secret of Primitive Accumulation/İlkel Birikimin Sırrı”

9 Bu husustan söz etmem gerekse de, ben klasik teorinin Marks’ın iddia ettiği kadar yanlış olduğu hususunda ısrarlı olmayacağım. “Sermaye biriktirmek/tasarruf etmek” edebi anlamda, özellikle kapitalizmin erken dönemlerinde, önemsiz bir “özgün birikim” metodudur. Kaldı ki,  bununla aynı olmamakla birlikte, buna benzer bir başka metot daha vardır. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, çalışmak için sadece basit donanımları olan barakalar ve insanların buralarda elleriyle çalışarak yapabilecekleri işler vardı. Bu tür durumlarda, müstakbel kapitalist, küçük bir miktar tasarruf fonuna, el emeğine ve akla ihtiyaç duyuyordu.     

10 Marks’ın dışındaki pek çok sosyalist yazar, güç unsurunun açıklayıcı değerini ve gücün fiziksel araçlarla uygulanarak sergilenmesini eleştirmemiş ve buna güvenmişlerdir. Mesela, Ferdinand Lassalle, (çn: Alman filozof ve sosyalist aktivist) hükümet otoritesine ilişkin açıklamasında, top ve süngülerin azıcık ötesini önermektedir. Bu bana göre, pek çok insanın bu tür bir sosyolojinin kör zayıflığına karşı bir merak kaynağı olmalıdır, öyle ki, gücün toplar üzerinde kontrole neden olduğunu söylemenin, (ve insanlar bunları kullanmayı istemektedir) toplar üzerindeki kontrolün güç oluşturduğunu söylemekten çok daha doğru olacağı açıktır.  

11 Bu, Marks’ın öğretisinin K.Rodbertus’un (çn: Alman sosyalist iktisatçı) öğretisiyle olan benzerliğini oluşturmaktadır.

12 W.Sombart, (çn: Alman Tarihçi Okulu mensubu olan ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya’nın önde gelen tarihçisi ve sosyoloğu) Theorie des Modernen Kapitaismus/Modern Kapitalizmin Teorisi isimli eserinin birinci baskısında, bu durumları fazlasıyla açıklamaya çalışmıştır. Ancak Sombart’ın kendisinin de daha sonra kabul edeceği üzere, ilk sermaye birikiminin oluşumunun tamamen toprak kirası temelinde açıklanmaya çalışılmasının sonucu umut verici olmamıştır.           

13 Biz soygunun ve yağmanın varlığını en geniş şekliyle kabul etsek de, bu kabul, aklın alanının bunu suç işlemeksizin yaptığı gerçeğine dayanır. Soygun ve talan pek çok yerde ve zamanda ticari sermayenin oluşmasını sağlamıştır. Bunun bilinen örnekleri, İngiltere kadar Fenike’nin de zenginliğidir. Ama yine de bu konudaki Marksist açıklama yetersizdir, çünkü soygunun ve yağmanın başarısı soyguncunun ve yağmacının kişisel becerisine dayanır. Bu kabul edildiğinde, sosyal tabakalaşmanın çok daha farklı bir teorisi ortaya çıkar.            

KISA BİR PAZAR MUHABBETİ!

Ahmet Arif’in “Akşam Erken İner Mahpushaneye” isimli şiirinin “…Vurulsam kaybolsam derim, / Çırılçıplak, bir kavgada, / Erkekçe olsun isterim, / Dostluk da, düşmanlık da. / Hiçbiri olmaz halbuki …” dizeleri geldi aklıma. 

Bunu düşündüm, bir de bunların sadece akşamın erken indiği mahpushanede değil, “Hadrianus’un ya da Antonious’un yahut İskender’in ve Croisos’un” veya Bizans’ın, Osmanlı’nın, Fransız’ın, İngiliz’in saraylarında da böyle olduğunu, “bunların her birinde oyunların aynı, sadece oyuncuların farklı olduğunu” düşündüm. 

