ANILARIMDAN BİR BÖLÜM: ÜNİVERSİTE YILLARI *
kanatları parça parça bu ağustos geceleri
yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen eğer yine istanbul’san
yine kan köpüklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
pançak pançak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul’san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı’nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa’dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan sen eğer yine istanbul’san
aldanmıyorsam yakaları karanfilli …….
eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğim atilla ilhan’i
zehirleyebilirim sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite’den
tophane iskelesi’nde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler
uykusuz dalgalanıyor
ulan istanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden peki istanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
eğer sen yine istanbul’san
yanılmıyorsam koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen eğer yine istanbul’san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam sen eğer yine istanbul’san
senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kaç kere yazdım kim bilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül’ünde birader mirc ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık.
Attila İlhan
(1)
Attila İlhan’ın şiirleri, benim ise kendime ait öykülerim, anılarım var İstanbul’a dair. Sadece Attila İlhan değil, ben de taptım İstanbul’a. İstanbul’da okumak benim için ayrı bir eğitim ve öğrenim oldu. Aç kaldım, parasız kaldım, yalnız kaldım, evsiz, yurtsuz kaldım, sokakta kaldım İstanbul’da. Bir Anadolu kentinden İstanbul’a gelmiş olmanın bütün sıkıntılarını yaşadım. Ama bunların hiçbirisi benim İstanbul’la aramı bozmadı. İstanbul’a olan sevdamı azaltmadı. Aksine beni İstanbul’a daha çok bağladı.
68 kuşağı olarak olayların bazen dışında, bazen içinde, bazen de çok içinde oldum. Yani bir yere, yerlere gittim, geldim, dağıldım, savruldum, toplandım, toparlandım.
Özdemir Asaf’ın dizeleriyle ‘İlk kirazlar, ilk rakılar’ İstanbul’da yenildi, İstanbul’da içildi.
(2)
1967 yılının Kasım ayıydı. Yatağımı, yorganımı denkledim, otobüsle Ankara’dan İstanbul’a geldim. Cerrahpaşa’daki Konya Öğrenci Yurdu’na yerleştim. Yurdun fiziksel koşulları çok kötüydü. Tuvaletler ortaktı. Doğru dürüst bir banyo yoktu. Bir odada 4 kişi kalıyorduk. Yatağımın üzerine oturup, ben buraya nasıl alışacağım diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Odamın kapısından dışarıya ilk çıktığımda, daha sonra iyi arkadaş olduğum Mehmet Çalıkuşu ile karşılaştım. Yurtta ilk tanıştığım kişi o oldu. Şimdi Konya’da avukat olan Çalıkuşu, beni ayaküstü sıkı bir sorguya çekti. Kim olduğumu, nereden geldiğimi sordu. Özenle taranmış üç beş tel saçıyla, kocaman yuvarlak kafasıyla, yüzüne yapıştırılmış gibi duran ince badem bıyığıyla bana son derece sevimli gelmişti. Ama tavrı biraz ukalacaydı. Sorması üzerine, hakkımda kısa bir bilgi verdim kendisine. Gözü beni tutmuş olacak ki ‘Tamam yeğen görüşürüz’ dedi. Zaman içinde o beni sevdi, ben de onu sevdim.
(3)
Derslere çok devam etmiyor, İstanbul’da kendimi gezdiriyordum. Andre Gide’in ‘Senfoni Pastoral’ isimli kitabındaki şu cümle gibi ‘Bilinmeyene bir bilet, gidiş-dönüş lütfen’ diyor, nereye gittiğine bakmadan belediye otobüsüne veya halk otobüsüne binip, bir gün Fatih’e, bir gün Balat’a, bir gün Eyüp’e, bir gün Topkapı’ya, Sultanahmet’e, bir diğer gün banliyö trenine atlayıp Cankurtaran’a, Samatya’ya, Florya’ya, Halkalı’ya kadar gidiyordum. Bazen Kapalıçarşı’yı, bazen Mısır Çarşısı’nı geziyor, bu mekânların tarihle iç içe geçmiş havasını teneffüs ediyordum. Turistlerle ahbaplık ediyor, onlara fahri rehberlik yapıyordum. Rus bir turist bayanın kendisine yaptığım rehberlik hizmeti karşılığı bana hediye ettiği üzerinde Kremlin Sarayı’nın ve Meydanı’nın bulunduğu alimünyum plaket, hala büromdaki masasının üzerinde o günün anısı olarak durur.
Beyazıt’taki sahaflara giderdim sık sık. Eski-yeni kitaplara bakar, ilgimi çekenleri alır, oradaki kitapçılarla sohbet eder, Beyazıt Meydanı’ndaki Çınaraltı’nda oturur, aldığım kitapları okumaya başlardım hemen. Tahtakale’deki eskici dükkânlarını dolaşır, oradaki eski ev eşyalarının tanıklık ettikleri olayları, o eşyaları kullananları hayal ederdim hüzünle. Oradan aşağıya Mahmutpaşa’ya, Mısır Çarşısı’na, Eminönü’ne kadar iner, deniz kenarında balık ekmek yerdim.
(4)
Derslere pek devam etmemekle birlikte, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Medeni Hukuk, Hüseyin Nail Kubalı’nın Anayasa Hukuku derslerini ilgiyle takip ederdim. Bir de, hocamız olmamasına rağmen, Tarık Zafer Tunaya’nın Anayasa Hukuku dersine gider, çok keyifli ders anlatan Tarık Hocayı dikkatle dinlerdim. Hüseyin Nail Kubalı’nın dersleri de çok keyifli olurdu. İyi bir hatip olan Kubalı, bazı cümleleri özellikle vurgulu söyler ve böyle yaparak alkış beklediğini öğrencilere hissettirirdi. Ve elbette hocanın es dediği anda alkış gelirdi. Bu da hocayı çok memnun ederdi. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, tane tane, berrak, duru bir Türkçeyle anlatırdı dersi. Kürsüde bulunan mikrofonu altındaki halkasıyla birlikte başına geçirir, önüne düşen mikrofonu kullanarak anlatırdı dersi. Feyiz aldığımız bu hocalar olsun, burada ismini anmadıklarım olsun, hepsi ayrı bir değerdi, ülkemiz hukukuna gerek öğrenci yetiştirerek, gerekse kitaplarıyla, makaleleriyle çok büyük hizmetler yapmış insanlardı. Allah hepsinden razı olsun, Allah hiç birisinden rahmetini esirgemesin.
(5)
Yurtta en samimi arkadaşım Erkal Alphan’dı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde öğrenci olan Erkal’la aynı odada kalıyorduk. Düşünce ve duygu olarak çok da uyuşuyorduk. Zaman zaman birlikte kahveye gidiyor, okey oynuyorduk. Kumarı giderek daha profesyonel boyutta oynamaya başladık. Erkal’la birlikte hemen her gün akşam, Beyazıt’ta, Fen Fakültesi’nin hemen yanındaki ara sokakta bulunan kahveye gider, sabahın beşine altısına kadar açık veya kapalı poker oynardık. Sabaha doğru yurda gelirken, arkadaşlara fırından yeni çıkmış börek, çörek getirirdik. Kazandığımız parayla kendimize kitap, ayakkabı, gömlek, t-shirt alırdık.
Bir gün biz oyun oynarken, kahveye şimdi Konya’da avukat olan arkadaşım Orhan Özer geldi. Orhan, hem fakülteden, hem de yurttan arkadaşımdı. Entelektüel, yumuşak tabiatlı, çelebi ruhlu, düzgün düşünen bir insandı. Bana ‘yaptığımın yanlış olduğunu, bana yakışmadığını, kumar oynamaktan, sürdürdüğüm bu süfli hayattan vazgeçmem gerektiğini’ söyledi. Dostça, arkadaşça söyledi. Onu sessizce dinlemiş, biraz da utanmıştım. Bir süre sonra Erkal’la birlikte kumar oynamayı bıraktık.
(6)
Tarih 07 Ekim 2013. İstanbul’dan Ümit Köseoğlu telefon etti. ‘Erkal’ın vefat ettiğini duydum, senin bilgin var mı’ diye sordu. Bilgim yoktu. Bendeki telefonundan aradım açan olmadı. Ertesi gün Hürriyet Gazetesi’nde ölüm ilanını okudum. İçim cız etti. Son yolculuğuna uğurlamak için Karşıyaka Mezarlığı’ndaki Cami’ye gittim. Yıllardır görmediğim abisi Erhan Abi’yi, eşi Arzu’yu gördüm ayaküstü. Başsağlığı diledim. Oğlu Ulaş’ı 6-7 yaşlarında iken görmüştüm. Yıllardır görmemiş olmama rağmen hemen tanıdım. Kızıl saçları ve hafif uzamış kızıl sakallarıyla küçüklüğünün büyütülmüş bir modeliydi. Baba dedesi rahmetli Mahmut Amca’ya benziyordu. Kendimi tanıttım. İsmen biliyorum dedi. Başsağlığı diledim. Ahmet Arif küçük dayısı Nazif’i ‘Bıyıkları yeni terlemiş daha / Benim küçük dayım Nazif / Yakışıklı, / Hafif / İyi süvari’ diye tarif eder ya, sevgili Erkal’da öyleydi. Yakışıklıydı, hafifti, ince süvariydi. Nur içinde yatsın.
(7)
Kumar da oynasak, okey de oynasak, İstanbul’u gezip dolaşsak da, 68 kuşağı olarak öğrenci olaylarının çok uzağında, çok dışında değildik. Bazen içindeydik, bazen daha çok içindeydik. İstanbul Üniversitesi’nin işgal edildiği günlerde rahmetli Erkal’la birlikte ana binada nöbet tutmuştuk. O tarihler taş, sopa devriydi. Ateşli silahlar dönemi daha henüz başlamamıştı. 68 kuşağı olarak, solcu olarak isyan edenlerin, itiraz edenlerin eylemli olarak içindeydim. Ama içinden Stalin’in çıkacağını bildiğim için Komünist Partisi’nin kapısını çalmayacak kadar da bazı şeylerin farkındaydım.
(8)
Bizim gençlik sancısı çektiğimiz 60’lı yıllar, Amerika’da bir zamanlar filmlerde ve şarkılarda mümkün olan şeylerin, yani hayallerin, yani mecazların gerçeğe dönüşmeye başladığı yıllardı. İkinci Dünya Savaşı sonrası kazanılan yeni sömürü alanlarıyla birlikte refah toplumu haline gelen Amerika, kendi içinde bu refahın çelişkisini de beraberinde getirmişti. Refahtan yeterince pay alamayanların, alsalar da bundan tatmin olmayanların, yeni bir dünya arayanların bir araya geldiği tepkili bir alt toplum oluşmuştu. Bu toplumun sözcüleri siyahlar ile kendilerinden önceki kuşağın zenginlik ütopyasını reddeden, kendisine itaat edilmesini bekleyen gelenekçi toplum yapısıyla işbirliğine yanaşmayan protest gençlerdi.
Siyahların hak aramak için başvurdukları mücadele yöntemi, Martin Luther King’in, Henri David Thoreau ve Gandi’den esinlenerek uyguladığı şiddeti reddeden ve bu suretle hem siyah, hem de beyaz vicdanları harekete geçiren ‘sivil itaatsizlik’ eylemiydi. Hatırladığım kadarıyla Martin Luther King bunu anılarında ‘…Ben burada doğru olduğuna inandığım şey için bir tutum benimsedim. Ama korkuyorum. İnsanlar benden liderlik yapmamı bekliyorlar. Gücüm ve cesaretim olmadan karşılarına çıkarsam onlar da sendelemeye başlarlar. Gücümün sınırına geldim. Artık hiçbir şeyim kalmadı. Tek başıma bu durumla yüzleşemeyecek noktadayım. O anda ilahi bir ses bana dedi ki, doğruyu savunmak için ayağa kalk, gerçeği yerlere atma, Tanrı ebediyen seninle olacaktır. Bu sesi dinledim… Bir gün kütüphanede çalışırken Henry David Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik ile ilgili makalesi elime geçti. Bu makaleyi öğrenci iken de okumuştum. Tekrar okudum. Bu makale ne yapacağım konusunda bana ilham verdi, yol gösterdi…’ şeklinde ifade eder. Buna göre Martin Luther King’in başlattığı ve ‘benim bir rüyam var’ diye sürdürdüğü yurttaş hakları/sivil haklar mücadelesinin temelinde Henry David Thoreau vardır. Thoreau’dan ilham alan Gandi vardır.
Gençlerin kullandıkları yöntem ise, itirazın ve isyanın dili olarak geliştirdikleri yeni bir müzik türüydü. Rock’n Roll. 1960’lı yılların 1950’li yıllardan tevarüs ettiği rock’n roll müziğin kökeni olan blues, Afrika’dan yeni kıtaya getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü, yaşanan derin acıları anlatan şarkılardan doğmuştur. Esin kaynağı blues olan rock’n roll, sadece bir müzik türü değil, yeni gelişen bir zihniyet değişiminin hem öncüsü hem de habercisiydi. Her ne kadar bu müziğin kralı Elvis Presley idi ise de, gerçekte rock’n roll’ü kendi tarzlarında yorumlayarak tüm dünyaya taşıyanlar, tanıtanlar ve sevdirenler, Beatles, Rolling Stones, Shadows başta olmak üzere diğer İngiliz ve Amerikan müzik gruplarıydı.
(9)
Demokrasi ve özgürlük anlayışlarına yeni açılımlar getiren ve rock’n roll ile başlayan bu zihniyet değişimi, 1968 Mayıs’ında Paris’te başlayan protest gençlik eylemlerine giden yolun taşlarını döşedi. Bunun Türkiye’deki takipçileri de bizim kuşak oldu. 1968’de Nanterre ve Sorbonne Üniversiteleri’nde başlayan öğrenci olayları sonrasında De Gaulle parlamentoyu lağvederek seçimlere gitmiş iken, Türkiye’de 12 Mart 1971 tarihinde askerler verdikleri bir muhtıra ile siyasi hayata müdahale ettiler.
Bu müdahale sonrasında Türkiye, tarihinin en karanlık dönemlerinden birisi olan askeri cunta dönemini yaşadı. Yani 1968 olayları Fransa’ya daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi getirirken, Türkiye’de tam tersi oldu. 12 Mart muhtırası ile birlikte, Türkiye’ye, özgürlük kaybının en etkili aracı olan sıkıyönetim geldi. Pek çok aydın, bilim adamı, siyasetçi, gazeteci, sanatçı gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı işkenceye tabi tutuldu.
Bütün bu hukuksuzluklar yaşanırken, ‘şu kadar peynir çeşidinin olduğu bir ülkede özgürlükler kısıtlanamaz’ diyen, Cezayir’in özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine destek verdiği için Sartre’ın tutuklanması gündeme geldiğinde ‘Fransa Sartre’dır’ diyerek buna karşı çıkan bir De Gaulle yoktu Türkiye’de. Kim ya da kimler vardı? Cevdet Sunay vardı. Süleyman Demirel, Nihat Erim, Turan Feyzioğlu, Memduh Tağmaç, Faik Türün vardı.
(10)
68 olayları başlangıçta siyasal talepleri içermeyen, öğrenci olarak bizim haklarımızın takipçisi ve temsilcisi olan bir hareketti. Öyle başlamıştı. Bu bağlamda demokratik bir hak olan protesto hakkının kullanılmasından ibaret bir hareketti. Siyasal iktidar, sol referanslı bu protesto eyleminin karşısına, kendi örgütlediği sağcı öğrencileri çıkarınca, olaylar giderek tırmandı ve başka bir boyuta taşındı. Demokratik bir tepki, bir protesto olarak başlayan hareket, giderek masumiyetini ve saflığını yitirdi, siyasallaştı, siyasallaştıkça marjinalleşti ve beraberinde şiddeti getirdi.
Sağcı olsun, solcu olsun hepsi bu ülkenin çocukları olan, hepsinin yüreği bu ülke için çarpan yüzlerce halk çocuğu, yüzlerce genç öldü o süreçte. Binlercesi yaralandı, geleceğini yitirdi. Ve bütün bunlar ‘toplum mühendisliği’ yapan o lanet olası politikalar, bunu marifet sanan sığ politikacılar, kendilerini toplumun vasisi olarak gören askerler yüzünden oldu.
Ben o dönemde de, sonrasında da, kesinlikle şiddete, kırıp dökmeye karşıydım. Eylemli olarak ne o yıllarda, ne de sonrasında böyle bir konum ve düşünce içinde hiç olmadım. Herhalde bundan olacak, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Hukuk Fakültesi’nin koridorlarındaki o güzelim vitrayları ellerindeki sopalarla kırarken buna engel olmuş, Deniz Gezmiş’e ‘biz bunları yapmak için isyan etmedik’ diye bağırmış ve elinden sopayı almıştım. Bu anıyı ben unutmuştum, kadim arkadaşım Ümit Köseoğlu unutmamış, yıllar sonra bana o hatırlattı.
(11)
Şimdi İstanbul’da avukatlık yapan Ümit Köseoğlu, benim o yıllardan tanıdığım can dostumdur. Güvenilir arkadaşlığıyla, temiz insanlığıyla, vefasıyla, özverisiyle, en zor günlerimde beni yalnız bırakmayan içtenliğiyle bir arkadaşlık, bir dostluk abidesidir. Benim hayatta kendimi borçlu saydığım ender insanlardan birisidir.
(12)
O yıllardan bir yılbaşı gecesini hatırlıyorum. 1968 veya 1969 yılbaşı olabilir. Beyoğlu’nun Yeşilçam tarafındaki bir evde kutlamıştık yılbaşını. Ümit Köseoğlu vardı, rahmetli Erkal Alphan vardı, şişko Erkal vardı, Emin Orpen vardı, Şükrü Güner vardı, Orhan Özer vardı, şimdi isimlerini hatırlayamadığım başka arkadaşlar vardı. Evin sahibi Emin Orpen ve arkadaşlarıydı. Çay bardaklarıyla rakı içerek girmiştik yeni yıla. Sanırım ilk rakımı ben de o gece içmiştim. Çok, ama çok eğlenmiştik. Siyaset üzerine konuşmuştuk, sanat üzerine, felsefe üzerine konuşmuştuk. Şiirler okumuş, şarkılar, türküler, devrimci marşlar söylemiştik. Dışarıda kar vardı. Sonra hep beraber sokağa çıkıp kartopu oynamıştık.
(13)
O gün tanıştığım Emin Orpen, çok zeki, çok renkli, çok esprili, çok keyifli bir insandır. O zamanlar Tıbbiyede askeri öğrenci olarak okuyordu. Uzun yıllar sonra 1994 yılında Ankara Barosu başkanlığına ilk kez aday olmadan önce Ankara’ya geldiğinde görüşmüştük. Aday olmam konusunda beni yüreklendirmiş, benimle ilgili güzel şeyler söylemişti. Şimdi İstanbul’da doktor olan Emin’le çok sık olmasa da hala görüşür, görüşemesek bile ara sıra da olsa telefonla hal hatır sorarız.
