ANILARIMDAN BİR BÖLÜM: ÜNİVERSİTE YILLARI *

kanatları parça parça bu ağustos geceleri

yıldızlar kaynarken

şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen

sen eğer yine istanbul’san

yine kan köpüklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim

pançak pançak şiirler tüküreceğim

demek yine ben

limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor

kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler

yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları

mavi asfaltlara çökmüş

diz bağlıyor

eğer sen yine istanbul’san

kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan

sirkeci garı’nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp

intihar dumanları içindeki haydarpaşa’dan

anadolu üstlerine bakıp bakıp

ağlayan sen eğer yine istanbul’san

aldanmıyorsam yakaları karanfilli …….

eğer beni aldatmıyorsa

kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar

yine senin emrindeyim

utanmasam

gözlerimi damla damla kadehime damlatarak

kendimi yani şu bildiğim atilla ilhan’i

zehirleyebilirim sonbahar karanlıkları tuttu tutacak

tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor

imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite’den

tophane iskelesi’nde diesel kamyonları sarhoş

direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler

uykusuz dalgalanıyor

ulan istanbul sen misin

senin ellerin mi bu eller

ulan bu gemiler senin gemilerin mi

minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında

liman liman götüren

ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi

akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar

neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor

antenlerinden
neden peki istanbul ya ben

ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy

gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas

ya benim kahrım

ya senin ağrın

ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın

çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi

burgu burgu içime boşalttığın

o senin ağrın

o senin

eğer sen yine istanbul’san

yanılmıyorsam koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim

sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine

satır satır okumak istediğim

sen eğer yine istanbul’san

eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim

ulan yine sen kazandın istanbul

sen kazandın ben yenildim

kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar

yine emrindeyim

ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa

parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam

hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa

yanılmıyorsam sen eğer yine istanbul’san

senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar

gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan

bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir

ulan bunu sen de bilirsin istanbul

kaç kere yazdım kim bilir

kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken

1949 eylül’ünde birader mirc ve ben

sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık

sana taptık ulan

unuttun mu

sana taptık.

Attila İlhan

(1)

Attila İlhan’ın şiirleri, benim ise kendime ait öykülerim, anılarım var İstanbul’a dair. Sadece Attila İlhan değil, ben de taptım İstanbul’a. İstanbul’da okumak benim için ayrı bir eğitim ve öğrenim oldu. Aç kaldım, parasız kaldım, yalnız kaldım, evsiz, yurtsuz kaldım, sokakta kaldım İstanbul’da. Bir Anadolu kentinden İstanbul’a gelmiş olmanın bütün sıkıntılarını yaşadım. Ama bunların hiçbirisi benim İstanbul’la aramı bozmadı. İstanbul’a olan sevdamı azaltmadı. Aksine beni İstanbul’a daha çok bağladı.

68 kuşağı olarak olayların bazen dışında, bazen içinde, bazen de çok içinde oldum. Yani bir yere, yerlere gittim, geldim, dağıldım, savruldum, toplandım, toparlandım.

Özdemir Asaf’ın dizeleriyle ‘İlk kirazlar, ilk rakılar’ İstanbul’da yenildi, İstanbul’da içildi. 

(2)

1967 yılının Kasım ayıydı. Yatağımı, yorganımı denkledim, otobüsle Ankara’dan İstanbul’a geldim. Cerrahpaşa’daki Konya Öğrenci Yurdu’na yerleştim. Yurdun fiziksel koşulları çok kötüydü. Tuvaletler ortaktı. Doğru dürüst bir banyo yoktu. Bir odada 4 kişi kalıyorduk. Yatağımın üzerine oturup, ben buraya nasıl alışacağım diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Odamın kapısından dışarıya ilk çıktığımda, daha sonra iyi arkadaş olduğum Mehmet Çalıkuşu ile karşılaştım. Yurtta ilk tanıştığım kişi o oldu. Şimdi Konya’da avukat olan Çalıkuşu, beni ayaküstü sıkı bir sorguya çekti. Kim olduğumu, nereden geldiğimi sordu. Özenle taranmış üç beş tel saçıyla, kocaman yuvarlak kafasıyla, yüzüne yapıştırılmış gibi duran ince badem bıyığıyla bana son derece sevimli gelmişti. Ama tavrı biraz ukalacaydı. Sorması üzerine, hakkımda kısa bir bilgi verdim kendisine. Gözü beni tutmuş olacak ki ‘Tamam yeğen görüşürüz’ dedi. Zaman içinde o beni sevdi, ben de onu sevdim. 

(3)

Derslere çok devam etmiyor, İstanbul’da kendimi gezdiriyordum. Andre Gide’in ‘Senfoni Pastoral’ isimli kitabındaki şu cümle gibi ‘Bilinmeyene bir bilet, gidiş-dönüş lütfen’ diyor, nereye gittiğine bakmadan belediye otobüsüne veya halk otobüsüne binip, bir gün Fatih’e, bir gün Balat’a, bir gün Eyüp’e, bir gün Topkapı’ya, Sultanahmet’e, bir diğer gün banliyö trenine atlayıp Cankurtaran’a, Samatya’ya, Florya’ya, Halkalı’ya kadar gidiyordum. Bazen Kapalıçarşı’yı, bazen Mısır Çarşısı’nı geziyor, bu mekânların tarihle iç içe geçmiş havasını teneffüs ediyordum. Turistlerle ahbaplık ediyor, onlara fahri rehberlik yapıyordum. Rus bir turist bayanın kendisine yaptığım rehberlik hizmeti karşılığı bana hediye ettiği üzerinde Kremlin Sarayı’nın ve Meydanı’nın bulunduğu alimünyum plaket, hala büromdaki masasının üzerinde o günün anısı olarak durur. 

Beyazıt’taki sahaflara giderdim sık sık. Eski-yeni kitaplara bakar, ilgimi çekenleri alır, oradaki kitapçılarla sohbet eder, Beyazıt Meydanı’ndaki Çınaraltı’nda oturur, aldığım kitapları okumaya başlardım hemen. Tahtakale’deki eskici dükkânlarını dolaşır, oradaki eski ev eşyalarının tanıklık ettikleri olayları, o eşyaları kullananları hayal ederdim hüzünle. Oradan aşağıya Mahmutpaşa’ya, Mısır Çarşısı’na, Eminönü’ne kadar iner, deniz kenarında balık ekmek yerdim.    

(4)

Derslere pek devam etmemekle birlikte, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Medeni Hukuk, Hüseyin Nail Kubalı’nın Anayasa Hukuku derslerini ilgiyle takip ederdim. Bir de, hocamız olmamasına rağmen, Tarık Zafer Tunaya’nın Anayasa Hukuku dersine gider, çok keyifli ders anlatan Tarık Hocayı dikkatle dinlerdim. Hüseyin Nail Kubalı’nın dersleri de çok keyifli olurdu. İyi bir hatip olan Kubalı, bazı cümleleri özellikle vurgulu söyler ve böyle yaparak alkış beklediğini öğrencilere hissettirirdi. Ve elbette hocanın es dediği anda alkış gelirdi. Bu da hocayı çok memnun ederdi. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, tane tane, berrak, duru bir Türkçeyle anlatırdı dersi. Kürsüde bulunan mikrofonu altındaki halkasıyla birlikte başına geçirir, önüne düşen mikrofonu kullanarak anlatırdı dersi. Feyiz aldığımız bu hocalar olsun, burada ismini anmadıklarım olsun, hepsi ayrı bir değerdi, ülkemiz hukukuna gerek öğrenci yetiştirerek, gerekse kitaplarıyla, makaleleriyle çok büyük hizmetler yapmış insanlardı. Allah hepsinden razı olsun, Allah hiç birisinden rahmetini esirgemesin.    

(5)

Yurtta en samimi arkadaşım Erkal Alphan’dı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde öğrenci olan Erkal’la aynı odada kalıyorduk. Düşünce ve duygu olarak çok da uyuşuyorduk. Zaman zaman birlikte kahveye gidiyor, okey oynuyorduk. Kumarı giderek daha profesyonel boyutta oynamaya başladık. Erkal’la birlikte hemen her gün akşam, Beyazıt’ta, Fen Fakültesi’nin hemen yanındaki ara sokakta bulunan kahveye gider, sabahın beşine altısına kadar açık veya kapalı poker oynardık. Sabaha doğru yurda gelirken, arkadaşlara fırından yeni çıkmış börek, çörek getirirdik. Kazandığımız parayla kendimize kitap, ayakkabı, gömlek, t-shirt alırdık.

Bir gün biz oyun oynarken, kahveye şimdi Konya’da avukat olan arkadaşım Orhan Özer geldi. Orhan, hem fakülteden, hem de yurttan arkadaşımdı. Entelektüel, yumuşak tabiatlı, çelebi ruhlu, düzgün düşünen bir insandı. Bana ‘yaptığımın yanlış olduğunu, bana yakışmadığını, kumar oynamaktan, sürdürdüğüm bu süfli hayattan vazgeçmem gerektiğini’ söyledi. Dostça, arkadaşça söyledi. Onu sessizce dinlemiş, biraz da utanmıştım. Bir süre sonra Erkal’la birlikte kumar oynamayı bıraktık.

(6)

Tarih 07 Ekim 2013. İstanbul’dan Ümit Köseoğlu telefon etti. ‘Erkal’ın vefat ettiğini duydum, senin bilgin var mı’ diye sordu. Bilgim yoktu. Bendeki telefonundan aradım açan olmadı. Ertesi gün Hürriyet Gazetesi’nde ölüm ilanını okudum. İçim cız etti. Son yolculuğuna uğurlamak için Karşıyaka Mezarlığı’ndaki Cami’ye gittim. Yıllardır görmediğim abisi Erhan Abi’yi, eşi Arzu’yu gördüm ayaküstü. Başsağlığı diledim. Oğlu Ulaş’ı 6-7 yaşlarında iken görmüştüm. Yıllardır görmemiş olmama rağmen hemen tanıdım. Kızıl saçları ve hafif uzamış kızıl sakallarıyla küçüklüğünün büyütülmüş bir modeliydi. Baba dedesi rahmetli Mahmut Amca’ya benziyordu. Kendimi tanıttım. İsmen biliyorum dedi. Başsağlığı diledim. Ahmet Arif küçük dayısı Nazif’i ‘Bıyıkları yeni terlemiş daha / Benim küçük dayım Nazif / Yakışıklı, / Hafif / İyi süvari’ diye tarif eder ya, sevgili Erkal’da öyleydi. Yakışıklıydı, hafifti, ince süvariydi. Nur içinde yatsın. 

(7)

Kumar da oynasak, okey de oynasak, İstanbul’u gezip dolaşsak da, 68 kuşağı olarak öğrenci olaylarının çok uzağında, çok dışında değildik. Bazen içindeydik, bazen daha çok içindeydik. İstanbul Üniversitesi’nin işgal edildiği günlerde rahmetli Erkal’la birlikte ana binada nöbet tutmuştuk. O tarihler taş, sopa devriydi. Ateşli silahlar dönemi daha henüz başlamamıştı. 68 kuşağı olarak, solcu olarak isyan edenlerin, itiraz edenlerin eylemli olarak içindeydim. Ama içinden Stalin’in çıkacağını bildiğim için Komünist Partisi’nin kapısını çalmayacak kadar da bazı şeylerin farkındaydım.

(8)

Bizim gençlik sancısı çektiğimiz 60’lı yıllar, Amerika’da bir zamanlar filmlerde ve şarkılarda mümkün olan şeylerin, yani hayallerin, yani mecazların gerçeğe dönüşmeye başladığı yıllardı. İkinci Dünya Savaşı sonrası kazanılan yeni sömürü alanlarıyla birlikte refah toplumu haline gelen Amerika, kendi içinde bu refahın çelişkisini de beraberinde getirmişti. Refahtan yeterince pay alamayanların, alsalar da bundan tatmin olmayanların, yeni bir dünya arayanların bir araya geldiği tepkili bir alt toplum oluşmuştu. Bu toplumun sözcüleri siyahlar ile kendilerinden önceki kuşağın zenginlik ütopyasını reddeden, kendisine itaat edilmesini bekleyen gelenekçi toplum yapısıyla işbirliğine yanaşmayan protest gençlerdi.

Siyahların hak aramak için başvurdukları mücadele yöntemi, Martin Luther King’in, Henri David Thoreau ve Gandi’den esinlenerek uyguladığı şiddeti reddeden ve bu suretle hem siyah, hem de beyaz vicdanları harekete geçiren ‘sivil itaatsizlik’ eylemiydi. Hatırladığım kadarıyla Martin Luther King bunu anılarında ‘…Ben burada doğru olduğuna inandığım şey için bir tutum benimsedim. Ama korkuyorum. İnsanlar benden liderlik yapmamı bekliyorlar. Gücüm ve cesaretim olmadan karşılarına çıkarsam onlar da sendelemeye başlarlar. Gücümün sınırına geldim. Artık hiçbir şeyim kalmadı. Tek başıma bu durumla yüzleşemeyecek noktadayım. O anda ilahi bir ses bana dedi ki, doğruyu savunmak için ayağa kalk, gerçeği yerlere atma, Tanrı ebediyen seninle olacaktır. Bu sesi dinledim… Bir gün kütüphanede çalışırken Henry David Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik ile ilgili makalesi elime geçti. Bu makaleyi öğrenci iken de okumuştum. Tekrar okudum. Bu makale ne yapacağım konusunda bana ilham verdi, yol gösterdi…’ şeklinde ifade eder. Buna göre Martin Luther King’in başlattığı ve ‘benim bir rüyam var’ diye sürdürdüğü yurttaş hakları/sivil haklar mücadelesinin temelinde Henry David Thoreau vardır. Thoreau’dan ilham alan Gandi vardır.    

 Gençlerin kullandıkları yöntem ise, itirazın ve isyanın dili olarak geliştirdikleri yeni bir müzik türüydü. Rock’n Roll. 1960’lı yılların 1950’li yıllardan tevarüs ettiği rock’n roll müziğin kökeni olan blues, Afrika’dan yeni kıtaya getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü, yaşanan derin acıları anlatan şarkılardan doğmuştur. Esin kaynağı blues olan rock’n roll, sadece bir müzik türü değil, yeni gelişen bir zihniyet değişiminin hem öncüsü hem de habercisiydi. Her ne kadar bu müziğin kralı Elvis Presley idi ise de, gerçekte rock’n roll’ü kendi tarzlarında yorumlayarak tüm dünyaya taşıyanlar, tanıtanlar ve sevdirenler, Beatles, Rolling Stones, Shadows başta olmak üzere diğer İngiliz ve Amerikan müzik gruplarıydı.

(9)

Demokrasi ve özgürlük anlayışlarına yeni açılımlar getiren ve rock’n roll ile başlayan bu zihniyet değişimi, 1968 Mayıs’ında Paris’te başlayan protest gençlik eylemlerine giden yolun taşlarını döşedi. Bunun Türkiye’deki takipçileri de bizim kuşak oldu. 1968’de Nanterre ve Sorbonne Üniversiteleri’nde başlayan öğrenci olayları sonrasında De Gaulle parlamentoyu lağvederek seçimlere gitmiş iken, Türkiye’de 12 Mart 1971 tarihinde askerler verdikleri bir muhtıra ile siyasi hayata müdahale ettiler.

Bu müdahale sonrasında Türkiye, tarihinin en karanlık dönemlerinden birisi olan askeri cunta dönemini yaşadı. Yani 1968 olayları Fransa’ya daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi getirirken, Türkiye’de tam tersi oldu. 12 Mart muhtırası ile birlikte, Türkiye’ye, özgürlük kaybının en etkili aracı olan sıkıyönetim geldi. Pek çok aydın, bilim adamı, siyasetçi, gazeteci, sanatçı gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı işkenceye tabi tutuldu.

Bütün bu hukuksuzluklar yaşanırken, ‘şu kadar peynir çeşidinin olduğu bir ülkede özgürlükler kısıtlanamaz’ diyen, Cezayir’in özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine destek verdiği için Sartre’ın tutuklanması gündeme geldiğinde ‘Fransa Sartre’dır’ diyerek buna karşı çıkan bir De Gaulle yoktu Türkiye’de. Kim ya da kimler vardı? Cevdet Sunay vardı. Süleyman Demirel, Nihat Erim, Turan Feyzioğlu, Memduh Tağmaç, Faik Türün vardı.         

(10)

68 olayları başlangıçta siyasal talepleri içermeyen, öğrenci olarak bizim haklarımızın takipçisi ve temsilcisi olan bir hareketti. Öyle başlamıştı. Bu bağlamda demokratik bir hak olan protesto hakkının kullanılmasından ibaret bir hareketti. Siyasal iktidar, sol referanslı bu protesto eyleminin karşısına, kendi örgütlediği sağcı öğrencileri çıkarınca, olaylar giderek tırmandı ve başka bir boyuta taşındı. Demokratik bir tepki, bir protesto olarak başlayan hareket, giderek masumiyetini ve saflığını yitirdi, siyasallaştı, siyasallaştıkça marjinalleşti ve beraberinde şiddeti getirdi.

Sağcı olsun, solcu olsun hepsi bu ülkenin çocukları olan, hepsinin yüreği bu ülke için çarpan yüzlerce halk çocuğu, yüzlerce genç öldü o süreçte. Binlercesi yaralandı, geleceğini yitirdi. Ve bütün bunlar ‘toplum mühendisliği’ yapan o lanet olası politikalar, bunu marifet sanan sığ politikacılar, kendilerini toplumun vasisi olarak gören askerler yüzünden oldu.

Ben o dönemde de, sonrasında da, kesinlikle şiddete, kırıp dökmeye karşıydım. Eylemli olarak ne o yıllarda, ne de sonrasında böyle bir konum ve düşünce içinde hiç olmadım. Herhalde bundan olacak, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Hukuk Fakültesi’nin koridorlarındaki o güzelim vitrayları ellerindeki sopalarla kırarken buna engel olmuş, Deniz Gezmiş’e ‘biz bunları yapmak için isyan etmedik’ diye bağırmış ve elinden sopayı almıştım. Bu anıyı ben unutmuştum, kadim arkadaşım Ümit Köseoğlu unutmamış, yıllar sonra bana o hatırlattı.

(11)

Şimdi İstanbul’da avukatlık yapan Ümit Köseoğlu, benim o yıllardan tanıdığım can dostumdur. Güvenilir arkadaşlığıyla, temiz insanlığıyla, vefasıyla, özverisiyle, en zor günlerimde beni yalnız bırakmayan içtenliğiyle bir arkadaşlık, bir dostluk abidesidir. Benim hayatta kendimi borçlu saydığım ender insanlardan birisidir.  

(12)

O yıllardan bir yılbaşı gecesini hatırlıyorum. 1968 veya 1969 yılbaşı olabilir. Beyoğlu’nun Yeşilçam tarafındaki bir evde kutlamıştık yılbaşını. Ümit Köseoğlu vardı, rahmetli Erkal Alphan vardı, şişko Erkal vardı, Emin Orpen vardı, Şükrü Güner vardı, Orhan Özer vardı, şimdi isimlerini hatırlayamadığım başka arkadaşlar vardı. Evin sahibi Emin Orpen ve arkadaşlarıydı. Çay bardaklarıyla rakı içerek girmiştik yeni yıla. Sanırım ilk rakımı ben de o gece içmiştim. Çok, ama çok eğlenmiştik. Siyaset üzerine konuşmuştuk, sanat üzerine, felsefe üzerine konuşmuştuk. Şiirler okumuş, şarkılar, türküler, devrimci marşlar söylemiştik. Dışarıda kar vardı. Sonra hep beraber sokağa çıkıp kartopu oynamıştık.

(13)

O gün tanıştığım Emin Orpen, çok zeki, çok renkli, çok esprili, çok keyifli bir insandır. O zamanlar Tıbbiyede askeri öğrenci olarak okuyordu. Uzun yıllar sonra 1994 yılında Ankara Barosu başkanlığına ilk kez aday olmadan önce Ankara’ya geldiğinde görüşmüştük. Aday olmam konusunda beni yüreklendirmiş, benimle ilgili güzel şeyler söylemişti. Şimdi İstanbul’da doktor olan Emin’le çok sık olmasa da hala görüşür, görüşemesek bile ara sıra da olsa telefonla hal hatır sorarız.

(14)

Ilık bahar akşamlarında Beyoğlu’nda dolaşırdık. Tünel’deki Saint Antuan Kilisesi’ni gezmeye giderdik bazen. Yerimizde sessizce oturur ayin izlerdik. Org dinlerdik, klavsen dinlerdik. Saint Antuan hem güzelliği hem de tarihsel dokusu, mistik havası ve mimari yapısıyla insanı etkileyen bir kilisedir. Ama bana göre Sultan Ahmet Camii, Süleymaniye Camii kadar etkileyici değildir. Selimiye Camii ile mukayese dahi edilemez. Sadece Müslüman olduğumuz için etkileyici değil, mimarisiyle de çok etkileyicidir her üç camii de. İnsan ezilir onların hem içinde hem yanında hem de karşısında.

(15)

Beyoğlu’na gittiğimizde Ümit Yaşar Oğuzcan’ın, ‘Ayten’i Markiz pastanesinde vurdular / Onu ben vurdum / Ayten kanlar içinde düştü yere / Bense ağlıyordum’ dediği Markiz Pastanesi’ne mutlaka uğrardık. Bazı akşamlar Çiçek Pasajı’nda midye, kokoreç, patates kızartması yer, bira içerdik.

Sadece kendimizi değil, İstanbul sevdamızı da gezdirdiğimiz o günlerden birinde, belediye otobüsündeyiz. İstiklal Caddesi’nden Taksim’e doğru gidiyoruz. O tarihlerde İstiklal Caddesi’nde tramvay yoktu. Cadde araç trafiğine açıktı. Bir yolcu İstiklal Caddesi’nin ortalarında bir yerlerde olan otobüs durağında inmek istedi. O zamanki uygulamaya göre yolcunun inmek istediği durakta otobüs, sabah saat 09.00’dan sonra, gece saat 21.00’den önce durmuyordu. Otobüs şoförü saatin 21.00’i geçmediğini, o nedenle duramayacağını söyledi ve durmadı. Bunu üzerine yolcu otobüs şoförüne ‘senin saatin greenwich mi’ dedi. Şoför frene bastı, otobüsü durdurdu, ‘senin anan greenwich, senin bacın greenwich’ diye yolcunun üzerine yürümeye başladı. Hemen araya biz girdik. Greenwich’in ne olduğunu anlattık, kötü bir şey olmadığını söyledik. Şoför ‘kardeşim ben greenwich’in ne olduğunu nereden bileyim, Türkçesini söyleseydi’ dedi. Olay tatlıya bağlandı.   

(16)

Cerrahpaşa ve Feriköy’deki yurtta iken, her yıl Mayıs ayının birinci gününde, yani Bahar Bayramı’nda, yurttaki arkadaşlarla birlikte Büyükada’ya giderdik. Sadece piknik yapmaz, denize girme sezonunu da hep birlikte açardık. Faytonlarla adayı dolaşır, balık tutar, şarkı, türkü söyler, şiir okurduk. Akşamüzeri serinlikte Aya Yorgi Kilisesi’ne kadar tırmanır, Marmara Denizi’ne adanın en tepesinden bakar, güneşin batışını seyrederdik. ‘Güneş İstanbul’da renkli kartpostallardaki gibi batar’ diyor ya hani Nazım Hikmet, güneş, Büyükada tepelerinden de renkli kartpostallardaki gibi batardı o zamanlar. Şimdi de öyledir. Güneşin batmasıyla birlikte aşağıya sahile iner, akşam çayımızı içer, vapura biner, şarkılarla, türkülerle, marşlarla yurda dönerdik. 

(17)

Büyükada’ya, Heybeliye, Kanlıca’ya, bazen de tek başıma gider, sahilde çay içer, gazete, kitap okur, adayı dolaşır, sonra geri dönerdim. Beni müthiş bir şekilde dinlendiren gezilerdi bunlar. Kendimi dinlerdim, denize bakarak dağınık düşüncelerimi toplar, kendimi biriktirir, enerji yoğun olarak geri dönerdim.

Adalar her nerede, hangi ülkede olursa olsun benim hep ilgimi çeker. Nerede bir ada görsem giderim. İtalya’da, Sorrentine Yarımadası açıklarında, Napoli körfezinin güneyinde kalan Capri Adası’na da gitmiştim mesela. Bana göre her ada güzeldir. Capri’de çok güzeldi. Ama İstanbul’un, Marmara’nın adaları daha bir güzeldir. En güzel ada da Büyükada’dır. Ya da ben en çok Büyükada’yı severim. Sadece arkadaşlarla birlikte değil, bir başıma da giderdim Büyükada’ya, Sahilde, İskele’nin yanındaki kahvelerde/kafelerde oturur, gazete, kitap okurdum. Büyükada’nın caddelerinde, dar sokaklarında, çarşısında, elime aldığım simidi yiyerek dolaşırdım.

Bundan olsa gerek, ne zaman bir ada lafı geçse, Özdemir Asaf’ın o güzel dizeleri gelir aklıma; ‘Gemiler göründükçe adalar da düş görür / İnsanlar nerede olsa bir orayı düşünür / Derler adadakiler, şu gemi bir gün gelse / Gitsek buradan öte,  nereye gideceksek? / Bilseler gemiler de bir adayı düşünür.’ Sadece adadakiler değil, anakaradakiler de adadakileri düşünürler. Oraya gitmek için şu gemi bir gelse diye beklerler. Yani ada, gemi, adadakiler, anakaradakiler, aynı sevdanın tarafıdırlar. Birbirlerine kavuşmayı beklerler hep. 

(18)

Bazı günler, Kolejden arkadaşım olan, İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Bölümünde okuyan Bülent Aksoy’la buluşur, birlikte sinemaya, tiyatroya gider, edebiyat üzerine, sanat üzerine, Marksizm üzerine keyifli sohbetler yapardık. Çok iyi bir entelektüel olan, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğu için yabancı literatürü iyi bilen ve takip eden Bülent’in sayesinde Louis Althusser’i tanıdım.

Yine Bülent’in rehberliğinde, Kolejde iken sadece şair yönüyle tanıdığımız, Rumeli Hisarı’ndaki kabristanda bulunan mezar taşında, en güzel dizelerinden birisi olan ‘Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare geniş bir anın / Parçalanmış akışında, (…) Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim’ diye yazanAhmet Hamdi Tanpınar’ın, şairliğinden daha çok iyi bir nesir ustası olduğunu keşfettim.

Bu keşif sonrasında, o yıllarda edebiyat çevrelerinde Marksist olduğu hususunda ciddi tartışmalar yapılan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın; Mahur Beste, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Beş Şehir isimli kitaplarını okudum. Eserlerinde doğu ve batı kültürlerini irdeleyen, ‘Itri de, Dede Efendi de benim, Mozart da, Beethoven da benim’ diyen, doğunun da, batının da zenginlikleri olduğunu, bunların hepsinden yararlanmak gerektiğini söyleyen, eskinin zamanı geldiğinde aşılacağını, eskinin, eskiyenin yerine yeninin inşa edileceğini, ama bunu yaparken eskiden de yararlanılması gerektiğini savunan Tanpınar, gerçekte bir doğu-batı sentezi savunucusudur. Birçok alanda Batı’nın da, Doğu’nun da takipçisidir.  Eserlerinde ağırlıklı olarak, Türk insanının batı-doğu arasında sıkışmasını, çift kimlikli hale gelmesini, bunun doğurduğu ikilemi irdeler. Semra Pelek’in Milliyet Gazetesi’nin kitap eki olan Eylül/2014 sayısında yazdığı gibi ‘süreklilik içinde değişimi’ değil, ‘değişim içinde sürekliliği’ savunur. Yüzünün, fikirlerinin sadece batıya değil, doğuya da açık ve dönük olmasından olsa gerek, Cumhuriyet rejiminin çok fazla parlatmadığı bir yazardır Tanpınar. O nedenle benim kuşağımın edebiyat kitaplarında, resmi ideolojiye biraz ters düştüğünden olsa gerek, Tanpınar’ın romanlarına çok fazla itibar edilmemiş, sadece ‘Bursa’da Zaman’, ‘Ne İçindeyim Zamanın’ gibi birkaç güzel şiirine yer verilmekle yetinilmiştir.    

(19)

Hafta sonlarında kolejden sınıf arkadaşım olan Alaattin Işık’la birlikte Fenerbahçe maçlarına giderdik. O zamanlar Fenerbahçe maçlarını İnönü Stadı’nda oynardı. Bir Fenerbahçe maçından sonra Alaattin’in isteğiyle futbolcuların çıkış kapısının önüne gittik. Kapının önü ana baba günü gibiydi. Polisler ellerindeki coplarla oradaki kalabalığı dağıtmaya çalışıyorlardı.  Benim yanıma gelen polisin elindeki copu aldım ve ‘copu bırak, git de, gideyim’ dedim. Sen misin bunu diyen, beni yaka paça alıp polis arabasına bindirdiler. Arabanın camından nereye götürüldüğümü anlamaya çalışıyordum. Stattan biraz uzaklaştıktan sonra oldukça karanlık bir yola girdik. Oraya gelince bende şafak attı, herhalde beni öldürüp buraya atacaklar diye düşündüm ve korktum. Bu yol Dolmabahçe Sarayı’nın kapısının önünden Beşiktaş’a doğru giden yoldu. Karanlık olması sadece gece olmasından dolayı değil, orada sağlı sollu sıralanan ve gökyüzünü kapatan ağaçlardandı. Bu yol şimdi de öyledir. O güne kadar o yöne hiç gitmediğim için yolun bu durumunu bilmiyordum. O gün öğrendim. Beni alıp Toplum Polisi’nin Beşiktaş’taki merkezine götürdüler. Sorgu sualden sonra biraz nasihat ederek serbest bıraktılar. Dışarıya çıktığımda Alaattin’i gördüm. O da çok korkmuş ve polis arabasının arkasından koşarak oraya kadar gelmişti. 

(20)

Alaattin bizim sınıfın zeki ve çalışkan öğrencilerindendi. İstanbul Eczacılık Fakültesi’nde okuyordu. Şimdi Karaman’da eczacı olan Alaattin, kolejde iken babasının etkisiyle iyi bir Adalet Partiliydi. Sık sık sağ-sol, Adalet Partisi-Cumhuriyet Halk Partisi muhabbeti yapardık. Daha sonra sıkı bir Cumhuriyet Halk Partili oldu, Karaman’da il/ilçe başkanlığı yaptı. Çok hak ettiği, çok layık olduğu, CHP’ye çok emeği geçtiği halde, biraz hakkı yendiği için, biraz da şansızlığından dolayı milletvekilli olamadı. Siyaseti bıraktı sonra. Benim gibi anılarını yazıyor mu bilmiyorum, ama herhalde o yıllarda yaşadıklarını, yediği siyasi kazıkları anımsıyor ve belki de anlatıyordur.  

(21)

Sene 1970, mevsim ilkbahardı. Ağaçlar çiçek açmıştı. O yıllarda bizi henüz terk etmemiş olan kırkikindi yağmurları yağıyordu. Ankara’dan gelen haber, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Mustafa Şemsi Kuseyri’nin sağcılar tarafından öldürüldüğünü bildiriyordu.  Bir şiirinde ‘Bu gece onbir otuz otobüsüyle İstanbul’a mı gitsem, yoksa bir toplum polisi mi öldürsem’ diyor ya Ataol Behramoğlu,  tam da böyle dediğimiz yıllardı. Gece onbir otuz otobüsüyle İstanbul’dan Ankara’ya gittik. Toplum polisi öldürmek için değil, Mustafa Şemsi Kuseyri’nin ölümü nedeniyle düzenlenen ve adı ‘Anayasaya Saygı Mitingi’ olarak konulan mitinge katılmak için. Müthiş bir kalabalık vardı Ankara’da. O tarihlerde Ankara Hukuk Fakültesi Dekanı olan Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, günün anlam ve önemi üzerine konuşma yaptı, başkaları da konuştu, biz havaya girmişiz ‘kahrolsun faşistler, devrimler bitmez, devrimciler ölmez’ diye bağırıyorduk.