Yani ve ne yazık ki, dünden bugüne hayatta da, ne kavgalar, ne dostluklar, ne de düşmanlıklar, hemen hiçbir yer de ve hiç bir zaman da mertçe değil.       

Sonra Homeros’un, İlyada’da da şiirsel bir dille yazdığı şu cümlelerini düşündüm: “Rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları. Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran veya seni lanetleyen ya da gizli gizli seni kınayan yahut alaya alan insanlar da; yapraklar gibidir sen göçüp gittikten sonra, seni anlatacak olanlar da. Onların hepsi ilk baharda doğarlar, sonra rüzgar gelir ve yere savurur onları, sonra orman onların yerine yenilerini üretir. Zira olgun başaklar gibi biçilir hayatımız, biri var olurken, bir diğeri yok olur.” 

Onun için Buda “Her merhaba,  yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir” demiştir. Onun için Bob Dylan, “bir adama, adam dememiz için ne kadar yol kat etmesi gerekir’ diye sorarak başladığı, o çok sevilen “Blowin’ In The Wind” isimli şarkısında: “sen adam olmak için çalış, yollar kat et, denizleri aşıp geldikleri için yorulan güvercinlerin kumlarda dinlenmelerini seyret, top güllerinin sesini dinle, insanların ağlamalarını duy, güzelliğini görmek, sonsuzluğunu anlayabilmek için gökyüzüne bak, dağları döven denizin dalgalarını hayal et, insanların özgürlük için verdikleri mücadeleyi düşün, bazı şeyleri görmemek için günde kaç kez başını başka yönlere çevirdiğini anımsa, ama unutma, bütün bunlar ve daha başkaca şeyler rüzgarla beraber uçar gider” diyor  

Yani işte, top gülleleri de, denizler aşan ve sonra gelip kumlarda uyuyan güvercinler de, hemen her gün baktığımız gökyüzü de, dağların eteklerindeki kayalıkları döverek yıkayan denizin dalgaları da, duyduklarımız da, gördüklerimiz de, okuduklarımız da, yazdıklarımız da, aşk da, mutluluk da, acı da, şan ve şöhret de, iktidar da geçicidir ve hepsi zamanla ve rüzgarla beraber uçup gider. Ve sonra hepsi, her şey unutulur.  

Sadece bunlar değil, tıpkı Marcus Aurelius’un Türkçeye “Düşünceler” adıyla tercüme edilen “Pensieri” isimli kitabında yazdığı gibi: “Gösterişli geçit törenleri, sahnede oynanan oyunlar, sığır ve koyun sürüleri, vuruşan kılıçlar, köpeğe atılan bir kemik, bir balık havuzuna atılmış ekmek kırıntıları, karıncaların uğraşıp didinmeleri, ürkmüş farelerin çılgınca koşuşturmaları, iplerinden çekilerek oynatılan kuklalar” da, bir gün gelip rüzgarla beraber uçup gidiyor ve yok oluyor. 

Zira hayatta da, kimi şeyler doğma sancısı, kimi şeyler de ölme korkusu içindedir. Ama bu sonsuz akış, bu sonsuz devran, bu sonsuz değişim ve dönüşüm, dünyayı ve hayatı hiç durmadan yenilemektedir. 

Peki, her şeyin geçici olduğu bu hayatta önemli olan, senden geriye kalacak olan nedir? Hayatta iken yaptıkların, ettiklerin, eylediklerin, başkalarının hayatına dokundurduklarındır. Bunlardır seni öldükten sonra da öldürmeyecek olanlar.

Son birkaç söz. Onu da Cahit Sıtkı yazıyor o güzel dizelerinde: “Ne doğan güne hükmüm geçer, / Ne halden anlayan bulunur; / Ah aklımdan ölümüm geçer; / Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. / Ve gönül Tanrısına der ki: / Pervam yok verdiğin elemden; /Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden!” 

İşte böyle bir şey! 
     

İNSANLIK TARİHİNDE YILDIZIN PARLADIĞI ANLAR!