(14)
Ilık bahar akşamlarında Beyoğlu’nda dolaşırdık. Tünel’deki Saint Antuan Kilisesi’ni gezmeye giderdik bazen. Yerimizde sessizce oturur ayin izlerdik. Org dinlerdik, klavsen dinlerdik. Saint Antuan hem güzelliği hem de tarihsel dokusu, mistik havası ve mimari yapısıyla insanı etkileyen bir kilisedir. Ama bana göre Sultan Ahmet Camii, Süleymaniye Camii kadar etkileyici değildir. Selimiye Camii ile mukayese dahi edilemez. Sadece Müslüman olduğumuz için etkileyici değil, mimarisiyle de çok etkileyicidir her üç camii de. İnsan ezilir onların hem içinde hem yanında hem de karşısında.
(15)
Beyoğlu’na gittiğimizde Ümit Yaşar Oğuzcan’ın, ‘Ayten’i Markiz pastanesinde vurdular / Onu ben vurdum / Ayten kanlar içinde düştü yere / Bense ağlıyordum’ dediği Markiz Pastanesi’ne mutlaka uğrardık. Bazı akşamlar Çiçek Pasajı’nda midye, kokoreç, patates kızartması yer, bira içerdik.
Sadece kendimizi değil, İstanbul sevdamızı da gezdirdiğimiz o günlerden birinde, belediye otobüsündeyiz. İstiklal Caddesi’nden Taksim’e doğru gidiyoruz. O tarihlerde İstiklal Caddesi’nde tramvay yoktu. Cadde araç trafiğine açıktı. Bir yolcu İstiklal Caddesi’nin ortalarında bir yerlerde olan otobüs durağında inmek istedi. O zamanki uygulamaya göre yolcunun inmek istediği durakta otobüs, sabah saat 09.00’dan sonra, gece saat 21.00’den önce durmuyordu. Otobüs şoförü saatin 21.00’i geçmediğini, o nedenle duramayacağını söyledi ve durmadı. Bunu üzerine yolcu otobüs şoförüne ‘senin saatin greenwich mi’ dedi. Şoför frene bastı, otobüsü durdurdu, ‘senin anan greenwich, senin bacın greenwich’ diye yolcunun üzerine yürümeye başladı. Hemen araya biz girdik. Greenwich’in ne olduğunu anlattık, kötü bir şey olmadığını söyledik. Şoför ‘kardeşim ben greenwich’in ne olduğunu nereden bileyim, Türkçesini söyleseydi’ dedi. Olay tatlıya bağlandı.
(16)
Cerrahpaşa ve Feriköy’deki yurtta iken, her yıl Mayıs ayının birinci gününde, yani Bahar Bayramı’nda, yurttaki arkadaşlarla birlikte Büyükada’ya giderdik. Sadece piknik yapmaz, denize girme sezonunu da hep birlikte açardık. Faytonlarla adayı dolaşır, balık tutar, şarkı, türkü söyler, şiir okurduk. Akşamüzeri serinlikte Aya Yorgi Kilisesi’ne kadar tırmanır, Marmara Denizi’ne adanın en tepesinden bakar, güneşin batışını seyrederdik. ‘Güneş İstanbul’da renkli kartpostallardaki gibi batar’ diyor ya hani Nazım Hikmet, güneş, Büyükada tepelerinden de renkli kartpostallardaki gibi batardı o zamanlar. Şimdi de öyledir. Güneşin batmasıyla birlikte aşağıya sahile iner, akşam çayımızı içer, vapura biner, şarkılarla, türkülerle, marşlarla yurda dönerdik.
(17)
Büyükada’ya, Heybeliye, Kanlıca’ya, bazen de tek başıma gider, sahilde çay içer, gazete, kitap okur, adayı dolaşır, sonra geri dönerdim. Beni müthiş bir şekilde dinlendiren gezilerdi bunlar. Kendimi dinlerdim, denize bakarak dağınık düşüncelerimi toplar, kendimi biriktirir, enerji yoğun olarak geri dönerdim.
Adalar her nerede, hangi ülkede olursa olsun benim hep ilgimi çeker. Nerede bir ada görsem giderim. İtalya’da, Sorrentine Yarımadası açıklarında, Napoli körfezinin güneyinde kalan Capri Adası’na da gitmiştim mesela. Bana göre her ada güzeldir. Capri’de çok güzeldi. Ama İstanbul’un, Marmara’nın adaları daha bir güzeldir. En güzel ada da Büyükada’dır. Ya da ben en çok Büyükada’yı severim. Sadece arkadaşlarla birlikte değil, bir başıma da giderdim Büyükada’ya, Sahilde, İskele’nin yanındaki kahvelerde/kafelerde oturur, gazete, kitap okurdum. Büyükada’nın caddelerinde, dar sokaklarında, çarşısında, elime aldığım simidi yiyerek dolaşırdım.
Bundan olsa gerek, ne zaman bir ada lafı geçse, Özdemir Asaf’ın o güzel dizeleri gelir aklıma; ‘Gemiler göründükçe adalar da düş görür / İnsanlar nerede olsa bir orayı düşünür / Derler adadakiler, şu gemi bir gün gelse / Gitsek buradan öte, nereye gideceksek? / Bilseler gemiler de bir adayı düşünür.’ Sadece adadakiler değil, anakaradakiler de adadakileri düşünürler. Oraya gitmek için şu gemi bir gelse diye beklerler. Yani ada, gemi, adadakiler, anakaradakiler, aynı sevdanın tarafıdırlar. Birbirlerine kavuşmayı beklerler hep.
(18)
Bazı günler, Kolejden arkadaşım olan, İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Bölümünde okuyan Bülent Aksoy’la buluşur, birlikte sinemaya, tiyatroya gider, edebiyat üzerine, sanat üzerine, Marksizm üzerine keyifli sohbetler yapardık. Çok iyi bir entelektüel olan, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğu için yabancı literatürü iyi bilen ve takip eden Bülent’in sayesinde Louis Althusser’i tanıdım.
Yine Bülent’in rehberliğinde, Kolejde iken sadece şair yönüyle tanıdığımız, Rumeli Hisarı’ndaki kabristanda bulunan mezar taşında, en güzel dizelerinden birisi olan ‘Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare geniş bir anın / Parçalanmış akışında, (…) Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim’ diye yazanAhmet Hamdi Tanpınar’ın, şairliğinden daha çok iyi bir nesir ustası olduğunu keşfettim.
Bu keşif sonrasında, o yıllarda edebiyat çevrelerinde Marksist olduğu hususunda ciddi tartışmalar yapılan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın; Mahur Beste, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Beş Şehir isimli kitaplarını okudum. Eserlerinde doğu ve batı kültürlerini irdeleyen, ‘Itri de, Dede Efendi de benim, Mozart da, Beethoven da benim’ diyen, doğunun da, batının da zenginlikleri olduğunu, bunların hepsinden yararlanmak gerektiğini söyleyen, eskinin zamanı geldiğinde aşılacağını, eskinin, eskiyenin yerine yeninin inşa edileceğini, ama bunu yaparken eskiden de yararlanılması gerektiğini savunan Tanpınar, gerçekte bir doğu-batı sentezi savunucusudur. Birçok alanda Batı’nın da, Doğu’nun da takipçisidir. Eserlerinde ağırlıklı olarak, Türk insanının batı-doğu arasında sıkışmasını, çift kimlikli hale gelmesini, bunun doğurduğu ikilemi irdeler. Semra Pelek’in Milliyet Gazetesi’nin kitap eki olan Eylül/2014 sayısında yazdığı gibi ‘süreklilik içinde değişimi’ değil, ‘değişim içinde sürekliliği’ savunur. Yüzünün, fikirlerinin sadece batıya değil, doğuya da açık ve dönük olmasından olsa gerek, Cumhuriyet rejiminin çok fazla parlatmadığı bir yazardır Tanpınar. O nedenle benim kuşağımın edebiyat kitaplarında, resmi ideolojiye biraz ters düştüğünden olsa gerek, Tanpınar’ın romanlarına çok fazla itibar edilmemiş, sadece ‘Bursa’da Zaman’, ‘Ne İçindeyim Zamanın’ gibi birkaç güzel şiirine yer verilmekle yetinilmiştir.
(19)
Hafta sonlarında kolejden sınıf arkadaşım olan Alaattin Işık’la birlikte Fenerbahçe maçlarına giderdik. O zamanlar Fenerbahçe maçlarını İnönü Stadı’nda oynardı. Bir Fenerbahçe maçından sonra Alaattin’in isteğiyle futbolcuların çıkış kapısının önüne gittik. Kapının önü ana baba günü gibiydi. Polisler ellerindeki coplarla oradaki kalabalığı dağıtmaya çalışıyorlardı. Benim yanıma gelen polisin elindeki copu aldım ve ‘copu bırak, git de, gideyim’ dedim. Sen misin bunu diyen, beni yaka paça alıp polis arabasına bindirdiler. Arabanın camından nereye götürüldüğümü anlamaya çalışıyordum. Stattan biraz uzaklaştıktan sonra oldukça karanlık bir yola girdik. Oraya gelince bende şafak attı, herhalde beni öldürüp buraya atacaklar diye düşündüm ve korktum. Bu yol Dolmabahçe Sarayı’nın kapısının önünden Beşiktaş’a doğru giden yoldu. Karanlık olması sadece gece olmasından dolayı değil, orada sağlı sollu sıralanan ve gökyüzünü kapatan ağaçlardandı. Bu yol şimdi de öyledir. O güne kadar o yöne hiç gitmediğim için yolun bu durumunu bilmiyordum. O gün öğrendim. Beni alıp Toplum Polisi’nin Beşiktaş’taki merkezine götürdüler. Sorgu sualden sonra biraz nasihat ederek serbest bıraktılar. Dışarıya çıktığımda Alaattin’i gördüm. O da çok korkmuş ve polis arabasının arkasından koşarak oraya kadar gelmişti.
(20)
Alaattin bizim sınıfın zeki ve çalışkan öğrencilerindendi. İstanbul Eczacılık Fakültesi’nde okuyordu. Şimdi Karaman’da eczacı olan Alaattin, kolejde iken babasının etkisiyle iyi bir Adalet Partiliydi. Sık sık sağ-sol, Adalet Partisi-Cumhuriyet Halk Partisi muhabbeti yapardık. Daha sonra sıkı bir Cumhuriyet Halk Partili oldu, Karaman’da il/ilçe başkanlığı yaptı. Çok hak ettiği, çok layık olduğu, CHP’ye çok emeği geçtiği halde, biraz hakkı yendiği için, biraz da şansızlığından dolayı milletvekilli olamadı. Siyaseti bıraktı sonra. Benim gibi anılarını yazıyor mu bilmiyorum, ama herhalde o yıllarda yaşadıklarını, yediği siyasi kazıkları anımsıyor ve belki de anlatıyordur.
(21)
Sene 1970, mevsim ilkbahardı. Ağaçlar çiçek açmıştı. O yıllarda bizi henüz terk etmemiş olan kırkikindi yağmurları yağıyordu. Ankara’dan gelen haber, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Mustafa Şemsi Kuseyri’nin sağcılar tarafından öldürüldüğünü bildiriyordu. Bir şiirinde ‘Bu gece onbir otuz otobüsüyle İstanbul’a mı gitsem, yoksa bir toplum polisi mi öldürsem’ diyor ya Ataol Behramoğlu, tam da böyle dediğimiz yıllardı. Gece onbir otuz otobüsüyle İstanbul’dan Ankara’ya gittik. Toplum polisi öldürmek için değil, Mustafa Şemsi Kuseyri’nin ölümü nedeniyle düzenlenen ve adı ‘Anayasaya Saygı Mitingi’ olarak konulan mitinge katılmak için. Müthiş bir kalabalık vardı Ankara’da. O tarihlerde Ankara Hukuk Fakültesi Dekanı olan Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, günün anlam ve önemi üzerine konuşma yaptı, başkaları da konuştu, biz havaya girmişiz ‘kahrolsun faşistler, devrimler bitmez, devrimciler ölmez’ diye bağırıyorduk.
Aradan epeyce bir zaman geçti, şimdi ismini hatırlayamadığım bir dergide, Mustafa Şemsi Kuseyri’nin sağcılar tarafından değil, Basın Yayın Yüksek Okulu’nda bir odada arkadaşları ile Rus ruleti oynarken fikirdaşı Nejat Arun tarafından öldürüldüğünü okudum. İnanmadım. Daha doğrusu inanmak istemedim. Ama içime bir kuşku da girdi. İçinde olduğumuz sol çevrelerde biraz araştırma yapınca okuduğumun doğru olduğu ortaya çıktı. Kendimi fena halde kötü ve kandırılmış hissettim. Yıllar sonra Hasan Cemal’in, Ertuğrul Özkök’ün anılarını okuduğumda, o zaman bizi sokaklarda, meydanlarda yürütenlerin, bizi yürüttükleri zaman bu gerçeği bildiklerini öğrendim. Kandırılmış olmanın dayanılmaz hafifliğiyle, sadece yazık, çok yazık dedim.
(22)
İstanbul’a geleli yaklaşık iki yıl olmuştu. Bu iki yıl içinde, İstanbul’un pek çok yerini gezip dolaşmış, tanımış olmama rağmen, Kadıköy tarafına hiç gitmemiştim. Ankara’dan İstanbul’a trenle geldiğimizde, Haydarpaşa İskelesi’nden şehir hatları vapuruna binip karşı tarafa geçer, oradan da Cerrahpaşa’daki yurda giderdik. İstanbul’un Anadolu tarafıyla olan temasımız bu kadardı. Sanırım 1969 yılı yazıydı. Üniversite sınavları için Konya’dan gelen arkadaşların isteğiyle Caddebostan Plajı’na gittik. Bağdat Caddesi’nde dolaştık. Çiftehavuzlar’ıyla, Göztepe’siyle, Suadiye’siyle, Erenköy’üyle, Caddebostan’ıyla Anadolu İstanbul’u beni adeta büyülemişti. Şimdiki gibi yüksek katlı binalar, apartmanlar yoktu o zaman. Her taraf bahçeydi, ağaçlıktı, çiçekti, yeşillikti. Geniş bahçeleri olan tek katlı, iki, katlı evler, villalar vardı. Rüya gibi yerlerdi. O zaman, kimi yazarlarımızın, hocalarımızın kitaplarında gördüğüm ‘1954 Erenköy’, ‘1956 Göztepe’, ‘1960 Suadiye’ şeklindeki notlar kafamda daha bir yerli yerine oturmaya başladı. Yazarlarımızın romanlarını, hocalarımızın kitaplarını yazmak için buralara, yani huzurun, sessizliğin, dinginliğin olduğu bu yerlere neden geldiklerini o zaman anladım. İstanbul’un bu güzel mekânlarının zaman içinde nasıl tahrip edildiğine, nasıl kirletildiğine, beton yığınına dönüştürüldüğüne tanıklık ettim. Elbette bütün bunlar, çarpık sanayileşmenin, çarpık kentleşmenin sonucuydu. Sağlıklı sanayileşme olmayınca, sağlıklı kentleşme; sağlıklı kentleşme olmayınca, sağlıklı sanayileşme olmuyordu yani. Herhalde bütün bu olanlardan merkezi yönetimler kadar ve hatta daha çok yerel yönetimler sorumluydu.
(23)
1968 yılının Nisan ya da Mayıs ayıydı. Kolejden sınıf arkadaşlarım olan Kutsi Pembeci ve İzzet Turan ile birlikte Manisa’ya gittik. Manisa’da mesir macunu kutlamaları vardı. İzzet’in babası Manisa’da Sümerbank’ta çalışıyordu. İzzet bizi evlerinde ağırladı. Birlikte Manisa’dan İzmir’e gittik. İzmir’i ilk kez görüyordum. Körfez kötü kokuyordu. Ama İzmir şimdiki kadar betonlaşmamıştı. Çok da yeşildi. İzmir’e gitmemizin nedeni, hem İzmir’i görmek ve gezmek hem de Fenerbahçe-Göztepe maçını seyretmek içindi. Bilet bulamadığımız için maça giremedik, Alsancak Stadı’nın aydınlatma direklerine tırmanarak stada girmeye çalıştık, beceremedik. Adnan Süvari Göztepe’nin hocasıydı ve Göztepe en güçlü dönemini yaşıyordu. Fevzi, Gürsel, Nevzat Göztepe’de oynuyorlardı. O gün Fenerbahçe’yi 1-0 yenmişlerdi. Fenerbahçe yenilince İzmir gezimizin keyfi kaçmıştı.
(24)
İzzet Turan ufak tefek, sakin, düzenli, zeki bir öğrenciydi. Boyu ile aklı ters orantılı olan İzzet, bizim sınıfın gösterişsiz çalışkanlarındandı. Çapa Tıp Fakültesinden mezun oldu. Tıbbiyeyi bitirdikten sonra uzmanlık için Almanya’ya gitti. Uzun süre orada kaldı. Çok muhterem bir babası, annesi vardı. Her ikisi de çok konuksever insanlardı. Manisa’daki konukluğumdan yıllar sonra 1984 yılının bir bahar günü, beni İstanbul’da Tarabya sırtlarındaki evlerinde, beraberimdeki kız arkadaşımla birlikte bir gece konuk etmişlerdi. O günden bugüne yaklaşık 30 küsur yıl geçti. İzzet ile bu süreçte birkaç kez telefonda görüştük, ama hiçbir araya gelmedik. Şimdi bunları yazarken onu gerçekten özlediğim aklıma geldi.
(25)
Kutsi, benim gibi sınıfımızın vasat öğrencilerindendi. Vasattı, ama son sınıfta iken aramızda bütünlemeye kalmadan mezun olan tek kişi oydu. Önce İstanbul’da Galatasaray Kimya’da okudu, daha sonra Sosyal Antropolojiden mezun oldu. Üniversitede iken sık sık bir araya gelir, Fenerbahçe maçlarına giderdik. Hasta Fenerbahçelidir ve şimdi İstanbul’da oturduğu için Fenerbahçe’nin antrenmanlarını dahi kaçırmaz. Üniversite bittikten sonra Kutsi Ankara’ya yerleşti ve evlendi. Bir süre Kıbrıs Hava Yolları’nda çalıştı. Ankara’da iken ailecek görüşürdük. Sonra tekrar İstanbul’a taşındı, ticarete atıldı, şans yanında olmadı, ticari hayatta başarısız oldu. Daha sonra TÜBİTAK’ta işe girdi ve oradan emekli oldu. Oğlumu görmek için İstanbul’a gittiğim zamanlar bana evini açtı, dostluğunu, arkadaşlığını sundu. Yaşamımda şükran duyduğum ender insanlardan olan Kutsi’yle hala görüşürüz. Bazen İstanbul’da, bazen Ankara’da. Daha olmadı telefonla ararız birbirimizi.
