HUKUKİ ARGÜMANTASYON-

Hukuki Argümantasyon’ kavramına ve konusuna girmezden önce argümantasyon kavramının anlamını açıklamak gerekir. Buna göre Latince “açıklamak, kanıtlamak, ifşa etmek” fiilleri anlamlarına gelen ‘arguere’ sözcüğünden türetilen argümantasyon deyimi, bu fiile eklenen ‘mentum’ sonekinden oluşmaktadır.

İngilizce karşılığı ‘argument’ olan sözcük Türk Dil Kurumu’na göre kelime anlamı olarak genellikle ‘kanıt‘ ya da ‘tez, iddia veya sav‘ şeklinde kullanılmakta ve herhangi bir durumu kanıtlamak ya da desteklemek amaçlı elde edilmiş olan şeklinde ifade edilmektedir.

Felsefi anlamda ve bir ürün olarak argüman, nedenlerin (öncüller olarak adlandırılır) ve nedenlerin gösterdiği şeyin (sonuç olarak adlandırılır) toplamıdır. Örneğin, “Şemsiyeni al çünkü yağmur yağacak” ifadesi bu anlamda bir argümandır.

İçerisinde birçok farklı terimi barındıran felsefi anlamı ile argümantasyon aslında felsefe alanında bir düşünce sistemine aittir ve düşünce sistemine dayalı olan bir açıklama şeklidir. Zira argümantasyon, belirli bir düşünceyi kanıtlayıcı bir şekilde sunmaktır. O nedenle, argümantasyona bir nevi dayanaklandırma ve dayanak gösterme sistemi diyebiliriz. Daha detaylı bir tanım verecek olursak argümantasyon, bir tartışma ya da iddiayı kanıtlamak veya çürütmek için ortaya konulan fikirler üzerine olan bir tartışmadır. Bu bağlamda argümantasyona bilimsel bir tartışma biçimi de diyebiliriz. Zira argümantasyon sayesinde bir fikir ya da hipotez, varsayım kanıt ve deliller çerçevesinde konuşulur ve tartışılır. Buna göre argümantasyon bir konu hakkında var olan şüpheyi gidermek, durumu açıklığa kavuşturmak ya da yanlış olan düşünceyi değiştirmek gibi durumlarda sıkça başvurulan bir tartışma şeklidir.

Argüman bilimsel bilginin edinilmesi sürecinde iddia, gerekçe ve destek öğelerinden oluşurken, argümantasyon bu bileşenlerin birbirine bağlanmasını ve değerlendirilme sürecini kapsamaktadır. Bu bağlamda argüman, bir iddianın savunulması amacıyla öne sürülen gerekçeler bütünüdür ve genellikle bir tez veya savın doğruluğunu kanıtlamak amacıyla kullanılmaktadır. Ama hangi konuda olursa olsun ileri sürülen argüman, mantıklı ve tutarlı olmalı, kanıt ve dayanaklarla desteklenmelidir.

Diğer taraftan argüman sözcüğü günlük hayatta, diğer anlamı bilimsel tartışma olan argümantasyonla karıştırılmaktadır. Oysa fen bilgileri ve felsefe gibi bilimsel alanlarda da karşımıza çıkan argümantasyon, bir düşüncenin doğru ya da yanlış oluşunu ispatlamak için kullanılan bir tartışma yöntemidir. Bu bağlamda bir argümantasyon örneği verebilmek için bir fikir, aksi düşünce ve kanıtları ya da bunların doğruluğunu kanıtlayacak deliller bulunması gerekir.

Aslında gerek mantık gerekse argümantasyon, düşüncelerimizi daha net bir şekilde ifade etmemizi ve doğru çıkarımlar yapmamızı sağlar. Bu süreçte kullanılan temel kavramlar, sadece teorik bir bilgi olmaktan öte, günlük yaşamda karşılaştığımız durumları anlamlandırmamıza da yardımcı olur.

Düşünce sistemine dayalı bir açıklama şekli olan argümantasyon, bu çerçevede belirli bir düşünceyi kanıtlayıcı şekilde sunmayı amaçlayan ve bu amaçla düşünceye dayanak bulmaya ve göstermeye çalışan bir sistemdir. Buna göre argümantasyon, bir akıl yürütme, bir muhakeme yapma şeklidir.

Aynı zamanda bilimsel bir tartışma ve çalışma şekli olan argümantasyon, belli bir iddiayı kanıtlamak ya da çürütmek için, bir fikri, bir hipotezi veya bir düşünceyi delil ve ispat araçları kullanmak yoluyla savunmak, açıklamak ve dayanaklandırmak, bu amaçla doğru ve düzgün düşünebilme becerisini geliştirerek muhakeme yapma/akıl yürütme yeteneğini arttırmaktır.

Bununla birlikte hukuki argümantasyon işleminin temelleri ve çalışma şekli diğer argümantasyon türlerinden ve şekillerinden farklı değildir. Öyle ki, hukuk pratiğinin çalışma alanı davalar, mahkemeler, yargılama süreçleri, mahkemelerce karar verilmesi olmakla, hukuki argümantasyon işlemi bu alanlarda da çalışma yapar.

Bu bağlamda, hukuki argümantasyon, tarafların mahkeme önündeki iddia ve savunmalarını hangi argümanlarla ve sağlam akıl yürütmelerle yapmaları gerektiği, hatalı akıl yürütmelerden ve muhakeme yapmaktan nasıl kaçınılacağı, diğer tarafı retorik tuzaklara düşürmek için hangi ince noktaların kullanılacağı, yargılama süreçlerinin yürütülme şekli, mahkemelerin doğru karar vermeleri, mahkeme kararlarının sağlam, güçlü ve güvenilir kabul edilebilmesi için hangi şartların olması gerektiği, mahkeme kararlarının nasıl gerekçelendirileceği, farklı gerekçelendirme teorilerinin neler olduğu hususları üzerinde çalışır.

Nitekim bazı hukuk fakültelerinde bütün bu hususlar, “Hukuki Argümantasyon” dersi adıyla okutulmakta, bu ders kapsamında öğrencilere informel/şekli olmayan mantık ve muhakeme yapma/akıl yürütme çerçevesinde analitik ve Sokratik düşünme becerisi kazandırılmaya çalışılmaktadır. Buna göre argümantasyon tabanlı öğrenme yaklaşımında öğrenciler bilgiyi sorular sordukları, iddialar oluşturdukları ve bu iddialarını delillerle destekledikleri araştırma-sorgulamaya dayalı bir öğrenme ortamında yapılandırmakta ve bu sayede dinamik bir eğitim hedeflenmektedir.

Bu alanda başvurulan ve uygulanan teori, ahlak ve bilim felsefesi alanlarında da çalışmaları olan İngiliz asıllı Amerikalı düşünür ve yazar Stephen Toulmin’in argümantasyon modelidir. Toulmin, matematik, mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunan Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’den büyük oranda etkilenmiştir.

Çukurova Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Dr. Habibe Aldağ’ın, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 15, Sayı 1, 2006, s.13-34’de yer alan “Toulmin’ın Tartışma Modeli” isimli makalesinde, informal mantık ve retorik kuramının öncüsü olan Toulmin’ın “The Uses of Argument/Argümanın Kullanımı” isimli kitabında, mantıkta tartışmanın sadece “nedenlerden sonuçlara ulaşmak” olarak algılanışına karşı çıktığı; “iddia, veri, garanti, destek, niteleyen, reddedici” olmak üzere altı alt öğeden oluşan yeni bir tartışma şeması veya analiz yollu bir tartışma modeli sunduğu ifade edilmektedir.

Yine “Stephen Toulmin’ın Argümantasyon Kuramı” başlığı altında Cem Yaşın ve Can Cengiz “İletişim Ansiklopedisi”nde şu hususlara işaret etmektedirler: “… Toulmin’ın argümantasyon modelinin dört amacı vardır: ‘Dinleyici/izleyiciyi çözümlemek ve uyumlu hale gelebilme yetisini geliştirmek’, ‘Destekleyici materyallerin seçimini etkin hale getirmek’, ‘Fikir ile kullanılan malzemenin özelliklerini geliştirmek ve bunların bütünlüğünü sağlamak’, “Konuşmaları geliştirme ve eleştirme yetisini geliştirmek.’ (McCroskey, 1965: 91) Habibe Aldağ (2006) ise Toulmin’ın argümantasyon modelini tanımlayan altı özelliği şu şekilde sıralamaktadır: ‘Tartışma sosyal bir anlam oluşturma çabasıdır’, ‘Tartışma etkileşimsel ve dinamik bir süreçtir’, ‘Tartışma desteklenen iddiaların bütünüdür’, ‘Tartışma düşüncelerin test edilmesini sağlayan bir araçtır’, ‘Tartışmaya ilişkin özellikler tartışmanın içinde geçtiği bağlama göre belirlenir’, ‘Her tartışma özel bir alan altında incelenmelidir.’(Aldağ, 2006: 17)

Yine Toulmin’ın Argümantasyon Kuramında hatibin dinleyicinin kabul etmesini istediği ‘iddia’ (claim), dinleyicinin ve hatibin kabul ettiği olaylar ve fikirlerden oluşan ‘veri’ (data), veriden iddiaya geçişi sağlayan ‘garanti’den (warrant) oluşan üç temel unsur bulunmaktadır. McCroskey’nin (1965:92) aktardığı örnekte ‘Çelik endüstrisinde ücretlerin artması veri (data), ücret artışının fiyatlardaki artışa sebep olması garanti (warrant), çelik fiyatlarının artacak olması iddiadır (claim).’ (McCroskey, 1965: 91) Toulmin ‘Argümanın Kullanımında (The Uses of Argument) daha sonra yayınlanan argümantasyon kitaplarının birçoğunda yer alan bir örnek üzerinden veri, iddia ve garanti ilişkisini şemasıyla detaylandırmaktadır. Toulmin’a (1958:92) göre veri garantinin geçerli olduğu sürece iddiayı desteklemektedir. Örnekte veri için ‘Harry Bermuda’da doğmuştur’ ifadesi yer almaktadır. Garanti olarak Bermuda’da doğanların İngiliz vatandaşı olduğu ileri sürülmektedir. İddia ise ‘Harry İngiliz vatandaşıdır’ ifadesidir. Garanti geçerli olduğu sürece iddia geçerlidir. Üç temel elemana ek olarak niteleyici (qualifier), çürütücü (rebuttal) ve destekten (backing) oluşan üç destekleyici eleman da Toulmin’in modelini tamamlamaktadır. Burada niteleyici (qualifier), iddiayı destekleyecek verilerin gücünü ortaya koyar. Çürütücü (rebuttal) ise iddianın geçerli olmadığı koşulları ileri sürer. Destek (backing) ise garantide ifade edilen varsayımları destekleyecek malzemeyi düzenler. Toulmin’in örneğinde garanti olan ‘Bermuda’da doğanlar İngiliz vatandaşıdır zayıf kaldığında, bu örnekte Birleşik Krallık yasaları olan destek devreye girer. Çürütücü ise ebeveynlerin yabancı olmasıdır. Bu yüzden verinin iddiayı ispat etmesi için garantinin geçerli ve çürütücünün geçersiz olması gerekir.

Toulmin (1958: 100) modelinin klasik mantığın tasımının belirsiz olduğu durumlarda açık olduğunu en bilindik tasım örneği üzerinden açıklar. Bu örnekte Soktrates insandır ifadesi tikel öncül, insanlar ölümlüdür evrensel öncül ve sonuç ise Sokrates’in ölümlü olduğudur. Toulmin ise birçok argümanda bu kadar yalın ve kesin önermelerde bulunmamaktadır. Toulmin, argümanların çoğu zaman daha karmaşık olduğunu, bu nedenle veri garanti ve destek ayrımına gittiğini, bu kesin olmayış durumunu ise bir örnekle açıklamaktadır. Bu örnekte:

Petersen İsveçli’dir

İsveçliler nadir olarak Katoliktir

Bundan dolayı Peterson kesinlikle Katolik değildir

İfadeleri kullanılmıştır. (kaynak: Toulmin, 1958: 101) Toulmin’in (1958: 103) bu örnek ile modelinin çalışmasını açıklamıştır. Peterson’ın Katolik olmadığı iddiası Peterson’ın İsveçli olmadığı verisi ile sunulmakta, garanti olarak ise bir İsviçreli olarak kesinlikle Katolik olmamalıdır ifadesi kullanılmaktadır. Garanti, İsveçlilerin Katolik olma oranının %2’den daha az olması ile desteklenmektedir.

Toulmin’ın modeli retorik, hukuk, gibi birçok disiplinde tartışma ve iletişim sürecinin çözümlenmesi için analitik bir araç sağlamıştır. Salim ve Al-Deen William (2019) Shakespeare’in ‘Venedik Taciri’ eserini çözümlemek için Toulmin modelini kullanmıştır. Çalışmada modelin altı unsurunun karakterlerce kullanımı incelenir. Oyun bir tefeci olan Shylock ile aldığı parayı ödeyemeyen Antonio arasında geçmektedir. Salim ve Al-Deen (2019: 248) çalışma boyunca altı unsuru tüm taraflar için tek tek tanımlarlar ve bir tabloda dökümünü verirler. Shylock ise Antonio arasında sözleşmeye göre Antonio’nin ödemediği borcuna karşılık tüccar Shylock Antonio’nun etini kesebilecektir. Mahkeme sürecinde argümantasyonun gücü ile et kesme kan akıtmaya dönüşür ve Yahudi tacir Shylock bir Hıristiyanın canına kast etmeden suçlu bulunur ve Antonio’nun merhametine kalır. Salim ve Al-Deen (2019) çalışma boyunca her karakter için metin içinde geçen altı unsuru tek tek tanımlarlar ve şema üzerinden çözümlerler.

Toulmin’in argümantasyon kuramının yazılım, algoritma ve yapay zeka gelişiminde de önemli bir etkisi olmuştur. Gabriel ve diğerlerine (2020: 77) göre yapay zeka otonomisi İnançlar (Beliefs), İstekler (Desires) ve Niyetlerden (Intention) oluşan zihinsel tutumların temsil edildiği bir yazılım mimarisi ile temellenmelidir. İnsanla iletişime geçip konuşan tüm yazılım temelli yapılarda Toulmin modelini kullanmak mümkündür. Gabriel ve diğerlerine (2020: 87) göre, niteleyicilerin birleştirilmesi ile meydana gelen her yeni iddia (inançlar) oluşturan bir plan olarak akıl yürütme süreci uygulanmalıdır. Akıl yürütme amacıyla Toulmin’in argümantasyon modelinin kullanılması, yapay zeka ile çalışan kişisel asistanlar ve diğer insan makine arayüzleri için temel algoritmanın oluşumuna imkan sağlamaktadır. Yapay zekayı oluşturan algoritma veri, garanti ve çürütücüleri değerlendirecek iddia veya yargı oluşturmak için niteleyiciyi kullanacaktır. Başka bir deyişle Toulmin’in argümantasyon modelinin bileşenleri insan makine iletişiminde algılayıcı ve analitik yazılım mimarisinin iskeletini oluşturabilmektedir.

Toulmin’in klasik mantığa getirdiği eleştiriler ile gündelik yaşamadaki akıl yürütme biçimlerini çözümleyecek bir model oluşturmuştur. Toulmin’in argümantasyon modeli ve kuramı argümantasyon ve retorik çalışmalarını farklı bir boyuta taşımıştır. Öyle ki model mantık ve epistemoloji arasında köprü oluşturmuştur. Akıl yürütme üzerine geliştirdiği kuram bilimsel düşünceye uygulanması argümantasyon kuramını sağlık bilimlerinden hukuk bilimine birçok disipline taşımıştır. İnsan düşüncesini çözümleyen modelin, bilgisayar temelli tüm makine ve arayüzlere uygulanma imkanı bulunmaktadır.

Bu sunumlardan da anlaşılacağı üzere, Toulmin klasik mantığa dahil ettiği argümantasyon modeli ve kuramı, hukukta da kullanılan akıl yürütme/muhakeme yöntemine uygulanabilir niteliktedir. Çünkü bu model, tartışma ve çatışma sürecinin çözümlenmesi konusunda çalışma yapan kişiye analitik bir araç sağlamaktadır.

Hukuk uygulamasının en önemli alanı olan yargılama sürecinin ve bu süreci düzenleyen ve disipline eden usul hukukunun, büyük ölçüde Toulmin’in argümantasyon modeli üzerine kurulu olduğu aşikardır. Bu bağlamda, yargılama sürecinde de Toulmin’in argümantasyon modelinin ve şemasının öngördüğü şekilde bir işleyiş vardır. Bu işleyişe göre, yargıç, tarafların iddia ve savunmalarını dinlemekte, tarafların ileri sürdükleri olaylardan, olgulardan ve delillerden oluşan toplanan verileri değerlendirmekte, bunlardan iddiaya ve savunmaya geçişi sağlayan güvenceleri, verilerle, yani kanıtlarla karşılaştırarak iddiayı ve savunmayı denetlemekte ve bunların sonuçlarına göre karar vermekte, kararını da bunları esas alarak gerekçelendirmektedir.

Günümüzde hukuk ve yargılama alanında da kullanılmaya başlanılan, fikir babası “makineler düşünebilir mi?” sorunsalını ortaya atarak makine zekâsını tartışmaya açan Alan Mathison Turing (İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog. Bilgisayar biliminin kurucusu olan Turing geliştirmiş olduğu Turing testi ile makinelerin ve bilgisayarların düşünme yetisine sahip olup olamayacakları konusunda bir kriter öne sürmüştür) olan ve insan zekâsına özgü algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme (belirtme), sorun çözme, iletişim kurma, çıkarımda bulunma, karar verme gibi yüksek bilişsel fonksiyonları veya otonom davranışları sergilemesi beklenen yapay bir işletim sistemi olan “yapay zeka” uygulaması da, büyük ölçüde Toulmin’in argümantasyon modeli ve şeması üzerine kuruludur.

O nedenle, hukuk eğitiminde ve öğretiminde, ileride avukat, yargıç ve savcı olacak olan öğrencilerin, argümantasyon eğitimi almalarında, mantık ve epistemoloji arasında köprü oluşturan bu modele göre akıl yürütme kuramını, özellikle avukatlık mesleği yönünden önem arz eden retorik ve tartışma yöntemini öğrenmelerinde yarar vardır.

Argümantasyon tabanlı öğrenme yaklaşımında öğrenciler bilgiyi sorular sordukları, iddialar oluşturdukları ve bu iddialarını delillerle destekledikleri araştırma-sorgulamaya dayalı bir öğrenme ortamında yapılandırmakta ve bu sayede dinamik bir eğitim hedeflenmektedir.

WEBERİAN DÜŞÜNCELER!

Latince ‘arkadaş’ anlamına gelen ‘socius’ sözcüğünden türetilen sosyoloji biliminin konusu, insan topluluklarını, bu toplulukların yaşam tarzlarını, bu yaşam tarzlarına egemen olan kuralları incelemektir.

Sosyoloji biliminin kurucu babası İbn-i Haldun, ona bu ismi veren ve sosyolojiyi bir metot haline getiren Auguste Comte’dur. Sosyoloji bilimine katkı yapan, onu geliştiren bir diğer isim ise Emile Durkheim’dir. İnsan topluluklarını her tür bağlantıdan ayrı ve sadece birbirlerine bağlı insan grupları olarak ele alan, bu temelde inceleyen ve sosyolojiye katkı yapan bir diğer düşünür ise Karl Marx’dır.

Ama modern sosyolojinin kurucusu, modern toplumun temel özelliklerini kavrayan, kavradığı için de, bir bilim olarak sosyolojinin genel olarak kavramsal çerçevesini çizen ve tutarlı bir sosyal bilimler felsefesi geliştiren, bu yolla sosyal bilimlere felsefi bir temel, sosyolojiye ise kavramsal bir çerçeve kazandıran, benim bu yazıya konu yaptığım düşünür Max Weber’dir.

Weber’e göre sosyolojinin en başta gelen araştırması gereken hususlar; dinin toplumsal olayları ve eylemleri, toplumsal olguların dini ne şekilde etkilediği, din ile ekonomi ve toplumsal yapı arasındaki ilişkilerin özellikleri, bürokrasinin toplumu nasıl ve hangi ölçüde şekillendirdiği, toplumsal yaşamın değişik alanlarındaki neden-sonuç ilişkileri olmalıdır.   

Nitekim Weber, ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’ isimli çalışmasında, kapitalizm ile din arasındaki ilişkiyi, diğer bir deyişle ekonominin ve toplumsal yapının din üzerindeki etkisini ve bunun sonuçlarını inceler. Bu çalışmasındaki yaklaşımına göre Weber, ekonomik ve toplumsal gelişmenin bütün toplumlar için bir zorunluluk olmadığı, bu gelişmeyi sadece bunun gerektirdiği özelliklere sahip toplumların gerçekleştirebileceği düşüncesindedir. Ona göre bu özelliğe sahip olan toplumlar, Protestan ahlakını benimseyen Batı toplumlarıdır. Esasen Batı toplumlarının en temel özelliği olan ve özü itibariyle toplumsal bir gelişme yasası niteliği taşıyan rasyonelleşmenin kaynağı da Protestanlık öğretisidir.  

Weber’in Protestan ahlak anlayışının kapitalizmin gelişmesini sağlayan ruh olduğuna ilişkin bu yaklaşımını doğrulayan en önemli toplumsal ve ekonomik olgu, kapitalizmin Fransa, İspanya gibi Katolik, Rusya gibi Ortodoks ülkelerde değil de Protestanlığı benimseyen Almanya’da ve yine Protestanlık ile Katoliklik arasında bir yerde bulunan ve daha ziyade Protestanlığa yakın olan İngiltere’de, Hollanda’da ve püriten ahlaka dayanan Amerika’da gelişmiş olmasıdır.

Weber’e göre bu gelişmeyi sağlayan unsur, kapitalizmin maddi yönünü oluşturan burjuva sınıfının varlığı, kentleşme, sanayileşme, teknolojik gelişme ve rasyonel hukuktur. Esasen kapitalist ruhu yaratan ve geliştiren de, zamanı boşa harcamayı ve boş işlerle uğraşmayı günah kabul eden, boş konuşmayı ve lüksü ahlaki açıdan kabul edilemez sayan Protestan hayat anlayışı ve din felsefesidir. Buna göre Protestan ahlakın akılcı, düzenli, sürekli ve disiplinli çalışma ve biriktirme anlayışı ve ilkeleri kapitalizmin gelişmesini sağlamıştır. Bu dünyanın nimetlerine sırtını dönen, öte dünyayı bu dünyaya tercih eden, fakirliği yücelten, faizi yasaklayan Katolik inanç ise, kapitalizmin gelişmesini ve ilerlemesini engellemiştir.

Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu dışında, Meslek Olarak Bilim, Din Sosyolojisi, Ekonomi ve Toplum, Ekonominin Genel Tarihi gibi başkaca önemli eserleri olan Weber’in, üzerinde çalıştığı bir diğer önemli konu ise, sosyolojik bir olgu olan meşruiyet kavramıdır. Meşruiyet tipolojisi olarak isimlendirilen Weber’in sınıflandırmasına göre, üç ayrı egemenlik çeşidi ve bu egemenlik türlerine uygun üç ayrı meşruiyet tipi vardır. Ve bunlar, geleneksel otoriteden kaynaklanan geleneksel meşruiyet, karizmatik otoriteden kaynaklanan karizmatik meşruiyet, günümüzün meşruiyet anlayışı olan yasal-rasyonel otoriteye dayanan yasal-rasyonel meşruiyet.   Siyasi meşruiyetin kaynağını oluşturan bu meşruiyet çeşitleri, insanların bir rejime itaat etmelerini sağlayan nedenlerdir.  

Weber’in devlet tanımında önemli bir yer tutan meşruiyet kavramı,  haklılaştırılabilen ve/veya hukukileştirilebilen bir inançla meşru olan fiziksel  cebir tekeline dayanır. Ona göre otorite ile güç kavramı arasında bir farklılık vardır. Öyle ki, bir başkasıyla olan sosyal ilişkisinde kişi, kendi idaresini karşısındakinin karşı koymasına rağmen yerine getirtebiliyorsa, o kişi güç sahibidir. Gücün özel bir biçimi olan otoritenin verdiği emir başkasına itaat etme görevi yüklüyorsa, bu otoritenin varlığı nedeniyledir. Buna göre otorite meşruluk temeline dayanır.

Ne var ki, devletin sahip olduğu cebir tekeline rağmen, insanların daha uzun bir süre sadece geçmişte bir zamanlar olduğu gibi alışkanlık ve gelenek veya karizma ve bireysel liderlere başvurma gibi temellere dayanan otoritelere, bir zaman sonra itaat etmeyeceklerini savunan Weber’e göre, itaat edilecek tek otorite yasal-rasyonel otorite olacaktır. Zira bu otorite ve bu otorite şekline dayanan yasal-rasyonel meşruiyet, akılla yaratılmış kurallara dayanan ‘hukukilik’, hukuki statünün ve ‘işlevsel’ yetkinin geçerliğine bağlı bulunan inanç sayesinde var olan genel itaattir.  O nedenle, modern devletin meşruiyeti tamamıyla ‘hukuki otorite’ temeline, yani bir hukuki düzenlemeler koduna bağlı bulunan taahhüt üzerine kuruludur.

Weber’in yazılarının sosyolojinin gelişmesi ve Anglo-Amerikan dünyasındaki siyaset bilimi üzerinde muazzam etkisi olmuştur. Zira bu yazılar oldukça zengin çeşitteki gelişmeleri teşvik etmiştir. Bunlardan dikkat edilmeyi hak eden iki tanesi: ‘plüralizm’ veya ‘deneysel/ampirik demokratik teori’ (çok boyutlu güç hakkındaki Weberian fikirlerin başlangıç noktası) ve siyasetin ‘jeopolitiği’dir.  Yani siyasi coğrafyanın devletlere sağladığı avantaj ve dezavantajların incelenmesidir.

Weber’in üzerinde çalıştığı bir diğer alan bürokrasi kurumudur. Ona göre devletin idari aparatları olan kurumlarının başında bulunan atanmış memurları tarafından çalıştırılan geniş bir organizasyon ağı vardır. Bu organizasyon ağının adı Balzac’ın ‘cüceler tarafından işletilen dev bir mekanizma’ olarak tanımladığı bürokrasidir. Weber, örgütlerin yapısı ve tasarrufları üzerinde yaptığı incelemeler sonucu geliştirdiği bürokrasi modelini ‘ideal tip’ bir düzen olarak kavramlaştırmıştır. Bu kavramlaştırmaya göre bürokrasi, gelenek ve karizmanın tersine rasyonel bir kurallar sistemidir.

Tarihte pek çok zamanda ve yerde devlet için bürokrasi tipi organizasyonlar gerekli olmasına rağmen, Weber’in ‘Ekonominin Genel Tarihi’ isimli eserinde yazdıklarına göre, sadece Batı toplumları, profesyonel bir idare, uzmanlaşmış memurlar ve yurttaşlık kavramına dayanan hukuk olarak kendi modern ölçeği içinde devleti bilmektedir. Oysa bu kurumlar, Doğu toplumlarında başlamıştır ve kadimden beri vardırlar, ne var ki, bunlar o toplumlarda gelişememişlerdir. Zira Weber’e göre modern devlet kapitalizmin bir sonucudur; nitekim modern devlet kapitalizmden önce gelmiş, kapitalist gelişmenin desteklenmesine yardım etmiş, rasyonel idarenin genişlemesine büyük bir ivme kazandırmıştır. Bu yaklaşıma göre, bürokrasi hukuki otorite üzerine kurulmuştur.

Weber’e göre bürokrasinin asli unsurları: yasalarla düzenlenmiş yetki alanı, otorite hiyerarşisi üzerine kurulu bir örgütlenme yapısı, bürokratik yönetimin dayanağının yazılı belgeler olması, işbölümü esasına dayanan uzmanlaşma, bürokratik hizmetin duygusallıktan uzak şekilde, tarafsızlık içinde ve tamamen gayri şahsi biçimsel kurallara göre yürütülmesi, kurallara bağlılıktır

Rasyonel bir yasal sistemin uygulanmasının temelini atan bürokrasinin sahip olması gereken teknik özellikler ve üstünlükler Weber’e göre; doğruluk, hız, kesinlik, dosya bilgisi, süreklilik, gizlilik, birlik, kurallara bağlılık, bağımsızlık ve tarafsızlıktır.

Bürokrasi kavramının anlamını genişleten Weber, bu kavramı ve kurumu geniş ölçekli organizasyonların bütün şekillerine, bu bağlamda devlet hizmetine, siyasal partilere, endüstriyel teşebbüslere, üniversitelere uygulamıştır. Esasen Weber özel ve kamu idarelerinin gelecekte daha da fazla bürokratikleşeceğine inanır. Ona göre hizmet bürokrasisinde bir büyüme mevcuttur; idare yazılı dokümanlara dayanmaktadır; uzmanlaşma geleceğin eğitim şeklidir ve bürokrasi hizmetine talip olanlar niteliklerine göre atanmaktadırlar; resmi/şekli sorumluluklar memurların tam kapasiteyle çalışmalarını talep etmektedir. Esasen bürokrasi her koşulda tamamıyla bir zorunluluktur. Öyle ki, ekonomik hayat daha karmaşık ve farklılaşmış duruma geldiğinde, bürokratik idare daha gerekli hale gelir.

Nitekim Weber ‘Ekonomi ve Devlet’ isimli çalışmasında bürokrasinin yayılmasını ve yaygınlaşmasını şu şekilde açıklar: ‘Bürokratik organizasyonun ilerlemesi için belirleyici neden, her zaman onun diğer organizasyon şekillerine göre tam olarak üstün tekniğe sahip olmasındandır. Tam olarak gelişmiş bürokrasi cihazı üretimin mekanik olmadığı usullerle mukayese edilir. Hassas, hızlı, belirgin, dosya bilgisi, devamlılık, takdir, birlik, sıkı itaat, sürtüşmeleri azaltma, maddi ve manevi maliyet – bunlar tam anlamıyla bürokratik idare içinde ve özellikle onun monokratik/tek renkli şeklinde optimum noktaya yükselirler.

Politikacılar ve her türden siyasal aktörler kendilerini bürokrasiye bağlı bulurlar. Weber’e göre, merkezi soru(n), bürokratik gücün nasıl kontrol edileceği üzerinedir. Zira o, kontrol eksik olduğunda, kamu organizasyonunun, öncelikli ilgisi ulus devlet olmayanların, örneğin organize sermayedarların ve büyük mülk sahiplerinin güçlü özel çıkarlarının avına düşebileceğine; dahası olağanüstü ulusal durumlarda liderlerin etkisiz olabileceklerine inanır. Ona göre bürokratlar,  siyasetçilerin aksine tutkulu bir tavır almazlar, zira onların teknik veya ekonomik kriter yanında politik bir düşünce için eğitimleri yoktur.

Weber’in sosyal yapı, bürokrasi ve devlet arasındaki ilişkilerdeki pozisyonu, onun sosyalizmi değerlendirmesinin incelenmesiyle aydınlatılabilir. O özel kapitalizmin kaldırılmasının ‘çok basit olarak millileştirilen ve toplumsallaştırılan teşebbüslerin üst yönetiminin bürokratik hale gelmesi anlamında’ olduğuna inanır. O nedenle, kaynakları kontrol edenlere olan güven geliştirilmelidir, pazarın kaldırılması için kaldırılma anahtarı devlet gücünü dengelemelidir. Pazar değişim ve sosyal hareketlilik üretmelidir: zira bu olgu kapitalist dinamiğin temel kaynağıdır. Bu şekilde düşündüğü için WeberEkonomi ve Toplum isimli eserinde şunları ifade eder: ‘Eğer özel kapitalizm elimine edilebilirse, bürokrasi tek başına yönetebilir. Şimdi biri diğerine çalışan ve potansiyel olarak birbirlerine karşı olan ve dolayısıyla birbirlerini bir ölçüde kontrol eden özel ve kamu bürokrasileri tek bir hiyerarşide birleşmelidir. Bu kadim Mısır’daki duruma benzemelidir, ancak bu daha fazla rasyonel – ve bundan dolayı kırılmaz – şekilde olmalıdır.’ 

Weber ‘ilerleme’ ile birlikte bürokratik devlete yönelik muazzam hızın kapitalist gelişme tarafından sağlandığını ileri sürmekte, bu hızlı gelişmenin parlamenter hükümet ve parti sistemiyle eşleştiğine, memurlar tarafından devlet gücünün gasp edilmesine karşı mükemmel bir şekilde engel sağladığına inanmaktadır.

Weber yoğun sınıf mücadelelerinin tarihin değişik safhalarında meydana geldiğini ve sermaye ile ücretli işçi arasındaki ilişkilerin sanayileşen kapitalizmin çok sayıdaki özelliğinin açıklanmasında dikkate değer önemde olduğunu kabul eder. Ve fakat gücün analizi görüşünden sınıfların analizinin asimile edilmesine güçlü şekilde karşı çıkar. Weber’in ‘statü grupları’ dediği siyasal partiler ve ulus devletler, önemlidirler. Zira grup dayanışması duyguları veya etnik cemaat veya prestij gücü veya genel olarak milliyetçilik tarafından yaratılan coşku, modern çağda siyasal gücün yaratılmasının ve harekete geçirilmesinin hayati parçalarıdır.