Aradan epeyce bir zaman geçti, şimdi ismini hatırlayamadığım bir dergide, Mustafa Şemsi Kuseyri’nin sağcılar tarafından değil, Basın Yayın Yüksek Okulu’nda bir odada arkadaşları ile Rus ruleti oynarken fikirdaşı Nejat Arun tarafından öldürüldüğünü okudum. İnanmadım. Daha doğrusu inanmak istemedim. Ama içime bir kuşku da girdi. İçinde olduğumuz sol çevrelerde biraz araştırma yapınca okuduğumun doğru olduğu ortaya çıktı. Kendimi fena halde kötü ve kandırılmış hissettim. Yıllar sonra Hasan Cemal’in, Ertuğrul Özkök’ün anılarını okuduğumda, o zaman bizi sokaklarda, meydanlarda yürütenlerin, bizi yürüttükleri zaman bu gerçeği bildiklerini öğrendim. Kandırılmış olmanın dayanılmaz hafifliğiyle, sadece yazık, çok yazık dedim.     

(22)

İstanbul’a geleli yaklaşık iki yıl olmuştu. Bu iki yıl içinde, İstanbul’un pek çok yerini gezip dolaşmış, tanımış olmama rağmen, Kadıköy tarafına hiç gitmemiştim. Ankara’dan İstanbul’a trenle geldiğimizde, Haydarpaşa İskelesi’nden şehir hatları vapuruna binip karşı tarafa geçer, oradan da Cerrahpaşa’daki yurda giderdik. İstanbul’un Anadolu tarafıyla olan temasımız bu kadardı. Sanırım 1969 yılı yazıydı. Üniversite sınavları için Konya’dan gelen arkadaşların isteğiyle Caddebostan Plajı’na gittik. Bağdat Caddesi’nde dolaştık. Çiftehavuzlar’ıyla, Göztepe’siyle, Suadiye’siyle, Erenköy’üyle, Caddebostan’ıyla Anadolu İstanbul’u beni adeta büyülemişti. Şimdiki gibi yüksek katlı binalar, apartmanlar yoktu o zaman. Her taraf bahçeydi, ağaçlıktı, çiçekti, yeşillikti. Geniş bahçeleri olan tek katlı, iki, katlı evler, villalar vardı. Rüya gibi yerlerdi. O zaman, kimi yazarlarımızın, hocalarımızın kitaplarında gördüğüm ‘1954 Erenköy’, ‘1956 Göztepe’, ‘1960 Suadiye’ şeklindeki notlar kafamda daha bir yerli yerine oturmaya başladı. Yazarlarımızın romanlarını, hocalarımızın kitaplarını yazmak için buralara, yani huzurun, sessizliğin, dinginliğin olduğu bu yerlere neden geldiklerini o zaman anladım. İstanbul’un bu güzel mekânlarının zaman içinde nasıl tahrip edildiğine, nasıl kirletildiğine, beton yığınına dönüştürüldüğüne tanıklık ettim. Elbette bütün bunlar, çarpık sanayileşmenin, çarpık kentleşmenin sonucuydu. Sağlıklı sanayileşme olmayınca, sağlıklı kentleşme; sağlıklı kentleşme olmayınca, sağlıklı sanayileşme olmuyordu yani. Herhalde bütün bu olanlardan merkezi yönetimler kadar ve hatta daha çok yerel yönetimler sorumluydu. 

(23)

1968 yılının Nisan ya da Mayıs ayıydı. Kolejden sınıf arkadaşlarım olan Kutsi Pembeci ve İzzet Turan ile birlikte Manisa’ya gittik. Manisa’da mesir macunu kutlamaları vardı. İzzet’in babası Manisa’da Sümerbank’ta çalışıyordu. İzzet bizi evlerinde ağırladı. Birlikte Manisa’dan İzmir’e gittik. İzmir’i ilk kez görüyordum. Körfez kötü kokuyordu. Ama İzmir şimdiki kadar betonlaşmamıştı. Çok da yeşildi. İzmir’e gitmemizin nedeni, hem İzmir’i görmek ve gezmek hem de Fenerbahçe-Göztepe maçını seyretmek içindi. Bilet bulamadığımız için maça giremedik, Alsancak Stadı’nın aydınlatma direklerine tırmanarak stada girmeye çalıştık, beceremedik. Adnan Süvari Göztepe’nin hocasıydı ve Göztepe en güçlü dönemini yaşıyordu. Fevzi, Gürsel, Nevzat Göztepe’de oynuyorlardı. O gün Fenerbahçe’yi 1-0 yenmişlerdi. Fenerbahçe yenilince İzmir gezimizin keyfi kaçmıştı.

(24)

İzzet Turan ufak tefek, sakin, düzenli, zeki bir öğrenciydi. Boyu ile aklı ters orantılı olan İzzet, bizim sınıfın gösterişsiz çalışkanlarındandı. Çapa Tıp Fakültesinden mezun oldu. Tıbbiyeyi bitirdikten sonra uzmanlık için Almanya’ya gitti. Uzun süre orada kaldı. Çok muhterem bir babası, annesi vardı. Her ikisi de çok konuksever insanlardı. Manisa’daki konukluğumdan yıllar sonra 1984 yılının bir bahar günü, beni İstanbul’da Tarabya sırtlarındaki evlerinde, beraberimdeki kız arkadaşımla birlikte bir gece konuk etmişlerdi. O günden bugüne yaklaşık 30 küsur yıl geçti. İzzet ile bu süreçte birkaç kez telefonda görüştük, ama hiçbir araya gelmedik. Şimdi bunları yazarken onu gerçekten özlediğim aklıma geldi.

(25)

Kutsi, benim gibi sınıfımızın vasat öğrencilerindendi. Vasattı, ama son sınıfta iken aramızda bütünlemeye kalmadan mezun olan tek kişi oydu. Önce İstanbul’da Galatasaray Kimya’da okudu, daha sonra Sosyal Antropolojiden mezun oldu. Üniversitede iken sık sık bir araya gelir, Fenerbahçe maçlarına giderdik. Hasta Fenerbahçelidir ve şimdi İstanbul’da oturduğu için Fenerbahçe’nin antrenmanlarını dahi kaçırmaz. Üniversite bittikten sonra Kutsi Ankara’ya yerleşti ve evlendi. Bir süre Kıbrıs Hava Yolları’nda çalıştı. Ankara’da iken ailecek görüşürdük. Sonra tekrar İstanbul’a taşındı, ticarete atıldı, şans yanında olmadı, ticari hayatta başarısız oldu. Daha sonra TÜBİTAK’ta işe girdi ve oradan emekli oldu. Oğlumu görmek için İstanbul’a gittiğim zamanlar bana evini açtı, dostluğunu, arkadaşlığını sundu. Yaşamımda şükran duyduğum ender insanlardan olan Kutsi’yle hala görüşürüz. Bazen İstanbul’da, bazen Ankara’da. Daha olmadı telefonla ararız birbirimizi.       

(26)

1970’li yıllarda Konya Öğrenci Yurdu, Cerrahpaşa’dan Feriköy’e taşındı. Cerrahpaşa yurdunda kalan herkes, eğer o zamanlarda Volkan Konak’ın   ‘vay seni cerrahpaşa / içmem suyundan içmem / içmem suyundan içmem / oyyy / bir dahaki seneye / yolcuda gelur geçmem / yolcuda gelur geçmem’ diyen o güzel türküsü olsaydı, mutlaka bu türküyü söyleyerek veda ederdi Cerrahpaşa Yurduna. Yurdun koşulları o kadar kötüydü yani. Feriköy’deki yurdun fiziksel koşulları Cerrahpaşa’dan çok daha iyiydi. Cerrahpaşa ile kıyaslandığında beş yıldızlı otel gibiydi adeta. Yurdun hemen önünde pazar kurulurdu. Feriköy’ün kızları, kadınları gelirdi pazara. Pazar yeri bizim çapkınlık alanımızdı. Kartvizitimiz olmadığı için yurdun telefonunu ve ismimizi yazdığımız küçük kâğıtlar cebimizde dolaşırdık pazaryerinde. Ama utanırdık, çekinirdik veremezdik kimseye. Palamudun tanesinin iki buçuk liradan satıldığı o günlerde, başyemeğimiz ızgarada yapılmış palamut, çoban veya roka salatasıydı. Yazın domates çıktığında bol bol menemen yapar yerdik.

(27)

Geçenlerde bir akşam telefonum çaldı. Arayan kişi anılarımın ilerleyen bölümlerinde yer vereceğim arkadaşım Akif Kurtuluş idi. Yıllarca Ankara’da avukatlık yapan Akif, Ankara’dan ayrılmış Bodrum’a Gümüşlük’e yerleşmişti. Karşılıklı hal hatır sorduk. Sonra Akif abi sana çok eski bir arkadaşını vereceğim dedi. Telefondaki kişi “Ben Caner, Feriköy’den Caner. Hatırladın mı?” diye sordu. “Unutmadım ki, hatırlayayım” dedim. Sonra konuşmasını şöyle sürdürdü: “Akif’in daha önce Ankara’da avukatlık yaptığını duyunca seni tanıyıp tanımadığını sordum, o da nasıl tanımam o bizim abimiz dedi. Seni anlattı biraz. Ben de seni İstanbul’dan Feriköy’den, öğrencilik yıllarından tanıdığımı söyledim. Ortak anılarımızı anlattım. Sonra da hemen seni aradı.” Benim siz nereden tanışıyorsunuz diye sormam üzerine “Nejat İşler benim çok eski arkadaşım. Ben de Gümüşlük’e yerleştim. Nejat Gümüşlük Spor Futbol Kulübü’nün başkanı, ben de takımın hocalığını yapıyorum. Akif’te Nejat’ın arkadaşı ve takımın yöneticilerinden, bu münasebetle tanışıyoruz” dedi.  Caner Erkin. Doğma büyüme Feriköylü. Feriköy’ün eski futbolcularından. Bir ara Konya Spor’da da futbol oynadı. Dünyanın en temiz insanlarından birisi. Onu Feriköy’de Münir’in kahvehanesinde tanıdım. Sene 1970. Sonra uzun yıllar görmedim onu. Yıllar yıllar sonra Konya Spor’a transfer olduğunda Konya’da, o, ben, Aziz Yaşar bir akşam yemeğinde birlikte olduk. Sonra birbirimizin izini kaybettik. Yıllar yıllar sonra sesini duymaktan, izini bulmaktan son derece mutlu oldum. Caner telefon görüşmemizde “nerede ve nasıl tanıştığımızı hatırlayıp hatırlamadığımı” sordu. “Münir’in kahvesinde tanışmıştık sanırım” dedim. O nasıl tanıştığımızı unutmamış, anlatınca ben de hatırladım. Şöyle anlattı tanışmamızı: “Ben Münir’in kahvesine geldim. Bütün masalar doluydu. Bir tek senin masan boştu. Tek başına oturmuş kitap okuyordun. Oturabilir miyim diye sordum. Tabii buyurun dedin. Oturdum. Elimde simit vardı. Sana da ikram ettim. Bir parçasını aldın. Sonra sohbet etmeye başladık. Benim nikâh tanıklığımı yaptın. Ben de, eşim de seni hiç unutmadık. Böylece başlayan arkadaşlığımız daha sonra gelişti. Senin sayende solcu oldum. Hala da solcuyum.” Duygulandım çok. Gözlerim nemlendi. Mutlaka görüşelim dedik. Bodrum’a gitmem artık benim için farz oldu. Önceki dönem Muğla Barosu Başkanı olan, benim çok sevdiğim, çok değer verdiğim bir insan olan Mustafa İlker Gürkan’ı ziyaret için Bodrum’a gitmeyi planlıyordum. Şimdi hem onu, hem sevdiğim, değer verdiğim Akif Kurtuluş’u, hem de Caner’i görmek için Bodrum’a gitmem gerek artık benim için farz oldu. Mart’ta, olmadı Nisan’da mutlaka gideceğim Bodrum’a.            

(28)

Yurdun tam karşısında bir bakkal vardı. Madamın bakkalı. Madam Rum asıllıydı. Arasıra sohbet ederdik. Bize, eski İstanbul’la ilgili anılarını, genç kızlık anılarını anlatırdı gözleri nemli. Paramız olduğunda, Kurtuluş’taki adını kurucusu Madam Despina’dan alan eski Rum meyhanesine gider kafa çekerdik. Keyifli, güzel günlerdi. İstanbul’dan ayrıldıktan yıllar sonra, İstanbul’a geldiğim birkaç sefer, Ümit Köseoğlu ile birlikte gittik Despina’ya. Mekân aynıydı, ismi de aynıydı. Ama Despina, eski Despina değildi. Ruhu gitmiş, kimliği, kişiliği, büyüsü ve dokusu bozulmuştu. Yıllar, bizden olduğu gibi Despina’dan da çok şeyi alıp götürmüştü yani. 

Kur masayı Madam Despina / Kirli beyaz muşamba örtüleri ser / Çek sediri asmanın altına / Yanında bir ince Müzeyyen Abla / Yine mi güzeliz, yine mi çiçek? / Hamdolsun taze mi bitti topik / Canın sağ olsun / Amanın yine mi güzeliz, yine mi çiçek / Hamdolsun / Altınbaş kadehe yağ gibi dolsun / Gece çok geç, arzular şelale / Haber etsek o yâre / Gelse Bomonti’den / Şereflendirse bizi / Olsak teyyare

Bu sözler Sezen Aksu’nun ‘Yine mi Çiçek’ isimli o güzel şarkısının sözleri. Rumca ‘ay’ anlamına gelen Despina için yazılmış ve bestelenmiş. Madam Despina’da ay kadar, doğan ay kadar güzel, batan ay kadar hüzünlüymüş gençliğinde. Ben görmedim, görenler öyle anlatıyor Despina’yı. Ama biz 6-7 Eylül 1955’de öldürdük Despina’ları. Oysa onlar bizdik, biz onlardık. Onları öldürmekle kendimizi, kendi güzelliklerimizi de öldürdük bir bakıma. Ve de çok yazık ettik hem onlara hem de kendimize.        

(29)

Beni nereden ve nasıl bulduklarını, kimin tavsiye ettiğini şimdi hatırlamıyorum, bir gün orta yaşlı, şık giyimli, kibar bir beyefendi geldi yurda. Feriköy’de bizim yurda yakın bir yerde oturuyorlardı. Benden Saint Benoit Lisesi’nde okuyan oğluna İngilizce dersi vermemi istedi. Kabul ettim. Aile olarak çok zarif, çok görgülü, çok düzgün insanlardı. Çocuk da sevimli, zeki bir çocuktu. Her dersin sonunda çocuğun annesi ücretimi bir zarf içinde verirdi. İlk zarfı alınca çok şaşırmış ve hatta heyecanlanmıştım. Evden dışarı çıkınca aşk mektubu mu acaba diye heyecanla zarfı açtığımı, içinde para olduğunu görünce fesatlığımdan dolayı çok utandığımı hatırlıyorum. Paranın zarf içinde verilmesi gerektiğine ilişkin adab-ı muaşeret kuralını bu münasebetle öğrenmiş oldum.    

(30)

Bizim yurdun hemen yanında Elazığ Öğrenci Yurdu vardı. Öğrenci olayları giderek tırmanıyordu. Bizim yurtta da solcu-sağcı bölünmesi vardı. Ben solcuydum, ama sağ gruptan da iyi arkadaşlarım vardı. Solcu arkadaşlar, benim onlarla arkadaşlık etmemden rahatsız olurlardı. Bu tavrı anlamaz, hayatın sadece siyasetten, ideolojiden ibaret olmadığını, hayatta siyasetten bağımsız olarak arkadaşlıkların da olduğunu, insanları birbirine bağlayan tek bağın siyasal görüşlerinden ibaret bulunmadığını anlatmaya çalışırdım. Anlayan da olurdu, anlamayan da.

O yıllarda arkadaşlık kurduğum muhafazakâr görüşlü kişiler arasında, benim her zaman değer verdiğim, sevdiğim, saygı duyduğum, arkadaşlığımızı daha sonra Ankara’da da sürdürdüğümüz avukat Özber Duvarcı vardı. Özber, o zaman da, el’an da sakin, beyefendi, milliyetçi, herkese, her görüşe karşı saygılı, demokrat bir insandır. Son derece düzgün, dürüst, donanımlı bir avukattır. Onun insanlığını, arkadaşlığını, solcuyum diyen, kendisini öyle tarif eden, ama bırakın solcu olmayı adam olmayan pek çok kişiye değişmem.    

(31)

O yıllarda anlayamadığım bir diğer şey de, bazı solcu arkadaşlarımızın, hemen her şeye ‘küçük burjuva’ yaftası yapıştırmalarıydı. Onlara göre, tıraştan sonra losyon kullanmak, temiz giyinmek, kravat takmak, ayakkabılarını boyatmak, yeni bir gömlek, t-shirt ve benzeri şeyler satın almak, bunları giymek, filtreli sigara içmek küçük burjuva alışkanlıklarıydı. Oysa onlara göre devrimci/solcu pasaklı olmalıydı. Saçı sakalı birbirine karışmalıydı. Temiz değil, pis kokmalıydı. Sırtında parkası, ayağında postalı olmalıydı. Sigara içiyorsa eğer, filtreli sigara içmemeliydi.

Ben küçüklüğümden beri temizlik alışkanlığı olan, şık değil belki, ama temiz giyinmeye özen gösteren birisi olarak bütün bunları çok yadırgıyordum. ‘Küçük burjuva alışkanlıkları’ olarak nitelendirilen ve sol jargon adına ayıplanan bütün bunlar, aslında ve bana göre kentli olmanın asgari gerekleriydi. Aksini savunmak köylülüktü. Solcu, çok solcu, sıkı devrimci olan bu arkadaşların bilmedikleri şey, burjuvaziye karşı çıkan Marks’ın kendisinin burjuva, kuramının da burjuva kültürünün ürünü olmasıydı.

Tarzımdan dolayı beni küçük burjuva olarak nitelendiren bu arkadaşlarımıza, yeri geldiğinde Nazım Hikmet’le ilgili şu anekdotu anlatırdım; Hapishanede iken Nazım Hikmet’in siyatik/romatizma ağrıları tutar. Dayısı Ali Fuat Cebesoy’a mektup yazar ve kuştüyü yatak yastık ister. Bunu öğrenen hapishane müdürü Nazım Hikmet’i çağırır ve ‘Nazım Efendi, siz eşitliği savunan bir insansınız, arkadaşlarınız saman yatak yastıkta yatarken siz nasıl kuştüyü yatak yastıkta yatacaksınız, bu mu sizin eşitlik anlayışınız’ der. Nazım gülümser, devrimci onu yemez, bunu giymez, onu sürmez, bunu içmez diyen solcularımıza kapak olan şu yanıtı verir: ‘Sayın Müdür Bey, biz sefalette değil, refahta eşitlik istiyoruz.

İşin asıl üzücü olan tarafı, Marks’ın değişimin felsefesini yapmış, diyalektik materyalizmin dayandığı temel paradigmanın değişim olmasına rağmen,  bir kısım solcu ve devrimci arkadaşımızın, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, çok fazla değişmemiş olmaları, köylülüklerini, lümpenliklerini aynen devam ettiriyor bulunmaları, zamanın ruhunu anlayamadıklarından, değişimin gücünü kavrayamadıklarından olsa gerek, pek çok alanda ve konuda getirilen yenilikler ile değişimlere karşı çıkmalarıdır.                  

(32)

Bizim yurdun hemen yanındaki Elazığ Öğrenci Yurdu’ndaki öğrencilerin bir kısmı ile yakın arkadaştık. Onlar kendilerinin Kürt olduklarını söylüyorlardı. Ben o zamana kadar ne ailemden, ne hocalarımdan, ne okuduğum okullardan, ne de çevremden Kürtlere karşı olumsuz bir mesaj, bir telkin almamıştım. Kolejde Kürt arkadaşlarımız vardı ve onlarla aramızda hiçbir sorun olmamıştı. Hatta bu arkadaşlarımızın Kürt olduklarını dahi çok zaman sonra öğrenmiştik. Kürtlerle ilgili olarak ne evde, ne okulda ayrımcı bir tavra da hiç tanık olmamıştım. Hatta ailemize gelin veya damat olarak giren Kürt akrabalarımız vardı. Bu akrabalarımıza karşı da hiç kimse olumsuz ve ayrımcı bir tavır içinde değildi.

Elazığ Öğrenci Yurdu’ndaki Kürt arkadaşlarla birlikte bir akşam Devrimci Doğu Kültür Ocağı’nın toplantısına gittim. Oradaki konuşmacılar, Çanakkale’de, İstiklal Harbi’nde, Kürtlerle Türklerin birlikte savaştıklarını, Cumhuriyeti birlikte kurduklarını, ama daha sonra dışlandıklarını, Türkler tarafından ezildiklerini, asimile edildiklerini, dillerini konuşamadıklarını, kültürlerini geliştiremediklerini, buna karşı mücadele ettiklerini ve edeceklerini ifade ettiler.

Dinlediklerim beni gerçekten çok şaşırtmıştı. Toplantıdan çıktıktan sonra düşüncemi sorduklarında; ‘Kürtlerin böyle bir travmaları olduğunu bilmediğimi, buna ilk kez tanık olduğumu, hepimizin sol tahayyüle mensup bulunduğumuzu, buna göre temel sorunun etnik değil, sınıfsal olduğunu düşündüğümü, ama bugün temel sorunun sınıfsal değil, etnik olduğunu gördüğümü, bu durumda Kürtlerin hak ve özgürlüklerini elde etmek için mücadele etmelerinin hakları olduğunu, onurlu bir halk iseler bunu yapmaları gerektiğini, ama Misak-ı Milli sınırlarıyla çizilmiş vatanımı korumanın benim de görevim ve onurum olduğunu, o zaman savaşmamız gerektiğini, artık bundan sonra kendilerini solcu olarak görmeyeceğimi, Kürtçü olarak kabul edeceğimi, Türk olarak ben kendim Türkçülüğü ret ederken, Kürtlerin Kürtçülük yapmalarını doğru bulmadığımı, hak aramanın ülke bütünlüğünü koruyarak tamamen demokratik ve meşru bir zeminde yürütülmesi gerektiğini, bunun Türklerin de, Kürtlerin de yararına olduğunu’ söyledim. Benim bu söylediklerimi sanırım onlar da beklemiyorlardı. Ondan olacak çok şaşırmışlardı.         

Nietzsche, kendisinden sonra gelecek yüzyılın etnik ve kültürel milliyetçiliğin yüzyılı olacağını söyler. Zaman, o zaman bizim inandıklarımızı, savunduklarımızı, yani Marks’ı değil, gelecek yüzyıl sınıfların mücadelesine değil, etnik milliyetçiliğe, kültürel milliyetçiliğe, mikro milliyetçiliğe tanık olacaktır diyen Nietzsche’yi haklı çıkardı. Bugün ve yakın geçmişte, hem ülkemizde, hem de uluslararası alanda yaşadıklarımız, Nietzsche’nin bu öngörüsünü doğruluyor.   

(33)

Bana göre Kürtlerin şansızlığı, en başta Abdullah Öcalan ve PKK olmak üzere, silahı ve şiddeti tercih eden liderlerinin olmasıdır. Martin Luther King gibi, ‘Şiddeti reddetmek, inancımın ilk maddesidir. Ve son maddesidir’ diyen Gandi gibi sivil itaatsizliği tercih eden bir liderleri olsaydı, silahın yerine, şiddetin yerine, kan dökmenin yerine, yakıp yıkmanın yerine, insanların vicdanına hitap eden, silah kullanmayı, şiddeti reddeden bir mücadele şekli olan sivil itaatsizliği benimsemiş ve seçmiş olsalardı, sanırım pek çok konuda, ama en başta kimlik konusunda, kültürel haklar konusunda, ana dilleri konusunda yaşadıkları sorunların çözümüne daha kısa sürede ve daha kalıcı biçimde katkı yapmış olurlardı. Türkiye’de bu kadar acı çekmemiş, Kürt veya Türk hepsi bu ülkenin çocukları olan binlerce gencini, insanını kaybetmemiş, bu kadar şehit vermemiş, hayatlarının kalan kısmını sakat geçirmeye mahkûm bu kadar gazi olmamış olurdu.    

(34)

Ben hayatta en çok babama yalan söyledim’ demiştim ya bu yalanlarım devam ediyordu. Fakültedeki ders durumum hakkında babama yalan söylediğim, o zaman – 70’li yıllar – ve hala Konya’da avukat olan Haydar Nurallahoğlu’nun babama yazdığı mektup üzerine ortaya çıktı. Haydar Nurullahoğlu rahmetli babama yazdığı mektupta özetle şöyle diyordu; ‘Mahdumunuz Ahsen’in solculuğu tehlikeli bir durum arz ediyor, Konya Yurdunda solcuların lideri durumunda, baba olarak tedbir almanız gerekiyor, ayrıca ders durumu da hiç iyi değil, daha şimdiden iki sene kaybetmiş durumda.’ 

Bu mektup üzerine rahmetli babam ders durumumu fakülteden sorarak gerçeği öğrenmişti. Babama yazdığı bu mektuptan dolayı Haydar Nurullahoğlu’na o zaman çok kızmış, Konya’da yolunu keserek ağzıma geleni söylemiştim. Ama şimdi itiraf etmem gerekir ki, Haydar Nurullahoğlu, bu mektubuyla beni ağır bir yükten kurtarmış, babamın koruyucu elinin benim üzerime biraz daha fazla uzanmasını sağlamıştı.

Zaman geldi geçti, pek çok şey geçmişte kaldı, unutuldu, üstü kapandı veya kapatıldı ve biz Haydar Nurullahoğlu’yla sonradan çok iyi ahbap olduk.  O zaman çok kızdığım Haydar Nurullahoğlu’nun avukatlığını dahi yaptım. Hala görüşürüz. Yüz yüze olmasa bile telefonlaşırız. Daha çok da o arar, halimi, hatırımı sorar. O benden daha vefalıdır yani.    

(35)

Yurttaki çatışmalar doruk noktasına ulaşmıştı. Derken bir gece yurtta dinamit patladı. Dinamiti atan, tıp fakültesinde öğrenci olan Kenan’dı. Kenan yakın arkadaşımızdı. Feriköy’deki yurda gelmeden önce, kısa bir süre, Beyoğlu’nda, Yeşilçam’da aynı evde birlikte kalmıştık. Kenan o tarihlerde Konya’dan yeni gelmişti. Saf, temiz, çalışkan, zeki bir Anadolu çocuğuydu. Babası öğretmendi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okuyordu. Daha sonra, aynı evde birlikte kaldığı isimleri bende saklı bazı ortak arkadaşlarımızın etkisinde kalarak keskin bir solcu ve hatta militan oldu.

Bu olay sonrasında, yurtta kalmam imkânsız hale geldiği, İstanbul’da kalacak yerim olmadığı için zorunlu olarak Ankara’ya döndüm. O sıralar Kenan aranıyordu. Bir süre Filistin’e gidip geldiğini duymuştum. Beni aradı. Onu görmeye ODTÜ’ye gittim. Deniz Gezmişler ile birlikte ODTÜ’de saklanıyorlardı. Birlikte ODTÜ Stadının tribünlerine oturup sohbet ettik. Bulunduğu noktadan rahatsızdı. Hatta pişmandı. Belki de ben öyle algıladım. O duygular içinde bana ‘bu olaylardan uzak durmamın, okulumu bitirmemin daha uygun ve doğru olacağını, kendisinin girdiği yolun bir çıkmaz sokak olduğunu bildiğini, artık geri dönmesinin mümkün olmadığını, yürüdüğü yolun kendisini nereye götürür ise oraya kadar gideceğini’ söyledi.

Bu olay benim hayatımdaki dönüm noktalarından birisidir. Çünkü o gün oraya, onlara katılmak üzere gitmiştim. O günden bugüne aradan 40 yılı aşan bir süre geçti. Kenan’dan bir daha hiç haber almadım. Yaşıyor mu, yaşamıyor mu, yaşıyor ise nerededir bilmiyorum. Yaşıyorsa Allah selamet versin, vefat etmiş ise eğer, nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun.  

 (36)

Ankara’dan döndükten sonra, ben, Vasfi Tüzün ve birkaç arkadaşla birlikte Kurtuluş’ta bir ev kiraladık ve oraya yerleştik. Bir süre kaldığımız o evde, çok neşeli zamanlarımız, güzel günlerimiz oldu. Bol bol kitap okuyor, fena halde solcu olduğumuzdan teorik yönden kendimizi geliştirmeye çalışıyorduk. Ev tam bir devrimci karargâhıydı. Arananlar gelip bizim yanımızda kalırlardı. Rahmetli babam, aile dostumuz Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili Fakih Özfakih ile birlikte bu eve beni görmeye gelmişti.  Kapıdan içeriye girdiğinde antrede tam karşısında duran Che’nin koca posterini görünce hayretler içerisinde bana, ‘sen İstanbul’a okumaya mı, yoksa devrim yapmaya mı geldin’ diye sormuş, biraz öfkeli, benden oldukça umudunu kesmiş bir şekilde oradan ayrılmıştı.

Kurtuluş’taki bu evde, İngiltere’ye staja gitmek için İstanbul’a gelen kolejden sınıf arkadaşlarım Ali Karabulut ve Hasan Tatlıdil’i ağırlamıştık bir gece. Evin bahçesinde gecenin geç vaktine kadar oturup sohbet etmiştik. Her ikisi de o zamanlar Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenciydi.

(37)

Ali, daha sonra Ankara’da Eskişehir Yolu üzerindeki Çayır Mera Zootekni Enstitüsü’nün Müdürlüğünü, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanlığını, Uludağ Üniversitesi’nin Rektör Yardımcılığını yaptı. Çayır Mera’da müdür iken Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri iş başındaydı. O süreçte siyasi görüşlerinden dolayı Ali’nin hakkında bir dolu dava açıldı. Bu davaların hepsinde Ali’nin avukatlığını ben yaptım. Bir dava dışında tüm davalar lehine sonuçlandı. Çünkü hepsinde haklıydı.

Kısmen aleyhine sonuçlanan dava, şarbon hastalığına yakalanan bir ineğin itlafı, bunu takiben tüm organlarının yok edilmesi nedeniyle devletin uğradığı zararın tazminiyle ilgiliydi. Bu davada bilirkişilik yapan bir meslektaşımız, ineğin yok edilen bazı organlarının gecekondu bölgesindeki fakir fukaraya satılabileceğini, o nedenle sürüm/pazar/piyasa değeri olabileceğini gerekçe göstererek zarar hesabı yapmıştı. Hesaplanan bu miktar mahkemece hüküm altına alındı. O tarihlerde yoğun biçimde bilirkişilik yapan bu meslektaşımıza, daha sonraki bir karşılaşmamızda, ‘ineğin şarbon olduğunu bilmesi durumunda kendisinin veya bir başkasının, herhangi bir parçasını yemek üzere satın alıp almayacağını’ sordum. ‘Ben almam, ama belki alan olur, o ihtimale göre hesap yaptım’ dedi. ‘Sen kasap mısın da bu davada bilirkişi olarak görüş bildirdin’ şeklindeki soruma; ‘O benim değil, mahkemenin sorunu’ dedi ve pişkince güldü. Mahkeme kararı, miktar yönünden temyiz edilemediği için Yargıtay incelemesinden geçmeden kesinleşti. Bu davayı, Türkiye’de adaletin nasıl dağıtıldığı hususunda ilginç bir örnek olduğu ve benim içimde hala bir ukde olarak kaldığı için paylaştım sizinle.

