BARO NEDİR, NE YAPAR, NE YAPMALIDIR; AVUKAT KİMDİR, NE YAPAR, NE YAPMALIDIR!

Peki! Baro nedir ve ben baroya nasıl bakıyorum? Bana göre barolar, her ne kadar Anayasamızda düzenlenmiş biçimi ile devlete eklemlenmiş yarı resmi ku­ruluşlar ise de, gerçekte sivil topluma ait olan veya olması gereken kuruluşlardır. Batı ülkelerinde böyledir mesela. Yani anayasada düzenlenmiş, devlete eklemlenmiş kuruluşlar değildir barolar, sivil topluma ait kuruluşlardır, baskı gruplarıdır, meslek kuruluşlarıdır, meslek mensuplarına hizmet götürmekle, hukukla ilgili olmakla, ülke hukukuna, evrensel hukuka katkı yapmakla görevli kuruluşlardır.

Sivil toplum nedir? Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın, Andrew Heywood’un özlü yaklaşımları ile sivil toplum, devlet-toplum ilişkilerinin karşılıklı bağımlılık açısından görülmesi ile ilgili analitik bir kavramdır. Devlet açısından bakıldığında, devletin toplumdan ayrı ve özerk bir kurum olduğunu kabul eder. Bu özerkliğin niteliğini, kaynağını, derecesini ve sonuçlarını inceler. Toplum açısından bakıldığında ise, kendine özgü gelişme dinamiği bulunan, kurumsallaşmış karar-alma ve sorun-çözme mekanizmaları olan bir hizmet organizasyonudur. Yaşayan bir organizmadır. Bu yönüyle sivil toplum, devletten bağımsız bir toplumsal alanının varlığını şart koşar.

Literatürde, John Locke’dan Thomas Hobbes’a, İskoç aydınlanmasını sürükleyen Adam Ferguson, David Hume ve Adam Smith’den Hegel ile Marx’a, De Tocqueville’den Gramsci’ye ve hatta günümüzde Habermas’a kadar uzanan süreçte, sivil toplum kavramının anlaşılma ve tanımlanma biçimi çok farklıdır. Bununla birlikte, sivil toplum konusunda öğretide mutabık olunan husus, sivil toplumun, devlet gücünün ve muhalefetin meşruluğunun kaynağı olmasıdır. Peter L. Berger, Yeni Forum Dergisi – c.10-1989-n.246, s.26-9’da yazdıklarına göre sivil toplum, siyasal iktidarın gücünü kötüye kullanmasının, despotizmin ve totalitarizmin karşısındaki en zinde, en dinamik, en bağımsız, en etkili güçtür. Sivil toplum, demokrasinin gelişmesine ve yerleşmesine katkı yapan, devletin bir tür varlık olarak değil de, kendis­inin bir türevi ve organı olarak anlaşılmasının felsefi zeminini oluşturan, devletten nispeten bağımsız, kendine özgü gelişme ilkelerine ve kurumsal yapılara sahip bulunan bir varlık alanıdır.

Budenle barolar, sivil toplumlara ait kuruluşlarla birlikte, sivil toplum örgütleri değildir. Tam olarak karşılamakla birlikte, barolar, Anglosaksonların ‘ aracı yapılar/aracı yapılar ‘ diye isimlendirdikleri türe yakın kuruluşlardır. Peter L. Berger’in az önce yukarıda anlattığım makalesinde işaret ettiği demokrasi, araç yapılarının korunmasının en pratik yöntemleri, araç yapıları, bizatihi demokrasinin, özgürlüklerin koruyucusudurlar. Berger’e göre, gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda mevcut olan araçlar, belli çıkarları korumak ya da yaygın olarak kurulmuş kooperatifler gibi, sendikalar gibi, meslek merkezleri gibi ya da aile, cemiyet, cemaat, dini kurumlar ve yerel toplumlardaki diğer yapılanmalar gibi, yaşayan pek aziz saydıkları değerler ve kimlikler iletilmekte olan, yine bulunan kurumlardır. Aracı yapılar, kişilikler, modernleşmenin bedeli olan yabancılaşmadan, kimliklerini ve yardımlarını yitirmekten koruduğu gibi, siyasi iktidarların bireysel/kişisel değerlere yakınlaşmasını, bunlara ilgi duymasını sağlarlar. Aracı yapılar, otoriter ve totaliter rejimlerden farklı olarak, demokrasinin yerleşik ve yerleşmesine olanak sağlayan toplumsal zeminlerdir. Esasen totalliter rejimler, araç yapılarının nispi bağımsızlığına dahi tahammül edemedikleri gibi, bu yönetimin denetimini, sayılarının en aza indirilmesini, idarenin bütünlüğüne dahil edilmelerini isterler.