(26)
1970’li yıllarda Konya Öğrenci Yurdu, Cerrahpaşa’dan Feriköy’e taşındı. Cerrahpaşa yurdunda kalan herkes, eğer o zamanlarda Volkan Konak’ın ‘vay seni cerrahpaşa / içmem suyundan içmem / içmem suyundan içmem / oyyy / bir dahaki seneye / yolcuda gelur geçmem / yolcuda gelur geçmem’ diyen o güzel türküsü olsaydı, mutlaka bu türküyü söyleyerek veda ederdi Cerrahpaşa Yurduna. Yurdun koşulları o kadar kötüydü yani. Feriköy’deki yurdun fiziksel koşulları Cerrahpaşa’dan çok daha iyiydi. Cerrahpaşa ile kıyaslandığında beş yıldızlı otel gibiydi adeta. Yurdun hemen önünde pazar kurulurdu. Feriköy’ün kızları, kadınları gelirdi pazara. Pazar yeri bizim çapkınlık alanımızdı. Kartvizitimiz olmadığı için yurdun telefonunu ve ismimizi yazdığımız küçük kâğıtlar cebimizde dolaşırdık pazaryerinde. Ama utanırdık, çekinirdik veremezdik kimseye. Palamudun tanesinin iki buçuk liradan satıldığı o günlerde, başyemeğimiz ızgarada yapılmış palamut, çoban veya roka salatasıydı. Yazın domates çıktığında bol bol menemen yapar yerdik.
(27)
Geçenlerde bir akşam telefonum çaldı. Arayan kişi anılarımın ilerleyen bölümlerinde yer vereceğim arkadaşım Akif Kurtuluş idi. Yıllarca Ankara’da avukatlık yapan Akif, Ankara’dan ayrılmış Bodrum’a Gümüşlük’e yerleşmişti. Karşılıklı hal hatır sorduk. Sonra Akif abi sana çok eski bir arkadaşını vereceğim dedi. Telefondaki kişi “Ben Caner, Feriköy’den Caner. Hatırladın mı?” diye sordu. “Unutmadım ki, hatırlayayım” dedim. Sonra konuşmasını şöyle sürdürdü: “Akif’in daha önce Ankara’da avukatlık yaptığını duyunca seni tanıyıp tanımadığını sordum, o da nasıl tanımam o bizim abimiz dedi. Seni anlattı biraz. Ben de seni İstanbul’dan Feriköy’den, öğrencilik yıllarından tanıdığımı söyledim. Ortak anılarımızı anlattım. Sonra da hemen seni aradı.” Benim siz nereden tanışıyorsunuz diye sormam üzerine “Nejat İşler benim çok eski arkadaşım. Ben de Gümüşlük’e yerleştim. Nejat Gümüşlük Spor Futbol Kulübü’nün başkanı, ben de takımın hocalığını yapıyorum. Akif’te Nejat’ın arkadaşı ve takımın yöneticilerinden, bu münasebetle tanışıyoruz” dedi. Caner Erkin. Doğma büyüme Feriköylü. Feriköy’ün eski futbolcularından. Bir ara Konya Spor’da da futbol oynadı. Dünyanın en temiz insanlarından birisi. Onu Feriköy’de Münir’in kahvehanesinde tanıdım. Sene 1970. Sonra uzun yıllar görmedim onu. Yıllar yıllar sonra Konya Spor’a transfer olduğunda Konya’da, o, ben, Aziz Yaşar bir akşam yemeğinde birlikte olduk. Sonra birbirimizin izini kaybettik. Yıllar yıllar sonra sesini duymaktan, izini bulmaktan son derece mutlu oldum. Caner telefon görüşmemizde “nerede ve nasıl tanıştığımızı hatırlayıp hatırlamadığımı” sordu. “Münir’in kahvesinde tanışmıştık sanırım” dedim. O nasıl tanıştığımızı unutmamış, anlatınca ben de hatırladım. Şöyle anlattı tanışmamızı: “Ben Münir’in kahvesine geldim. Bütün masalar doluydu. Bir tek senin masan boştu. Tek başına oturmuş kitap okuyordun. Oturabilir miyim diye sordum. Tabii buyurun dedin. Oturdum. Elimde simit vardı. Sana da ikram ettim. Bir parçasını aldın. Sonra sohbet etmeye başladık. Benim nikâh tanıklığımı yaptın. Ben de, eşim de seni hiç unutmadık. Böylece başlayan arkadaşlığımız daha sonra gelişti. Senin sayende solcu oldum. Hala da solcuyum.” Duygulandım çok. Gözlerim nemlendi. Mutlaka görüşelim dedik. Bodrum’a gitmem artık benim için farz oldu. Önceki dönem Muğla Barosu Başkanı olan, benim çok sevdiğim, çok değer verdiğim bir insan olan Mustafa İlker Gürkan’ı ziyaret için Bodrum’a gitmeyi planlıyordum. Şimdi hem onu, hem sevdiğim, değer verdiğim Akif Kurtuluş’u, hem de Caner’i görmek için Bodrum’a gitmem gerek artık benim için farz oldu. Mart’ta, olmadı Nisan’da mutlaka gideceğim Bodrum’a.
(28)
Yurdun tam karşısında bir bakkal vardı. Madamın bakkalı. Madam Rum asıllıydı. Arasıra sohbet ederdik. Bize, eski İstanbul’la ilgili anılarını, genç kızlık anılarını anlatırdı gözleri nemli. Paramız olduğunda, Kurtuluş’taki adını kurucusu Madam Despina’dan alan eski Rum meyhanesine gider kafa çekerdik. Keyifli, güzel günlerdi. İstanbul’dan ayrıldıktan yıllar sonra, İstanbul’a geldiğim birkaç sefer, Ümit Köseoğlu ile birlikte gittik Despina’ya. Mekân aynıydı, ismi de aynıydı. Ama Despina, eski Despina değildi. Ruhu gitmiş, kimliği, kişiliği, büyüsü ve dokusu bozulmuştu. Yıllar, bizden olduğu gibi Despina’dan da çok şeyi alıp götürmüştü yani.
‘Kur masayı Madam Despina / Kirli beyaz muşamba örtüleri ser / Çek sediri asmanın altına / Yanında bir ince Müzeyyen Abla / Yine mi güzeliz, yine mi çiçek? / Hamdolsun taze mi bitti topik / Canın sağ olsun / Amanın yine mi güzeliz, yine mi çiçek / Hamdolsun / Altınbaş kadehe yağ gibi dolsun / Gece çok geç, arzular şelale / Haber etsek o yâre / Gelse Bomonti’den / Şereflendirse bizi / Olsak teyyare’
Bu sözler Sezen Aksu’nun ‘Yine mi Çiçek’ isimli o güzel şarkısının sözleri. Rumca ‘ay’ anlamına gelen Despina için yazılmış ve bestelenmiş. Madam Despina’da ay kadar, doğan ay kadar güzel, batan ay kadar hüzünlüymüş gençliğinde. Ben görmedim, görenler öyle anlatıyor Despina’yı. Ama biz 6-7 Eylül 1955’de öldürdük Despina’ları. Oysa onlar bizdik, biz onlardık. Onları öldürmekle kendimizi, kendi güzelliklerimizi de öldürdük bir bakıma. Ve de çok yazık ettik hem onlara hem de kendimize.
(29)
Beni nereden ve nasıl bulduklarını, kimin tavsiye ettiğini şimdi hatırlamıyorum, bir gün orta yaşlı, şık giyimli, kibar bir beyefendi geldi yurda. Feriköy’de bizim yurda yakın bir yerde oturuyorlardı. Benden Saint Benoit Lisesi’nde okuyan oğluna İngilizce dersi vermemi istedi. Kabul ettim. Aile olarak çok zarif, çok görgülü, çok düzgün insanlardı. Çocuk da sevimli, zeki bir çocuktu. Her dersin sonunda çocuğun annesi ücretimi bir zarf içinde verirdi. İlk zarfı alınca çok şaşırmış ve hatta heyecanlanmıştım. Evden dışarı çıkınca aşk mektubu mu acaba diye heyecanla zarfı açtığımı, içinde para olduğunu görünce fesatlığımdan dolayı çok utandığımı hatırlıyorum. Paranın zarf içinde verilmesi gerektiğine ilişkin adab-ı muaşeret kuralını bu münasebetle öğrenmiş oldum.
(30)
Bizim yurdun hemen yanında Elazığ Öğrenci Yurdu vardı. Öğrenci olayları giderek tırmanıyordu. Bizim yurtta da solcu-sağcı bölünmesi vardı. Ben solcuydum, ama sağ gruptan da iyi arkadaşlarım vardı. Solcu arkadaşlar, benim onlarla arkadaşlık etmemden rahatsız olurlardı. Bu tavrı anlamaz, hayatın sadece siyasetten, ideolojiden ibaret olmadığını, hayatta siyasetten bağımsız olarak arkadaşlıkların da olduğunu, insanları birbirine bağlayan tek bağın siyasal görüşlerinden ibaret bulunmadığını anlatmaya çalışırdım. Anlayan da olurdu, anlamayan da.
O yıllarda arkadaşlık kurduğum muhafazakâr görüşlü kişiler arasında, benim her zaman değer verdiğim, sevdiğim, saygı duyduğum, arkadaşlığımızı daha sonra Ankara’da da sürdürdüğümüz avukat Özber Duvarcı vardı. Özber, o zaman da, el’an da sakin, beyefendi, milliyetçi, herkese, her görüşe karşı saygılı, demokrat bir insandır. Son derece düzgün, dürüst, donanımlı bir avukattır. Onun insanlığını, arkadaşlığını, solcuyum diyen, kendisini öyle tarif eden, ama bırakın solcu olmayı adam olmayan pek çok kişiye değişmem.
(31)
O yıllarda anlayamadığım bir diğer şey de, bazı solcu arkadaşlarımızın, hemen her şeye ‘küçük burjuva’ yaftası yapıştırmalarıydı. Onlara göre, tıraştan sonra losyon kullanmak, temiz giyinmek, kravat takmak, ayakkabılarını boyatmak, yeni bir gömlek, t-shirt ve benzeri şeyler satın almak, bunları giymek, filtreli sigara içmek küçük burjuva alışkanlıklarıydı. Oysa onlara göre devrimci/solcu pasaklı olmalıydı. Saçı sakalı birbirine karışmalıydı. Temiz değil, pis kokmalıydı. Sırtında parkası, ayağında postalı olmalıydı. Sigara içiyorsa eğer, filtreli sigara içmemeliydi.
Ben küçüklüğümden beri temizlik alışkanlığı olan, şık değil belki, ama temiz giyinmeye özen gösteren birisi olarak bütün bunları çok yadırgıyordum. ‘Küçük burjuva alışkanlıkları’ olarak nitelendirilen ve sol jargon adına ayıplanan bütün bunlar, aslında ve bana göre kentli olmanın asgari gerekleriydi. Aksini savunmak köylülüktü. Solcu, çok solcu, sıkı devrimci olan bu arkadaşların bilmedikleri şey, burjuvaziye karşı çıkan Marks’ın kendisinin burjuva, kuramının da burjuva kültürünün ürünü olmasıydı.
Tarzımdan dolayı beni küçük burjuva olarak nitelendiren bu arkadaşlarımıza, yeri geldiğinde Nazım Hikmet’le ilgili şu anekdotu anlatırdım; Hapishanede iken Nazım Hikmet’in siyatik/romatizma ağrıları tutar. Dayısı Ali Fuat Cebesoy’a mektup yazar ve kuştüyü yatak yastık ister. Bunu öğrenen hapishane müdürü Nazım Hikmet’i çağırır ve ‘Nazım Efendi, siz eşitliği savunan bir insansınız, arkadaşlarınız saman yatak yastıkta yatarken siz nasıl kuştüyü yatak yastıkta yatacaksınız, bu mu sizin eşitlik anlayışınız’ der. Nazım gülümser, devrimci onu yemez, bunu giymez, onu sürmez, bunu içmez diyen solcularımıza kapak olan şu yanıtı verir: ‘Sayın Müdür Bey, biz sefalette değil, refahta eşitlik istiyoruz.’
İşin asıl üzücü olan tarafı, Marks’ın değişimin felsefesini yapmış, diyalektik materyalizmin dayandığı temel paradigmanın değişim olmasına rağmen, bir kısım solcu ve devrimci arkadaşımızın, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, çok fazla değişmemiş olmaları, köylülüklerini, lümpenliklerini aynen devam ettiriyor bulunmaları, zamanın ruhunu anlayamadıklarından, değişimin gücünü kavrayamadıklarından olsa gerek, pek çok alanda ve konuda getirilen yenilikler ile değişimlere karşı çıkmalarıdır.
(32)
Bizim yurdun hemen yanındaki Elazığ Öğrenci Yurdu’ndaki öğrencilerin bir kısmı ile yakın arkadaştık. Onlar kendilerinin Kürt olduklarını söylüyorlardı. Ben o zamana kadar ne ailemden, ne hocalarımdan, ne okuduğum okullardan, ne de çevremden Kürtlere karşı olumsuz bir mesaj, bir telkin almamıştım. Kolejde Kürt arkadaşlarımız vardı ve onlarla aramızda hiçbir sorun olmamıştı. Hatta bu arkadaşlarımızın Kürt olduklarını dahi çok zaman sonra öğrenmiştik. Kürtlerle ilgili olarak ne evde, ne okulda ayrımcı bir tavra da hiç tanık olmamıştım. Hatta ailemize gelin veya damat olarak giren Kürt akrabalarımız vardı. Bu akrabalarımıza karşı da hiç kimse olumsuz ve ayrımcı bir tavır içinde değildi.
Elazığ Öğrenci Yurdu’ndaki Kürt arkadaşlarla birlikte bir akşam Devrimci Doğu Kültür Ocağı’nın toplantısına gittim. Oradaki konuşmacılar, Çanakkale’de, İstiklal Harbi’nde, Kürtlerle Türklerin birlikte savaştıklarını, Cumhuriyeti birlikte kurduklarını, ama daha sonra dışlandıklarını, Türkler tarafından ezildiklerini, asimile edildiklerini, dillerini konuşamadıklarını, kültürlerini geliştiremediklerini, buna karşı mücadele ettiklerini ve edeceklerini ifade ettiler.
Dinlediklerim beni gerçekten çok şaşırtmıştı. Toplantıdan çıktıktan sonra düşüncemi sorduklarında; ‘Kürtlerin böyle bir travmaları olduğunu bilmediğimi, buna ilk kez tanık olduğumu, hepimizin sol tahayyüle mensup bulunduğumuzu, buna göre temel sorunun etnik değil, sınıfsal olduğunu düşündüğümü, ama bugün temel sorunun sınıfsal değil, etnik olduğunu gördüğümü, bu durumda Kürtlerin hak ve özgürlüklerini elde etmek için mücadele etmelerinin hakları olduğunu, onurlu bir halk iseler bunu yapmaları gerektiğini, ama Misak-ı Milli sınırlarıyla çizilmiş vatanımı korumanın benim de görevim ve onurum olduğunu, o zaman savaşmamız gerektiğini, artık bundan sonra kendilerini solcu olarak görmeyeceğimi, Kürtçü olarak kabul edeceğimi, Türk olarak ben kendim Türkçülüğü ret ederken, Kürtlerin Kürtçülük yapmalarını doğru bulmadığımı, hak aramanın ülke bütünlüğünü koruyarak tamamen demokratik ve meşru bir zeminde yürütülmesi gerektiğini, bunun Türklerin de, Kürtlerin de yararına olduğunu’ söyledim. Benim bu söylediklerimi sanırım onlar da beklemiyorlardı. Ondan olacak çok şaşırmışlardı.
Nietzsche, kendisinden sonra gelecek yüzyılın etnik ve kültürel milliyetçiliğin yüzyılı olacağını söyler. Zaman, o zaman bizim inandıklarımızı, savunduklarımızı, yani Marks’ı değil, gelecek yüzyıl sınıfların mücadelesine değil, etnik milliyetçiliğe, kültürel milliyetçiliğe, mikro milliyetçiliğe tanık olacaktır diyen Nietzsche’yi haklı çıkardı. Bugün ve yakın geçmişte, hem ülkemizde, hem de uluslararası alanda yaşadıklarımız, Nietzsche’nin bu öngörüsünü doğruluyor.
(33)
Bana göre Kürtlerin şansızlığı, en başta Abdullah Öcalan ve PKK olmak üzere, silahı ve şiddeti tercih eden liderlerinin olmasıdır. Martin Luther King gibi, ‘Şiddeti reddetmek, inancımın ilk maddesidir. Ve son maddesidir’ diyen Gandi gibi sivil itaatsizliği tercih eden bir liderleri olsaydı, silahın yerine, şiddetin yerine, kan dökmenin yerine, yakıp yıkmanın yerine, insanların vicdanına hitap eden, silah kullanmayı, şiddeti reddeden bir mücadele şekli olan sivil itaatsizliği benimsemiş ve seçmiş olsalardı, sanırım pek çok konuda, ama en başta kimlik konusunda, kültürel haklar konusunda, ana dilleri konusunda yaşadıkları sorunların çözümüne daha kısa sürede ve daha kalıcı biçimde katkı yapmış olurlardı. Türkiye’de bu kadar acı çekmemiş, Kürt veya Türk hepsi bu ülkenin çocukları olan binlerce gencini, insanını kaybetmemiş, bu kadar şehit vermemiş, hayatlarının kalan kısmını sakat geçirmeye mahkûm bu kadar gazi olmamış olurdu.
(34)
‘Ben hayatta en çok babama yalan söyledim’ demiştim ya bu yalanlarım devam ediyordu. Fakültedeki ders durumum hakkında babama yalan söylediğim, o zaman – 70’li yıllar – ve hala Konya’da avukat olan Haydar Nurallahoğlu’nun babama yazdığı mektup üzerine ortaya çıktı. Haydar Nurullahoğlu rahmetli babama yazdığı mektupta özetle şöyle diyordu; ‘Mahdumunuz Ahsen’in solculuğu tehlikeli bir durum arz ediyor, Konya Yurdunda solcuların lideri durumunda, baba olarak tedbir almanız gerekiyor, ayrıca ders durumu da hiç iyi değil, daha şimdiden iki sene kaybetmiş durumda.’
Bu mektup üzerine rahmetli babam ders durumumu fakülteden sorarak gerçeği öğrenmişti. Babama yazdığı bu mektuptan dolayı Haydar Nurullahoğlu’na o zaman çok kızmış, Konya’da yolunu keserek ağzıma geleni söylemiştim. Ama şimdi itiraf etmem gerekir ki, Haydar Nurullahoğlu, bu mektubuyla beni ağır bir yükten kurtarmış, babamın koruyucu elinin benim üzerime biraz daha fazla uzanmasını sağlamıştı.
Zaman geldi geçti, pek çok şey geçmişte kaldı, unutuldu, üstü kapandı veya kapatıldı ve biz Haydar Nurullahoğlu’yla sonradan çok iyi ahbap olduk. O zaman çok kızdığım Haydar Nurullahoğlu’nun avukatlığını dahi yaptım. Hala görüşürüz. Yüz yüze olmasa bile telefonlaşırız. Daha çok da o arar, halimi, hatırımı sorar. O benden daha vefalıdır yani.
(35)
Yurttaki çatışmalar doruk noktasına ulaşmıştı. Derken bir gece yurtta dinamit patladı. Dinamiti atan, tıp fakültesinde öğrenci olan Kenan’dı. Kenan yakın arkadaşımızdı. Feriköy’deki yurda gelmeden önce, kısa bir süre, Beyoğlu’nda, Yeşilçam’da aynı evde birlikte kalmıştık. Kenan o tarihlerde Konya’dan yeni gelmişti. Saf, temiz, çalışkan, zeki bir Anadolu çocuğuydu. Babası öğretmendi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okuyordu. Daha sonra, aynı evde birlikte kaldığı isimleri bende saklı bazı ortak arkadaşlarımızın etkisinde kalarak keskin bir solcu ve hatta militan oldu.