Ali Karabulut siyaset kurumunun kendisiyle çok fazla uğraşmasından bıktığı, yorulduğu için Çayır Mera Zootekni Enstitüsü’ndeki görevinden ayrıldı, doktorasını daha önce yaptığı için akademisyen olarak Bursa’ya, Uludağ Üniversitesi’ne gitti. Orada profesör ve rektör yardımcısı oldu. Çalışkan, son derece başarılı, dürüst, düzgün bir insandı. Nitelikli bir akademisyendi. Ne yazık ki kanser oldu. Daha çok önemli, değerli hizmetler yapacak bir yaşta, genç yaşta vefat etti.  Işıklar içinde yatsın. Mekânı cennet olsun.

(38)

Hasan Tatlidil, ela’n Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde profesördür. O da son derece başarılı bir akademisyendir. Çalışkandır, dürüsttür, iyi bir entelektüeldir, rahmetli Ali gibi sıkı bir sosyal demokrattır. Ne yazık ki, Cumhuriyet Halk Partisi, Ali gibi ondan da gereği kadar yararlanamamış, o da siyasetten kendisini genç yaşta emekli etmiştir.  

Kurtuluş’ta kaldığımız evin kirasını bir süre sonra ödeyemez duruma düştük. Biraz da borç takarak evden ayrıldık, daha doğrusu kaçtık. Ev sahibimiz taksi şoförüydü. Avukat olduktan sonra borcumuzu ödemek için o eve gittim. Evin sahibi taksi şoförü ölmüş, ev bir başkasına satılmıştı. Borç olarak hatırladığım miktarı bir fakire sadaka olarak vererek vicdanımı rahatlattım.       

(39)

Feriköy yurdundaki en değerli kazancım, benden birkaç yıl sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptıran Aytekin Olcay’ı tanımak oldu. Aytekin Olcay son derece yumuşak, sevgi dolu, dürüst, ahlaklı, düzenli, disiplinli bir insandı ve benim can arkadaşımdı, dostumdu. Birlikte ders çalışır, sohbet eder, şarkı, türkü söylerdik. Sesi çok güzeldi. Hem saz çalar, hem de türkü söylerdi. Arkadaşlığımız sadece üniversite arkadaşlığından ibaret değildi. O yıllarda, yani 70’li yıllarda yazları ailecek Konya’ya gittiğimizden, yaz tatillerini Konya’da geçirdiğimizden, arkadaşlığımız orada da devam etti. Fakülteden mezun olduktan sonra Konya’da avukatlık yapmaya başladı. Aynı yıllarda ben de Ankara’da avukatlık yapıyordum. Bazı davaları birlikte takip ediyorduk. Fakülte’de iken nişanlı olduğu Ümran Hanım’la evlendi. Mutluydu. Umut isimli şimdi Konya’da avukat olan bir oğlu oldu. 12 Eylül’den üç beş ay önce Çağdaş Avukatlar Derneği’nin toplantısını basan sağcı bir militan tarafından öldürüldü. Katili aslında onu değil, orada bulunan Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Av. Mustafa Kısacık’ı öldürmek için gelmişti. Aytekin elinde silahı olduğunu fark ettiği katilinin üzerine fırlayıp boğuşmaya başladığında, orada bulunanlardan, bir dönem, bir ilimizde Baro Başkanı olan, çok solcu bir arkadaşımız masanın altına, diğerleri koltuğun arkasına saklanmış, tek başına katiliyle boğuşan Aytekin orada can vermişti. ‘Yaşayanlar seven sevene dünyada, / Biz öldüğümüzle kalmıştık…’ diyor Cemal Süreya. Can arkadaşım Aytekin de ‘öldüğüyle kalmıştı.’ Şimdi onun hatırasının arkasından Eyüboğlu’nun Orhan Veli’nin ölümüyle ilgili yazdığı yazıyı bitirirken dediğinden esinlenerek ‘Aytekin öldü / Şimdi, o / Yaz denizi gibidir.’ diyor ve aziz hatırası önünde saygıyla, sevgiyle, özlemle eğiliyorum.

(40)

O yıllardan kalan bir değerli arkadaşım da Ahmet Ergun’dur. Şimdi Konya’da avukatlık yapan Ahmet’le arkadaşlığımızı 70’li yıllardan günümüze kadar taşıdık. Ahmet’i benimle rahmetli Aytekin tanıştırmıştı. Aytekin ile Ahmet, bir süre Konya’da birlikte avukatlık da yapmışlardı. Ahmet, İstanbul Hukuk Fakültesi’ne benden bir kaç yıl sonra gelmişti. Arkadaşlığımız fakülteden ziyade yaz tatillerini geçirdiğim Konya’da pekişti. Rahmetli babası Besim Ergun Konya’da avukattı. Son derece temiz, dürüst, saf, iyi niyetli bir insandı. Konya’nın köklü ailelerindendi. Görmüş geçirmiş bir insandı. Rahmetli babamla da dostlukları vardı. Babam kendisine ‘Besim Abi’ diye hitap eder, saygı gösterirdi. Babam benden, Besim Amca’da Ahmet’ten şikâyetçi ve dertliydi. Besim Amca, bir yaz tatilinde bürosunun önünden geçmekte olan babamı bürosuna davet etmiş ve bütün saflığıyla ‘Ahmet Bey, benim oğlan da senin oğlan gibi İstanbul’da hukuk fakültesinde okuyor, sağdan soldan komünist olduğunu duyuyorum, bu komünizm nedir, iyi midir, kötü müdür, sen bilirsin bana bunu bir anlat’ diye sormuş. Babam da ‘sıkma canını, benim oğlum da komünist, büyüyünce iyileşirler’ diyerek Besim Beyi rahatlatmış. Ahmet de, ben de bunu hala aramızda konuşur, babalarımızı yâd eder ve de bu anıya ikimiz de çok güleriz. 

(41)

Feriköy yurdunda tanıştığım ve sonra kadim dostum olan bir diğer Konyalı arkadaşım Aziz Yaşar’dır. Aziz, siyasi düşünce olarak bize yakın olmakla birlikte, siyasetle pek ilgili değildi. Yurtta çoğu zaman tek başına oturur, herkese mesafeli durur, çok fazla konuşmazdı. Ağır abiydi yani. Giderek iyi arkadaş olmuştuk. Birlikte sohbet eder, Kanlıca’ya yoğurt yemeye giderdik. Üç kuruş para kazanmak, öğlenleri Fatih Camii’nin aşevinde bir kap yemek yemek için birlikte Balat’ın, Fatih’in, Şişhane’nin en ücra sokaklarına kadar ev ve işyeri anketi yapmak için dolaşmıştık.  Aziz’le birlikte İspanyolca öğrenmek için Tüneldeki İspanyol Kültür Derneği’ne yazılmıştık. Asıl amacımız İspanyolca öğrenmekten daha çok kız arkadaş edinmekti. Asıl amaç hasıl olmayınca, dil öğrenmekten sıkılıp İspanyol Kültür Derneği’ne gitmekten vazgeçmiştik. Pazar günleri, o zaman daha henüz yanmamış olan Harbiye’deki Şan Tiyatrosu’na, Münir Nurettin Selçuk konserlerine giderdik. Üstadın ‘Zil, şal ve gül / Bu bahçede raksın bütün hızı / Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı  / Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir / İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir’ diyen o güzel sesi, bizi de yanına alır, Şan Sineması’ndan dışarıya çıkar, Elmadağ’ı, Nişantaşı’nı, Beyoğlu’nu dolaşır, sonra geri gelirdi. Çok sık sinemaya, ara sıra da tiyatroya giderdik. Kenterler, Devekuşu Kabare, Halk Oyuncuları favorilerimizdi. 

Aziz daha sonra yurttan ayrılmış, Etiler’de bir eve çıkmıştı. Ara sıra da olsa görüşüyorduk. Sonra koptuk birbirimizden. Yıllar sonra Ankara’da karşılaştık. Aziz gece hayatının ve gazinoculuğun içine girmişti. Portekizli bir hanımla evlenmiş, iki oğlu olmuştu. 1983-84 yıllarıydı. Eşinden yeni ayrılmıştı. O sırada ben de ilk eşimden boşanmaya çalışıyordum.  İkimiz de sıkıntılı ve mutsuzduk. Hemen her gece, Aziz’in dostlarının işlettiği ayrı bir pavyona, bara ya da gece kulübüne gider, geç vakitlere kadar oturur, konuşurduk. 

(42)

Pavyonlar, alkol, ter, üçüncü sınıf parfüm kokardı. Kötü kokardı yani. Loş ışığın altında kadınlar güzel görünürdü. Gerçekten güzel miydiler? Bize mi öyle geliyordu? Bilmiyorum. Hepsi çok yorgun, mutsuz ve umutsuzdular. Acı doluydular. Yaşadıkları şeylerden olsa gerek, yaşlarından daha yaşlıydılar. Gülerken dahi acılarını içlerine akıtan bir halleri vardı. Buradaki küfürlü konuşmaları, dumanlı havayı, müziğin arabeskliğini, ahenksizliğini sevmiyordum. Mavi, yeşil, kırmızı ışıklı ambiyansın, içinde sıkışıp kaldığım olaylardan, her şeyin düz bir çizgide ilerlediği, sürprizden uzak rutin hayattan beni az da olsa uzaklaştıran içki, farklı insanlar ve konular, ilk zamanlar bana biraz değişik ve çekici gelmişti. Ama giderek bütün bunlar, beni sıkmaya, bana ters gelmeye başladı. Mesleğimi icra edebilmem için biraz daha düzenli ve disiplinli bir hayata ihtiyacım vardı. Bir süre sonra bu hayattan uzaklaşmaya başladım. O sıralar Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyesi olmamın ve şimdiki eşimle arkadaşlık etmeye başlamamın da bunda etkisi büyüktür.

(43)

Aziz’le olan dostluğumuz hala devam eder. İkimizde gece hayatından çoktan emekli olduğumuz için bir araya geldiğimizde, bol bol çay içer, ara sıra geçmişi konuşur, o zamanlar üzüldüğümüz şeylere, şimdi çok, ama çok güleriz. Her ikimiz de birbirimize Hilmi Yavuz’dan ödünç alarak şöyle söyleriz: ‘biz şimdi hangi hüzünden / aktık ve hangi nehirden / devrildik, söyle! / de ki kalbimizi / yorgun kömüre vurup savuran  / gene biz mi olacağız? / de ki acımız, ekmeğimiz, zaferlerimiz / de ki böyle böyle / de ki bir acıdan ötekine / nakliyekün / ede ede dürülen defterimizi / gene biz mi açacağız?’ İşte böyle bir şey! Hey gidi günler hey.    

(44)

Ve Yavuz Altan. Matematik hocası Mr. Stern’ün cebinde sigara paketi yakaladığında ve bu ne diye sorduğunda, ‘chocolate/çikolata’ diye yanıt veren sınıf arkadaşım Yavuz Altan. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Fakültesi’nden mezun olan Yavuz, Kolejdeyken değil, ama üniversite yıllarında en can arkadaşımdı. Birlikte maça, tiyatroya, sinemaya gider, klasik batı müziği dinler, sanat üzerine, felsefe üzerine, siyaset üzerine konuşurduk. En son okuduğumuz kitapları birbirimize anlatır, bunlar üzerinde tartışırdık. İçine kapanıktı çok. Özellikle geçirdiği trafik kazası sonucu bir gözünü yitirdikten sonra çok daha fazla içine kapanmıştı. Rafine bir insandı, iyi bir entelektüeldi, çok da duyguluydu. Evleri Aksaray’daydı. Ama o daha çok Langa’nın yakınında bir yerlerde olan anneannesinin evinde kalırdı. Bu evin tam karşısında bir otel vardı. Otelde konaklayan iki Fransız bayanla tanıştık bir akşamüzeri. O gece onlarla beraber gazinoya gittik. Sonra bara gittik. Dans ettik çokça. Bu, o zamanlar bizim çok da alışkın olmadığımız, aşina olmadığımız, hatta hiç bilmediğimiz bir eğlence tarzıydı. Ama çok keyif aldık. Fransız konuklarımızla, Türkiye üzerine, Fransa üzerine son derece düzeyli tartışmalar yaptık.

Yavuz üniversiteden mezun olduktan sonra Bursa’ya yerleşti, evlendi, bir kızı oldu. Ankara’ya geldiğinde eşimle birlikte evimizde misafir ettik. Geçmiş günleri, güzel günleri konuştuk. ‘Bana her şeyi söyleme, ben artık MİT ajanı oldum’ diye espri yapmış, sonra ‘eş durumundan’ diye eklemiş, bizi güldürmüştü.

Sonra. Sonra bir gün ölüm haberi geldi. Çok genç yaşta öldü. İnanıyorum ki o şimdi cennette. İmkânım olsa onun mezar taşına şunları yazardım; ‘Ve bir genç, şöyle dedi: Bize arkadaşlıktan bahset. / Ve o cevap verdi: Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. /  O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır. / O sizin sofranız ve ocak başınızdır. / Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

Bu dizeler Halil Cibran’a ait. ‘Arkadaş’ isimli şiirinde yazmış bunları. Yavuz’da, benim bu şiirdeki gibi arkadaşımdı, dostumdu. Soframdı, ocak başımdı. Ona sanatsal açlığımla, felsefi açlığımla, entelektüel açlığımla gider, onda sadece arkadaşlığı, dostluğu değil, bu açlıklarımı doyuracak gıdayı bulurdum. Ben de onun için öyleydim. Nur içinde yatsın. Allah gani gani rahmet eylesin. 

(45)

Kapalı alan fobim/korkum yoktur benim. Ama öğrenciliğimden beri kapalı yerlerde oturmayı, kütüphanelerde çalışmayı sevmem. Ondan olacak çay bahçelerinde, açık kafelerde oturmayı, o yerlerde kitap, gazete okumayı, çalışmayı çok severim. Halen de öyleyim. Mesela şimdi bunları, Ankara’da, Eskişehir yolu üzerinde, OPET’in yanındaki Kafes Fırın’ın bahçesinde yazıyorum. Ne de olsa eski alışkanlık. Bir de yıllardır kapalı yerlerde oturup kalktığım için böyle yerlere hasret kalmışım. Hem de çok. Öğrenciliğimde de en çok yaptığım şeylerden birisi çay bahçelerinde, kafelerde, kahvehanelerde oturmak, kitap okumak, ders çalışmaktı. Bazen Beyazıt’ta Çınaraltı’nda veya Küllük’te oturur ders çalışır, gazete, kitap okurdum. Bazen de Yenikapı’ya, Moda’ya veya Kalamış’a giderdim. Oralarda başka insanların olmasından, onların konuşmalarından, müziğin sesinden hiç rahatsız olmazdım.

(46)

Hatırladığım kadarıyla 1969 yılının sonbahar ayıydı. Beyazıt Meydanı’ndaki Küllük Kahvehanesi’nde ders çalışıyordum. Ilık bir İstanbul öğleniydi. Ortalık cıvıl cıvıldı. Sonbahar yaprakları ait oldukları ağaçtan sıkıldıklarından olsa gerek, caddelerde, sokaklarda, kaldırımlarda, havada sarı sarı koşturuyorlardı. Tam karşımdaki Beyazıt Meydanı’nda güvercinler karınlarını doyuruyor, kuşlar havada keyifle uçuyorlardı. Hemen önümdeki caddeyi ortadan ikiye ayıran demir korkulukların üzerinden birisi atlamaya çalışıyordu. Kırmızı bir atlet vardı üzerinde. Tam o sırada, gri elbiseli bir adam silahını kırmızı atletli gence yöneltti ve ateş etti. Kırmızı atletli genç yere düştü. Biz koşarak Küllük’ten aşağıya indik. O sırada birkaç kişi vurulan genci bir cipe bindirmek üzere sürükledi, cipe bindirdi ve alıp götürdü. Sonra öğrendik ki vurulan kişi ölmüştü. Adı Taylan Özgür’dü. Bizim de arkadaşımızdı. Kuşlar havada uçmayı sürdürüyor, güvercinler karınlarını doyuruyor, sarı yapraklar yerde, havada uçuşuyor, insanlar kaldırımlarda yürüyorlardı. Bir hayat, bir insanın hayatı sona ermişti, ama hayat, başkalarının hayatı devam ediyordu. 

Kimdi Taylan Özgür? Öğrenci liderlerinden birisiydi. Suçu neydi? Suçu, öğrenci liderlerinden birisi olmasıydı. Suçu, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Komer’in arabasını yaktığı iddia edilen gençlerden birisi olmasıydı. Birini mi öldürmüştü? Hayır. Öldürülmesi mi gerekiyordu? Birilerine göre evet. Kimdi o birileri? 45 yıldır kim oldukları tespit edilemedi. Faili meçhul olduğuna ve öyle kaldığına göre, herhalde işin içinde bazı derin eller, karanlık güçler vardı.   

(47)

70’li yıllarda hemen her yaz Adli Tatil’de ailecek Konya’ya giderdik. Konya’da, çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın geçtiği Öğretmen Evleri’ndeki evimizin çatı katında kalırdık. Ablam Birsen, o yıllarda yeni evlenmiş olduğundan, çatı katının terasında rahmetli kardeşim Affan’la birlikte açık havada uyur, gökyüzünü, yıldızları seyreder, hayaller kurar, sohbet ederdik. Gündüzleri Aytekin Olcay’la, Ahmet Ergun’la buluşur, kimi zaman Alaeddin Tepesi’nde, kimi zaman Zafer Meydanı’nda oturur çay içer, sohbet ederdik.

1970 ya da 1971 yılının yaz aylarından birinde yine ailecek Konya’daydık. Ben güz sınavlarına hazırlanıyordum. Yanlış hatırlamıyorsam, Borçlar Hukuku çalışıyordum. Rahmetli babam yanıma geldi, ne yaptığımı sordu. Borçlar Hukuku çalışıyorum dedim. Önümde sadece Borçlar Hukuku kitabı vardı. Bunu görünce Borçlar Kanunu nerede diye sordu babam. Ben de, kanuna ne gerek var, hoca kitabında her şeyi anlatıyor dedim. Bunun üzerine rahmetli babam, bana meslek hayatım boyunca hiç unutmadığım şu sözleri söyledi: ‘Yarın ileride ister avukat, isterse yargıç veya savcı ol, en iyi bildiğin konuda dahi kanuna bakmamazlık etme, bunu alışkanlık haline getir.

(48)

Avukatlık yapmaya başladıktan sonra, ara sıra da olsa herhangi bir hukuki konuda görüşünü sorduğumda, babamın, fikrini beyan etmeden önce ilgili kanunu açtığını, konuyla ilgili maddeleri bulup okuduğunu ve görüşünü bundan sonra açıkladığını gördüm. Babama bu alışkanlığı kazandıran, Ankara Hukuk Fakültesi’nden hocası olan ve kendisinden her zaman minnetle, şükranla bahsettiği Ernst Hirch’ti. Hirch’in Türkiye’deki herkesin, ama özellikle her avukatın, yargıcın ve savcının okuması gereken anılarında anlatmadığı, babamdan dinlediğim birkaç anıyı şimdi yeri gelmişken sizinle paylaşmak istiyorum.

(49)

Birinci anekdot şu; Ankara İstanbul arasındaki trende yolculuk yapan Hirch, konuşmalarından avukat olduklarını anladığı, Yargıtay’a duruşmaya giden veya duruşmadan dönen iki üç avukatla birlikte aynı kompartımanda yolculuk etmektedir. Yolculuk arkadaşı olan avukatlar, aralarında hukuki bir konuyu tartışmaktadırlar. Tartışma sonunda aralarında bir mutabakata varamayınca, kim olduğunu bilmedikleri Hirch’e dönerler ve ‘kim olduğunuzu, hukukçu olup olmadığınızı bilmiyoruz, aramızda hukuki bir konuyu tartıştık, ama bir sonuca ulaşamadık, hukukun temeli akıl ve mantıktır, o nedenle hukuki sorunlar bazen akıl yürütmekle de çözümlenebilir, konuyu size anlatalım, sizin de görüşünüzü alalım’ derler ve tartıştıkları konuyu anlatırlar.

Hirch ihtilaf konusu olayı dinledikten sonra, avukatlara, ‘yanlarında Türk Ticaret Kanunu olup olmadığını’ sorar ve var ise ‘vermelerini’ ister. Çantalarından hemen kanunu çıkarıp Hirch’e verirler. Hirch kanunu açar, ilgili maddeyi bulur, okur ve kendi görüşünü söyler. Hirch’in bu tavrına şaşıran, bu tavrından hukukla ilgisi olduğunu anlayan avukatlar, merakla Hirch’e kim olduğunu sorarlar. Hirch, ‘kim olduğumu söyleyeceğim, ama önce size kim olduğunuzu söyleyeyim’ der ve şöyle devam eder; ‘Hepiniz berbat hukukçularsınız. (Bu deyimi çok kullanırmış) Aranızda hukuki bir konuyu saatlerce tartıştınız, içinizden birinizin aklına kanuna bakmak gelmedi. Onun için berbat hukukçularsınız. Ben Hirch’im. Türk Ticaret Kanunu’nu ben hazırladım, ben şerh ettim. Ama öyle de olsa her konuyla, her hukuki sorunla ilgili olarak önce kanuna bakarım. Her hukukçunun da böyle yapması gerekir.

Rahmetli babam Hirch’in bu anısını anlatmış ve devamla az yukarıda da ifade ettiğim şu sözlerine şunları eklemişti; ‘Yarın ileride avukatta olsan, yargıç veya savcı da olsan kanuna bakmayı alışkanlık haline getir. Zira kanunda yer alan düzenlemeler kazuistik değil, soyuttur. O soyut düzenlemeler, sana bir somut olayda bir şey anlatırken, bir başka somut olayda başka bir şey anlatır. Bu da senin yorum yapma yeteneğini, becerini geliştirir. İyi hukukçu, her şeyi bilen kişi değildir. Esasen buna imkân da yoktur. Zira hiç kimse ayaklı kütüphane değildir. İyi hukukçu, önüne gelen olayla ilgili olarak neyi nerede arayıp bulacağını bilen, bulduğunu somut olaya uygulayan ve olayı çözebilen kişidir.’   

(50)

İkinci anekdot da şu; Yatılı okuyan babam ve diğer öğrencilerin günlük yaşamını takip eden Hirch, bir gün öğrencilerini, ‘sizi izliyorum, sabah etüde giriyorsunuz, sonra kahvaltı yapıyorsunuz, derse, dersten çıkıp tekrar etüde giriyorsunuz, akşam yemeğinden sonra yatakhaneye gidiyorsunuz. Hayatınızda sinema yok,  tiyatro, spor, opera yok. Ders dışında kitap da okumuyorsunuz. Yarın ileride avukat, yargıç veya savcı olacaksınız. Sadece hukuku bilmekle, sinemayla, tiyatroyla, sporla, operayla arkadaşlık etmeden, sanatla ilişki kurmadan iyi bir yargıç, iyi bir avukat veya iyi bir savcı olamazsınız. Bunun için rafine insan olmanız, entelektüel olmanız gerekir. Hobilerinizin olması gerekir. Kendinize zaman ayırmanız, emek vermeniz gerekir’ diyerek eleştirir.

Öğrenciler ‘köyden geldiklerini, yoksulluktan geldiklerini, okulda başarılı olamamaları durumunda, köye, yoksulluğa geri döneceklerini, onun için tek uğraşlarının ders çalışmak, tek hedeflerinin okulu bitirmek olduğunu, ayrıca sinemaya, tiyatroya, operaya gidecek veya kitap alacak paralarının olmadığını’ söylerler. Bunun üzerine Hirch ‘aranızda para toplayın, bununla kitap alın, hepiniz okuyun’ der. Öğrencilerin aklı bu öneriye yatar, öyle yapalım derler.

Ama akşam kendi aralarında yaptıkları değerlendirmede, kitabın herkes tarafından okunmasından sonra mülkiyetinin kime ait olacağı hususunda sorun çıkar. Ertesi gün sabah durumu Hirch’e anlatırlar. Hirch güler ve ‘kitapları okulun kütüphanesine bağışlarsınız, sizden sonra gelecek olan öğrenciler okur’ der. Öyle de yaparlar. 

(51)

Hirch büyük adamdır. Başlı başına bir tarihtir. Wiemer Almanyasını, Nazi Almanyasını, Atatürk Türkiyesini, İsmet Paşa Türkiyesini, Demokrat Parti Türkiyesinin az bir kısmını, daha sonra Demokratik Almanya dönemini yaşamış bir insandır. Almanya da yargıçlık, hocalık yapmış, Hitlerin zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelmiş, İstanbul ve Ankara Hukuk Fakültelerinde hocalık yaptıktan sonra Almanya’ya geri dönmüş, Berlin Üniversitesi Rektörlüğüne kadar yükselmiş bir bilim insanıdır. Türkiye’de 1937 ile 1950 yılları arasında yetişmiş pek çok avukatın, yargıcın, savcının, noterin, akademisyenin üzerinde emeği vardır, hakkı vardır. Anıları son derece değerli, eğitici, öğretici, yol göstericidir. Türkiye’deki her avukatın, her yargıcın, her savcının, her noterin, her akademisyenin, hukuk fakültesinde okuyan her öğrencinin ve hatta hukuk camiası dışında olan herkesin bu anıları okuması gerekir.

Geçenlerde Adalet Bakanlığı’nın tüm yargıç ve savcılara Hirch’in kitap olarak basılan anılarını dağıttığını duydum. Sevindim. Bunu yapmak her kimin aklına geldiyse, buna kimler öncülük etmiş ve destek vermişlerse, onlara teşekkür etmek gerekir. Ama Türkiye’nin Hirch’e olan borcunu ödemesi, vefasını, teşekkürünü, kadirbilirliğini göstermesi için bir şeyi daha yapması gerekir. O da,  kurulacak olan yeni bir üniversiteye Hirch’in adını vermektir. Bu hem Türkiye’ye, hem de Hirch’e yakışır, hem de çok yakışır. Türkiye’nin, Hirch’e olan vefa borcunu ödemesine de bir ölçüde vesile olur.   

(52)

1970 veya 1971 yılının yaz aylarından biriydi. Belki Temmuz, belki Ağustos ayında bir akşamüzeriydi. O sıralar hemen her gün gittiğimiz bir kahvehanede, daha önceleri ismen tanıdığım rahmetli Hayık’la, Konya’da yaptığımız bir sohbeti hatırlıyorum. Hayık at arabasıyla sabahları fırından bakkallara ekmek tevzii yaparak geçimini sağlayan, kendi halinde bir insan, bir emekçiydi. Ölümüne de ekmek parasını kazandığı at arabasına çarpan bir otomobil neden olmuştu. Konya’nın yerlilerinden olan Ermeni asıllı bir ailenin çocuğuydu. O akşamüzeri yaptığımız sohbette rahmetli Hayık, Ermeni olduğunu nasıl öğrendiğinin öyküsünü anlattı bana. Şöyle demişti; ‘Ben ilkokulda öğrenciydim. Din derslerine giriyordum. Din dersi hocası Kuran’la ilgili bir soru sordu. Sınıfta hiç kimse hocanın sorduğu soruya cevap veremedi. Sadece ben cevap verdim. Bunun üzerine hoca bütün sınıfa hitaben – ayıp, ayıp hepiniz Müslüman çocuğusunuz, Müslümansınız, hiç biriniz cevap veremediniz, bir Ermeni çocuğu cevap verdi – dedi. Ermeni olduğumu ben işte o gün öğrendim.

(53)

Bir başka Ermeni yurttaşımız anlatıyor. Hrant Dink. ‘İlk sekiz yaşımda gittim Tuzla’ya. Yıllar yılları kovaladı. Orası bizim yazlık yuvamız oldu. Biz yetimhanedeki çocuklar, kendi ellerimizle yaptık orayı. Taşıdığı çalı çırpıyla kendine yuva yapan kırlangıçlar gibi yaptık.’ Rahmetli Hrant Dink bunları, Tuba Çandar’ın ‘Hrant’ adını verdiği otobiyografik çalışmasında söylüyor.  Rahmetli Hayık’ın kırlangıç yuvası da Konya idi.

Doğum rastlantısal bir olaydır.  Kimlik de,  din, mezhep ve cinsiyet de öyledir. Bunlar seçilmiş şeyler değil, doğumla edinilen olan şeylerdir. Bunu bir anlasak, anlayabilsek, birbirimizi ötekileştirmesek, sanırım pek çok şey sorun olmaktan çıkar. Hayık’ın öyküsünü bunun için anlattım. Benim için çok öğretici oldu. Bu toprakların özbeöz çocukları olan Hayık da, Hrant da rahmet istedi. Allah’tan her ikisine de rahmet diliyorum. Toprakları bol olsun. Nur içinde yatsınlar.

(54)

Bir diğer dersi de rahmetli babam almıştı. Babamın yaşadığı ve benimle paylaştığı anısı şöyleydi; Tarih 80’li yılların başı. O tarihte kendisi Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin Başkanı. Bir gün, iki yaşlı kadın çat kapı babamın odasına gelirler. Birinci Hukuk Dairesi’nde temyiz incelemesinden geçen, karar düzeltmeye gelen bir dosyayla ilgili olarak görüşmek istediklerini söylerler. Babam anlatın der, kendilerinin Ermeni asıllı olduklarını ifade ederek söze başlarlar ve ardından dava konusu olan olayı anlatırlar. Teşekkür edip ayrılırken şunu sorarlar: ‘Sayın Başkan, hak mı, ırk mı?’ O güne kadar böyle bir soruyla hiç karşılaşmamış olan babam şaşırır, sarsılır biraz. ‘Siz merak etmeyin, tabii ki, hak der.’ Dosyayı oturur bizzat kendisi inceler. Karar düzeltme aşamasında yanlıştan dönerler. Rahmetli babam bu olayı bana anlatmış ve ardından şunları eklemişti; ‘İlk temyiz incelemesinde tetkik hakimi olayı yanlış anlamış, heyete de yanlış takrir etmiş, bu da bizi yanıltmış, ırk değil, din değil, haktır önemli olan, yargıçlar da hakkı, hak sahibine teslim etmek için vardır.

 Bunu neden mi anlattım? Bu ülkede ‘güvercin tedirginliği’ içinde yaşayan, ama ‘bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmazlar’ diye düşünerek kendisini emniyette gören rahmetli Hrant Dink’e, yani bir güvercine dokunan yargıçların vicdanına sunmak için anlattım.

(55)

Hrant’ın Ermeni diasporasını eleştiren yazısında yer alan ‘kirli kan’ sözcüklerini, yazının bütününden cımbızla çekip alan ve bundan hareketle Türklüğe hakaret ettiği savı ile hakkında açılan ve mahkûmiyetiyle sonuçlanan davanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda görüşülmesi aşamasında, Hrant’ın aleyhinde oy kullanan bir diğer Yargıtay üyesinin söyledikleri ise, yargımız adına gerçekten çok acıdır, dahası ibret vericidir.

İsmi benim namusuma tevdi edilmiş olan bu yargıcımız, bu anekdotu benimle paylaşan meslektaşına ‘Ben de Hrant Dink’in mahkûmiyetini senin gibi yanlış buluyorum, yerel mahkemenin direnme kararı aslında yerinde, ama ben yakında seçime gireceğim, Hrant Dink’in lehine oy kullanırsam bunu benim aleyhime kullanırlar’ demiş, diyebilmiştir.  Hani derler ya ‘en akıllısı Deli Hamza, o da direkte bağlı’ gibi bir şey yani. Gerisini siz düşünün. Yargıcın aklı, yüreği ve vicdanı bağımsız ve özgür değil ise, Anayasada, kanunlarda, yargı bağımsızdır, yargıç tarafsızdır diye yazsa ne olur, yazmasa ne olur. 