Weber dahili kamu kuruluşlarının (ve özel) çalışmalarını da analiz etmiştir.  Onun bu konudaki analizleri, bu bağlamda bürokrasinin oluşumundaki eğilimler hakkındaki gözlemleri devletin anlaşılmasına büyük katkı yapmıştır. Onun çalışması Marksist ve özellikle Leninist görüşlerin, devlet faaliyetleri, kuruluşların şekli ve sınıf ilişkileri arasındaki yakın bağlantılar üzerine olan vurgularının dengelenmesini sağlamıştır.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ YÖNETİMİ OLARAK 2010-2013 YILLARI ARASINDA YAPTIĞIMIZ HİZMETLER-

Hepimizin bildiği üzere, hayal etmek, inanmak, güvenmek, umut etmek, bilmek ve yapmak hem insani hem de geleneksel fiillerdir. Kuşkusuz her hayal eden, her umut eden, her bilen yapmaz, yapamaz. Ama her yapan, hayal ettiği, kendisine ve beraberindekilere inandığı ve güvendiği, fikir sahibi olduğu, bildiği ve biriktirdiği için yapar. Yaptıklarını daha da güzelleştirmek için, bunlarının içine duygularını, estetik duyarlılıklarını katar. Onun için hayaller fikirleri, fikirler ise fiilleri başlatır. Yapmak, yani işlevsellik; hayallere, bilgiye, duyguya, hevese, heyecana, birikime ve deneyime gereksinim duyduğu kadar, iradeye, adına proje denilen somut fikirlere, pozitif hedeflere, zamana, bunlara inanan insanlara gereksinim duyar.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmeden önce bunları ve yine Chomski’den hem esinlenerek ve hem de ödünç alarak; “insana, mesleğe ve topluma özgü sorunlarda önemli olan işin eylemsel yönü olduğunu, tasarımlar, eylemli olarak yapıp ettiklerimizin dürtüsü olan tasavvuru, tasavvur ise görgü, bilgi ve deneyim sahibi bir insanın içerisinde yaşabileceği bir geleceği hayal etmeyi kapsadığını, hedeflerin ise, tasarım, bilgi, fikir ve deneyim rehberliğinde belirlediğimiz seçimler ve tercihler olduğunu, tasarımlarımız uzak ve bir kısmı henüz belirsiz de olsa, hedeflerin ulaşılabilir uzaklıkta bulunduğunu’ ifade etmiş ve sonuç olarak; ‘bu aşamada tasarladıklarımız ve hedeflediklerimiz, belki ilk yüz gün içerisinde gerçekleştirilemez, ilk üç yüz altmış beş gün içerisinde gerçekleştirilemez, ilk yedi yüz gün içerisinde gerçekleştirilemez, bizim görev süremiz içerisinde gerçekleştirilemez demeyelim, bir kez başlayalım, tereddüde düşmeden, endişeye ve kuşkuya kapılmadan, duraklamadan, kararlılıkla ve tarihin bize biçtiği kaderi yerine getirmek üzere hep birlikte yola çıkalım.  Geleceği inşa etmek için hep birlikte yola çıkarsak eğer mutlaka başarırız” demiştim.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na aday olduğum süreçte; kendimi tanıtmak, düşüncelerimi ve seçildiğim takdirde arkadaşlarımla birlikte yapmayı planladıklarımı açıklamak için hazırladığım broşürün “Tasarım ve Hedefler” başlıklı bölümünde önüme 72 adet tasarım ve hedef koymuştum. Birlikte görev yaptığım arkadaşlarımla birlikte, bunların tamamını ve hatta başlangıçta yapmayı hedeflediklerimizden çok daha fazlasını gerçekleştirdik.

Neler mi yaptık?  Geride neler mi bıraktık? Aşağıda sunduklarım, rutin olarak yapılanların dışında yaptığımız, önemli iş ve hizmetlerin kısa bir özetidir. Buna göre;

  • Göreve başladığım tarih itibariyle Mal Beyanımı, Türkiye Barolar Birliği WEB sayfasına koymak suretiyle kamuoyu ile paylaştım.
  • Benim göreve başladığım tarihten, görevden ayrıldığım tarihe kadar olan sürede, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun tüm kararlarını ve haftalık mali bülten şeklinde tüm gelir ve giderlerini WEB sayfasında yayımlamak suretiyle idari ve mali şeffaflık sağladık.
  • 29-30 Haziran 2010 tarihlerinde, Ankara Barosu ve Türkiye Felsefe Kurumu ile birlikte, Japon, Alman, Belçikalı ve Türk uzmanların katıldığı “Hukukçuların Meslek Etiği” konulu Uluslararası Sempozyumu düzenledik.
  • Türkiye Barolar Birliği’nin 41.Kuruluş Yılı Etkinlikleri kapsamında 09 Ağustos 2010 günü düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda; savunmanın bağımsızlığı ve özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti gibi konuların yanı sıra, o aşamada gündemde olan Anayasa değişiklikleri ile bazı Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları hakkında verilen yakalama kararları hakkındaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerimizi kamuoyunun bilgisine sunduk.     
  • Ağustos/2010 ayından itibaren aylık elektronik bülten yayınlanmaya başladık.
  • 2010-2011 Adli Yılı’nın Açılışı münasebetiyle 06 Eylül 2010 günü Yargıtay’da düzenlenen törende, TBB Başkanı olarak yaptığım konuşmada; avukatların ve baroların sorunlarının yanı sıra, TBB olarak Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ne karşı olduğumuzu, bu mahkemelerin ivedi olarak kaldırılmasını talep ettiğimizi,  Ergenekon süreci ve bu süreçteki gözaltı ve tutuklama kararlarına yönelik eleştirilerimizi, Anayasa değişiklikleriyle ilgili taslak hakkındaki görüş, düşünce, eleştiri ve önerilerimizi ifade ettik.  
  • Benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmama kadar geçen iki yıl içinde bir türlü faaliyete geçirilemeyen Türkiye Barolar Birliği Litai Konukevi’ni; lokanta, kafe, bar, fitness center, sauna, Türk hamamı, Fin hamamı, sauna gibi eklentileriyle birlikte 17 Eylül 2010 tarihinde, yani benim göreve başlamamdan sonra ve 3 ay içinde avukatların hizmetine açtık.
  • Türkiye Barolar Birliği olarak 6-10 Ekim 2010 tarihleri arasında İstanbul TÜYAP Fuar Alanı’nda düzenlenen, 16 ülkeden 66 firmanın katıldığı ve 130.000 kişinin ziyaret ettiği Uluslararası Bilgi ve İletişim Teknolojileri Fuarı’na (CeBIT Bilişim Eurasia Fuarı) katıldık. Bu fuarda Türkiye Barolar Birliği ürünlerinden olan “Yeni Nesil Avukatlık Kimlik Kartlarını”, “TEKNOBOARD Duyuru Sistemlerini”, “KİOSK Cihazlarını”, adliye binalarında sıra alma işlemlerine ilişkin “SIRAMATİK” cihaz ve yazılımlarını, avukatların Adliye Binalarına girişini kolaylaştıran “Turnike Geçiş Sistemlerini”, avukatlara adliye binalarında ve barolarda ödeme kolaylığı sağlayan “POS Ödeme Cihazlarını” tanıtmak için teşhir ettik.
  • İspanya Ankara Büyükelçiliği, İspanya Avukatları Genel Konseyi, İspanya Dış Ticaret Enstitüsü (ICEX) ile birlikte 04 Kasım 2010 tarihinde Ankara’da, 100’e yakın avukatın iştirak ettiği “Turkey-Spain Legal Services/Türkiye-İspanya Hukuk Hizmetleri” konulu toplantıyı düzenledik.    
  • Atatürk’ün ölümünün 72. yılı münasebetiyle 10 Kasım 2010 tarihinde Doç.Dr.Kemal Arı’nın konuşmacı olarak katıldığı “Atatürk’ün Düşünce Dünyasında Halk ve Demokrasi” konulu konferansı düzenledik.   
  • 10 Aralık İnsan Hakları Günü münasebetiyle avukatların, akademisyenlerin ve siyasi parti temsilcilerinin konuşmacı olarak katıldıkları “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” konulu paneli düzenledik.
  • Karikatür Vakfı ile birlikte 10 Aralık İnsan Hakları Günü etkinlikleri kapsamında seçkin karikatüristlerin katıldıkları “Tutuklu ve Hükümlü Hakları” konulu karikatür sergisini düzenledik. 
  • Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bilal Eriş ile birlikte 13 Aralık 2010 günü düzenlediğimiz basın toplantısında, tutuklu ve mahkumların temel insan haklarından olan tedavi hakkını ihlal eden İç İşleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı arasında bağıtlanan “Üçlü Protokolü” kamuoyunun gündemine taşıyarak bu protokolün tutuklu-mahkum hakları ile tıp etiğine uygun hale getirilmesini talep ettik. Anılan protokol bu basın toplantısı sonrasında, tutuklu-mahkum hakları ile tıp etiğine uygun hale getirildi.   
  • Adalet Bakanlığı ile 02 Mayıs 2010 tarihinde “Veri Erişim, Paylaşım ve Kullanım Esaslarına Dair Protokolü” imzaladık. Bu protokol ile UYAP ve UBAP arasında e-devlet kapsamında veri iletişim bağlantısı kullanılarak ilgili mevzuat çerçevesinde veri görüntüleme, elektronik ortamda ödeme, kimlik doğrulama dahil olmak üzere her türlü veri erişim, paylaşım ve kullanım esasları ile asliyelerde turnike sisteminin kurulması sağlanmıştır.
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ortaklıklarından olan ve “Gazilere” yardım amacıyla kurulan TürkTrust şirketiyle 15 Aralık 2010 tarihinde bağıtladığımız sözleşme ile elektronik imza üretimine geçtik. Elektronik imza üretimi için gerekli olan ISO 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi sertifikası aldık. E-imza üretiminden elde edilen gelirin yaklaşık 1/3’ünü elektronik imza satan barolarımıza aktarmak suretiyle barolarımıza kaynak aktardık.
  • 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu’na uygun nitelikte elektronik imza ve mobil imza uyumlu kimlik tanıma sisteminin kurulumunu sağladık, bunu UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegre ettik. 
  • Avukatların dosya okumakta sorun yaşadığı Kalem Yönetmeliği’nin 45.maddesinin değiştirilmesini sağladık.
  • İnsan Hakları ihlalleriyle ilgili sağlıklı bir veri tabanı oluşturmak amacıyla TBB İnsan Hakları Merkezi bünyesinde İnsan Hakları İzleme, Raporlama ve Arşivleme Projesi’ni (İHİRAP) başlattık.
  • Aralık-2010’da Türkiye’de bir ilk olan “Tutuklama Raporu”nu yayımladık. 
  • Stajyer Avukatlar için Staj Eğitim Programlarını başlattık. İlki 09-14 Ocak 2011 tarihleri arasında yapılan eğitim programına Türkiye’nin değişlik barolarından gelen 47 stajyer katıldı. Bir hafta süreyle Litai Konukevi’nde ağırladığımız stajyer avukatlarımız için sıkıştırılmış staj eğitiminin yanı sıra değişik sosyal etkinlikler düzenledik.
  • 14 Ocak 2011 tarihinde düzenlenen törenle, UNDP Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı çerçevesinde adli yardım, alternatif uyuşmazlık çözüm yolları, adalete erişim, hukukun üstünlüğü konularında işbirliği yapmayı konu alan “Mutabakat Metni”ni, Birleşmiş Milletler Daimi Koordinasyonu ve Türkiye Daimi Temsilcisi Shaid Najan ile birlikte imzaladık.        
  • TBB Yönetim Kurulu’nun 26 Nisan 2010 ve 07 Ekim 2010 tarihli kararları ile izlenmesine karar verilen KCK davasının 13 Ocak 2011 tarihinde Diyarbakır’da, Ergenekon davasının 17 Ocak 2011 tarihinde Silivri’de yapılan duruşmalarını mahkeme salonunda bizzat bulunarak izledik. 
  • 22 Ocak 2011 tarihinde, Karanfil Sokak’taki eski Birlik binasında yaptırdığımız ve “Av. Prof. Dr. Faruk Erem Avukat Evi” adını verdiğimiz günü birlik konukevini hizmete açtık.
  • Avukatlık ücretinin ve bunun KDV’sinin tahsil ile birlikte doğacağını öngören Gelir Vergisi Kanunu ile yine avukatlık ücretine isabet eden KDV’sinin vekaletnamenin sunulmasıyla birlikte tahakkuk edeceğini öngören Katma Değer Vergisi Kanunu’ndaki farklı düzenlemelerden kaynaklanan ve KDV’si yönünden avukatları son derece müşkül duruma düşüren sorunu Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 2010/1 sıra nolu Vergi Denetimi ve Koordinasyonu İç Genelgesi’nin yayımlanmasını sağlamak suretiyle çözümledik. 
  • Ocak-2011 ayı içerisinde çıkan Torba Kanun içersine konulmasını sağladığımız bir hükümle deyim yerinde ise bir devrim gerçekleştirdik. Bu bağlamda avukat stajyerlerinin genel sağlık sigortası kapsamına alınarak primlerinin Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmesini sağladık. Bu suretle avukat stajyerlerini sağlık güvencesine kavuşturduk.
  • Türkiye Barolar Birliği’nce ilgili mevzuat hükümleri gereği stajyer avukatlara kullandırılan staj kredilerine ilişkin elektronik ortamda tutulan kayıtların ve verilecek hizmetlerin teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini, geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile teknik destek hizmeti verilmesini sağladık. 
  • Staj kredilerinin tahsilinin sağlanabilmesi amacıyla yeni kredi takip programı yazdırarak bunun uygulamaya konulmasını gerçekleştirdik. Bu yazılım sayesinde benim Birlik Başkanı olmama kadar takip ve tahsil edilmeyen 12180 adet staj kredi dosyasının takibini yaptık ve herhangi bir yasal yola başvurmadan görev süremiz içerisinde yaklaşık 14 trilyon lira olan staj kredi alacaklarını tahsil ettik. 
  • Bazı hastalıkların tedavisi için stajyer avukatların isteğe bağlı sigorta primlerinin Türkiye Barolar Birliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu (SYDF) tarafından ödenmesi uygulamasını başlattık.
  • Sağlık giderleri için avukatlara yapılacak yardımların, herhangi bir belge ve rapor istenmeden, doğrudan tedavinin yapılacağı yerdeki hastaneye ödenmesini öngören hastane anlaşmaları sistemini başlattık.
  • 01 Şubat 2011 tarihinden başlamak üzere, ihtiyaç sahibi emekli avukatlara hastalık, yaşlılık, malullük halleri için ek emeklilik geliri bağlanması uygulamasını başlattık.
  • Litai Konukevi’nin hizmete girmesini takiben, tedavi amacıyla Ankara’ya gelen ve TBB Litai Konukevi’nde konaklayan avukat ve refakatçilerinin konaklama giderlerinin TTB-SYDF’nu tarafından karşılanması uygulamasını getirdik.              
  • Ocak-2011’de yürürlüğe giren Torba Kanun’a konulan bir hükümle, Avukatların Kat Mülkiyeti Kanunu kapsamındaki bağımsız bölümlerde büro açamayacaklarına ilişkin sorunu çözdük. 
  • Ocak-2011’de yürürlüğe giren Torba Kanun’a konulan bir hükümle, avukat bürolarının belediyelerden iş yeri açma ruhsatı alma zorunluluğunun kaldırılmasını sağladık.
  • Gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasının takipçisi olmak suretiyle staj kredilerinin ve aidat borçlarının yeniden yapılandırılmasını sağladık. 
  • 31 Ocak 2011 tarihinde düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda, o aşamada Türkiye’nin gündeminde bulunan Yargıtay ve Danıştay’ın üye sayısının artırılmasına ilişkin yasal düzenlemeye karşı olduğumuzu ve yanı sıra Türkiye’nin gündeminde olan diğer konularla ilgili görüş ve düşüncelerimizi kamuoyuyla paylaştık.
  • Ocak 2011 tarihinde, tüm barolarımıza bedeli Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmek üzere Volkswagen Transporter marka/model 8+1 kapasiteli hizmet aracı alınmasına ilişkin projeyi başlattık. Yaklaşık 15 aylık bir süre içerisinde, o tarihte 78 olan tüm barolarımıza hizmet araçlarını teslim ettik. Daha sonra kurulan Kilis Barosu’nun hizmet aracı da bu baromuzun kurulmasından hemen sonra teslim edilmiştir.     
  • 07 Mart 2011 tarihinde Yargıtay’ın kuruluşunun 143. Yıldönümü münasebetiyle Yargıtay ile birlikte “Koruma Tedbirleri” konulu paneli düzenledik.
  • 11-12 Mart 2001 tarihinde yerli ve yabancı uzmanların konuşmacı olarak katıldıkları “Dünyada Arabuluculuk Uygulamaları” konulu uluslararası konferansı düzenledik.  
  • 28 Mart 2011 günü düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda, gazeteci Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının toplatılması bağlamında ifade ve basın özgürlüğüne yönelik ihlalleri kınadık, yanı sıra özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasını, keyfiliğe dönüşen tutuklama ve gözaltı kararlarına son verilmesini talep ettik.
  • Herkes İçin Adalet, Adalet İçin Avukat” sloganıyla başlattığımız “Avukatlar Haftası-2011 Etkinlikleri” kapsamında; Okuma Tiyatrosu, Yaratıcı Drama Performansı, Tutuklu ve Hükümlüler Arasında düzenlenen “Avukat-Savunma” konulu Resim Yarışması, “Adalet” temalı Fotoğraf Yarışması, Hukuk Fakültesi Öğrencileri arasında düzenlenen “Haklar, Sorumluluklar ve Gerçekler” konulu makale yarışmasına yer verdik.
  • Yine “Avukatlar Haftası-2011” etkinlikleri kapsamında Girne-KKTC’de, futbol, basketbol, voleybol karşılaşmalarının yer aldığı “Barolar Arası Spor Yarışması”nı ve “Meslekte 40-50 Yıl Plaket Töreni”ni düzenledik.  
  • Avukatlar Haftası-2011” etkinlikleri kapsamında; Ankara, Konya, Trabzon ve Hatay’da, bu il barolarıyla ortaklaşa olarak Yunanistan, İtalya, İspanya, Polonya, Fransa, Bulgaristan, İrlanda ülkelerinin temsilcisi olan avukatların konuşmacı olarak katıldıkları “Birinci Uluslararası Avukatlık Hukuku” konulu konferansı düzenledik.    
  • Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü ile varılan anlaşma çerçevesinde 09 Nisan 2011 tarihli Milli Piyango çekilişi, üzerinde TBB Logosu bulunan ve “Herkes İçin Adalet, Adalet İçin Avukat” özdeyişi yazılı Milli Piyango Biletiyle yapıldı.
  • PTT Genel Müdürlüğü ile yapılan anlaşma gereğince “Avukatlar Haftası-2011” anısına PTT Genel Müdürlüğü tarafından “İlk Gün Zarfı” çıkarıldı. 
  • 16-17 Nisan 2011 tarihlerinde Türkiye Barolar Birliği ile İzmir Barosu tarafından ortaklaşa düzenlenen “Olağanüstü Yargılamaların Olağanlaşmış Hali-Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” konulu paneli İzmir’de yaptık.    
  • 17 Nisan 2011 tarihinde TBB’nin ve 57 Baro Başkanı’nın imzaladığı Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin kaldırılması talebini içeren deklarasyonu yayımladık.
  • 24 Nisan 2011 tarihinde Türkiye Barolar Birliği tarafından rahmetli başkanımız Özdemir Özok anısına “Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru” konulu konferansı düzenledik.  
  • 29 Nisan-01 Mayıs 2011 tarihleri arasında Muğla’da, Muğla Barosu ile birlikte “IV. Stajyer Avukatlar Kurultayı” yapıldı.  
  • TBB’nin 31.Olağan Mali Genel Kurulu, 07- 08 Mayıs 2011 tarihleri arasında Adana’da yapıldı.
  • Danıştay’ın 143.Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle 10 Mayıs 2011 tarihinde düzenlenen etkinlikte TBB Başkanı olarak yaptığım konuşmada, idarenin yargısal denetiminin önemi, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, avukatların idari yargıda karşılaştıkları sorunlar üzerinde durdum.
  • 11-14 Mayıs 2011 tarihleri arasında İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Kültür Üniversitesi tarafından ortaklaşa düzenlenen ve 42’si yabancı olmak üzere 241 konuşmacının yer aldığı “Uluslararası Anayasa Kongresi”nin açılışında yaptığım konuşmada; yapılması düşünülen yeni anayasanın katılımcılık ilkesine uygun olarak yapılması, Cumhuriyetin kurucu değerlerinin korunması, yargı bağımsızlığının tahkim edilmesi, bunun için de Adalet Bakanı ile müsteşarının HSYK’da yer almaması, barolara Anayasanın yargı bölümünde yer verilmesi, hak ve özgürlük alanlarının genişletilmesi, gerek bu konuda, gerekse hukuk konusunda evrensel standartlara uyulması gerektiğini ifade ettim.
  • 20 Mayıs 2011 tarihinde müziğin, balenin, semanın bileşkesinden oluşan “Hak Dostu Mevlana-Hoşgörü” konulu etkinliği düzenledik.
  • 18 Haziran 2011 tarihinde İstanbul’da, İstanbul Barosuyla ortaklaşa, yerli ve yabancı avukatlar ile akademisyenlerin katıldığı “Uluslararası Tahkim Uygulamaları” konulu sempozyumu gerçekleştirdik.
  • 23 Haziran 2011 tarihinde Malatya’da, Yargıtay, Malatya Barosu, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi’yle birlikte, Alman ve Türk akademisyen, yargıç ve avukatların konuşmacı olarak yer aldığı “Türk-Alman Uluslararası İş Hukuku Kongresi”ni düzenledik.     
  • TBB’nin 42.Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle 09 Ağustos 2011 tarihinde yaptığımız yazılı açıklamada; savunmanın özgür ve bağımsız, yargıcın tarafsız, yargının bağımsız, demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün olmadığı, birey hak ve özgürlüklerinin güvence altında bulunmadığı bir ülkede, yani Türkiye’de avukatlık mesleğinin yapılabilmesinin olanaklı olmadığına vurgu yaptık.
  • Ağustos-2011 tarihinden itibaren sağlık yardımı sınırının, avukatlar için 120.000,00, stajyerler için 20.000,00 TLsına çıkarılmasına, diğer sağlık yardımlarının limitlerinin artırılmasına karar verdik.
  • IP bazlı Çağrı Merkezini hizmete açmak suretiyle Barolar ve Türkiye Barolar Birliği arasında güvenli ve ücretsiz olarak telefon bağlantısı yapılmasını sağladık.
  • 2011-2012 Adli Yılının açılışı münasebetiyle 06 Eylül 2001 günü Yargıtay’da düzenlenen törende yaptığım konuşmada; özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasını, uzun tutukluluk olgusunu, Deniz Feneri davasındaki uygulamanın yargı bağımsızlığına aykırı olduğunu, ceza kovuşturmasının kolluk kuvvetlerine bırakılmamasını, bizzat savcılar tarafından yürütülmesini, baroların ve avukatlık mesleğinin sorunlarını, Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda avukatlık sınavının ivedi olarak yapılması gerektiğini kamuoyunun gündemine taşıdım.
  • 08 Eylül 2011 tarihinde Adliye Yönetimi Projesi’nin uygulanacağı 20 pilot bölgenin baro başkanları ve Adalet Bakanlığı yetkilileriyle yapılan değerlendirme toplantısı sonrasında bu konuda oluşturulan görüşün Adalet Bakanlığı’na sunulmasına karar verdik.
  • 13 Eylül 2011 tarihinde Barolar Birliği’nde düzenlenen ve o tarihte Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olan Fatma Şahin ve 13 baro temsilcisinin katıldığı toplantıda “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı”nın görüşülmesine, bu konuda katılımcı baro temsilcilerinin görüşlerini açıklamalarına imkan sağladık.
  • 20 Eylül 2011 tarihinde UNDP-Birleşmiş Milletler Kalkınma Projesi çerçevesinde, İzmir’de yapılan ve Türkiye, Moldova, Kırgızistan, Tacikistan, Gürcistan, Rusya, Kazakistan, Ermenistan, Azerbaycan, Özbekistan Baro temsilcilerinin katıldığı “Orta Asya ve Kafkaslarda Hukuk Hizmetleri Bağlamında Baroların Kapasitesi” konulu toplantıya Birlik Başkanı olarak bizzat katılmak ve görüş bildirmek suretiyle katkı yaptık.
  • 06 Ekim 2011 tarihinde İstanbul’da düzenlenen ve 17 ülkeden 1000’den fazla firmanın ürünlerini sergilediği CeBİT Fuarına Birliğimizin ürünleri olan UBAP Projesi, Yeni Nesil Akıllı Avukatlık Kimlik kartları, E-İmza, TBB TV ve TBB Radyo, Çağrı Merkezi Projesi, WEB Siteleri, Av.tr. Projesi, Adliye Turnike Sistemleri, LCD Duruşma Monitörleri, VPN, Ödeme Sistemleri, IP Bazlı Telefonlar, E-Baro, SYDF-Staj-Ruhsat-Kimlik-Sicil Yazılımları ile katıldık.  
  • 06-08 Ekim 2011 tarihinde İspanya’nın Alicante kentinde yapılan IV. Akdeniz Baroları toplantısına, benim sunduğum “Türkiye’de Hukukta Uzmanlaşmada Standart Düzenlemeler” konulu tebliğ ile katıldık.
  • 21-29 Ekim 2011 tarihleri arasında Antalya’da 7.Avukat Spor Oyunları’nı düzenledik.
  • Van ve çevresinde oluşan deprem sonrasında TÜRÜVAK ile ortaklaşa yardım kampanyası düzenledik. Van ve Erciş’te avukatların hizmetine sunulmak üzere konteynır ve çadır yardımı yaptık.
  • 25-26 Ekim 2011 tarihleri arasında HSYK tarafından İstanbul’da düzenlenen “Türk Yargı Sistemindeki Reformlar, Dünden Bugüne HSYK ve Avrupa Uygulamaları İle Mukayese” konulu etkinlikte Birlik Başkanı olarak yaptığım konuşmada; HSYK’nın yapısını, terfi, nakil, atama, görevden alma konularında objektif standartların olmadığını, Türkiye’nin bir savcılar devleti haline geldiğini eleştiri konusu yaparak HSYK’nın Hakimler ve Savcılar Kurulu şeklinde yapılanması gerektiğini, yargılama diyalektiğinde hakim, savcı, avukat eşitliğinin sağlanmasının zorunlu olduğunu ifade ettim.
  • 31 Ekim-2/3 Kasım tarihleri arasında Baro Başkanlarının katılımları ile “Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Uygulamasının Geliştirilmesi” konulu etkinliği gerçekleştirdik.        
  • 46 baromuza ücretsiz olarak, güvenliği sağlanmış, altyapısı hazır, baro personeli tarafından kullanılabilecek basitlikte, son derece işlevsel nitelikte WEB sayfası tasarımı yaptık.
  • Barolar arasında herhangi bir ayrım yapmadan, baro bina ve odalarının tefrişi için barolara tefrişat/donanım yardımı yaptık.
  • Türkiye Barolar Birliği bünyesinde tutulan sicil bilgilerinin doğru, sicil/ruhsat işlemlerinin daha hızlı yürütülebilmesi ve yine Ulusal Yargı Ağı Projesi’nden (UYAP) avukatların daha verimli biçimde yararlanabilmelerini sağlamak için Ulusal Baro Ağı Projesi’ni (UBAP) hayata geçirdik. UBAP ile UYAP’ı birbirine entegre ettik.
  • Tapu, trafik, SGK, nüfus bilgilerinin, adres sorgulama işlemlerinin UYAP Avukat Portalı üzerinden avukatların kullanımına ücretsiz olarak açılmasını sağladık.
  • Ulusal Baro Ağı Projesi’nin resmi internet sitesi www.ubap.org.tr ve bu internet sitesinin tüm teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini sağladık.
  • Geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile teknik destek hizmeti vermeye başladık.
  • Çok kolay biçimde kopyalanmasının mümkün olması nedeniyle Avukatlık Kimlik Kartlarını, yüksek güvenlikli, akıllı, iki adet çipli, manyetik şeritli, yedi adet görsel kopya korumalı, hologramlı biçimde ve ‘tek kart çok hizmet’ anlayışıyla modernize ettik. Kart başvuru ve üretim sürecini başvuru sahibinin süreci Web Sitesi ve SMS yolu ile takip edebilmesine olanak sağlayacak biçimde yapılandırılmasını gerçekleştirdik. Bu suretle o tarihe kadar Türkiye Barolar Birliği’nin bilmediği Türkiye’deki avukat sayısının belirlenmesini, avukatlarla ilgili olarak iletişim bilgilerinin güncellenmesini, bütün bunlarla ilgili olarak Türkiye Barolar Birliği nezdinde sağlıklı bir veri tabanının oluşturulmasını sağladık. 
  • Modernize edilen Avukat Kimlikleri ve Ruhsatnamelerin eşleştirilerek düzenlenmesini, sicil kayıtlarının doğru ve güvenilir hale dönüştürülmesini, ruhsatların yeni boyutlandırılan şekliyle basılmasını, basılan ruhsatların raporlamasının sisteme eklenmesini gerçekleştirdik.
  • Modernize edilmiş bu yeni nesil Avukatlık Kimlik Kartlarını, UYAP Avukat Portalına entegre etmek suretiyle, avukatların Adliye’ye gitmeden ofislerinden veya evlerinden dava açmalarını, harç, bilirkişi ücreti, keşif ücreti, pul gideri gibi parasal işlemlerin modernize edilen yeni Avukatlık Kimlik Kartı ile Birliğimiz tarafından kurulan elektronik ödeme sistemi üzerinden yapılmasını sağladık.
  • Yeni nesil Avukatlık Kimlik Kartı bünyesinde yapılması gereken havale/eft işlemlerinin, Halk Bankası sistemleri kullanılarak yapılabilmesini, staj kredi hesaplarının Halk Bankası nezdinde bulunması nedeniyle staj kredi parasal işlemlerinin ücretsiz yürütülmesini, kredi kullanan stajyerlerin hesaplarından masraf tahsilatı yapılmaması için gerekli olan entegrasyon işlemini gerçekleştirdik.
  • Bu kart üzerinden Petrol Ofisi İstasyonlarında Pompa Fiyatı üzerinden %4 indirim yapılmasını, bu indirimin %3’ünün avukatlara uygulanmasını ve   buradan elde edilen gelirin %1’inin barolara dağıtılmasını gerçekleştirdik.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartları sistemine bağlı olarak kurulan turnike, kiosk, kartlı geçiş sistemi, pos cihazları, teknoboard, otopark terminalleri ve benzeri terminallerin, donanımlarının ve cihazların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile barolarımıza teknik destek hizmeti verdik.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartları POS cihazları ile bu kartların sunucuları arasında güvenli yükleme ve harcama işlemlerini yapabilecek yazılım yaptırdık ve bunu uygulamaya koyduk. 
  • 79 il barosuna POS terminali kurduk. 
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartı sunucularının 16 Blade Server, 11 DL580 server hizmeti vermesini ve mevcut durumda ortalama %40 kapasite ile çalışmasını sağladık.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartı uyumlu turnike cihazları ile yeni nesil Avukat Kimlik Kartı sunucuları arasında güvenli bağlantı kurulumunu, kart bilgileri teyit ve kullanıcı bilgilerine geçiş kontrolü yazılımını yaptırdık.
  • Türkiye Barolar Biriliği bünyesinde TC kimlik no ile kişi bilgisi ve adres bilgisi sorgulama ihtiyacına cevap veren yazılımlara bilgi sağlaması amacıyla web servisi geliştirilmesini, yeni nesil Avukat Kimlik Kartı/Baro Kart bilgilerinin Mernis bilgileri ile güncel olması nedeniyle, hastanelerden sağlık yardımı almak üzere başvuruda bulunan avukatlara başka bir araştırmaya gerek kalmadan sağlık hizmeti verilmesini sağladık.
  • Avukatlara, Sodexo üyesi işyerlerinde ödeme yapabilme kolaylığı getirdik. Buradan elde edilen gelirin %2.5’inin barolara verilmesini sağladık. 
  • 31.12.2012 itibariyle 6286 Hukuk Bürosu/avukat, 21837 müvekkil ile 26823 dosyanın kayıtlı olduğu Corpus Mevzuat ve İçtihat Programı içeren Sanal Ofis uygulamasını başlattık. Bu uygulamanın UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegrasyonunu yaptık.
  • Bakıma ihtiyaç duyan avukatların huzurevi ve bakım evi ihtiyacının karşılanmasını, hastalık, malullük gibi nedenlerle çalışamayan ihtiyaç sahibi emekli avukatlara düzenli ve sürekli ek emeklilik geliri verilmesini, tedavi gören avukatların sağlık giderlerinin doğrudan SYDF tarafından hizmet alınan hastaneye ödenmesini sağlayan özel hastane anlaşmalarının iller düzeyinde yapılmasını uygulamaya koyduk.  
  • Sağlık ve geçici iş göremezlik yardımlarının kapsamını genişlettik. Bu bağlamda eş ve çocukların sağlık yardımı kapsamına alınmalarını sağladık.  
  • Çalışamaz durumdaki avukat meslektaşlarımıza aylık olarak sürekli iş göremezlik yardımı yapılmasını, bakım ihtiyacı duyan avukatlara aylık olarak bakım yardımı verilmesini gerçekleştirdik.
  • Yurtiçi Kargo şirketiyle yaptığımız anlaşma çerçevesinde, bu şirketin verdiği kargo hizmetlerinde avukatlara %40 oranında indirim yapılmasını sağladık.
  • UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) Avukat Portalı bünyesinde yapılacak ödemelerde Avukat Kimlik Kartı’nın kullanılmasını, UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) Avukat Portalı bünyesinde Avukat Kimlik/Sicil bilgileri ve resimlerinin paylaşılmasını gerçekleştirdik.
  • Akıllı telefon uygulamalarını başlattık. 
  • Barolarımıza hizmet vermek üzere teknik servis kurduk.
  • Tüm barolarımıza VPN bağlantısı (Sanal Ağ Kurulumu) kurmak suretiyle Türkiye Barolar Birliği ve kendi aralarında ücretsiz ve güvenli telefon görüşmeleri yapmalarını sağladık.
  • Bilgi İşlem Merkezimiz tarafından Avukatlara av.tr.uzantılı kişisel web sayfası yapımını başlattık, görev süremiz içinde 250’ye yakın meslektaşımıza web sayfası yaptık.
  • 444 22 76 numaralı Çağrı Merkezi’ni kurduk ve bu merkezi UBAP (Baro Ağı Projesi) sistemine entegre ederek bu merkeze Türkiye’nin her yerinden alan kodu kullanılmaksızın ulaşılmasını sağladık.
  • Türkiye Barolar Birliği İktisadi İşletmesi bünyesinde kesilen faturaların otomatik olarak faturalandırılmasını ve bunun UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) muhasebe sistemine entegrasyonunun yapılmasını gerçekleştirdik.
  • Sahte vekâlet pulu basımının önüne geçilmesi, meslektaşlarımızın vekâlet puluna daha kolay erişimlerinin sağlanması amacıyla elektronik pul uygulamasına geçtik.
  • Elektronik pul uygulamasının UYAP ve UBAP ile entegrasyonunu sağladık.
  • On-Line Eğitim için gerekli olan Adobe Connect yazılım lisansını aldık. On-Line Eğitime geçişin alt yapısını kurduk.
  • İnternet üzerinden canlı ve bant yayını yapan TBB-TV ve TBB-RADYO’yu kurduk, her ikisini de hizmete açtık.
  • Türkiye Barolar Birliği resmi internet sitesinin hem görsel hem de daha işlevsel biçimde yeniden yapılanmasını sağladık.
  • 31.12.2012 itibariyle 46 teknoboard duyuru panosu içerik yönetiminin yetkili barolarımız ve Türkiye Barolar Birliği tarafından sağlanmasını, FULL HD yayına uygun şekilde yazılım güncellemesi yaptık.
  • Yayım bölümünü yeniden yapılandırdık. Bu bağlamda daha önce dergi-yayım dizgi işlemlerinin dışarıdaki firmalardan satın alınması yönteminden vazgeçerek bu işlerin Türkiye Barolar Birliği bünyesinde yapılmasını sağladık.
  • Grafik/tasarım ve her türlü baskı işlemlerinin Türkiye Barolar Birliği bünyesi içinde yapılmasını ve yayıma hazır hale getirilmesini gerçekleştirmek suretiyle bu hizmetlerin dışarıdan satın alınması uygulamasına son verdik.
  • Türkiye Barolar Birliği Kütüphanesini yeniden yapılandırdık, bu bağlamda Av.Eralp Özgen Bilgi Belge Merkezi adıyla yerli ve yabancı yayımlarla kitap koleksiyonunun zenginleşmesini sağladık.
  • Türkiye Barolar Birliği’ne ait tüm yayımların taranarak elektronik ortama aktarılmasını, bunların web sayfamızdan ‘yayınlarımız’ bölümünde yayıma açılmasını, buradan eser adı, yazar adı ve kategori ile kitap içeriğine göre aranabilir pdf formatını hizmete sunduk. 
  • Türkiye’de ilk ve hala tek olan Türkiye Barolar Birliği Hukuk Müzesini kurduk ve hizmete açtık.
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı CMK programlarına alternatif CMK otomasyon programı yazılımı yaptırdık ve bu programı ücretsiz olarak 47 baromuzun kullanımına sunduk.
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı Adli Yardım programlarına alternatif Adli Yardım otomasyon programı yazdırılmasını ve bu programın 43 baromuzun kullanımına ücretsiz sunulmasını sağladık.
  • Doküman Yönetimi Sistemiyle ilgili yaptırdığımız yazılımı barolarımızın hizmetine ücretsiz olarak sunduk. 
  • Barolara SMS desteği verdik.
  • Türkiye Barolar Birliği Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu tarafından ilgili mevzuat ve yönergeler gereğince verilecek tüm yardımlara ilişkin elektronik ortamda tutulacak kayıtların ve hizmetlere ilişkin teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini ve geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını gerçekleştirmek amacı ile teknik destek hizmeti verilmesini sağladık.
  • Yargıtay Cezalar bölümüne 3 adet, İstanbul Çağlayan Adliyesine 5 adet, Gaziantep Adliyesine 4 adet, Tokat Adliyesine, Çankırı Adliyesine, Kahramanmaraş Adliyesine, Şanlıurfa Adliyesine, Bordum Adliyesine, Bursa Adliyesine, Ankara Bölge İdare Mahkemesine 4 adet olmak üzere 10 kuruma 22 adet avukat geçiş turnike sistemi kurduk.
  • Avukat meslektaşlarımıza Adliye girişlerinde geçiş kolaylığı sağlamak için il barolarında 96 adet Avukat Kimlik Kart uyumlu turnike geçiş sistemi kurduk.
  • İzmir Barosu’na 2 adet, Yargıtay Cezalar bölümüne 2 adet, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına 1 adet, Danıştay’a 1 adet, Türkiye Barolar Birliği İstanbul Temsilciliğine 1 adet, olmak üzere 24 adet KİOSK bilgilendirme sistemi kurduk. Bu sistem sayesinde avukatların Yargıtay, Danıştay dosyalarını sorgulamalarına, Baro Levhasına, Resmi Gazete’ye, Adliye Planına, Barolarımızın web sayfalarına ulaşmalarını sağladık.
  • Mahkemelerin duruşma salonlarında taraf vekillerinin masalarında kullanılmak üzere 35 baro bölgesinde 983 adet LCD monitör kurduk. Bu sistemin İçişleri Bakanlığı Kimlik Paylaşım Sistemi ile entegrasyonun yapılmasını, yenilenen versiyon 2 ile uyumlu hale getirilmesini gerçekleştirdik.
  • Isparta, Mersin, Rize, Karaman, Diyarbakır, Tokat, Sinop, Bitlis, Burdur, Hatay (İskenderun), Giresun, Ordu, Kütahya, Burdur, Niğde, Yalova, Amasya, Düzce, Sakarya, Karabük, Samsun, Kastamonu, Kayseri, Sivas, Şırnak, Tunceli Barolarımıza Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası satın aldık ve bunları hizmete açtık. Mardin ve Iğdır’da Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası inşaatlarını tamamlayarak bunların hizmete girmesini gerçekleştirdik.
  • Eskişehir Barosu, Konya Barosu, Kahramanmaraş Barosu Sosyal Tesis/Avukat Evi/Hizmet Binalarının inşaatına başladık.
  • İstanbul Barosu Avukatlarının hizmetine tahsis edilmek üzere Balmumcu’da Boğaz’a nazır sosyal tesis aldık, buranın tadilat işlerini başlattık.
  • Muğla, Niğde, Uşak Çorum, Manisa, Artvin ve Balıkesir Barolarına Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası yapımı için arsa satın aldık.
  • Erzurum Barosu’na ait Sosyal Tesisin/Avukat Evinin/Hizmet Binasının ilave inşaatının yapımını başlattık.  
  • Erzincan, Düzce, Bilecik Barolarının Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası sahibi olmalarına ve bunların tefriş edilmelerine katkıda bulunduk.
  • Türkiye Barolar Birliği muhasebe sisteminin tek düzen muhasebe sistemine uygun entegrasyon sistemi ile otomatik faturalama işlemlerinin yapılmasını sağladık.
  • Baroların muhasebe servisinde görevli personeli Türkiye Barolar Birliği’nde eğitime tabi tuttuk ve muhasebe sisteminin tek düzen muhasebe sistemine uygun biçimde entegrasyonu ve otomatik faturalama işlemlerinin yapılması konusunda kendilerine eğitim verdik. 
  • SYDF’nin (Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu) diğer barolarımızda işlemlerini yürütmek ve yerinde hizmet vermek amacıyla 7 bölgede temsilcilik açtık ve buralarda gerekli personelin istihdam edilmesini sağladık.
  • Yargıtay ana ve ek binalarda bulunan avukatlar odasını yeniden tefriş ederek meslektaşlarımızın ihtiyaç duyacakları donanım ve teçhizatlarla hizmete açılmasını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda bulunan avukatlar odasının tefrişini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yeni binaya taşınmasından sonra buradaki avukatlar odasının tefriş edilerek meslektaşlarımızın kullanımlarına açılmasını gerçekleştirdik.
  • Danıştay’ın yeni binasında Türkiye Barolar Birliği’ne tahsis edilen avukat odasında bilgisayar, fotokopi, faks, internet, vekalet pulu, cübbe ile meslektaşlarımıza hizmet veren Avukatlar Odasını hizmete açtık.
  • Muhasebe sistemlerinde birliktelik sağlamak amacıyla barolarımızın muhasebe personellerine 26.11.2011 tarihinde iki grup halinde muhasebe eğitimi verilmesini, bu eğitime 60 Baromuzdan 109 personelin katılmasını sağladık. UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) kapsamında; 10.06.2012 tarihinde Çanakkale, Zonguldak, Uşak, Çorum, Yozgat, Yalova, Gaziantep, Adana, Nevşehir, Tekirdağ, Tokat, Kahramanmaraş olmak üzere 12 Baromuzdan 19 personele, 29.06.2012 tarihinde Balıkesir, Trabzon, Kırklareli, Çankırı, Kastamonu, Denizli, Bitlis, Diyarbakır, Ağrı, Giresun, Adıyaman, Kırıkkale, Karabük, Iğdır, İstanbul, Muş, Siirt, İzmir, Şırnak, Bursa, Kocaeli olmak üzere 21 Baromuzdan 29 personele, 06.07.2012 tarihinde Afyonkarahisar, Amasya, Antalya, Aydın, Bilecik, Bolu, Burdur, Hakkari, Hatay, Isparta, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Malatya, Mardin, Niğde, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Aksaray, Bartın, Osmaniye, Düzce olmak üzere 26 Baromuzdan 32 personel olmak üzere toplam 80 personele VPN, Pos ve Turnike Sistemleri, Elektronik İmza, Pos’ların Muhasebeleştirilmesi, Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu, Yeni CMK Atama Sistemi konularında eğitim verdik.
  • UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) Uzman Kullanıcı Eğitimi kapsamında Baroların web siteleri, POS Cihazları, VPN ve Turnike Kurulumları, WEB siteleri, POS’ların Muhasebeleştirilmesi, CMK Modülü, E-İmza, AV.TR Uygulamaları, Kimlik ve E-İmza Süreçleri, Staj, Ruhsat-Sicil Modülleri, Çağrı Merkezi ve Bilgi Güvenliği konularında Türkiye’deki tüm baro personeline eğitim verdik. 
  • Ankara, İstanbul, İzmir Baroları hariç diğer bütün barolarımızdan gelen ve Türkiye Barolar Birliği tarafından ağırlanan 650 stajyer avukata hızlandırılmış staj eğitimi verdik.
  • 29.745 meslektaşımıza meslek içi eğitim hizmeti sunduk.
  • 24 Baromuzda 3.081 meslektaşımızın katılımlarıyla Türk Borçlar Kanunu ve HMK tanıtım toplantıları yaptık.
  • Benim gelmeme kadar hiçbir faaliyeti olmayan TÜRAVAK’ın (Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı) aktif hale getirilmesini ve buna bağlı olarak Vakfın Van’daki depremzede avukatlarımıza 37.878.-TL destek yardımı yapmasını sağladık.
  • Hem vakfa gelir getirmek hem de avukatlara hizmet götürmek üzere vakıf bünyesinde TÜRAVAK Sigorta Aracılık Hizmetleri İktisadi İşletmesi’ni kurduk.  Bu işletme bünyesinde Anadolu Sigorta, Yapı Kredi Sigorta, Zürich Sigorta, Chartis Sigorta acentelikleri ile mesleki sorumluluk sigortası ve yangın, bina, hırsızlık, kasko, trafik sigortası, all risk olmak üzere tüm elementer branşlarda sigortalar yapılmasını, yine TÜRAVAK bünyesinde Yapı Kredi Bireysel emeklilik acenteliği alınarak avukatların eş ve çocukları ile stajyer avukatlar ve baro çalışanlarına özel avantajlı koşullarda 2052 adet poliçe düzenlenmesini gerçekleştirdik.
  • TÜRAVAK (Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı) tarafından Enerji Hukuku, Kamu İhale Hukuku, Aktüerya Hukuku, İngilizce Eğitim, Bilişim Hukuku, Vergi Hukuku, Finansman Hukuku, Sağlık Hukuku, Tüketici Hukuku, Adli Bilişim Hukuku, Rekabet Hukuku konularında 50’ye yakın ücretli ve sertifikalı ‘İleri Eğitim Programı’ düzenledik. Çok ilgi toplayan ve yararlı görülen bu eğitimler aracılığıyla 3000’e yakın meslektaşımıza eğitim hizmeti verdik. Bu programlar aracılığıyla vakfa gelir sağlamamızın yanı sıra meslektaşlarımızın kendilerini geliştirmelerine olanak sağladık.