Yazının başlığını görünce, sanırım içeriğini ve yazarını hatırladınız. Stefan Zweig’in yıllar sonra yeniden okuduğum çok bilinen kitabının adıdır “İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar.” Zweig, bu kitabı ile insanlık tarihinde iz bırakan, geçmişin karanlığına ışık tutan değişik zamanlara, değişik yerlere, değişik insanlara ait önemli an’lara tanıklık etmekte, insanlık tarihine yön veren on dört ayrı tarihsel olayı, insanı ve an’ı, tarihsel gerçekliği içinde okurları ile paylaşmaktadır.

Nitekim yazdığı bu kitapla ilgili açıklamasında ve kitabını takdiminde Zweig şöyle diyor: “Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi, hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar. İşte bu kitabımla, değişik zamanlara, değişik bölgelere ait kimi önemli anları, İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar’ı anımsatmaya çalıştım. Kitapta yer alan tarihsel olayları anlatırken, gerçekleri hiçbir biçimde değiştirmedim, onları sadece katkılarımla renklendirip zenginleştirmedim. Çünkü tarih, kusursuzluğa ulaştığı böylesine eşsiz anlarda, kendisine yardım için uzanan ellere gereksinim duymaz.

Fouche, Bir Politikacının Portresi”, “Balzac”, “Bir Yaşam Öyküsü, Magellan, Amerigo: Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi”, “Marie Antoinette”, “Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e” gibi eserleri ile tarihi ve tarihi kahramanları, hem düşsel hem de tarihsel karakterleriyle anlattığını bildiğimiz ve okuduğumuz Stefan Zweig, olağanüstü güzellikteki bu eserinde de, insanlık tarihine yön vermiş olan belirleyici an’lara, bu bağlamda Fatih Sultan Mehmed’den Händel’e, Dostoyevski’den Tolstoy’a, Lenin’e, Napoléon’a, Goethe’ye, Scott’a kadar olan on dört an’a, o an’ların ve koşulların dayattığı sınırların aşılmasına, insanlığın yazgısı etkileyen ve değiştiren fetihlere, keşiflere, yıkımlara, büyük yaratıcılıklara ışık tutuyor.

O an’ları yaşayan ve Zweig’in deyimiyle “çalışarak ebediyete katılan” o insanlar, çalıştıklarından, yaptıklarından dolayı “ hiç yorgun olmadıklarını, insanı sadece kararsızlığın yorgun düşürdüğünü, her türlü çabanın ve çalışmanın insanı özgürleştirdiğini” söylerler.

Mesela Tolstoy’un en büyük öğretmeni, insanlar, insanlık için yaptığı mücadeleler, bu mücadelelerde insanlar yüzünden çektiği acılardır. Zira çekilen acıların, yaşanan hayal kırıklıklarının, insanı daha çok çalışmaya ve üretmeye iten motive edici bir gücü vardır.

Nitekim Zweig, Johann Wolfgang Von Goethe’nin “ruhsal durumumun anı defteri” olarak tanımladığı Marienbad Ağıtı’nı 74 yaşında iken 19 yaşındaki Ulrike von Levetzow’a olan karşılıksız aşkından beslenerek yaptığını, yaşadığı bu hayal kırıklığının Goethe’yi daha çok çalışmaya, daha çok üretmeye sevk ettiğini, bu sayede Goethe’nin en büyük eseri olan Faust’u yazdığını ifade eder.

Yine özel hayatı çalkantılarla, inişlerle çıkışlarla geçen Georg Friedrich Händel’in, ünlü oratoryosu Messiah’ı, hayatının bu iniş çıkış anlarında ölmeyen ruhunun verdiği esinle bestelemesi, Zweig’in eserinde yer verdiği insanın yıldızının parlayan an’larından birisidir.   

V. G. Belinski’nin, çarlık düzenini aklamaya çalışan Gogol’a yanıt olarak yazdığı mektubu okuyan, bu nedenle tutuklanan ve kurşuna dizilerek idamına karar verilen, ama Çar I. Nikolay tarafından affedildiğini kurşuna dizilmiş bir şekilde öldürülmeyi beklerken öğrenen Dostoyevski’nin, yaşadığı bu travmayı Zweig eserinde, “Bir Yiğitlik Anı” adlı şiirle anlatır. Bu travma Dostoyevski’nin hayatında bir dönüşümün başladığı, yeni bir sayfanın açıldığı an’dır. Nitekim Dostoyevski ünlü romanı “Suç ve Ceza”yı bu olay sonrasında yazar.