(56)

Bir yargıç hikâyesi daha. Rahmetli babam anlatmıştı. Ona da ünlü bestekârımız rahmetli Rüştü Şardağ anlatmış. Rüştü Şardağ tanık olarak çağrıldığı mahkemeye gider. Kimlik tespiti yapılırken, isminin ‘Rüşdü değil, Rüştü olduğunu, yazarken buna dikkat edilmesi gerektiğini’ söyler.  Daha sonraları Yargıtay Başkanlığı ve Bakanlık da yapan yargıç ‘Rüştü olsa ne olur, Rüşdü olsa ne olur’ diyerek kızar. Bunun üzerine rahmetli Şardağ yargıca ‘beyefendi bize babamızdan bir tek ismimiz miras kaldı, izin verin de ismimize sahip çıkalım’ der. Bu anısını anlattıktan sonra rahmetli Rüştü Şardağ ‘o yargıç benim için o gün orada bitti. Benim kişilik haklarımdan olan ismime saygısı olmayan bir yargıç, değil Yargıtay Başkanı ve Bakan, allame-i cihan olsa, benim indimde bir değer ifade etmez’ diye de ekler.

On beş, on altı yaşında iken kız arkadaşına yazdığı mektupta, Nazım Hikmet’in şiirine yer verdiği için Attila İlhan’ı komünizm propagandası yapmaktan tutuklayan yargıç da bu yargıçtır. Türkiye’ye komünizm gelmediyse, komünizme karşı aslanlar gibi mücadele eden bu yargıçlar, onlarla aynı kafadaki siyasetçiler, askerler, bürokratlar sayesinde gelmemiştir. Yani bu kahramanlara, toplum olarak, yurttaş olarak çok şey borçluyuz..!    

İsim kişilik haklarındandır. Kişinin ismine sahip çıkması en doğal hakkıdır. Yargıcın en başta gelen görevi hakkı teslim etmek, hakka saygılı olmaktır. Varlık nedeni de esasen budur. Ne yazık ki, bir kısım yargıçlarımız bunun bilincinde olmadıkları gibi, davranış bilimleri konusunda da yeteri kadar bilgili ve eğitilmiş değillerdir. Öyle oldukları için de, duruşmalarda, tanıklara, sanıklara, davacı veya davalı asillere ya da onların vekillerine bağırıp çağırmakta, ‘sen’ diye hitap etmekte beis görmezler.

(57)

Kurtuluş’taki evden ayrıldıktan sonra ben, Ankara’ya ailemin yanına döndüm. Uzunca bir süre Ankara’da kaldım. Ankara’da çok sıkılıyordum. Arkadaşım yoktu. Evde kitap okuyor, akşam üzerileri Kızılay’a volta atmaya çıkıyor, bazen Piknik’te bira içiyordum. Ama aklımda hep İstanbul’a geri dönmek vardı. Onun için İstanbul’a geri dönme planları yapıyordum.

Babamın askerlik arkadaşı olan ve İstanbul’da avukatlık yapan Salih Nuri Tüzel’in tavassutuyla bana, gazeteci rahmetli Kahraman Bapçum’un eşine ait bulunan, Erenköy’deki, Özel Kalamış Lisesi’nde etüt ağabeyliği/belletmenlik işi bulundu. Gittim başladım. Herhangi bir ücret almıyordum. Okulda yatıp kalkıyor, yemeklerimi okulda yiyor, fakülteye gidip geliyordum. Rahatım ve keyfim oldukça yerindeydi. Birkaç öğrenciye İngilizce ders veriyor, harçlığımı çıkarıyordum.

Ders verdiğim öğrencilerden biri Malazlar Kibritleri’nin sahibinin oğluydu. Sevimli, zeki bir çocuktu, ama dil öğrenme konusunda son derece yeteneksizdi.

Rahmetli Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin de, Özel Kalamış Lisesi’nde okuyordu. Çok yaramazdı. Hatta haylazdı. Yaptığı bir haylazlık sonrası bir kenara çektim ve ‘sen Aziz Nesin’in oğlusun, sana muziplik yakışır, haylazlık değil’ dedim. Rahmetli babası gibi ele avuca sığmaz, son derece zeki bir çocuktu. Çok da terbiyeliydi. Mahcup oldu, yüzü kızardı, peki hocam dedi gitti. Ama yaramazlık yapmaya, haylazlık yapmaya da devam etti. Çocuktu, yaşının hakkını veriyordu. Yaramazlık biraz da genlerinden geliyordu. Aziz Nesin de öğrenciliğinde çok yaramazmış. Kendisi öyle anlatıyor. Büyüyünce uslandı mı? Hayır. O çocuk yanı, o yaramaz yönü hep kaldı. İyiki de kaldı. Çok şey öğrendik onun yaramazlıklarından. O gitti, ne Marko Paşa, ne Malum Paşa, ne Merhum Paşa, ne Yedi Sekiz Paşa, ne de Hür Paşa kaldı. Mizah gitti, yerine sululuk geldi.  

(58)

Özel Kalamış Lisesi’nde çalışırken gözaltına alındım. Efrail Elrom’un kaçırıldığı 22 Mayıs 1971 gününün gece yarısıydı. Şüpheli olarak önce Kuştepe Karakolu’na, daha sonra Ayazağa Kışlası’na, oradan da Davutpaşa Kışlası’na götürüldüm. Kuştepe Karakolu’nda bizimle birlikte gözaltına alınan ve ertesi gün akşam uçağıyla Almanya’ya gidecek olan bir işçi yurttaşımız vardı. Korku ve panik içindeydi. Ben onun bu halini görünce biraz üzerine gittim. ‘Şili’de de benzer bir durum yaşandığını, askeri darbeden sonra bizim gibi pek çok insanı bir gecede topladıklarını, daha sonra bu insanların hiçbirisinden haber alınamadığını’ falan anlattım. Adam korkudan fenalık geçirdi. Apar topar alıp hastaneye kaldırdılar.

Ertesi sabah Davutpaşa Kışlası’na giderken bizi askeri bir cemseye bindirmişlerdi. Sanki Efraim Elrom’u biz öldürmüştük. Bizi aracın üzerinde gören halk ‘kahrolsun komünistler, kahrolsun teröristler’ diye bağırıyordu.

O geceki aramalarda çok komik şeyler olduğunu daha sonra duyduk. Bunlardan bizi çok güldüren bir olay şöyleydi; Teknik Üniversite öğrencisi bir arkadaşımızın evi aranırken askerler ‘mukavemet’ kitabını görünce ‘neye mukavemet’ diye sormuşlar. Arkadaşımız ‘neye mukavemet’ olduğunu anlatmış, tatmin olmamışlar, kitabı da, öğrenci arkadaşımızı da alıp götürmüşler.

Götürüldüğümüz Davutpaşa Kışlası’nda sorgu sualden sonra akşamüzeri beni serbest bıraktılar. Cebimdeki parayla Davutpaşa’dan Karaköy’e, Karaköy’den vapurla Kadıköy’e ancak gidebildim. Param olmadığı için Kadıköy’den Erenköy’e kadar yürüdüm. Kalamış Lisesi’nin kapısında birlikte etüt abiliği yaptığımız arkadaşım Zafer beni bekliyordu. Konuşmamız gerekiyor dedi. Yakındaki bir çay bahçesine gittik. Bana olup biteni anlattı. Zafer’in anlattıklarına göre, gözaltına alındığım haberi gelince, Kahraman Bapçum dolabımı açtırmış, kitaplarıma özel eşyalarıma el koymuştu. Dönem 12 Mart dönemiydi. İnsanların korkudan kitaplarını yaktıkları dönemdi.

Ertesi gün sabah rahmetli Kahraman Bapçum’un yanına gittim. Darbe öncesinde ve darbeden çok sonraki yıllarda köşesinde demokrasi üzerine yazılar yazan dönemin ünlü bir köşe yazarı gazeteciyle birlikte oturuyorlardı. Muhafazakâr eğilimli ünlü gazeteciden, 12 Mart askeri müdahalesini öven uzun bir tirat dinledim. Bu gazetecinin ayrılmasından sonra rahmetli Kahraman Bapçum bana şunları söyledi; ‘Dolabında her türlü yasak yayın var. Biz bu okulda bir bomba ile birlikteymişiz de haberimiz yokmuş. Neyse ki Allah bizi korumuş. Seni sıkıyönetime ihbar edeceğim.’ Ben de kendisine;‘Siz gazeteciniz, spor yazarısınız, ama sizin spor dışında da yazılarınız var. O yazılarınızda, basın özgürlüğünden, demokrasiden, ifade özgürlüğünden söz ediyorsunuz. Bu dönemler olağanüstü dönemlerdir, gelir geçer, herkes yaptığı ile kalır ve bir gün gelir yaptıklarından utanır. Kitaplarımı verin ben gideyim. O kitapları ben harçlığımdan biriktirdiğim parayla satın aldım. Aç kaldım, susuz kaldım. Ama kitapsız kalmadım. Bu kitapları burada bırakmam, bu kitapları size yaktırmam. Kitaplarımı bana vermezseniz eğer, ben şimdi buradan çıkıp sıkıyönetime gideceğim ve sizi ihbar edeceğim. Onlara, beni politik çalışma yapmak üzere buraya Kahraman Bapçum getirdi diyeceğim. Benim kayıp edecek hiçbir şeyim yok. Gencim, önümde uzun yıllar var, siz önemli bir gazetecisiniz, iş adamısınız, siz kayıp edersiniz, seçim sizin’ dedim. Biraz düşündü, sonra bana döndü ‘kitaplarını al ve burayı derhal terk et’ dedi. Ben de öyle yaptım.

(59)

Türkiye darbelerle hesaplaşıyor ya bugün, en başta hesaplaşılması gereken süreç 12 Mart dönemidir.  Türkiye tarihi eğer faşizmin yüzünü birazcık olsun görmüşse, bunun ilki 12 Mart, ikincisi 12 Eylül’dür. 12 Mart’ta yapılan müdahale önceleri son derece yumuşaktı. Ama sonrası felaket oldu. Darbeci şiddetin en ağırı yaşandı o dönemde. İşkence merkezi olarak kullanılan Ziverbey Köşkü olarak bilinen Zihnipaşa Köşkü’nde, pek çok gazeteci, yazar, akademisyen, asker sistemli bir şekilde işkenceden geçirilip sorgulandı. Aradan yaklaşık 44 yıl geçmiş olmasına rağmen, bir insanlık suçu olan Ziverbey işkencelerinin hesabı, ne yapanlardan, ne de yapılması için emir ve izin verenlerden sorulmadı. Ne yazık ki, Türkiye, tarihinin en karanlık dönemi olan bu dönemle bugüne kadar hesaplaşmadı, yüzleşmedi. Peki neden? Askerler ile siyasetçiler izin vermedi de ondan. 

İşin bir diğer dramatik yönü, bugün demokrasi diyen pek çok aydının, o dönemde askerlerin emrine girmiş, kurulan beyin/teknokratlar hükümetinde görev almış olmalarıdır. Nihat Erim gibi bir akademisyenin, bir sivil siyasetçinin ‘bazen demokrasilerin üzerine şal örtmek gerekir’ diyerek darbeye ve darbecilere arka çıkmış, sonra gidip askerlerin başbakanlığını yapmış olması, çok daha vahim bir şeydir, trajik bir şeydir.

Bütün bunlar göstermektedir ki, bizim ülkemizde bazı siviller, bazı askerlerden daha çok asker ve askercidir. Bu 12 Mart’ta da böyle olmuştur, 12 Eylül’de böyle olmuştur, 28 Şubat’ta da böyle olmuştur.

(60)

O dönemde de Türkiye solu şimdiki gibi paramparçaydı. Bir tarafta Türkiye İşçi Partisi (TİP) yanlıları vardı. Solun temel paradigması olan ‘temel çelişki emekle sermaye arasındadır’ noktasındaydılar. 1965 seçimlerinde 15 milletvekiliyle TBMM’ne giren Türkiye İşçi Partisi, çok iyi bir sınav verdi, o güne kadar parlamento çatısı altında konuşulmayan pek çok şeyi konuşulur hale getirdi. Zaman içinde aldığı derslere bağlı olarak çok demokrat olan Süleyman Demirel ve partisi Adalet Partisi, o zamanlar Türkiye İşçi Partisi’ne tahammül edecek kadar demokrat olmuş olsalardı, Türkiye demokrasi konusunda çok daha fazla yol almış olurdu. Ama ne yazık ki, ne Süleyman Demirel, ne de partisi o demokratik terbiyeyi ve olgunluğu gösteremedi ve deyim yerinde ise Türkiye İşçi Partisi’ni boğarak siyasi hayattan sildi. Adalet Partililerin gözünü kör edecek kadar dövdükleri Çetin Altan olayından, dönemin İç İşleri Bakanı Faruk Sükan’ın milletvekillerinin meclisteki dolaplarında dahi komünist aradığı, İsmet Paşa’nın ‘eşkıya dışarıda değil, Meclistedir’ diyerek isyan ettiği o süreçten sonra, Türkiye İşçi Partisi darmadağın oldu,  Türkiye İşçi Partisi’nin dağılmasından sonra, Türkiye İşçi Partisi’ni revizyonistlikle suçlayanlar, sadece parlamento dışında kalmadılar, başkaca oluşumların ve arayışların içine girdiler.

Bunlardan birisi ‘Bağımsız Türkiye’ sloganıyla yola çıkan Mihri Belli ve müritleriydi. Onlar için öncelikli olan Türkiye’nin emperyalizmin boyunduruğundan kurtulması, bunun için yeni bir milli mücadelenin başlatılmasıydı. Bu teoriye verdikleri isim ‘Milli Demokratik Devrim’ idi.

Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) vardı. Federasyon üyeleri arasında çıkan fikri ayrılık sonrasında, Devrimci Gençlik (Dev-Genç) kuruldu. Dev-Genç, üniversiteli sosyalist öğrencilerin kurduğu ve arkasına pek çok öğrenciyi aldığı son derece dinamik bir örgüttü. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) gibi derneklerle, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve federasyonun şemsiyesi altında olan sendikalarla organik bağ içinde olan bu örgüt, ‘Ordu-Gençlik el ele milli cephede’ sloganıyla ve hızla devrime doğru ilerliyordu.  

Doğan Avcıoğlu ve ekibi umudunu askerlere bağlamıştı. Deyim yerinde ise, bu ekip askerlere payandalık yapıyor, askeri bir darbeye giden yolun taşlarını döşüyordu. Değerli gazeteci Hasan Cemal, Everest Yayımları tarafından basılan ‘Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım’ isimli kitabında, tanıklık ettiği o süreci ve o süreçte yaşananları gayet güzel anlatır.

O dönemde ben daha çok Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın sınıf mücadelesi ve Enver Hoca anlayışı çerçevesinde bir çizgi izlenmesi gerektiği yönündeki görüşünden yanaydım. Ama 12 Mart Muhtırası’nın verilmesinden sonra, Hikmet Kıvılcımlı’nın kendi yayın organı olan ‘Kıvılcım’ gazetesinde veya dergisinde ‘Ordu Kılıcını Attı’ başlığı altında muhtırayı savunan yazıyı yayınlanmasından sonra, Kıvılcımlı’dan da, ekibinden de koptum.

(61)

Kahraman Bapçum’la konuştuktan, kitaplarımı, özel eşyalarımı alıp okuldan ayrıldıktan sonra, Cerrahpaşa Yurdundan arkadaşım olan Harun Kılıçer’in Fatih’teki evine sığındım. Harun, Emekli Sandığı’nda çalışıyordu. Evde birlikte kaldığı arkadaşları, hakkımda bilgi sahibi olunca, beni taşıyamadılar, tehlikeli ve sakıncalı buldular. Bunlardan birisi daha sonra yargıç, diğeri de ünlü ve ödüllü bir öykü yazarı oldu. Harun’un evine sığındım demem ondandır. 

Oradan bazı arkadaşların yardımı ile Teşvikiye’deki bir eve taşındım. O sırada yanımda benimle kader birliği yapan ve şimdi Bursa’da avukat olan Bahir Esinoğlu vardı. Evin kira sözleşmesi İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi’nde öğrenci olan şimdi ismini hatırlayamadığım, daha önceden de tanımadığım Tekirdağlı bir kişiye aitti. Bu evde yine ismini hatırlayamadığım, Yeşilçam da figüranlık ve mankenlik yapan bir arkadaşıyla birlikte kalıyorlardı. Bir süre sonra Harun’da bu eve geldi, bizimle birlikte kalmaya başladı. Harun’un biraz çapkınlık yönü olduğu için, çevresi kadınlarla dolu olan figüran/manken arkadaşla ilişkileri kısa sürede gelişti. Aynı evde birlikte kaldığımız bu arkadaşlarla, hem Bahir hem de ben çok fazla ahbaplık etmiyorduk. Onlar kendi dünyalarında yaşıyorlar, biz de kendi dünyamızda yaşıyorduk. Kesişen herhangi bir noktamız, aynı evde birlikte kalmamızın dışında ortak bir yönümüz yoktu. Ara sıra karşılaşıyor, birbirimize hal hatır soruyorduk. Bir süre sonra bu arkadaşların yönetim gideri konusunda bizi kazıkladıkları kendi aralarındaki bir kavga sonucu ortaya çıktı. Benim evde olmadığım bir gece çıkan kavga olayı karakola intikal edince, Bahir benim ve kendisinin kitaplarını alıp alt katta komşumuz olan ve Teknik Üniversite’de okuyan karı kocanın evine taşımış. Ben eve ertesi gece geldiğimde, Bahir bana olup biteni anlattı. Figüran/manken olan ben eve geldiğimde uyuyordu. Kira sözleşmesi üzerine olduğu için Maden Fakültesinde okuyan diğer ev arkadaşını yanımıza aldık, ben figüranı/mankeni uyandırdım, sözle epeyce bir dövdükten sonra evden kovdum. Bu olayda Harun figürana arka çıkmış, bana tavır almıştı. Onu da kovdum. Her ikisi birden ertesi gün evi terk ettiler.

Yaz tatili sonunda Bahir’le birlikte İstanbul’a geri döndüğümüzde, eski düzen avdet etmiş, evden kovduklarımız eve geri dönmüş ve yerleşmişlerdi. Yine sokakta kalmıştım. Evdeki yatağımı, yorganımı dahi alamadan Ankara’ya geri döndüm. Oradan tekrar İstanbul’a geri dönme planları yapmaya başladım. 

(62)

Harun’la çok zor günlerimiz oldu. Hiç unutmam bir yaz akşamı saat 21.00 sularında Haliçteki Tersane’nin oradaki yokuşta karşılaştık. Ben borç para almak için onun evine gitmiş, onu bulamayınca oradan Teşfikiye’deki evime yürüyerek geri dönüyordum. Zira cebimde otobüse binecek param yoktu. Harun da benden borç para almak için bizim eve gelmiş, beni bulamayınca parası olmadığından o da yürüyerek geri dönüyordu. Birlikte bizim eve gittik. Ben birkaç gündür açtım. Ertesi gün yemek yemek için birlikte Harun’un o zamanlar çalıştığı Sirkeci’deki Emekli Sandığı’na gittik. Paramız olmadığı gibi Harun’un yemek fişi de yoktu. Harun bir arkadaşından iki tane yemek fişi ve bir miktarda borç para aldı. O fişlerle karnımızı doyurduk. İki üç gündür yemek yemediğimiz için yediklerimiz midemize oturdu. Parayı aramızda bölüştük, birlikte bizim eve gittik. Midemizi bastırsın diye çay ve maden suyu içtik. Evde sabun olmadığından deterjanla duş yaparak kirimizi attık.

O zor günler geldi ve geçti. Geriye sadece acı tatlı anılar kaldı. Öğrencilik bitti. Ben Ankara’ya yerleştim, avukatlık yapmaya başladım. Harun beni gelip Ankara’da buldu. Evime yemeğe götürdüm. Eşimle tanıştırdım. Ankara’da işe girmişti. Bir profesörün kızıyla arkadaşlık ediyor, evlenme planları yapıyordu. Daha sonra ilişkileri bozuldu ve Harun ortadan kayboldu. Tarzı öyledir, bir kaybolur, bir ortaya çıkar, karabatak gibidir. Yıllar sonra Ankara’ya tekrar geldiğinde evlenmiş, boşanmıştı, yanında üç dört yaşlarında olan oğlu vardı. Evlenip boşandığı kız, bizim Konya’da Öğretmen Evlerindeki evimizdeki kiracının kızıydı. Yani eşinin çocukluğunu biliyordum. Sonra yine kayboldu. Bir yolunu bulup Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiğini, bana oradan gönderdiği karttan öğrendim. Aradan yıllar geçti, şimdi Ankara’da avukat olan Leyla Evcimen’in Amerika’ya giden kızı annesi aracılığıyla bana, Amerika’da taksicilik yapan bir arkadaşımdan selam getirdi. Taksi şoförünün ismini hatırlamıyordu, ama ben tahmin etmiştim. Harun’du. Arkadaşımın kızı olayı annesine şöyle anlatmıştı: ‘New York’ta bir taksiye binmiş. Şoför kendisiyle sohbet etmeye başlamış. Amerikalı olmadığını anlayınca nereli olduğunu sormuş, Türkiye’den demiş, Ankara’da oturduğunu söylemiş. Bunun üzerine benim Ankara’da bir avukat arkadaşım var, adı Vedat Ahsen Coşar, tanıyor musun diye sormuş. O da şahsen tanımadığını, ama annesi avukat olduğu için ismimi duyduğumu söylemiş.

Bu olayı öğrenmem, tam da Amerika’da iktisat doktorası yapan oğlum Ahmet Kerem’le yaptığımız bir telefon konuşmasından önceye denk gelmişti. O tarihte Ankara Barosu Başkanıydım. Yaptığımız telefon konuşmasında Ahmet Kerem’e, ‘Amerika’da benden bahsediyorlar mı?’diye takıldım. O da doğal olarak ‘baba sen iyi misin’ diye yanıt verdi. Bunun üzerine kendisine ‘sen öyle diyorsun, ama beni New York’taki taksiciler bile tanıyor’ diyerek olayı anlattım. Birlikte epeyce güldük.     

(63)

Ankara’dan İstanbul’a yeniden dönüş planları yaparken imdadıma, Konya’dan çocukluk arkadaşım olan Haluk Tarım yetişti. Haluk o yıllarda Ankara’da Eczacılık Fakültesinde öğrenciydi. Hasan Basri Kürüm adında Diyarbakır Koleji’nden bir arkadaşı vardı. Kadıköy Maarif Koleji’nde etüt ağabeyliği/belletmenlik yapıyordu. Haluk’un akıl vermesi, rahmetli Hasan Basri Kürüm’ün yol göstermesi ve babamın desteğiyle, Kadıköy Maarif Koleji’ne etüt abisi/belletmen olarak 1971 yılının Eylül ayında kapağı attım.

(64)

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olan rahmetli Hasan Basri Kürüm ile yıllar sonra Ankara’da buluştuk. O zamanlar askerliğini yedek subay olarak Ankara’da yapıyordu. Stajı bittikten sonra Ankara’da avukatlık yapmaya başladı. Can dostum olan Basri, çok renkli, çok esprili, yanındakilerden neşe alan, yanındakilere neşe veren pozitif bir insandı. Yaşamımın en sıkıntılı günlerinde de, en mutlu, neşeli günlerinde de hep yanımdaydı. Pek çok sırrımı bilir, bunları titizlikle saklardı. Rahmetli babamla üniversite yıllarından gelen bir ahbaplığı vardı. Zira önemli adamlara, makam sahibi insanlara özel ilgi duyardı. Öğrenci iken İstanbul’dan memleketi olan Erciş’e giderken veya Erciş’den dönerken, Ankara’da, Yargıtay’da babamın yanına uğramış, ‘Ahmet Amca, sizin kuşak statükocu, biz devrim yapıp yönetime geldiğimizde, en önce sizin kuşaktan hesap soracağız’ demiş. Rahmetli babam Basri’yi her gördüğünde ‘devrim gecikti’ diye takılırdı.

Kürümoğulları sülalesinden gelen ve o nedenle rahmetli İsmet Paşa’ya akraba olan Basri, bizim öğrenci olduğumuz yıllarda CHP’nin Kadıköy İlçe teşkilatında siyaset yapıyordu. Partiye bizi de üye ve delege yapmak istiyordu. Önce sen kimlerle birlikte siyaset yapıyorsun gidelim bir görelim dedik. Bir gün Basri ile birlikte CHP’nin Kadıköy İlçe binasına gittik. O tarihlerde CHP’sinde Ecevit/İsmet Paşa mücadelesi vardı. Biz partiye üye olmamakla birlikte, Ecevit’e destek veriyorduk. Basri de bize karşı Ecevitçi görünüyordu. CHP’nin Kadıköy İlçe binasına gittiğimizde, oradaki konuşmalardan, Basri’nin Ecevit’in değil, İsmet Paşa’nın destekçisi olduğunu öğrendik ve oradan ayrıldık. Bu olay Basri’yle aramızda daha sonraları hep espri konusu oldu. Birlikte olduğumuz meclislerde, ‘Bu göbekçi (İsmet Paşa ve ekibine o zaman öyle deniyordu) neredeyse bizi ütüyordu, ama daha sonra suçüstü yakalandı’ der, hep birlikte gülerdik. Basri daha kocaman gülerdi.

Her ölüm erken ölümdür.’ Basri’nin ölümü de çok daha erken oldu. Cemal Süreya’nın yazdığı gibi; ‘Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte. / Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum Tanrım. / Ama, ayrıca, aldığın şu hayat / Fena değildir.. / Üstü kalsın’ der gibi öldü. O şen, şakrak, neşeli, hayat dolu haliyle bu dünyadan, öte dünyaya alacaklı gitti. Üstü kalsın diyerek gitti yani. Ben ise onsuz daha bir yalnız kaldım. Ruhu şad olsun! Yıldızlar altında yatsın, nur için de yatsın. Toprağı bol olsun. 

(65)

Şimdi ismi Kadıköy Anadolu Lisesi olan Kadıköy Maarif Koleji’nde ücret almıyorduk. Sadece okulda kalıyor, yemeği okulda yiyorduk. Kadıköy Maarif Koleji, Moda’da, Papazın Çayırı’nın, Kadınlar Plajı’nın hemen üzerinde hakim bir tepedeydi. Bitişiğinde Saint Joseph Lisesi vardı. Güneş Moda’da, tam da Nazım Hikmet’in dediği gibi ‘renkli kartpostallardaki gibi batar’ ve seyretmeye doyulmaz bir güzellik bırakır arkasında. Denize ve güneşin batışına, bazen okulun bulunduğu tepeden bakar, bazen de sandalla akşamsefası yapardık. Bazı yaz ikindilerinde sandalla açılır denize girerdik. Paramız olduğunda Moda’da, ismini Konstantinos Koço Kontoros’tan alan eski Rum meyhanesi Koço’ya ya da Selahattin Pınar’ın ‘Bir tatlı huzur almak’ için gittiği Kalamış’taki eski Rum meyhanesi Todori’ye gider, üstadın aşık olduğu Afife Jale için bestelediği ‘Bir bahar akşamı rastladım size’  isimli, Türk musikisinin sevgiliye ‘siz’ diye hitap eden, en kibar, en nazik, en zarif, ‘derinden bakınca gözlerinize, neden başınızı öne eğdiniz… daha önceleri nerelerdeydiniz´ diyen, o sitemkâr, o sevgiliden nazikçe hesap soran bestesini terennüm ederdik.

Yıllar, yıllar sonra, İstanbul’da, Alman Lisesi’nde, daha sonra Boğaziçi Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde okuyan oğlum Ahmet Kerem ile birlikte defalarca gittiğimiz, baba-oğul sohbet ettiğimiz Koço çok keyifli bir yerdir. Bir taraftan Yahya Kemal’in ‘bir tatlı huzura almaya geldim’ dediği Kalamış’ı, Kalamış Koyu’nu, diğer taraftan Moda İskelesi’ni gören bu eski Rum Meyhanesi, benim İstanbul’da en çok sevdiğim mekânlardan birisidir.   

(66)

Kadıköy Maarif Koleji keyifli bir yerdi. Orada geçen günlerim gerçekten güzeldi, coşku doluydu. Kolej kültüründen geldiğim için, okula ve öğrencilere çok kolay uyum sağlamıştım. O günleri, o günleri dolduran, renklendiren rahmetli Atilla Özdalkıran’ı,  Yener Kocareşitoğlu’nu, rahmetli Hasan Basri Kürüm’ü, Muharrem Dilek’i, rahmetli Barış Yiğit’i, Fahrettin Taşkın’ı hala hatırlar ve özlerim.

Öğrencilerle belletmenler arasında iddialı futbol maçları oynanırdı. Bazen biz, bazen öğrenciler galip gelirdi. O günlerde ve hemen her akşamüzeri, Moda burnuna gider, tavla oynar, çay içer, sohbet ederdik. Kimi günler ders çalışmak için okulun çok yakınında olan Papazın Çayırı’na giderdik. Rahmetli Çetin Altan’ın eşi olan yazar Solmaz Kamuran (asıl adı Solmaz Işık Erbük), günümüzün başarılı sinema, tiyatro, dizi yıldızı Altan Erkekli, Prof. Dr. Veysel Batmaz o zamanlar kolejde öğrenciydi. Onlarla, sanat üzerine, felsefe üzerine, siyaset üzerine keyif veren sohbetler yapardık. O öğrencilik yıllarında dahi hepsi özellikleri olan, donanımlı, rafine insanlardı.

(67)

Rahmetli Atilla Özdalkıran, yalnız adamdı, zor adamdı, prensip sahibi adamdı. Anne ve babası o küçük yaştayken ayrılmışlardı. Özel hayatından hiç söz etmezdi, ama bunun eksikliği, hüznü her halinden belli olurdu. Frank Sinatra’nın ‘I did it my way’ dediği o güzel şarkısındaki gibi kendi yolunu kendisi yapanlardandı. Biz ona ‘profesör’ derdik. Konuşmasıyla, ince çerçeveli, yuvarlak camlı gözlükleriyle, duruşu, edası, havasıyla profesör gibiydi. Belletmenler arasındaki iktidar kavgasında karşı karşıya geldik. Olay büyüdü. Beni Kadıköy’de Vapur İskelesi’nin oradaki dolmuş durağının olduğu yerde düelloya çağırdı.

Randevu verdiği yere gittim. Buluştuğumuz yeri beğenmedi, ‘burası olmaz, ademin daha az olduğu yere gidelim’ dedi. Dolmuş durağının daha arka taraflarındaki tenha yere doğru yürümeye başladık. Tam o sırada arka cebindeki usturayı çıkarıp bana salladı. Azıcık kenara doğru sıçramasaydım ustura yanağımı kesecekti. Çevrede taş, sopa gibi bir şeyler bulmak için koşmaya başladım.  Atilla elinde ustura ile beni kovalıyordu. Tam yakalamak üzere iken, oradaki çimleri korumak için yapılan çitleri tutan tahta sopayı tellerinden ayırdım ve bu kez ben elimde sopayla Atilla’yı kovalamaya başladım. Aramızda on, on beş metrelik bir mesafede birbirimizi tehdit ediyorduk. O sırada ‘polis geliyor’ seslerini duyduk. İkimiz de kavgayı orada bıraktık, Kadıköy Vapur İskelesi’ne doğru kaçmaya başladık. Ben vapura binip kendimi kaybettirdim. Sonra duydum ki Atilla’da öyle yapmış.