Ve bütün bunların hepsini benim 1076 günlük başkanlık görev sürem içinde yaptık.

İNSAN HAKLARI-

Kökleri eski Yunanda Stoacı felsefe ile Roma hukuk düşüncesine kadar uzanan ve yanı sıra entelektü­el düzeyde Hıristiyan düşüncesinin dünyevileştirilmesi ve tanrısal Özne’nin insan-özneye dönüşmesinin izlerini taşıyan evrensel nitelikteki doğal hukuk öğretisine dayanan ve kişinin salt insan olduğu için sahip olduğu haklardan olan insan hakları, evrensel düzeyde ilk ifadesini bulduğu 26 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden günümüze kadar olan süreçte kabul gördüğü biçimiyle en üstün ahlaki haklardır.

Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de işaret edildiği üzere, insan hakları ‘insan olarak bireyin özündeki ahlaki değerden ve onurdan’ kaynaklanır. Onun için insan haklarının öznesi insan olmakla, insan hakları, sivil ve siyasal, iktisadi, sosyal ve kültürel diğer haklar gibi bireysel haklardır. Bu bağlamda, insan haklarının, toplumun veya başka bir topluluğun hakları niteliğinde sayılabilecek herhangi özel bir kategorisi mevcut değildir. Esasen toplulukların hakları olmadığı gibi, toplumun bireylere karşı meşru iddiaları da olamaz. Bireylerin ise insan olarak topluma karşı sadece bazı ödevleri vardır.

Jack Donnelly’nin özlü yaklaşımıyla modern toplumun standart tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için insan zekâsının bugüne kadar geliştirdiği en iyi ve tek yetkin siyasal araç olan insan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete önceliğine dayandırır. Bu bağlamda, kaynağı insanın ahlaki doğasına dayanan insan hakları, siyasal meşruluğun da kıstasıdır. Zira siyasal iktidarlar ile onların bu iktidarı kullanma biçimleri, insan hakla­rına saygılı oldukları ve bu hakları korudukları ölçüde meşrudurlar.

Amerikalı siyaset bilimci ve insan hakları savunucusu Jack Donnelly’den ödünç alarak ifade etmek isterim ki: insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olma­sına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle bireysel insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görünmemekte, fakat aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif ve hem de sübjektif bir zorunluluk olarak görülmektedir.

Modern demokratik anayasaların da temelini oluşturan insan haklarının tanınması ile korunması düşüncesi, giderek ulusal ve uluslararası düzeyde barışın sağlanmasının ve sürdürülmesinin de ön koşulu haline gelmiştir. Zira Kant’ın yüklediği anlamda sürekli/kalıcı barış düşüncesine ulaşılmasının yegâne yolu olan uluslararası sistemin demokratikleştirilmesi, ancak ve ancak ulus aşırı düzeyde insan haklarının tanınması ve korunması ile mümkündür.

Bu bağlamda, insan haklarının tanınmaması ve korunmaması durumunda, demokrasinin; demok­rasi olmadığı takdirde, çatışmaların barış temelinde çözüme ulaşmasının asgari koşullarının mevcut olmayacağı açıktır. O nedenle, insan hakları, demokrasi ve barış üçlüsü, yukarıda sözü edilen tarihsel hareketin vazgeçilmez unsurlarıdır. Demokrasi bir yurttaşlar toplumu olmakla, tebaa, ancak temel haklara sahip olduğu zaman yurttaş statüsünü kazanır. Kalıcı ve sürekli barış ise, bir devletin yurttaş­larının, kendilerini sadece o devletin yurttaşı olarak değil, bir dünya yurttaşı olarak gördükleri zaman sağlanabilir.

Fransız toplumbilimci Alain Touraine’ın işaret ettiği üzere, günümüzde “özgürlüğü yurttaşlıkla özdeşleştiren, insan haklarıyla yurttaşın ödevlerini karşıt kutuplara koyan’ her türden kültürün aşındığı göz önüne alındığında, çeşitliliği savunan demokratik kültürün” gelişmesine birey ve toplum olarak katkı yapmamız gerektiği açıktır. Bilmemiz gerekir ki, demokratik kültürün öngördüğü halkın iktida­rı ifadesi, “halkın tahta geçmesi olmayıp, tahtın olmaması, olası en çok bireyin özgürce yaşaması, yani olmak istediği kişiyle olduğu kişiyi birleştirerek, hem özgürlük, hem de kültürel bir kalıta bağlılık adına iktidara katlanarak bireysel yaşamını kurması” demektir.

ANKARA BAROSU YÖNETİMLERİ’NİN 2004/2010 YILLARI ARASINDA YAPTIĞI HİZMETLER-

Kanadalı siyasetçi ve İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi’nin (LDS Kilisesi) liderlerinden olan N. Eldon TANNER ‘Hizmet, bu dünyada yaşama ayrıcalığı için ödediğimiz kiradır’ diyor.

Yine İrlandalı oyun yazarı, eleştirmen, polemikçi ve siyasi bir aktivist olan George Bernard Shaw ‘Hayatta gerçek mutluluk insanlara ve insanlığa hizmet etmektir, sizin yüce bir amaç olarak kabul ettiğiniz hedef uğruna çalışmaktır. Hastalık ve acılarla dolu, dünyanın kendini sizi mutlu etmeye adamayacağından yakınan telaşlı, bencil, küçük bir ahmak değil, doğanın gücü olmaktır. Ben hayatımın bütün topluma ait olduğu kanısındayım. Yaşadığım sürece toplum için elimden geleni yapmak, benim için bir ayrıcalıktır. Öldüğüm zaman tamamen küllenip tüketilmiş olmak istiyorum. Çünkü ne kadar çalışırsam, o kadar çok yaşarım. Hayattan, hayat adına zevk alıyorum. Hayat benim için yanıp sönüverecek bir mum değil, şu anda yükseltmem gereken bir meşaledir. Gelecekteki kuşaklara devretmeden önce, bu meşalenin mümkün olduğu kadar parlak alevlerle yanmasını istiyorum’ diye yazıyor.

İtalyan düşünür, siyasetçi, dilbilimci, sosyalist kuramcı.ve sıra dışı bir siyaset felsefecisi, gazeteci ve sendikacı olan Antonio Gramsci ‘Hapishane Defterleri’ isimli kitabında ‘Toplumda hemen herkes entelektüeldir, ama çok az insan entelektüel işlevini yerine getirir’ diyor.

Aktif olarak siyaset yapmak, kamu yararına faaliyette bulunan bir dernekte görev üstlenmek, üyesi olunan meslek örgütünün yönetiminde yer almak gibi faaliyetler Gramsci’nin kastettiği entelektüel faaliyetler kapsamındadır.

Nitekim ben de Ankara Barosu’nun 10 Ekim 2004 tarihinde yapılan 58.Olağan Genel Kurulu’nda Baro Başkanlığı’na bu amaçla aday oldum.

Esasen mesleğime, meslek örgütüme, meslektaşlarıma hizmet etme görevini, Ankara Barosu’nun 10 Ekim 2004 tarihinde yapılan 58.Olağan Genel Kurulu’nda Baro Başkan adayı olarak yaptığım konuşmada: “Prusya Kralı Büyük Frederik’in hepinizin bildiği özlü bir sözü var. ‘Ben’ diyor Frederik ‘Alman Halkının bir numaralı hizmetkârıyım’. Ben ve arkadaşlarım seçildiğimiz takdirde, Ankara Barosunun ve sizin efendiniz değil, bir numaralı hizmetkârınız olacağız” diyerek talep etmiş idim.

Ankara Barosu’nun değerli üyeleri bu fırsatı bana verdi. ‘Hayat ne tam mutlu olmaktır, ne de yas tutmaktır’ diyor Sabahattin Ali. Yani hayatta tam bir mutluluk olmadığı gibi daimi bir mutlulukta yoktur. O nedenle, insanın hayatta ulaşabileceği mutluluklardan birisi, belki de en iyisi insanlara ve insanlığa hizmet etmektir. Bu yolda kimi talihsizliklere, kimi zorluklara, çıkarılan engellere karşı mücadele etmek, bu mücadeleden başarıyla çıkmak, yaşanan zahmetlere, meşakkatli günlere, sıkıntılara rağmen geride eserler bırakmak, herkes tarafından olmasa da, bunları bilen ve idrak eden birileri tarafından takdirle anılmak güzel bir şeydir. Esasen hizmet ederken yaşanan sıkıntıların teselli edici tek yanı da budur. Nitekim gerek Ankara Barosu, gerekse Türkiye Barolar Birliği Başkanlığımda yaptığım hizmetlerin bana verdiği yegane tesellide bu olmuştur.

Peki görev yaptığım 2004-2010 yılları arasında arkadaşlarımla birlikte neler mi yaptık? İşte yaptıklarımız:

  • Ankara Barosu’nun 1940 yılından itibaren bütün yayınlarını, dergilerini dijital/elektronik ortama aktardık, bunları CD haline getirerek isteyen meslektaşlarımıza dağıttık, baromuzun internet sayfasında herkesin yararlanmasına açtık.
  • Yönetime geldiğimizde Ankara Barosu’nun, biri Ankara Barosu Dergisi, diğeri FMRFikri Mülkiyet Rekabet isimli iki dergisi vardı. Her iki dergiyi de düzenli olarak çıkarmaya devam ettik. Bu iki dergiye ek olarak, alanında ve o tarihte Türkiye’de tek olan ‘Bilişim ve Hukuk’ile Ankara Barosu Stajyerlerinin çıkardığı ‘Hukuk Gündemi’ dergilerini çıkarmaya başladık. Bu dönemde yayımlanan bir diğer dergi de, İngilizce olarak yayımlanan, dünyadaki tüm barolara ve hukuk kuruluşlarına gönderilen ve dolayısıyla Türkiye’nin tanıtımını yapan ‘Ankara Bar Review’idi. Bunlardan ‘FMR- Fikri Mülkiyet Rekabet, Bilişim ve Hukuk’ isimli dergiler, ne yazık ki bizden sonra gelen yönetimler tarafından bir daha çıkarılmadı. Stajyerler tarafından hazırlanan ‘Hukuk Gündemi’ isimli dergi ile İngilizce olarak yayımlanan ’Ankara Bar Review’ isimli dergi pek düzenli olmasa ve ara sıra da olsa bir süre çıkarılmaya devam etti. Sonra hiç çıkarılmaz oldu. 
  • Türkiye’nin ilk ‘Hukuk Müzesi’ni Ankara Barosu olarak bizim yönetimimiz kurdu. Neden müze, neden hukuk müzesi? Şunun için; ‘Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez’ diyor bilge Sokrates. Kendimizi ve yaşadığımız ha­yatı sorgulayabilmek için; insan olarak, kurum olarak, seçtiğimiz ve yapmakta olduğumuz meslekler­in sahibi olarak dünden bugüne nasıl bir ilerleme kaydettiğimizi, bugün bulunduğumuz aşamaya nasıl geldiğimizi, bizden önceki kuşaklardan neyi nasıl devir aldığımızı, devir aldığımız mirasa hangi pozitif değerleri kattığımızı bilmemiz gerekir. Bütün bu konularda bize yardımcı olacak, ışık tutacak, bizi bilinçlendirecek olan bilim tarihtir. Zira tarih bize sadece geçmişimizi anlatmaz, geleceğimizi nasıl biçimlendirmemiz gerektiği konusunda da yol gösterir. İnsan soyunun nasıl ilerlediğini, uygarlığın nasıl geliştiğini, toplum, aile ve meslek yaşamımızın, geçmişten bugüne nasıl örgütlendiğini bize yazılı olarak ve soyut biçimde anlatan tarihin somutlaştığı yerler müzelerdir.

Hafızanın yaşamlarımızı yapan şey olduğunu fark etmek için, parça parça da olsa, hafızanızı yitirmeye başlamanız gerekir. Hafızasız yaşam, yaşam değildir… Hafızamız; tutarlılığımız, aklımız, duygumuz, hatta eylemimizdir. Onsuz birer hiçiz.’ Bu sözler İspanyol sinema yönetmeni Luis Bunuel’e ait. Müzeler bizim hafızalarımızdır. Bizi geçmişimizle buluşturan, tanıştıran, geçmişimizi koruyan, bireysel, toplumsal ve kurumsal hafızamızı canlı tutan, geçmişimizle, kendimizle yüzleşmemizi, kendimizi, geçmişimizi tanımamızı, sorgulamamızı sağlayan, bizi eğiten, bizi bilgilendiren, bizi düşündüren mekânlardır. Müzeler yaşayan tarihtir, insanlığın tarihidir, görsel tarihtir.

Bu noktadan hareketle ve ülkemizde hukukla ilgili bir müzenin olmadığını dikkate alarak, dahası müze kurumunun, insan, kurum ve toplum yaşamında ifade ettiği değerin bilincinde olmamızdan dolayı, Ankara Barosu bünyesinde bir müze kurulması önerisini Yönetim Kurulu’nun gündemine getirdik. Yapmaya değil, yapmamaya, yaptırmamaya odaklı birkaç kişi ‘ne gerek var, masraf yapmaya değer mi’ gerekçesiyle bu öneriye karşı çıktı. Ama öneri çoğunluğun oyuyla kabul edildi ve 2005 yılı Aralık ayının sonuna doğru müzenin yapımına başlanıldı. Kuracağımız müzenin yerini ‘Ihlamur Sokak No:1 Sıhhiye’ adresindeki Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nin en alt katındaki bölüm olarak planladık. Bu süreçte gerek vizyonu gerekse fikri ve bedeni mesaisiyle müzenin kurulmasına avukat Argun Bozkurt’un çok büyük katkısı oldu. Kendisine bu konuda meslektaş olarak ne kadar teşekkür etsek azdır.

5 Nisan 2006 tarihindeki Avukatlar Günü’nde açılan müzede, özel olarak yaptırdığımız Baromuzun ilk Başkanı Salih Sırrı Bey ile Türkiye Barolarına ve avukatlık mesleğine büyük katkılar yapan hocamız Prof. Dr. Faruk Erem’in heykellerini koyduk.

Avukatlık mesleğiyle ilgili resimlerin, avukatlık mesleğinin geçmişinde kullanılan mesleki araçlar ile dokümanların, dünyanın değişik ülkelerinde avukatlarca kullanılan cüppelerin, hukukun tarihçesinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın hukukçularının resimlerinin yanı sıra başkaca görsel ve işitsel materyallerin sergilendiği bu müze, gezen herkesin ilgisini çekmiş, beğenisini kazanmıştır.  Bu müze, benim Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na gelmemden sonra, Ankara Barosu Yönetim Kurulu kararıyla Türkiye Barolar Birliği’nin Balgat’taki binasının en alt katında özel olarak yaptırdığımız şimdiki yerine taşındı.

Buraya kadar olan bölümde yer verdiğim bu hizmetlerin dışında yaptığımız en önemli hizmetler bilişim ve iletişim alanında yaptıklarımızdı. ‘İnsanlık, sürekli kendini tekrarlayan geniş yığınlar üzerinde değil; yeni şeyler deneyen, hep bir arayış içinde olan küçük bir yaratıcı kesimin omuzları üzerinde yükselir’ derler. Nitekim bunun böyle olduğunu bize tarih göstermiştir. Bizde bunu Ankara Barosu’nda gösterdik. Özgür Eralp, Çağatay Cengiz, onlar ve onlardan sonraki dönemde yönetim kurulu üyeliği yapan, baronun komisyon, kurul ve merkezlerinde çalışan arkadaşlarım ve bize destek olan insanlar; lafa söze aldırmadan, önlerine konulan engelleri tanımadan, bu alanda yaptıklarıyla Ankara Barosu’nu bilişim çağıyla buluşturmuş ve hatta Ankara Barosu’na çağ atlatmıştır.

Bunları içinde en önemli olan bugün artık hepimizin kanıksadığı, eskiden bu yana hep var varmış diye düşündüğü, duruşma salonlarında taraf avukatlarının oturdukları masaların üzerinde ve avukatların önünde bulunan, yargıçların yazdırdığı duruşma tutanaklarını, avukatların hem takip etmelerine hem de denetlemelerine olanak sağlayan monitörler, Ankara Barosu’nun 2004-2006 dönemindeki yönetiminin icadıdır.

Daha sonra Türkiye genelinde yaygınlaşan bu monitörlerin kurulumu aşamasında, sadece yargıç ve savcıların değil, ne yazık ki yönetim kurulundaki bir kısım arkadaşlarımızın da direnciyle karşılaştık. Hizmete odaklı olmayan, bir şey yapmak değil, bir şey olmak için yönetim kurulu üyesi olan bu arkadaşlarımızın muhalif tavrına rağmen yönetimden çıkardığımız bu uygulamaya, ‘eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz’ anlayışı içinde olan bir kısım savcı ve yargıçlar da karşı çıktılar. Öyle ki bir kısmı kablo döşetmedi, diğer bir kısmı ise bağlantı fişlerini yuvalarından çıkarmak suretiyle monitörleri işlevsiz kıldı.

Yargıç ve savcılardan gelen bu direnç üzerine, konuyu o tarihlerde Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanı olan Ali Kaya’ya taşıdık ve kendisinden yardımcı olmasını istedik. Hizmet odaklı bir insan olan, vizyonu ve ufkuyla Türkiye’deki klasik yargıç tipinin çok üzerinde bulunan Ali Kaya devreye girdi. Ankara Adliyesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na ve Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığı’na yazdığı yazı ile duruşma salonlarına monitörlerin yerleştirilmesinin uygun olduğunu bildirdi. Bu yazı sonrasında yargıç ve savcılardan gelen direnç büyük ölçüde kırıldı ve Ankara Adliye Sarayı içindeki tüm duruşma salonlarına monitörler yerleştirildi.

Diğer başka Adliye Binalarında olduğu gibi, Ankara Adliye Sarayı içindeki tüm duruşma salonlarında, davacı ve davalı avukatlar tahta sandalyeler üzerinde oturuyorlardı. Bu sandalyeler rahat olmadığı gibi avukatlık mesleğinin itibarına da uygun değildi. Bu noktadan hareketle hem avukatları rahat koltuklarda oturtmak hem de mesleğin itibarını korumak ve daha da artırmak amacıyla, avukatlar için yaptırdığımız baro amblemli özel koltukları tüm duruşma salonlarına yerleştirdik.