Kararsızlık ve inisiyatifsizlik, bir insan için, bir siyasetçi için, bir asker için son derece önemli bir eksikliktir. Bu noktadan hareketle Zweig, Waterloo Savaşı’nın Fransızların aleyhine sonuçlanmasını, Napoléon Bonaparte’in Mareşali Emmanuel de Grouchy’nin, savaşın değişen dengelerine karşı inisiyatif kullanarak karar alamamasına bağlar.  

Zweig, bu eserinin satır aralarında başkaca mesajlar da verir. Mesela, “uşak olmaktan bir türlü kurtulamayan zayıf karakterli insanların, sadece kendilerine verilen emirleri yerine getirdiklerini, kaderin çağrısına kulak asmadıklarını” yazar. Kimilerini “insan onuruna layık hiçbir düzen zor kullanılarak kurulamaz. Silaha başvurur vurmaz, başka bir dikta rejimi kurmuş olursunuz ve böylece yok etmek istediğiniz insanları yüceltirsiniz” diyerek uyarır. İktidar hırsıyla hareket eden insanları ve özellikle siyasileri, “İktidar hırslıları için düşünce ve fikir ve hatta onur değil, sadece güç ve ele geçirecekleri ganimet önemlidi.” sözleri ile teşhis ve teşhir eder.

Zweig’ın bu ve yukarıda sözünü ettiğim eserlerinde yazdıklarını okuyunca, resmi tarihte bize anlatılanlarla gerçek tarih arasında olanları ve yaşananları ve bunun ikisinin arasındaki farkı çok daha iyi anlıyor insan.

Ve Zweig, bu ikisi arasındaki farkı anlatmak için şunları yazıyor kitabında; “İnsan hayatında çok nadiren alçakgönüllülük gösteren o büyük an, kendisinden yararlanmasını bilmeyenlerden son derece korkunç intikam alır. O büyük an, ürkekleri aşağılamayla geriye iter ve yeryüzünün bir başka tanrısı olan yılmayan yaradılışları ise, ateşli kolları arasına alıp kahramanların gökyüzüne yükseltir. O bir tek saniyeyi, layık olmadığı halde kendisini kadere söz geçirecek yere yükseltmiş ise, o saniyeyi hiçbir şey bir daha geri getiremez. Şans, çok sevdiklerine karşı bile her zaman cömert değildir ve ilahların, ölümsüzlere unutulmaz işler başarma imkânını bir defadan fazla verdikleri az görülmüştür.”

Zweig’ın “İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar” isimli kitabında mercek altına aldığı an’ları  yaşayan ve yaşatan o insanların her biri, tam da “Kolera Günlerinde Aşk”  isimli romanında, ‘İnsanlar annelerinin onları doğurmasıyla dünyaya gelmezler sadece, bu hayat onları doğmaya mecbur da eder’ diye yazan Gabriel Garcia Marquez’in “hayatın onları doğmaya mecbur ettiği insanlardır.

Dünya için, insanlık için, insanlığın yararı veya zararı için olmasa da, diğer bir deyişle dünyanın veya insanlığın tarihini değiştirmiş bir yıldızın parladığın bir an olmasa da, bizim kendi kişisel hayatımızda ve tarihimizde etkili olan böyle an’lar vardır aslında O anlarda yaptıklarımızla, yapmadıklarımızla, söylediklerimizle, söylemediklerimizle, verdiğimiz kararlarla, kendi hayatımızı veya başkalarının hayatını etkilemiş ve değiştirmişizdir ya da etkilemiş ve değiştirmiş olabiliriz.

Ya da tam aksine “beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın” diyerek, sadece olanları ve hayatı seyretmişizdir.