Bu olay sonrasında, yurtta kalmam imkânsız hale geldiği, İstanbul’da kalacak yerim olmadığı için zorunlu olarak Ankara’ya döndüm. O sıralar Kenan aranıyordu. Bir süre Filistin’e gidip geldiğini duymuştum. Beni aradı. Onu görmeye ODTÜ’ye gittim. Deniz Gezmişler ile birlikte ODTÜ’de saklanıyorlardı. Birlikte ODTÜ Stadının tribünlerine oturup sohbet ettik. Bulunduğu noktadan rahatsızdı. Hatta pişmandı. Belki de ben öyle algıladım. O duygular içinde bana ‘bu olaylardan uzak durmamın, okulumu bitirmemin daha uygun ve doğru olacağını, kendisinin girdiği yolun bir çıkmaz sokak olduğunu bildiğini, artık geri dönmesinin mümkün olmadığını, yürüdüğü yolun kendisini nereye götürür ise oraya kadar gideceğini’ söyledi.
Bu olay benim hayatımdaki dönüm noktalarından birisidir. Çünkü o gün oraya, onlara katılmak üzere gitmiştim. O günden bugüne aradan 40 yılı aşan bir süre geçti. Kenan’dan bir daha hiç haber almadım. Yaşıyor mu, yaşamıyor mu, yaşıyor ise nerededir bilmiyorum. Yaşıyorsa Allah selamet versin, vefat etmiş ise eğer, nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun.
(36)
Ankara’dan döndükten sonra, ben, Vasfi Tüzün ve birkaç arkadaşla birlikte Kurtuluş’ta bir ev kiraladık ve oraya yerleştik. Bir süre kaldığımız o evde, çok neşeli zamanlarımız, güzel günlerimiz oldu. Bol bol kitap okuyor, fena halde solcu olduğumuzdan teorik yönden kendimizi geliştirmeye çalışıyorduk. Ev tam bir devrimci karargâhıydı. Arananlar gelip bizim yanımızda kalırlardı. Rahmetli babam, aile dostumuz Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili Fakih Özfakih ile birlikte bu eve beni görmeye gelmişti. Kapıdan içeriye girdiğinde antrede tam karşısında duran Che’nin koca posterini görünce hayretler içerisinde bana, ‘sen İstanbul’a okumaya mı, yoksa devrim yapmaya mı geldin’ diye sormuş, biraz öfkeli, benden oldukça umudunu kesmiş bir şekilde oradan ayrılmıştı.
Kurtuluş’taki bu evde, İngiltere’ye staja gitmek için İstanbul’a gelen kolejden sınıf arkadaşlarım Ali Karabulut ve Hasan Tatlıdil’i ağırlamıştık bir gece. Evin bahçesinde gecenin geç vaktine kadar oturup sohbet etmiştik. Her ikisi de o zamanlar Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenciydi.
(37)
Ali, daha sonra Ankara’da Eskişehir Yolu üzerindeki Çayır Mera Zootekni Enstitüsü’nün Müdürlüğünü, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanlığını, Uludağ Üniversitesi’nin Rektör Yardımcılığını yaptı. Çayır Mera’da müdür iken Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri iş başındaydı. O süreçte siyasi görüşlerinden dolayı Ali’nin hakkında bir dolu dava açıldı. Bu davaların hepsinde Ali’nin avukatlığını ben yaptım. Bir dava dışında tüm davalar lehine sonuçlandı. Çünkü hepsinde haklıydı.
Kısmen aleyhine sonuçlanan dava, şarbon hastalığına yakalanan bir ineğin itlafı, bunu takiben tüm organlarının yok edilmesi nedeniyle devletin uğradığı zararın tazminiyle ilgiliydi. Bu davada bilirkişilik yapan bir meslektaşımız, ineğin yok edilen bazı organlarının gecekondu bölgesindeki fakir fukaraya satılabileceğini, o nedenle sürüm/pazar/piyasa değeri olabileceğini gerekçe göstererek zarar hesabı yapmıştı. Hesaplanan bu miktar mahkemece hüküm altına alındı. O tarihlerde yoğun biçimde bilirkişilik yapan bu meslektaşımıza, daha sonraki bir karşılaşmamızda, ‘ineğin şarbon olduğunu bilmesi durumunda kendisinin veya bir başkasının, herhangi bir parçasını yemek üzere satın alıp almayacağını’ sordum. ‘Ben almam, ama belki alan olur, o ihtimale göre hesap yaptım’ dedi. ‘Sen kasap mısın da bu davada bilirkişi olarak görüş bildirdin’ şeklindeki soruma; ‘O benim değil, mahkemenin sorunu’ dedi ve pişkince güldü. Mahkeme kararı, miktar yönünden temyiz edilemediği için Yargıtay incelemesinden geçmeden kesinleşti. Bu davayı, Türkiye’de adaletin nasıl dağıtıldığı hususunda ilginç bir örnek olduğu ve benim içimde hala bir ukde olarak kaldığı için paylaştım sizinle.
Ali Karabulut siyaset kurumunun kendisiyle çok fazla uğraşmasından bıktığı, yorulduğu için Çayır Mera Zootekni Enstitüsü’ndeki görevinden ayrıldı, doktorasını daha önce yaptığı için akademisyen olarak Bursa’ya, Uludağ Üniversitesi’ne gitti. Orada profesör ve rektör yardımcısı oldu. Çalışkan, son derece başarılı, dürüst, düzgün bir insandı. Nitelikli bir akademisyendi. Ne yazık ki kanser oldu. Daha çok önemli, değerli hizmetler yapacak bir yaşta, genç yaşta vefat etti. Işıklar içinde yatsın. Mekânı cennet olsun.
(38)
Hasan Tatlidil, ela’n Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde profesördür. O da son derece başarılı bir akademisyendir. Çalışkandır, dürüsttür, iyi bir entelektüeldir, rahmetli Ali gibi sıkı bir sosyal demokrattır. Ne yazık ki, Cumhuriyet Halk Partisi, Ali gibi ondan da gereği kadar yararlanamamış, o da siyasetten kendisini genç yaşta emekli etmiştir.
Kurtuluş’ta kaldığımız evin kirasını bir süre sonra ödeyemez duruma düştük. Biraz da borç takarak evden ayrıldık, daha doğrusu kaçtık. Ev sahibimiz taksi şoförüydü. Avukat olduktan sonra borcumuzu ödemek için o eve gittim. Evin sahibi taksi şoförü ölmüş, ev bir başkasına satılmıştı. Borç olarak hatırladığım miktarı bir fakire sadaka olarak vererek vicdanımı rahatlattım.
(39)
Feriköy yurdundaki en değerli kazancım, benden birkaç yıl sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptıran Aytekin Olcay’ı tanımak oldu. Aytekin Olcay son derece yumuşak, sevgi dolu, dürüst, ahlaklı, düzenli, disiplinli bir insandı ve benim can arkadaşımdı, dostumdu. Birlikte ders çalışır, sohbet eder, şarkı, türkü söylerdik. Sesi çok güzeldi. Hem saz çalar, hem de türkü söylerdi. Arkadaşlığımız sadece üniversite arkadaşlığından ibaret değildi. O yıllarda, yani 70’li yıllarda yazları ailecek Konya’ya gittiğimizden, yaz tatillerini Konya’da geçirdiğimizden, arkadaşlığımız orada da devam etti. Fakülteden mezun olduktan sonra Konya’da avukatlık yapmaya başladı. Aynı yıllarda ben de Ankara’da avukatlık yapıyordum. Bazı davaları birlikte takip ediyorduk. Fakülte’de iken nişanlı olduğu Ümran Hanım’la evlendi. Mutluydu. Umut isimli şimdi Konya’da avukat olan bir oğlu oldu. 12 Eylül’den üç beş ay önce Çağdaş Avukatlar Derneği’nin toplantısını basan sağcı bir militan tarafından öldürüldü. Katili aslında onu değil, orada bulunan Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Av. Mustafa Kısacık’ı öldürmek için gelmişti. Aytekin elinde silahı olduğunu fark ettiği katilinin üzerine fırlayıp boğuşmaya başladığında, orada bulunanlardan, bir dönem, bir ilimizde Baro Başkanı olan, çok solcu bir arkadaşımız masanın altına, diğerleri koltuğun arkasına saklanmış, tek başına katiliyle boğuşan Aytekin orada can vermişti. ‘Yaşayanlar seven sevene dünyada, / Biz öldüğümüzle kalmıştık…’ diyor Cemal Süreya. Can arkadaşım Aytekin de ‘öldüğüyle kalmıştı.’ Şimdi onun hatırasının arkasından Eyüboğlu’nun Orhan Veli’nin ölümüyle ilgili yazdığı yazıyı bitirirken dediğinden esinlenerek ‘Aytekin öldü / Şimdi, o / Yaz denizi gibidir.’ diyor ve aziz hatırası önünde saygıyla, sevgiyle, özlemle eğiliyorum.
(40)
O yıllardan kalan bir değerli arkadaşım da Ahmet Ergun’dur. Şimdi Konya’da avukatlık yapan Ahmet’le arkadaşlığımızı 70’li yıllardan günümüze kadar taşıdık. Ahmet’i benimle rahmetli Aytekin tanıştırmıştı. Aytekin ile Ahmet, bir süre Konya’da birlikte avukatlık da yapmışlardı. Ahmet, İstanbul Hukuk Fakültesi’ne benden bir kaç yıl sonra gelmişti. Arkadaşlığımız fakülteden ziyade yaz tatillerini geçirdiğim Konya’da pekişti. Rahmetli babası Besim Ergun Konya’da avukattı. Son derece temiz, dürüst, saf, iyi niyetli bir insandı. Konya’nın köklü ailelerindendi. Görmüş geçirmiş bir insandı. Rahmetli babamla da dostlukları vardı. Babam kendisine ‘Besim Abi’ diye hitap eder, saygı gösterirdi. Babam benden, Besim Amca’da Ahmet’ten şikâyetçi ve dertliydi. Besim Amca, bir yaz tatilinde bürosunun önünden geçmekte olan babamı bürosuna davet etmiş ve bütün saflığıyla ‘Ahmet Bey, benim oğlan da senin oğlan gibi İstanbul’da hukuk fakültesinde okuyor, sağdan soldan komünist olduğunu duyuyorum, bu komünizm nedir, iyi midir, kötü müdür, sen bilirsin bana bunu bir anlat’ diye sormuş. Babam da ‘sıkma canını, benim oğlum da komünist, büyüyünce iyileşirler’ diyerek Besim Beyi rahatlatmış. Ahmet de, ben de bunu hala aramızda konuşur, babalarımızı yâd eder ve de bu anıya ikimiz de çok güleriz.
(41)
Feriköy yurdunda tanıştığım ve sonra kadim dostum olan bir diğer Konyalı arkadaşım Aziz Yaşar’dır. Aziz, siyasi düşünce olarak bize yakın olmakla birlikte, siyasetle pek ilgili değildi. Yurtta çoğu zaman tek başına oturur, herkese mesafeli durur, çok fazla konuşmazdı. Ağır abiydi yani. Giderek iyi arkadaş olmuştuk. Birlikte sohbet eder, Kanlıca’ya yoğurt yemeye giderdik. Üç kuruş para kazanmak, öğlenleri Fatih Camii’nin aşevinde bir kap yemek yemek için birlikte Balat’ın, Fatih’in, Şişhane’nin en ücra sokaklarına kadar ev ve işyeri anketi yapmak için dolaşmıştık. Aziz’le birlikte İspanyolca öğrenmek için Tüneldeki İspanyol Kültür Derneği’ne yazılmıştık. Asıl amacımız İspanyolca öğrenmekten daha çok kız arkadaş edinmekti. Asıl amaç hasıl olmayınca, dil öğrenmekten sıkılıp İspanyol Kültür Derneği’ne gitmekten vazgeçmiştik. Pazar günleri, o zaman daha henüz yanmamış olan Harbiye’deki Şan Tiyatrosu’na, Münir Nurettin Selçuk konserlerine giderdik. Üstadın ‘Zil, şal ve gül / Bu bahçede raksın bütün hızı / Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı / Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir / İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir’ diyen o güzel sesi, bizi de yanına alır, Şan Sineması’ndan dışarıya çıkar, Elmadağ’ı, Nişantaşı’nı, Beyoğlu’nu dolaşır, sonra geri gelirdi. Çok sık sinemaya, ara sıra da tiyatroya giderdik. Kenterler, Devekuşu Kabare, Halk Oyuncuları favorilerimizdi.
Aziz daha sonra yurttan ayrılmış, Etiler’de bir eve çıkmıştı. Ara sıra da olsa görüşüyorduk. Sonra koptuk birbirimizden. Yıllar sonra Ankara’da karşılaştık. Aziz gece hayatının ve gazinoculuğun içine girmişti. Portekizli bir hanımla evlenmiş, iki oğlu olmuştu. 1983-84 yıllarıydı. Eşinden yeni ayrılmıştı. O sırada ben de ilk eşimden boşanmaya çalışıyordum. İkimiz de sıkıntılı ve mutsuzduk. Hemen her gece, Aziz’in dostlarının işlettiği ayrı bir pavyona, bara ya da gece kulübüne gider, geç vakitlere kadar oturur, konuşurduk.
(42)
Pavyonlar, alkol, ter, üçüncü sınıf parfüm kokardı. Kötü kokardı yani. Loş ışığın altında kadınlar güzel görünürdü. Gerçekten güzel miydiler? Bize mi öyle geliyordu? Bilmiyorum. Hepsi çok yorgun, mutsuz ve umutsuzdular. Acı doluydular. Yaşadıkları şeylerden olsa gerek, yaşlarından daha yaşlıydılar. Gülerken dahi acılarını içlerine akıtan bir halleri vardı. Buradaki küfürlü konuşmaları, dumanlı havayı, müziğin arabeskliğini, ahenksizliğini sevmiyordum. Mavi, yeşil, kırmızı ışıklı ambiyansın, içinde sıkışıp kaldığım olaylardan, her şeyin düz bir çizgide ilerlediği, sürprizden uzak rutin hayattan beni az da olsa uzaklaştıran içki, farklı insanlar ve konular, ilk zamanlar bana biraz değişik ve çekici gelmişti. Ama giderek bütün bunlar, beni sıkmaya, bana ters gelmeye başladı. Mesleğimi icra edebilmem için biraz daha düzenli ve disiplinli bir hayata ihtiyacım vardı. Bir süre sonra bu hayattan uzaklaşmaya başladım. O sıralar Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyesi olmamın ve şimdiki eşimle arkadaşlık etmeye başlamamın da bunda etkisi büyüktür.
(43)
Aziz’le olan dostluğumuz hala devam eder. İkimizde gece hayatından çoktan emekli olduğumuz için bir araya geldiğimizde, bol bol çay içer, ara sıra geçmişi konuşur, o zamanlar üzüldüğümüz şeylere, şimdi çok, ama çok güleriz. Her ikimiz de birbirimize Hilmi Yavuz’dan ödünç alarak şöyle söyleriz: ‘biz şimdi hangi hüzünden / aktık ve hangi nehirden / devrildik, söyle! / de ki kalbimizi / yorgun kömüre vurup savuran / gene biz mi olacağız? / de ki acımız, ekmeğimiz, zaferlerimiz / de ki böyle böyle / de ki bir acıdan ötekine / nakliyekün / ede ede dürülen defterimizi / gene biz mi açacağız?’ İşte böyle bir şey! Hey gidi günler hey.
(44)
Ve Yavuz Altan. Matematik hocası Mr. Stern’ün cebinde sigara paketi yakaladığında ve bu ne diye sorduğunda, ‘chocolate/çikolata’ diye yanıt veren sınıf arkadaşım Yavuz Altan. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Fakültesi’nden mezun olan Yavuz, Kolejdeyken değil, ama üniversite yıllarında en can arkadaşımdı. Birlikte maça, tiyatroya, sinemaya gider, klasik batı müziği dinler, sanat üzerine, felsefe üzerine, siyaset üzerine konuşurduk. En son okuduğumuz kitapları birbirimize anlatır, bunlar üzerinde tartışırdık. İçine kapanıktı çok. Özellikle geçirdiği trafik kazası sonucu bir gözünü yitirdikten sonra çok daha fazla içine kapanmıştı. Rafine bir insandı, iyi bir entelektüeldi, çok da duyguluydu. Evleri Aksaray’daydı. Ama o daha çok Langa’nın yakınında bir yerlerde olan anneannesinin evinde kalırdı. Bu evin tam karşısında bir otel vardı. Otelde konaklayan iki Fransız bayanla tanıştık bir akşamüzeri. O gece onlarla beraber gazinoya gittik. Sonra bara gittik. Dans ettik çokça. Bu, o zamanlar bizim çok da alışkın olmadığımız, aşina olmadığımız, hatta hiç bilmediğimiz bir eğlence tarzıydı. Ama çok keyif aldık. Fransız konuklarımızla, Türkiye üzerine, Fransa üzerine son derece düzeyli tartışmalar yaptık.
Yavuz üniversiteden mezun olduktan sonra Bursa’ya yerleşti, evlendi, bir kızı oldu. Ankara’ya geldiğinde eşimle birlikte evimizde misafir ettik. Geçmiş günleri, güzel günleri konuştuk. ‘Bana her şeyi söyleme, ben artık MİT ajanı oldum’ diye espri yapmış, sonra ‘eş durumundan’ diye eklemiş, bizi güldürmüştü.
Sonra. Sonra bir gün ölüm haberi geldi. Çok genç yaşta öldü. İnanıyorum ki o şimdi cennette. İmkânım olsa onun mezar taşına şunları yazardım; ‘Ve bir genç, şöyle dedi: Bize arkadaşlıktan bahset. / Ve o cevap verdi: Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. / O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır. / O sizin sofranız ve ocak başınızdır. / Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.’
Bu dizeler Halil Cibran’a ait. ‘Arkadaş’ isimli şiirinde yazmış bunları. Yavuz’da, benim bu şiirdeki gibi arkadaşımdı, dostumdu. Soframdı, ocak başımdı. Ona sanatsal açlığımla, felsefi açlığımla, entelektüel açlığımla gider, onda sadece arkadaşlığı, dostluğu değil, bu açlıklarımı doyuracak gıdayı bulurdum. Ben de onun için öyleydim. Nur içinde yatsın. Allah gani gani rahmet eylesin.
(45)
Kapalı alan fobim/korkum yoktur benim. Ama öğrenciliğimden beri kapalı yerlerde oturmayı, kütüphanelerde çalışmayı sevmem. Ondan olacak çay bahçelerinde, açık kafelerde oturmayı, o yerlerde kitap, gazete okumayı, çalışmayı çok severim. Halen de öyleyim. Mesela şimdi bunları, Ankara’da, Eskişehir yolu üzerinde, OPET’in yanındaki Kafes Fırın’ın bahçesinde yazıyorum. Ne de olsa eski alışkanlık. Bir de yıllardır kapalı yerlerde oturup kalktığım için böyle yerlere hasret kalmışım. Hem de çok. Öğrenciliğimde de en çok yaptığım şeylerden birisi çay bahçelerinde, kafelerde, kahvehanelerde oturmak, kitap okumak, ders çalışmaktı. Bazen Beyazıt’ta Çınaraltı’nda veya Küllük’te oturur ders çalışır, gazete, kitap okurdum. Bazen de Yenikapı’ya, Moda’ya veya Kalamış’a giderdim. Oralarda başka insanların olmasından, onların konuşmalarından, müziğin sesinden hiç rahatsız olmazdım.