Bu süreçte yaptığımız diğer hizmetler aşağıda sunulmuştur. Buna göre;

  • Ankara Barosu’nun 1940 yılından itibaren bütün yayınlarını, dergilerini dijital/elektronik ortama aktardık, bunları CD haline getirerek isteyen meslektaşlarımıza dağıttık, baromuzun internet sayfasında herkesin yararlanmasına açtık.
  • WEB sayfasını daha kullanışlı, daha işlevsel olacak şekilde yeniledik, Türkçenin yanı sıra İngilizce sayfa ekledik.
  • Avukat Odalarına su sebilleri, internet bağlantılı bilgisayar ve yazıcılar koyduk. Adliye Sarayı içine ayakkabı silme makineleri, otomatik ve hijyenik çay-kahve-meşrubat makineleri yerleştirdik.
  • Ankara Barosu’na ait otoparktaki bir bölümü engelli avukatlara tahsis ettik.
  • Baromuzun Engelliler Kurulu tarafından hazırlanan ‘Engelliler Hukuku El Kitabı’nı  bastırdık ve dağıttık. Bu el kitabı aracılığıyla, toplumda engelli yurttaşlarımızla ilgili olarak bir duyarlılık, bir farkındalık yaratmayı, engellilerin hakları konusunda toplumumuzu bilinçlendirmeyi hedefledik.
  • Cezaevlerinin Sincan’a taşınması ve burada yeni bir yerleşke oluşturulması nedeni ile görme engelli avukatların yanında refakatçisi bulunmadan cezaevinde müvekkilleri ile görüşmeleri fiilen imkânsız hale geldiğinden; konu ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonucunda, görme engelli avukatların en son kapıya kadar refakatçileri ile birlikte gitmelerini sağladık.
  • Görme engelli avukatların, engelli kimlik belgelerini veya raporlarını ibraz etmeleri kaydı ile otomatik göz taramasından muaf tutularak cezaevine girmelerini gerçekleştirdik.
  • Ankara Adliyesinden Sincan Cezaevi’ne gidecek avukatlar için ücretsiz servis araçları tahsis ettik.
  • Cezaevinde güvenlik nedeniyle ayakkabılarını çıkarmak zorunda olan avukatların kullanabilmeleri için bir kullanımlık hijyenik terlikler yaptırdık ve bunları avukatların kullanımına sunduk.
  • 16-17-18 Mayıs tarihlerinde Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdik, bu bağlamda ‘Stajyer Avukatlar Kurultayı’ düzenledik. Bu ilk kurultay, stajyerlere sorunlarını, beklentilerini, isteklerini, eleştirilerini sunabilecekleri bir platform sunuyordu. Mesleğimizin geleceği olan bu genç insanlar için böyle bir platformun düzenlenmesine gerçekten gereksinim vardı. Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde bu kapsamda iki kurultay düzenledik. Birincisini Ankara’da, ikincisini Hatay’da, Hatay Barosu’yla birlikte yaptık. Üçüncüsü Manisa’da, Manisa Barosu ile Türkiye Barolar Birliği tarafından düzenlendi. O dönem Manisa Barosu Başkanı olan Fadıl Ünal, Ankara Barosu’nun Stajyer Avukatlar Kurultay’ının isim babası olduğunu, bu kurultay üzerinde fikri hakkı bulunduğunu göz ardı ederek, talebimize rağmen kurultayı Ankara Barosu ile birlikte yapmayı istemedi ve yapmadı. Ankara Barosu’nun bu hakkına her nedense Türkiye Barolar Birliği’nin o dönemdeki yönetimi de saygılı olmadı. Bu kurultaylara daha sonra Türkiye Barolar Birliği egemen oldu ve Ankara Barosu dışlandı. Tanrı’nın adaleti bu ya, sonra ben Türkiye Barolar Birliği Başkanı oldum. Fikir babası olduğum bu kurultaylardan dördüncüsü benim Birlik Başkanı olduğum dönemde Muğla’da, beşincisini ise Adana’da yapıldı.
  • Sağ olan meslektaşlarımız için ‘Meslek Ustalarına Saygı’, vefat eden meslek ustalarımız adına ‘Meslek Ustalarını Anma’ günleri düzenlemek suretiyle hem rol model meslek ustalarımızı tanıttık hem de Ankara Barosu’nun tarihini resmettik.
  • Ankara Adliye Sarayı içinde 17 ayrı noktaya, Ankara’nın ilçelerindeki Adliye Saraylarında tek noktaya plazma monitörler yerleştirdik. Baromuzun tüm duyuru, açıklama ve etkinliklerini internet ortamına aktarmak suretiyle bu monitörlerden yayımlamaya başladık. Bu yolla hem kâğıt ve toner tüketiminden tasarruf ettik, görsel kirliliğin önüne geçtik, hem de ilçe temsilcilikleri ile internet aracılığı ile etkili ve sürekli iletişim kurulmasını sağladık.
  • Ankara Adliye Sarayı içinde bulundukları her yerden avukatların kolayca internete erişimlerini sağlamak için kablo döşettik.
  • Yine Ankara Adliye Sarayı içinde 13 noktaya, ilçe Adliye Saraylarında tek noktaya yerleştirilen KİOSK’lar aracılığı ile meslektaşlarımıza ve vatandaşlarımıza; Baromuz üyesi avukatların iletişim bilgilerine, mahkemelerin yerleşim yerlerine, nöbetçi mahkemeler listesine, Baromuzun WEB sayfasına, Ticaret Sicili Gazetesi’ne ulaşma, Yargıtay ve Danıştay dosyalarını sorgulama olanağı sağladık.
  • UYAP Avukat Portal üzerinden yapılan ödemelere aracılık hizmeti verilmesini sağlamak amacıyla BAROKART uygulamasını icat ettik ve başlattık.
  • Bugün banka şubeleri başta olmak üzere pek çok kurum ve kuruluşta olağan hizmet haline gelen sıra alma sistemini, dava tevzi odasının önüne koyduğumuz ekran, yaptırdığımız yazılım ve sıramatik makinesiyle gerçekleştirdik. Bu yöntemle buradaki hizmetlerin düzenli biçimde yapılmasını, sıra alınmasını, bu sıraların takip edilmesini ve sisteme entegre edilen Baro Kart aracılığıyla avukatlara öncelikli sıra verilmesini sağladık.
  • Oluşturulan teknik servis bünyesi içinde görevli bir personel, tüm ilçelere ve komşu barolara teknik servis hizmeti verdi. Plazma, kiosk, bilgisayar, LCD monitör, internet bağlantısı gibi teknik işlerin yanı sıra birimler arası kâğıt takviyesi, mobilya-cihaz vb nakliye işlemlerini yaptı.
  • Ankara Adliye Sarayı, Ankara Barosu Eğitim Merkezi ve Ankara Barosu Gölbaşı Sosyal Tesislerinin tamamına baro kart uyumlu kablosuz internet ağı kurduk.
  • Ankara Adliye Sarayı’ndaki kullanımlar için 10 MBit metro ethermet bağlantısı başvuruları yapıldı. Buna bağlı olarak Ankara Adliye Sarayı’ndaki tüm internet işlemlerinin metronet kalitesi ile gerçekleştirilmesini sağladık
  • Yine Ankara Barosu Eğitim Merkezi’ndeki internet bağlantısının metro Ethernet bağlantısı üzerinden yapılması gerçekleştirdik.
  • Baronun basılı ortamdaki tüm fotoğraflarını elektronik ortama aktardık. Bunları dijital ortamda çekilmiş olan diğer fotoğraflarla birleştirdik ve bu suretle Baronun dijital fotoğraf arşivini oluşturduk.
  • Baroya ait VHS, Beta, Kamera kasetleri, cd-rom, dvd vb. ortamlardaki tüm görüntüleri dijital ortama aktardık ve dolayısıyla Baronun dijital görüntü arşivini oluşturduk.
  • 1995 yılından beri Barodaki tüm etkinliklerin ses kasetlerine kaydedilen bölümleri dijital ortama aktardık.
  • İnternet üzerinden yayın yapan Baro TV’yi ve Baro Radyo’yu kurduk, Baro Radyo’nun canlı yayın yapmasını sağladık.
  • 1995 yılından beri Barodaki tüm etkinliklerin görüntü kasetlerine kaydedilen bölümleri dijital ortama aktardık.
  • İnternet üzerinden yayın yapan Baro TV’nin canlı yayın imkânı da dahil olmak üzere görüntülü yayın yapmasını sağladık.
  • Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nde (ABEM) yapılan tüm etkinliklerin ve yemin törenlerinin Baro TV’den canlı olarak/naklen yayınlanmasını gerçekleştirdik.
  • 1944 yılından beri Ankara Barosu tarafından yayınlanan tüm dergileri dijital ortama aktardık. Tek bir DVD içine sığdırılan bu dergileri özel olarak tasarlanmış DVD-Rom olarak tüm meslektaşlarımıza ücretsiz olarak gönderdik. Ayrıca bu yayınların tamamına internet üzerinden ulaşılabilme imkânını sağladık.
  • Ankara Barosunun tüm basılı yayınlarını dijital ortama aktararak internet üzerinden yayınlanmaya başladık. Bu yayınların tamamı tek bir DVD içerisine yerleştirerek özel ve şık tasarımlı bir DVD-Rom olarak tüm meslektaşlarımıza ücretsiz olarak gönderdik.
  • Baroya kayıtlı tüm avukatların resimli iletişim bilgilerini içeren cd-romları hazırlayarak tüm meslektaşlarımıza ve mahkeme kalemlerine ücretsiz olarak dağıttık. Bu hizmet sayesinde meslektaşlarımızın ve Adliye çalışanlarının internet bağlantısı olmadan avukat bilgilerine ulaşılabilmeleri mümkün hale geldi.
  • İlçelerdeki Baro odalarındaki tüm bilgisayarları LCD Monitörlü yeni bilgisayarlarla değiştirdik. Bunlara modern yazıcılar ekledik.
  • Ankara Adliye Sarayı Ceza bölümüne yeni plazma ve kiosklar yerleştirdik.
  • Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne plazma duyuru panoları yerleştirdik. Bu suretle bu fakültelerdeki öğrenciler ile öğretim üyelerinin Baro faaliyetlerini anında takip edebilmelerini sağladık.
  • Çağımızın teknolojisi SMS mesajları ile Ankara Barosu’na kayıtlı tüm avukatlar ile stajyerlerin dört dakika içinde Baromuzun etkinliklerinden anında haberdar olmaları sağladık.
  • Baromuz üyesi avukatlara haftalık olarak e-posta gönderme yetisine sahip sistemi hizmete sunduk.
  • O aşamada yeni başlamış olan e-takip işlemlerinin kolayca yapılabilmesini sağlamak amacıyla ‘e-takip’ kitapçığı hazırladık. Bu kitapçığa daha sonra hizmete giren ‘e-imza’ bölümünü ekledik.
  • İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Uluslararası Bilişim Teknolojisi Hukukçuları Birliği tarafından organize edilen Uluslararası Hukuk ve Ticaret konulu konferansa ilişkin ‘International Law and Trade-Bridging the East-West Divide’ isimli kitabı 1000 adet olarak bastırarak dağıttık. Bu suretle ülkemizin ve baromuzun uluslararası alanda tanınmasını sağladık.
  • Uluslararası Bilişim Teknolojisi Hukukçuları birliği tarafından düzenlen konferansa ilişkin ‘Cyberlaw Security&Privacy’ isimli kitabı 1000 adet olarak bastırarak dağıttık. Bu suretle ülkemizin ve baromuzun uluslararası alanda tanınmasını sağladık.
  • Uluslararası Bilişim Teknolojisi Hukukçuları birliği tarafından düzenlen konferansa ilişkin ‘Business and Law-Theory and Practice’ adlı kitabı bastırarak dağıttık. Bu suretle ülkemizin ve baromuzun uluslararası alanda tanınması sağladık.
  • Türkiye’nin ilk Bilişim Hukuku dergisi olan ‘Ankara Barosu Bilişim ve Hukuk’ dergisini yayınlamaya başladık. Bu derginin ilk sayısında özel dosya olarak UYAP Kurumu işlendi, bilişim hukuku ile ilgili makalelere, mahkeme kararlarına ve internetteki hukuk sitelerinin tanıtımına yer verildi. İkinci sayısında ‘Elektronik İmza’, üçüncü sayısında ‘Hukuk Yazılımları’; dördüncü sayısında ‘Kişisel Verilerin Korunması ve Bilgi İşlem Merkezi Çalışanlarının Sorumlulukları’; beşinci sayısında ‘Donanım Rehberi’; altıncı sayısında ‘Hukuk Kurultayı 2008’; yedinci sayısında ‘İnternet Bankacılığı’; sekizinci sayısında ‘İnternet Sitelerinin Kapatılması’ konuları özel dosya olarak incelendi.
  • Meslek Ustalarına Saygı Etkinlikleri çerçevesinde panel öncesinde yapılan özgeçmiş gösterimine ilişkin özel filmler Bilgi İşlem Merkezince hazırlandı ve şık bir tasarım içinde ilgililere dağıtıldı. Bu etkinlikleri DVD haline getirerek baromuzun bir çeşit tarihini oluşturduk.
  • Baromuzun tanıtımıyla ilgili olarak tanıtım filmi yaptırdık. İngilizce versiyonu da yapılan bu filmi uluslararası toplantılarda da göstererek ülkemizin ve baromuzun tanıtımını sağladık.
  • 2000’den beri yapılan tüm kurultaylara ilişkin bilgileri elektronik ortama aktardık.
  • Kadınların erkeklerin rüyalarıyla rüya görmemeleri, kendi tasarılarını yansıtan bir erkek miti ku­rabilmeleri, insan hakları konusunda üvey evlat muamelesi görmemeleri için “Hukuk Kurultayı-2006” programında kadına, kadının haklarına özel bir yer verdik. Daha da ötesi, belki de Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek Batıda hukuk fakültelerinde ders olarak okutulan ‘Feminist Hukuk Teorisi’ni Kurultayımızın ana başlıklarından birisi yaptık.
  • Uluslararası nitelikteki bu kurultayda seçilen konuların hemen hepsi ilginç ve üzerinde konuşmaya, tartışmaya değer konulardı. Ama bana göre en önemli konu feminist kuramın hukuki boyutuyla incelenmiş olmasıydı. Zira o güne kadar feminist hukuk, Türkiye’de tüm boyutlarıyla ilk kez bizim düzenlediğimiz bu kurultayda ele alınıyordu. Feminizm konusunda yaşayan en önemli isimler olan Los Angeles California Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Frances Elizabeth Olsen ile Michigan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Catharene A.Mackinnon’un konuşmacı olarak gelmiş olmaları da etkinliği ayrıca çekici kılıyordu. Kitap haline getirilen bu kurultaydaki tebliğler feminizm konusunda önemli bir başvuru kaynağı oldu.  
  • Önceki dönemde olduğu gibi bu hizmet dönemimizde de kadınlarımız için çok şey yaptık. Kuşkusuz yapılan bu önemli şeylerin, işlerin, hizmetlerin yükünü baromuzun Kadın Hakları Merkezi, bu merkezin çalışkan, üretken, yaratıcı, deneyimli, kadın hakları konusunda bilgili ve donanımlı, sorumluluk duygusu son derece yüksek olan başkanı Senay Ertem taşıdı.

Bu dönemde, bu merkez tarafından yapılan son derece başarılı işlerden ve hizmetlerden örnek vermek gerekir ise eğer, özellikle şunları belirtmek gerekir; Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından finanse edilmek üzere Kızılcahamam Patalya Otel’de ‘Toplumsal Cinsiyet ve Hukuk Eğitimi’ başlığı altında yapılan kurul içi eğitim çalışması: 2-3-4 Şubat 2007 tarihleri arasında ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Hukuk’ konu başlıklı, akademisyenlerin, uygulamacıların ve Aile Mahkemesi Hakimlerinin, eğitimcilerin ve Kadın Hakları Merkezi’nin 40 üyesinin katıldığı eğitim çalışması; 23.02.2007 tarihinde Prof. Dr. İonna Kuçuradi’nin konuk olarak katıldığı ‘Kadın ve Felsefe’, Devlet Sanatçısı Ayten Gökçer’in konuk olduğu ‘Kadın ve Sanat’, Dr. Ali Ayhan’ın konuşmacı olarak katıldığı ‘Üreme Organları Kanserindeki Son Gelişmeler’ konulu sohbet programları; ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ etkinlikleri kapsamında Ankara Barosu Eğitim Merkezinde Av.Nazmi Baran, CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, Prof. Dr. Ülker Gürkan, sanatçı Meral Okay ve psikiyatrist  Ali Çayköylü’nün konuşmacı oldukları ‘Türkiye’de Kadının Dünü Bugünü ve Yarını’ konulu açık oturum: 31.03.2007 tarihinde Ankara’nın Çubuk İlçesinde Çubuk Dernekleri Federasyonu’nun daveti üzerine, kadın hakları konusunda yapılan bilgilendirme toplantısı: Çankaya, Gölbaşı, Altındağ ve Etimesgut Belediyeleriyle ortaklaşa olarak yapılan ilçe kadınlarının katıldıkları etkinlikler: 13.04.2007 tarihinde Ankara Aile Mahkemelerinden on bir hakimin katıldığı Aile Mahkemelerinin usul ve esasa ilişkin işleyişindeki sorunların tartışıldığı forum: 29.06. 2007 tarihinde Aile Mahkemesi uzmanlarından 12 psikoloğun konuşmacı olarak katıldığı ve Aile Mahkemelerinde görevli uzman psikologların işlevleri ve yargılamadaki rollerinin tartışıldığı forum: Kadınlara verilmekte olan danışmanlık hizmetinin internet aracığıyla yapılabilmesi için Mor Liman Web sayfasının hizmete açılması: Kadınlara hukuki konularda destek vermek amacıyla ‘Kadın Hakları El Kitabı’ hazırlanması: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında, 6-7-8 Mart 2008 tarihlerinde ‘Tarihte, Dinde ve Felsefede Kadın, Güç ve Karar Alma Mekanizmalarında Kadın’, ‘Sanatta ve Medyada Kadın, ‘Evde ve Toplumda Kadın’, ‘Kadın Hareketi ve Kazanımlar, ‘Hukukta Kadın’ konulu Uluslararası Sempozyum. Ve elbette günlük nöbetler şeklinde ve gönüllü olarak yürütülen Kadın Danışmanlık Hizmetleri.

Bu vesile ile Senay Ertem’i anmak, Ankara Barosu’na ve kadınlarımıza yaptığı önemli hizmet ve katkıları için burada kendisine teşekkür etmek isterim.

  • Yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değillerdir. Aynı şekilde barolar da, sadece, avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla ve gerektiğinde bütün bunları terk etmekle yükümlü olan/olması gereken kuruluşlardır. Baroların ve avukatların bütün bu işlevleri yerine getirebilmesi için felsefeye gereksinmesi vardır. Zira felsefe sadece bir merak, bir keşfetme, bir hobi etkinliği değil, daha çok, az da olsa aydınlığa kavuşturulan, ortaya çıkarılan bir şeyin başkası için, başkaları için faydalı olabileceğine dair bir umut, bu umut için verilen bir uğraştır.  

Sadece felsefeye değil, insanlığın yaşadığı tarihsel deneyimin cisimleştirildiği, insanlığın ortak dili ve duygusu olan, şiddeti, yalanı, ikiyüzlülüğü reddeden, insanları sevgiye, barışa, özgürlüğe çağıran, bu amaçla biz insanlara sonsuz ve özgür bir ruhun kalp atışlarını dinleten, bizi hüzün ve sevinçle buluşturan, hayatın bir eleştirisi olan, her konuda köklü değişiklikler yapabilecek güce sahip bulunan sanata da gereksinmesi vardır. Yani resme, heykele, şiire, romana, öyküye, sinemaya, tiyatroya, müziğe, başkaca tutkulu yapıtlara, estetik yapıtlara gereksinmesi vardır. Zira sanat, her zaman, her yerde bir keşif alanıdır, kişisel gelişim aracıdır. Tembelliği, önyargıları ve dengesizliği davet eden kültürel tembelliğin panzehridir. Sanatın en önemli görevi ve işlevi de esasen bunu engellemektir.  

Birahaneler, kahvehaneler, kiliseler, pazaryerleri, karnaval alanları, tiyatro salonları farklı dilleri, adetleri, töreleri, ritüelleri, ilişkileri olan mekânlardır. Buralarda halk, yukarılardan verilen bir emir, düzenlenen bir tören olmadan, herhangi bir yerden veya yerlerden davet yapılmadan, kimseden emir almadan ve kendiliğinden bir araya gelir. Buralarda ayrıcalık yoktur. Makam, mevkii yoktur. Buralarda insanların ırkına, rengine, dinine, mezhebine bakılmaz. Her anlamda eşitlik vardır. Bu mekanlarda taklit, alay, küfür, kabalık, müstehcenlik, şenlik vb. gibi, hiyerarşiden, görgü kuralları dünyasından, iktidardan, iktidara yalamalıktan uzak, sahici insanların duyguları, düşünceleri, söylem biçimleri vardır. Yaşayan mekânlardır buralar. Hayatın içinde olan insanların mekânı buralardır. Bu yerlerdeki etkinlikler, yapılan eğlenceler, söylenen şarkılar, okunan şiirler dizginlenmemiş serbestliklerin, sınırlandırılmamış özgürlüklerin ifadesidir. Bakhtin’in ifadesiyle bütün bunlar, resmi değerlerle, söylemlerle dalgasını geçen bir çeşit şeytan ayinleridir.

Sanatın bütün dallarını kapsayan retorik ve görsel alan olsun, halkın, hiçbir dayatma olmadan kendiliğinden bir araya geldiği birahaneler, kahvehaneler, pazaryerleri, karnaval alanları, sinema ve tiyatro salonları olsun, bütün bu yerler, toplumsal olandan, toplumsal alandan bağımsız yerler değildir. O nedenle, siyasal mücadelelerin tarihi, büyük ölçüde, önemli toplantı mekânlarını, söylem alanlarını, sanatı denetlemeye yönelik girişimlerin tarihi olmuştur. Öyle olduğu için batı kültüründe, meyhane, pub, taverna, han, bar, karnaval, tiyatro; doğu kültüründe kahvehane, meyhane, pazaryeri gibi yerler, dünyevi otoriteler ile din adamları tarafından yıkıcılık mekânları, günah alanları olarak görülmüştür.

Zira bütün bu yerler, Amerikalı siyaset bilimci ve akademisyen J. C. Scott’un ‘Tahakküm ve Direniş Sanatları – Gizli Senaryolar’ isimli kitabında anlattığı üzere, resmi kültürle arası genellikle açık olan popüler kültürün, kendisini oyunlarla, danslarla, şarkılarla, şiirlerle, kumarla, küfürle, düzensizlikle cisimlenmiş olarak ifade ettiği yerlerdir.  Shakespeare’in oyunlarından, meyhanenin, pazaryerinin, karnavalın kültürel anlamına ilişkin söylemlerden öğrendiğimiz üzere, gizli senaryonun toplumsal mekânları olan bu yerlerde, tahakküm ilişkilerinden kaynaklanan dile getirilmemiş karşılıkların, bastırılmış öfkelerin, tutulmuş dillerin ateşli ifadelerini buluruz.

Onun için Balzac, ‘Köylüler’ isimli romanında, ‘İşte bu nedenle meyhane halkın parlamentosudur’ demiştir. Tiyatromuzun duayenlerinden usta sanatçı Tamer Levent’in özlü anlatımı ile ‘sanat bir işin adı değil, bir işin yapılmasında gösterilen özen felsefesinin adıdır. Bu felsefe etikten, estetikten ve adaletten ibarettir. Adalet sanat felsefesinin vazgeçilmez unsurudur.’ Adaletin gerçekleştirilmesinde avukat asli unsur olmakla, sanatla avukatlık mesleği arasında da kopmaz bir bağ vardır. Esasen hayatın bir eleştirisi olan sanat, biz avukatlara yabancı olan bir uğraş ve meslek de değildir. Zira savunma mesleği özünde bir sanat olmakla, avukat olarak bizim yaptığımız da bir anlamda sanattır. Sanat bir keşif alanı, bir düşüncenin, bir duygunun, bir güzelliğin anlatımıdır. Beraberinde kültürel tembelliği, körlüğü, sığlığı, önyargıları ve dengesizliği getiren, hayatı rutinleştiren, kirleten ve çirkinleştiren her şeyin panzehri sanattır. Esasen sanatın en başta gelen görevi de bu türden olumsuzluklarla mücadele etmek, bunlara engel olmaktır. Yaşamı güzelleştirmek, daha rafine ve keyifli bir hale getirmek, düz bir çizgide ilerleyen zamana, giderek rutinleşen hayata hoş sürprizler katmaktır. 

Bütün bunların bilincinde ve ayırtında olduğumuz için, görev süremiz içinde sanata ve sanatçıya özel bir önem ve değer verdik. Bu amaçla daha önce kurulmuş olan Türk Sanat ve Halk Musikisi Korolarını, Tiyatro Topluluğunu destekledik. İlgi duyan avukatlar için resim atölyeleri kurduk. Şiir dinletileri düzenledik. Avukat ressamların eserlerinden oluşan resim sergileri açtık. Şiir, ‘Adalet Uğraşısı İçinde Avukat ve Avukatlık Mesleği’ konulu Resim-Heykel ve Özgün Baskı, kısa film yarışmaları düzenledik. Çok daha önemlisi gerek toplumun gerekse avukatların felsefi ve kültürel yönden gelişimine katkı yapmak, sanat ve felsefeyle ilgili çalışmaları koordine etmek, yürütmek ve kurumsallaştırmak amacıyla Felsefe Kulübü, Sinema Kulübü, Sanat Kulübü kurduk. Ne yazık ki, benim ve arkadaşlarımın barodaki görevleri bittikten sonra, bu kulüplerden Felsefe Kulübü yaşatılmadı, diğer iki kulüp kör topal götürüldü, onca birikim, onca emek, onca hafıza tüketildi, heba oldu gitti. 

  • Baromuzun önceki başkanlarından Sadık Erdoğan’ı getirdiğimiz Sanat Kulübü başarılı çalışmalar yaptı. Bu çerçevede ressam Bedri Baykam’la ‘Sanat, Siyaset, Yaşam Üzerine Söyleşi’, ‘Hukukçu Şair Erdoğan Ünver Anısına Şiir Dinletisi’, ‘Baromuz ve Türk Hukuk Kurumu Önceki Başkanlarından Prof. Dr. Muammer Aksoy Anısına Türk Sanat Musikisi Konseri’, sinema gösterileri, öykü yarışması, resim kursu, Hukukçu Ressamlar Sergisi gibi etkinlikler yapıldı.

Sanat Kulübü tarafından Türk Hukuk Kurumu ve Uğur Mumcu Vakfı ile ortaklaşa düzenlenen etkinliklerden birisi de ‘Uğur Mumcu Haftası’ kapsamında rahmetli Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy anısına düzenlenen açık oturumdu. Çok erken yaşta, daha çok şey yapabilecekleri, yazabilecekleri yaşta kaybettiğimiz Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy, benim çok saygı duyduğum, değer verdiğim, kendilerinden çok şey öğrendiğim insanlardır.

  • Herhalde vicdan ve felsefe kadar birbirine bağlı, birbirini biçimlendiren ve tamamlayan başka iki şey yoktur. Öyle ki, felsefeyle öyle ya da böyle ilgisi olan her insan vicdan sahibi, vicdan sahibi olan her insan da felsefeyle bir şekilde ilgilidir.      

Bu bağlamda, vicdanı terbiye eden, arıtan en önemli disiplin felsefedir. Bu noktadan hareketle göreve geldikten hemen sonra Ankara Barosu bünyesinde bir Felsefe Kulübü kurduk. Kurduğumuz bu kulübün başkanlığına getirdiğimiz Gürbüz Özaltınlı ile yardımcısı Bülent Turhan Gündüz son derece başarılı çalışmalar yaptı. Bu süreçte Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ Öğretim Üyeleri ve diğer felsefeciler tarafından sunulan 11 adet konferans yapıldı. Çok sayıdaki meslektaşımız tarafından ilgi ve beğeni ile izlenen bu konferansları kitap olarak bastırdık ve meslektaşlarımızın yararlanmasına sunduk.

Hepimiz iyi bir hayatın peşinden koşuyoruz, her şeyimiz olsun istiyoruz. Ama hiçbir şeyi derinlemesine sorgulamıyoruz, sorgulamak istemiyoruz, daha önemlisi kendimize de eleştirel bakmıyor, kendimizle yüzleşmiyoruz. Bundan olacak, yanılsamalarla, aldanmalarla, iletişimsizlikle dolu bir hayat yaşıyoruz. Bu da bizi mutsuzluğa, huzursuzluğa itiyor. Felsefe Kulübü’nü kurmaktan amacımız, başta kendimiz olmak üzere hayatın kendisini sorgulamak, sorgulama yeteneğimizi geliştirmek, az yukarıda işaret ettiğim üzere vicdanlarımızı terbiye etmekti.

T.S.Eliot, ‘Four Quarters’ isimli şiirinde ‘Keşif yapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz / Ve tüm keşiflerimizin sonunda / Başladığımız yere döneceğiz / Ve orayı ilk kez gerçekten bileceğiz’ diye yazar. Felsefe Kulübü yaptığı etkinliklerde sunduklarıyla, sorduklarıyla, sorguladıklarıyla bize çok şey kattı, çok şey öğretti. Hiçbir şey öğretmedi ise, bir tek şey öğretti; yani keşif yapmayı, keşif yapmaktan asla vazgeçmemeyi öğretti.

Felsefe Kulübü’nün etkinliklerinden memnun olanların yanı sıra rahatsız olan bir kesim de vardı elbette. Rahatsızlık, konferanslardaki kimi sunumların ezber bozmasından kaynaklanıyordu. Bu bağlamda, o güne kadar aynı veya benzer görüşteki insanları dinlemeye alışmış Ankara Barosu üyesi avukatlarının bir kısmı, bu etkinliklerde ‘öteki’ düşünceyle karşılaşmaktan son derece rahatsızlık duydular. Ortaokulda, daha sonra lisede okudukları Yurttaşlık Bilgisi ve tarih kitaplarından edindikleriyle sınırlı olan bildiklerinin, bunlardan çok farklı olan duydukları ve dinledikleriyle ters düşmesinden kaynaklanan rahatsızlıklarını, sağda solda ifade etmenin dışında, 2006 Genel Kurulu’na kadar taşıdılar.

  • Baroda kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün düzenlediği etkinlikler dışında, Türkiye Felsefe Kurumu ile ortaklaşa sertifikalı hukuk ve etik eğitim çalışmaları yaptık. ‘Etik ve Meslek Etikleri’, ‘Adalet Kavramı’, ‘Normlar ve Hukuk Normları’, ‘Meslek Olarak Hukukçuluk’, ‘İnsan Hakları’, ‘Değer ve Değerlendirme Problemleri’ konularının işlendiği bu eğitim çalışmalarına katılan meslektaşlarımız kendilerini geliştirme olanağı buldular.

Bu eğitim çalışmalarını düzenleyen, örgütleyen, birçoğunu bizzat sunan Prof. Dr. İoanna Kuçuradi hocama, bu konularda desteğini bizden hiç esirgemeyen Doç. Dr. Gülriz Uygur hocama ne kadar teşekkür etsem azdır. Prof. Dr. İonna Kuçuradi, sadece bu çalışmalarıyla değil, benim görevde bulunduğum süreçte düzenlediğimiz üç hukuk kurultayında, başkaca etkinliklerde bize çok önemli katkılar yaptı. Bizzat tebliğler sundu. Dünyanın en tanınmış felsefecilerini o etkinliklerde bizimle buluşturdu. Bu münasebetle çok daha yakından tanıma fırsatı bulduğum Kuçuradi Hocamdan felsefeyle ilgili, insan haklarıyla ilgili, demokrasiyle ilgili pek çok şey öğrendim. Hoşgörü, sadelik, mütevazılık, iş disiplini gibi az çok bildiğim konularda, kendisinin öğrencisi oldum, bu konular üzerine deyim yerinde ise, onun yanında gayri resmi olarak mastır yaptım, doktora yaptım.   

