ARKA SÖZ –

Edebiyat, sanat ve siyasetle ilgili olanların çok iyi bildiği üzere, 20. yüzyıl Fransız edebiyatına ve kültürüne damgasını vurmuş olan sanat, kültür ve siyaset insanlarından birisi Andre Malraux’dur.

De Gaulle’ün Kültür Bakanlığını da yapan Malraux, sadece bir edebiyat, sanat ve kültür insanı değil aynı zamanda bir aktivisttir. Öyle olduğu için İkinci Dünya Savaşı’nın hemen her aşamasında yer almış, Kamboçya’ya, Vietnam’a ve Çin’e kadar gitmiş, Uzakdoğu felsefesini yerinde incelemiş, Çin’de devrimci eylemlere katılmış, Nazilere, faşistlere ve falanjistlere sadece düşünce düzeyinde değil, eylemleriyle de karşı çıkmış bir insandır.    

Önemli eserleri olan Malraux’nun, en ilginç eserlerinden birisi de ‘Kanton’da İsyan’ isimli romanıdır. Edebiyat eleştirmenleri tarafından ‘kafa tutmanın romanı/baş kaldırmanın romanı’ olarak isimlendirilen bu eser, Çin Hindi’nde/Hindiçin’de emperyalizmle mücadele eden, bu bağlamda bağımsızlık savaşı veren insanların mücadelesini anlatır.   

Sosyalist gelenekten gelen Jean Paul Sartre, François Mauriac, Andre Gide, Arthur Koestler gibi Andre Malroux’da, bir zamanlar solun Büyük Abisi olan Sovyetler Birliği tarafından döneklikle suçlanan, Avrupalı sol entelektüeller tarafından dışlanan yazarçizer takımının başında gelir.

Malraux’nun suçlanma korosunun maestrolarından biri, 1940’lı yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin önde gelen aktörlerinden olan Roger Garaudy’dir. Öyle ki çok daha sonra Müslüman olan Garaudy, Sartre’ı, Mauriac’ı, Malraux’yu ve Koestler’i döneklikle, ‘yozlaşmış burjuvazinin karanlık aynaları olmakla’ suçlar.

Andre Malraux, ‘Kanton’da İsyan’ romanını yazdıktan yirmi yıl sonra, 1949 yılında kitabın yeni çıkan baskısına bir ‘Arka Söz’ yazmıştır. Aslında bu ‘Arka Söz’ aslında Malraux’ya ve arkadaşlarına yönelik suçlamalara verilen bir yanıttır. Bu bağlamda ‘Arka Söz’ün yazıldığı tarihte insanların büyük acılar yaşadığı İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, Hitler ve Mussolini belaları defolup gitmiş, Soğuk Savaş dönemi başlamıştır.

Yazdığı ‘Arka Söz’de Andre Malraux, Avrupa düşüncesinin geçirdiği değişimi, bu bağlamda enternasyonalin siyasi mitosunun can çekiştiğini, kültür alanında benzersiz bir enternasyonalleşmenin başladığını ifade eder. Avrupa, Amerika, Latin Amerika ve Sovyet kültürünün analizini yapar. Stalin’i, Stalin Rusya’sını eleştirir. Dostoyevski’nin Rus kalmak istediğini, Tolstoy’un ‘Harp ve Sulh’, ‘Anne Karenin’ gibi romanlarıyla Avrupalı, Kont Leon Nikolayeviç olarak Bizans’ın büyük meczuplarından birisi olduğunu yazar. Rusya’nın, Rönesans’ı, Atina’sı, Bacon’u, Montaigne’i olmadığını, onun için de Avrupalı sayılamayacağını örnekleriyle anlatır ve sözü yaşadığı iki önemli ve tarihi olaya getirir.

Bu olaylardan birincisi Reichtag yangınıyla ilgilidir. İlgilenenlerin bildiği üzere, Alman Parlamento Binası olan Reichstag, 1933 yılında yakılmıştır. Bir iddiaya göre bunu Hollandalı bir komünist olan Marinus Van Der Lubbe yapmıştır. Nazi yönetiminin iddiası böyle olmakla birlikte, gerçeğin böyle olup olmadığı hususu daha hala kuşkulu ve tartışmalıdır. Çünkü bir diğer iddiaya göre, kundaklama eylemi Nasyonal sosyalistler tarafından yapılmış, Alman Komünist Partisini kapatmak için suç bir komünistin üzerine atılmıştır.