Yönetim gurusu Peter Drucker’ın ‘ Kapitalist Ötesi Toplum ‘ isimli kayıtlı olarak ifade ettiği son derece isabetli yaklaşımıyla, sadece var olan, öyle yerlerde de muhafaza etmek, statükoyu mevcut, değişime uğramamak yerine gelen, dil, din, kültür, tarih, coğrafya gibi insanlar bir arada tutan bağa göre, toplum, cemaat, aile gibi yapılardan farklı olan barolar, mevcutko mevcut olmak için vardırlar. Bu başarmak yerine getirebilmek için baroların; Kuruluşun, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insanı ve sosyal ilişkileri, saklanmayı sorgulamak ve üyelerini bütün bunları terk etmek üzere temizlemek gerekir. Baroların bu elde edebilmeleri için, üye olan avukatların, baroların amaçları, katkıları, sonuçları, performans konusunda sorumluluk almaları zorunludur.

Dünyanın ve ülkemizin, dün de, bugün de geldiği noktada, ‘adalette, bireyin meşru savunma hakkının kolek­tif organizasyonu olan hukuk’da, etkinliğin gerçekleştirilmesi de statükoya bağlı olmaktan çıkmış, şimdiden sonra yaratılacak geleceğe bağlanmış, çağımızın aşılması gereken zorlukları, yerel/ulusal sınırların dışına çıkmıştır.  Onun için dün olduğundan daha çok bugün, barolar ve avukatlar, Edward W.Said’in ‘Entelektüel’ isimli kitabında, entelektüeller için biçtiği rol olan; insan düşüncesini ve insanlar arasındaki iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmak, belli bir reçeteye, slogana, ortodoks parti çizgisine ya da katı bir dog­maya bağlanmamak durumundadırlar. Yol değil, yollar olduğunu bilmek, hangi partiye ya da siyasi görüşe mensup ve yakın olurlarsa olsunlar, hangi ülkeye ait bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerini nereye ait ve bağlı hissederlerse hissetsinler, insanların çektikleri acılar ve yaşadıkları baskılar konusunda belli standartlardan şaşmamak zorundadırlar.

Bütün bu nedenlerle, barolara düşen görev ve sorumluluk; çağdaş yönetim anlayışının gerektirdiği kurumsal yöne­tim kurallarını uygulamak, en önemli kaynakları olan mensuplarını verimli ve başarılı kılacak sistemleri oluşturmaktır. Değişimin çok hızlı ve çok yönlü olduğu bugünün dünyasında, mesleki ve toplumsal fırsatları erken yakalamak ve iyi değerlendirmektir.  Genç meslektaşlarının sorunlarına karşı duyarlı olmak, bu amaçla onların geleceğine yatırım yapmak, sorun çözücü bir yaklaşımla, onları rahatlatacak, geleceğe güvenle bakmalarını sağlayacak, mesleğin alanını genişletecek projeksiyonlar, projeler geliştirmek ve uygulamaktır baroların görevi. Yaptıkları işleri daha iyi yapmak, el ele vererek daha etkin çalışmak, böylece yaratacakları sinerjiyle, meslek örgütlerini ve mesleklerini yüksek değer yaratan bir topluluk haline getirmektir baroların görevi. Bütün bunları yapabilmek için, dünyayı iyi tanıyan, vizyon sahibi olan ehil ve yetkin kişilerin, baro yönetimlerinde görev, yetki ve sorumluluk almaları gerekir.

Peki, pratikte böyle mi oluyor? Hayır, genel siyasette olduğu gibi barolarda da, görev yapacak kişiler, ne yazık ki liyakate göre değil, ahbap çavuş ilişkilerine göre seçiliyorlar, düşünceleri değil, düşündükleri şeyler olanlar, bir şeyler yapmayı değil, bir şeyler olmayı hedefleyenler, bu postlarla kişilik bulanlar, kifayetsiz muhterisler bu işlere meraklı oluyorlar, maalesef daha çok da bunlar tercih ediliyorlar.   

Edward W.Said’in ‘Entelektüel’ isimli eserinde vurguladığı üzere, tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden, özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakları vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve cesaretle karşı koymak avukatların ve baroların en önde gelen görevidir. Onun için avukatlar, kamu için ve kamu adına mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da tanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip bireyler olmak zorundadırlar. Hukuk ve insan hakları ihlallerine tanıklık etmek, bun­lara karşı mücadele etmek, topluma ait maddi değerlerin soyulmasına izin vermemek avukatların ve baroların önde gelen görevleridir. Bu görevleri yapabilmek için, barolar ve avukatlar, özgül, bireysel ve mesleki seslerini yükseltmek, mevcudiyetlerini hissettirmek zorundadırlar.