  • ANKARA BAROSU DERGİSİ http://www.ankarabarosudergisi.com/HUKUK GÜNDEMİ DERGİSİhttp://www.hukukgundemi.org/BİLİŞİM ve HUKUK DERGİSİhttp://www.bilisimvehukuk.com /FMR DERGİSİhttp://www.fmrdergisi.com /ANKARA BAR REVIEWhttp://www.ankarabarreview.com/HUKUK MÜZESİhttp://www.barohukukmuzesi.org/ ABİHM http://www.abihm.org/ Baroradyo.comhttp://www.baroradyo.com/Ankarabarosu.tvhttp://www.ankarabarosu.tv/Morliman.orghttp://www.morliman.org/netbcba.org (Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği sitesi) tasarlanarak hizmete sunduk.
  • Stajyer avukatlar için Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nde (ABEM) bilgisayar odası kurduk.
  • Avukatlara tahsisli iki Bilgisayar Odası’nda mevcut tüm donatıları modernize ettik, bu donatıları akıllı kart okuyucu cihazları ve USB uzatıcılarla takviye ettik, PC ve Virüs koruma programlarıyla koruma altına aldık.
  • Ankara Barosu Kültür Merkezi (ABEM) içinde yer alan Konferans Salonuna simültane çeviri odası yaptırdık ve simültane çeviri sistemi kurduk.
  • Ankara Adliye Sarayı içindeki asansörlere görme engellilere yardım amacıyla sesli uyarı sistemi yaptırdık.
  • Ankara Adliye Sarayı içinde yayın sistemi kurduk. Bu sistem aracılığıyla gün boyu klasik müzik yayını yapılmasını sağladık.
  • 2004 yılından itibaren her hafta düzenli olarak mali bülten yayınlandık.
  • Ankara Adliye Sarayı içinde 25 adet / Beypazarı Adliyesinde 1 adet / Gölbaşı Adliyesinde 1 adet / Çubuk Adliyesinde 1 adet / Polatlı Adliyesinde 1 adet / Sincan Adliyesinde 1 adet / Kazan Adliyesinde 1 adet /Elmadağ Adliyesinde 1 adet / Kızılcahamam Adliyesinde 1 adet / Şereflikoçhisar Adliyesinde 1 adet / Fikri Sınai Eserler Mahkemesinde 1 adet / Bölge İdare Mahkemesi 1 adet Ankara Barosu haberlerinin yayınlandığı plazma ekran kurduk.
  • Ankara Adliye Sarayı içinde 15 adet / Beypazarı Adliyesinde 1 adet / Gölbaşı Adliyesinde 1 adet / Çubuk Adliyesinde 1 adet / Polatlı Adliyesinde 1 adet / Sincan Adliyesinde 1 adet / Kazan Adliyesinde 1 adet / Elmadağ Adliyesinde 1 adet / Kızılcahamam Adliyesinde 1 adet / Şereflikoçhisar Adliyesinde 1 adet / Fikri Sınai Eserler Mahkemesinde 1 adet / Bölge İdare Mahkemesi 1 adet KİOSK sistemi kurduk. Bu sistem sayesinde avukatların Yargıtay, Danıştay kararlarına, Resmi Gazeteye vs.ye bu yerlerden erişimlerini sağladık.
  • Ankara Adliye Sarayı Suçüstü Girişine 1 adet / Ankara Adliye Sarayı Ziraat Bankası Girişine 1 adet / Ankara Adliye Sarayı Vakıfbank Girişine 1 adet / Ankara Adliyesi Otopark Girişine 1 adet turnike sistemi kurduk. Bu turnikelerden avukatların polisle muhatap olmadan sahip oldukları Baro Kartları kart okuyucularına okutarak girmeleri sağladık.
  • Baro tahsilâtlarında şeffaflık, ödeme kolaylığı, hız, maliyet azalması sağlamak amacıyla Baro Kart ile ödeme sistemi kurduk. İlk olarak Ankara Barosu bünyesinde oluşturulan ve akıllı kart özelliği olan Baro Kart ödeme sistemiyle, eski manyetik kartlara oranla yüksek seviyede güvenlik, hız ve pratiklik sağladık.
  • Baro Kart kullanımı sayesinde kaydı elle tutulamayacak kadar küçük, fakat işlem sayısı olarak çok büyük olan harcamaların kaydının tutulmasını mümkün hale getirdik. Bu karttan yapılan harcamalarla ilgili olarak harcamayı yapan avukatlara e-posta yoluyla otomatik hesap ekstresi gönderilmesine başladık.
  • Baro Kart sayısının 5.391’e çıkmasını ve yüklenen kredi miktarının yaklaşık 190.00000 TL.sına ulaşmasını sağladık.
  • Ankara Adliye Sarayı içindeki değişik birim ve bölümlere 24 adet Baro Kart terminali kurduk.
  • 2008 yılının Ekim ayına kadar 3000’den fazla meslektaşımıza UYAP sertifikası dağıttık, 2000’den fazla meslektaşımızın için sertifika yenileme işlemi gerçekleştirdik.
  • 1 Haziran 2007 tarihinden itibaren elektronik imza dağıtımına başladık.
  • Ankara Adliye Sarayı içinde 48 noktada ücretsiz olarak kablosuz internet hizmeti verilmesini sağladık.
  • Ankara Adliye Sarayı içinde mevcut 140 duruşma salonu ile tüm ilçe Adliyelerindeki duruşma salonlarında avukatların oturdukları masalara monitör yerleştirilerek avukatların duruşma tutanaklarını kolayca izlemelerini sağladık.
  • Dil Eğitim Merkezi bünyesindeki yabancı dil eğitim sınıflarının tamamına projeksiyon cihazı ve perdeleri kurduk.
  • Ankara Adliye Sarayı içindeki 9 noktada kurulu olan eski sistem güvenlik kamerasını ve kayıt sistemini en son teknolojiye uygun olarak yeniledik.
  • Ankara Barosu Eğitim Merkezi ve alt katlarında bulunun Konferans Salonu ve Hukuk Müzesi’ndeki değerli cihazların ve hukuk materyallerinin korunması açısından bina dışına ve içine gece görüş yeteneğine ve 20 günlük hafıza kaydına sahip kameralar kurduk.
  • Gölbaşı Sosyal Tesisleri’nin restoran mutfağında, temizliğin ve hijyenin korunması, gerekli denetimin yapılması için büyük mutfaklarda uygulanan kamera ile denetleme sistemi kurduk.
  • Gölbaşı Sosyal Tesislerinde sık karşılaşılan hırsızlık olaylarına önlem olarak 6 adet güvenlik kamerası yerleştirdik.
  • Ankara Adliye Sarayının tüm koridorlarının tavanlarına iki yüzü dijital, 16 cm. satır yükseklikli saat panoları yerleştirdik.
  • Kiosk ve Plazma Duyuru Panolarının Bağlantı Yapılarını değiştirdik. Böylece sistem hızını artırdık ve güvenlik açığını giderdik. Elektrik Sistemini yenileyerek enerji kaybının, plazmaların ömürlerinin azalmasının, sistemlerin aşırı ısınmadan dolayı bozulmasının önüne geçtik.
  • Baro Kart Pos Cihazları Katlolama Alt Yapısını yeniledik. Adliyenin çeşitli yerlerine kurulu olan avukat odalarına güvenli bir hat çektirdik. Bütün hatlar Zemin Katta olan Bilgi İşlem Merkezine bağlandı. Sunucular ile olan bağlantısı yeniden yapıldı. Bu suretle sistem güvenliği tahkim edildi. Baro Kart kullanıcı sayısının ve işlemlerinin artması nedeniyle kapasite artımına gidildi, bu amaçla Bilgi İşlem Merkezine Baro Kart veri tabanı sunucuları kuruldu.
  • CMK yazılımına yönerge değişiklikleri doğrultusunda yenilikler ekledik ve sistemin amaca uygun hale gelmesini sağladık.
  • Adli Yardım Merkezi bünyesinde avukat görevlendirme sıralamasının adil şekilde yapılabilmesi için yeni yazılım yaptırdık. Bu yazılım sayesinde Adli Yardım Kurulu personelinin görev yükü azaltıldı, bilgilerin otomasyonda tam olarak tutulması sağlandı.
  • Plazma Monitörler için internet üzerinden online çalışan ve baro duyurularının internet üzerinden sürekli olarak güncellenmesini sağlayan yeni yazılım yaptırdık.
  • KIOSK Bilgilendirme sistemleri Baro Levhasını, Nöbetçi Mahkemeleri, Adliye Planını, Baromuz Web Sayfasını, Yargıtay Kararları Sorgu Ekranını, Danıştay Kararları Sorgu Ekranını, Resmi Gazete Sorgu ekranını kapsayacak biçimde genişletildi. Yine KİOSK’lardan Baro Kart bilgilerinin, hesap ekstrelerinin, baro aidat borçlarının sorgulanmasına imkân veren yeni yazılım yaptırdık.
  • Baro Kart Yazılımı günümüzdeki internet bankacılığı yapabilen büyük bankaların sistemlerine benzer bir sistemle/otomasyonla çalışır hale getirdik.
  • Bütün bu yazılımları herhangi bir ücret ödemeden gerçekleştirdik.
  • UYAP Avukat Portalının tüm işlevleri ile birlikte açılması ile üyelerimizin sertifika alımı konusundaki rahatsızlıklarının giderilmesi amacıyla ‘uyap.com’ adresi altında sertifika başvurularının alınabileceği yeni bir sistem kurduk.
  • Baro bünyesi içinde kullanılan bütün yazılımların, Elektronik İmza destekli çalışması için gerekli yazılım ve alt yapı işleri tamamlanarak sistemi hizmete açtık.
  • Ankara Adliye Sarayı içindeki Avukat Odalarına meslektaşlarımızın ücretsiz olarak yararlanması için Kazancı İçtihat programları yerleştirdik.
  • Gölbaşı Sosyal Tesisleri için restoran otomasyonu yaptırdık, restoran otomasyonuna stok modülü ekledik.
  • Üyelerimizin av.tr web sitesi sahibi olmaları ve işlemlerini kolaylıkla yapabilmeleri için av.tr kampanyası başlattık. Haziran 2007 itibariyle başlatılan bu kampanyada 70 farklı av.tr örnek sitesini satışa sunduk.
  • Baroya ait olan ve lisanssız olarak kullanılan tüm bilgisayarları bedeli Microsoft’a ödemek suretiyle lisanslı hale getirdik.
  • Kocaeli Barosu-Kocaeli – 16 Aralık 2006 / Eskişehir Barosu-Eskişehir – 20 Ocak 2007 / Hatay Barosu-Hatay – 27 Ocak 2007 / Hatay Barosu-İskenderun – 28 Ocak 2007 / Gaziantep Barosu-Gaziantep -10 Şubat 2007 /Şanlıurfa Barosu(Adıyaman ve Mardin Barosunun katılımlarıyla)-Şanlıurfa 11 Şubat 2007 / Tokat Barosu 14.04.2007 / Bursa Barosu-Bursa 21.04.2007 / Bursa Barosu-Bursa 22.04.2007 / Aksaray Barosu-Aksaray 05.05.2007 / Çorum Barosu – Çorum 23.06.2007 / Diyarbakır Barosu- Diyarbakır 01.07.2007 / UYAP Semineri-Zonguldak Barosu-Zonguldak-24.11.2007 / Düzce Barosu-Düzce-01.11.2007 / İzmir Barosu-İzmir-07.12.2007 / Trabzon Barosu-Trabzon-15.12.2007 / Çanakkale Barosu-Çanakkale-23.02.2008 / Kocaeli Barosu-Kocaeli-29.02.2008olmak üzere 19 baroya UYAP Semineri için gittik ve bu barolardaki avukatlara UYAP eğitimi verdik.
  • Yine Türkiye Bilişim Hukuku Seminerleri 1- Bursa Barosu – Bursa 03.03.2007 / Türkiye Bilişim Hukuku Seminerler 2- Yalova Barosu -Yalova 04.03.2007 / İnternet Haftası Etkinlikleri-Bilişim Suçları Konferansı- Samsun Valiliği-Samsun 13.04.2007 / Avukatlık İnternet Siteleri ve av.tr Uygulamaları 19.04.2007 ABEM / Uluslararası Hukuk ve Ticaret Konferansı 10-12.05.2007 İstanbul / UYAP Vizyon Seminerleri 1- Adalet Bakanlığı – Ankara 28.05.2007 / UYAP Vizyon Seminerleri 2 – Adalet Bakanlığı – Ankara 04.06.2007 /TBD Kamu BİMY-Antalya – 01-03.06.2007 /Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı-Kazakistan Adalet Bakanlığı Avukat Portalı sunumu-Ankara 18.06.2008 / Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı-İngiltere Adalet Bakanlığı Avukat Portalı Sunumu-Ankara-04.09.2007 / E-beyanname-konferans-Ankara-05.11.2007 / E-beyanname-konferans-Ankara-12.11.2007 / Microsoft DPE Toplantısı-28.11.2007 / E-Sağlık Çalıştayı-Sağlık Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı-Kızılcahamam- 26-27-28 Mart 2008 / Samsun Valiliği-İnternet Haftası-Bilişim Suçları-Samsun14 Nisan 2008 / 5651 Sayılı Kanun ve İlgili Yönetmelikler Çerçevesinde İnternet Sitelerinin Filtrelendirilmesi -Abem-Ankara–05 Mayıs 2008 / II. Ağ ve Bilgi Güvenliği Ulusal Sempozyumu- 16-18 Mayıs 2008 Kıbrıs-Girne / TBD-Kamubim- Antalya 21-23 Mayıs 2008 / İnternet Sitelerinin Filtrelendirilmesi Çalıştay-Abant-18-19 Haziran 2008 / Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve Elkoyma –konferans-ABEM-Ankara-09.07.2008 etkinliklerine katılım sağladık.
  • E-baro isminin marka olarak tescilini yaptık, e-baro.com.tr, e-baro.gen.tr, e-baro.web.tr alan adlarını aldık.
  • HUKUK TELEFON REHBERİ ve BARO ÇAĞRI MERKEZİ projelerinde kullanılmak üzere 444 22 76 (444 BARO) hattı aldık ve bu isimleri tescil ettirdik.
  • E-avukat projesinin ismini tescil ettirdik.
  • Sertifikalı Sekreterlik Eğitim Programı yaptık.
  • CMK’da görevlendirilen avukatların Baro Kart vasıtasıyla ve yine CMK Merkezi girişine konulan ekran aracılığıyla görev sıralarının gelip gelmediğini kontrol edebilme imkânını sağladık.
  • Ceza Muhakemesi Merkezi (CMK) tarafından; Soruşturma İşlemleri, Kovuşturma İşlemleri, Ceza Muhakemesi Kanunu, Ceza Kanununun Genel Hükümleri, Çocuk Yargılaması, Mağdur Hakları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru, İnfaz Hukuku, Adli Tıp konularını kapsayan eğitim programlarını gerçekleştirdik.
  • Daha yukarılarda da ifade ettiği üzere, bu eğitimler sadece Ankara Barosu bünyesinde kalmadı, Ankara Barosu CMK eğitimcileri aracılığıyla Türkiye’de talep eden diğer Barolara da eğitim verildi.
  • Ekim 2006 – Ekim 2008 tarihleri arasında 421 öğrenciye yabancı dil eğitimi ve İngilizce Mesleki Eğitim verildi. Dil Merkezi Ekim 2008 tarihinde Ankara Barosu Avukatlık Akademisine dönüştürüldü ve Ekim 2008 – Temmuz 2008 tarihleri arasında 137 öğrenciye yabancı dil eğitimi ve İngilizce Mesleki eğitim verildi. Faaliyete geçtiği Ekim 2006 tarihinden Ekim-2008 tarihine kadar Dil Eğiti Merkezi tarafından 558 avukata, stajyer avukat ve avukat yakınına tüm seviyelerde genel İNGİLİZCE, tüm seviyelerde genel FRANSIZCA, tüm seviyelerde genel ALMANCA, KPDS ve ÜDS hazırlık, Bire – Bir (ÖZEL), Hukuk İngilizcesi, Yabancı Dil Hukuk Metinleri Çeviri Kursu, Genel Yabancı Dil Çeviri Kursu, İngilizce pratik ve ileri düzey konuşma kursu verildi.
  • UYAP Projesi çerçevesinde görme engellilerin UYAP tabanlı programları ve internet sitelerini kolay kullanabilmeleri amacı ile bu program ve sitelerin görme engellilerin kullandığı ekran okuma programlarına uygun hale getirilmesini sağladık.
  • Adalet Bakanlığı web sitesi ile Baromuzun web sayfası görme engellilerin kullanabileceği hale getirdik.
  • Ankara adliyesindeki asansörler ile her odanın girişine görme engelli avukatlar için Brail Alfabesi ile yazılmış plaketler yerleştirdik.
  • Ankara adliyesindeki baro odalarında bulunan bilgisayarlardan görme engelli avukatların faydalanabilmeleri amacı ile bir odaya ekran okuma programı kurduk ve bu bilgisayar öncelikli programları görme engelli hukukçuların kullanımına tahsis ettik.
  • Görme engelli avukatların eksikliğini hissettikleri hukuk kitaplarına erişebilmeleri amacı ile bilgisayar ortamında hazırlanmış hukuk kitaplarından oluşan hukuk kütüphanesi kurduk. Milli Kütüphane başkanı ile yapılan görüşmeler sonrasında Ankara Barosunun teknik destek, Milli Kütüphanenin de eleman ve hizmet sağlaması hususunda anlaşmaya vardık.
  • Özel olarak yaptırdığımız duruşma defterlerin baromuz üyesi tüm meslektaşlarımıza dağıttıl. Bu uygulamamız diğer barolara da örnek oldu ve pek çok baro bunu yapmaya başladı.
  • Benim Ankara Barosu Başkanlığından ayrıldığım tarih itibariyle 2008-2010 hizmet dönemimize, Ankara Barosu yayımlarının zenginleştirilmesi, hukuk literatürümüze katkı yapılması amacıyla; ‘Almanya Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi Kanunu’, ‘Birinci Spor Hukuku Kurultayı’, ‘İkinci Spor Hukuku Kurultayı’, ‘İkinci Sağlık Hukuku Kurultayı’, ‘Felsefe Toplantıları – 2’, Av. Coşkun Türkmen’in hazırladığı ‘Kamu Avukatları’, ‘Sivas Kat­liamı Davası’, ‘Yaratıcı Drama’, ‘Avukatlık Mevzuatı, ‘Kadın Hakları El Kitabı ve Kadın Hakları Broşürü’, ‘2008 Uluslararası Hukuk Kurultayı’, ‘Sağlık Hukuku Digestası’, Av. Serhan Nur Mahmutoğulları’nın ‘Mesleki Sorumluluk Sigortası’, Av.Yaşar Güçlü ve Av. Serkan Yıkarbaba tarafından hazırlanan ‘Tarım Hukuku Sözlüğü’, ‘50. Yılında Av­rupa İnsan Hakları Mahkemesi: Başarı Mı, Hayal Kırıklığı Mı?’, Av. Dr. Sezer Gökhan tarafından hazırlanan ‘The Country Law Study For Turkey’, ‘Küresel Isınma, Türkiye’nin Enerji Güvenliği ve Geleceğe Yönelik Enerji Politikaları’, Av. Argun Bozkurt’un ‘Davalar’, ‘Hukuki Mekânlar ve Olaylar’, ‘2010 Uluslararası Hukuk Kurultayı Sergisi Katalogu’, Av. Se­dat Vural’ın yazdığı ‘Avukat Halkın ve Hakkın Dilidir’, Av. Berna Özpınar’ın hazırladığı ‘Tıbbi Müdahale’de Kötü Uygulamalar’, ‘Ankara’nın Su Sorunu ve Sorumluları’, ‘Atatürk Orman Çiftliği’nin Geleceğini Tartışıyoruz’, Baromuz tarafından 2008-2010 tarihleri arasında düzenlenen seminer, panel ve konferansları içeren ‘Hukuk Merceği 9-10-11-12’ isimli kitaplar bastırılarak meslektaşlarımızın yararlanmasına sunuldu.
  • Yukarıdaki bölümlerde çok azına yer verdiğim bu hizmetlerin dışında, meslektaşlarımızın, gerek meslek içi ve meslek etiği eğitimlerine, gerekse kültürel ve sportif yönden kendilerini geliştirmelerine özel önem vermiş, bu amaçla pek çok etkinlik gerçekleştirmiştik. Örneğin 24 konferans, 34 panel, 3 uluslararası sempozyum, 4 sempozyum, 43 seminer/eğitim, diğer Barolar ve başkaca kuruluşlarla birlikte 19 ortak etkinlik, 6 söyleşi, 18 atölye çalışması, 3 eleştiri toplantısı, 13 konser, 1 şiir dinletisi, 3 tiyatro, 8 sinema gösterisi, 2 masa tenisi turnuvası, 1 bowling turnuvası, 1 satranç turnuvası, 1 tavla turnuvası, 1 tenis turnuvası, 1 bilardo turnuvası, 2 stajyer avukatlar futbol turnuvası, 4 yurtdışı, 3 yurtiçi gezi, 2 resim sergisi düzenledik.
  • Yine görev süremiz içinde ‘Kadınların Hukuki Sorunları’, ‘Medya ve Kadın’, ‘Türk Ceza Kanununda Kadına İlişkin Hükümler ve Uygulaması’, ‘Dünden Bugüne Türkiye’de Kadın Hakları’, ‘Ulusal ve Uluslararası Mevzuatta Kadın Hakları ve Mağdur Kadına Hukuki Yardım’, ’25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’ başta olmak üzere başkaca konularla ilgili pek çok panel, konferans ve açık oturum, panel ve konferans düzenledik, ‘Kadın Hakları El Kitabı’ bastırıp dağıttık.
  • Üzerinde duyarlı olduğumuz konuların başında çocuk hakları gelmekle, bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla çalışmalar yaptık. Bu bağlamda ‘Çocuk Adalet Sisteminde Uzlaşma’, ‘Çeşitli Yönleriyle Çocuk Suçluluğu ve Çözüm Yolları’, ‘Avrupa Çocuk Hakları Savunuculuğu’, ‘Yargıda Çocuğun Hakları ve Yaşamda Çocuğun Korunması’, ‘III. Ulusal ve Uluslararası Mevzuatta Çocuk Hakları ve Mağdur Çocuğa Hukuki Yardım’, ‘Çocuğun Korunma Hakkı’, ‘Çocuğun Yaşama Hakkı ve Gelişme Hakkı’ konulu panel, sempozyum ve konferans düzenledik.
  • Yönetim olarak görev süremiz içinde; (1) Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma, (2) T.C.Yargı Sisteminin İşleyişi (İştişari Ziyaret Raporu), (3) Staj Rehberi, (4)  Türkiye Cumhuriyeti’nin Taraf Olduğu Uluslararası Anlaşmalar, (5) Kadın Hakları El Kitabı, (6) Glossary of Trade&Shipping Terms, (7) Siyasi Partiler ve Demokrasi, (8) Felsefe Konferansları Dizisi, (9) İnsan Hakları Konferans, Panel ve Sempozyumlar/1, (10) E-Takip Taleplerinin Oluşturulması, (11) Tüketici Rehberi/1, (12) Tüketici Rehberi/2, (13) Tüketici Rehberi/3, (14) Hukuk Merceği/6, (15) Hukuk Merceği/7, (16) Avukatlık Ücret Tarifesi/CMK Ücret Tarifesi/Harçlar Kanunu Genel Tebliği, (17) E-İmza, (18) Siber Suçlar Sözleşmesi, (19) Temel Ceza Yasaları olmak üzere toplam 19 adet kitap yayımladık. Uluslararası Savcılar Birliği tarafından İngilizce olarak yayınlanan ‘Savcılar İçin İnsan Hakları El Kitabı’nın tercümesi yaptırdık, kitap olarak bastırdık ve Türkiye’deki tüm savcılara gönderdik. Daha önce yayımlanan ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvuru’, kitabıyla ‘Meslek Kuralları El Kitabı’nı güncelleştirerek yeniden bastırdık. Yapılan tüm konferans, panel, sempozyumları kitaplaştırdık. Yine ‘Uluslararası Hukuk Kurultayı/2006’yı kitap halinde bastırdık ve dağıttık.

Ben ve arkadaşlarım Ankara Barosu yönetiminden ayrıldığımızda, geriye sadece yukarıda saydıklarımı değil, birisi Gölbaşı’nda, diğeri Sıhhiye’deki Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nde (ABEM-Baro Han), bir diğeri de Ankara Adliye Sarayı’nın orta bahçesinde olmak üzere üç tane tesis, bilişim ve iletişim teknolojilerinde sadece Türkiye’de değil, dünyada da bir numara olan, öyle olduğu için 2008 yılında Adalet Bakanlığı tarafından Türkiye’de bilişim ve iletişim teknolojilerini en iyi kullanan baro olarak seçilen, her alandaki alt yapısı tamamlanmış bulunan, hemen her konuda diğer barolara örnek olan lider konumunda bir baro bıraktık.

Yaptığımız bütün bu hizmetleri tamamen kendi olanaklarımızla, başta Türkiye Barolar Birliği olmak üzere hiçbir kurum ve kuruluştan beş kuruş yardım almadan yaptık. Bizden sonra gelen yönetime beş kuruş borç, daha da önemlisi yapacak iş bırakmadık. 31 Aralık 2010 tarihine kadar yapılması gereken tüm ödemeleri yaptık, yani hiçbir kişi ve kuruma borcu olmayan bir baro ve ayrıca 216.373,73 TL. nakit para bıraktık. ABAYS’ın parasıyla ABEM Binasını restore etmiş, Gölbaşı’ndaki tesisi yıkıp yerine yenisini yapmış olmamıza rağmen, teslim aldığımız ABAYS’ın altınlarını, hisse senetlerini üzerine koyarak, yani fazlasıyla devir ettik. Bu bağlamda, Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı (ABAYS) adına yeni yönetime bıraktığımız vadeli hesap nakit tutarı 1.323.615,92 TL. vadesiz mevduat tutarı 293.116,19 TL. dır. Yine yeni yönetime 1.124.660,63 TL. değerinde külçe altın, 109.770,96 TL. değerinde 5592 adet Good-Year hissesi bıraktık.

İngilizler ‘good is never good enough’, yani ‘iyi asla yeterli değildir’ derler. Bununla demek istedikleri şey aslında ‘her zaman daha iyisi yapılabilir ve daha iyisini yapmak gerekir’ demektir. 2004’den 2010’a kadar olan görev süremizde, birlikte görev yaptığım arkadaşlarımla beraber, her zaman, her koşulda en iyisini değil belki, ama hep daha iyisini yapmaya çalıştık ve yaptık da. Onun için biz ayrıldığımızda Ankara Barosu ‘lider baro’ konumundaydı. Esasen her zaman daha iyisini yapmayı hedeflemeden ‘lider baro’ olunamazdı.

Buraya kadar anlata geldiğim üzere 2004-2006 ve 2006-2008 yönetim dönemlerimizde pek çok iş ve hizmet yapmıştık. Ama benim kafamda yapmayı düşündüğüm, ancak koşulların uygun olmaması nedeniyle 2004-2006 yönetim döneminde ve 2006-2008 döneminin ilk yılında yapamadığımız iki önemli proje vardı.

Bunlardan birincisi, mülkiyeti Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı’na/ABEM’e ait olan ve Ankara Barosu tüzel kişiliği tarafından kiracı olarak kullanılıp işletilen Gölbaşı’ndaki Sosyal Tesisin sağındaki ve solundaki parsellerin satın alınması, mevcut binanın yıkılıp yeniden inşa edilmesi; ikincisi ise, yine mülkiyeti Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı’na ait bulunan Ihlamur So­kak No: 1 Sıhhiye adresindeki Baro Han/ABEM adlarıyla anılan binanın yenilenmesi idi.

Bu iki projeye önem vermemin nedeni şuydu; Gölbaşı’ndaki Sosyal Tesis baronun ihtiyacını karşılamaya yetmiyordu. Zira Ankara Barosu’nun üye sayısı tesisin satın alındığı tarihe oranla iki, üç kat artmıştı. Buradaki mevcut bina çok eskimiş, ekonomik ömrünü tamamlamıştı. Öyle ki binanın dokunduğumuz her şeyi elimizde kalıyordu. Bir yerini düzeltmeye kalktığımızda bir başka yeri arıza çıkarıyordu. Hem onarım için masraf yapmaya değmiyor, hem de harcanan paraya yazık oluyordu. Yine 2006 yılında Bala ve çevresinde oluşan deprem sonucu binanın bazı duvarları ve kolonları hasar görmüştü.

Aynı şekilde 1970 yılında baro başkanı olan rahmetli Rahmi Magat zamanında yapılan ve Sıhhiye’de bulunan Baro Han da dökülüyordu. Öyle ki, alüminyumdan yapılma pencere doğramaları içeriye su sızdırıyor, çatısı akıyordu. Borularının çok eskimiş olması nedeniyle kalorifer ve su tesisatı sık arıza çıkarıyordu. Eskiyen elektrik tesisatı tehlike arz ediyordu.

Bütün bu nedenlerle binanın her tarafının ciddi şekilde elden geçirilmesi gerekiyordu. Ayrıca baronun üye sayısının artması, buna bağlı olarak hizmet birimlerinin çoğalması, Adliye Binası içinde baroya tahsis edilen yerlerin ihtiyaca yetmemesi nedeniyle baronun bu binaya ciddi şekilde ihtiyacı vardı.

Her iki tesisin yapımıyla ilgili projeleri hayata geçirmeden önce sevgili Salih Akgül bana dostça şu uyarıda bulundu: ‘Abi seçime gidiyorsun, bu aşamada bu inşaatların yapımına başlamak seni yıpratabilir, bunları malzeme yaparak üzerine çok gelirler’ dedi. Ben de kendisine ‘yapılması gerekiyor mu, gerekmiyor mu’ diye sordum. ‘Gerekiyor’ dedi. Bu cevap üzerine Andre Gide’nin şu özlü sözünü hatırlattım: ‘Yapılması gerekeni yapmamak düne ayak uydurmaktır.’ Düne ayak uydurmak, uy gitsinci anlayış, konformist anlayış benim tarzım değildi. Yapılması gereken her ne ise zamanında yapılmalı, ertelenmemeliydi. İş ve hizmet etme etiği de bunu gerektiriyordu. Bende öyle yaptım, düne ayak uydurmadım, her riski göze aldım ve yönetimle birlikte işe koyuldum.

Aslında Salih’in uyarısı yerinde ve haklıydı. Bunu ben de öngörüyordum. Nitekim benim öngördüğüm, sevgili Salih’in endişe ettiği şeyler gerçekleşti. Öyle ki malum odaklar, 2008 seçimlerinde bunu malzeme yapmak suretiyle üzerime çok geldiler. ‘ABAYS’ın paralarını bitirdin, ABAYS battı’ diye epeyce dedikodu yaptılar. Bu şekilde yaratılan panikle ABAYS’dan epeyce ayrılan oldu. Oysaki biz hesabımızı biliyorduk. Sonuçta ne ABAYS battı, ne Ankara Barosu battı. Aksine her iki inşaatın yapılmasından, ABAYS da, Ankara Barosu da karlı çıktı. Zira her ikisinin mallarının değeri bir ise, ona çıktı, yirmiye çıktı. Her iki inşaatı da tamamen kendi paramızla, kendi imkânlarımızla yaptık ve bitirdik. Ne Türkiye Barolar Birliği’nden yardım aldık, ne bir yerlerden kredi kullandık, ne de bizden sonraki yönetime borç bıraktık. Her iki binanın da cefasını biz çektik, Ankara Barosu’na, Ankara Barosu’na üye avukatlara hizmet etmek üzere iki tane pırıl tesis hediye ettik. Ama sefasını biz değil, bizden sonra gelen ve hemen her gün bize küfreden, arkamızdan akla vicdana sığmayan hemen her şeyi söyleyen ve yapan, bu yapılan hizmetlerin değerini hiç bilmeyen, bilmedikleri için de bizden sonra buralara yeteri kadar sahip çıkmayan yönetimler yaşadı. Hala da yaşıyorlar. Ne diyelim? Kimileri yapar, kimileri de yıkar. Biz yapanlar olduk!

Gölbaşındaki tesis 150 kişilik şömineli restoranı, 50 kişilik asma kat kafesi, barı, mutfağı, idare odası, çocuk odası vb. gibi birimleri, bahçesinde barı, dinlenme alanları, açık şömineli mekânları, çocuk bahçesi, otoparkı, özel bitki donanımı olan tesisin bahçesi ayakta ve kokteyl düzeninde 2000, oturma düzeninde 500 kişiyi ağırlayacak hale getirildi. 05 Nisan 2009 tarihinde, yani Avukatlar Günü’nde tamamlanarak hizmete açılan tesis, mimari yapısı, peyzaj düzenlemesi, göl manzarası, açık ve kapalı çocuk oyun alanları, oturma gru­pları, servisi ve mutfağıyla hemen herkesin beğenisini kazandı, sadece Gölbaşı’nın değil, Anka­ra’nın en gözde ve keyifli mekânlarından birisi oldu.

Gölbaşı’ndaki bu tesisin projelendirilmesinde, özellikle peyzaj düzenlemesinde, ağaçların ve diğer bitkilerin seçilmesinde, bu konularda bir marka ve benim Konya Maarif Koleji’nden arkadaşım olan rahmetli Turgay/Türkay Ateş’in çok büyük hizmeti ve emeği olmuştur. Hiçbir ücret almadan bize danışmanlık hizmeti veren sevgili Türkay’ı, bu münasebetle özlemle anıyor ve kendisine olan kişisel ve kurumsal minnetimizi bir kez daha ifade etmek istiyor, kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun.

Gölbaşı’ndaki bu tesisi Ankara Barosu olarak biz işlettik ve kesinlikle zarar etmedik. Kaldı ki bu tesisin işletilmesinden amaç kar elde etmek değil, meslektaşlarımıza uygun fiyatlarla hizmet sunmak ve istihdam yaratmaktı.

Kimi zaman Baro Han, kimi zaman Ankara Barosu Eğitim Merkezi (ABEM) olarak isimlendirilen Ihlamur Sokak No: 1 Sıhhiye adresindeki binanın tadilat işlerine başlamak için binada kiracı olan Başbakanlık Özürlüler İdaresi’nin tahliyesi gerekiyordu. Yaptığımız görüşmeler sonunda dava açma yoluna gitmeden ve anlaşarak tahliyeyi sağladık. Binayı tamamen soyduktan ve iskelet haline getirdikten sonra giydirmeye başladık. Bu bağlamda binanın tüm katlarındaki ara bölmeler yıkıldı, çatı yalıtımı yapıldı, elektrik, su, kanalizasyon, mekanik tesisatı, tuvaletleri, pencere doğramaları, asansörü, ısıtma ve soğutma sistemleri tamamen yenilendi, ses sistemi yapıldı, dış cephe boya ve tadilat işleri yapıldı. Binanın alt katında bulunan konferans salonu elden geçirildi, sahne genişletildi, buraya simültane tercüme sistemi kuruldu, bu amaçla simültane tercüme odası yapıldı. Buradaki vestiyer genişletilerek yenilendi. Binanın han girişi ile kafeterya/staj sekreterli­ği girişi tek giriş haline getirildi. Binanın giriş katı önündeki geniş alana/fuayeye kitap, hediyelik eşya sunumu ve satışı yapılabilecek stant, vestiyer, sistem odası, servis odası, engelli tuvaleti yapıldı. Bu alanın 250 metrekare büyüklüğündeki kısmına sergi salonu/sanat galerisi yapıldı. Bu mekân sergi salonu dışında sinema salonu, konferans sa­lonu, kurgusal duruşma salonu, kokteyl salonu gibi çok amaçlı kullanılabilecek şekilde dizayn edildi. Bu salona da simültane tercüme sistemi ve odası yapıldı. Asma kata staj sekreterliği, bir adet derslik/toplantı salonu, meslektaşlarımıza ve stajyerlerimize hizmet veren açık ve kapalı iki adet kafeterya ve Baro Kliniği yerleştirildi. Birinci ve ikinci katlarda 6 adet derslik, üçüncü, dördüncü ve beşinci katlara kurul çalışmalarında kullanılacak dört adet toplantı salonu, kurmayı planladığımız ve daha sonra kurduğumuz Baro Radyo, Baro TV stüdyoları, sinema odası, çağrı merkezi yapıldı. Bu katlarda CMK, Hukuk Müşavirliği, Baro Ombudsmanlığı, Bilgi İşlem Merkezi, Basın Danışmanlığı, Dil Merkezi/Dil Laboratuvar, Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı (ABAYS), Ankara Barosu Avukatlık Akademisi’ne ayrı ayrı odalar yapılarak tahsis edildi. Altıncı kat Bilgi ve Belge Merke­zi/Kütüphane haline getirildi, buraya çalışma masaları, internet bağlantılı 6 adet bilgisayar, bir adet fotokopi masası yerleştirildi. Yönetim katı olarak düzenlenen binanın yedinci katında bir adet yönetim kurulu to­plantı salonu, başkan odası, başkanlık divanı ve yönetim kurulu üyeleri için iki ayrı oda ve bir sekreter odası yapıldı. Avukat hobi katı olarak düzenlenen ve BaroKahve olarak isimlendirilen sekizinci kata oturma grupları ve barın yanı sıra Digitürk ve D-Smart kanallarından futbol karşılaşmalarını seyretme olanağı sağlayan iki adet televi­zyon, bilardo, dart, satranç, tavla ve internet bağlantılı 2 adet bilgisayar yerleştirildi. Sekizinci kat merdivenle çatı katma/roofa bağlandı, çatı katının/roofun üzeri camla kaplandı. Mutfağı, barı, lokantası, kafeteryası bulunan bu mekân, kış aylarında kış bahçesi, yaz ve bahar aylarında yan cepheleri açık keyifli bir teras katı olarak dizayn edildi. Giriş Katındaki sergi salonuna/sanat galerisine baromuzun ve Barolar Birliğimizin önceki başkanlarından avukat Atilla Sav’ın, altıncı kattaki /bilgi belge merkezine/ kütüphaneye baromuzun ve Anayasa Mahkememizin önceki başkanlarından Yekta Güngör Özden’in, en alt kattaki konferans salonuna ise baromuzun önceki başkanlarından avukat Rahmi Magat’ın isimleri verildi. Tamamen gençleşen ve tefrişi tamamlanan binayı Şubat/2009 ayında fiilen, 04 Nisan 2009 tarihinde ise resmi olarak hizmete açtık.

ABEM’deki kafeteryayı, tadil ederek hizmete sunduğumuz Teras Kafe’yi, BaroKahve’yi, çatı katındaki lokantayı da Ankara Barosu olarak biz işlettik ve kesinlikle zarar etmedik. Kaldı ki bu tesisin işletilmesinden amaç kar elde etmek değil, meslektaşlarımıza uygun fiyatlarla hizmet sunmak ve istihdam yaratmaktı.  

Bu dönemde yaptığımız bir diğer önemli hizmet, Ankara Adliye Sarayı’nın orta bahçesinde yaptırdığımız kapalı kafeterya ile bahçe düzenlemesidir. Adalet Bakanlığı bürokrasisi ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı ile vardığımız mutabakat çerçevesinde yaptığımız kafeteryanın tefrişi de Ankara Barosu tarafından yapıldı ve bu yer 2009 yılında hizmete açıldı. Ankara Adliye Sarayı içindeki tek açık hizmet alanı olan bu kafeterya, hizmete açıldığı tarihten günümüze kadar hem avukatlara hem de hakim ve savcılarımız ile yurttaşlarımıza hizmet vermeye ve önemli bir ihtiyacı karşılamaya devam ediyor.