 İşin kötüsü okulda aynı odada birlikte kalıyorduk. Bu olaydan sonra da aynı odada kalmaya devam ettik. Odada ikimiz de teyakkuz halindeydik. O elinde usturası ile bana gözdağı vermeye çalışırdı, ben de hep yanımda tutuğum taburenin ortasındaki deliğe ellerimi geçirmiş bir pozisyonda tetikte beklerdim. Yani odada tam bir sinir harbi ve soğuk savaş durumu vardı. Allah’a şükür başka bir olay yaşamadık.

O günler geldi geçti, olanlar ve yaşananlar unutuldu. Öyle olduğu için Atilla ile ilişkilerimiz sonraki yıllarda devam etti. İkimizde okulu bitirdik ve avukat olduk. İstanbul’da avukatlık yapmaya başlayan Atilla,  Ankara’ya geldikçe bana uğrar, İstanbul’a gittiğimde ben de ona uğrardım. Ankara Barosu Başkanı iken, İstanbul Barosu’nun düzenlediği bir konferansa konuşmacı olarak katılmıştım. O konferansa dinleyici olarak gelenlerin arasında Atilla da vardı. Aslında beni görmeye gelmişti. Konferans bitiminde, Atilla, ben, daha sonra Türkiye Barolar Birliği yönetiminde birlikte çalıştığım ve çok saygı duyduğum, değer verdiğim Kadri Markoç ile beraber yemek yedik.

Atilla ile daha sonra Türkiye Barolar Birliği’nin Nevşehir’de yapılan 29. Olağan Mali Genel Kurulu’nda karşılaştık, İstanbul Barosu delegesi olarak gelmişti. Çok fazla ulusalcı bir duruş, söylem ve davranış içindeydi. Kendisini ‘ne zamandan beri solcu olmak, sosyal demokrat olmak, ulusalcılık oldu, yurtseverlik değil de neden ulusalcılık’ diyerek espri yollu eleştirmiştim. Her mahcup olduğundaki gibi yüzü kızararak kendisini ve duruşunu ifade etmeye çalışmıştı. Ve sonra bir gün Atilla’nın ölüm haberi geldi. Erdem Bayazıt’ın dizeleriyle; ‘Damla damla oluşuyor hayat / Ölüm kımıl kımıl / Duymak kolay / Anlatmak değil.’ Atilla’nın ölümü de öyle oldu, duyması kolay, anlatması benim için zor oldu.  Işıklar içinde yatsın. 

(68)

Okuldaki bir hocayla tartışmamız nedeniyle okul müdürü ‘bugün akşama kadar pılını pırtını topla okulu terk et’ diyerek beni okuldan kovdu. Ben direndim. Delikanlı zamanlarımızdı. Okul müdürünü ‘seni bayrak töreninde bütün öğrencinin ortasında tokatlarım, ben giderim, ama öğrencinin önünde dayak yiyen bir müdür olarak sen de bu okulun tarihine yazılırsın ve burada kalamazsın, seni de yanıma alır giderim ’ diyerek tehdit ettim. Sonra öğrendim ki, ben, okuldaki hocaların birbirleriyle olan iktidar kavgasının kurbanı olmuşum. Müdür Bey, ben kendisini tehdit edince korktu, önce kararı durdurdu, sonra biz belletmenleri topladı, ‘toplantıda ben kendisine Haziran ayının sonuna kadar kimseye dokunulmadığı takdirde, o tarihte hepimizin okuldan ayrılacağımızı’ söyledim. Aramızda bu şekilde anlaştık. Müdür Bey sözünü tuttu, biz de sözümüzü tuttuk. 1973 yılının Haziran ayında hepimiz okuldan ayrıldık. Böylece belletmenlik hayatım bitti. Geride, orada kurulan arkadaşlıklar, dostluklar, yaşanan acı tatlı hatıralar kaldı.

(69)

O dönemde yaptığım mücadelede, daha sonra ilk eşimin babası olan rahmetli Niyazi Kayhan’ın, onunla birlikte çalışan avukat Özden Gönenli ve rahmetli eşi Asil Gönenli’nin çok büyük yardımını ve desteğini gördüm. Rahmetli babamın Konya’dan tanıdığı Niyazi Kayhan olsun, Asil Gönenli olsun çok iyi insanlardı. Allah’tan her ikisine de rahmet diliyorum.

Rahmetli babamdan bana dost olarak miras kalan Özden Gönenli benim kadim ablamdır. Muammer Aydın’ın İstanbul Barosu Başkanı olduğu dönemde Baro Genel Sekreteri olan Özden Gönenli, donanımlı, bilgili, düzgün, dürüst bir avukat olmasının yanı sıra çok değerli bir insandır, dost insandır. O yıllarda kurulan dostluğumuz hala devam eder.  

(70)

Kadıköy Maarif Koleji’nden ayrıldıktan sonra, yine yersiz, yurtsuz, evsiz, barksız kaldım. Yani tam da Orhan Veli’nin ‘İstanbul’un orta yeri sinema / Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama’ dediği gibi bir durumdaydım. Derken Konya Maarif Koleji’nde benden bir sınıf yukarıda okuyan, hukuk fakültesinden de arkadaşım olan Necip Tekerek bana sahip çıktı. Cihangir’de bir evde kalıyordu. Ben de o evde kalmaya başladım. Ara sıra kolejden diğer arkadaşlarla bir araya geliyor, Langa’da okey oynuyor, bazen de evde veya ikinci, üçüncü sınıf meyhanelere kafa çekmeye gidiyorduk. O aralar derslerim de iyi gidiyordu. Necip Tekerek’le beraber sıkı çalışıyorduk. O da, ben de üçüncü, dördüncü sınıftaki derslerimizi vermiştik. Ben biraz şanssız şekilde İcra İflas’tan kalmamış olsaydım, 1973 yılının Eylül ayında mezun olacaktım. Olmadı Şubat’a kaldım.

(71)

İcra İflas Hukuku’na rahmetli İlhan Postacıoğlu geliyordu. Sınavda sorduğu dört sorudan üçünü doğru cevaplandırmış, bir soruda geçici kaldırma ile kesin kaldırmayı birbirine karıştırmış, yanlış cevaplandırmıştım. Üç soruyu doğru cevaplandırdığım için geçmeyi umuyordum. Kaldığımı öğrenince itiraz için hocanın odasına gittim. Rahmetli Postacıoğlu masa lambası açık olan loş bir odada çalışıyordu. Bana gözlüklerinin üzerinden bakarak ismimi ve ne istediğimi sordu. İsmimi söyledim, üç soruyu doğru yaptığımı, ama sınavda başarılı olmadığımı ifade ettim. Ayağa kalktı, kâğıdımı bulup çıkardı ve bana “yaya geçidinde yayalara kırmızı ışık yanıyor, sen kendini yola atmışın, bu durumda ne olur’ diye sordu. ‘Bir araba çarpabilir hocam’ dedim. Bunun üzerine ‘sana araba değil, TIR çarpmış’ dedi ve ‘ben geçici kaldırma ile kesin kaldırma arasındaki farkı bilmeyen öğrenciyi geçirmem, git ve Şubat’ta iyi hazırlan gel’ diyerek sözlerini tamamladı. O arada bana kâğıdımı gösterdi, yanlış yazdığım cevabımın üzerinde hocanın ‘gaf’ diye yazdığı notu vardı. Postacıoğlu, ‘gaf’ yapan öğrenciyi bağışlamamasıyla ünlüydü. Hayatımın ilk gafı değildi bu, son gafı da olmadı, mağdur olduğum gaflarımdan birisi oldu sadece. 

(72)

Babası Adana’da tanınmış bir avukat olan Necip Tekerek, fakülteden arkadaşı olan cici bir kızla evlendi. Bir çocuğu oldu. Yarsuvat Hukuk Bürosu’nda uzun yıllar avukat olarak çalıştı. İlk eşimle İstanbul’a bir gidişimizde 1953 model Ford marka antika arabasıyla bizi gezdirmişti. Sonra boşandı. Ardından ticarete atıldı, başarılı olamadı. Necip tam Adanalıydı. Hatta daha çok Kadirli’liydi. Yaşar Kemal ünlü romanı  ‘İnce Memed’te, Memed’in ‘Tekereklerin evinin oradan sokağı döndüğünü ve sonra kaybolduğunu’ yazar ya, Necip Tekerek de işte o Kadirli’den, o Tekereklerden, o evdendi. O güzel Kadirli türküsünde ‘Ağca kuğum aylak kuğum / Dal boynunu eğdin bugün / Ben engel-den sakınırdım / Sen engele uydun bugün’ diyor hani, sevgili Necip de ölüm denilen yaşamın o büyük engeline uydu bir gün. Geçirdiği kalp krizi sonunda vefat etti. Allah rahmet eylesin, yattığı yer cennet olsun.  

(73)

Şubat ayındaki sınava Silifkeli olan, 12 Eylül’de yurt dışına kaçan, daha sonra Silifke’ye gidip yerleşen ve üç beş yıl önce de vefat eden eski tüfeklerden Sabahattin Okur’la beraber, onun Kuzguncuk’taki evinde çalıştık. Çok da sıkı çalıştık. Her ikimiz de sınavları verdik ve Şubat/1974’de İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun olduk.

Rahmetli Sabahattin Okur kral adamdı. Ama hayat kendisine iyi davranmadı. Evlendi, boşandı, sonra yeniden evlendi. 12 Eylül’den hemen sonra kaçtığı İsviçre’den döndükten sonra Silifke’ye yerleşti. Orada avukatlık yapmaya başladı. İlk evliliğinden olan çocuklarından uzakta, onların özlemi içinde yaşadı ve öldü.

Ben Ankara Barosu Başkanı iken bir etkinlik nedeniyle gittiğim Mersin’de, Baronun düzenlediği yemeğe beni görmek için gelmişti. Birlikte hasret gidermiş, eski günleri konuşmuştuk. ‘Reis’ demişti bana, daha sonra da  ‘çocuklarıma olan sevgimi değil belki, ama onlara olan hasretimi öldürdüm’ diye eklemişti. Gözünden bir iki damla yaş gelmişti. Son görüşmemiz bu oldu. Bundan birkaç yıl sonra ölüm haberi geldi. ‘Ey Dev-Gençli, Ey Dev-Gençli, Savaş vakti geldi’ dedim içim yanarak. ‘Bir şarap gibi gönüllerimizi alıp / Çocuk dudaklarında götürdüler / Anılarının ayrıntısı / Ve burada bir sürü şarkı kaldı / Kumsalda kocaman izlerini siliyor deniz.’ diyor Ece Ayhan. Ben de bu güzel dizeleri ondan ödünç alarak sevgili Sabahattin’e ithaf ediyorum. O da bir şarap gibi gönüllerimizi alıp çocuk dudaklarında götürdü. Geriye anıları ve bir dolu şarkı, bir dolu şiir kaldı. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun.   

(74)

Fakülteden mezun olmadan bir süre önce, Büyük Tarabya Oteli’nde gece müdürü ve resepsiyon memuru olarak 1973 yılının Ağustos ayının başında işe başladım. Babam o tarihte Yargıtay üyesiydi ve ben otelde babamdan daha fazla para kazanıyordum. Çiftehavuzlar’da tek başıma bir evde kalıyordum. Evde benim ihtiyacımı karşılayacak hemen her şey vardı. Her gün sabahleyin 07.00’de işten çıkıyor, Tarabya’dan Çiftehavuzlar’a gidiyordum. Bazen Tarabya’dan Karaköy’e kadar otobüsle, Karaköy’den Kadıköy’e vapurla, Kadıköy’den Çiftehavuzlar’a kadar dolmuş veya otobüsle gidip geliyordum. Bazen de Tarabya’dan Beşiktaş’a kadar otobüs veya dolmuşla, Beşiktaş’tan Üsküdar’a vapurla, Üsküdar’dan Kadıköy’e dolmuş veya otobüsle, Kadıköy’den Çiftehavuzlar’a yine dolmuş veya otobüsle gidiyordum. Gece mesaim saat 23.00’de başladığı için her gece 21.00 gibi evden çıkıyor, sabahki güzergâhımın bu kez tersini gidiyordum. Şimdi arkama dönüp baktığımda, böylesine yorucu bir süreci o kadar süre nasıl taşıdım diye düşünüyor, ah gençlik sen ne çok şeye kadirmişsin diyorum.   

(75)

Çiftehavuzlar’daki evde bir süre rahmetli Barış Yiğit’le birlikte kaldık. Beni rahmetli Erkal Alphan’ın tanıştırdığı Barış hukuk fakültesinde okuyordu. Kadıköy Maarif Koleji’nde de bir süre belletmen olarak birlikte çalışmıştık. Barış’ın eli ev işlerine yatkındı. Evde birlikte kaldığımız süre içinde yemekleri o yapar, bulaşıkları o yıkardı. İzinli olduğum günlerde, İstanbul’da Yeşilyurt’taki kız arkadaşlarımızın yanına gider, onlarla Yeşilyurt Spor Kulübü’nün tesislerinde, Çınar Otel’in lobisinde oturur, müzik dinler, birlikte hoş zaman geçirirdik.

Barış, fakülteden mezun olduktan sonra bir süre İstanbul’da avukatlık yaptı, daha sonra noterliğe geçti. Yıllar sonra Noterler Birliği’nin Genel Kurulu için Ankara’ya geldiğinde bir araya geldik, özlem giderdik. Daha sonra Ankara’ya noter olarak atandı. Çok sık olmasa da zaman zaman görüşüyorduk. Yıllar onu da çok değiştirmiş, İşçi Partili olmuştu. Bir gün gazetede ölüm ilanını okudum. 2012 yılının Mayıs veya Haziran ayıydı. İçim cız etti. Nazım’dan ödünç alıp: ‘dostlar beni bırakıp, / dostlar, böyle hışımla / nereye gidiyorsunuz?’ dedim. Oysa o yaz sonu oğlunun düğünü olacaktı, ben de nikâh tanıklığı yapacaktım. Beni arayıp öyle demişti. Bekledim, ama ailesinden bir davet gelmedi. Ben de arayıp kendimi davet ettirmedim.

iri… Tarabya Otelindeki çalışmam, benim için çok farklı bir deneyim oldu. Balıklar için ‘derya içredir, deryayı bilmezler’ denir ya, benim için de aynen öyle oldu. Orada işe başladığımda yaklaşık 6 yıldır İstanbul’daydım, girip çıkmadığım yer neredeyse kalmamıştı, ama ben öyle bir İstanbul, öyle bir Türkiye tanımamıştım. İstanbul’da benim bilmediğim bir başka İstanbul, Türkiye’de benim tanımadığım bambaşka bir Türkiye varmış. Birilerinin özel hayatına girer, hukuki sonuç doğurur, meslek sırrıdır, etik olmaz diye ayrıntılarına girmek istemiyorum.

Ama şu kadarını ifade etmek isterim ki, dönemin milli takım futbolcularından siyasetçilerine, gözde yazarlarından müzisyenlerine, iş adamlarından ünlü sinema oyuncularına kadar pek çok kişinin, tam da Churchill’in dediği gibi ‘insanlarla heykellerin arasındaki fark şudur: insanlar yaklaştıkça küçülür, heykeller yaklaştıkça büyür’ olduğunu o süreçte öğrendim. Dönemin pek çok ünlüsü otelin kara listesindeydi. Hesabı ödemeden gidenlerdi bunlar. Otel ücretini peşin olarak almadığımızda müşterinin borcunu biz ödüyorduk. Ben böyle çok para ödedim.

Dönemin ünlü gece kulüplerinden birisinin sahibi hesabı ödemeden gitmişti. Kendisi telefonla aradım. Gece kulübe gel, misafirim ol, borcumu da ödeyeyim dedi. Gittim. Beni çok güzel ağırladılar. Güzel bir dayak atıp kapının önüne koydular.

Ankara’da ünlü bir gece kulübünün sahibi geldi bir gece. Otel ücretini peşin istedim. Tepkisi suratıma tükürmek oldu. Belboyları çağırmak için kullandığımız çanı elime alıp otelin lobisinde kendisini kovaladım ve yakaladım. Otel çalışanları adamı elimden zor aldılar.

Dönemin ünlü komutanlarından birisinin oğlu yanında güzel bir kadınla geldi bir gece yarısı. Otelin kara listesindeydi.  Otel ücretini o nedenle peşin istedim. ‘Beni tanımadın galiba’ dedi. ‘Tanımam mı gerekir’ diye sorunca, ‘soyadıma bak tanırsın’ dedi. ‘Soyadın bana bir şey ifade etmiyor’ dedim. Bunun üzerine mecbur kaldı, yanındaki kadından gidip para aldı, otel ücretini peşin ödedi. Oda servisini aradım, kredisi olmadığını, odadaki harcamalarının peşin alınması gerektiğini söyledim. Viski sipariş etmiş, yanında parası olmadığı için vermemişler. Yalvar yakar beni aradı. ‘Yarın gelir öderim’ dedi. Olur dedim. Ve tabii gelmedi. Viskileri ben ısmarladım yani.

Daha neler neler gördüm, duydum, yaşadım. Röntgencilik yapan ünlü futbolcular vardı. Klopteman olan ünlü bir futbolcu vardı. Barda kafayı iyice bulup bana ‘gel seninle bilek güreşi yapalım’ diyen ünlü bir aktör vardı. Gırtlak kanseri olan zengin bir iş adamı vardı. Konuşurken ben ıstırap çekerdim karşısında. Çok güzel bir kadınla gelirdi otele. Bir zamanlar İstanbul Belediye Başkanlığı yapmış olan zata ait bir oda vardı. Bu zatın kendisi gelmezdi hiç. Anahtarı alan gelirdi. Oteldeki bu oda, birilerinin garsoniyeriydi yani. Gümrük komisyoncusu bir adam vardı. Otel oda ücreti o tarihlerde boğaza bakan odalar için servis ücreti dahil 238,00 liraydı. Bunu peşin öder, üstünü de tip olarak bırakırdı. Daha neler vardı, neler!   

Otelde tanıştıklarımın arasında düzgün insanlar da vardı. Mesela Metin Oktay. O yıllarda Galatasaray futbol takımı Tarabya Oteli’nde kampa girerdi. Rahmetli Metin Oktay sanırım kulübün idari meneceriydi. Takımla birlikte o da otelde kampta olurdu. Son derece kibar, beyefendi bir insandı. Geceleri geç yatardı. Sık sık resepsiyona benim yanıma gelirdi. Sohbet ederdik. Anılarını anlatırdı. Lefter’den, Can’dan övgüyle söz ederdi. Çok sade, çok mütevazı bir insandı. Tane tane konuşurdu. Güzel bir Türkçesi, diksiyonu vardı. Ben onu severdim, o da beni severdi. Çok içki içiyordu. Ama içkiliyken bile beyefendiydi. Ölümü de içki nedeniyle oldu.

(76)

Bir Fenerbahçe maçı öncesiydi. Sanırım Türkiye Kupası maçıydı. Fenerbahçe’nin hocası Didi’ydi. Galatasaray’ı Brian Birch çalıştırıyordu. Galatasaray yine otelde kamptaydı. Saat dokuzdan sonra futbolcuların odasına servis yapılmaması yönünde bize talimat verilmişti. Ama futbolcular kumar oynuyorlardı ve o nedenle odalarına servis yapılmasını istiyorlardı. Oda servisinin gece bölümünde Laz Dursun çalışıyordu. Dursun da benim gibi iyi bir Fenerbahçeli idi. Durumu bana iletti, ‘ne yapayım’diye sordu. Ben de ‘madem istiyorlar sen de servis yap, bu da bizim Fenerbahçe’ye bir kıyağımız olsun’ dedim. Dursun da gereğini yaptı. Ertesi gün Fenerbahçe Galatasaray’ı 3-0 yendi. Ben de maçtaydım. Geceden kalma Galatasaraylı futbolcular sahada tel tel döküldü.

(77)

Bu arada fakülteden mezun olmuş ve İstanbul’da avukatlık stajına başlamıştım. Stajın savcılık aşamasında, yanında staj yaptığım savcı beni hiç sıkmadı. Asliye hukuk stajı sırasında, mahkemesinde staj yaptığım yargıç sabahları duruşmalara katılma zorunluluğu koydu. Otelden uykulu biçimde çıkıyor, mahkemeye gidiyor, duruşmaları yarı uyur biçimde izliyor ve çok zorlanıyordum.

Yanında staj yaptığım avukat Salih Nuri Tüzel’di. Yargıç gözüyle, yani rahmetli babamın değerlendirmesiyle, avukat Salih Bey gibi olmalıydı. Bilgili, donanımlı, entelektüel, dürüst, güvenilir, mesleğini seven, meslek onurunu her şeyin üzerinde tutan bir üstadımızdır Salih Nuri Tüzel. Benim çok sevgili, çok değerli amcamdır. Öğrenciliğimden tanıdığım, ara sıra yanına gidip geldiğim, yüzünden gülücükler eksik olmayan, çok güzel kahkahalar atan Salih Bey Amca’nın benim üzerimde çok hakkı vardır. Gerek mahkeme stajı döneminde olmam, gerekse otelde çalışmam nedeniyle, stajımda onun engin deneyiminden, bilgisinden, insanlığından gerektiği kadar yararlanamadığıma hala üzülürüm. Ben Türkiye Barolar Birliği Başkanı iken Meslekte 60. Yıl plaketini benden almak istemişti, bunu ben de çok istemiştim, ama ne yazık ki sağlık durumu izin vermedi ve gelemedi.

(78)

Otelde çalışırken İstanbul Hukuk Fakültesi’nde İş Hukuku konusunda açılan bir seminer programına dahil oldum. Benim aldığım tez konusu sporcuların ‘İş Hukuku ve Sosyal Sigortalar Hukuku Yönünden Statüleri’ idi. Tezimi hazırlarken Tarabya Otelindeki Galatasaray ve Milli Takım kamplarından tanıdığım o dönemin gözde futbolcularından Galatasaraylı rahmetli Metin Kurt ile de konuşmuştum. Metin Kurt kamplarda herkesten uzak ve tek başına oturur, sabahları günlük bütün gazeteleri okur – sadece spor sayfalarını değil – elinde ya bir roman veya bir başka kitap bulunurdu. Yani tarzıyla, tavrıyla, havasıyla diğer futbolculardan çok farklıydı. Bir gün üzerinde çalıştığım tezimle ilgili olarak Metin Kurt’la konuşmak için Ali Sami Yen Stadı’na gittim. O tarihlerde Metin Kurt, futbolcuların sendikalaşması konusunda verdiği mücadele nedeniyle Galatasaray’da kadro dışı bırakılmıştı. Hiç unutmuyorum, o dönemdeki Galatasaray yönetimi için bana ‘ferman onlarda ise dağlarda benimdir’ demişti. Bir süre sonra da Galatasaray’dan kopmuş, daha doğrusu koparılmıştı. Hazırladığım tez konusunda bana yararlı bilgiler verdi.

Bu süreçte hazırladığım ‘Sporcuların İş Hukuku ve Sosyal Sigortalar Hukuku Yönünden Statüleri’ konulu seminer tezim, daha sonra Yargıtay Dergisi’nin Ocak/1975 tarihli sayısında yayımlandı. Ben de hayatımın ilk ve son telif ücretini aldım. 

(79)

Tarabya Otelinde bir gece çalan telefona doğru koşarken ıslak olan zeminde ayağım kaydı, düşüp başımı çarptım, bileğimi incittim. Bayılmışım. Gözümü açtığımda İstinye’de ki Devlet Hastanesi’ndeydim. Devlet memuru değil, işçi olduğum için, hastane hizmet vermeyi kabul etmemiş, o nedenle arkadaşlar beni Okmeydanı’ndaki SSK Hastanesi’ne götürmüşler. Bu olay sonrası otelden ve otelcilikten zihnen koptum. Birlikte çalıştığım arkadaşların hepsi iyi çocuklardı. Bana karşı da çok anlayışlı ve yardımcıydılar. Ama ben ve onlar ayrı dünyaların insanlarıydık. Onlar biraz fazla günlük yaşıyorlar, fazla günlük düşünüyorlardı. Hala temas halinde olduğum Mehmet Kartal, Mehmet Bayraktar, Semih Özkan hariç, diğerlerinin bir kısmı çok apolitik, bir kısmı da çok fazla paragözdü. Mehmet Kartal, Mehmet Bayraktar, Semih Özkan’ın diğerlerinden farklı bir kumaşı, kalitesi vardı. Bursa Barosu’nun bir etkinliği için Bursa’ya, Uludağ’a gittiğimizde kaldığım oteldeki odamda meyve tabağı ve bir şişe şarap buldum.  Herhalde başkan olduğum için göndermişlerdir diye düşündüm. Üzerindeki karta baktım, otel müdürü Semih Özkan yazıyordu. Yıllar, yıllar sonra Semih ile birbirimizi böyle bulduk ve özlem giderdik. 

Otelcilik o yaşta benim için cazip olmakla birlikte, daha ileri yaşlar için bana çok çekici gelmiyordu. Hem bu nedenlerle, hem rahmetli annemin ve babamın ısrarıyla, hem de o tarihlerde Ankara’da ileride evlenmeyi düşündüğüm bir kız arkadaşım olduğu için otelden ayrılmayı kafama koymuştum.

Tarabya Oteli’nde en son 31 Aralık 1974 gecesi, yani yılbaşı gecesi çalıştım. Ertesi gün otelde birlikte çalıştığımız, kolejden de arkadaşım olan Acar Erdoğdu’nun arabasıyla İstanbul’dan Ankara’ya geldim. Çok iyi hatırlıyorum yolda Acar’a, cebimde taşıdığım iki ayrı şiiri okumuştum. Birincisi yukarıda tamamını yazdığım Attila İlhan’ın ‘sana taptık ulan unuttun mu / sana taptık’ diye biten ‘İstanbul Ağrısı’ isimli şiiri; diğeri Hilmi Yavuz’un Türkçeye çevirdiği, çevirme ne kelime, adeta yeniden yazdığı aşağıda bir kısmına yer verdiğim Pablo Neruda’nın Federico Garcia Lorca’ya ithaf ettiği  ‘Ode’si, yani lirik, vezinsiz uzun şiiri. Şöyle diyordu Neruda;

Dünyayı gördün sen, sokakları gördün

Acı sirkeden tattın

Ayrılıkları gördün tren istasyonlarında

Trenler ki dumandan tekerlekleriyle

Yol alır

Sadece taşların, rayların ve ayrılıkların

Olduğu yere

Her yerde sorular soruluyor
Her yerde
Bir kör adam var üstü başı kanla kaplı
Bir başkası var ki gazapla bilenmiş
Yüreksizin biri var
Ezilmiş yoksulun biri var
Çivilerle kaplı bir ağaç var
Haydutlar var sırtında övgüler taşıyan

Yaşam bu, Federico
Hepsi bu kadar
Erkeğin erkekçe sunacağı
Hüznün arkadaşlığından başka ne var?
Şimdiye dek çok şey öğrendin
Başkaları da sırası gelince öğrenecekler
Yani öğrenmek isteyecek olanlar.

                                                                                                  …

İstanbul’a, taptığım İstanbul’a, sadece hüznün arkadaşlığını değil, aynı zamanda çok şey yaşadığım, çok şey öğrendiğim İstanbul’a, bu iki güzel şiirle, biraz da gözlerim yaşlı olarak veda ettim.      

*Aristo Yayınevi tarafından yayımlanan FÎHİ MÂ FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR (Cilt 1) isimli anılarımdan alınmıştır.

‘Şarkıcıyı kafese koyabilirsiniz ama şarkıyı asla.!’ Franklin D.ROOSEVELT

HABEAS CORPUS HAKKI!

Latince bir deyim olan ‘Habeas Corpus’, İngilizcede ‘You have the body’, Türkçede ‘Sen bir vücuda sahipsin / Senin bir vücudun var / Vücudun senindir’ anlamına geliyor.  ‘Writ of Habeas Corpus’ olarak kullanıldığında ‘Habeas Corpus İhzar Emri’ demek oluyor.  Bu, bir kişinin mahkemeye gelmesini veya getirilmesini isteyen otoritenin, yani yargıcın emrini ifade ediyor. ‘Habeas Corpus’ kavramı etimolojik olarak, yani dilin kökeni bakımından, kralların, muhaliflerini ortadan kaldırmalarının önlenmesi anlamına geliyor.

Kralların zulmünden kaçmak için Kuzey Amerika kıtasına göç eden Püritenler tarafından yeni kıtaya taşınan ‘Habeas Corpus Hakkı’, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ile de tanınmış ve güvence altına alınmıştır. ‘Habeas Corpus Hakkı’ günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nde, tutukluların, eyalet mahkemeleri tarafından haklarında verilen tutuklama kararlarının, anayasanın öngördüğü asgari standartlara ve ilkelere uygun olup olmadığının federal mahkeme tarafından denetlenmesinin talep edilmesi anlamında kullanılmaktadır.

Habeas Corpus Hakkı’nın tanınması, İngiliz Kralı Charles’ın 1628’de ‘Petition of Right/Hak Bildirgesi’ni imzalamaya zorlanmasıyla başlar. Bu bağlamda ‘Hak Bildirgesi’, Kralın, ‘Charter of Liberties/Özgürlükler Şartı’ ile siyasal iktidarın sınırlandırılmasının tarihteki ilk örneği olan Manga Carta’da öngörülen kurallara uymasını sağlamak amacıyla yürürlüğe konulmuştur.

Charter of Liberties/Özgürlükler Şartı’ ise, Kral Birinci Henry tarafından, kralların hukuka bağlı olmalarını sağlamak amacıyla çıkartılan ve ‘hiç kimse hukukun üstünde değildir’ ilkesine dayanan bir fermandır. İngiliz Parlamentosu, Kral Charles’ın büyük mülk sahiplerinden borç para talep etmesi, borç vermeyen mülk sahiplerini herhangi bir suç isnadı olmaksızın tutuklatması, kimi zamanda öldürtmesi ve yanı sıra Kralın bu tasarruflarının Manga Carta’yla güvence altına alınan ‘due process of law/hukuka uygun usul’e aykırı olduğunu gördüğü için ‘Habeas Corpus Hakkı’nın tanınmasını Kraldan talep etmiştir.

Habeas Corpu Hakkı’, yukarıda ifade edilen anlamlarının yanı sıra ve daha geniş olarak, kişiye verilen mahkumiyetin adil olması, verilen cezanın infazında adalet ilkelerinin zedelenmemesi, devletin elindeki mahkuma karşı keyfi, haksız, ezici davranmaması, mahkumun hapishanedeyken bile ceza ve infaz yöntemlerini sorgulamak hakkına sahip bulunması anlamlarına geliyor.

Petition of Right/Hak Bildirgesi’, ‘Charter of Liberties/Özgürlükler Bildirgesi’ ve ‘Bill of Habeas Corpus/Habeas Corpus Bildirgesi’ ile İngiliz Parlamentosu’nun Krala karşı yetkileri artmış, bu bildirgelerde öngörülen ilkeler, günümüzün insan hakları metinlerini ve modern anayasaları etkilemiş ve biçimlendirmiştir.

Gelelim bizimki uygulamalara. Geçmişteki ‘ Ergenokon, Balyoz, KCK, Oda TV ‘ adıyla yürütülen soruşturma, kovuşturma ve yargılamalarda, şimdilerde ise CHP’li belediye başkanlarına ve yanı sıra başkaca kişilere yönelik olarak yürütülen soruşturma, kovuşturma ve yargılamalarda ve özellikle prosedürlerde uygulanmakta olan usul ve yöntem, bu süreçte uzunca bir süre, insanların neyle suçlandıklarını, suçlarının dayanağı olan ne olduğunu bilmeden tutuklananların, masumiyet karinesine suçlanan kişilerden suçlanmalarının istenilmesi, Yasaya ve hukuka aykırı dinlemeler, benzeri başka hukuk uygulamalarının göz önüne getirilmesi, insanın hemen söylendiği geliyor: ‘ Bizim insanlarımızın, bizim devletimizin ve yargı organlarımızın önünde bir İngiliz veya bir Amerikalı kadar değeri yok mudur? İngilizlerin 1628’de, Amerikalıların 1787’de haksız haksızlıklara ve suçlamalara karşı haklarının güvencesini almak için getirdikleri ‘Habeas Corpus Hakkı’nın bizim günümüze uygulanabilmesi için daha ne kadar beklememiz ve daha ne kadar çile çekmemiz gerekiyor?