(46)
Hatırladığım kadarıyla 1969 yılının sonbahar ayıydı. Beyazıt Meydanı’ndaki Küllük Kahvehanesi’nde ders çalışıyordum. Ilık bir İstanbul öğleniydi. Ortalık cıvıl cıvıldı. Sonbahar yaprakları ait oldukları ağaçtan sıkıldıklarından olsa gerek, caddelerde, sokaklarda, kaldırımlarda, havada sarı sarı koşturuyorlardı. Tam karşımdaki Beyazıt Meydanı’nda güvercinler karınlarını doyuruyor, kuşlar havada keyifle uçuyorlardı. Hemen önümdeki caddeyi ortadan ikiye ayıran demir korkulukların üzerinden birisi atlamaya çalışıyordu. Kırmızı bir atlet vardı üzerinde. Tam o sırada, gri elbiseli bir adam silahını kırmızı atletli gence yöneltti ve ateş etti. Kırmızı atletli genç yere düştü. Biz koşarak Küllük’ten aşağıya indik. O sırada birkaç kişi vurulan genci bir cipe bindirmek üzere sürükledi, cipe bindirdi ve alıp götürdü. Sonra öğrendik ki vurulan kişi ölmüştü. Adı Taylan Özgür’dü. Bizim de arkadaşımızdı. Kuşlar havada uçmayı sürdürüyor, güvercinler karınlarını doyuruyor, sarı yapraklar yerde, havada uçuşuyor, insanlar kaldırımlarda yürüyorlardı. Bir hayat, bir insanın hayatı sona ermişti, ama hayat, başkalarının hayatı devam ediyordu.
Kimdi Taylan Özgür? Öğrenci liderlerinden birisiydi. Suçu neydi? Suçu, öğrenci liderlerinden birisi olmasıydı. Suçu, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Komer’in arabasını yaktığı iddia edilen gençlerden birisi olmasıydı. Birini mi öldürmüştü? Hayır. Öldürülmesi mi gerekiyordu? Birilerine göre evet. Kimdi o birileri? 45 yıldır kim oldukları tespit edilemedi. Faili meçhul olduğuna ve öyle kaldığına göre, herhalde işin içinde bazı derin eller, karanlık güçler vardı.
(47)
70’li yıllarda hemen her yaz Adli Tatil’de ailecek Konya’ya giderdik. Konya’da, çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın geçtiği Öğretmen Evleri’ndeki evimizin çatı katında kalırdık. Ablam Birsen, o yıllarda yeni evlenmiş olduğundan, çatı katının terasında rahmetli kardeşim Affan’la birlikte açık havada uyur, gökyüzünü, yıldızları seyreder, hayaller kurar, sohbet ederdik. Gündüzleri Aytekin Olcay’la, Ahmet Ergun’la buluşur, kimi zaman Alaeddin Tepesi’nde, kimi zaman Zafer Meydanı’nda oturur çay içer, sohbet ederdik.
1970 ya da 1971 yılının yaz aylarından birinde yine ailecek Konya’daydık. Ben güz sınavlarına hazırlanıyordum. Yanlış hatırlamıyorsam, Borçlar Hukuku çalışıyordum. Rahmetli babam yanıma geldi, ne yaptığımı sordu. Borçlar Hukuku çalışıyorum dedim. Önümde sadece Borçlar Hukuku kitabı vardı. Bunu görünce Borçlar Kanunu nerede diye sordu babam. Ben de, kanuna ne gerek var, hoca kitabında her şeyi anlatıyor dedim. Bunun üzerine rahmetli babam, bana meslek hayatım boyunca hiç unutmadığım şu sözleri söyledi: ‘Yarın ileride ister avukat, isterse yargıç veya savcı ol, en iyi bildiğin konuda dahi kanuna bakmamazlık etme, bunu alışkanlık haline getir.’
(48)
Avukatlık yapmaya başladıktan sonra, ara sıra da olsa herhangi bir hukuki konuda görüşünü sorduğumda, babamın, fikrini beyan etmeden önce ilgili kanunu açtığını, konuyla ilgili maddeleri bulup okuduğunu ve görüşünü bundan sonra açıkladığını gördüm. Babama bu alışkanlığı kazandıran, Ankara Hukuk Fakültesi’nden hocası olan ve kendisinden her zaman minnetle, şükranla bahsettiği Ernst Hirch’ti. Hirch’in Türkiye’deki herkesin, ama özellikle her avukatın, yargıcın ve savcının okuması gereken anılarında anlatmadığı, babamdan dinlediğim birkaç anıyı şimdi yeri gelmişken sizinle paylaşmak istiyorum.
(49)
Birinci anekdot şu; Ankara İstanbul arasındaki trende yolculuk yapan Hirch, konuşmalarından avukat olduklarını anladığı, Yargıtay’a duruşmaya giden veya duruşmadan dönen iki üç avukatla birlikte aynı kompartımanda yolculuk etmektedir. Yolculuk arkadaşı olan avukatlar, aralarında hukuki bir konuyu tartışmaktadırlar. Tartışma sonunda aralarında bir mutabakata varamayınca, kim olduğunu bilmedikleri Hirch’e dönerler ve ‘kim olduğunuzu, hukukçu olup olmadığınızı bilmiyoruz, aramızda hukuki bir konuyu tartıştık, ama bir sonuca ulaşamadık, hukukun temeli akıl ve mantıktır, o nedenle hukuki sorunlar bazen akıl yürütmekle de çözümlenebilir, konuyu size anlatalım, sizin de görüşünüzü alalım’ derler ve tartıştıkları konuyu anlatırlar.
Hirch ihtilaf konusu olayı dinledikten sonra, avukatlara, ‘yanlarında Türk Ticaret Kanunu olup olmadığını’ sorar ve var ise ‘vermelerini’ ister. Çantalarından hemen kanunu çıkarıp Hirch’e verirler. Hirch kanunu açar, ilgili maddeyi bulur, okur ve kendi görüşünü söyler. Hirch’in bu tavrına şaşıran, bu tavrından hukukla ilgisi olduğunu anlayan avukatlar, merakla Hirch’e kim olduğunu sorarlar. Hirch, ‘kim olduğumu söyleyeceğim, ama önce size kim olduğunuzu söyleyeyim’ der ve şöyle devam eder; ‘Hepiniz berbat hukukçularsınız. (Bu deyimi çok kullanırmış) Aranızda hukuki bir konuyu saatlerce tartıştınız, içinizden birinizin aklına kanuna bakmak gelmedi. Onun için berbat hukukçularsınız. Ben Hirch’im. Türk Ticaret Kanunu’nu ben hazırladım, ben şerh ettim. Ama öyle de olsa her konuyla, her hukuki sorunla ilgili olarak önce kanuna bakarım. Her hukukçunun da böyle yapması gerekir.’
Rahmetli babam Hirch’in bu anısını anlatmış ve devamla az yukarıda da ifade ettiğim şu sözlerine şunları eklemişti; ‘Yarın ileride avukatta olsan, yargıç veya savcı da olsan kanuna bakmayı alışkanlık haline getir. Zira kanunda yer alan düzenlemeler kazuistik değil, soyuttur. O soyut düzenlemeler, sana bir somut olayda bir şey anlatırken, bir başka somut olayda başka bir şey anlatır. Bu da senin yorum yapma yeteneğini, becerini geliştirir. İyi hukukçu, her şeyi bilen kişi değildir. Esasen buna imkân da yoktur. Zira hiç kimse ayaklı kütüphane değildir. İyi hukukçu, önüne gelen olayla ilgili olarak neyi nerede arayıp bulacağını bilen, bulduğunu somut olaya uygulayan ve olayı çözebilen kişidir.’
(50)
İkinci anekdot da şu; Yatılı okuyan babam ve diğer öğrencilerin günlük yaşamını takip eden Hirch, bir gün öğrencilerini, ‘sizi izliyorum, sabah etüde giriyorsunuz, sonra kahvaltı yapıyorsunuz, derse, dersten çıkıp tekrar etüde giriyorsunuz, akşam yemeğinden sonra yatakhaneye gidiyorsunuz. Hayatınızda sinema yok, tiyatro, spor, opera yok. Ders dışında kitap da okumuyorsunuz. Yarın ileride avukat, yargıç veya savcı olacaksınız. Sadece hukuku bilmekle, sinemayla, tiyatroyla, sporla, operayla arkadaşlık etmeden, sanatla ilişki kurmadan iyi bir yargıç, iyi bir avukat veya iyi bir savcı olamazsınız. Bunun için rafine insan olmanız, entelektüel olmanız gerekir. Hobilerinizin olması gerekir. Kendinize zaman ayırmanız, emek vermeniz gerekir’ diyerek eleştirir.
Öğrenciler ‘köyden geldiklerini, yoksulluktan geldiklerini, okulda başarılı olamamaları durumunda, köye, yoksulluğa geri döneceklerini, onun için tek uğraşlarının ders çalışmak, tek hedeflerinin okulu bitirmek olduğunu, ayrıca sinemaya, tiyatroya, operaya gidecek veya kitap alacak paralarının olmadığını’ söylerler. Bunun üzerine Hirch ‘aranızda para toplayın, bununla kitap alın, hepiniz okuyun’ der. Öğrencilerin aklı bu öneriye yatar, öyle yapalım derler.
Ama akşam kendi aralarında yaptıkları değerlendirmede, kitabın herkes tarafından okunmasından sonra mülkiyetinin kime ait olacağı hususunda sorun çıkar. Ertesi gün sabah durumu Hirch’e anlatırlar. Hirch güler ve ‘kitapları okulun kütüphanesine bağışlarsınız, sizden sonra gelecek olan öğrenciler okur’ der. Öyle de yaparlar.
(51)
Hirch büyük adamdır. Başlı başına bir tarihtir. Wiemer Almanyasını, Nazi Almanyasını, Atatürk Türkiyesini, İsmet Paşa Türkiyesini, Demokrat Parti Türkiyesinin az bir kısmını, daha sonra Demokratik Almanya dönemini yaşamış bir insandır. Almanya da yargıçlık, hocalık yapmış, Hitlerin zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelmiş, İstanbul ve Ankara Hukuk Fakültelerinde hocalık yaptıktan sonra Almanya’ya geri dönmüş, Berlin Üniversitesi Rektörlüğüne kadar yükselmiş bir bilim insanıdır. Türkiye’de 1937 ile 1950 yılları arasında yetişmiş pek çok avukatın, yargıcın, savcının, noterin, akademisyenin üzerinde emeği vardır, hakkı vardır. Anıları son derece değerli, eğitici, öğretici, yol göstericidir. Türkiye’deki her avukatın, her yargıcın, her savcının, her noterin, her akademisyenin, hukuk fakültesinde okuyan her öğrencinin ve hatta hukuk camiası dışında olan herkesin bu anıları okuması gerekir.
Geçenlerde Adalet Bakanlığı’nın tüm yargıç ve savcılara Hirch’in kitap olarak basılan anılarını dağıttığını duydum. Sevindim. Bunu yapmak her kimin aklına geldiyse, buna kimler öncülük etmiş ve destek vermişlerse, onlara teşekkür etmek gerekir. Ama Türkiye’nin Hirch’e olan borcunu ödemesi, vefasını, teşekkürünü, kadirbilirliğini göstermesi için bir şeyi daha yapması gerekir. O da, kurulacak olan yeni bir üniversiteye Hirch’in adını vermektir. Bu hem Türkiye’ye, hem de Hirch’e yakışır, hem de çok yakışır. Türkiye’nin, Hirch’e olan vefa borcunu ödemesine de bir ölçüde vesile olur.
(52)
1970 veya 1971 yılının yaz aylarından biriydi. Belki Temmuz, belki Ağustos ayında bir akşamüzeriydi. O sıralar hemen her gün gittiğimiz bir kahvehanede, daha önceleri ismen tanıdığım rahmetli Hayık’la, Konya’da yaptığımız bir sohbeti hatırlıyorum. Hayık at arabasıyla sabahları fırından bakkallara ekmek tevzii yaparak geçimini sağlayan, kendi halinde bir insan, bir emekçiydi. Ölümüne de ekmek parasını kazandığı at arabasına çarpan bir otomobil neden olmuştu. Konya’nın yerlilerinden olan Ermeni asıllı bir ailenin çocuğuydu. O akşamüzeri yaptığımız sohbette rahmetli Hayık, Ermeni olduğunu nasıl öğrendiğinin öyküsünü anlattı bana. Şöyle demişti; ‘Ben ilkokulda öğrenciydim. Din derslerine giriyordum. Din dersi hocası Kuran’la ilgili bir soru sordu. Sınıfta hiç kimse hocanın sorduğu soruya cevap veremedi. Sadece ben cevap verdim. Bunun üzerine hoca bütün sınıfa hitaben – ayıp, ayıp hepiniz Müslüman çocuğusunuz, Müslümansınız, hiç biriniz cevap veremediniz, bir Ermeni çocuğu cevap verdi – dedi. Ermeni olduğumu ben işte o gün öğrendim.’
(53)
Bir başka Ermeni yurttaşımız anlatıyor. Hrant Dink. ‘İlk sekiz yaşımda gittim Tuzla’ya. Yıllar yılları kovaladı. Orası bizim yazlık yuvamız oldu. Biz yetimhanedeki çocuklar, kendi ellerimizle yaptık orayı. Taşıdığı çalı çırpıyla kendine yuva yapan kırlangıçlar gibi yaptık.’ Rahmetli Hrant Dink bunları, Tuba Çandar’ın ‘Hrant’ adını verdiği otobiyografik çalışmasında söylüyor. Rahmetli Hayık’ın kırlangıç yuvası da Konya idi.
Doğum rastlantısal bir olaydır. Kimlik de, din, mezhep ve cinsiyet de öyledir. Bunlar seçilmiş şeyler değil, doğumla edinilen olan şeylerdir. Bunu bir anlasak, anlayabilsek, birbirimizi ötekileştirmesek, sanırım pek çok şey sorun olmaktan çıkar. Hayık’ın öyküsünü bunun için anlattım. Benim için çok öğretici oldu. Bu toprakların özbeöz çocukları olan Hayık da, Hrant da rahmet istedi. Allah’tan her ikisine de rahmet diliyorum. Toprakları bol olsun. Nur içinde yatsınlar.
(54)
Bir diğer dersi de rahmetli babam almıştı. Babamın yaşadığı ve benimle paylaştığı anısı şöyleydi; Tarih 80’li yılların başı. O tarihte kendisi Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin Başkanı. Bir gün, iki yaşlı kadın çat kapı babamın odasına gelirler. Birinci Hukuk Dairesi’nde temyiz incelemesinden geçen, karar düzeltmeye gelen bir dosyayla ilgili olarak görüşmek istediklerini söylerler. Babam anlatın der, kendilerinin Ermeni asıllı olduklarını ifade ederek söze başlarlar ve ardından dava konusu olan olayı anlatırlar. Teşekkür edip ayrılırken şunu sorarlar: ‘Sayın Başkan, hak mı, ırk mı?’ O güne kadar böyle bir soruyla hiç karşılaşmamış olan babam şaşırır, sarsılır biraz. ‘Siz merak etmeyin, tabii ki, hak der.’ Dosyayı oturur bizzat kendisi inceler. Karar düzeltme aşamasında yanlıştan dönerler. Rahmetli babam bu olayı bana anlatmış ve ardından şunları eklemişti; ‘İlk temyiz incelemesinde tetkik hakimi olayı yanlış anlamış, heyete de yanlış takrir etmiş, bu da bizi yanıltmış, ırk değil, din değil, haktır önemli olan, yargıçlar da hakkı, hak sahibine teslim etmek için vardır.’
Bunu neden mi anlattım? Bu ülkede ‘güvercin tedirginliği’ içinde yaşayan, ama ‘bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmazlar’ diye düşünerek kendisini emniyette gören rahmetli Hrant Dink’e, yani bir güvercine dokunan yargıçların vicdanına sunmak için anlattım.
(55)
Hrant’ın Ermeni diasporasını eleştiren yazısında yer alan ‘kirli kan’ sözcüklerini, yazının bütününden cımbızla çekip alan ve bundan hareketle Türklüğe hakaret ettiği savı ile hakkında açılan ve mahkûmiyetiyle sonuçlanan davanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda görüşülmesi aşamasında, Hrant’ın aleyhinde oy kullanan bir diğer Yargıtay üyesinin söyledikleri ise, yargımız adına gerçekten çok acıdır, dahası ibret vericidir.
İsmi benim namusuma tevdi edilmiş olan bu yargıcımız, bu anekdotu benimle paylaşan meslektaşına ‘Ben de Hrant Dink’in mahkûmiyetini senin gibi yanlış buluyorum, yerel mahkemenin direnme kararı aslında yerinde, ama ben yakında seçime gireceğim, Hrant Dink’in lehine oy kullanırsam bunu benim aleyhime kullanırlar’ demiş, diyebilmiştir. Hani derler ya ‘en akıllısı Deli Hamza, o da direkte bağlı’ gibi bir şey yani. Gerisini siz düşünün. Yargıcın aklı, yüreği ve vicdanı bağımsız ve özgür değil ise, Anayasada, kanunlarda, yargı bağımsızdır, yargıç tarafsızdır diye yazsa ne olur, yazmasa ne olur.
(56)
Bir yargıç hikâyesi daha. Rahmetli babam anlatmıştı. Ona da ünlü bestekârımız rahmetli Rüştü Şardağ anlatmış. Rüştü Şardağ tanık olarak çağrıldığı mahkemeye gider. Kimlik tespiti yapılırken, isminin ‘Rüşdü değil, Rüştü olduğunu, yazarken buna dikkat edilmesi gerektiğini’ söyler. Daha sonraları Yargıtay Başkanlığı ve Bakanlık da yapan yargıç ‘Rüştü olsa ne olur, Rüşdü olsa ne olur’ diyerek kızar. Bunun üzerine rahmetli Şardağ yargıca ‘beyefendi bize babamızdan bir tek ismimiz miras kaldı, izin verin de ismimize sahip çıkalım’ der. Bu anısını anlattıktan sonra rahmetli Rüştü Şardağ ‘o yargıç benim için o gün orada bitti. Benim kişilik haklarımdan olan ismime saygısı olmayan bir yargıç, değil Yargıtay Başkanı ve Bakan, allame-i cihan olsa, benim indimde bir değer ifade etmez’ diye de ekler.
On beş, on altı yaşında iken kız arkadaşına yazdığı mektupta, Nazım Hikmet’in şiirine yer verdiği için Attila İlhan’ı komünizm propagandası yapmaktan tutuklayan yargıç da bu yargıçtır. Türkiye’ye komünizm gelmediyse, komünizme karşı aslanlar gibi mücadele eden bu yargıçlar, onlarla aynı kafadaki siyasetçiler, askerler, bürokratlar sayesinde gelmemiştir. Yani bu kahramanlara, toplum olarak, yurttaş olarak çok şey borçluyuz..!