Yapılan bütün bu işlerden, hizmetlerden dolayı teşekkürü hak eden bir kişi daha var. Mimar/Tasarımcı Ayşegül Zor. Gerek Gölbaşı’ndaki tesisin gerekse ABEM binasının ve Ankara Adliyesi’nin ortasındaki açık alanda yapılan kafeteryanın inşasında, bir süre ücretsiz, bir sürede Mimar ve Mühendisler Odası’nın asgari ücret tarifesi üzerinden ücret alarak bize büyük bir özveri ile danışmanlık ve kontrollük hizmeti veren ve gerek mali yönden gerekse yapılan hizmetlerin kalitesi yönünden çok büyük yararlar sağlayan Ayşegül Zor’a da bu münasebetle teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

ABEM Binasının/Baro Hanın yapımını ve hizmete açılmasını engelleyen en önemli neden, binanın giriş katında yıllardır bulunan ve aktif halde olan TEDAŞ’a ait trafonun mevcudiyetiydi. TEDAŞ bu trafo için herhangi bir irtifak hakkı tesis etmediği gibi kira da ödememiş ve ödemiyordu. Trafo sadece bizim binamıza değil, aynı zamanda Sıhhiye ve Kızılay çevresine de hizmet veriyordu. Yani yükü ve riski biz taşıyorduk, nimetinden ise başkaları da yararlanıyordu. Trafo binanın içinde gürültü yaptığı gibi radyasyon yayarak hem çalışanlar hem de sayısı bine ulaşan stajyerler için tehlike arz diyordu. Trafonun binaya nasıl ve ne zaman yerleştirildiği hususunda hiç kimse bilgi sahibi değildi. Geçmişteki bütün yönetimler bu fiili duruma seyirci kalmış, trafonun binadan çıkarılması konusunda hiçbir girişimde bulunmamışlardı. Trafo ayıplı ve tehlikeli bütün bu yanlarının dışında, binada yapacağımız tadilata da engel oluyordu. Trafonun binadan çıkarılması için TEDAŞ ihtar çekmiş olmamıza rağmen TEDAŞ hiç oralı olmadı. Bunun üzerine trafonun binadan çıkarılması ve ecri misil talebiyle dava açtık. Sonuçta mahkeme trafonun binadan çıkarılmasına, talebimize yakın ecrimisilin tahsiline karar verdi. Tadilat işleri bu nedenle bir süre gecikti, ama önemli miktarda da ecrimisil tahsil edildi.

Yukarıdaki bölümlerde çok azına yer verdiğim bu hizmetlerin dışında, meslektaşlarımızın, gerek meslek içi ve meslek etiği eğitimlerine, gerekse kültürel ve sportif yönden kendilerini geliştirmelerine özel önem vermiş, bu amaçla pek çok etkinlik gerçekleştirmiştik. Örneğin 24 konferans, 34 panel, 3 uluslararası sempozyum, 4 sempozyum, 43 seminer/eğitim, diğer Barolar ve başkaca kuruluşlarla birlikte 19 ortak etkinlik, 6 söyleşi, 18 atölye çalışması, 3 eleştiri toplantısı, 13 konser, 1 şiir dinletisi, 3 tiyatro, 8 sinema gösterisi, 2 masa tenisi turnuvası, 1 bowling turnuvası, 1 satranç turnuvası, 1 tavla turnuvası, 1 tenis turnuvası, 1 bilardo turnuvası, 2 stajyer avukatlar futbol turnuvası, 4 yurtdışı, 3 yurtiçi gezi, 2 resim sergisi düzenledik.

Yine görev süremiz içinde ‘Kadınların Hukuki Sorunları’, ‘Medya ve Kadın’, ‘Türk Ceza Kanununda Kadına İlişkin Hükümler ve Uygulaması’, ‘Dünden Bugüne Türkiye’de Kadın Hakları’, ‘Ulusal ve Uluslararası Mevzuatta Kadın Hakları ve Mağdur Kadına Hukuki Yardım’, ’25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’ başta olmak üzere başkaca konularla ilgili pek çok panel, konferans ve açık oturum, panel ve konferans düzenledik, ‘Kadın Hakları El Kitabı’ bastırıp dağıttık.

Üzerinde duyarlı olduğumuz konuların başında çocuk hakları gelmekle, bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla çalışmalar yaptık. Bu bağlamda ‘Çocuk Adalet Sisteminde Uzlaşma’, ‘Çeşitli Yönleriyle Çocuk Suçluluğu ve Çözüm Yolları’, ‘Avrupa Çocuk Hakları Savunuculuğu’, ‘Yargıda Çocuğun Hakları ve Yaşamda Çocuğun Korunması’, ‘III. Ulusal ve Uluslararası Mevzuatta Çocuk Hakları ve Mağdur Çocuğa Hukuki Yardım’, ‘Çocuğun Korunma Hakkı’, ‘Çocuğun Yaşama Hakkı ve Gelişme Hakkı’ konulu panel, sempozyum ve konferans düzenledik.

Yönetim olarak görev süremiz içinde; (1) Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma, (2) T.C.Yargı Sisteminin İşleyişi (İştişari Ziyaret Raporu), (3) Staj Rehberi, (4)  Türkiye Cumhuriyeti’nin Taraf Olduğu Uluslararası Anlaşmalar, (5) Kadın Hakları El Kitabı, (6) Glossary of Trade&Shipping Terms, (7) Siyasi Partiler ve Demokrasi, (8) Felsefe Konferansları Dizisi, (9) İnsan Hakları Konferans, Panel ve Sempozyumlar/1, (10) E-Takip Taleplerinin Oluşturulması, (11) Tüketici Rehberi/1, (12) Tüketici Rehberi/2, (13) Tüketici Rehberi/3, (14) Hukuk Merceği/6, (15) Hukuk Merceği/7, (16) Avukatlık Ücret Tarifesi/CMK Ücret Tarifesi/Harçlar Kanunu Genel Tebliği, (17) E-İmza, (18) Siber Suçlar Sözleşmesi, (19) Temel Ceza Yasaları olmak üzere toplam 19 adet kitap yayımladık. Uluslararası Savcılar Birliği tarafından İngilizce olarak yayınlanan ‘Savcılar İçin İnsan Hakları El Kitabı’nın tercümesi yaptırdık, kitap olarak bastırdık ve Türkiye’deki tüm savcılara gönderdik. Daha önce yayımlanan ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvuru’, kitabıyla ‘Meslek Kuralları El Kitabı’nı güncelleştirerek yeniden bastırdık. Yapılan tüm konferans, panel, sempozyumları kitaplaştırdık. Yine ‘Uluslararası Hukuk Kurultayı/2006’yı kitap halinde bastırdık ve dağıttık.

DEMOKRASİ, HUKUK, ETİK VE ADALET ÜZERİNE-  

Klasik demokrasi yarışmaya, yani halkın tercihine dayanmakla farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, fikirlerin serbestçe rekabet etmesini, her türlü siyasi düşünce ve felsefenin kendisini özgürce ifade etmesini ve örgütlemesini, inanç özgürlüğünü, siyasi eşitliğe dayanarak yapılan düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar halkı yönetime ortak etmenin, halkı yetkilendirmenin yolları ve araçlarıdır.

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular sorgulanmaya, daha düne kadar doğru bilinenler yanlış, yanlış bilinenler doğru bulunmaya başlamıştır.

Sadece bunlar değil, güç ilişkisi de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkarak halkın, yani ‘demos’un eline geçmeye başlamıştır. Sadece devletler, hükümetler, kurumlar, kuruluşlar değil, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, aynı zamanda bir yaşam biçimi olmuştur.

Bu gelişmelere bağlı olarak demokrasinin anlamı ve içeriği de değişmiştir. Öyle ki, sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten ve yine açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, bunlardan çok daha fazla bir şey olarak kabul görmeye başlamıştır.

Bu bağlamda hem bunları ve hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan ve o nedenle ‘anayasal demokrasi’ olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi algısı ve anlayışı gelişmiştir.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda ‘bekçi devlet’, ‘refah devleti’, ‘sosyal devlet’ gibi aşamalardan geçen devlet anlayışı günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen ‘anayasal devlettir’.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok ne yapmayı amaçladıkları ve ne yaptıkları ile ilgili olan ‘anayasal demokrasi’ ve onun devlet biçimi olan ‘anayasal devlet’, klasik liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya dayanmaktadır. Ama en az bunlar kadar ve hatta daha çok temel hak ve özgürlükleri korumak, güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına dayanmakta ve bunun için de hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koymaktadır.

Anayasal demokrasi/Anayasal devlet’ anlayışına göre devlet, kutsal bir varlık olarak değil; insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde şeffaflık ve sivillik esastır. Bunun sağlanabilmesi ise gerek devlet örgütlenmesinde gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin asli üyesi olarak kamusal ve birey olarak kişisel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması gerekir.

Kuşkusuz bir sistem olarak demokrasinin merkezini seçimle gelen, meşruiyetini açık, özgür ve adil olarak yapılan seçimlerden alan yürütme erki oluşturur. Demokratik bir sistem içinde devletin siyasasını yürütmek, toplumun düzen ve istikrarını sağlamak yürütme erkinin görev, yetki ve sorumluluğu altındadır. Silahlı kuvvetlerde, polis gücüde, bürokraside sivil yönetimin emrindedir ve ona bağlıdır.

Peki! Yürütme erki ne ile bağlıdır? Anayasanın çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen demokrasi ile anayasal demokrasi/anayasal devlet arasındaki gerilim veya gerginlik de buradadır. Demokrasi, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini çoğunluğa verirken azınlığın haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Anayasal demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal bir devlette, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, ‘yargı organıdır.’ Onun için yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değil, onların tarafsızlığını sağlamanın aracıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık, siyasi sempati ve ideolojik eğilimlerin olmaması anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.

Hukuk nedir ve nasıl doğmuştur? Tarihçi Hukuk Okulu’nun iddia ettiği gibi hukuku halkın ruhu, milletin hukuki vicdanı mı doğurmuştur? Yoksa Sosyal Hukuk Okullarının ileri sürdüğü üzere hukuk toplum hayatının bir ürünü müdür? Ya da hukuk, pozitivistlerin yaptığı gibi akli yöntemin yerine deneysel yöntemin konulması sonucu ortaya çıkan olgular toplamı mıdır? Locke’n sözleşme kuramında ileri sürdüğü gibi hukuk bir güven ve özgürlük değiş tokuşu mudur? Formalist kuramlar bağlamında hukuk en güçlü olanın iradesi midir?

Amacım bu soruların yanıtını aramak, bu yanıtı ararken kimi felsefi tartışmaların içerisine girmek değil elbette. Amacım sadece ve geçmişteki bütün zamanlarda ve hemen her toplumda ister egemenin iradesinin ürünü olsun ister halkın ruhundan doğmuş bulunsun ister ise toplumun, toplumsal olayların bir ürünü olsun bir hikmet-i hükümetin ve onun bir hukukunun olmasıdır.

Geçmiş zamanlarda dış etkilere, evrensel kimi değerlere sıkıca kapalı olan, son derece yerel ve otantik olan egemenin hukuku artık günümüzde pek öyle değil. Öyle değil, zira artık bir tek egemen yok. Yerel/ulusal egemen veya egemenlerin yanı sıra küresel/uluslararası egemen veya egemenler ile onların hukuku var. Öyle olduğu için ‘bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk’ günümüzde sadece yerel/ulusal değil, aynı zamanda uluslararası/küresel bir olgudur. Hukuku küreselleştiren en önemli etken ise, kendisi küresel bir kurum, kavram ve değer olan insan haklarının varlığıdır.

Geride bıraktığımız yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, totaliter yönetimlerin yıkılmasına, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik yönetimlerin kurulmasına tanıklık etti. Bu süreçle birlikte insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler hem yerel/ulusal, hem de küresel/uluslararası düzeyde egemen retoriğin önemli ve vazgeçilmez parçası haline geldi.

Devlet olsun, piyasa ve hukuk sistemi olsun, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partiler, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları olsun, bugün yaptığımız türden etkinlikler olsun; bütün bu alanlarda ve konularda getirilen düzenlemelerin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, değişimin aktif özneleri olan bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin artırılmasına ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulundu.

Böylece ve giderek kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi en temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşıyan, en geniş anlamda siyasal meşruluğun ölçütü olan insan hakları gerek hukukun oluşturulmasında gerekse uygulanmasında esas alınması gereken temel bir referans oldu.

Buna bağlı olarak, daha düne kadar bazı uluslararası bildirilerde sözleşmeler ve yer verilen insan hakları, ulusal hukuk normlarının ve hatta en üstün hukuk normları olan anayasaların bir araya getirilmesiyle yerleşmiştir. Bu tespite hukukumuzdan bir örnek verilmesi gerekiyorsa, Anayasamızın Türkiye Cumhuriyeti’nin özelliklerini göstererek 2.maddesiyle 90.maddesini verebilirim. Öyleki Aramakta olduğumuzda iyiliğin, refahın olmadığı; çünkü hizmet sadece faydalıdır ve başka bir şeydir. Aradığımız şey erdemdir .’ Bu sözler Aristoteles’e aittir.

Erdemli olmak için ahlak sahibi, ahlak sahibi olmak için de etik sahibi olmak gerekir. Felsefenin bir disiplini olan ve kendini ahlaki eylemin bilimi olarak tanımlayan ‘etik’, yaşamın tek yönlü kaygılarla rasyonalize edilmesine yönelmiş olan bireysel çıkar ve hesapların yıkıcı etki ve sonuçlarını eleştirel bir aynadan yansıtan önemli bir uyarıcı ve yol gösterici görevi üstlenmiştir.

Annemarie Pieper ”in ‘ Etiğe Giriş ‘ özgün eserinde işaretlenmiş olarak ‘ etik ‘ bize, onu sadece paraya, mala, mülke, bireysel çıkarları en üst düzeydeki çıkarma kaygılarına sabitlemiş güzelliksel düşüncelerin karşısında; bütün bunlara sığmayan, bunları aşan, pratik aklın ahlaksal yetkinliği ile doğrulanmış olan özgürlük, özgürlük, cesaret, erdem gibi soylu amaç ve hedefleri sunan bir nitelikler dünyasının var olduğunu anlatır.

Bu niteliksel değerler, kolektif sorumluluklarının bilincinde, ahlaksal talepleri genel bağlayıcı talepler olarak benimseyen ve yaşamlarında bunları kendilerine mal etmiş olan bireylerin, kendi kaderlerini tayin etme hakkını, bütün hakların en üstüne koyan bir yaşama biçiminin ahlakını sunar.

Özgürlük, eşitlik, adalet gibi niteliksel değerler aynı zamanda birer haktırlar. Haklar ahlakı, eşitliğe dayanır ve merkezinde adalet anlayışı vardır. Hak, hukukun tanıdığı ve koruduğu çıkardır. Bu çıkar sorumluluğu da beraberinde taşır. Hakların ahlakiliğinin karşısında sorumluluğun etiği vardır. Haklar etiği, eşit saygının, ötekinin ve benliğin hak iddialarını dengelemenin bir ölçütü iken; sorumluluk etiği, sevgi ve önemseme gibi değerlere dayanır ve bunlardan beslenir. Adalet ve önemseme karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğu gibi haklar da toplumsal sorumluluğa bağlıdır.

Niteliği itibari ile negatif bir kavram olan hukukun en önemli işlevi zarar vermemek, yani zarar verilmesini engellemektir. Bunu sağlamak için hukuk himayeci, korumacı olmak durumundadır. Negatif özelliği gereği hukukun amacı adaletsizliğin, zorbalığın egemen olmasını önlemektir. Bu ise ancak hukukun, haklar ve sorumluluk etiği temelinde oluşturulması ve uygulanmasıyla, yani saygıda eşitlik sağlanmasıyla, benliğin ve ötekinin hak iddialarının dengelenmesiyle, sevgi ve önemseme temelinde şekillendirilmesiyle, kısaca insan hakları eksenine oturtulmasıyla, yani ‘Dostlara adil davranılır, düşmanlara kanun uygulanır’ değil, herkese adil davranılmasıyla mümkün olur.

ESKİ VAKIFLARLA/OSMANLI VAKIFLARIYLA İLGİLİ BİR HUKUK PRATİĞİ –

Yardımlaşma ve dayanışma ruhu insan olmanın en önemli, en değerli hasletlerinin başında gelir. Bu ruhun cisimleşmesinin en somut örneklerinden birisi de vakıflardır. Özü itibariyle bir sosyal sorumluluk projesi ve yükümlülüğü olan vakıflar, insana, insanlığa, sanata, toplumsal ve fiziksel çevreye hizmet etmenin yanı sıra iyiliğin yayılmasına ve yaygınlaşmasına da önemli katkılarda bulunurlar.

Çok yalın bir tanımla, ‘bir malın veya bir gelirin, kişinin bireysel mülkiyetinden çıkarılarak, belirli şartlarla ve amaçlar için bir hayır hizmetine tahsis edilmesi’ demek olan vakıf kurumu, sadece günümüzde değil, maddi ve manevi mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu döneminde de önemli ve değerli toplumsal işlevleri yerine getirmiştir.

Vakıf hukukuna, özellikle Osmanlı dönemi vakıf kurumuna ve uygulamasına ilgi duyanlara kaynak olur düşüncesiyle 05.10.1993 tarihinde, yani bundan 32 yıl önce hazırladığım bilirkişi raporunu siz değerli takipçilerimle paylaşmak istedim.

Raporun içeriğinden de anlaşılacağı üzere rapora konu olan vakıf, Kanuni Sultan Süleyman tarafından genç yaşta vefat eden oğlu Şehzade Sultan Mehmet Han adına ve anısına kurulmuştur.

Sadece bilirkişilik görevini yerine getirmek adına değil, hukuki bir zevk ve keyif adına da hazırladığım rapor, eski vakıf hukukumuza ilgi duyanlara hizmet eder, kaynak olur düşüncesiyle gereğinden fazla uzun tutulmuş, bu amaçla raporda eski vakıf hukukunun temel bazı bilgilerine yer verilmiştir.

Raporun tamamı aşağıda sunulmuştur.

Kartal Asliye 3. Hukuk Mahkemesi’ne Sunulmak Üzere

Ankara Asliye 25.Hukuk Mahkemesi

Sayın Yargıçlığı’na

Dosya No: 1993/140 Tal.

Bilirkişi Raporu   –

Taraflar arasında görülmekte olan vakıf şerhinin terkinine ilişkin davanın yargılama aşamasında Sayın Mahkemece resen bilirkişi olarak seçilmem üzerine dosyanın içeriği tarafımdan incelenerek iş bu rapor üç örnek olarak hazırlanmıştır.

A- İddia –

Davacılar vekili 22.2.1990 tarihli dava dilekçesinde özetle; müvekkillerinin kayden maliki oldukları Kartal, Maltepe, Bağlarbaşı Mah. 34 paftada bulunan taşınmazların tapu kayıtlarında “zemini Şehzade Sultan Mehmet Vakfına mukataalı” (Yerin mülkiyetinin vakfa, bina ve ağaçların mülkiyetinin mutasarrıfa ait olduğu vakıf türü) şerhi bulunduğunu, bu şerhin müvekkillerinin taşınmazların mülkiyetini iktisap ettikleri 1961 – 1968 yılından çok sonra tapuya şerh edildiğini, satın alma aşamasında tapu kaydında böyle bir şerhin bulunmadığını, o nedenle 1982 yılına kadar olan el değiştirmelerde taviz bedeli ödenmediğini, 1982 yılında ise davalı idarenin vakıf şerhinin varlığını ileri sürerek taviz bedeli istediğini ve taviz bedeli ödenmeden tapuda satış yapılmasına izin vermediğini, dahası taviz bedelinin arsa değeri üzerinden değil üzerine bina yapılmış olması nedeni ile arsa ve binaların toplamının rayiç bedellerinin % 20’si olarak istenildiğini, bu isteğin haksız ve fahiş olduğunu, yine müvekkillerinin tapu siciline güvenerek satın aldıkları yerin üzerinde yıllar sonra vakıf şerhi vardır denilerek taviz bedeli istenilmesinin tapu siciline güven ilkesini zedelediğini, diğer taraftan söz konusu vakfın tahsisat kabilinden olan vakıflardan olduğunu ve sadece aşar ile rüsumunun vakfedildiğini, hukuki tasarrufiyesinin vakfedilmediğini, Medeni Yasa hükümlerine göre mülkiyet hakkının tasarruf sahiplerine geçtiğini, o nedenle davaya konu taşınmazların 2762 Sayılı Vakıflar Yasası hükümlerine tabi olmadığını ileri sürmekte ve dava konusu taşınmazların tapu kaydında bulunan vakıf kaydının terkinine karar verilmesini istemektedir.

B-Savunma –

Davalı vekili 10.5.1990 havale tarihli cevap layihasında özetle; dava konusu taşınmazların Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı’ndan mükataalı olduğunu, o nedenle 2888 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değişik 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın 27. maddesine göre taviz bedeli ödenmedikçe vakıf şerhinin terkin edilemeyeceğini, davacıların ise taviz bedeli ödemeden vakıf şerhinin terkinini istediklerini, yanı sıra davacıların dava konusu taşınmazların üzerinde kayıtlı olan vakfın tahsisat kabilinden bir vakıf olup sadece aşar ve rüsumatı vakfedilen vakıflardan olduğuna ilişkin iddiasının gerçek olmadığını, aksine Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı’nın sahih vakıf olduğunu, bu vakfa ait taşınmazların zemininin vakfa ait bulunduğunu, mülkiyetinde vakfa intikal ettiğine ilişkin kesinleşmiş yargı kararının olduğunu savunmakta ve davanın reddine karar verilmesini istemektedir.

C- Saptanan Veriler   –

Dosyanın incelenmesinden:

  • Sayın Mahkemece 20.9.1990 tarih, 1990/182 E. 1990/1056 K. sayılı karar ile davanın “dava konusu taşınmazların sicilinde mevcut şerhe konu vakfın mazbut bir vakıf (5737 Sayılı Vakıflar Kanunu uyarınca; Genel Müdürlükçe yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıflar) olup tahsisat kabilinden bir vakıf olmadığı, o nedenle taviz bedeli ödenmeden vakıf şerhinin terkin edilemeyeceği” gerekçesi ile reddedildiği,
  • Davanın reddine ilişkin bu kararın Yargıtay 1.HD.nin 25.2.1991 tarih, 1990/ 16911 E. 1991 /2401 K. sayılı kararı ile ve “taşınmaza ilişkin tapu kaydı (ilk tesisinden itibaren) ile şahsiyet ve vakfiyet durumlarını gösterir kayıt ve varsa öteki belge (vakfın icareteyn, yani çift kira bedelli uzun süreli kira akdi ile mukataa hesap ve sarf defteri) örnekleri ilgili mercilerden getirtilmeli, ayrıca Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nden ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden kayda işaret edilmiş vakfın türü hakkında bilgi alınmalı, toplanan delillerden vakfın tavize tabi olduğunun kesin biçimde anlaşılması halinde 2762 sayılı Yasa’nın 2888 sayılı Yasa ile değişik 27. maddesi hükmü gözetilerek belirlenecek taviz bedeli (kısaca, “mukataalı” ve “icareteynli” vakıf taşınmazlar için, vakıf mal olmaktan çıkarılıp özgürce kullanılabilmeleri karşılığı olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ödenmesi gereken tutar) üzerinden şerhin silinmesine karar verilmelidir. Dosyaya getirtilen bilgi ve belgelerden sonuca varılamadığı takdirde, konunun uzmanı kişilerden seçilecek bilirkişi veya bilirkişiler kuruluna inceleme yaptırılmalı, kendilerinden ayrıntılı rapor alınmalı ve ondan sonra tüm deliller raporla birlikte yeniden değerlendirilerek bir hüküm kurulmalıdır” gerekçesi ile bozulduğu,
  • Sayın Mahkemece içeriğine değinilen bu bozma ilamına uyulduğu,
  • İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün 10.5. 1993 tarih, B. 02.1. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 1.13. 00. 10/989/11319/3109 sayılı yazısında; davaya konu 16 adet taşınmazın Şehzade Mehmet Han Vakfı’ndan mukataalı olduğunun, o nedenle taviz bedeli ödenmesi gereken yerlerden bulunduğunun, vakfiye örneğinin içeriği ile de vakfın kurulduğu tarihteki yasal düzenlemelere uygun biçimde kurulduğunun ve yanı sıra hem aşar ve rüsumunun hem de hukuki tasarrufiyesinin vakfedildiğinin bildirildiği,
  • Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 11.5.1992 tarih, B.02.1. VGM. 0.15.00.01 312 (34) 92.1601 sayılı yazısında; davaya konu taşınmazların mazbut Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı’ndan olduğunun, 953 Hicri, 1546 Miladi tarihli vakfiye metninden vakfın sahih vakıf olduğunun anlaşıldığının ifade edildiği,
  • Dosyaya sunulu Nizamettin Ergün imzalı bilirkişi raporunda; dava konusu taşınmazların tesis kaydının Ağustos/1296 tarih, 329 no olduğunun, bu kaydın gittilerinin Eylül/1326 tarih, 83 nolu kayıt olduğunun, Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı kaydının sicilde yazılı bulunduğunun, cinsinin tarla, vakıf nevinin mazbut, taşınmazın tapuda kayıtlı miktarının 257 dönüm, 1 evlek 200 zira olduğunun, iktisabının Yorgi veledi Akam’ın kati satışından olduğunun, malikinin Şükrü Beyefendi bini Mehmet Arif Bey olduğunun, bu kaydın ifrazen Eylül/1336 tarih, 142 ve 349 nolu kayıtları oluşturduğunun, kaydın gittisinin kadastro 461 ve 484 ada olduğunun, tesis kaydı olan Ağustos/1296 T.239 nolu kaydın okunamadığının belirtildiği,
  • İstanbul ili, Kartal ilçesi 2. Bölge Tapu Sicil Müdürlüğü’nün 10.12.1991 tarih, 34162/ 1386-1197 sayılı yazısında; kadastroca Eylül/1336 tarihli, 51 cilt, sahife 41220 vs. nolu tapu kayıtlarına istinaden Tabayı Osmaniye Erkanı miralaylarından Şükrü Bey Efendi bini Mehmet Arif namına kayıtlı tapulara istinaden Mehmet oğlu Mehmet Şükrü Sagun adına Şehzade Mehmet Sultan Han Vakfı’na mukataalı olarak tespit ve tescil edilen 1461 ada, 1 parsel ile 5 parsel ve 462 ada 1 parsel ile 9 parsel ve 463 ada, 1 parsel ile 10 parsel, 464 ada, 1 ile 12 parseller, 465 ada,1 ile 10 parseller, 466 ada, l ile 3 parseller, 467 ada,1 ile 10 parseller, 468 Ada, 12 parsel, 469 ada,1 ile 12 parseller, 470 ada, l ile 12 parseller, 471 ada, l ile 3 parseller, 472 ada, l ile 6 parseller, 473 ada,1 ile 12 parseller, 474 ada, 1 ile 12 parseller, 475 ada, 2 ile 12 parseller, 477 ada, 1 ile 15 parseller, 478 ada, 1 ile 17 parsellere, 479 ada, 1 i1e 12 parseller, 480 ada, 1 ile 12 parseller, 481 ada, 1 ile 7 parseller, 482 ada, 1 parsel, 483 ada, 1 parsel, 484 ada, 1 ile 2 parsel sayılı taşınmazların malik Mehmet oğlu Mehmet Şükrü tarafından 09.09.1954 tarih, 2851 yevmiye no ile 1255 ada, 1 parsel ile 2985 ada 1 parselin 80 m2. miktarlı olarak tevhit ve aynı yevmiye no ile yukarıda maddeler halinde yazılı taşınmazları da kapsayan 438 adet 1 parsele ifraz edildiğinin, ifraz işlemi sırasında, ifraz edilen parsellere vakıf şerhinin sehven işlenmediğinin farkına varılmasından sonra vakıf şerhinin sicile işlendiğinin bildirildiği,
  • 613 numaralı defterin 1.sayfa, 1.sırasında kayıtlı Şehzade Mehmet Sultan Han Vakfı’na ait 65 kasa nolu vakfiyenin, yeni harflere çevrilmiş dosyaya sunulu örneğinin içeriğinden; vakfın Kanuni Sultan Süleyman tarafından genç yaşta vefat eden şehzadesi Sultan Mehmet’in anısı için kurulduğu, cami, imarat vs. gibi kuruluşların işletilip yaşatılması, buralarda yapılan hayri ve sosyal hizmetlerin yerine getirilebilmesi için birincisi Rumeli tarafında, ikincisi Adalarda ve üçüncüsü Anadolu tarafında bulunan taşınmazların ve bunların gelirlerinin vakfa tahsis edildiği, somut olaya konu taşınmazın vakfedilen arazilerin üçüncü kısmında, yani Anadolu tarafında ve Karye-i Maltepe’de/Maltepe Köyü’nde bulunduğu,
  • Dosyaya sunulu kesinleşmiş yargı kararları ile emsal nitelikteki Yargıtay kararlarının ve yanı sıra bu yargı kararlarında hükme esas alınan bilirkişi raporlarının içeriğinden; Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı’nın kapsamında olan ve vakfa tahsis edilen Adalar arazisinin menşei mülk olan araziden olmadığı, tahsisat türü kabilinden olup sahih vakıf niteliğinde bulunmadığı, hukuki tasarrufiyesinin vakfedilmediği, sadece aşar ve rüsumunun vakfedildiği, rekabesinin (kuru mülkiyetinin) devlete ait olduğu, mülkiyetinin mutasarrıfına geçmediği, vakıf kapsamındaki Adalar arazisinin üzerinde Vakıflar İdaresi’nin ayni bir hakkının bulunmadığı ve tavize tabi olmadığı,

anlaşılmaktadır.

D- Değerlendirme –

Dava, dava konusu taşınmazların tapu kaydında yazılı bulunan vakıf şerhinin terkini isteğine ilişkindir.

Davacı taraf dava konusu taşınmazların tapu sicilinde mevcut olan vakıf şerhine konu Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı’nın sahih vakıf olmadığını, tahsisat türü kabilinden bir vakıf olduğunu, sadece aşar ve rüsumunun vakfedildiğini, hukuki tasarrufiyesinin vakfedilmediğini ileri sürmekte, davalı idare ise, Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı’nın sahih vakıf olduğunu, vakfa ait taşınmazların zemininin vakfa ait olmasından dolayı mülkiyetinin de vakfa intikal ettiğini, taviz bedeli ödenmeden sicildeki vakıf şerhinin terkin edilemeyeceğini savunmaktadır.

Gerek davanın açıklanan niteliği ile tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, gerekse Sayın Mahkemece hükmüne uyulan Yargıtay 1.HD.nin bozma ilamının kapsamına göre somut olayın çözümü yönünden;

  • Dava konusu taşınmazların tapu sicilinde kayıtlı bulunan Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı’nın ne tür bir vakıf olduğunun,
  • Bu bağlamda sahih vakıf ya da gayr-i sahih vakıf olup olmadığının,
  • Gayr-i sahih vakıf ise; hukuki tasarrufiyesinin veya aşar ve rüsumunun mu; yoksa aşar ve rüsumu ile birlikte hukuki tasarrufiyesinin de vakfedilip edilmediğinin

araştırılması, bu araştırmanın sonucuna göre taviz bedeli ödenmesinin gerekip gerekmediğinin saptanması gerekmektedir.

Sayın Mahkemenin malumları olduğu üzere 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın yürürlüğe girdiği 13.06.1935 tarihinden itibaren icare-i vahide ile yönetilen vakıf taşınmaz malların mukataaya ve icareteyne bağlanması usulü kaldırılmış, bu yasadan önce icareteyne ve mukataaya bağlanmış olan ve kişilerin tasarrufu altında bulunan taşınmaz malların 20 senelik icare ve mukataa tutarlarının taviz olarak ödenmesi ve bu taviz karşılığı olarak vakıf şerhinin ortadan kaldırılması ve sırf mülk olarak maliklerine intikal etmesi esası kabul edilmiştir.

Gerek buna, gerekse 2762 sayılı Yasa’nın 27. maddesi hükmüne göre;

  • İcareteynli olarak tasarruf edilen taşınmazlar, (icareteyn muaccel yani peşin, müeccel yani seneden seneye verilecek ücret, icareteynli vakıf ise ihtiyaca bağlı olarak süresiz icar olunan vakıf akarlar) kıymetlerine yakın peşin ve seneden seneye verilmek üzere müeccel cüz’i bir ücret karşılığında icar olunan müsakkafat ve müstegallatı mevkufe, yani vakfın geliri inşaatın yapılmasına veya tamire elverişli olmadığı takdirde, değerine yakın peşin muaccele adı ile para alınıp tamir olunan akarın senelik cüzi bir ücretle temliki suretiyle ve kira alınmak şartıyla kişilerin tasarruflarına bırakılan taşınmazlar,
  • Yine icarei vahideli olarak yönetilmekte iken mutasarrıfları namına tapuda tescil edilerek tedavüle tabi tutulmuş taşınmazlar, (mütevelliler veya o makama kaim olanlar tarafından ay ve sene gibi muayyen ve kısa süreli olarak icare olunana gelen vakıf akarlardır)
  • Sahih vakıftan olan kadim mukataalı veya sonradan icarei vahideli veya icareteynli bir arsa üzerine özel izin ile ve usulü dairesinde yapılmış inşaat nedeni ile tahsis edilmiş olan mukataalı yerler,

mutlak olarak tavize tabidirler.

Hemen ifade etmek gerekir ki; mukataa, arsası vakıf ve üzerindeki bina ve ağaçlar mülk olan akarda mutasarrıf tarafından arsa vakfına verilmek üzere arsa için kat’ ve tayin olunmuş senelik ücrettir. Buna icare-i zemin/yer kirası da denilmektedir.