Bu soruşturmalar nedeniyle yıllarca tutuklu kalan ve ‘kaybolan yıllarımı bana geri verin’ diyen insanların kaybolan yıllarını kim, nasıl geri verecek?

Değerli akademisyen Gülriz Uygur, okumanızı tavsiye ettiğim ‘Hukukta Adaletsizliği Görmek’ isimli kitabında, ‘…Görülecek şey: İnsanın görülmesi-Adaletsizliğin görülmesi’ diyor ve yargılama pratiğinde görülmeyenin insan ve adaletsizlik olduğuna vurgu yapıyor.

Adaletin dağıtılmasında asıl olan insanın görülmesi olmakla, Yunan mitolojisinde Uranüs ve Gaia’nın kızı, aynı zamanda adalet ve düzen tanrıçası olan ve ilahi adaletin tecessümü olarak kabul edilen ‘Themis’in, bugüne kadar savunduğumuzun aksine, gözlerinin kapalı değil, açık olması gerektiğini savunmamızın ve bunu talep etmemizin zamanı herhalde gelmiştir.

Zira yargılamayı yapan yargıç, ancak gözü ve vicdanı açık olursa, yargıladığı kişinin yüzünü görebilir. Zira yüz, insanın yüzü silinmez, silinemez. Mahkum da etsen, beraat kararı da versen, öldürsen de, nefret etsen de, içindeki sevgiyi yok etsen de, yüzü yok edemezsin. O yüz, o insanın yüzü sana bakar durur hep.

Onun için Levinas; ‘Başkasının/ötekinin, bendeki başka/öteki düşüncesini aşarak kendini tanıtma biçimine, biz aslında yüz diyoruz. Bu tarz, bakışım altındaki tema veya bir imgeyi oluşturan nitelikler topluluğu gibi art arda sıralanmaktan ibaret değildir. Başkasının/ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar’ diyor ve şunu ekliyor ‘Yüz, çağrısına sağır kalamayacağım ve de onu unutamayacağım, yani onun mutsuzluğunun sorumlusu ol­maktan kaçamayacağım şekilde beni etkisi altına alır.

Evet, yüz! İnsan yüzü, insanın yüzü! Yüze bakmak, yüz yüze bakmak. Adaletin yüzü, adaletsizliğin yüzü. Gülriz Uygur az yukarıda referans olarak verdiğim kitabında yüzle, insan yüzüyle ilgili olarak şunları yazıyor; ‘Masum olmayan bir dünyada yaşıyoruz. İnsanların yüzlerinin unutulduğu, kendi yüzümüzü unuttuğumuz ve değerlerin çok kolayca harcanabildiği bir dünyada … Böyle bir dünyada insanın yüzünü görmek nasıl mümkündür? Gönül gözüyle görmek ne demektir? Hukuk, insanları görünmez kılmaktadır. Kişileri/yüzleri görünmez kılarak kendisi adaletsizliğe yol açan bir kurumun, adaletsizlikleri görmesi mümkün müdür? Mümkünse, hukukta adaletsizlik nasıl ortaya konur? Hakimin, kendi yüzünü unutmadan karşısındakilerin yüzünü görmesi nasıl mümkündür?

Sorular, sorular, sorular. Yanıtsız sorular, yanıtı verilmemiş, verilemeyecek sorular. İnsanın vicdanını rahatsız eden sorular. Oturup düşünmek, kendi yüzümüzü, başkalarının yüzünü, haksızlık yaptığımız insanların yüzünü, hakimin, savcının, avukatın, sanığın, tanığın, davacının, davalının, adaletin yüzünü düşünmek ve herhalde vicdanları yardıma çağırmak gerekir.

Son bir söz, onu da Levinas söylüyor; ‘Yüz, bir insanın yüzü, yakınımın yüzü beni yoksunluğa davet eder. Bana bakar, her şeyiyle bana bakar, onun için ben o yüzün hiçbir şeyine kayıtsız kalamam.

Onun için yüzü unutmamak, yüze kayıtsız kalmamak gerekir. Zira yüz konuşmaz, konuşamaz, susar, ama çok şey söyler…!

ANILARIMDAN BİRKAÇ BÖLÜM: VEZİRKÖPRÜ-SEYDİŞEHİR-KONYA*

Bölüm Dört

Vezirköprü

Feleğin benim için döndüğü zamanlardı

Daha masum bir çocuktum

Ne adam öldürmeyi bilirdim

Ne de ölümün ne olduğunu…

Okuma yazmam da yoktu

Mustafa Tanrıkulu

(1)

Rahmetli babam, meslek yaşamına Samsun ilinin, Vezirköprü ilçesinde Hakim Yardımcısı olarak başlamış. Ben de 01 Şubat 1949’da Vezirköprü’de doğmuşum. Kova burcuyum ve bu burcun bütün özelliklerine sahibim. Başta eşim olmak üzere, beni yakından tanıyan hemen herkes öyle söylüyor.

Ben doğduğum zaman dünyada, benden iki yıl önce doğmuş ablam Birsen var. Yakın sohbetlerinde ‘üç tane isim var: Ahmet, Mehmet, Muhammet, gerisini sittir et’ diyen rahmetli babam, ismimi Vedat Ahsen olarak koymuş.

Kur’anî bir sözcük olan ‘Ahsen’,  hadislerde ‘iman yönünden inananların en kâmil, ahlâk bakımından en güzel olanı’ anlamına, yani ‘en iyi, en güzel’ anlamına geliyor. Hem erkekler, hem de kızlar için kullanılan ismim, aynı zamanda ‘et-tekraru ahsen velev kane yüz seksen/tekrar güzeldir, yüz seksen defa olsa da güzeldir’ gibi kimi atasözlerinde;  ‘meftunun oldum ey vech-i Ahsen’ gibi bazı şarkılarda da geçer. Çok yaramaz olduğum için rahmetli annemin zaman zaman babama, ‘Ahmet, sana bu çocuğun ismini Ahsen koymayalım, bu bize çok ah dedirtir diye söylemiştim’  dediğini hatırlarım.  Yine Arapça kökenli olan ‘Vedat’ ise, ‘sevgi, dostluk’ anlamına gelmektedir.

(2)

Hem anne, hem de baba tarafından aslen Konya’nın Akviran ilçesindeniz. Yeni adı Akören. Viranları, viran olmaktan kurtaramadığımız, çözümü isimlerini ören yapmakta bulduğumuz günden beri öyle. Seksenli yıllarda ilçe olan Akören’e biz aile içinde köy deriz.  Halkın kendi arasında ‘Avren’ dediği Akören Konya’nın 55 kilometre güneyindedir.  Mahalle arkadaşım, yurt arkadaşım, hemşerim jeoloji mühendisi sevgili Mustafa Taşbaş’ın akademisyen olan eşi Zeliha Taşbaş’ın ‘Akören Monografisi’ isimli yüksek lisans tezinde yazdıklarına göre, yedi örenin ve harabe halkının bir araya toplanmasından oluşan Akören halkının kökenini, 1071’de Anadolu’ya gelen Kayı Boyu ve Oğuz boyuna mensup Türk Boyları ve yine Antalya ile Bozkır’a bağlı Akkise Köy’ünden göç eden ailelerden oluşur.  Avren adı ‘Av-Veren’  sözcüğünden türetilmiş, söyleme kolaylığı yönünden zaman içinde Avren’e dönüşmüştür. Av-Veren denilmesinin nedeni ise, yakınında bulunan Akçeşme Çayı’nın etkisiyle av açısından bol ve bereketli olmasıdır. Akviran adını alması ise, 3-4 kilometre uzağındaki Orhaniye/Üsküse köyünden getirilen aktopakla evlerinin beyaza boyanmış olmasındandır. Akören 16. Yüzyılda Konya Sancağının Hatunsaray kazasına bağlı bir köy iken, daha sonraları Çumra kazasına bağlı bir köy haline gelmiş, 1914 yılında bucak, aynı tarihte belediye olmuş.

Rahmetli annemin anlattıklarına göre, Yörük ve lakapları Hacılar olan ataları, o dönemde getirilen yüksek vergilerden kurtulmak için Alanya civarından Akören’e göçmüşler. Anne tarafım Akören’in varlıklı, seçkin ailelerindendir. Soyadları da bundan olsa gerek ‘Çelebi’dir. 

Annemin babası Halil Naci Çelebi, medrese tahsili yapmış, Birinci Dünya Savaşı’nda doğu cephesinde esir düşmüş, Batum’daki esaretinden kaçarak kurtulmuş, Milli Mücadele’de savaşmış, Akören’de yirmi yıl süreyle Belediye Başkanlığı görevinde bulunmuş, görmüş geçirmiş, İstiklal Madalyası sahibi, soyadı gibi çelebi bir insandı. Ölünceye kadar ağzından kötü bir söz çıktığına, başkalarının aleyhinde tek bir söz söylediğine tanık olmadım. Sadece ben değil, başkaları da tanık olmamıştır.  

Anneannem Miyase Hanım, yine Antalya’dan gelen Karadeli Sülalesi neslinin devamı olan Tıngırlar’dandır ve yörüktür.   

Baba tarafım Akviran’ın Hacılar Mahallesi’ndendir. Bu mahalle halkı, Akviran’ı oluşturan yedi harabeden birisi olan Yukarı Yarımca Harabesi’nden 250-270 sene önce susuzluktan dolayı dağılan köy ahalisinin bu yere göç etmesiyle oluşmuştur. Buna göre baba tarafım da köken itibariyle Oğuz Boyu mensubudur. Baba dedem Durmuş Coşar, tam bir ağaydı. Varlıklı olduğundan dolayı değil. Esasen öyle bir varlığı falan da yoktu. Tarz olarak ağaydı, ruhen ağaydı, zihnen ağaydı. Züğürt Ağaydı yani. Onun gibi saf, temiz,  parayla, pulla, malla, mülkle ilgisi olmayan bir insandı. Yaşayan bir insandı, sahici bir insandı. Herkesin korktuğu, yanında kimsenin söz söyleyemediği, delidolu, atıyla, silahıyla dağ tepe dolaşan, işle güçle çok fazla ilgisi olmayan, gönlünce yaşayan, ikinci eşi olan babaannemi kaçırıp evlenen, babama göre birkaç leşi olması muhtemel olan, soyadı gibi ‘Coşar’ bir insandı. Coşar soyadını alması da kendi seçimi değil, Soyadı Kanunu çıktıktan sonra, devletle işi olmadığından dolayı soyadı almak için kendisi başvurmadığından, Nüfus Memuru’nun Durmuş Ağa’ya ‘Coşar’ soyadı yakışır diyerek bu soyadını vermiş olmasındandı. Yani benim arasıra coşmam, arasıra sakinleşip çelebileşmem genlerimden geliyor.

Babaannem Zahide Hanım, Hatunsaray yakınlarında, yeni adı Kayadibi, eski adı Givrat Köyü’den Akviran’a gelin gelmiştir. Dağlık, kayalık ve önemli mağaralarıyla ilgi çekici bir antik yerleşim yerinin üzerinde kurulu olan bu köyün ismi, Sultan Alaaddin’in kayınpederi eski Kalonaras/Alaiye Beyi Girvard’dan gelmektedir.    

(3)

1953 yılında rahmetli babamın Seydişehir’e tayin edilmesine kadar kaldığımız doğduğum yer olan Vezirköprü’yü yaşım gereği hatırlamıyorum. Ama biraz rahmetli annemin ve babamın anlattıklarından, biraz da o yıllarda çekilmiş fotoğraflardan kalan izlerden oluşan bir Vezirköprü hayalim hep vardır.

Bu hayale göre Vezirköprü, ıhlamur kokan, ağaçları, ormanları, güzel insanları olan, çarşısında bakırdan semaverler yapılan, semaverlerle çay demlenen, Osmanlı Sadrazamı Köprülü Mehmet Paşa’dan tevarüs eden saray kültürüne sahip bulunan, yeşil, hem de çok yeşil şirin bir ilçe olarak yer etmiş belleğimde.

Uzun yıllar sonra, 1986 yılında gördüğümde hiç şaşırmadığımı, tam da hayallerimdeki gibi bir yer olduğunu, sessiz, sakin, caddelerinde, sokaklarında, park ve bahçelerinde, dağlarında kır havasının gezindiği pastoral bir yer olduğunu söyleyebilirim.   

Yaşım gereği Vezirköprü’den ayrılışımızı hatırlamıyorum. Annemin, babamın anlattıklarından, albümdeki resimlerden, sonraki yıllarda yaşadıklarımdan, dinlediklerimden; Vezirköprü’den güzel anılarla, sağlam dostluklarla ve o nedenle de hüzünlü bir sevinçle ayrıldığımızı anlıyorum.

Hüzün, babamın ilk görev yeri olması nedeniyle anlamlı ve değerli olan Vezirköprü’den, oradaki dostlardan ayrılmaktan; sevinç, Seydişehir’e gelmekle, memleketimiz olan Konya’ya biraz daha yakın olmaktan kaynaklanıyordu.        

Bölüm Beş

Seydişehir

Sen gelirken ağlamıştın,

Orası için.

Bil, giderken de ağlayacaksın,

Burası için

Özdemir Asaf

(1)

Yaşamımdaki ikinci yerleşim yeri Konya’nın Seydişehir ilçesidir. 1953 yılında babamın tayini nedeniyle geldiğimiz, 1957 yılında yine babamın tayini nedeniyle ayrıldığımız Seydişehir’in ben de özel bir yeri vardır. Seydişehir’e geldikten sonra doğan rahmetli erkek kardeşimin adını, mütedeyyin bir kişi olan babam, Horasan’dan Seydişehir’e gelip yerleşen Anadolu bilgelerinden Seyit Harun Veli Hazretleri’ne atfen Harun Affan koymuş.

O yıllarda Seydişehir yaklaşık 3000 nüfuslu, Toros Dağları’nın kolu olan Küpe Dağı’na sırtını dayamış, küçük, şirin bir ilçeydi. Leblebisi meşhurdu. Alüminyum madeni daha henüz keşfedilmediği, Alüminyum Fabrikası kurulmadığı için göç almaya başlamamıştı. O nedenle, o yıllarda Seydişehir, ruhunu, özünü, karakterini, otantikliğini koruyan, kendi halinde, mütevazı bir Anadolu ilçesiydi. 

İlkokula başladığım bu sakin, bu sade, bu kendi halindeki ilçede, zaman zaman babamla birlikte keşiflere gider ve bundan çok keyif alırdım. Babamla birlikte olmaktan dolayı keyif alırdım,  otomobile daha o yaşlarda ilgi duyduğum için keyif alırdım.

İlçeye yaz kış develerle Alanya’dan, Manavgat’tan portakal, limon, muz, malta eriği, keçiboynuzu gibi meyve ve sebze gelirdi. Pazar günleri kurulan pazara köylüler, peynir, yoğurt, tereyağı, mevsimine uygun sebze ve meyve getirirlerdi. Çarşısı taze kavrulmuş leblebi kokardı. Bazı günler Beyşehir Gölü’nden yeni avlanmış tatlı su balıkları gelirdi pazara. Çavuş Köyü’nden, kırmızı, iri taneli, kocaman salkımlı, kırmızı, beyaz üzümler gelirdi.

Buzdolabı yoktu, kalorifer yoktu. Kışın odun sobasıyla ısınırdık. Yazın dağlardan gelen karın soğuttuğu gazozu içer, arkadaşlarımla birlikte yaz kış Hasan Amca’nın fırınından aldığımız sıcak ekmeğin arasına peynir, tereyağı koyup yerdik. O yıllarda oluşan damak zevkinden olsa gerek, hala arasına tereyağı ve peynir konulan sıcak ekmek yemeyi çok severim.

Evlerin altında pekmez yapmak için üzüm çiğnenirdi. Sadece pekmez değil, turşu da, pestil de, sirke de, sucuk da, pastırma da evlerde yapılırdı. Bunların hiçbirisi günümüzde olduğu gibi hazır gıda olarak çarşıda pazarda satılmazdı. Zira o yılların Türkiyesinde öyle bir sektör ve fabrikasyon imalat henüz yoktu.   

Burunsuz otobüsler daha henüz keşfedilmediği için, Konya’ya burunlu otobüslerle gider gelirdik. Konya şehrine ve ovasına çok tepeden bakan Takkeli Dağ’a geldiğimizde, otobüs uçurumdan aşağıya yuvarlanacak gibi gelirdi bana. Korkardım. O yaşlarda Takkeli Dağ, dünyanın en büyük dağıydı benim için. Oradaki uçurumlar da öyle.

Ara sıra politikacılar gelirdi ilçeye. Seçim nutukları dinlerdik. Yani hayatımızda az da olsa siyaset vardı. Biz hangi partiyi tutuyoruz diye sorduğumda, rahmetli annem ‘ekmek partisi’ diye cevap verirdi. Hangi partinin ekmek partisi olduğunu anlamaya çalışırdım, ama anlayamazdım. Uzun yıllar boyunca da anlayamadım.

Bazen babam beni hapishaneye götürürdü. Hiç unutmam,  orada gördüğüm bir adam için ‘bu adam karısını bıçaklayarak öldürdü, yakında idam edilecek’ demişlerdi. 7-8 yaşlarındaydım. Bir adam karısını neden öldürür diye düşündüğümü ve adama korkuyla baktığımı hatırlıyorum. Çocuk aklımla bunun nedenini kendime izah edememiştim. Babam dahil, sorduğum hiç kimse de bunun nedenini açıklamamıştı bana. Sadece ‘sen küçüksün aklın ermez’ demişlerdi.

Oscar Wilde’ın ‘Kırmızı ceketini giyemiyordu o artık, / Çünkü şarap kırmızı ve kırmızıydı kan da, / Ellerine şarap, bir de kan bulaşmıştı / Ölünün başucunda onu bulduklarında, / Sevdiği kadıncağız, sevgilisiydi ölen, / Öldürmüştü kadını vurarak yatağında. (…)  / Bulduklarında onu, o kadının, / O zavallının yanında beklerken. / … /  Ama gene de herkes sevdiğini öldürür, / Bu böylece biline, / Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar, / Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür, / Korkak, bir öpücükle, / Yüreklisi, kılıçla, bir kılıçla öldürür!’ diyen ‘Reading Zindanı Baladı’nı ilk okuduğumda, Seydişehir Hapishanesi’nde gördüğüm o adam geldi aklıma. ‘Demek ki’ dedim kendi kendime ‘insan sadece sevmediğini değil, sevdiğini de öldürebiliyormuş.’   

(2)

İlkokula Seydişehir’de başladım. Okulum evimizin hemen karşısındaydı. Her gün sabah okula büyük bir hevesle gittiğimi hatırlıyorum. İlkokul öğretmenimiz rahmetli Ömer Sakarya çok sert bir hocaydı. Belki onun korkusundan, belki de iyi öğretmesinden, okumayı yazmayı çabuk öğrendim. Kuşkusuz bunda babamın derslerimle ilgilenmesinin de payı vardı.  

Hafta sonlarında yargıç, savcı, asker ve öğretmenlerden oluşan aile dostlarıyla birlikte pikniğe giderdik. Kimi zaman şimdilerde yok olan Beldibi Gölet’ine, kimi zaman içinde pek çok havuz bulunan Pınarbaşı’na. Annelerimizin evde yaptıkları börekler, çörekler, dolmalar yenirdi. Amcalar ‘aslan sütü’ dedikleri bir şey içerlerdi. Beldibi’nde dinamitle balık avlanırdı, korkardım. Pınarbaşı’nda ayaklarımızı havuza sokar, diğer çocuklarla birbirimize su sıçratırdık. Ağaçların altında, çimenlerin üzerinde koşar, top oynardık. Yaramazlık yapardık çokça.   

Bazı akşamüzerleri babamla birlikte ilçedeki Jandarma Komutanlığı’na gider, bahçedeki kamelyanın altında otururduk. Ben askeri ciplere biner, şoför mahalline oturur, cipi sürer gibi yapar ve bundan büyük keyif alırdım. 

Babam bazen beni Beyşehir’e götürürdü. Beyşehir’i çok severdim. Hala da severim. Çünkü orada göl vardır. Gölün kenarında gazoz içerdim. Babam arkadaşlarıyla sohbet ederken ben gölü seyreder, gölün maviliklerine, yeşilliklerine dalar gider, çocuksu hayaller kurardım.

Herhalde bundan olsa gerek, yıllar sonra Beyşehir’den her gelip geçişimde, bir yandan çocukluk günlerime gider gelir, yol kenarında gördüğüm her şeyle eski bir yolculuk anısı kurar, gölün kenarında durur, bir yandan gölün durgun sularında çocukluğumun izlerini arar, diğer yandan Lamartine’nin ‘Göl’ isimli uzun şiirinden anımsayabildiğim mısraları terennüm ederim kendi kendime.

Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin

Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz

Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için

Demirleyemez miyiz?

Ey göl, henüz aradan bir sene geçti ancak,

Seyrine doyamadığı o canım su yanında

Bir gün onu üstünde gördüğün şu taşa bak

Oturdum tek başıma!

Altında bu kayanın

Yine böyle inlerdin,

Yine böyle çarpardı dalgaların bu yara,

Ve böyle serpilirdi rüzgârla köpüklerin

O güzel ayaklara.

(…)

(3)

Seydişehir’de kışlar çok sert geçerdi. Seydişehir’in batısından başlayıp güneye doğru uzanan, kimi yerlerde yüksekliği 2500 metreyi aşan Küpe Dağı’nda yaz kış kar eksik olmazdı. Yazın içtiğimiz gazozları soğutan kar oradan gelirdi.

Karlı bir kış gecesi babama kızıp evi terk ettiğimi anımsıyorum. Terk edip de gittiğim yer evin 30-40 metre önündeki boş alandı. Soğuktan donmak üzereyken babam beni alıp eve geri götürmüştü.

Anneme babama kızdığım zaman onları terk eder, Konya’ya anneannemlerin yanına giderdim. Beni otobüse bindirir gönderirlerdi Konya’ya. Annemin içine özenle eşyalarımı yerleştirdiği hasır bir yolculuk çantam vardı. Konya’ya bu çantayla gider gelirdim. Konya otogarında bazen anne dedem, bazen Selami Dayım karşılardı beni. Bir süre sonra annemi, babamı, kardeşlerimi özler, bazen de dedemlere kızar Seydişehir’e geri dönerdim.

Çocukluğumda aldığım tattan olacak, otobüsle tek başıma yolculuk yapmayı, otobüsün penceresinden dışarıya bakarak dalıp gitmeyi, anılarımı çağırmayı, hayaller kurmayı hala severim. Hilmi Yavuz’un bir şiirinde dediği gibi otobüsle uzun yollara her gittiğimde ‘ben hep yollar düşledim / derin yollarda yürürken / yollar gül sesleridir / beni yazın ta içine çağıran / gitsem mi yoksa daha erken mi…’  diye düşünür, hüzünlenirim.

Bazı hafta sonlarında Başsavcı Kemal (Berkarda) Bey Amcanın pancar ekili tarlasına giderdik. Babamlar sohbet ederken ben traktöre biner, kargaları kovalardım. Komşu tarlalardan salatalık, domates, biber, hırtlak koparır yerdim. Ağaçlara tırmanır, tarlalarda koşardım. Akşam eve döndüğümüzde anneme vermek için kır çiçekleri toplardım.

O yıllardan kalan bir değerli anım, rahmetli babamın sık sık anlattığı için belleğime yerleşmiş olan Atatürk’ün naaşının, Etnografya Müzesi’nden Anıtkabire nakli için Ankara’ya gitmesidir. ‘Sanki’ demişti rahmetli babam, ‘O büyük adam katafalktan ayağa kalkıp ben daha ölmedim, yaşıyorum diyecek gibi geldi bana.

Seydişehir’de ilk kez tiyatro – Gogol’un Müfettiş isimli oyunu – seyretmiştim. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyanların kurduğu amatör bir tiyatro kompleksi sahneye oyunu koymuştu. Çok etkisinde kaldığımdan olacak ‘ büyünce ben tiyatrocu olacağım ‘ performanslarını sürdürüyorum. Tiyatrocu olamadım, ama iyi bir tiyatro izleyicisi oldum.  

O yıllarda Seydişehir Belediyesi bir itfaiye arabası almıştı. Kırmızı renkli araba yaz akşamları ilçeyi dolaşır, sokakları, caddeleri sulardı. Mahalledeki çocuklarla birlikte itfaiye arabasının yanında koşarak kendimizi ıslatırdık. Bunu eğlenceli bir oyun haline getirmiştik. İtfaiye arabasının ilçeye gelmesinden sonra, tiyatrocu olmaktan vazgeçip itfaiyeci olmaya karar verdiğimi, evde küçük bir yangın çıkarıp elimde su dolu sürahiyle ve ‘nani nani’ sesiyle yangını söndürmeye gittiğimi, sonrasında annemden bir güzel azar işittiğimi hatırlarım. 

Mahalledeki çocuklarla birlikte kışın karların üzerinde, yazın güneşin altında oynar, ilkbaharda bahçelerde koşar, meyve çalar, kargaları, serçeleri kovalar, sapanla kuş vurur, oturduğumuz evin önündeki boşlukta top oynardık.

Bazı günler Ilıca Tepesi’ne giderdik. Ilıca Tepesi’nde o zaman kaynar suyu olan şifalı bir havuz vardı. Orada havuza girerdik. Baharla birlikte Ilıca Tepesi’nden aşağıya evlere doğru ılık bir rüzgâr eserdi. Soluduğumuz taze toprak, ot, çayır, çimen, ağaç, tezek kokusu, rüzgârla birlikte bütün ilçeyi dolaşırdı. Yağmur yağdığında toprak da, ot da, çayır, çimen de, ağaç da bir başka güzel kokardı.  

(4)

Yıllar, yıllar sonra, her yılın Nisan ayında rahmetli annemle babamı ikamet ettikleri Konya’dan alır, Seydişehir’den sonra Torosları tırmanmaya başlar, Akseki, Manavgat üzerinden Alanya’daki yazlığa götürürdüm. O zamanlarda da, halen de Toroslar tam da Yaşar Kemal’in anlattığı gibidir. Toroslara kavuşunca insanın, Dadaloğlu’nun dediği gibi ‘Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir’ diyesi gelir. 

O yolu görenler bilir, Seydişehir’i çıkıp, Beldibi’ni geçip, Toroslara tırmanmaya başladığınızda, doğa birdenbire farklılaşır, vahşileşir, tehditkâr olmaya başlar. Dağlar dikleşir, morarır, dağın kendisi ve etekleri vahşi bir hal alır. Taşların, kayalıkların arasından fırlayan çamlar ‘itirazım var’ der gibi göğe doğru yükselir. Taşlar, kayalar, ağaçlar üstünüze düşecekmiş gibi yola ve size doğru uzanır. Kayalar, taşlar kimi yerlerde kızıl, kimi yerlerde sarı, kimi yerlerde de kirli beyazdır. Toprak bazen kırmızılaşır, bazen her zamanki rengini alır. Kayalar güçlü bir el tarafından dikkatle ve özenle üst üste konulmuş gibidir. Yazın ortasında bile dağların tepelerinde kar vardır. Yol, dağlar ile uçurumların arasından kıvrılır gider. Dağıyla, ormanıyla, vadisiyle, çimenleri ve otlarıyla doğa, usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi uzanır gözünüzün önünde. Dağların eteğinde, yolun kenarında, aşağıdaki vadilerde koyunlar, kuzular, inekler, doğanın kedilerle birlikte en kişilikli hayvanı olan keçiler otlanır. Bazen çobanın çaldığı kaval sesi gelir uzaktan.

Tam oralarda bir yerlerde gözleri nemlenen rahmetli babam ‘ah bu dağlar, bu kayalar, bu ağaçlar, bu otlar, bu kekik kokuları, dünyanın hiçbir yerinde yoktur bunlar’ derdi. Aslında ona bunu söyleten oralarda geçen gençliğidir. Kimi zaman at sırtında, eşek sırtında, kimi zaman da eski bir ciple savcı olarak keşif için gittiği o yerlerde geçen geç gençlik günleridir. Rahmetli babamın ah ettiği, vah ettiği şey aslında giden gençliğidir. Hey gidi gençliktir yani. Benim de koştuğum, oyunlar oynadığım çocukluğuma güneşler açan, yağmurlar, karlar yağan günler ya da yıllardır, o yıllar.     

Velhasıl Seydişehir’de çocukluğumu yaşamış, çocukluğumun tadını çıkarmıştım. Gerçekten de güzel geçmişti çocukluğum. Oradaki çocukluğumdan bugüne ne kaldı? Anımsadığım, anımsamadığım, anımsayamadığım anılar kaldı. Albümdeki solmuş resimler, bir de çocukluğum ile rüzgârlar, karlar, yağmurlar, leblebi kokusu ve tadı, Alanya’dan, Manavgat’tan ilçeye gelen portakal, limon, muz yüklü develer kaldı.  

(5)

Takip ettiğim bir dava nedeniyle 1977 yılından itibaren 34 yıl süreyle yılda beş altı kez gittiğim, Alanya’daki yazlığa gidip gelirken her sene üç beş kez içinden geçtiğim Seydişehir, her defasında hüzünlendirir beni. Bu hüzün aslında oradaki çocukluk günlerime duyduğum özlemdir. Tıpkı rahmetli babamın Seydişehir’deki geç gençlik günlerine duyduğu özlem gibi, benim de çocukluğuma ait bir duygu, bir özlemdir bu. Seydişehir bana, ben Seydişehir’e aşina olduğumuzdan olsa gerek, ikimiz de birbirimize eski bir dost gibi bakarız her defasında. Orada bir yerlerden, belki Pınarbaşı’ndan, belki Beldibi’nden, belki Ilıca Tepesi’nden veya Kemal Amca’nın pancar tarlasından ya da Küpe Dağı’ndan, çocukluğumun sesleri gelir kulağıma, rahmetli annemin, babamın, erkek kardeşimin hayali gelir gözlerimin önüne. İyi ki buralara gelmişiz, buralarda yaşamışız derim ve hem Seydişehir’e, hem de orada geçen günlerime, yıllarıma teşekkür ederim.   

(6)

Babamın Konya’ya tayini çıktığı için bir sonbahar günü, dostların, komşuların, arkadaşların gözyaşları ile Seydişehir’den ayrıldığımızı hatırlıyorum. Çocuk olmama rağmen, sevilmenin güzel, sevdiklerinden ayrılmanın zor olduğunu belki de ilk kez o gün anlamış ve yaşamıştım.

Özdemir Asaf’tan ödünç alarak ‘Sen gelirken ağlamıştın / Orası için / Bil, gidersen de ağlayacaksın / Burası için’ demem ondandır. Zira Vezirköprü’den ayrılırken de ağlamışız, Seydişehir’den ayrılırken de ağladık. Yani ‘Ne var ki bu yolculukta, / Her sefer ağlatır beni’ gibi bir şeydi yaşadığımız.

Bölüm Altı

Konya

Hakiki ustalar, 

Aynı yaştadır hep, aynı sarih yerden,

Neşrederler etkilerini! Kudretleri de, fiilleri de,

Daimidir ve yanlarında değildir zaman,

Onlar içindeyken, onlar için işledikçe akmaz olur zaman da.