İsim kişilik haklarındandır. Kişinin ismine sahip çıkması en doğal hakkıdır. Yargıcın en başta gelen görevi hakkı teslim etmek, hakka saygılı olmaktır. Varlık nedeni de esasen budur. Ne yazık ki, bir kısım yargıçlarımız bunun bilincinde olmadıkları gibi, davranış bilimleri konusunda da yeteri kadar bilgili ve eğitilmiş değillerdir. Öyle oldukları için de, duruşmalarda, tanıklara, sanıklara, davacı veya davalı asillere ya da onların vekillerine bağırıp çağırmakta, ‘sen’ diye hitap etmekte beis görmezler.
(57)
Kurtuluş’taki evden ayrıldıktan sonra ben, Ankara’ya ailemin yanına döndüm. Uzunca bir süre Ankara’da kaldım. Ankara’da çok sıkılıyordum. Arkadaşım yoktu. Evde kitap okuyor, akşam üzerileri Kızılay’a volta atmaya çıkıyor, bazen Piknik’te bira içiyordum. Ama aklımda hep İstanbul’a geri dönmek vardı. Onun için İstanbul’a geri dönme planları yapıyordum.
Babamın askerlik arkadaşı olan ve İstanbul’da avukatlık yapan Salih Nuri Tüzel’in tavassutuyla bana, gazeteci rahmetli Kahraman Bapçum’un eşine ait bulunan, Erenköy’deki, Özel Kalamış Lisesi’nde etüt ağabeyliği/belletmenlik işi bulundu. Gittim başladım. Herhangi bir ücret almıyordum. Okulda yatıp kalkıyor, yemeklerimi okulda yiyor, fakülteye gidip geliyordum. Rahatım ve keyfim oldukça yerindeydi. Birkaç öğrenciye İngilizce ders veriyor, harçlığımı çıkarıyordum.
Ders verdiğim öğrencilerden biri Malazlar Kibritleri’nin sahibinin oğluydu. Sevimli, zeki bir çocuktu, ama dil öğrenme konusunda son derece yeteneksizdi.
Rahmetli Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin de, Özel Kalamış Lisesi’nde okuyordu. Çok yaramazdı. Hatta haylazdı. Yaptığı bir haylazlık sonrası bir kenara çektim ve ‘sen Aziz Nesin’in oğlusun, sana muziplik yakışır, haylazlık değil’ dedim. Rahmetli babası gibi ele avuca sığmaz, son derece zeki bir çocuktu. Çok da terbiyeliydi. Mahcup oldu, yüzü kızardı, peki hocam dedi gitti. Ama yaramazlık yapmaya, haylazlık yapmaya da devam etti. Çocuktu, yaşının hakkını veriyordu. Yaramazlık biraz da genlerinden geliyordu. Aziz Nesin de öğrenciliğinde çok yaramazmış. Kendisi öyle anlatıyor. Büyüyünce uslandı mı? Hayır. O çocuk yanı, o yaramaz yönü hep kaldı. İyiki de kaldı. Çok şey öğrendik onun yaramazlıklarından. O gitti, ne Marko Paşa, ne Malum Paşa, ne Merhum Paşa, ne Yedi Sekiz Paşa, ne de Hür Paşa kaldı. Mizah gitti, yerine sululuk geldi.
(58)
Özel Kalamış Lisesi’nde çalışırken gözaltına alındım. Efrail Elrom’un kaçırıldığı 22 Mayıs 1971 gününün gece yarısıydı. Şüpheli olarak önce Kuştepe Karakolu’na, daha sonra Ayazağa Kışlası’na, oradan da Davutpaşa Kışlası’na götürüldüm. Kuştepe Karakolu’nda bizimle birlikte gözaltına alınan ve ertesi gün akşam uçağıyla Almanya’ya gidecek olan bir işçi yurttaşımız vardı. Korku ve panik içindeydi. Ben onun bu halini görünce biraz üzerine gittim. ‘Şili’de de benzer bir durum yaşandığını, askeri darbeden sonra bizim gibi pek çok insanı bir gecede topladıklarını, daha sonra bu insanların hiçbirisinden haber alınamadığını’ falan anlattım. Adam korkudan fenalık geçirdi. Apar topar alıp hastaneye kaldırdılar.
Ertesi sabah Davutpaşa Kışlası’na giderken bizi askeri bir cemseye bindirmişlerdi. Sanki Efraim Elrom’u biz öldürmüştük. Bizi aracın üzerinde gören halk ‘kahrolsun komünistler, kahrolsun teröristler’ diye bağırıyordu.
O geceki aramalarda çok komik şeyler olduğunu daha sonra duyduk. Bunlardan bizi çok güldüren bir olay şöyleydi; Teknik Üniversite öğrencisi bir arkadaşımızın evi aranırken askerler ‘mukavemet’ kitabını görünce ‘neye mukavemet’ diye sormuşlar. Arkadaşımız ‘neye mukavemet’ olduğunu anlatmış, tatmin olmamışlar, kitabı da, öğrenci arkadaşımızı da alıp götürmüşler.
Götürüldüğümüz Davutpaşa Kışlası’nda sorgu sualden sonra akşamüzeri beni serbest bıraktılar. Cebimdeki parayla Davutpaşa’dan Karaköy’e, Karaköy’den vapurla Kadıköy’e ancak gidebildim. Param olmadığı için Kadıköy’den Erenköy’e kadar yürüdüm. Kalamış Lisesi’nin kapısında birlikte etüt abiliği yaptığımız arkadaşım Zafer beni bekliyordu. Konuşmamız gerekiyor dedi. Yakındaki bir çay bahçesine gittik. Bana olup biteni anlattı. Zafer’in anlattıklarına göre, gözaltına alındığım haberi gelince, Kahraman Bapçum dolabımı açtırmış, kitaplarıma özel eşyalarıma el koymuştu. Dönem 12 Mart dönemiydi. İnsanların korkudan kitaplarını yaktıkları dönemdi.
Ertesi gün sabah rahmetli Kahraman Bapçum’un yanına gittim. Darbe öncesinde ve darbeden çok sonraki yıllarda köşesinde demokrasi üzerine yazılar yazan dönemin ünlü bir köşe yazarı gazeteciyle birlikte oturuyorlardı. Muhafazakâr eğilimli ünlü gazeteciden, 12 Mart askeri müdahalesini öven uzun bir tirat dinledim. Bu gazetecinin ayrılmasından sonra rahmetli Kahraman Bapçum bana şunları söyledi; ‘Dolabında her türlü yasak yayın var. Biz bu okulda bir bomba ile birlikteymişiz de haberimiz yokmuş. Neyse ki Allah bizi korumuş. Seni sıkıyönetime ihbar edeceğim.’ Ben de kendisine;‘Siz gazeteciniz, spor yazarısınız, ama sizin spor dışında da yazılarınız var. O yazılarınızda, basın özgürlüğünden, demokrasiden, ifade özgürlüğünden söz ediyorsunuz. Bu dönemler olağanüstü dönemlerdir, gelir geçer, herkes yaptığı ile kalır ve bir gün gelir yaptıklarından utanır. Kitaplarımı verin ben gideyim. O kitapları ben harçlığımdan biriktirdiğim parayla satın aldım. Aç kaldım, susuz kaldım. Ama kitapsız kalmadım. Bu kitapları burada bırakmam, bu kitapları size yaktırmam. Kitaplarımı bana vermezseniz eğer, ben şimdi buradan çıkıp sıkıyönetime gideceğim ve sizi ihbar edeceğim. Onlara, beni politik çalışma yapmak üzere buraya Kahraman Bapçum getirdi diyeceğim. Benim kayıp edecek hiçbir şeyim yok. Gencim, önümde uzun yıllar var, siz önemli bir gazetecisiniz, iş adamısınız, siz kayıp edersiniz, seçim sizin’ dedim. Biraz düşündü, sonra bana döndü ‘kitaplarını al ve burayı derhal terk et’ dedi. Ben de öyle yaptım.
(59)
Türkiye darbelerle hesaplaşıyor ya bugün, en başta hesaplaşılması gereken süreç 12 Mart dönemidir. Türkiye tarihi eğer faşizmin yüzünü birazcık olsun görmüşse, bunun ilki 12 Mart, ikincisi 12 Eylül’dür. 12 Mart’ta yapılan müdahale önceleri son derece yumuşaktı. Ama sonrası felaket oldu. Darbeci şiddetin en ağırı yaşandı o dönemde. İşkence merkezi olarak kullanılan Ziverbey Köşkü olarak bilinen Zihnipaşa Köşkü’nde, pek çok gazeteci, yazar, akademisyen, asker sistemli bir şekilde işkenceden geçirilip sorgulandı. Aradan yaklaşık 44 yıl geçmiş olmasına rağmen, bir insanlık suçu olan Ziverbey işkencelerinin hesabı, ne yapanlardan, ne de yapılması için emir ve izin verenlerden sorulmadı. Ne yazık ki, Türkiye, tarihinin en karanlık dönemi olan bu dönemle bugüne kadar hesaplaşmadı, yüzleşmedi. Peki neden? Askerler ile siyasetçiler izin vermedi de ondan.
İşin bir diğer dramatik yönü, bugün demokrasi diyen pek çok aydının, o dönemde askerlerin emrine girmiş, kurulan beyin/teknokratlar hükümetinde görev almış olmalarıdır. Nihat Erim gibi bir akademisyenin, bir sivil siyasetçinin ‘bazen demokrasilerin üzerine şal örtmek gerekir’ diyerek darbeye ve darbecilere arka çıkmış, sonra gidip askerlerin başbakanlığını yapmış olması, çok daha vahim bir şeydir, trajik bir şeydir.
Bütün bunlar göstermektedir ki, bizim ülkemizde bazı siviller, bazı askerlerden daha çok asker ve askercidir. Bu 12 Mart’ta da böyle olmuştur, 12 Eylül’de böyle olmuştur, 28 Şubat’ta da böyle olmuştur.
(60)
O dönemde de Türkiye solu şimdiki gibi paramparçaydı. Bir tarafta Türkiye İşçi Partisi (TİP) yanlıları vardı. Solun temel paradigması olan ‘temel çelişki emekle sermaye arasındadır’ noktasındaydılar. 1965 seçimlerinde 15 milletvekiliyle TBMM’ne giren Türkiye İşçi Partisi, çok iyi bir sınav verdi, o güne kadar parlamento çatısı altında konuşulmayan pek çok şeyi konuşulur hale getirdi. Zaman içinde aldığı derslere bağlı olarak çok demokrat olan Süleyman Demirel ve partisi Adalet Partisi, o zamanlar Türkiye İşçi Partisi’ne tahammül edecek kadar demokrat olmuş olsalardı, Türkiye demokrasi konusunda çok daha fazla yol almış olurdu. Ama ne yazık ki, ne Süleyman Demirel, ne de partisi o demokratik terbiyeyi ve olgunluğu gösteremedi ve deyim yerinde ise Türkiye İşçi Partisi’ni boğarak siyasi hayattan sildi. Adalet Partililerin gözünü kör edecek kadar dövdükleri Çetin Altan olayından, dönemin İç İşleri Bakanı Faruk Sükan’ın milletvekillerinin meclisteki dolaplarında dahi komünist aradığı, İsmet Paşa’nın ‘eşkıya dışarıda değil, Meclistedir’ diyerek isyan ettiği o süreçten sonra, Türkiye İşçi Partisi darmadağın oldu, Türkiye İşçi Partisi’nin dağılmasından sonra, Türkiye İşçi Partisi’ni revizyonistlikle suçlayanlar, sadece parlamento dışında kalmadılar, başkaca oluşumların ve arayışların içine girdiler.
Bunlardan birisi ‘Bağımsız Türkiye’ sloganıyla yola çıkan Mihri Belli ve müritleriydi. Onlar için öncelikli olan Türkiye’nin emperyalizmin boyunduruğundan kurtulması, bunun için yeni bir milli mücadelenin başlatılmasıydı. Bu teoriye verdikleri isim ‘Milli Demokratik Devrim’ idi.
Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) vardı. Federasyon üyeleri arasında çıkan fikri ayrılık sonrasında, Devrimci Gençlik (Dev-Genç) kuruldu. Dev-Genç, üniversiteli sosyalist öğrencilerin kurduğu ve arkasına pek çok öğrenciyi aldığı son derece dinamik bir örgüttü. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) gibi derneklerle, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve federasyonun şemsiyesi altında olan sendikalarla organik bağ içinde olan bu örgüt, ‘Ordu-Gençlik el ele milli cephede’ sloganıyla ve hızla devrime doğru ilerliyordu.
Doğan Avcıoğlu ve ekibi umudunu askerlere bağlamıştı. Deyim yerinde ise, bu ekip askerlere payandalık yapıyor, askeri bir darbeye giden yolun taşlarını döşüyordu. Değerli gazeteci Hasan Cemal, Everest Yayımları tarafından basılan ‘Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım’ isimli kitabında, tanıklık ettiği o süreci ve o süreçte yaşananları gayet güzel anlatır.
O dönemde ben daha çok Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın sınıf mücadelesi ve Enver Hoca anlayışı çerçevesinde bir çizgi izlenmesi gerektiği yönündeki görüşünden yanaydım. Ama 12 Mart Muhtırası’nın verilmesinden sonra, Hikmet Kıvılcımlı’nın kendi yayın organı olan ‘Kıvılcım’ gazetesinde veya dergisinde ‘Ordu Kılıcını Attı’ başlığı altında muhtırayı savunan yazıyı yayınlanmasından sonra, Kıvılcımlı’dan da, ekibinden de koptum.
(61)
Kahraman Bapçum’la konuştuktan, kitaplarımı, özel eşyalarımı alıp okuldan ayrıldıktan sonra, Cerrahpaşa Yurdundan arkadaşım olan Harun Kılıçer’in Fatih’teki evine sığındım. Harun, Emekli Sandığı’nda çalışıyordu. Evde birlikte kaldığı arkadaşları, hakkımda bilgi sahibi olunca, beni taşıyamadılar, tehlikeli ve sakıncalı buldular. Bunlardan birisi daha sonra yargıç, diğeri de ünlü ve ödüllü bir öykü yazarı oldu. Harun’un evine sığındım demem ondandır.
Oradan bazı arkadaşların yardımı ile Teşvikiye’deki bir eve taşındım. O sırada yanımda benimle kader birliği yapan ve şimdi Bursa’da avukat olan Bahir Esinoğlu vardı. Evin kira sözleşmesi İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi’nde öğrenci olan şimdi ismini hatırlayamadığım, daha önceden de tanımadığım Tekirdağlı bir kişiye aitti. Bu evde yine ismini hatırlayamadığım, Yeşilçam da figüranlık ve mankenlik yapan bir arkadaşıyla birlikte kalıyorlardı. Bir süre sonra Harun’da bu eve geldi, bizimle birlikte kalmaya başladı. Harun’un biraz çapkınlık yönü olduğu için, çevresi kadınlarla dolu olan figüran/manken arkadaşla ilişkileri kısa sürede gelişti. Aynı evde birlikte kaldığımız bu arkadaşlarla, hem Bahir hem de ben çok fazla ahbaplık etmiyorduk. Onlar kendi dünyalarında yaşıyorlar, biz de kendi dünyamızda yaşıyorduk. Kesişen herhangi bir noktamız, aynı evde birlikte kalmamızın dışında ortak bir yönümüz yoktu. Ara sıra karşılaşıyor, birbirimize hal hatır soruyorduk. Bir süre sonra bu arkadaşların yönetim gideri konusunda bizi kazıkladıkları kendi aralarındaki bir kavga sonucu ortaya çıktı. Benim evde olmadığım bir gece çıkan kavga olayı karakola intikal edince, Bahir benim ve kendisinin kitaplarını alıp alt katta komşumuz olan ve Teknik Üniversite’de okuyan karı kocanın evine taşımış. Ben eve ertesi gece geldiğimde, Bahir bana olup biteni anlattı. Figüran/manken olan ben eve geldiğimde uyuyordu. Kira sözleşmesi üzerine olduğu için Maden Fakültesinde okuyan diğer ev arkadaşını yanımıza aldık, ben figüranı/mankeni uyandırdım, sözle epeyce bir dövdükten sonra evden kovdum. Bu olayda Harun figürana arka çıkmış, bana tavır almıştı. Onu da kovdum. Her ikisi birden ertesi gün evi terk ettiler.
Yaz tatili sonunda Bahir’le birlikte İstanbul’a geri döndüğümüzde, eski düzen avdet etmiş, evden kovduklarımız eve geri dönmüş ve yerleşmişlerdi. Yine sokakta kalmıştım. Evdeki yatağımı, yorganımı dahi alamadan Ankara’ya geri döndüm. Oradan tekrar İstanbul’a geri dönme planları yapmaya başladım.
(62)
Harun’la çok zor günlerimiz oldu. Hiç unutmam bir yaz akşamı saat 21.00 sularında Haliçteki Tersane’nin oradaki yokuşta karşılaştık. Ben borç para almak için onun evine gitmiş, onu bulamayınca oradan Teşfikiye’deki evime yürüyerek geri dönüyordum. Zira cebimde otobüse binecek param yoktu. Harun da benden borç para almak için bizim eve gelmiş, beni bulamayınca parası olmadığından o da yürüyerek geri dönüyordu. Birlikte bizim eve gittik. Ben birkaç gündür açtım. Ertesi gün yemek yemek için birlikte Harun’un o zamanlar çalıştığı Sirkeci’deki Emekli Sandığı’na gittik. Paramız olmadığı gibi Harun’un yemek fişi de yoktu. Harun bir arkadaşından iki tane yemek fişi ve bir miktarda borç para aldı. O fişlerle karnımızı doyurduk. İki üç gündür yemek yemediğimiz için yediklerimiz midemize oturdu. Parayı aramızda bölüştük, birlikte bizim eve gittik. Midemizi bastırsın diye çay ve maden suyu içtik. Evde sabun olmadığından deterjanla duş yaparak kirimizi attık.
O zor günler geldi ve geçti. Geriye sadece acı tatlı anılar kaldı. Öğrencilik bitti. Ben Ankara’ya yerleştim, avukatlık yapmaya başladım. Harun beni gelip Ankara’da buldu. Evime yemeğe götürdüm. Eşimle tanıştırdım. Ankara’da işe girmişti. Bir profesörün kızıyla arkadaşlık ediyor, evlenme planları yapıyordu. Daha sonra ilişkileri bozuldu ve Harun ortadan kayboldu. Tarzı öyledir, bir kaybolur, bir ortaya çıkar, karabatak gibidir. Yıllar sonra Ankara’ya tekrar geldiğinde evlenmiş, boşanmıştı, yanında üç dört yaşlarında olan oğlu vardı. Evlenip boşandığı kız, bizim Konya’da Öğretmen Evlerindeki evimizdeki kiracının kızıydı. Yani eşinin çocukluğunu biliyordum. Sonra yine kayboldu. Bir yolunu bulup Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiğini, bana oradan gönderdiği karttan öğrendim. Aradan yıllar geçti, şimdi Ankara’da avukat olan Leyla Evcimen’in Amerika’ya giden kızı annesi aracılığıyla bana, Amerika’da taksicilik yapan bir arkadaşımdan selam getirdi. Taksi şoförünün ismini hatırlamıyordu, ama ben tahmin etmiştim. Harun’du. Arkadaşımın kızı olayı annesine şöyle anlatmıştı: ‘New York’ta bir taksiye binmiş. Şoför kendisiyle sohbet etmeye başlamış. Amerikalı olmadığını anlayınca nereli olduğunu sormuş, Türkiye’den demiş, Ankara’da oturduğunu söylemiş. Bunun üzerine benim Ankara’da bir avukat arkadaşım var, adı Vedat Ahsen Coşar, tanıyor musun diye sormuş. O da şahsen tanımadığını, ama annesi avukat olduğu için ismimi duyduğumu söylemiş.’