Mukataada esas olan, yani vakfa ait olması gereken mukataa bedelleri ancak sahih vakıflara münhasırdır.

Görüldüğü üzere Vakıflar Yasası’nın 27. maddesi sahih vakıflar yönünden, bunların kapsamında bulunan vakıf taşınmazların mutlak olarak tavize tabi oldukları konusunda açık bir düzenlemeyi içermekte, buna karşın sahih olmayan, yani gayr-i sahih vakıfların tavize tabi olup olmadıkları konusunda tam bir açıklık taşımamaktadır.

Şu kadar ki; Şurayı Devlet Tazminat Dairesi’nin 31.12.1937 tarih, 52/76 ve yine Şurayı Devlet Umumi Heyeti’nin 21.01.1938 tarih, 1918 ve Yargıtay 4.HD.nin 16.02.1988 tarih, 931/1459 sayılı kararlarında özetle; gayr-i sahih vakıflarda hukuki tasarrufiyesi veya hukuku tasarrufiyesi ile birlikte aşar ve rüsumatı vakfedilıniş olup da icareye veya mukataaya merbut bulunan yerlerin 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın 27. maddesi gereğince tavize tabi olduğuna, tapu sicilinden sadece aşar ve rüsumunun vakfedilmiş olduğunun kesinlikle anlaşılabildiği taşınmazların tavize tabi olmadığına, bu noktaların kesinlikle anlaşılamadığı durumlarda bu kabil yerlerin temellük ve tasarruflarına ilişkin ilk mahiyetlerinin araştırılması ve bunun içinde vakfiyelere ve kuyudu kadimeye (Osmanlı Devleti’nden intikal eden en eski defter ve belgelerin muhafaza edildiği arşiv) başvurulması gerektiğine işaret edilmektedir.

Durumun bu çerçevede değerlendirilmesinden önce konunun daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle eski vakıflarla ilgili bazı temel kavramların açıklanmasında yarar ve hatta zorunluluk vardır. Buna göre:

1-Sayın Mahkemenin de malumları olduğu üzere, Osmanlı/İslam Hukukunda vakfetme işleminin konusunu esas itibarı ile taşınmazlar oluşturur. Nitekim Ömer Hilmi Efendi, Ahkam-ul Evkaf isimli eserinin mesele 58’inde “Kal-i mevkufun akar olması şarttır/Vakfedilen malın gelir getiren taşınmaz olması şarttır” demektedir.

2- Diğer taraftan Osmanlı Hukuku’nda gerçek anlamda bir vakfetme işleminin sonuç doğurabilmesi, bu bağlamda sahih vakıf meydana gelebilmesi için, vakfedenin mülkiyet hakkı kendi malvarlığına dahil bir “ayn’ı” vakfetmesi gerekir.

Nitekim Ömer Hilmi Efendi Ahkam-ul Evkaf madde 63’de “Mevkufuthin-i vakıfda vakfın malı olması şarttır. Binaenaleyh bir kimse diğer kimsenin malını bila iznin fuzulen vakf itse vakıf sahih olmaz” demektedir.

3- Yine Ahkam-ul Evkaf mesele 1’de “vakıf, menfaati ibadullaha aid olur vechile bir aynı Cenab-ı Hakkın mülkü hükmünde olmak üzere temlik ve temellükten mahsus ve memnu kılmaktır” biçiminde tanımlanmaktadır. Buna göre sahih vakıfta, vakfetme işleminin sonucu; vakfedilen mal üzerindeki mülkiyet hakkının başka bir malvarlığına girmemesidir.

4-Aslında özel mülkiyet kapsamında olmayan ve olmaması gereken bir malın veya kamu hukuku alanında söz konusu olabilen bir gelir kaynağının sürekli bir amaca tahsisi işlemine de “tahsis kabilinden vakıf/irsad-i vakıf” veya “gayr-i sahih vakıf” adı verilmektedir.

Ne var ki burada özel hukuk anlamında bir vakıf işlemi mevcut olmayıp, bir çeşit kamu hukuku tahsisi vardır.

Türk/İslam Hukuku’nda toprak mülkiyetinin devlet lehine sınırlandırılmış olması ve esas itibarı ile toprak üzerinde kişilere değilde, devlete mülkiyet hakkının tanınmış bulunması, “miri arazi” düzeni ile vakıf kurumu tatbikatının çatışmasına neden olmuş ve bu çatışma “gayr-i sahih vakıf” kurumunu doğurmuştur.

5- Ali Haydar Efendi’nin Tertib-i Sunuf madde 354’de; “Bu muamele hakikaten vakıf değildir. Çünkü mevkuf bulunan arz Sultanın mülkü olmayıp Beyt-ul Mal’in mülküdür. Belki bu muamele irsad kabilinden, yani Beyt-ul Mal’e aid bir malı bazı mustahikkine tayin ve bunların Beyt-ul Mal’den bulunan bazı haklarına vüsullerine ianeden ibarettir” biçimindeki açıklamalarından da anlaşılacağı üzere; gayri sahih vakıf, “batıl”, “hukuki yönden geçersiz” anlamında olmayıp “vakıf benzeri”, “sibh-ı vakıf” anlamındadır.

6- Yine Ahkam-ul Evkaf mesele 3’de “gayr-sahih vakıf”a, “irsad-i vakıf” denilmekte ve bu vakıf türü “emval-i Beyt-ul Mal’den olan bir mülkün, menfaati taraf-ı Padişahiden şer’an Beyt-ul Mal’den istihkakı olan kimseye tayin ve tahsisi olarak” ifade edilmekte ve aynı maddede ‘Vakf-ı irsâdi ile vakfolunan evkafa tahsisat itlak olunur” denilmektedir.

7- Osmanlı tatbikatında sahih vakıflar kadar gelişme gösteren gayr-i sahih vakıflar, özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde tam olarak zirveye ulaşmıştır. O nedenle Kanuni devri gayr-i sahih vakıflarla ilgili hukuki düzenlemelerin çok fazla ve eksiksiz olarak yapıldığı bir dönemdir.

8- Gayr-i sahih vakıfların konusunu, sadece aslı haraç arazi olan ve Beyt-ul Mal’e ait miri arazinin gelirleri oluşturduğundan gayr-i sahih vakıf denince akla arazi vakfı gelmektedir. Ancak bu her arazi vakfı gayr-i sahih vakıf demek değildir. Zira arazi vakfı da iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi sahih arazi vakfıdır. Bu daha önce de ifade edildiği üzere aslı mülk arazi iken malik veya malikleri tarafından şer’i hükümlere bağlı ve uygun olarak vakfedilen arazidir. Bunların hem rekabesi (kuru mülkiyeti), hem de her çeşit tasarruf hakkı vakfa aittir. İkincisi ise gayr-i sahih vakıflardır. Bu aslı haraç araziden olan, miri araziden ifraz edilerek Sultan veya onun izni ile başkalarının vakfeylediği arazidir.

Az yukarıda vurgulandığı üzere gerçekten vakıf olmasalar bile gayr-i sahih vakıflar da bir vakıf işlemi sayıldıklarından, bunlarda; vakfeden (vâkıf), vakfın konusu (mevkuf), vakıftan yararlananlar, yani vakfın gelirlerinin tahsis edildiği cihet (mevkufunaleyh) ve vakıf muamelesinin kuruluşu (şıyga) gibi temel konuları ve kavramları içeren ve hukuki sonuç doğuran tasarruflardır.

9-Sahih olsun, gayr-i sahih olsun vakıf işleminin konusunu arazi oluşturmakla, davaya konu uyuşmazlığın çözümü yönünden Osmanlı toprak rejiminin genel çizgileri ile incelenmesinde ve bu çerçevede hangi arazi çeşidinin sahih vakıfların, hangilerinin gayr-i sahih vakıfların konusunu oluşturduğunu, araziden elde edilen gelirlerin neler olduğunu, bu gelirlerin hangilerinin gayr-i sahih vakfın konusunu teşkil edeceğini tespit etmekte yarar vardır. Şöyle ki;

Osmanlı Hukukunda beş çeşit arazi vardır. Bunlar; Arazi-i Mevkufe, Arazi-i Mevat, Arazi-i Metrûke, Arazi-i Memlûke, Arazi-i Miriye’den ibarettir.

  • Arazi-i Mevkufe, hakkında vakıf hükümleri uygulanan, rekabesi veya miri geliri bir cihete vakf ve tahsis olunan ve imparatorlukta ki tüm vakıf araziyi kapsayan arazidir.
  • Arazi-i Mevat, ziraat edilmeyen, işlenemeyen, Mecelle’nin deyimi ile “aksa-yi umrandan bait”, yani uzak yerlerdeki, kimsenin tasarrufunda olmayan, herhangi bir köy veya kasabaya tahsis edilmeyen arazidir. Arazi-i Mevat, ihyasına izin verilebilen, eğer sultanın izni ile rekabesi Beyt-ul Mal’e ait olmak üzere ihya edilirse gayri sahih vakfın konusunu teşkil edebilen, yok eğer mülk olarak ihya edilirse sahih vakfın konusunu oluşturan, izinsiz olarak ihya edilir ise hiçbir hukuki sonuç doğurmayan arazidir.
  • Arazi-i Metruke, kamuya ve kamu hizmetlerine terk ve tahsis olunmuş arazi olup tescile tabi olmayan, tahsis şekline göre ve amacına uygun olarak kullanılması öngörülen, hiçbir şekilde üzerinde tasarruf ve temellük edilemeyen arazidir. Bunlar yol, mera, yaylak; vs. gibi yerlerdir.  Metruk arazi asla vakfa konu teşkil etmez.
  • Arazi-i Memlüke, mülk arazi niteliğinde olmakla bunlarda mülkiyet hükümleri geçerlidir. O nedenle malikleri bu çeşit arazi üzerinde her türlü tasarrufta bulanabilirler, bu bağlamda alım, satım, bağışlama, rehin, vakıf gibi işlemlerin tümünün maliki tarafından yapılması mümkündür.
  • Arazi-i Miriye, Osmanlı uygulamasında mülk arazi ile ayrımı zor olan arazidir. O nedenle mülk arazileri ayrı ayrı belirlemek gerekir ki, bunlar beş gruba ayrılır. Birinci grup, köy ve şehir içlerinde bulunan bütün arsalarla, köy ve şehirlerin kenarlarında olan yarım dönümlük (800 ziralık) yerlerdir. Bunlar öşür ve haraçtan muaftır. Eve bitişik bir tarlanın yarım dönümü mülk, fazlası miri arazidir. Bu gurup tamamen sahih vakfın konusunu teşkil eder. Arsaların sadece köy ve kasaba içlerinde bulunması veya üzerinde bina ve ağaç olması bu gruba girmesi için yeterli değildir. Miri arazinin üzerinde köy ve kasaba teşkili yahut bina veya ağaç yapılması orayı ınülk haline getirmez. Aslında miri arazi iken ifraz edilerek ve şartlarına uyularak sahih temlik ile mülk haline getirilen arazidir. Öyle ki miri arazi sahih temlik ile mülk arazi haline gelince, sahih vakfın konusunu teşkil eder. Ne var ki sahih olarak vakfedilen araziden de öşür ve haraç alınmaya devam edilir. Bu şekilde temlik edilen mülk araziyi maliki sahih olarak vakfettiğinde, vakıf mütevellisi öşür veya haracını Beyt-ül Mal’e verir. İşte bu öşür ve haraç geliri Sultan veya Sultanın izni ile bir başkası tarafından irsadi olarak vakfedilebilir. O zaman bu arazi üzerinde sahih ve gayr-i sahih vakıf beraber bulunmuş olur. Arazinin aslı sahih vakfın, miriye ait gelirleri ise gayr-i sahih vakfın konusunu teşkil eder. Üçüncü grup öşür arazidir. (Arazi-i öşriye) Fetih esnasında gazilere tevzi ve temlik olunan yerleri kapsar. Hicaz ve Basra arazisi öşür arazidir. Dördüncü grup haraç arazidir. (Arazi-i haraciye) fetih esnasında gayr-i müslim ahali elinde bırakılan ve kendilerine terk olunan yerlerdir. Irak ve Şam arazileri haraç arazidir. Beşinci grup mülk arazi ise, izn-i sultani ile ihya edenin mülkü olmak üzere ihya edilen mevat (ölü) arazidir. Bu da sahih vakfın konusunu oluşturur. Görüldüğü üzere mülk arazi sahih vakfın konusunu teşkil etmektedir. Sadece öşür ve haraç gelirleri gayr-i sahih vakıf yapılabilmektedir. Arazi-i Miriye, yani miri arazi ise rekabesi (kuru mülkiyeti) Beyt-ül Mal’e ait bulunan ve tasarruf hakkı devlet tarafından mutasarruflara ihale ve tefviz edilen arazidir. Bunlar aslında haraç arazidir. Osmanlı Devletinde çift akçesi (muaccele) diye alınan harac-ı muvazzaftır. Öşür adına alınan ise harac-ı mukassemedir. Ziraate elverişli olmayan yerlerden bedel-i öşür, icare-i zemin veya mukataa adıyla kira mahiyetinde bir ücret alınır. Ayrıca örfi vergilerde vardır. Arazi-i miriyenin, yani miri arazinin vakfına gelince; miri arazinin gayr-i sahih olarak vakfı, yani gelirinin (menâfünin) belli bir hayır cihetine tahsisi olanaklıdır. Ancak sahih olarak vakfedilmesi mümkün değildir. Bunun bir tek istisnası vardır; o da şer’i hükümlere uygun olarak temlik-i sahih ile temlik edilir ve malikinin eline “mülkname-i hümayun” verilirse, o zaman sahih olarak da vakfedilebilir. O halde temlikin sahih olması gerektiğine göre temlikleri de ikiye ayırmak gerekmektedir. Temlik-i sahih ile temlik olunanlar sahih vakfın, diğerleri ise gayr-ı sahih vakfın konusunu teşkil etmektedir.
  • Bunlardan sahih temlikleri incelersek şunları ifade etmemiz gerekir; Miri arazide tasarruf hakkına sahip olan devlet reisidir. Yani İslam Hukuku’nda İmam, Osmanlı’da Sultan’dır. Devlet reisini İslam hukukçuları yetimin vasisine benzetmişlerdir. Yetimin vasisi her tasarrufunda nasıl yetimin durumunu ve yararını düşünmek zorunda ise, devlet reisi de her çeşit tasarrufunda Müslümanların durumunu ve yararını düşünmek zorundadır. Her ne kadar ilk dönemdeki Hanefi hukukçulardan bazıları devlet reisinin her zaman devlete ait bir malı satabileceğini ileri sürmüş iselerde, sonradan gelen Hanefi hukukçularının tamamı bunun için bazı koşullar aramışlardır. Örneğin Ömer Hilmi Efendi, “Arazi-i emiriyyeden bir kıt’a-i müfreze taraf-ı saltanat-ı seniyyeden bir kimseye temlik-i sahih ile temlik olunup da o kimse dahi ol kıt’ayı bir cihet-i hayra vakf eylese ol vakıf evkaf-ı sahihadan olur” demektedir. (Ahkamul Evkaf/Mesele-127)
  • Beyt-ül Mal’e ait bir arazinin temlik edilebilmesi için iki önemli şart vardır. Birinci Şart: Kamu yararını ihlal etmemesi gerekir. Bu şart Ömer Hilmi Efendi tarafından Ahkam-ul Evkaf mesele 129’da “Arazi-i emirriyenin temliki maslahat-ı amme ile mûkayyed ve meşnutdur. Binaenaleyh arazi-i emirriyyenin temliki maslahat-ı ammeyi ihlal ettiği takdirde asla temlik caiz değildir” biçiminde ifade edilmektedir. İkinci şart, miri arazinin mülkiyetinin Beyt-ül Mal’deki başka bir şahsa nakledilmesi için şer’i bir gerekçe, yani kamu yararı bulunması şarttır.
  • Temlikde şeri gerekçe bulunan haller ise şunlardır. Birinci hal: Beyt-ül Mal’in maddi açıdan sıkıntıya düştüğü zamanlarda semen-i misli ile Beyt-ül Mal’e ait arazi satılıp temlik olunabilir. Talibine temlik olunur iken, alıcının rayiç bedeli ödemesi gerekir. Aşırı derecede noksan bir bedelle temlik olunmaz. İkinci hal: Temlik esnasında Beyt-ül Mal’da maddi sıkıntı (müzayaka) yoksa, temlikin geçerli olması için iki kat bedelle satılması gerekir. İki kat kıymetinden aşırı derecede noksan bir bedel ile satılırsa temlik sahih olmaz. Üçüncü hal: Rekabesi de tasarrufu da Beyt-ül Mal’e ait olan miri arazinin giderleri gelirlerinden fazla olunca da hakiki kıymeti ile temlik olunabilir. Harap olmasından korkulan miri arazinin de değer fiyatı ile satılması mümkündür. Bütün bu koşullara uyularak temlik olunan miri arazi sahih olarak vakfedilebilir.
  • Gayr-i sahih temliklere gelince; yukarıda özetle açıklanan koşulları taşımayan temlikler sahih temlik değildir ve dolayısı ile sahih vakfa konu olamazlar.

10-Tahsis edilen gelirler yönünden gayr-i sahih vakıfların konusunu incelediğimizde denilebilir ki; gayr-i sahih vakıflarda vakfın konusu miri arazinin rekabesi değil gelirleridir. Arazinin gelirleri ise iki çeşittir: Birincisine rüsûmu şer’iye denir. Öşür adına alınan 1 / 10, 1 /8 gibi harac-ı mükasemedir. Ziraate elverişli olmayan yerlerden bedel-i öşür denilen nakit bir ücret alınır. Buna mukataa veya icare-i zemin de demek mümkündür. Çift resmi veya tasma akçası da denen ve arazinin haraç-ı muvazzafını karşılayan şeyde bu gruba dahildir. İkincisi ise rüsum-u örfiye adıyla anılır ve bunlar yaylak, kışlak resimleri ve benzerleridir. Ayrıca arazi mahlul olarak tekrar tefviz edilirken alınan tapu resmi (muaccele), tapu hakkı sahiplerinden alınan bedel-i misil, ferağ harcı intikal harcı, tefviz harcı, taksim harcı gibi gelirlerde araziye ait gelirler arasında yer alır. Bu gelirlerin bir kısmı ise devlete ait vergilerdir.

Miri arazi gayr-i sahih olarak vakfedilince, rekabesi Beyt-ül Mal’e ait olduğundan vakfa iki şey kalır. Birincisi devlete ait vergi gelirleri, diğeri ise tasarruf haklarıdır. Bu açıdan gayr-i sahih vakıfları Ömer Hilmi Efendi’nin Ahkam-ul Evkaf mesele 13’de yaptığı gibi dörde ayırmak gerekir.

Birincisinin hem rekabesi hem de tasarruf hakları Beyt-ül Mal’e aittir. Sadece şer’i ve örf rüsumatı (aşar ve rüsümat) yani devlete ait vergi gelirleri vakfedilmiş olur. Ferağ resmi de vakfındır. Bu tıpkı miri arazi gibidir.

Ikincisinin aşar ve rüsumatı yani vergi gelirleri Beyt-ül Mal’e aittir. Sadece tasarruf hakları vakfa tahsis edilmiştir. Bu arazi vakıftan yararlananlar tarafından işletilir veya işlettirilir. İşlettiği takdirde elde edilen gelirlerden şer’i vergi olan öşür alınır, gerisi vakfa kalır. İşlettirildiği takdirde ise, bu çeşit araziye iki başlı denir. Araziyi işleten hem vakfa kira bedelini, hem de devlete vergisini öder.

Üçüncüsü hem tasarruf hakları ve hem de a’şar ve rüsumatı vakfa tahsis edilmiş olan arazilerdir ki müstesna vakıflar buna örnek teşkil eder.

Dördüncüsü öşür ve haraç arazilerdir ki bunlardan elde edilen gelirler vakfa tahsis edilebilir. Bu arazi sahiplerinin mülkü olur; öşür ve haraç geliri vakfa ait olur.

Bunlardan ikinci ve üçüncülerde Arazi Kanunu geçerli değildir. Birincide ise geçerlidir.

Gayr-i sahih vakıflarda vâkıf (vakfeden) herkes değildir. Bizzat devlet reisi (sultan) veya onun izni ile arazinin mutasarrıfıdır, ikisi de caiz ve mümkündür. İzinsiz olarak mutasarrıfların yaptıkları vakıflar geçersizdir.

11-Gayr-i sahih vakıflarda vakıftan yararlananlar (mevkufunaleyhler) yani tahsisin yapılacağı cihetin Beyt-ül Mal’da hakkı bulunan bir cihet olması gerekir. Yani Beyt-ül Mal’ın harcama fasıllarında bir hayır ciheti olmalıdır. O nedenle tahsisler yani gayr-i sahih vakıflar iki kısımdır.

Birincisi sahih tahsislerdir. Bunlar Beyt-ül Mal’dan istihkakı bulunan bir harcama faslına tahsis edilir. Medreseler, camiler, ilim öğrencileri gibi. Bunlar dini ve umuma ait hizmetler olduğundan bunların giderlerini, ammeye ait beytülmal arazisinden temin etmek caizdir.

İkincisi Beyt-ül Mal’dan istihkakı bulunmayan bir cihete yapılan tahsistir. Buna gayr-i sahih tahsis denir. Beyt-ül Mal’dan istihkakı bulunmayan özel şahıslara yapılan tahsisler gibi.

Bu iki tahsis şekli arasındaki en önemli hüküm şudur: Birinci grup tahsislerin iptali caiz değildir. İkincilerin ise hem şartlarının değiştirilmesi hem de iptali izn-i sultanî ile olursa caizdir. (Ahkam-ul Evkaf/mesele-138)

12-Osmanlı hukukçuları gayr-i sahih vakıfların da tıpkı sahih vakıflar gibi kurulabileceğini, bu konuda İmam-ı Azam’ın görüşünün uygulanabileceğini ifade etmişler ve ifade ettikleri şekilde de uygulamışlardır.

13- Gayr-i sahih vakıflar, uygulanacak hükümler açısından miri arazi hükümlerine, yani Arazi Kanunu’na tabidirler. İntikal, ferağ ve benzeri işlemlerde çok az farklar bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak işaret etmek gerekir ki, tahsisat kabilinden olan gayr-i sahih vakıflarda vakıfların şartlarına riayet vacip değildir.

Sahih kabul edilen irsadi vakıfların şartlarını devlet reisi (sultan) kamu yararı bulunmak şartıyla değiştirilebilir ama bunları iptal etmesi mümkün değildir.

Kura (köyler-karyenin çoğulu), mezâri (mezranın yani tarlanın çoğulu) tabiri Osmanlı Hukukunda gayr-i sahih vakıfların sembolüdür. Bununla birlikte sadece şehir dışında bulunması gayr-i sahih vakıf olduğunu göstermez. Bunun için vakıf senetlerinin de incelenmesi gerekir.

Gayr-i sahih vakıflar mazbut vakıflardır. Evkaf Nezareti tarafından idare olunurlar. Bunun tek istisnası müstesna vakıflardır.

14-Yapılan bütün bu açıklamalar ve tespitlerle, vakfiye ve tapu kayıt örneği ile dosyada mevcut diğer kanıtlar göz önüne alınarak somut olay değerlendirildiğinde denilebilir ki;

a- Yukarda raporumuzun (D/3) nolu maddesinde işaret ve ifade edildiği üzere, dava konusu taşınmazın tapuda yazılı olan cinsi tarladır. 1274 Hicri tarihli Arazi Kanunnamesi’nin 3. maddesinde “Arazi-i Miriye rekabesi canibi Beyt-ül Mal’e ait olarak ihale ve tefvizi tarafı devlet-i aliyeden icra oluna gelen tarla ve çayır ve yaylak ve kışlak ve korular ve emsali yerlerdir….” denilmek sureti ile tarla ve benzeri tarımsal toprakların “arazi-i miriye” den olduğu belirtilmektedir. Bundan hareketle dava konusu arazi mülk arazi niteliğinde olmayıp arazi-i miriye nevindendir.

b- Yine mübrez vakfiyeye göre Anadolu’da ve Karye-i Maltepe’de bulunan dava konusu taşınmazın tapuda yazılı olan miktarı 257 dönüm, 1 evlek, 200 ziradır. Mülk arazinin köy ve şehir içlerinde bulunan bütün arsalarla, köy ve şehirlerin kenarında olup yarım dönümle sınırlı olduğu dikkate alındığında, bu miktar tarlanın sahih vakfın konusunu teşkil eden mülk araziden olmayıp miri arazi niteliğinde olması gerekir.

c- Diğer taraftan dosyada bir örneği bulunan vakfiyede de; vakıf kapsamında ve Anadolu’da Karye-i Maltepe’de bulunan dava konuşu taşınmazların vakıf kurucusu Kanuni Sultan Süleyman’ın kendi özel mülkü olduğuna ilişkin bir hüküm yoktur.

d- Bütün bu verilere göre dava konusu arazi miri arazi niteliğinde olup bu arazi üzerinde tesis olunan vakıf da bir “gayr-i sahih’ vakıftır. Nitekim dosya içinde bulunan kesinleşmiş yargı kararlarına göre, aynı vakıf kapsamında olan İstanbul Büyükada, Heybeli ve Burgaz Adalarındaki vakıflarda tahsisat türü kabilinden olup sahih vakıf değildirler. Yani bunlarda gayr-i sahih vakıftır.

e- Rekabesi (kuru mülkiyeti) Beyt-ül Mal’e ait bulunan bu nitelikteki arazi Tanzimat’tan sonra ve Arazi Kanunnamesi’nin 4. maddesi ile de miri arazi ahkamına tabi tutulmuştur. 1274 Hicri tarihli Arazi Kanunnamesi’nin 4. maddesinin 2. fıkrasında belirtildiği üzere, Osmanlı Sultanları ya da onların izni ile başkaları miri araziden üç türlü “tahsis ve irsad” yapabilirlerdi ve dolayısı ile miri arazi mevkufenin üç nev’i söz konusu olabilirdi. Osmanlı Sultanları miri arazinin aşar (toprağın öşrünün onda biri) gibi vergi ve resimlerini bir hayır cihetine tahsis edebilirlerdi. Osmanlı ülkesindeki arazi-i emirriye-i mevkufenin, yani tahsis ve irsad kabilinden gayri sahih vakıfların çoğu bu türdendir. Osmanlı Sultanları, arazi-i emirriyenin yalnızca tasarruf hakkını bir hayır cihetine (gayr-i sahih vakfa) tahsis edebilirlerdi. Bu durumda tasarruf hakkı gayr-i sahih vakıfta kalıp fertlere devir edilemeyeceğinden gayr-i sahih vakıf aşarı devlete ödemekle yükümlüdür. Osmanlı Sultanları, arazi-i emirriyenin hem tasarruf hakkını ve hem de aşar gibi vergi ve resimlerini bir hayır cihetine, bu bağlamda gayr-i sahih vakfa tahsis edebilirlerdi.  Bu durumda gayr-i sahih vakıf arazinin tasarruf hakkına sahip olduğu gibi devlete de aşar ya da başkaca vergi ve resim ödenmez. Yukarıda ilk şıkta işaret olunduğu üzere Osmanlı ülkesindeki araz-i emirriye-i mevkufenin (tahsis ve irsad kabilinden gayr-i sahih vakıflar) çoğu yalnızca aşar gibi vergi ve resimlerinin bir hayır cihetine tahsis olunduğu birinci çeşitten olup arazinin tasarruf hakkı fertlerde bulunmaktadır. Muhtemelen dava konusu arazide bu türdendir. Ne var ki bunu vakfiyeden anlamak mümkün olmamıştır.

f- O nedenle burada önemli olan; dava konusu taşınmazın bedel-i öşr mukataası’na bağlı miri arazi niteliğinde mi, yoksa hukuki tasarrufiyesi de vakfedilmiş arazi niteliğinde mi olduğu hususunun tespitidir Değil ise somut olaya konu vakfın “gayr-i sahih vakıf” olduğu hususu açıktır.

g- Tapu kaydında “mukataa” sözcüğünün yer alması bu konuda belirleyici ve sorunun çözücü nitelikte değildir. Zira ve her ne kadar mukataada esas olan yani vakfa ait olması lazım olan mukataa bedelleri ancak sahih vakıflara münhasır ve mukataa arsası vakıf ve üzerindeki bina ve ağaçlar mülk olan akarda mutasarrıfı tarafından arsa vakfına verilmek üzere arsa için kat’ ve tayini olunmuş senevi ücret ve buna icare-i zemin yani yer kirası denir ise de, mukataa “bedeli öşr mukataası” anlamında da kullanılabilir. Bu durumda yine miri arazi hükmüne tabi bir arazi söz konusu olacağından taviz bedeli ödenmesi gerekmeyecektir. Zira bu durumda aşarın ilgası ile bedel-i öşr mukataası da mülga olmakla dava konusu arazi de sair miri arazi hükmünü kazanır.

h- Ne var ki dava dosyasındaki bilgi, kanıt ve verilerden bütün bunları anlamak mümkün olmamıştır. Öyle ki dosyaya sunulu vakfiyede aşar ve rüsumunun vakfedildiğine ya da tasarruf hakkının vakfedildiğine veya her ikisinin birden vakfedildiğine ilişkin bir açıklık olmadığı gibi dava konusu taşınmazların geldilerine ilişkin tapu kayıt ve tedavüllerinden de bir sonuç çıkartmak mümkün olmamıştır. Öyle ki tapu kayıtları üzerinde inceleme yapan bilirkişi tarafından dava konusu taşınmazların ilk tesis kaydı okunup tercüme edilmiş (Ağustos/1296 tarih, 239 nolu kayıt) ve ilk malik olan Yorgi veledi Akam’ın dava konusu taşınmazın mülkiyetini ne şekilde ve kimden iktisap ettiği araştırılıp tespit edilmiş değildir.

ı- Yine vakfın icareteyn ve mukataa hesap ve sarf defterinin olup olmadığı saptanmış ve yanısıra aşar ve rüsum defteri incelenmiş ve kadim kayıtlar (kuyudu hakani) getirtilmiş değildir.

i- Sözü edilen kayıt, belge ile defterler getirtilmeden ve incelenmeden davaya konu uyuşmazlığı sağlıklı biçimde çözmek mümkün değildir. Nitekim bu davaya konu olan Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı kapsamında olup Adalar’da vakfedilen arazilerin, hukuk-i tasarrufiyesinin değil, sadece aşar ve rüsumunun vakfedilmiş olduğu hususu, Temyiz Mahkemesi Birinci Hukuk Dairesi Reisi A. Cevad Gücün imzalı ve 17.6.1943 günlü hakem kararında bilirkişi tayin edilmiş Kemal Ogan tarafından verilen rapora atıf yapılarak ve Hakem’in selefi olan zat’ın incelediği aşar ve rüsum defterindeki meşruhata dayanılarak bulunmuştur.

SONUÇ: Sunulan nedenlerle;

1-Dava konusu taşınmazların tapu sicilinde kayıtlı bulunan, Şehzade Sultan Mehmet Han Vakfı gayr-i sahih vakıf niteliğindedir. Zira vakıf kapsamında bulunan İstanbul’da Anadolu yakasında ve Karye-i Maltepe’de olan dava konusu taşınmazlar, vakıf kurucusu Kanuni Sultan Süleyman Han’ın kendi mülkü olmayıp, rekabesi (kuru mülkiyeti) Beyt-ül Mal’e ait olan arazi-i miriyedendir.

2- Dava konusu taşınmazların taviz bedeline tabi olup olmadıklarının tespiti için; aşar ve rüsumunun mu, hukuki tasarrufiyesinin mi, yoksa her ikisinin birden mi vakfedildiğinin tespiti gerekmektedir. Ne var ki mevcut kayıt, kanıt ve bilgilerden dava konusu taşınmazların aşar ve rüsumunun mu, tasarruf hakkının mı ya da her ikisinin birden mi vakfedildiğini saptamak mümkün olmamıştır.

3- O nedenle, dava konusu taşınmazların ilk tesis kaydı olan Ağustos/1296 tarih, 239 nolu kaydın getirtilip tercüme ettirilmesi ve malik olduğu anlaşılan Yorgi Veledi Akam’ın dava konusu taşınmazları nasıl ve kimden iktisap ettiğinin saptanması; Vakfın icareteyn ve mukataa hesap ve sarf defterinin olup olmadığının araştırılması, var ise getirtilmesi; Vakfın kadim kayıtlarının (kuyudu kadime/kuyudu hakani) ve yanı sıra aşar ve rüsum defterinin getirtilmesi gerekmektedir.

Takdiri Sayın Mahkemeye ait olmak üzere saygı ile sunulur. 05.10.1993.

ANILARIMDAN BİR SAYFA: TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI OLARAK DANIŞTAY’IN 143.KURULUŞ YILDÖNÜMÜ’NDE YAPTIĞIM KONUŞMA –

ANILARIMDAN BİR SAYFA: TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI OLARAK DANIŞTAY’IN 143.KURULUŞ YILDÖNÜMÜ’NDE YAPTIĞIM KONUŞMA –

Tarih 10 Mayıs 2011. Danıştay’ın 143.Kuruluş Yıldönümü. Katılanlar arasında Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yargıtay Başkanı, Danıştay Başsavcısı, Danıştay Üyeleri, yargıçlar, savcılar, avukatlar var. Dönemin Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak konuşmak üzere kürsüye ben çıktım ve şunları söyledim;  

(…)

Çok yaşayan insanlara yaşlı deriz. Ama aynı nitelemeyi çok yaşayan kurum ve kuruluşlar için yapmayız. Çünkü kurumlar ve kuruluşlar çok yaşadıkça yaşlanmazlar, anıtlaşırlar. Onun için bugün 143 yaşına basan Danıştay’ımız, bizim için anıtlaşmış bir kuruluştur, geçen yıllara rağmen hiç eskimemiş, hep genç ve dinamik kalmış ve öyle kalacak olan bir kuruluştur. Niteliği ve amacı itibariyle hukuk yoluyla toplumu dönüştürme projesi olan Tanzimat’ın getirdiği kuruluşların en başında gelen Danıştay, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüz aklarından olduğu gibi Cumhuriyetimizin de yüz aklarındandır. Hem Cumhuriyetimizin hem de Danıştay’ımızın daha büyük başarılarla, daha büyük onurlarla sonsuza kadar yaşaması yurttaş olarak, avukat olarak, Türkiye Barolar Birliği olarak en büyük dileğimizdir. Sadece dileğimiz değil, inancımızdır.