Eskilerin kutsiyetinden geri kalmaz kayıtları,

Kendileri gibi ağır ağır nam salar ve insanlığın arşivlerinde

Alır yerini, eserleriniz duyuruyor

Mafsallı bir Hakikat şarkısını,

Kesiksiz tatlı bir ezginin engin Hakikatini,

Öğrenilmeyen, ama içten notalarıyla yaradılıştan gelen!

Samuel Taylor Coleridge (Çeviren Emine Ayhan)  

(1)

Konya, bozkırın çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır… Dışarıdan bu kadar gizlenen Konya, içinden de böyle kıskançtır. Sağlam ruhlu kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanına benzer. Onu yakalayabilmek için saat ve mevsimlerine iyice karışmanız lazımdır.

Bu satırlar edebiyatımızın usta ismi Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait. ‘Beş Şehir’ isimli eserinde yazıyor bunları.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın beş şehrinden birisi olmakla, onun için özel olan Konya, benim için de özeldir. Özeldir, zira çocukluğumun Seydişehir’den sonraki yıllarının, ilk gençlik yıllarımın geçtiği yerdir Konya. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da vurguladığı gibi, Konya, sağlam ruhlu, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanı gibidir. Uzun yıllar Konya’da yaşadığım, oranın saat ve mevsimlerine karıştığım için onu yakalayanlardan birisi de benimdir.

Selçuklunun başkentidir Konya. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifade ettiği gibi ‘Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur.’ Selçukludan bu yana Konya da susmamış, hep konuşmuştur. Mevlana’sıyla konuşmuştur. Alaettin Tepesiyle konuşmuştur. Selçuklulardan kalan tarihi eserleriyle konuşmuştur, Meram bağlarıyla, bağ evleriyle, konaklarıyla, kendine özgü oyun havalarıyla, oturak alemleriyle, türküleriyle, fırın kebabıyla, tiritiyle, ekşili kabağıyla, etli ekmeğiyle konuşmuştur. Onu duymak, onu hissetmek, onu anlamak için orada yaşamak, onu dinlemek gerekir. Ben onu yaşayarak ve dinleyerek büyüdüm. 

(2)

İlkokulu Konya’da, Mümtaz Koru İlkokulu’nda bitirdim. Varlıklı bir insan olan rahmetli Mümtaz Koru, kendi yaptırdığı için adı verilen okula, her eğitim/öğretim yılının açılışında gelir, öğrencilere, kalem, defter, silgi hediye ederdi. Tonton, babacan bir insandı, iyi bir insandı, iyiliğin bilgisine sahip bir insandı.  

İlkokul öğretmenim Kahraman Bey, deneyimli, tatlı-sert bir hocaydı. Belleğimden hiç silinmeyen ‘Çocuklar insanların üzerinde olumsuz iz bırakmayın, iz bir gün gelir çizilir, ama asla silinmez’ sözleriyle anımsadığım rahmetli Kahraman Bey’i, bana emek veren diğer hocalarım gibi hala sevgi ve saygıyla anarım.

Konya’nın benim üzerimde emeği çoktur. Bana göre Konya, Mevlana’dır. Mevlana da, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal,  Ahmet Yesevi, Seyit Harun Veli gibi ‘hakiki ustalardandır, ayni sarih yerdendir.’  Bu hakiki ustalardır bana yol gösteren. Ama ‘Cömertlikte yardım etmede akarsu gibi ol, / Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, / Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,/ Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,/ Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol,/ Hoşgörülükte deniz gibi ol, / Ya olduğun gibi görün, Ya göründüğün gibi ol…’ diyen Mevlana’nın bendeki yeri, anlamı, değeri, benim üzerimdeki etkisi çok daha başkadır, çok daha fazladır. Bana hayatım boyunca rehberlik eden Mevlana’nın bu yedi öğüdünü daha çocukken Konya’da öğrendim. Bunları çok büyük ölçüde yaşamımda da uyguladım. Tamamen uygulayamadım elbette. Tamamen uygulayabilseydim eğer, bilge olur, veli olur, aziz olur,  Yunus olur, Hacı Bektaş Veli olur, Pir Sultan Abdal olur, Ahmet Yesevi olur, Seyit Harun Veli olur, Mevlana olurdum zaten. 

Mevlana Müzesi’ne ilk kez rahmetli babamla gitmiştim. Babam hem müzeyi gezdirmiş, hem de benim anlayabileceğim bir dille bana Mevlana’nın felsefesini anlatmıştı. Yıllar sonra müzeye tekrar gittiğimizde, rahmetli babama ‘bu müzeyi ben çok daha büyük olarak hatırlıyorum, müzeyi daha sonra daralttılar mı’ diye sormuş ve babamdan ‘hayır müze hiç değişmedi, hep aynı, sadece sen büyüdün’ cevabını almıştım.

Evet, müze aynıydı. Ben büyümüştüm. Sadece yaş olarak değil, ufkum da büyümüştü zaman içinde. Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesini, Topkapı Sarayı Müzesini, Antakya Arkeoloji Müzesini gördükten sonra müze kültürüm artmış, ufkum gelişmiş, vizyonum büyümüştü. Mevlana Müzesi, sanırım yıllar sonra bana bundan dolayı küçük görünmüştü. 

Seydişehir’den Konya’ya taşındığımızda eski garajın yakınlarındaki bir mahallede oturduk. Arka tarafında küçük bir bahçesi olan oturduğumuz evin karşısında eski bir Konya evi vardı. Aslında ev değil konaktı. Büyük bahçesi olan bu evde, benim yaşımda oğulları olan bir aile oturuyordu. Benim arkadaşım olan bu çocuk babasına ‘beybaba’ diye hitap ederdi. Beybabanın Chevrolet marka, kuyruklu siyah bir arabası vardı. ‘Beybaba’ olmak sanırım böyle biri olmaktı. Mahalledeki çocuklarla birlikte imrenerek bakardık bu arabaya. ‘Baba biz de böyle bir araba alalım’ dediğimde, rahmetli babam ‘çalış senin de olur’ der, gülerdi. Ben de çalıştım, babam da çalıştı çok. Ama ne benim, ne de babamın hiç öyle bir arabası olmadı. 

 O evde otururken, babamların Seydişehir’de iken aldıkları Öğretmen Evleri’nin hemen arkasındaki arsaya ev yaptırıyorduk. Evi, Akören’den akrabamız olan inşaat ustası Koca Kerim lakaplı rahmetli Mustafa Dinç yapıyordu. Çok iyi bir camii yapma ustası olan Koca Kerim Amca da bizimle birlikte aynı evde kalıyordu. Tam bir halk/köy bilgesi olan Koca Kerim Amca, neşeli, şakacı, nüktedan bir insandı. Annem bir akşam patlıcan, biber kızartması yapmıştı. Biberler çok acıydı. Bir kısmı yenmedi, kaldı. Yenmeyen biberleri annem ertesi gün bahçedeki tavuklara ikram etmiş, ama tavuklar da yememişti. Bunu anlattığında, rahmetli Koca Kerim Amca’nın, o şen, o çocuksu haliyle, lakabı gibi kocaman sesiyle ve kocaman gülüşüyle ‘ya Hatice tavuklar bizden akıllıymış’ dediğini hatırlıyorum.

Babamla birlikte ara sıra inşaata gider bakardık. Yeni dökülen betonları eğlence olsun diye ben sulardım. İnşaat bittikten sonra oraya taşındık. Benim kaydım da Hâkimiyet-i Milliye İlk Okulu’ndan Mümtaz Koru İlk Okulu’na alındı.    

 Çocukluğumdan kalan Konya lezzeti, pazar günleri annemin içini hazırladığı, benim ya da rahmetli kardeşim Affan’ın fırına götürdüğü ev yapımı etli ekmektir. Annem, babam, kardeşlerimle birlikte yediğimiz o etli ekmeğin tadını hala unutmadım, hiç unutmam.

Bayram günlerini, bayram için alınan giysilerimi, ayakkabılarımı, bunların kokusunu, yazın hem tatil, hem de baba dedemi, babaannemi ziyaret için Akören’e gitmelerimizi de hiç unutmam, unutmadım.

(3)

Daha kendisi kalkmadan hazırlanan tömbekisiyle nargile içerek güne başlayan rahmetli baba dedemi,  onun yaşlandıkça durulan, durgunlaşan, soyadının aksine coşmayan halini, her şeye ‘sağlık olsun’ diyen pozitif tavrını hala hatırlarım. Çok az konuşan babaannemin ‘Ahmedimin çocukları gelmiş’ diye ablam Birsen’le bana sarılmalarını, sevgi dolu bakışlarını, ‘çocuklar açtır, hadi Elmas (babamla anne baba bir tek kardeş olan en küçük halam) yiyecek bir şeyler getir’ deyişini hala duyar gibiyim. Rahmetli halalarımın, amcalarımın, onların çocuklarının bizi el üstünde tutan, bizi gezdiren, eğlendiren, koruyan, bizi sahiplenen sevecen hallerini, amca ve hala çocuklarının bizi bağa, bostana, çarşıya götüren konukseverliklerini belleğimin en özel yerinde saklarım hala.

Şerife Halamın oğlu Rafet Dayımla birlikte düven sürdüğümüz, sapa, samana karıştığımız Akören’deki harman günleri, o yıllarda şenliklerle kutlanan bağ bozumları, Nuri Dayı’mın evindeki eğlenceli yüzük bulma oyunları, geceleri korkuyla dinlediğim eşkıya ve evliya öyküleri, bazen at, bazen kağnı arabasıyla bağa, bostana gidiş gelişlerimiz, bostan tarlalarında kavun, karpuz kesip bunları afiyetle yemelerimiz, ata, eşeğe binişlerimiz, bütün canlılığıyla anılarımın arasındaki özel yerini bugün dahi korur.

Babaannemin köyü olan bağlık, bahçelik, meyvelik Givrat Köyü’nde yaşadığım pastoral günler, Kore Gazisi eniştenin anlattığı savaş anıları hep aklımdadır.  

Çok azını anlattığım Akören’in, Givrat’ın, Hatunsaray’ın insanları, buralardaki yaşam, tam da Oktay Rıfat’ın o güzel pastoral şiirindeki gibiydi. Yani ‘Avludan geçtiğini gördü gelinin / Suya gidiyordu öğle güneşinde / Ardında bebesi yalınayak / Geride Karabaş / Tozlu yoldan / Söğütlerin oradaki çeşmeye / Yalağında bulutlar yıkanan çeşmeye.’ Gelinler de öyleydi, bebeler de. Karabaş da öyleydi, yollar da, söğütler de, çeşmeler de, bulutlar da öyleydi. Bilmem hala öyle midir?

(4)

Anne dedemin büyük bahçeli eski Konya Evi’nin benim çocukluğumda özel bir yeri vardır. Bu evde sünnet oldum. Bahçeye diktiğim kavak ağacının benden hızlı büyümesine bu evde tanıklık ettim. Yaşamda dik durmayı bu kavak ağacından öğrendim. Çok sevdiğim fesleğen kokusuyla, semizotuyla, asma kabağıyla ilk kez bu evin bahçesinde tanıştım. Konya’nın asma kabaktan yapılan meşhur ekşili kabak yemeğini ilk kez bu evde yedim.  Tulumbayla kuyudan suyu ilk kez bu evde çektim. Yaramazlıklarımı en çok bu evde yaptım. Üç tekerlekli bisiklete ilk kez bu evde bindim. Üç tekerlekli bisikletimi ters çevirerek bu evde dişçilik oynadım. ‘Ben cambaz oldum’ diye yarı çıplak bu evin kapısından çıktım ilk kez mahalleye. Koluma kavuniçi kadranlı ilk saati bu evde taktım. Rahmetli Durmuş Ali Dayımın sünnet hediyesi olarak aldığı o saat, bugüne kadar sahip olduğum saatlerin içinde benim için en değerli, en güzel olanıdır.

O tarihlerde bankada memur olarak çalışan rahmetli Durmuş Ali Dayımın yılbaşlarında bize hediye olarak getirdiği takvimleri, ajandaları, kumbaraları hala hatırlarım. İlk paralarımı o kumbaralarda biriktirdim. ‘Ankara, Ankara, seni görmek ister her bahtı kara, devasın onlara güzel Ankara’ diyen o güzel marşı ilk kez rahmetli Durmuş Ali Dayımdan bu evde dinledim, öğrendim, ezberledim ve söyledim. Yıllar, yıllar sonra mesken edindiğim Ankara’yı daha görmeden o marşla sevdim.

Bakının Mehmet Amca’nın Mevlana Türbesi’nin yakınındaki evinde geçirdiğimiz eğlenceli yılbaşlarının, oturduğumuz Öğretmen Evleri’ndeki özgür havanın, oradaki arkadaşlıkların, ilk aşkımın, annemin ben sevdiğim için yaptığı hamsi tavanın, buğulamanın, puf böreğinin tadı hala damağımdadır. Bisiklete bindiğimiz, hulahop çevirdiğimiz, saklambaç oynadığımız, top peşinden koştuğumuz o günler, o güzel günler hep aklımda, hep yüreğimdedir.

Futbol maçlarına girecek parayı sağlamak için Konya Şehir Stadı’nın önünde rahmetli kardeşim Affan’la birlikte, babamdan gizli ‘buz gibi su, dişlere keman çaldırıyor’ diye bağırarak su satardık. Alçıdan tabanca yapar kovboyculuk oynardık. Mahallenin çocuklarına bazen Hacivat Karagöz, bazen tombala oynatarak para kazanırdık. Mahallenin namusunu korumak için, mahallenin kızlarına musallat olan zamparalarla sokaklarda kavga eder, bahçelerden elma, armut, erik çalardık. Hey gidi çocukluk, hey. Şairin dediği gibi ‘Benden bu çocukluğumu çalanı getir, bul getir, saçlarını yol getir’ diyesi geliyor insanın.

Rahmetli Lefter’i, Turgay Şeren’i, Coşkun Özarı’yı, Ogün Altıparmak’ı, Ziya Şengül’ü ilk kez Konya’da seyretmiş, bir kalecinin, Turgay Şeren’in degajlarının ortasahayı geçtiğini ilk kez Konya’da görmüş, futbola da, Fenerbahçe’ye de Konya’da sevdalanmıştım.

(5)

O yıllarda askerlerin dışında kalan kamu çalışanlarının lojmanı yoktu. Askerlerin neredeyse tamamı lojmanlarda oturmuyorlardı. Yargıcı da, savcısı da, öğretmeni de, polisi de, bürokratı da, avukatı da, eşrafı da, esnafı da, tüccarı da aynı mahallede birlikte otururlar, biri birleriyle komşuluk, ahbaplık ederlerdi. Çocukları birlikte oynarlardı. Yani halkın hizmetinde olanlar, aynı mahallelerde halkla birlikte otururlardı. Bundan olacak yargı da, diğer kamu çalışanları da halktan kopuk değil, halkla iç içeydi. Daha sonra ve giderek askerler gibi, yargıçlar da, savcılar da, polisler de, diğer kamu çalışanları da lojman hayatına geçmek suretiyle toplumdan koptular, halka yabancılaştılar. Böyle böyle lojman sayısı 2013’ler de 235 binlere kadar çıktı. Tıpkı bir zamanlar Demirperde ülkelerinde olduğu gibi.

(6)

Sevine sevine yaşadığımız o yıllarda, yumurtalar her zaman tazeydi. Yoğurtlar güzel kokardı. Sütlere su karıştırılmazdı. Sadece parası olanlar değil, parası olmayanlar da o yıllarda kendilerine eğlenecek bir yer ve bir şey bulurlardı. Şarkılarımızın, türkülerimizin, şiirlerimizin kaybolmadığı o yıllarda,  nüktelerin yerini daha henüz küfürler almamıştı. Sululuklara mizah diye gülünmezdi o zamanlar. Arkadaşlıklar arkadaşlık, dostluklar dostluk, komşuluklar komşuluktu o yıllarda.

Bizim gibi evinde buzdolabı olmayanlar, yaz aylarında buzdolabı olan komşulardan buz istemeye giderlerdi. Akşamları ev ziyaretleri yapılırdı. Kapı çalar, komşu çocuğu gelirdi. ‘Bir maniniz yoksa bu akşam annemler size gelecek’ derdi. Televizyon yoktu. Mobil telefonlar yoktu. İnternet, facebook, instagram, tweeter yoktu. İnsanlar birbirlerine zaman ayırır, birbirleriyle sohbet ederlerdi.  

Alaattin Tepesi’ndeki Torrance Gazinosu’nda, Dedebahçesi’nde, Karayolları Parkı’nda yapılan düğünlere, o zaman da kadınlar özenle hazırlanırlardı. Düğün davetiyelerinde LCV notu yer almazdı, çünkü bilinmezdi. Sadece ‘çocuk getirilmesin’ diye yazardı. Ama dinleyen kim. Çocuksuz düğün mü olurmuş diye herkes çocuklarını da götürürdü yanlarında.

İstasyonun yanındaki Gar Gazinosu’na, dönemin ünlü şarkıcıları, türkücüleri gelirdi. Yaz gelince ailecek Gar Gazinosu’na veya şimdi fuar alanının içinde olan, eski halinden eser kalmayan ve hatta ismi dahi yok olan Dedebahçesi’ne giderdik. Dedebahçesi’ndeki ağaçların, çiçeklerin, yeşilliklerin içinde kelebekler, Ağustos Böcekleri, Ateş Böcekleri dolaşırdı. Hani Can Yücel’in ‘Gün olur bu işe bu millet de şaşar / Tam kurşun geçirmez karanlığında gecenin / Bir ateş böceğidir başlar’ dediği ateş böcekleri. Çocukluk bu ya kurşun geçirmez gecenin karanlığında biz de peşlerinden koşardık ateş böceklerinin, Ağustos böceklerinin.

Dedebahçesi’nde Konya’nın güzel sesli yerel sanatçısı Kör Ahmet şarkı söylerdi. Kör Ahmet’in ‘Gözlerinin içine başka hayal girmesin / Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin’ diyen Zeki Müren taklidi sesi, Dedebahçesi’nden dışarıya çıkar, Konya caddelerinin, sokaklarının loş ışıklarına çarpar, Alaattin Tepesi’ni dolaşır sonra geri gelirdi.

 Bazı yaz günleri, rahmetli babamın yakın arkadaşı Dr. Münir Amca, arabasıyla bizi Konya Çumra yolu üzerindeki Karayolları Parkı’na götürürdü. Orada hem piknik yapar, hem de havuza girerdik.

Cuma günleri Kapı Camii’nde vaaz veren Tahir Büyükkörükçü’yü (Tahir Hoca) dinlemeye giderdik.

E-postalar, SMS’ler, facebooklar, tweetler yoktu o zamanlar. Mektuplar vardı. Yılbaşlarında, bayramlarda gönderilen kartpostallar, kartvizitler vardı. Cep telefonları olmadığından ‘beni cepten ara’ denmez, ‘bana mektup yaz, beni mektupsuz bırakma’ denirdi. Askerler, analar babalar, sevgililer postacının yolunu gözler, mektup beklerlerdi.  

(7)

Futbola çok düşkündüm. Çikletlerden çıkan o yılların önemli futbolcularının resimlerini biriktirir, her hafta hangi takım galip gelirse o takımı tutardım. Ama asla Galatasaraylı olmadım. Sonra sonra çok sıkı bir Fenerbahçeli oldum. Ve bir daha da takımımı hiç değiştirmedim.

O yıllarda maçları radyodan dinlerdik. Spiker, Fenerbahçe Gazhane tarafındaki kaleyi ya da deniz tarafındaki kaleyi seçti derdi, ben Gazhane tarafını, deniz tarafını hayal ederdim. Metin Oktay’ın ağları yırtan golüyle Galatasaray’a 1-0 yenildiğimiz maçı ve ertesi günü Galatasaray’ı 4-0 yenişimizi hiç unutmam mesela.

O günler ‘radyo günleri’ydi. Eşref Şefik’in, Sulhi Garan’ın, Halit Kıvanç’ın futbol maçlarını naklen anlattığı günlerdi. Cumartesi günleri Kemal Deniz’in radyodan sunduğu spor programını kaçırmazdım.

Her Cumartesi akşamüzeri radyodan sunulan ‘çocuk saati’ programını can kulağıyla dinlerdim. Çocuk saati programlarının cıngılı hala kulaklarımda çınlamaya devam eder.   

(8)

O yıllarda reçeller, sucuklar, erişteler, yoğurtlar, tarhanalar, turşular evde yapılırdı. Kavunu, karpuzu, soğanı, patatesi, bulguru Akören’den gelen akrabalarımız getirirlerdi.

Çamaşırlar elde yıkanır, giydiğimiz iç çamaşırları evde dikilirdi. Altı delinen çoraplar evde yamanırdı. Eskiyen, altı delinen ayakkabılar pençeye götürülürdü. O çorapları, o ayakkabıları hiç yüksünmeden, hiç şikâyet etmeden giyerdik. Kazaklar evde örülür, elbiseler terzide dikilirdi. Marka diye bir şey bilmezdik. Öyle bir kültür, öyle bir anlayış yoktu çünkü. Bana küçük gelen giysileri küçük kardeşim giyerdi.

Oyuncaklarımızı tahtadan, telden veya alçıdan kendimiz yapardık. Harçlık verme kültürü yoktu. Esasen dört çocuğa yetecek kadar para da yoktu. Onun için cebimizde çoğu zaman paramız olmazdı. ‘Parasız saadet olmaz’ derler, ama biz öyleyken de mutluyduk, hem de çok mutluyduk.  

Çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın bu güzel anıları, beni geliştiren, şekillendiren, kendimle ve çevremle barışık olmamı sağlayan o güzel insanlar, o güzel yaşanmışlıklar belleğimde hala canlılığını korur. Anıları kalplere ışıklarla, mutluluklarla, hoş seslerle dökülen o günler hiç aklımdan çıkmaz. Beni eğitmeye, bana yol göstermeye, bana hem keyif, hem de hüzün vermeye devam eder hala.

(9)

O yıllardan hatırladığım en üzücü olay anneannemin ölümüdür. Ölümü, ölümün getirdiği acıyı ilk kez o zaman tanıdım. Annem, babam, dedem, dayılarım, diğer aile büyükleri bize bu acıyı pek hissettirmemeye çalışsalar da, on yaşında bir çocuk olarak bu acıyı derinden hissettiğimi hatırlıyorum. Anneannemin sevecenliği, benimle oyun oynaması, beni dizlerinde uyutması, bana sevdiğim yemekleri yapması, yaramazlıklarıma tahammül etmesi, beni koruyup kollaması hala belleğimdeki tazeliğini korur.

(10)

Babam o yıllarda öğlenleri eve yemeğe gelirdi. Gelirken de yanında Cumhuriyet Gazetesi getirirdi. Her gün gazete okumak terbiyesini ve alışkanlığını daha o yıllarda rahmetli babamdan edindim. O günlerde kazandığım bu alışkanlık hala devam eder. Güne bir fincan şekersiz neskafenin yanında gazete okuyarak başlamak en büyük keyfimdir. Sadece gazete değil, bol bol Tommiks, Teksas, Kinova, Red Kit gibi çizgi romanları da okurdum o yıllarda. Doğan Kardeş Dergisi’nin, Hayat Dergisi’nin, Ses Dergisi’nin müdavimiydim.

Hayat Dergisi’nden tanıdığımız Ferah Diba’nın hayranı, siyah saçlı, iri yeşil gözlü, güzel ama talihsiz Süreyya’nın seveni ve gözyaşı dökeni idik.  Siyasi bilincimiz olmadığı için İran Şah’ı Pehlevi’ye siyasi nedenlerden dolayı değil, Süreyya’yı terk ettiği için kızdığımız yıllardı o yıllar.   

Evimizin dengesi yoktu. Sağa sola atılmış üç beş kitap vardı. Bir gün evde okunacak ne var ne yok diye bakarak evin çatısı arasında Cronin’in ‘ Citadel/Şahika ‘ isimli romanını buldum. Daha sonra Cronin okuma alışkanlığım başladı. Şehir paketine abone oldum. Cronin’in bütün kitaplarını, Yeşil Yıllar, Pembe Yıllar, Nöbetçi Hemşire, Kuzey Yıldızı, Sabah Işığı, Bir Acı Şarkı başta olmak üzere bütün kitaplarını okudu. Tam bir kitap kuruldu yani. O yıllarda Fransız, Rus, İngiliz, Amerikan klasiklerinin tamamını okudum. Reşat Nuri’yi, Yakup Kadri’yi, Ömer Seyfettin’i, Halide Edip’i, Hüseyin Rahmi’yi, Peyami Safa’yı, Mehmet Akif’i, Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Necati Cumalı’yı, Aziz Nesin’i, Kemalettin Tuğcu’yu, Kerime Nadir’i, Peride Celal’i, diğer bütün Türk yazarlarının kitaplarını da daha o kıraat ettim.

(11)

Yıl 1958. Ayını ve gününü anımsamıyorum. Sıcak bir yaz günü olduğunu anımsıyorum sadece. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Konya’ya geleceğini, Konya Beyşehir Devlet Yolu üzerinde yapılan Altınapa Barajı’nın açılışını yapacağını, gitmek isteyenlerin otobüsle açılışın yapılacağı baraj yerine götürüleceğini duyduk. Çocuğuz. Otobüse binmek, Cumhurbaşkanını görmek çekici geldi bize. Hükümet Meydanı’ndan kalkan otobüslere mahalleden arkadaşlarla beraber bindik ve açılış yerine gittik. Hükümet Meydanı da, açılışın yapılacağı baraj yeri de ana baba günü gibiydi. Çoluk, çocuk, büyük, küçük, köylü, kentli, okumuş, okumamış pek çok insan oradaydı. Hepimiz bindirilmiş kıta olmuştuk yani. Açılışa katılan herkes ‘ya ya şa şa Celal Bayar çok yaşa diye bağırmış, bağırtılmıştı.’ Hadi biz çocuktuk, pek çok şeyin ayırtında değildik. Peki! Ya büyükler? Herhalde onlar da değildi. Elias Canetti’nin ‘Kitle’ dediği şey, ‘kitle ruhu’ denilen şey bu olsa gerek. O kitle denilen şey, 1958 yılında böyleydi, sene 2016 yine böyle! Yani değişen çok fazla bir şey yok. Yani hem bu konuda, hem de başkaca konularda ve anlayışlar bağlamında pek çok şey aynı.

(12)

1959 ve 1960 yıllarının yaz aylarında hemen her gün sabah evimize, Kuran ve namazlık öğretmek üzere uzaktan akrabamız olan Halil İbrahim Amca gelirdi. Kendisi ilkokul öğretmeni olan Halil İbrahim Amca, son derece sevecen, güleç, aydın, yumuşak tabiatlı, inançlı ve laik bir insandı. Rahmetli babama bir gün Halil İbrahim Amca’nın derslerinden bir şey anlamadığımı, duaların Türkçe anlamlarını bilmeden ezberlediğimizi, bunun da bize fazla bir yararı olmadığını söylemiş ve babamdan ciddi bir fırça yemiştim.

İnsanın dinini anlayabilmesi, gereklerini yerine getirebilmesi için, mensubu olduğu dinin kutsal kitabının kendi dilinde olması ve öyle okunması gerekir. Luther’in Vatikan Kilisesi ile kavgasının nedeni budur. Luther’den, Luther’in verdiği kavgadan yaşım gereği hiçbir bilgisi olmayan benim, rahmetli babama ifade etmeye çalıştığım şey de bu idi.   

Babamın mütedeyyin bir insan gibi olmasının yanı sıra son derece samimi bir Atatürkçü, seküler bir insandı. Bize sık sık ‘ Türk olarak Atatürk’ün, Müslüman olarak Peygamberimizin ‘ arkasından gideceksiniz derdi. Ölünceye kadar her şeyin de en sadık, en samimi takipçisi oldu.

Şimdi düşünüyorum da, bugün bir yargıç, çocuklarına Kuran ve namazlık dersi verdirmek için evine hoca getirtse, herhalde birilerinin en olmadık suçlamalarına, yaftalamalarına maruz kalmaktan kurtulamaz. Sadece bu bile, Türkiye’nin nereden nereye geldiğinin veya nereden nereye gittiğinin, yaşanmış ve hala yaşanmakta olan acı bir hikâyesi gibi geliyor bana.

Hem laik, hem Cumhuriyetçi, hem Atatürkçü, hem dindar olmanın nasıl mümkün olduğunu, sadece devletin değil, insanların da laik olduğunu, ben rahmetli annem ve babam başta olmak üzere o kuşakta gördüm, o kuşakta yaşadım. Rahmetli annem ve babam, Hazreti İsa’nın ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya’ dediği gibi bu dünyanın işlerini, sorumluluklarını, öbür dünyanın gereklerini ve yükümlülüklerini son derece güzel ve dengeli biçimde ayırırlar ve yerine getirirlerdi. Rahmetli annem ve babam, kimselere göstermeden hem beş vakit namazlarını kılarlar, her Ramazan oruçlarını tutarlar, hem de kurbanlarını keserler, zekâtlarını, fitrelerini verirlerdi. Dinlerine bağlı oldukları kadar, Cumhuriyete, Cumhuriyetin değerlerine, Atatürk’e de bir o kadar bağlıydılar. Bu değerlerin hiç birisinin aleyhinde konuşmazlar, kimseyi de konuşturmazlardı.

Rahmetli babam Yargıtay Birinci Başkanı olduğunda sesiz sedasız annemle birlikte Umreye gitmişti. Umreden döndükten sonra rahmetli annem başını zarif bir boneyle kapattı. Başını bu şekilde kapatmış olması, onun yemekli toplantılara, kokteyllere, resmi davetlere katılmasına hiçbir şekilde engel olmadı. Her ikisi de, Kuranın Bakara Suresinin 151. Ayetinde yer alan ‘Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik’ ve yine Rad Suresinin 40.Ayetinde ‘Ey Muhammed… senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesabı görmek bizim işimizdir.’ şeklindeki Tanrı emirlerine uygun biçimde, hesap soracak olanın, yargılayacak olanın Tanrı olduğuna; Tanrı’nın elçisi olan Peygamberimizin görevinin, sadece Tanrı’nın emirlerini iletmek, vahiy ve hikmeti bildirmek, irşat etmek olduğuna;  Tanrı’nın dışında, Peygamberimiz de dahil olmak üzere hiç kimsenin yargılama yetkisine, görevine ve hakkına sahip bulunmadığına inandılar. O inançla hiç kimseyi ‘sen dindarsın, sen değilsin’ diye yargılamadılar. Hiç kimsenin de kendilerini veya başkalarını inançlarından dolayı yargılamasına izin vermediler. Umre ile başladıkları kutsal yolu, rahmetli babamın emekli olmasından sonra Haç farizasını yerine getirmekle sürdürdüler. Dileğim Yüce Tanrı’nın her iki kulundan da razı olmasıdır.     

(13)

Tarih 14 Şubat 1959. Başbakan Adnan Menderes’i Londra’ya götüren uçak Gatwick Kasabası yakınlarında düşmüştü. Rahmetli Menderes’in sağ kurtulduğu bu kazada 14 kişi vefat etmişti. Bu uçak kazası, Türkiye’nin o yıllarda yaşadığı en önemli olaydı. Babamla birlikte olayın tüm ayrıntılarını radyodan dikkatle takip ederdik. Bu kazanın babamı üzen bir diğer tarafı, uçağın kaptan pilotu Münir Özbek’in babamın ortaokuldan sınıf arkadaşı olmasıydı. O nedenle kendisinin aile albümümüzde fotoğrafı vardı. Yanımda taşıdığım bu fotoğrafı herkese gösterdiğimi, bundan kendime ve babama ‘bakın biz kimleri tanıyoruz’ gibi çocuksu bir fark yaratmaya çalıştığımı hatırlarım.