Bu yangın olayı sonrasında, o dönemde Almanya’da siyasi mülteci olarak bulunan, savaşın sona ermesinden sonra kendi memleketi olan Bulgaristan’da devlet başkanlığına getirilen Georgi Dimitrov, yangın olayının faillerinden olduğu iddiası ile 09 Mart 1933 tarihinde tutuklanmıştır.

Olayı araştıran ve Dimitrov’un yangın olayı ile herhangi bir ilgisinin ve ilişkisinin olmadığını tespit eden Avrupalı entelektüeller, Dimitrov’un serbest bırakılması için bir kampanya başlatırlar. Bu amaçla ortak bir metin hazırlarlar, bu metni Hitler’e sunmak üzere bir heyet görevlendirirler. Andre Malraux’da bu heyetin içindedir. Heyet Almanya’ya gider, Hitler ile görüşür, hazırladıkları metni Hitler’e sunar ve Dimitrov’un serbest bırakılmasını talep eder.

Bir süre sonra Avrupalı entelektüellerin baskısı nedeniyle veya olayda herhangi bir suçunun olmadığı anlaşıldığı için Dimitrov serbest bırakılır. Bu olay sonrasında Dimitrov memleketi Bulgaristan’a döner ve Bulgaristan Devlet Başkanı olur.

Dimitrov’un Bulgaristan’da başkan olduğu dönemde, Pekov isimli bir Bulgar köylü vatandaşı, adam öldürdüğü iddiasıyla tutuklanır. Avrupalı entelektüeller olaya ilgi duyarlar, yaptıkları inceleme ve araştırma sonucu Pekov’un suçsuz olduğu sonucuna varırlar, hazırladıkları ortak bir metni Dimitrova sunmak ve Pekov’un serbest bırakılmasını talep etmek üzere Bulgaristan’a giderler. Gidenler arasında Andre Malraux’da vardır. Dimitrov heyeti kabul etmez ve Pekov ertesi gün asılır.

Andre Malraux yazdığı ‘Arka Söz’de bu olayı şu şekilde anlatır: ‘Sonra devrimci devamlılığın ünlü yutturmacası var. Yaldızlı şeritler yapıştırarak mareşal olmuş birilerinin, meşin ceketli Lenin’in arkadaşlarının meşru mirasçıları ilan edildiklerini herkes bilir. Bu konuda biraz açıklama yapmak gerekiyor: Andre Gide’e ve bana, Reichtag yangınında parmağı olmayan Dimitrov’un mahkûmiyetine karşı protesto dilekçelerinin tarafımızdan Hitler’e götürülmesi teklif edilmişti. Bu, bizim için büyük bir onurdu. Şimdi iktidarda bulunan Dimitrov, suçsuz Pekov’u astırdığında, değişmiş olan kimdir, Gide ile ben mi, yoksa Dimitrov’mu?

Marksizm dünyayı önce özgürlük ilkesine uygun olarak yeniden düzenlemek istiyordu. Bireyin duygusal özgürlüğü, Lenin’in Rusya’sında büyük rol oynamıştır. Bu özgürlük, Moskova Yahudi Tiyatrosu fresklerini Chagall’a yaptırmıştı. Bugün Stalincilik Chagall’a lanet okumaktadır; değişen kimdir?

Son bir söz: Hak duygusu olan, vicdan sahibi olan, hukukçu olan bir insan takım tutmaz. Her türlü haksızlığa, haksızlığı yapan ve haksızlık yapılan her kim olursa olsun, o haksızlığa tanıklık eder ve karşı çıkar. Yani takım tutmaz! Yani bizden mi, yoksa bize karşı mı diye düşünmez ve buna göre hareket etmez…!

Bilmem anlatabildim mi?

Yorum Yaz