Siyaset felsefesinin önde gelen üç önemli ve değerli ismi vardır: Thomas Hobbes, Jean Jacques Rousseau ve John Locke. Hepimizin bildiği üzere, her üçü de devlet ve hukuk düzeni üzerine ayrı bir toplum sözleşmesinin sahibidir. Fiktif olan bu toplum sözleşmelerinde siyasal topluma geçiş, yani devletin kuruluşu, devletin ve hukuk düzeninin ne şekilde örgütlenmesi gerektiği her üç düşünür tarafından ayrı ilkeler, tercihler ve referanslar bağlamında açıklanır.

Bunlardan kuvvetlerin birliği ilkesini savunan Thomas Hobbes’a göre devletin, pek çok eli, ayağı, gözü, kulağı, burnu olan ve yapay bir figür olarak devleti simgeleyen Leviathan gibi olması, yani otoriter olması gerekir. Zira düzen ve eşitlik ancak otoriter bir monarşik yönetimle sağlanabilir.

Jean Jacques Rouseau’nun devlet ve toplum tasavvuru, toplumu oluşturan bireyleri sıkıca sarıp sarmalayan, asla yanılmayan, bölünemez nitelikte ve mutlak olan, hikmetinden hiçbir biçimde sual olunmayan, kuvvetlerin birliği ilkesine dayanan genel iradedir.

Rousseau bunu “Nasıl doğa insana kendi vücuduna mutlak olarak sahip olma gücü vermiş ise, toplum anlaşması da siyasal güce yönettikleri üstünde mutlak bir güç tanımıştır” biçiminde açıklamıştır. Mutlakıyetçi tüm yönetimlerin, bu bağlamda nasyonal sosyalist ve faşist devletlerin toplum, hukuk ve devlet anlayışlarının ideolojik dayanağını oluşturan bu görüş aynı zamanda jakoben aydınların da temel argümanıdır. 

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin kurucu babası olan, kendi toplum sözleşmesini büyük ölçüde doğal hukuk öğretisinden türeten, devlet, hukuk ve toplum anlayışının merkezine bireyi koyan ve dolayısıyla doğal hakları bireyselleştiren John Locke’a göre en temel üç hak olan “hayat, özgürlük ve mülkiyet” hakkı Tanrı bağışı olan haklardır. Meşruiyetini korumak isteyen hiçbir dünyevi iktidar, bu üç temel hak ile bunların türevi olan diğer bireysel hak ve özgürlüklere müdahale etme hakkına ve yetkisine sahip değildir.

Konuşmama bu üç düşünürün düşünceleri ile başlamamın nedeni devletin, siyaset kurumunun ve hukukun meşruiyetinin temelini Hobbes’un otoriter anlayışı üzerine mi, Rousseau’nun mutlakıyetçi, asla yanılmaz, hikmetinden sual olunmaz genel irade kuramı üzerine mi, yoksa Locke’n kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine mi inşa ettiği, merkezine bireyi/insanı alan, hukuku, adaleti ve özgürlüğü çoğunlukçu genel iradeden üstün sayan çoğulculuk temeline dayalı demokratik meşruiyet anlayışı üzerine mi kurmak gerektiği hususlarını incelemek içindir.        

Bu çerçevede işaret etmek gerekir ki, siyaset teorisinin gidişine yön veren “Yönetim Üzerine İki İnceleme” isimli ünlü eserinde John Locke: Tanrı’nın Adem’e özel bir egemenlik alanı vermediğini, yönetme hakkını genel olarak insanlığa bahşettiğini, yöneticilerin, yönettikleri toplumdaki bireylerin emrinde olduğunu, varlık nedenlerinin insanlara hizmet etmekten ibaret bulunduğunu, çoğunluğun isteğine ve yararına hizmet ettikleri sürece meşru olduklarını ve ancak bu koşulda onlara itaat edilmesi gerektiğini ileri sürer.

Locke’n 1689 yılında, yani bundan 322 yıl önce ileri sürdüğü bu görüşlerle birlikte, o zaman için son derece şaşırtıcı bir modern düşünce doğmuş oluyordu. Bu düşünce, bir yandan iktidarın kaynağının Tanrısal olmadığına vurgu yaparken, diğer yandan iktidarın, iktidarını koruyabilmek için yönetilenlerin refahına ve mutluluğuna hizmet etmeleri, onlara yeni olanaklar sunabilmeleri gerektiğine işaret ediyordu.

Locke ile başlayan ve devam eden 150 yıllık süreç içinde ve aşama aşama siyasal eşitliğe ve ekonomik olanaklar ilkesine yönelen siyaset felsefesi, Amerikan Devrimi ile birlikte uygulanabilme olanağı buldu.

Bu devrimle birlikte, ilerleme olanaklarının kısıtlı olduğu, statünün bireylerin yaşına ve ailevi durumlarına göre belirlendiği, babadan oğla geçen aristokratik hiyerarşi sona erdi. Bunun yerine toplumlara, statünün büyük ölçüde maddi başarıyla, kaliteyle ölçüldüğü dinamik bir yapı egemen olmaya başladı. Ayrıcalığın ve kimi durumlarda katıksız ahmaklığın aristokrasisinin yerini erdemin ve yeteneğin aristokrasisi almaya başladı. Walt Whitman’ın özlü ifadesi ile “Vatandaşların Başkana değil, Başkan’ın vatandaşlara şapka çıkardığı” bir yönetim anlayışının önü açıldı.

Bu süreçle birlikte ve giderek, katı ideolojileri araç olarak kullanmaya indirgenmiş siyaset yapma dönemi etkisini ve işlevini yitirmeye başladı. Onun için günümüzde siyasetin misyonu, insanlara iyi bir yaşam, güvenli bir gelecek sağlamak, toplumun ve insanların yaşam kalitesini yükseltmek, bireyin entelektüel yönden kendisini geliştirmesine katkı yapmak, sağlıklı işleyen bir hukuk, adalet ve yargı düzeni kurmak suretiyle hem hukuki güvenliği hem de adalet hizmetinin hızlı, adil ve tarafsız bir biçimde işlemesini sağlamaktır.

Sağlıklı işleyen bir hukuk, adalet ve yargı düzeni kurmak suretiyle hem hukuki güvenliği, hem de adalet hizmetinin hızlı, adil ve tarafsız bir biçimde işlemesini sağlamak için birbirleriyle bağdaşmaz, uzlaşmaz bir ilişki içerisindeymiş gibi gösterilen ve karşı kutuplara konulan hukuk ve iktidar ilişkisini doğru tanımlamak gerekir. O tanım da şudur: “hukuksuz iktidar, iktidarsız hukuk olmaz.” Aksine düşünce iktidar araçlarının keyfi ve meşru olmayan biçimde kullanılmasıdır ki, bu da kötü yönetim demektir.

İktidarın kötü, hukukun iyi veya iktidarın iyi, hukukun kötü olduğunu ileri sürmek soyut olmasının yanı sıra anlamsızdır da. Zira iyi ve kötü etik kavramlar olmakla, iyinin ve kötünün tespitinde doğru ve anlamlı ölçü iktidar ve hukuk araçlarının kullanım biçimidir.

İktidarın iradi veya keyfi olarak değil de normatif biçimde kullanımını gerçekleştirmek için iktidarı başta anayasa olmak üzere hukukla bağlamak, anayasal bir devlet düzeni kurmak, iktidarın buna uymasını sağlamak gerekir.

Aristo’dan başlayıp siyasi sistemlerle ilgili görüşünü normatif yargılardan hareketle geliştiren Locke’a ve yine siyasal sistemlere yönelik önerilerini tamamen deneysel bulgulara dayandıran Montesquieu’a kadar uzanan oldukça uzun bir tarihsel kesit içinde; anayasal devleti kurumlaştırma yolundaki arayışlara bağlı olarak gelişen, 1776 yılında kabul edilmekle dünyanın ilk yazılı anayasaları olan Virginia, Maryland ve Pennsylvania Anayasaları’nı izleyen 1787 tarihli Amerikan Anayasası’na gelip yerleşen ve bunu izleyen 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin 16. maddesinde yer alan “hakları ve kuvvetler ayrılığını güvence altına almamış bir toplumun anayasası yoktur” ifadesi ile güçlenen “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, siyasal iktidarın kullanımının paylaşılmasının bir aracı olarak modern anayasacılığın da temelini oluşturur.

Nitekim Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu M.J.C. Vile “Constitutionalism and Separation of Powers/Anayasacılık ve Kuvvetler Ayrılığı” isimli eserinde: “Kuvvetler ayrılığı öğretisi, yüzyıllar boyunca özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt etmeye yarayan yegâne anayasal kuram olmuştur” demek suretiyle, kuvvetler ayrılığı ilkesinin anayasal önemi ve değeri ile siyasal özgürlüğe olan katkısına vurgu yapmaktadır.  

Özü itibarıyla bir siyasi ve hukuki değerler ile hedefler dizisi olan anayasal demokrasi/anayasacılık kurumunu işlevsel kılan ve onun ayrılmaz bir parçası olan kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince yasama, yürütme ve yargı kurumlarının hiç birisi bir diğerinin üstünde değildir. Aksine başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere anayasal ve kamusal yetki kullanan her organ kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir. 

Anayasal demokrasilerde, kuvvetler ayrılığı ilkesini ayakta tutacak ve bu ilkenin etkili biçimde işlemesini sağlayacak ve her türlü iktidar gücü üzerinde iç ve dış denetimler oluşturmak suretiyle hak ve özgürlükleri koruyacak olan en etkili mekanizma, Amerikalıların “check and balance” diye isimlendirdikleri “denetleme ve dengeleme” sistemidir. 

Bizim anayasal sistemimizde olduğu gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin özgün biçiminin değil de, onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan “kuvvetlerin işbirliği” ilkesinin işlevsel kılındığı ülkelerde, yasama çoğunluğunu elinde bulunduran yürütme erkinin yasama organına da hükmettiği düşünüldüğünde, mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini/insan haklarını güvence altına alacak ve koruyacak olan kuvvet yargı erkidir. Kuşkusuz bu erkin de despotizmin bir başka türü olmakla tehlike olan “judiocracy”ye, yani “yargıçlar yönetimine” dönüşmemesi ve kendi sınırları içinde kalması gerekir. Aksine düşünce ve uygulama konuşmamın en başında vurgu yaptığım hukukun yargı erki eliyle keyfi kullanımı olur ki, bu da kötü yargı demektir.  

Dileğimiz yeni yapılacak anayasa ile ülkemiz demokrasisin en önemli eksikliklerinden olan demokratik ve hukuki meşruiyete sahip denetleme ve dengeleme mekanizmalarının ve dolayısıyla gerçek bir kuvvetler ayrılığının kurulmasıdır.

Yürütme erki ile yargı erki arasındaki en gerilimli alan idarenin yargısal denetimi ve dolayısıyla idari yargıdır. Zira Anayasamızın 125/1. maddesi hükmüne göre “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” Hem kural hem de ideal olarak anayasal her devlette, yürütmenin, devlet politikasını, toplumun düzen ve istikrarını adaletli bir şekilde yürütme görevi vardır.

Gerek buna gerekse Anayasamızın 5. maddesi hükmüne göre “…kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” devletin temel amaç ve görevleri arasındadır. Bu görevin yerine getirtilmesinde idare organları Anayasanın çizdiği sınırlarla, pozitif hukukta yer alan düzenlemelerle, hukukun evrensel ve üstün ilkeleri ile bağlıdır. Yine Anayasamızın 138. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

Bütün bunlar iktidar araçlarının iradi değil de normatif biçimde, yani hukuka uygun biçimde kullanılmasının ve iyi yönetimin asgari gerekleridir. 

Diğer taraftan idari yargı, idarenin hukuka uygun davranmasını sağlamak suretiyle, bireylerin haksızlığa uğramasını önlemekle ve bu suretle hukuk devleti ilkesini soyut bir kavram olmaktan çıkarıp somut ve yaşanan bir gerçeklik haline getirmekle yükümlüdür.

Güçlü olan devlet erki karşısında yargının ve hukukun daha ziyade koruması, bu bağlamda lehine pozitif ayrımcılık yapması gereken süje yurttaştır, bireydir. Zira İş Hukuku nasıl işçinin menfaatlerini esas alan bir koruma hukuku ise, idari yargıda yurttaşı/bireyi korumayı esas alması gereken bir koruma hukukudur. Kuruluş nedeni ve amacı da budur.

O nedenle idari yargıdan beklentimiz güçlü olan devlet karşısında zayıf olan biz yurttaşları koruması, takdir hakkını bireyin/yurttaşın lehine kullanması ve devletin menfaatini korumayı adalet olarak görmemesidir. 

Günümüzde gerek adli gerekse idari yargıya yönelik en önemli eleştiri yargılama süresinin uzunluğudur. Kuşkusuz bunda idarenin ihtilaf yaratma konusundaki becerisinin yüksek, dolayısıyla dava sayısının çok fazla oluşu da etkilidir. Dileğimiz idarenin gereksiz ihtilaflara neden olmaması, emsal kararları göz önüne alarak idari tasarrufta bulunması, idari yargının da yargılama sürecini kısaltmak konusunda gerekli önlemleri almasıdır.

Gerek idari yargının yükünü azaltmak gerekse hiç de hoş olmayan yurttaşın devletle ihtilaflı olmasının önüne geçmek için ombudsman, uzlaşma, hakem, arabulucu gibi alternatif uyuşmazlık çözüm araçlarının devreye sokulması hususu düşünülmelidir.

Yine hem Danıştay’ın iş yükünün azaltılması hem de idarî davaların yargılama süresinin kısaltılması için Bölge İdare Mahkemeleri istinaf mahkemesi statüsüne kavuşturulmalı, bunun için gerekli yasal düzenleme ve değişikliklerin ivedilikle yapılması gerekir. 

İdarî Yargılama Usulü Kanunu’ndan idare hukuku ve idarî yargılama tekniğine aykırı olarak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’na yollama yapılan kimi düzenlemeler çıkarılmalı, idarî yargının kendi işleyiş tarzına uygun düşecek yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

2007-2013 yıllarını kapsayan Dokuzuncu Kalkınma Planı’nın Adalet Hizmetleri Özel İhtisas Komisyonu Raporu’nda ifade ve işaret edildiği üzere, en başta araştırmacı hukukçular ile hâkim, savcı, noter, avukat ve tüm yurttaşlar için, internet ortamında tasarlanmış bilgi işlem ağı sitelerine bağlı bilgisayarlar üzerinden ideal düzeyde bir e-çalışma ortamının yaratılması gerekir.

Bu bağlamda 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 31. maddesinde ve genel menfaat mülahazasıyla herkese yargı içtihatlarından yararlanma serbestîsi tanınmış olmasına rağmen buna uygun davranılmamakta, yargı kararları diğer uygulamacılarla paylaşılmamaktadır. O nedenle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu dâhil Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi tüm yüksek yargı kuruluşlarının karar ve içtihatlarının eksiksiz işlendiği çevrimiçi ağ sitelerindeki her türlü dijital hukuksal bilgiye kolay, hızlı ve masrafsız erişimin ivedilikle sağlanması gerekir.

“Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana Danıştay’ın yaptığı en büyük hizmet idari yargı içtihadını kurabilmiş olmaktır. Yalnız yürürlükteki kanunlara bakarak idari tasarrufların doğru veya yanlışlığını kestirmeye imkân yoktur. Köklü ve yoğun bir idari içtihat mevcut olmadığı sürece hiçbir kanunun toplumca bilinmiş, benimsenmiş olduğu ileri sürülemez. Türk İdare Hukuku’nun esasları belli olmuş, bütün özellikleri ortaya çıkmıştır. Danıştay’ın en büyük hizmeti budur. Yabancı kaynaklardan her zaman faydalanmamız mümkündür. Fakat önemli olan toplumumuza özgü bir idare hukuku doğmasıdır ki, Danıştay içtihadı bir açıdan en değerli fikri bir mamelek haline gelmiş bulunuyor. Gelip geçen ve halen görevde bulunan Danıştay Hâkimlerimizin ortak emekleri ürünü olan bu içtihadı bir çeşit milli servet sayıyoruz.” Bu sözler 1973 yılında yapılan Danıştay’ın kuruluş gününde Türkiye Barolar Birliği’nin ilk Başkanı, hocamız, meslek ustamız rahmetli Faruk Erem tarafından söylenmiş. Rahmetli Başkanımızı referans alarak Türkiye Barolar Birliği ve avukatlar olarak Danıştay’dan talebimiz, bu milli serveti yargının kurucu unsuru olan biz avukatlarla paylaşmanızdır.           

Avukatlar gerek yargı mercileri ve gerekse diğer idari kurum ve kuruluşlarda bulunan bilgi, belge ve dosyalara erişmede ve bunları incelemede pek çok zorluk ve engellemelerle karşılaşmaktadırlar. Bu durum Avukatlık Kanunu’nun “Avukatlığın Amacı” başlıklı 2. maddesinin 3. fıkrası hükmüne çok açık biçimde aykırıdır. O nedenle en başta yargı organlarından olan beklentimiz, kanun hükmüne uygun uygulama yapmaları, avukatların yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ettiklerini ve kamu hizmeti yaptıklarını göz önüne almaları ve dolayısıyla avukatlık mesleğinin ifasını kolaylaştırmalarıdır.

(…)

ATATÜRK’Ü ANMAK…

Her 10 Kasım’da olduğu gibi 2010 yılı 10 Kasım’ında da Büyük Atatürk’ü anmak için Türkiye Barolar Birliği olarak düzenlediğimiz etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim;

(…)

Her çağda ve hemen her toplumda, düşleri gerçeklerle, hayalleri yaşamla buluşturan insanlar çıkmış ve ülkelerinin kaderlerine hükmetmişlerdir. Üstün yetenekli, özel donanımlı bu insanlar, kendi toplumlarının insanlarına umut vermişler, güç vermişler, cesaret vermişler, örgütlenme enerjisi vermişler, doğru siyasal ve pozitif hedefler göstermişlerdir. Siyaset dilinde buna vizyon diyorlar.

Bizim için aşılmış değil, daha hala ulaşılması gereken bir değer olan Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatmak için söyledim bunları.

‘İnsanlar annelerinin onları doğurmasıyla dünyaya gelmezler sadece, bu hayat onları doğmaya mecbur da eder’ diyor Gabriel Garcia Marquez. Sanıyorum, Büyük Atatürk için söylenmesi gereken doğru sözlerden birisi de budur. Evet!  Kimileri, sadece annelerinin onları doğurmasıyla dünyaya gelmezler, hayatın kendisi onları doğmaya mecbur ettiği için dünyaya gelirler. Mustafa Kemal Atatürk, dünyaya böyle gelmiş ender insanlardan birisidir.   

Büyük Atatürk, bizlere sadece sağlam temeller, gelecekteki gelişmemiz, ilerlememiz için pozitif hedefler, somut ilkeler bırakmamış, kaynağını tam bağımsızlıktan, yurtseverlikten, evrensel değerlerden alan, kendisini güvenle besleyen, yeni enerjiler ve hedefler için ödüller vaat eden bir ulusal ülkü bırakmıştır. Sözleriyle, davranışlarıyla, kahramanlara ve kahramanlığa değer veren bir halkın hayallerini ve umutlarını besleyecek özel bir efsane yaratmıştır. Bizlere demokrasinin, uygarlığın, çağdaşlığın gerekliliğine inanmayı öğretmiştir. O’nun bize verdikleri, öğrettikleri ve vasiyet ettikleri, bugün hepimizin yüreğinde, aklında ve vicdanında canlı bir yol gösterici olarak yaşıyor.       

Birinci dünya savaşından sonraki yıllar, özellikle 1930’lu yıllar, Avrupa’da ırkçı anlayışların yükselişe geçtiği, faşist rejimlerin egemen olduğu yıllardır. İnsanlığın zor zamanlarıdır. Bu zor zamanların cazibesine kapılmayan, gelişmelerinden etkilenmeyen, bu bağlamda ırkçı olmadan milliyetçiliği savunan, milliyetçiliği evrensellikle harmanlayan dünyadaki tek liderdir Mustafa Kemal Atatürk.

Öyle olduğu için ‘Dünyanın herhangi bir yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne, dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz. Hadise ne kadar uzak olursa olsun bu esastan şaşmamak gerekir. Beşeriyetin hepsini bir vücut ve her milleti, bunun bir uzvu saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan, bütün vücut müteessir olur’ demiştir.

Büyük Atatürk, milliyetçiliğini sadece evrensellikle harmanlamamış, ‘Yurtta barış, dünyada barış’ demek suretiyle barışla da buluşturmuştur. Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’na dâhil etmeyen, bu savaşın felaketlerinden uzak tutan siyaset, O’nun siyasetidir.

Bize ve tüm dünyaya liderlik dersi veren, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşan, Lozan’da barışan, hem savaştığı ve hem de barıştığı Lyoyd George’un özlü değerlendirmesiyle ‘Böyle dahi bir lider ancak yüz yılda bir dünyaya gelir’ dediği Büyük Atatürk’ün çocuklarıyız biz.

‘Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, zihniyetiyle, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu ispat ve izhar etmek mecburiyetindedir…Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen medeni ve bütün mana ve eşkâliyle medeni bir heyeti-içtimaiye haline isal etmektir. İnkılâbımızın umde-i asliyesi budur… Artık duramayız. Behemehâl ileri gideceğiz.’ diyen Büyük Atatürk’ün bizlere vasiyeti budur.

Bu vasiyetle bağlı isek, ki bağlıyız, o halde hiç durmamak ve ileriye, daima ileriye, daha iyiye, çok daha iyiye doğru gitmek zorundayız.

Büyük Atatürk’e, O’nun ilkelerine, bıraktıklarına sahip çıkmak, Atatürk’ü sevmek hiç kimsenin, hiçbir partinin, derneğin ya da baronun tekelinde değildir. Zira Atatürk, herkesin, hepimizin ortak değeridir, milli kahramanıdır. Atatürk’e layık olmak için, her şeyden önce erdemli olmak, ahlaklı olmak, çalışkan olmak gerekir. Düşman Polatlı’ya kadar gelmişken açık tuttuğu ve ‘en büyük eserimdir’ dediği Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, yani meşruiyetin ve egemenliğin kaynağını kimilerinin yaptığı gibi lağvetmek değildir Atatürkçülük.       

Türkiye Barolar Birliği olarak; Büyük Atatürk’ün bize bıraktığı ilke ve değerlerin ayırtında, vasiyet ettiklerinin bilincinde olduğumuzu, Cumhuriyetimizi O’nun gösterdiği hedef doğrultusunda daha ileriye götürme kararlılığında bulunduğumuzu özellikle belirtir ve O’nun aziz hatırası önünde saygıyla eğiliriz. 

Benim konuşmamdan sonra kürsüye gelen Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Kemal Arı şunları söyledi; ‘Mustafa Kemal Atatürk, ilk defa emperyalizme, sömürgeciliğe karşı antiemperyalist bir direnişi kendi halkını örgütleyerek başarabilmiş büyük bir özgürlük savaşçısıdır. O, “ulusal egemenlik” ve “tam bağımsızlık” kavramları üzerinden örgütlediği bu mücadeleyi halkına güvenerek yapmıştır. Kurtuluş Savaşı öncesinde Osmanlı toplumu aydınlanma döneminin uzağındadır. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması insanlığa kurulan tuzağı parçalamıştır. Demokrasi kültürel ve tarihi birikim gerektirir, aydınlanma gerektirir. Bu topraklarda aydınlanma sürecini başlatan Mustafa Kemal Atatürk’tür. O süreçle birlikte demokrasiye gidilecek yolu taşları döşenmiş, alt yapısı hazırlanmıştır. 1930’lı yıllar Avrupa’da ırkçılığın yükselişe geçtiği yıllardır. Atatürk bunlara iltifat etmemiştir. Atatürk’ün bizzat yazdığı on dört kitap vardır. Bugün bunların baskıları yoktur. Bu kitapları çok kişi bilmez, okumamıştır. Biz Büyük Önderi tanımıyoruz. Ne yaptıklarını, ne hayatını, ne de kitaplarını okuyoruz ama “Atatürkçüyüz diyoruz. Mustafa Kemal’i tanımadan, Mustafa Kemalcilik oynamak olmaz.’

Konferansın ardından Ankara Barosu Türk Sanat Musikisi Korosu, Dr. Cumhur Koca’nın yönetiminde Atatürk’ün sevdiği şarkılardan oluşan özel bir konser verdi.

BARO NEDİR, NE YAPAR, NE YAPMALIDIR; AVUKAT KİMDİR, NE YAPAR, NE YAPMALIDIR!

Peki! Baro nedir ve ben baroya nasıl bakıyorum? Bana göre barolar, her ne kadar Anayasamızda düzenlenmiş biçimi ile devlete eklemlenmiş yarı resmi ku­ruluşlar ise de, gerçekte sivil topluma ait olan veya olması gereken kuruluşlardır. Batı ülkelerinde böyledir mesela. Yani anayasada düzenlenmiş, devlete eklemlenmiş kuruluşlar değildir barolar, sivil topluma ait kuruluşlardır, baskı gruplarıdır, meslek kuruluşlarıdır, meslek mensuplarına hizmet götürmekle, hukukla ilgili olmakla, ülke hukukuna, evrensel hukuka katkı yapmakla görevli kuruluşlardır.

Sivil toplum nedir? Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın, Andrew Heywood’un özlü yaklaşımları ile sivil toplum, devlet-toplum ilişkilerinin karşılıklı bağımlılık açısından görülmesi ile ilgili analitik bir kavramdır. Devlet açısından bakıldığında, devletin toplumdan ayrı ve özerk bir kurum olduğunu kabul eder. Bu özerkliğin niteliğini, kaynağını, derecesini ve sonuçlarını inceler. Toplum açısından bakıldığında ise, kendine özgü gelişme dinamiği bulunan, kurumsallaşmış karar-alma ve sorun-çözme mekanizmaları olan bir hizmet organizasyonudur. Yaşayan bir organizmadır. Bu yönüyle sivil toplum, devletten bağımsız bir toplumsal alanının varlığını şart koşar.

Literatürde, John Locke’dan Thomas Hobbes’a, İskoç aydınlanmasını sürükleyen Adam Ferguson, David Hume ve Adam Smith’den Hegel ile Marx’a, De Tocqueville’den Gramsci’ye ve hatta günümüzde Habermas’a kadar uzanan süreçte, sivil toplum kavramının anlaşılma ve tanımlanma biçimi çok farklıdır. Bununla birlikte, sivil toplum konusunda öğretide mutabık olunan husus, sivil toplumun, devlet gücünün ve muhalefetin meşruluğunun kaynağı olmasıdır. Peter L. Berger, Yeni Forum Dergisi – c.10-1989-n.246, s.26-9’da yazdıklarına göre sivil toplum, siyasal iktidarın gücünü kötüye kullanmasının, despotizmin ve totalitarizmin karşısındaki en zinde, en dinamik, en bağımsız, en etkili güçtür. Sivil toplum, demokrasinin gelişmesine ve yerleşmesine katkı yapan, devletin bir tür varlık olarak değil de, kendis­inin bir türevi ve organı olarak anlaşılmasının felsefi zeminini oluşturan, devletten nispeten bağımsız, kendine özgü gelişme ilkelerine ve kurumsal yapılara sahip bulunan bir varlık alanıdır.

Budenle barolar, sivil toplumlara ait kuruluşlarla birlikte, sivil toplum örgütleri değildir. Tam olarak karşılamakla birlikte, barolar, Anglosaksonların ‘ aracı yapılar/aracı yapılar ‘ diye isimlendirdikleri türe yakın kuruluşlardır. Peter L. Berger’in az önce yukarıda anlattığım makalesinde işaret ettiği demokrasi, araç yapılarının korunmasının en pratik yöntemleri, araç yapıları, bizatihi demokrasinin, özgürlüklerin koruyucusudurlar. Berger’e göre, gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda mevcut olan araçlar, belli çıkarları korumak ya da yaygın olarak kurulmuş kooperatifler gibi, sendikalar gibi, meslek merkezleri gibi ya da aile, cemiyet, cemaat, dini kurumlar ve yerel toplumlardaki diğer yapılanmalar gibi, yaşayan pek aziz saydıkları değerler ve kimlikler iletilmekte olan, yine bulunan kurumlardır. Aracı yapılar, kişilikler, modernleşmenin bedeli olan yabancılaşmadan, kimliklerini ve yardımlarını yitirmekten koruduğu gibi, siyasi iktidarların bireysel/kişisel değerlere yakınlaşmasını, bunlara ilgi duymasını sağlarlar. Aracı yapılar, otoriter ve totaliter rejimlerden farklı olarak, demokrasinin yerleşik ve yerleşmesine olanak sağlayan toplumsal zeminlerdir. Esasen totalliter rejimler, araç yapılarının nispi bağımsızlığına dahi tahammül edemedikleri gibi, bu yönetimin denetimini, sayılarının en aza indirilmesini, idarenin bütünlüğüne dahil edilmelerini isterler.

Yönetim gurusu Peter Drucker’ın ‘ Kapitalist Ötesi Toplum ‘ isimli kayıtlı olarak ifade ettiği son derece isabetli yaklaşımıyla, sadece var olan, öyle yerlerde de muhafaza etmek, statükoyu mevcut, değişime uğramamak yerine gelen, dil, din, kültür, tarih, coğrafya gibi insanlar bir arada tutan bağa göre, toplum, cemaat, aile gibi yapılardan farklı olan barolar, mevcutko mevcut olmak için vardırlar. Bu başarmak yerine getirebilmek için baroların; Kuruluşun, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insanı ve sosyal ilişkileri, saklanmayı sorgulamak ve üyelerini bütün bunları terk etmek üzere temizlemek gerekir. Baroların bu elde edebilmeleri için, üye olan avukatların, baroların amaçları, katkıları, sonuçları, performans konusunda sorumluluk almaları zorunludur.

Dünyanın ve ülkemizin, dün de, bugün de geldiği noktada, ‘adalette, bireyin meşru savunma hakkının kolek­tif organizasyonu olan hukuk’da, etkinliğin gerçekleştirilmesi de statükoya bağlı olmaktan çıkmış, şimdiden sonra yaratılacak geleceğe bağlanmış, çağımızın aşılması gereken zorlukları, yerel/ulusal sınırların dışına çıkmıştır.  Onun için dün olduğundan daha çok bugün, barolar ve avukatlar, Edward W.Said’in ‘Entelektüel’ isimli kitabında, entelektüeller için biçtiği rol olan; insan düşüncesini ve insanlar arasındaki iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmak, belli bir reçeteye, slogana, ortodoks parti çizgisine ya da katı bir dog­maya bağlanmamak durumundadırlar. Yol değil, yollar olduğunu bilmek, hangi partiye ya da siyasi görüşe mensup ve yakın olurlarsa olsunlar, hangi ülkeye ait bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerini nereye ait ve bağlı hissederlerse hissetsinler, insanların çektikleri acılar ve yaşadıkları baskılar konusunda belli standartlardan şaşmamak zorundadırlar.

Bütün bu nedenlerle, barolara düşen görev ve sorumluluk; çağdaş yönetim anlayışının gerektirdiği kurumsal yöne­tim kurallarını uygulamak, en önemli kaynakları olan mensuplarını verimli ve başarılı kılacak sistemleri oluşturmaktır. Değişimin çok hızlı ve çok yönlü olduğu bugünün dünyasında, mesleki ve toplumsal fırsatları erken yakalamak ve iyi değerlendirmektir.  Genç meslektaşlarının sorunlarına karşı duyarlı olmak, bu amaçla onların geleceğine yatırım yapmak, sorun çözücü bir yaklaşımla, onları rahatlatacak, geleceğe güvenle bakmalarını sağlayacak, mesleğin alanını genişletecek projeksiyonlar, projeler geliştirmek ve uygulamaktır baroların görevi. Yaptıkları işleri daha iyi yapmak, el ele vererek daha etkin çalışmak, böylece yaratacakları sinerjiyle, meslek örgütlerini ve mesleklerini yüksek değer yaratan bir topluluk haline getirmektir baroların görevi. Bütün bunları yapabilmek için, dünyayı iyi tanıyan, vizyon sahibi olan ehil ve yetkin kişilerin, baro yönetimlerinde görev, yetki ve sorumluluk almaları gerekir.

Peki, pratikte böyle mi oluyor? Hayır, genel siyasette olduğu gibi barolarda da, görev yapacak kişiler, ne yazık ki liyakate göre değil, ahbap çavuş ilişkilerine göre seçiliyorlar, düşünceleri değil, düşündükleri şeyler olanlar, bir şeyler yapmayı değil, bir şeyler olmayı hedefleyenler, bu postlarla kişilik bulanlar, kifayetsiz muhterisler bu işlere meraklı oluyorlar, maalesef daha çok da bunlar tercih ediliyorlar.   

Edward W.Said’in ‘Entelektüel’ isimli eserinde vurguladığı üzere, tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden, özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakları vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve cesaretle karşı koymak avukatların ve baroların en önde gelen görevidir. Onun için avukatlar, kamu için ve kamu adına mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da tanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip bireyler olmak zorundadırlar. Hukuk ve insan hakları ihlallerine tanıklık etmek, bun­lara karşı mücadele etmek, topluma ait maddi değerlerin soyulmasına izin vermemek avukatların ve baroların önde gelen görevleridir. Bu görevleri yapabilmek için, barolar ve avukatlar, özgül, bireysel ve mesleki seslerini yükseltmek, mevcudiyetlerini hissettirmek zorundadırlar.