Bu olayı öğrenmem, tam da Amerika’da iktisat doktorası yapan oğlum Ahmet Kerem’le yaptığımız bir telefon konuşmasından önceye denk gelmişti. O tarihte Ankara Barosu Başkanıydım. Yaptığımız telefon konuşmasında Ahmet Kerem’e, ‘Amerika’da benden bahsediyorlar mı?’diye takıldım. O da doğal olarak ‘baba sen iyi misin’ diye yanıt verdi. Bunun üzerine kendisine ‘sen öyle diyorsun, ama beni New York’taki taksiciler bile tanıyor’ diyerek olayı anlattım. Birlikte epeyce güldük.
(63)
Ankara’dan İstanbul’a yeniden dönüş planları yaparken imdadıma, Konya’dan çocukluk arkadaşım olan Haluk Tarım yetişti. Haluk o yıllarda Ankara’da Eczacılık Fakültesinde öğrenciydi. Hasan Basri Kürüm adında Diyarbakır Koleji’nden bir arkadaşı vardı. Kadıköy Maarif Koleji’nde etüt ağabeyliği/belletmenlik yapıyordu. Haluk’un akıl vermesi, rahmetli Hasan Basri Kürüm’ün yol göstermesi ve babamın desteğiyle, Kadıköy Maarif Koleji’ne etüt abisi/belletmen olarak 1971 yılının Eylül ayında kapağı attım.
(64)
İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olan rahmetli Hasan Basri Kürüm ile yıllar sonra Ankara’da buluştuk. O zamanlar askerliğini yedek subay olarak Ankara’da yapıyordu. Stajı bittikten sonra Ankara’da avukatlık yapmaya başladı. Can dostum olan Basri, çok renkli, çok esprili, yanındakilerden neşe alan, yanındakilere neşe veren pozitif bir insandı. Yaşamımın en sıkıntılı günlerinde de, en mutlu, neşeli günlerinde de hep yanımdaydı. Pek çok sırrımı bilir, bunları titizlikle saklardı. Rahmetli babamla üniversite yıllarından gelen bir ahbaplığı vardı. Zira önemli adamlara, makam sahibi insanlara özel ilgi duyardı. Öğrenci iken İstanbul’dan memleketi olan Erciş’e giderken veya Erciş’den dönerken, Ankara’da, Yargıtay’da babamın yanına uğramış, ‘Ahmet Amca, sizin kuşak statükocu, biz devrim yapıp yönetime geldiğimizde, en önce sizin kuşaktan hesap soracağız’ demiş. Rahmetli babam Basri’yi her gördüğünde ‘devrim gecikti’ diye takılırdı.
Kürümoğulları sülalesinden gelen ve o nedenle rahmetli İsmet Paşa’ya akraba olan Basri, bizim öğrenci olduğumuz yıllarda CHP’nin Kadıköy İlçe teşkilatında siyaset yapıyordu. Partiye bizi de üye ve delege yapmak istiyordu. Önce sen kimlerle birlikte siyaset yapıyorsun gidelim bir görelim dedik. Bir gün Basri ile birlikte CHP’nin Kadıköy İlçe binasına gittik. O tarihlerde CHP’sinde Ecevit/İsmet Paşa mücadelesi vardı. Biz partiye üye olmamakla birlikte, Ecevit’e destek veriyorduk. Basri de bize karşı Ecevitçi görünüyordu. CHP’nin Kadıköy İlçe binasına gittiğimizde, oradaki konuşmalardan, Basri’nin Ecevit’in değil, İsmet Paşa’nın destekçisi olduğunu öğrendik ve oradan ayrıldık. Bu olay Basri’yle aramızda daha sonraları hep espri konusu oldu. Birlikte olduğumuz meclislerde, ‘Bu göbekçi (İsmet Paşa ve ekibine o zaman öyle deniyordu) neredeyse bizi ütüyordu, ama daha sonra suçüstü yakalandı’ der, hep birlikte gülerdik. Basri daha kocaman gülerdi.
‘Her ölüm erken ölümdür.’ Basri’nin ölümü de çok daha erken oldu. Cemal Süreya’nın yazdığı gibi; ‘Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte. / Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum Tanrım. / Ama, ayrıca, aldığın şu hayat / Fena değildir.. / Üstü kalsın’ der gibi öldü. O şen, şakrak, neşeli, hayat dolu haliyle bu dünyadan, öte dünyaya alacaklı gitti. Üstü kalsın diyerek gitti yani. Ben ise onsuz daha bir yalnız kaldım. Ruhu şad olsun! Yıldızlar altında yatsın, nur için de yatsın. Toprağı bol olsun.
(65)
Şimdi ismi Kadıköy Anadolu Lisesi olan Kadıköy Maarif Koleji’nde ücret almıyorduk. Sadece okulda kalıyor, yemeği okulda yiyorduk. Kadıköy Maarif Koleji, Moda’da, Papazın Çayırı’nın, Kadınlar Plajı’nın hemen üzerinde hakim bir tepedeydi. Bitişiğinde Saint Joseph Lisesi vardı. Güneş Moda’da, tam da Nazım Hikmet’in dediği gibi ‘renkli kartpostallardaki gibi batar’ ve seyretmeye doyulmaz bir güzellik bırakır arkasında. Denize ve güneşin batışına, bazen okulun bulunduğu tepeden bakar, bazen de sandalla akşamsefası yapardık. Bazı yaz ikindilerinde sandalla açılır denize girerdik. Paramız olduğunda Moda’da, ismini Konstantinos Koço Kontoros’tan alan eski Rum meyhanesi Koço’ya ya da Selahattin Pınar’ın ‘Bir tatlı huzur almak’ için gittiği Kalamış’taki eski Rum meyhanesi Todori’ye gider, üstadın aşık olduğu Afife Jale için bestelediği ‘Bir bahar akşamı rastladım size’ isimli, Türk musikisinin sevgiliye ‘siz’ diye hitap eden, en kibar, en nazik, en zarif, ‘derinden bakınca gözlerinize, neden başınızı öne eğdiniz… daha önceleri nerelerdeydiniz´ diyen, o sitemkâr, o sevgiliden nazikçe hesap soran bestesini terennüm ederdik.
Yıllar, yıllar sonra, İstanbul’da, Alman Lisesi’nde, daha sonra Boğaziçi Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde okuyan oğlum Ahmet Kerem ile birlikte defalarca gittiğimiz, baba-oğul sohbet ettiğimiz Koço çok keyifli bir yerdir. Bir taraftan Yahya Kemal’in ‘bir tatlı huzura almaya geldim’ dediği Kalamış’ı, Kalamış Koyu’nu, diğer taraftan Moda İskelesi’ni gören bu eski Rum Meyhanesi, benim İstanbul’da en çok sevdiğim mekânlardan birisidir.
(66)
Kadıköy Maarif Koleji keyifli bir yerdi. Orada geçen günlerim gerçekten güzeldi, coşku doluydu. Kolej kültüründen geldiğim için, okula ve öğrencilere çok kolay uyum sağlamıştım. O günleri, o günleri dolduran, renklendiren rahmetli Atilla Özdalkıran’ı, Yener Kocareşitoğlu’nu, rahmetli Hasan Basri Kürüm’ü, Muharrem Dilek’i, rahmetli Barış Yiğit’i, Fahrettin Taşkın’ı hala hatırlar ve özlerim.
Öğrencilerle belletmenler arasında iddialı futbol maçları oynanırdı. Bazen biz, bazen öğrenciler galip gelirdi. O günlerde ve hemen her akşamüzeri, Moda burnuna gider, tavla oynar, çay içer, sohbet ederdik. Kimi günler ders çalışmak için okulun çok yakınında olan Papazın Çayırı’na giderdik. Rahmetli Çetin Altan’ın eşi olan yazar Solmaz Kamuran (asıl adı Solmaz Işık Erbük), günümüzün başarılı sinema, tiyatro, dizi yıldızı Altan Erkekli, Prof. Dr. Veysel Batmaz o zamanlar kolejde öğrenciydi. Onlarla, sanat üzerine, felsefe üzerine, siyaset üzerine keyif veren sohbetler yapardık. O öğrencilik yıllarında dahi hepsi özellikleri olan, donanımlı, rafine insanlardı.
(67)
Rahmetli Atilla Özdalkıran, yalnız adamdı, zor adamdı, prensip sahibi adamdı. Anne ve babası o küçük yaştayken ayrılmışlardı. Özel hayatından hiç söz etmezdi, ama bunun eksikliği, hüznü her halinden belli olurdu. Frank Sinatra’nın ‘I did it my way’ dediği o güzel şarkısındaki gibi kendi yolunu kendisi yapanlardandı. Biz ona ‘profesör’ derdik. Konuşmasıyla, ince çerçeveli, yuvarlak camlı gözlükleriyle, duruşu, edası, havasıyla profesör gibiydi. Belletmenler arasındaki iktidar kavgasında karşı karşıya geldik. Olay büyüdü. Beni Kadıköy’de Vapur İskelesi’nin oradaki dolmuş durağının olduğu yerde düelloya çağırdı.
Randevu verdiği yere gittim. Buluştuğumuz yeri beğenmedi, ‘burası olmaz, ademin daha az olduğu yere gidelim’ dedi. Dolmuş durağının daha arka taraflarındaki tenha yere doğru yürümeye başladık. Tam o sırada arka cebindeki usturayı çıkarıp bana salladı. Azıcık kenara doğru sıçramasaydım ustura yanağımı kesecekti. Çevrede taş, sopa gibi bir şeyler bulmak için koşmaya başladım. Atilla elinde ustura ile beni kovalıyordu. Tam yakalamak üzere iken, oradaki çimleri korumak için yapılan çitleri tutan tahta sopayı tellerinden ayırdım ve bu kez ben elimde sopayla Atilla’yı kovalamaya başladım. Aramızda on, on beş metrelik bir mesafede birbirimizi tehdit ediyorduk. O sırada ‘polis geliyor’ seslerini duyduk. İkimiz de kavgayı orada bıraktık, Kadıköy Vapur İskelesi’ne doğru kaçmaya başladık. Ben vapura binip kendimi kaybettirdim. Sonra duydum ki Atilla’da öyle yapmış.
İşin kötüsü okulda aynı odada birlikte kalıyorduk. Bu olaydan sonra da aynı odada kalmaya devam ettik. Odada ikimiz de teyakkuz halindeydik. O elinde usturası ile bana gözdağı vermeye çalışırdı, ben de hep yanımda tutuğum taburenin ortasındaki deliğe ellerimi geçirmiş bir pozisyonda tetikte beklerdim. Yani odada tam bir sinir harbi ve soğuk savaş durumu vardı. Allah’a şükür başka bir olay yaşamadık.
O günler geldi geçti, olanlar ve yaşananlar unutuldu. Öyle olduğu için Atilla ile ilişkilerimiz sonraki yıllarda devam etti. İkimizde okulu bitirdik ve avukat olduk. İstanbul’da avukatlık yapmaya başlayan Atilla, Ankara’ya geldikçe bana uğrar, İstanbul’a gittiğimde ben de ona uğrardım. Ankara Barosu Başkanı iken, İstanbul Barosu’nun düzenlediği bir konferansa konuşmacı olarak katılmıştım. O konferansa dinleyici olarak gelenlerin arasında Atilla da vardı. Aslında beni görmeye gelmişti. Konferans bitiminde, Atilla, ben, daha sonra Türkiye Barolar Birliği yönetiminde birlikte çalıştığım ve çok saygı duyduğum, değer verdiğim Kadri Markoç ile beraber yemek yedik.
Atilla ile daha sonra Türkiye Barolar Birliği’nin Nevşehir’de yapılan 29. Olağan Mali Genel Kurulu’nda karşılaştık, İstanbul Barosu delegesi olarak gelmişti. Çok fazla ulusalcı bir duruş, söylem ve davranış içindeydi. Kendisini ‘ne zamandan beri solcu olmak, sosyal demokrat olmak, ulusalcılık oldu, yurtseverlik değil de neden ulusalcılık’ diyerek espri yollu eleştirmiştim. Her mahcup olduğundaki gibi yüzü kızararak kendisini ve duruşunu ifade etmeye çalışmıştı. Ve sonra bir gün Atilla’nın ölüm haberi geldi. Erdem Bayazıt’ın dizeleriyle; ‘Damla damla oluşuyor hayat / Ölüm kımıl kımıl / Duymak kolay / Anlatmak değil.’ Atilla’nın ölümü de öyle oldu, duyması kolay, anlatması benim için zor oldu. Işıklar içinde yatsın.
(68)
Okuldaki bir hocayla tartışmamız nedeniyle okul müdürü ‘bugün akşama kadar pılını pırtını topla okulu terk et’ diyerek beni okuldan kovdu. Ben direndim. Delikanlı zamanlarımızdı. Okul müdürünü ‘seni bayrak töreninde bütün öğrencinin ortasında tokatlarım, ben giderim, ama öğrencinin önünde dayak yiyen bir müdür olarak sen de bu okulun tarihine yazılırsın ve burada kalamazsın, seni de yanıma alır giderim ’ diyerek tehdit ettim. Sonra öğrendim ki, ben, okuldaki hocaların birbirleriyle olan iktidar kavgasının kurbanı olmuşum. Müdür Bey, ben kendisini tehdit edince korktu, önce kararı durdurdu, sonra biz belletmenleri topladı, ‘toplantıda ben kendisine Haziran ayının sonuna kadar kimseye dokunulmadığı takdirde, o tarihte hepimizin okuldan ayrılacağımızı’ söyledim. Aramızda bu şekilde anlaştık. Müdür Bey sözünü tuttu, biz de sözümüzü tuttuk. 1973 yılının Haziran ayında hepimiz okuldan ayrıldık. Böylece belletmenlik hayatım bitti. Geride, orada kurulan arkadaşlıklar, dostluklar, yaşanan acı tatlı hatıralar kaldı.
(69)
O dönemde yaptığım mücadelede, daha sonra ilk eşimin babası olan rahmetli Niyazi Kayhan’ın, onunla birlikte çalışan avukat Özden Gönenli ve rahmetli eşi Asil Gönenli’nin çok büyük yardımını ve desteğini gördüm. Rahmetli babamın Konya’dan tanıdığı Niyazi Kayhan olsun, Asil Gönenli olsun çok iyi insanlardı. Allah’tan her ikisine de rahmet diliyorum.
Rahmetli babamdan bana dost olarak miras kalan Özden Gönenli benim kadim ablamdır. Muammer Aydın’ın İstanbul Barosu Başkanı olduğu dönemde Baro Genel Sekreteri olan Özden Gönenli, donanımlı, bilgili, düzgün, dürüst bir avukat olmasının yanı sıra çok değerli bir insandır, dost insandır. O yıllarda kurulan dostluğumuz hala devam eder.
(70)
Kadıköy Maarif Koleji’nden ayrıldıktan sonra, yine yersiz, yurtsuz, evsiz, barksız kaldım. Yani tam da Orhan Veli’nin ‘İstanbul’un orta yeri sinema / Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama’ dediği gibi bir durumdaydım. Derken Konya Maarif Koleji’nde benden bir sınıf yukarıda okuyan, hukuk fakültesinden de arkadaşım olan Necip Tekerek bana sahip çıktı. Cihangir’de bir evde kalıyordu. Ben de o evde kalmaya başladım. Ara sıra kolejden diğer arkadaşlarla bir araya geliyor, Langa’da okey oynuyor, bazen de evde veya ikinci, üçüncü sınıf meyhanelere kafa çekmeye gidiyorduk. O aralar derslerim de iyi gidiyordu. Necip Tekerek’le beraber sıkı çalışıyorduk. O da, ben de üçüncü, dördüncü sınıftaki derslerimizi vermiştik. Ben biraz şanssız şekilde İcra İflas’tan kalmamış olsaydım, 1973 yılının Eylül ayında mezun olacaktım. Olmadı Şubat’a kaldım.
(71)
İcra İflas Hukuku’na rahmetli İlhan Postacıoğlu geliyordu. Sınavda sorduğu dört sorudan üçünü doğru cevaplandırmış, bir soruda geçici kaldırma ile kesin kaldırmayı birbirine karıştırmış, yanlış cevaplandırmıştım. Üç soruyu doğru cevaplandırdığım için geçmeyi umuyordum. Kaldığımı öğrenince itiraz için hocanın odasına gittim. Rahmetli Postacıoğlu masa lambası açık olan loş bir odada çalışıyordu. Bana gözlüklerinin üzerinden bakarak ismimi ve ne istediğimi sordu. İsmimi söyledim, üç soruyu doğru yaptığımı, ama sınavda başarılı olmadığımı ifade ettim. Ayağa kalktı, kâğıdımı bulup çıkardı ve bana “yaya geçidinde yayalara kırmızı ışık yanıyor, sen kendini yola atmışın, bu durumda ne olur’ diye sordu. ‘Bir araba çarpabilir hocam’ dedim. Bunun üzerine ‘sana araba değil, TIR çarpmış’ dedi ve ‘ben geçici kaldırma ile kesin kaldırma arasındaki farkı bilmeyen öğrenciyi geçirmem, git ve Şubat’ta iyi hazırlan gel’ diyerek sözlerini tamamladı. O arada bana kâğıdımı gösterdi, yanlış yazdığım cevabımın üzerinde hocanın ‘gaf’ diye yazdığı notu vardı. Postacıoğlu, ‘gaf’ yapan öğrenciyi bağışlamamasıyla ünlüydü. Hayatımın ilk gafı değildi bu, son gafı da olmadı, mağdur olduğum gaflarımdan birisi oldu sadece.
(72)
Babası Adana’da tanınmış bir avukat olan Necip Tekerek, fakülteden arkadaşı olan cici bir kızla evlendi. Bir çocuğu oldu. Yarsuvat Hukuk Bürosu’nda uzun yıllar avukat olarak çalıştı. İlk eşimle İstanbul’a bir gidişimizde 1953 model Ford marka antika arabasıyla bizi gezdirmişti. Sonra boşandı. Ardından ticarete atıldı, başarılı olamadı. Necip tam Adanalıydı. Hatta daha çok Kadirli’liydi. Yaşar Kemal ünlü romanı ‘İnce Memed’te, Memed’in ‘Tekereklerin evinin oradan sokağı döndüğünü ve sonra kaybolduğunu’ yazar ya, Necip Tekerek de işte o Kadirli’den, o Tekereklerden, o evdendi. O güzel Kadirli türküsünde ‘Ağca kuğum aylak kuğum / Dal boynunu eğdin bugün / Ben engel-den sakınırdım / Sen engele uydun bugün’ diyor hani, sevgili Necip de ölüm denilen yaşamın o büyük engeline uydu bir gün. Geçirdiği kalp krizi sonunda vefat etti. Allah rahmet eylesin, yattığı yer cennet olsun.
(73)
Şubat ayındaki sınava Silifkeli olan, 12 Eylül’de yurt dışına kaçan, daha sonra Silifke’ye gidip yerleşen ve üç beş yıl önce de vefat eden eski tüfeklerden Sabahattin Okur’la beraber, onun Kuzguncuk’taki evinde çalıştık. Çok da sıkı çalıştık. Her ikimiz de sınavları verdik ve Şubat/1974’de İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun olduk.
Rahmetli Sabahattin Okur kral adamdı. Ama hayat kendisine iyi davranmadı. Evlendi, boşandı, sonra yeniden evlendi. 12 Eylül’den hemen sonra kaçtığı İsviçre’den döndükten sonra Silifke’ye yerleşti. Orada avukatlık yapmaya başladı. İlk evliliğinden olan çocuklarından uzakta, onların özlemi içinde yaşadı ve öldü.
Ben Ankara Barosu Başkanı iken bir etkinlik nedeniyle gittiğim Mersin’de, Baronun düzenlediği yemeğe beni görmek için gelmişti. Birlikte hasret gidermiş, eski günleri konuşmuştuk. ‘Reis’ demişti bana, daha sonra da ‘çocuklarıma olan sevgimi değil belki, ama onlara olan hasretimi öldürdüm’ diye eklemişti. Gözünden bir iki damla yaş gelmişti. Son görüşmemiz bu oldu. Bundan birkaç yıl sonra ölüm haberi geldi. ‘Ey Dev-Gençli, Ey Dev-Gençli, Savaş vakti geldi’ dedim içim yanarak. ‘Bir şarap gibi gönüllerimizi alıp / Çocuk dudaklarında götürdüler / Anılarının ayrıntısı / Ve burada bir sürü şarkı kaldı / Kumsalda kocaman izlerini siliyor deniz.’ diyor Ece Ayhan. Ben de bu güzel dizeleri ondan ödünç alarak sevgili Sabahattin’e ithaf ediyorum. O da bir şarap gibi gönüllerimizi alıp çocuk dudaklarında götürdü. Geriye anıları ve bir dolu şarkı, bir dolu şiir kaldı. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun.
(74)
Fakülteden mezun olmadan bir süre önce, Büyük Tarabya Oteli’nde gece müdürü ve resepsiyon memuru olarak 1973 yılının Ağustos ayının başında işe başladım. Babam o tarihte Yargıtay üyesiydi ve ben otelde babamdan daha fazla para kazanıyordum. Çiftehavuzlar’da tek başıma bir evde kalıyordum. Evde benim ihtiyacımı karşılayacak hemen her şey vardı. Her gün sabahleyin 07.00’de işten çıkıyor, Tarabya’dan Çiftehavuzlar’a gidiyordum. Bazen Tarabya’dan Karaköy’e kadar otobüsle, Karaköy’den Kadıköy’e vapurla, Kadıköy’den Çiftehavuzlar’a kadar dolmuş veya otobüsle gidip geliyordum. Bazen de Tarabya’dan Beşiktaş’a kadar otobüs veya dolmuşla, Beşiktaş’tan Üsküdar’a vapurla, Üsküdar’dan Kadıköy’e dolmuş veya otobüsle, Kadıköy’den Çiftehavuzlar’a yine dolmuş veya otobüsle gidiyordum. Gece mesaim saat 23.00’de başladığı için her gece 21.00 gibi evden çıkıyor, sabahki güzergâhımın bu kez tersini gidiyordum. Şimdi arkama dönüp baktığımda, böylesine yorucu bir süreci o kadar süre nasıl taşıdım diye düşünüyor, ah gençlik sen ne çok şeye kadirmişsin diyorum.
(75)
Çiftehavuzlar’daki evde bir süre rahmetli Barış Yiğit’le birlikte kaldık. Beni rahmetli Erkal Alphan’ın tanıştırdığı Barış hukuk fakültesinde okuyordu. Kadıköy Maarif Koleji’nde de bir süre belletmen olarak birlikte çalışmıştık. Barış’ın eli ev işlerine yatkındı. Evde birlikte kaldığımız süre içinde yemekleri o yapar, bulaşıkları o yıkardı. İzinli olduğum günlerde, İstanbul’da Yeşilyurt’taki kız arkadaşlarımızın yanına gider, onlarla Yeşilyurt Spor Kulübü’nün tesislerinde, Çınar Otel’in lobisinde oturur, müzik dinler, birlikte hoş zaman geçirirdik.
Barış, fakülteden mezun olduktan sonra bir süre İstanbul’da avukatlık yaptı, daha sonra noterliğe geçti. Yıllar sonra Noterler Birliği’nin Genel Kurulu için Ankara’ya geldiğinde bir araya geldik, özlem giderdik. Daha sonra Ankara’ya noter olarak atandı. Çok sık olmasa da zaman zaman görüşüyorduk. Yıllar onu da çok değiştirmiş, İşçi Partili olmuştu. Bir gün gazetede ölüm ilanını okudum. 2012 yılının Mayıs veya Haziran ayıydı. İçim cız etti. Nazım’dan ödünç alıp: ‘dostlar beni bırakıp, / dostlar, böyle hışımla / nereye gidiyorsunuz?’ dedim. Oysa o yaz sonu oğlunun düğünü olacaktı, ben de nikâh tanıklığı yapacaktım. Beni arayıp öyle demişti. Bekledim, ama ailesinden bir davet gelmedi. Ben de arayıp kendimi davet ettirmedim.
iri… Tarabya Otelindeki çalışmam, benim için çok farklı bir deneyim oldu. Balıklar için ‘derya içredir, deryayı bilmezler’ denir ya, benim için de aynen öyle oldu. Orada işe başladığımda yaklaşık 6 yıldır İstanbul’daydım, girip çıkmadığım yer neredeyse kalmamıştı, ama ben öyle bir İstanbul, öyle bir Türkiye tanımamıştım. İstanbul’da benim bilmediğim bir başka İstanbul, Türkiye’de benim tanımadığım bambaşka bir Türkiye varmış. Birilerinin özel hayatına girer, hukuki sonuç doğurur, meslek sırrıdır, etik olmaz diye ayrıntılarına girmek istemiyorum.
Ama şu kadarını ifade etmek isterim ki, dönemin milli takım futbolcularından siyasetçilerine, gözde yazarlarından müzisyenlerine, iş adamlarından ünlü sinema oyuncularına kadar pek çok kişinin, tam da Churchill’in dediği gibi ‘insanlarla heykellerin arasındaki fark şudur: insanlar yaklaştıkça küçülür, heykeller yaklaştıkça büyür’ olduğunu o süreçte öğrendim. Dönemin pek çok ünlüsü otelin kara listesindeydi. Hesabı ödemeden gidenlerdi bunlar. Otel ücretini peşin olarak almadığımızda müşterinin borcunu biz ödüyorduk. Ben böyle çok para ödedim.
Dönemin ünlü gece kulüplerinden birisinin sahibi hesabı ödemeden gitmişti. Kendisi telefonla aradım. Gece kulübe gel, misafirim ol, borcumu da ödeyeyim dedi. Gittim. Beni çok güzel ağırladılar. Güzel bir dayak atıp kapının önüne koydular.
Ankara’da ünlü bir gece kulübünün sahibi geldi bir gece. Otel ücretini peşin istedim. Tepkisi suratıma tükürmek oldu. Belboyları çağırmak için kullandığımız çanı elime alıp otelin lobisinde kendisini kovaladım ve yakaladım. Otel çalışanları adamı elimden zor aldılar.
Dönemin ünlü komutanlarından birisinin oğlu yanında güzel bir kadınla geldi bir gece yarısı. Otelin kara listesindeydi. Otel ücretini o nedenle peşin istedim. ‘Beni tanımadın galiba’ dedi. ‘Tanımam mı gerekir’ diye sorunca, ‘soyadıma bak tanırsın’ dedi. ‘Soyadın bana bir şey ifade etmiyor’ dedim. Bunun üzerine mecbur kaldı, yanındaki kadından gidip para aldı, otel ücretini peşin ödedi. Oda servisini aradım, kredisi olmadığını, odadaki harcamalarının peşin alınması gerektiğini söyledim. Viski sipariş etmiş, yanında parası olmadığı için vermemişler. Yalvar yakar beni aradı. ‘Yarın gelir öderim’ dedi. Olur dedim. Ve tabii gelmedi. Viskileri ben ısmarladım yani.
Daha neler neler gördüm, duydum, yaşadım. Röntgencilik yapan ünlü futbolcular vardı. Klopteman olan ünlü bir futbolcu vardı. Barda kafayı iyice bulup bana ‘gel seninle bilek güreşi yapalım’ diyen ünlü bir aktör vardı. Gırtlak kanseri olan zengin bir iş adamı vardı. Konuşurken ben ıstırap çekerdim karşısında. Çok güzel bir kadınla gelirdi otele. Bir zamanlar İstanbul Belediye Başkanlığı yapmış olan zata ait bir oda vardı. Bu zatın kendisi gelmezdi hiç. Anahtarı alan gelirdi. Oteldeki bu oda, birilerinin garsoniyeriydi yani. Gümrük komisyoncusu bir adam vardı. Otel oda ücreti o tarihlerde boğaza bakan odalar için servis ücreti dahil 238,00 liraydı. Bunu peşin öder, üstünü de tip olarak bırakırdı. Daha neler vardı, neler!
Otelde tanıştıklarımın arasında düzgün insanlar da vardı. Mesela Metin Oktay. O yıllarda Galatasaray futbol takımı Tarabya Oteli’nde kampa girerdi. Rahmetli Metin Oktay sanırım kulübün idari meneceriydi. Takımla birlikte o da otelde kampta olurdu. Son derece kibar, beyefendi bir insandı. Geceleri geç yatardı. Sık sık resepsiyona benim yanıma gelirdi. Sohbet ederdik. Anılarını anlatırdı. Lefter’den, Can’dan övgüyle söz ederdi. Çok sade, çok mütevazı bir insandı. Tane tane konuşurdu. Güzel bir Türkçesi, diksiyonu vardı. Ben onu severdim, o da beni severdi. Çok içki içiyordu. Ama içkiliyken bile beyefendiydi. Ölümü de içki nedeniyle oldu.
(76)
Bir Fenerbahçe maçı öncesiydi. Sanırım Türkiye Kupası maçıydı. Fenerbahçe’nin hocası Didi’ydi. Galatasaray’ı Brian Birch çalıştırıyordu. Galatasaray yine otelde kamptaydı. Saat dokuzdan sonra futbolcuların odasına servis yapılmaması yönünde bize talimat verilmişti. Ama futbolcular kumar oynuyorlardı ve o nedenle odalarına servis yapılmasını istiyorlardı. Oda servisinin gece bölümünde Laz Dursun çalışıyordu. Dursun da benim gibi iyi bir Fenerbahçeli idi. Durumu bana iletti, ‘ne yapayım’diye sordu. Ben de ‘madem istiyorlar sen de servis yap, bu da bizim Fenerbahçe’ye bir kıyağımız olsun’ dedim. Dursun da gereğini yaptı. Ertesi gün Fenerbahçe Galatasaray’ı 3-0 yendi. Ben de maçtaydım. Geceden kalma Galatasaraylı futbolcular sahada tel tel döküldü.
(77)
Bu arada fakülteden mezun olmuş ve İstanbul’da avukatlık stajına başlamıştım. Stajın savcılık aşamasında, yanında staj yaptığım savcı beni hiç sıkmadı. Asliye hukuk stajı sırasında, mahkemesinde staj yaptığım yargıç sabahları duruşmalara katılma zorunluluğu koydu. Otelden uykulu biçimde çıkıyor, mahkemeye gidiyor, duruşmaları yarı uyur biçimde izliyor ve çok zorlanıyordum.
Yanında staj yaptığım avukat Salih Nuri Tüzel’di. Yargıç gözüyle, yani rahmetli babamın değerlendirmesiyle, avukat Salih Bey gibi olmalıydı. Bilgili, donanımlı, entelektüel, dürüst, güvenilir, mesleğini seven, meslek onurunu her şeyin üzerinde tutan bir üstadımızdır Salih Nuri Tüzel. Benim çok sevgili, çok değerli amcamdır. Öğrenciliğimden tanıdığım, ara sıra yanına gidip geldiğim, yüzünden gülücükler eksik olmayan, çok güzel kahkahalar atan Salih Bey Amca’nın benim üzerimde çok hakkı vardır. Gerek mahkeme stajı döneminde olmam, gerekse otelde çalışmam nedeniyle, stajımda onun engin deneyiminden, bilgisinden, insanlığından gerektiği kadar yararlanamadığıma hala üzülürüm. Ben Türkiye Barolar Birliği Başkanı iken Meslekte 60. Yıl plaketini benden almak istemişti, bunu ben de çok istemiştim, ama ne yazık ki sağlık durumu izin vermedi ve gelemedi.
(78)
Otelde çalışırken İstanbul Hukuk Fakültesi’nde İş Hukuku konusunda açılan bir seminer programına dahil oldum. Benim aldığım tez konusu sporcuların ‘İş Hukuku ve Sosyal Sigortalar Hukuku Yönünden Statüleri’ idi. Tezimi hazırlarken Tarabya Otelindeki Galatasaray ve Milli Takım kamplarından tanıdığım o dönemin gözde futbolcularından Galatasaraylı rahmetli Metin Kurt ile de konuşmuştum. Metin Kurt kamplarda herkesten uzak ve tek başına oturur, sabahları günlük bütün gazeteleri okur – sadece spor sayfalarını değil – elinde ya bir roman veya bir başka kitap bulunurdu. Yani tarzıyla, tavrıyla, havasıyla diğer futbolculardan çok farklıydı. Bir gün üzerinde çalıştığım tezimle ilgili olarak Metin Kurt’la konuşmak için Ali Sami Yen Stadı’na gittim. O tarihlerde Metin Kurt, futbolcuların sendikalaşması konusunda verdiği mücadele nedeniyle Galatasaray’da kadro dışı bırakılmıştı. Hiç unutmuyorum, o dönemdeki Galatasaray yönetimi için bana ‘ferman onlarda ise dağlarda benimdir’ demişti. Bir süre sonra da Galatasaray’dan kopmuş, daha doğrusu koparılmıştı. Hazırladığım tez konusunda bana yararlı bilgiler verdi.
Bu süreçte hazırladığım ‘Sporcuların İş Hukuku ve Sosyal Sigortalar Hukuku Yönünden Statüleri’ konulu seminer tezim, daha sonra Yargıtay Dergisi’nin Ocak/1975 tarihli sayısında yayımlandı. Ben de hayatımın ilk ve son telif ücretini aldım.
(79)
Tarabya Otelinde bir gece çalan telefona doğru koşarken ıslak olan zeminde ayağım kaydı, düşüp başımı çarptım, bileğimi incittim. Bayılmışım. Gözümü açtığımda İstinye’de ki Devlet Hastanesi’ndeydim. Devlet memuru değil, işçi olduğum için, hastane hizmet vermeyi kabul etmemiş, o nedenle arkadaşlar beni Okmeydanı’ndaki SSK Hastanesi’ne götürmüşler. Bu olay sonrası otelden ve otelcilikten zihnen koptum. Birlikte çalıştığım arkadaşların hepsi iyi çocuklardı. Bana karşı da çok anlayışlı ve yardımcıydılar. Ama ben ve onlar ayrı dünyaların insanlarıydık. Onlar biraz fazla günlük yaşıyorlar, fazla günlük düşünüyorlardı. Hala temas halinde olduğum Mehmet Kartal, Mehmet Bayraktar, Semih Özkan hariç, diğerlerinin bir kısmı çok apolitik, bir kısmı da çok fazla paragözdü. Mehmet Kartal, Mehmet Bayraktar, Semih Özkan’ın diğerlerinden farklı bir kumaşı, kalitesi vardı. Bursa Barosu’nun bir etkinliği için Bursa’ya, Uludağ’a gittiğimizde kaldığım oteldeki odamda meyve tabağı ve bir şişe şarap buldum. Herhalde başkan olduğum için göndermişlerdir diye düşündüm. Üzerindeki karta baktım, otel müdürü Semih Özkan yazıyordu. Yıllar, yıllar sonra Semih ile birbirimizi böyle bulduk ve özlem giderdik.
Otelcilik o yaşta benim için cazip olmakla birlikte, daha ileri yaşlar için bana çok çekici gelmiyordu. Hem bu nedenlerle, hem rahmetli annemin ve babamın ısrarıyla, hem de o tarihlerde Ankara’da ileride evlenmeyi düşündüğüm bir kız arkadaşım olduğu için otelden ayrılmayı kafama koymuştum.
Tarabya Oteli’nde en son 31 Aralık 1974 gecesi, yani yılbaşı gecesi çalıştım. Ertesi gün otelde birlikte çalıştığımız, kolejden de arkadaşım olan Acar Erdoğdu’nun arabasıyla İstanbul’dan Ankara’ya geldim. Çok iyi hatırlıyorum yolda Acar’a, cebimde taşıdığım iki ayrı şiiri okumuştum. Birincisi yukarıda tamamını yazdığım Attila İlhan’ın ‘sana taptık ulan unuttun mu / sana taptık’ diye biten ‘İstanbul Ağrısı’ isimli şiiri; diğeri Hilmi Yavuz’un Türkçeye çevirdiği, çevirme ne kelime, adeta yeniden yazdığı aşağıda bir kısmına yer verdiğim Pablo Neruda’nın Federico Garcia Lorca’ya ithaf ettiği ‘Ode’si, yani lirik, vezinsiz uzun şiiri. Şöyle diyordu Neruda;
…
Dünyayı gördün sen, sokakları gördün
Acı sirkeden tattın
Ayrılıkları gördün tren istasyonlarında
Trenler ki dumandan tekerlekleriyle
Yol alır
Sadece taşların, rayların ve ayrılıkların
Olduğu yere
Her yerde sorular soruluyor
Her yerde
Bir kör adam var üstü başı kanla kaplı
Bir başkası var ki gazapla bilenmiş
Yüreksizin biri var
Ezilmiş yoksulun biri var
Çivilerle kaplı bir ağaç var
Haydutlar var sırtında övgüler taşıyan
Yaşam bu, Federico
Hepsi bu kadar
Erkeğin erkekçe sunacağı
Hüznün arkadaşlığından başka ne var?
Şimdiye dek çok şey öğrendin
Başkaları da sırası gelince öğrenecekler
Yani öğrenmek isteyecek olanlar.
…
İstanbul’a, taptığım İstanbul’a, sadece hüznün arkadaşlığını değil, aynı zamanda çok şey yaşadığım, çok şey öğrendiğim İstanbul’a, bu iki güzel şiirle, biraz da gözlerim yaşlı olarak veda ettim.
*Aristo Yayınevi tarafından yayımlanan FÎHİ MÂ FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR (Cilt 1) isimli anılarımdan alınmıştır.