Rahmetli Münir Özbek ile ilgili rahmetli babamdan dinlediğim şöyle de bir anım var. Babama da yine sınıf arkadaşları olan rahmetli Necati Taşbaş anlatmış. Rahmetli Necati Bey Amca Konya’nın seçkin avukatlarındandı. Bas bariton sesiyle, neşesiyle, şakacılığıyla, nüktedanlığıyla, şık ve zevkli giyim tarzıyla, hem Konya’daki yargı camiasının, hem de arkadaşlarının çok sevdiği değerli bir insan, saygın bir avukattı. Rahmetli Menderes’in uçağının düşmesinden üç beş gün önce, rahmetli Necati Bey Amca ile rahmetli Münir Özbek Ankara’da, Kızılay’da karşılaşırlar. Münir Özbek, bir kaç gün sonra Menderes ile birlikte Londra’ya gideceklerini, uçağın pilotunun kendisi olduğunu söyler. Bunun üzerine Necati Bey Amca Münir Özbek’e “sen yurtsever adamsın, düşür şu uçağı millet kurtulsun bu Menderes’ten, senin heykelini hiç kimse dikmez ise ben dikerim” der. Bunun üzerine rahmetli Münir Özbek “Necati bırak şaka yapmayı, bir duyan olur, başımız belaya girer” der.   

Radyodan hemen her gün Vatan Cephesine kayıt olanları dinler, gazetelerden 27 Mayıs’a giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini, Demokrat Parti/Cumhuriyet Halk Partisi çatışmasının ulaştığı boyutu, aklımın erdiği kadar da olsa takip ederdim. Yaşıma ve kendime göre siyasi bir bilincim vardı yani. Ondan olacak mahallede, sınıfta iyi bir Cumhuriyet Halk Partisi taraftarı olarak siyasi tartışmalara katılırdım. Sanırım annemin ‘ekmek partisinin’ hangi parti olduğunu o yıllarda biraz anlamaya başlamıştım. 

(14)

Ben ilkokul oğlu sınıftayken 27 Mayıs ihtilali olmuş, Yassıada yargılamaları vardı. Babamla birlikte radyodan her gün yargılamalarla ilgili haberleri duyabiliyor kulağı ile dinledik. Babamın Yassıada Mahkemesi’nin hayatına karşıydı, çoğu zaman benim de dinleyicilerimin olduğu büyükler arası sohbetlerde duyarlıydım. Babamın temel itirazı bu mahkemenin ‘ doğal yargıç ‘ prensibine aykırı biçimlendirilmiş olmasıydı. Bunun, fizyolojik, hukuki değeri ve sonuçları, elbette o yıllarda yaşım olup olmadığını bilmiyor ve anlıyorsun. Ama genişledikçe, hele hukuk fakültesine geçince, o yıllar ve sonrasında babamdan bu konuda öğrendiğim şeyler yerli yerine daha bir oturdu.

Yassıada Mahkemesi’nin oluşum tarzı gerçekten doğal yargıç ilkesine aykırıydı. Zira Demokrat Parti’lilerin suç teşkil eden eylemlerini yargılayacak mahkemeler mevcuttu. Yargılamaların bu mahkemeler de değil de, özel olarak kurulan Yassıada Mahkemesinde yapılmış ve dolayısıyla evrensel bir hukuk kuralı olan ‘doğal yargıç’ ilkesi çiğnenmiş olduğu için ve başkaca nedenlerden dolayı, o kararlar hiçbir zaman kamu vicdanını tatmin etmemiştir. Dahası hem hukuk, hem de siyasi tarihimizde bir ayıp olarak yer almıştır.   

(15)

O yıllarda idam cezası uygulaması vardı ve infazlar halka açık yapılırdı. Konya’da, Hükümet Meydanı’nda kurulan darağacında, bir adamın idam edilmesini, çırpınarak ve sonra kaskatı biçimde ölüme gidişini korkuyla izlediğimi hatırlarım. Önceleri belki tanık olduğum bu olayın psikolojik etkisiyle, daha sonraları ise son derece bilinçli bir şekilde idam cezasının hep karşısında oldum. Bunda etkili olan nedenlerden bir diğeri, üniversite öğrencisi olduğum yıllarda okuduğum Arthur Koestler’in her gün ölümü bekleyen bir idam mahkûmunun ruh halini anlattığı  ‘İspanya’da Ölüm Güncesi’ adlı kitabıdır. Koestler’in de söylediği gibi gerçekten ‘bir hayat hiç bir şey değildir, ama hiç bir şey de bir hayat değildir.

Çok sonraları hem okuduğum, hem de tiyatroda seyrettiğim Prof. Dr. Faruk Erem’in ‘Bir Ceza Avukatının Anıları’ isimli eserinde yer alan ‘Her şey hazırdı, adamı sehpa üzerine çıkarttılar. Son isteği olarak sigara istedi, yarısına kadar içti, attı. Bana döndü “Tut Elimi” dedi. Adamın elini tuttum. Adım asıldı. Ama adamın nasıl soğuduğunu ben duydum. Bir adamın nasıl soğuduğunu eğer duymamışsanız ölüm cezasını müdafaa edebilirsiniz’ şeklindeki anısını ve rahmetli hocanın diğer anılarını okuduktan sonra, ölüm cezasına çok daha bilinçli olarak karşı oldum.

Rahmetli Faruk Hoca’nın söylediği gibi ‘idam ceza değil, cinayettir’ noktasına geldim. Daha avukat olmadan, ya masumsa diye düşünüp büyük İngiliz Hukukçusu William Blackstone’nun ‘bir masum insanın acı çekmesindense, on suçlu insanın kaçması daha iyidir’ şeklindeki ünlü sözünün doğruluğuna inanmaya başladım.          

(16)

Şimdi yeri gelmiş iken yargı bağımsızlığı, yargıç tarafsızlığı ile ilgili olarak babamdan dinlediğim iki anekdotu anlatmak isterim.

Birincisi, daha sonra İçişleri Bakanlığı yapan Dr. Faruk Sükan’la ilgilidir. Olay şudur; 27 Mayıs İhtilali’nden önce Konya Ereğli’de Belediye Başkanı olan Faruk Sükan, ihtilalin ardından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilir ve tutuklanır. Tutuklamaya itiraz üzerine dosya Konya Ağır Ceza Mahkemesi’ne gelir. Nöbetçi heyette rahmetli babam da vardır. Dosya askerlerin takibi altındadır. Buna rağmen heyet oybirliğiyle itirazın kabulüne ve Dr. Faruk Sükan’ın tahliyesine karar verir.

İkinci anekdot eski Genel Kurmay Başkanlarından Cemal Tural ile ilgili. Bu anekdotu anlatmadan önce genç kuşakların tanımadığı Cemal Tural hakkında bazı bilgiler vermekte yarar var. Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in ‘Ordu’nun Olağan Dışı Rolü’ adlı kitabında yazdığına göre; 1965 yılında yapılan seçimlerde Adalet Partisi’nin tek başına her iki mecliste de çoğunluğu sağlaması üzerine, ordu içinde harekete geçen bir grup asker, Adalet Partisi’nin 1960 İhtilalı ile düşürülen ve daha sonra feshedilen Demokrat Parti’nin devamı olduğunu ileri sürerek iktidarı bu partiye vermeyeceklerini ifade ederler. Bu askerlerin başını çeken, bu bağlamda İstanbul’da komutası altındaki Birinci Ordu’ya alarm veren Orgeneral Cemal Tural ‘Parlamento açılmayacaktır’ der.

Akşam Gazetesi’nin Ankara temsilcisi olan gazeteci İlhami Soysal, 8 Eylül 1969 günü biri yarbay üç asker tarafından feci şekilde dövüldükten sonra Ankara Polatlı Karayolu’nun 17. kilometresindeki Çayyolu Köyü yakınlarında araçtan yola atılır. O tarihlerdeki yaygın iddia ve kabul, bu dövülme olayının arkasında dönemin Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural’ın olduğu yönündedir. Dövülme nedeni, İlhami Soysal’ın Orgeneral Cemal Tural aleyhinde ağır yazılar kaleme almış olmasıdır.

Cemal Tural ile ilgili olarak rahmetli babamın anlattığı anıya gelince; Sene 1963 veya 1964. Bu yıllardan birinde bir gün Konya’da Asliye Hukuk Mahkemesi yargıcı olan babamın odasına bir üsteğmen gelir. Kendisinin o tarihlerde Konya’da 2. Ordu Komutanı olan Orgeneral Cemal Tural’ın emir subayı olduğunu, komutanının mahiyetindeki bir üsteğmenin kendisinde boşanma davası bulunduğunu, komutanının, bu davanın üsteğmenin lehine sonuçlandırılmasını rica ettiğini söyler. Rahmetli babam zile basar, mübaşiri çağırır ve üsteğmeni işaret ederek ‘at bunu dışarıya’ der. Kapıdan dışarıya çıkmakta olan üsteğmene de şunları söyler; ‘şimdi git komutanına ve ona de ki: bana yargıçlığımı öğreteceğine, üsteğmenine kocalığı öğretsin.’  

Rahmetli babam, bu ve benzeri diğer anılarını anlattıktan sonra ‘yargıç kahraman değildir ve ondan kahramanlık beklememek gerekir’ der ve şöyle devam ederdi;  ‘Elbette yasalarla yargı bağımsızlığını güvence altına almak gerekir. Ama bunun kadar önemli olan husus, yargı bağımsızlığının, yargıç tarafsızlığının yargıcın kendi vicdanında olmasıdır. Bu niteliğe sahip olan yargıç hiç kimseden emir almaz, kimseden korkmaz, hukukun, yasanın emrini, vicdanının, ahlakının sesini dinler, dosyasındaki delillere ve kanuna göre karar verir. Ben meslek hayatım boyunca sadece bunu yaptım. Ne askerler, ne siyasetçiler, hiç kimse, hiçbirisi bana bir şey yapmadı, yapamadı. Onun için yargıç dik durmalıdır, durabilmelidir. Dik duran yargıca dünyevi hiçbir güç müdahale edemez, hiçbir şey yapmaz, yapamaz. Dik duramayacak olanın da zaten yargıç olmaması gerekir.’

Hakimlere yönelik bir de eleştiri. Kimden mi, kendisi de hakim olan rahmetli babamdan. Şöyle derdi sık sık, ‘bir hakim sokakta on lira kaybetse, döner on defa arar o on lirayı. Vatandaşın davası gelir önüne, adaletin tecellisi, hakkın teslimi için ivedi olarak karar vermesi gerektiği halde, vermez – sittir et gelecek celse karar veririz – der.’ 

(17)

O yıllarda ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin başkanı İsmet Paşa’nın, dönemin aydınlarının iktidar partisi Demokrat Parti’ye karşı sürdürdükleri mücadelenin temel eksenini; ‘yargı bağımsızlığı / doğal yargıç ilkesi / özerk üniversite / yayım tekeline sahip olan devlet radyosunun tarafsızlığı / ifade ve basın özgürlüğü, / ispat hakkı’ gibi konular oluşturuyordu. O günden bugüne altmışa yakın yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün bu konuların, ülkenin hala çözüm bekleyen temel sorunları arasında bulunduğunu görmek insana gerçekten üzüntü veriyor.

O zamandan bu zamana kadar pek çok konuda mesafe almış olmamıza rağmen, bugün hala bunları konuşuyor, tartışıyor olmamız, bu konularda bir arpa boyu kadar yol almadığımızı çok iyi anlatıyor. Ülkemiz adına, insanlarımız adına, siyasetçilerimiz adına üzülmemek elbette mümkün değil. Behçet Necatigil’in dediği gibi bu ülkede, o gün de, bugün de ‘her şey yarım, yârim.’ Hak ve özgürlükler de yarım, iktidarıyla, muhalefetiyle siyaseti de yarım, yargısı, bürokrasisi, üniversitesi, aydını da yarım. Yazık oldu Türkiye’ye. İnşallah daha da yazık olmaz.      

(18)

1959 yılının yaz tatilinde Kızılay’ın Beyşehir’de tutulduğu İzci Kampına katıldım. Kamp eski Beyşehir-Akseki-Manavgat-Alanya Yolu üzerinde, Beyşehir ilçesine üç beş kilometre uzaklıkta ve Beyşehir Gölü’ne bakan tepelerden birinin yerinde kurulmuştu. Kamp yeriyle göl arasındaki mesafe yaklaşık iki yüz, üç yüz metreydi. Çadırlarda kalıyor, sabahları erken kalkıyor, spor yapıyor, İzci Marşı’nı söylüyor ve akşam üstleri serinlikte yürümek için göle iniyorduk Kampta hem okuldan, hem mahalleden arkadaşlar vardı. Birlikte eğleniyor, futbol, ​​voleybol oynuyor, bol bol yaramazlık yapıyor, bazen kamptan kaçıp üç beş kilometre uzaklıktaki Beyşehir ilçesine gidiyorduk. Çocukluğumuzun tadını çıkardığımız bu kamp hayatı, benim yaşadıklarım ve çok keyif aldığım bir tatilim oldu. Yurt içinde olsun, yurt dışında olsun çok daha güzel olana, motellere, tatil köylerine gittim. Ama aklım hala Beyşehir’deki o kamp uygulamalarıdır. Belki de güzel olan kamp değil, çocukluğumdu. Aradığım, özlediğim o günlerimdir, o güzel, o temiz, o masum günlerimdir.   

(19)

27 Mayıs 1960 ihtilali ben ilkokul son sınıfta iken oldu. İhtilalin olduğu gün müzik sınavı vardı. İhtilalin getirdiği karışıklık nedeniyle sınava girememiştim. Ancak bu durum mezuniyetime engel olmadı. Yıl içindeki başarımdan, belki de ihtilalin sınava girememem yönünden bir “mücbir durum” olarak kabul edilmesinden dolayı ilkokuldan mezun oldum.  

İlkokulu bitirdiğim o sene yaz tatilinde babam ödül olarak beni, Ankara’ya, rahmetli Halil Amcamın oğlu Ali İhsan Amcamın yanına gönderdi. Ali İhsan Amcam Ankara’da polisti. Etlik de oturuyorlardı. Ali İhsan Amcam beni eski ve yeni meclis binalarına, Anıt Kabir’e, Atatürk Orman Çiftliği’ne, Hayvanat Bahçesi’ne götürdü. Eski meclis binasında çok etkilendiğimi, duygulandığımı, sanki kürsüde Atatürk konuşuyormuş gibi bir duyguya kapıldığımı dün gibi hatırlıyorum.

Ankara’da kendimi tek başıma gezdirdiğim, eğlendirdiğim günlerim de oldu. Sinemaya gittiğim, Gençlik Parkı’nda dolaştığım, kendime dondurma ısmarladığım, dönme dolaba, çarpışan otolara bindiğim o günlerin tadı hala damağımdadır. Tuvalete parayla girildiğini ilk kez Gençlik Parkı’nda görmüş ve buna çok şaşırmıştım.

Kızılay’da tek başıma dolaşırken en çok dikkatimi çeken şey, birkaç gün önce gördüğüm insanların yine orada olmalarıydı. Bir aşağıya, bir yukarıya doğru gidip gelen genç, orta yaşlı, ihtiyar bu insanların neredeyse tamamı benzer giyimli ve de çok şıktılar.

Biliyorsunuz parkların / Sizi çağıran tarafları / İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı / Orada saklanıyor onlar / Çünkü her türlü saklanıyorlar orada.’ Edip Cansever böyle yazıyor bir şiirinde. Gezmek için gittiğim Gençlik Parkı’nda dolaşırken, saklanan çocuklar, ele ele gezen sevgililer gördüm. Ağaçların altında gizli gizli bira içen ayyaşlar, çimenlerin üzerinde uyuyup kalmış evsizler gördüm. O tarihlerde Gençlik Parkı’nın giriş kapılarında ‘Buraya köpekler ve erler giremez’ diye yazan tabelalar vardı. Çocuktum. Hayvan hakları, insan hakları nedir bilmiyordum. Gerçi bu kavramlar, o günün Türkiye’sine de yabancı olan kavramlardı. Ama bundan çok rahatsız olduğumu hatırlıyorum. Neden diye sorduğum hiç bir büyüğümden bu hususta aklıma yatan, beni ikna eden bir yanıt alamamıştım. Böyle yaparak neyi neden, kimi kimden korumaya çalışıyorlardı? İnsanları mı, erleri mi, köpekleri mi, yoksa çimleri, ağaçları, çiçekleri mi? Neyse ki bu türden abuk sabukluklar zamanla ortadan kalktı da, çocukların kafalarını bu gibi saçmalıklar karıştırmıyor artık. 

(20)

Yıl 1960. Haziran ayının ortaları. Sıcak bir yaz sabahı. Rahmetli babamla birlikte evden çıktık. Kolej sınavına gidiyorum. Sınav çoktan seçmeliydi. Yani test usulüyle yapılıyordu. Bu usulde hiç sınava girmemiştim. Kendi kendime bu sınav da nereden çıktı diye düşündüğümü hatırlıyorum. Zira aklım, ufkum o kadarına eriyordu. Büyük düşünemiyordum yani. Ama vizyon sahibi olan babam, uzun erimli düşünüyor, iyi bir eğitim almamı, iyi yetişmemi istiyordu.

O gün sabah sınava giderken babamın bana söyledikleri daha dün gibi hafızamda. Şunları söylemişti; ‘Ben köyden çıktım. Fakir bir ailenin çocuğu olarak okudum. Bana ne annem, ne babam oku dedi. Hatta ben okumaya gidince bir iş gücü azaldı diye üzüldüler. İlkokul hocam olan Akif Bey’in dışında hiç kimse bana oku demedi, yol göstermedi. Kendi yolumu kendim yaptım, kendi geleceğimi kendim inşa ettim. Yanında kaldığım Osman Ağamın dışında kimse elimden tutmadı, yardımcı olmadı.  Karısının itip ötelemesine rağmen Osman Ağamın sayesinde Konya’da ortaokulu, liseyi bitirdim. Sokak lambasının altında ders çalışırdım. İstanbul’a gittim, Tıp Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. O zamanlar Cumhuriyet Halk Partisi’nin yurtları vardı. O yurtta kalıyordum. Ankara Hukuk Fakültesi’nin yatılı sınav sonuçlarını bekliyordum. Sınavı kazandım, Ankara’ya gittim.  Kazanamasaydım üniversite tahsili yapmam mümkün değildi. Mezun olduktan sonra, önce hakim yardımcısı, sonra savcı, en sonra da hakim oldum. Yabancı dil bilmemek içimde bir ukdedir, en büyük eksikliğimdir. Yabancı dil bilmeyen yargıç, savcı, avukat, doktor, subay, öğretmen, memur, siyasetçi, her ne ise o kişi yarımdır, eksiktir. Bu bugün böyledir, yarın daha çok böyle olacaktır. Sen bu sınavı kazanırsan, burada İngilizce öğreneceksin, yaşıtlarından farklı olacaksın, geleceğe herkesten daha fazla hazır olacaksın, talep eden değil, talep edilen, tercih olunan, aranan insan olacaksın.

(21)

Rahmetli babasının bu nasihatlerini yerine getirebildim mi, beklentilerimi, özlemlerini karşılayabildim mi? Buna tam olarak evet diyemeyeceğim. Bir şeyler olmuş, bir şeyler de yapmıştım belki hayatta. Ama yine de rahmetli babasının beklentilerine tam olarak karşılık veremediğim gibi, yeteneğimi tam olarak ne mesleğime, ne de yaşamımın bütününe yansıtamadım. Neden mi? Montaigne’in ‘ Denemeler ‘ isimli eserinde yazdığı gibi: ‘ Bize yaşamayı yaşamayı sonra öğretiyorlar ‘ da ondan. Yaşamdaki tek üzüntüm ve pişmanlığım budur.

Şimdi bunları yazarken, Oğuz Atay’ın da bir yazısında işaret ettiği, Freud’un, baba-oğul mücadelesinden uygarlığın büyüme yasasına ulaştığı ve Sophokles’in ‘Kral Oedipus’ isimli hikayesinden esinlenerek adını koyduğu ‘Oedipus Kompleksi’; Dostoyevski’nin baba katili ‘Karamazof Kardeşler’i; baba hayaliyle ortalıkta dolaşan Kafka’nın babasına yazdığı, ama her nedense göndermediği ‘Babama Mektup’u; baba hayaletiyle kavga eden Shakespeare’in ‘Hamlet’i geliyor aklıma. Hemen arkasından; albaylıktan emekli olduktan sonra, Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökenini’ okuyan babasına Oğuz Atay’ın yazdığı: ‘Sevgili Babacığım, Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım’ diye başlayan  ‘Babama Mektup’ isimli yapıtını hatırlıyor ve yeniden okuyorum.

Kolejde öğrenci iken 15-16 yaşlarımda babama yazdığım mektup aklıma geliyor. Babamı babama ‘beni anlamıyorsun, ben dünyaya kendi isteğimle gelmedim, sert olmayı bırak, bana ve kardeşlerime karşı biraz daha hoşgörülü ol, arkadaş ol bizimle, yargıçlığı mahkemede yap, evde bize baba ol’ diyerek şikâyet ettiğim mektubu düşünüyorum. Bu mektubu okuduktan sonra rahmetli babamın ‘ne yani arkadaş olacağız da karşılıklı sigara mı içeceğiz’ deyişini hatırlıyorum. Ben o zamanlar daha Kafka’nın, Oğuz Atay’ın babalarına mektup yazdıklarını, böyle bir edebiyat türü olduğunu bilmiyordum. Şimdi anlıyorum ki rahmetli babam da bilmiyormuş. ‘Babalarımızda ileri, çocuklarımızdan geriyiz’ diyor Nazım Hikmet. Ben ise babamdan ileri olamadım diye kendime kızıyorum. Oğuz Atay’ın, Nazım Hikmet’in yazdığı gibi ‘babam sağ iken de, ölümünden sonra da ben daha iyi ve akıllı olamadım, babamdan ileri olamadım’ diye üzülüyorum kendi kendime. 

(22)

Ondan olsa gerek çocukluğumu geri istiyorum. Balıkesir Barosu Başkanı, şair Yaşar Meyvacı’nın o güzel, o duygulu şiirinde şöyle anlatıyor; ‘… Çocukluğumu istiyorum; / Paraysa para, umutsa umut, düşse düş. / Bedelini ödemeye hazırım; çocukluğumu istiyorum. / Aynı yokluğu, zayıflığı yaşamaya devam ediyorum. /Karabasanlar vız gelir. / Pabuçlarım yarım olsun yine; / Atlıkarıncalara uzaktan bakayım. / Babasının elinden kasıla kasıla yürüyen; / Pamuk helvacının önünde tepinip, / Macuncunun etrafında dönen çocukları / İmrenerek bakabilirim yine, / – N’olur – / Çocukluğumu istiyorum. / Marangoz Lütfü’nün oğlu sümüklü Tayfur’un verdiği takoz parçası / Kamyonum olsun yine. / Atım günübakan sapları, / Ayva’nın yayımlandığı yer, / Kavak sürgününden okum, / Dut’un kılıncım olsun. / Evimizin muhafazası, / Kâh Marko Polo / Kâh Macellan / Kâh Kristof Kolomb etkinliğim. / Çocukluğumu istiyorum. / … / Geçtiğim ama büyümek istemiyorum! / Lütfen Affan dede, neredeysen duy beni, / Çocukluğumu istiyorum. ‘ Ben de çocukluğumu istiyorum. Hani Cahit Sıtkı Tarancı’ Affan dedeye para saydım; bana çocukluğumu ‘diyor ya, ben de Affan dedeye para saymaya hazırım. Bekliyorum!

*Aristo Yayınevi tarafından yayımlanan  FÎHİ MÂ FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR (Cilt 1) isimli anılarımdan alınmıştır.

ANILARIMDAN BİR BÖLÜM-KOLEJ YILLARI *

Öğrenemedim gitti,

Öğrenemedim gidecek.

Acaba oyunlar mı yalan,

Oyunlar mı gerçek.

Demin bir şeyler vardı,

Hiç belli olmadan bitti.

Buralarda biri oynardı,

Belli etmeden gitti.

Bana öyle geliyor,

Bütün oyunlar gerçek.

Yalnız şimdi bırakıp giden değil,

Bir başkası gelecek.

ÖZDEMİR ASAF

(1)

Kolej sınavını kazandım. Koleje girişle birlikte benim için yeni bir hayat başladı. Bir senesi hazırlık sınıfı olmak üzere yedi sene yatılı okudum. Belki bunun etkisiyle evci çıktığımız o zamanlar yarım gün tatil olan Cumartesi günlerini hala çok severim. Zira Cumartesiler benim için özgürlük günleridir. Yatılı okumak, insanın kendi kendine yetmesini, yardımlaşma duygusunun, dayanışma ruhunun gelişmesini sağlıyor. İnsanı hayata daha iyi hazırlıyor. Belki yatılı okuduğum için, belki fıtratım öyle olduğu için, belki öyle istediğim ve kendimi öyle  yetiştirdiğim için bir tarafım hep çocuk kaldı. ‘İnsan her yaşta çocuktur. Değişen oyuncaklarıdır’ diyor Fransızlar. Zaman içinde oyuncaklarım değişti elbette, ama çocuksu yanlarım hep kaldı, fakat ben bundan hiç şikâyetçi değilim. Ve hatta hala en çok çocuk olan, hala çocuksu olan yönlerimi seviyorum. Çünkü beni o yönlerim masum kılıyor. Çocuksu yanlarım olmakla ve kalmakla birlikte, yatılı okumak sayesinde çok erken yaşta da olgunlaştım.  

Çok şey öğrendim kolejde, ama öğrenemediğim şeyler de oldu. Mesela ‘oyunlar mı yalan, oyunlar mı gerçek?’ Oyunların gerçek olduğunu zaman içinde öğrendim. Hayat öğretti bunu bana. Bu bölümün başına Özdemir Asaf’ın şiirini onun için koydum. Bir şeyi daha öğrendim zaman içinde. Neyi mi? Usta şairimiz Cemal Süreya söylüyor bunu; ‘Kimse benimle oynamıyor diye ağlayan çocuk! / Sen büyü hele, / Bak ne oyunlar oynayacaklar seninle.

Büyüdüm nihayetinde ve o oyunları sadece düşmanlarımdan değil, sözde arkadaşlarımdan, sözde dostlarımdan da öğrendim ne yazık ki. Ama bir şeyi çok geç öğrendim. Neyi mi? Anton Çehov’un söylediği şeyi, yani ‘Hayata gülmüyorsan eğer, espriyi anlayamamışın demektir.’ Espriyi anlayamadığımdan olacak, hayatı da, insanları da, olayları da, hemen her zaman ve her durumda çok fazla ciddiye aldım. Onun için de, bazı zamanlar gülmedim, gülemedim, üzüldüm sadece. Oysa hayatın kendisi de, insanlar da, fıkra gibi, şaka gibi. Geç de olsa nihayet anladım bunu. Ama geç öğrendiğimden olsa gerek, bunu bir türlü tam olarak içselleştiremedim.  

(2)

Kolejde İngiliz ve Amerikalı hocaların eğitiminden geçtim.  Dolayısıyla farklı bir eğitim aldım, Sokratik bir eğitim gördüm. Bundan olacak sembollerle, sloganlarla değil, analitik düşünmeyi, kavramlarla düşünmeyi, kavramların içini doldurmayı, mesela özgürlüğün bir kavram olduğunu, özgür düşünmeyi ve davranmayı, birilerinin adamı olmamayı öğrendim. Çok iyi bir öğrenci olamadım belki, ama insan olarak bağımsız olmanın, birey olmanın, özgür ve özerk bir kişiliğe sahip olmanın anlamını ve değerini öğrendim. Başkaları tarafından ele geçirilen, fethedilen, işgal edilen, kullanılan biri olmadım hiç. Elbette doğru yaptığım şeylerin yanında, yanlış yaptığım şeyler de oldu. Ama yaptıklarımın, yapamadıklarımın, yanlış yaptıklarımın sorumluluğunu hiç kimseye yıkmadım, bizzat kendim üstlendim. Başarısızlıklarımdan dolayı da kimseyi kusurlu ve sorumlu tutmadım. Sorumlu benim dedim hep.

(3)

Koleje hazırlık sınıfı ile başladık ve bir yıl hazırlık sınıfında okuduk. Hazırlık sınıfı A ve B diye iki ayrı sınıftı. A sınıfı öğrencileri torpilli olduklarından olacak biraz daha seçmeydi. Bir önceki yıldan kalanlar B sınıfındaydılar. Ben A sınıfına geldiğimde sınıftaki çoğu kişi birbirlerini tanıdığından olacak oturacağı kişiyi seçmişti. İki kişi açıkta kalmıştı, ben ve Orhan Ekmekçioğlu. Biz ikimiz mecburen sıra arkadaşı olduk.

Hem bunun etkisiyle hem de pek çok konuda frekanslarımızın tutması nedeniyle, o yıllardan bu zamana kadar Orhan’la olan dostluğumuz, lise son sınıftaki küslüğümüz dışında hep devam etti. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Fakültesi’nden mezun olan Orhan uzun yıllar müteahhitlik yaptı. Daha sonra Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Stajını benim yanımda yaptı ve Ankara’da avukatlık yapmaya başladı. Türkiye Barolar Birliği Başkanı olduktan sonra Başkan Danışmanlığı’na getirdiğimiz Orhan’ın hem bana hem de barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne çok önemli hizmetleri ve katkıları oldu. Barolara kazandırdığımız Sosyal Tesislerin/Avukat Evlerinin inşasında olsun, satın alınmasında olsun, Ayaş’taki inşaatın tamamlanmasında olsun gerek bilgisi ve deneyimiyle gerekse dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla Orhan’ın, bize ve avukatlara çok önemli, çok değerli hizmetleri oldu. Orhan öğrenci olarak da çok başarılıydı. Bizim sınıfın en zeki öğrencilerinden biriydi. Çok güzel resim yapmasının yanı sıra İngilizce ve Almanca derslerinde de çok başarılıydı. Almanca derslerinde kopya Orhan’dan çıkar ve bütün sınıfa dağılırdı. Biz hepimiz 8-9 alırken, bir tek Orhan 10 alırdı. Meğer Orhan sınavda dolaşıma çıkardığı kopya örneklerine birer ikişer yanlış koyarmış.

Lise son sınıfta neden küstük? Onun hikâyesini anlatayım. Lise ikinci sınıfta 34 kişiydik. Yirmi arkadaşımız sınıfta kaldı ve biz son sınıfta 14 kişi olduk. Futbol, basketbol, voleybol takım kaptanlıkları konusunda aramızda ihtilaf çıktı. Ben ve benimle birlikte olan birkaç arkadaş, takım kaptanlıklarının paylaşılmasında sınıfta kalan arkadaşlarımızı da dikkate alalım, onlardan birkaçına da kaptanlık verelim diyorduk. Orhan da dahil sınıfın büyük kısmı buna karşı çıkıyor, bütün kaptanlıklar bizim sınıfın olsun diyorlardı. Bu konuda çıkan ihtilaf büyüdü ve bana destek veren birkaç arkadaşla birlikte biz rest çekince küslük doğdu. Bu küslük üç beş ay devam etti. Sene sonuna doğru barış tesis edildi.  

(4)

Ve bir çete. Onbirler. Çetesi’nin reisi Hazırlık B sınıfından gelen, bizden üç beş yaş büyük olan, parasız yatılı okuyan, Antakya, Kırıkhanlı bir sınıf arkadaşımızdı. Süleyman Kunter. Bu arkadaşımız, yaşının büyük olmasının da etkisiyle denetimi altına aldığı on bir sınıf arkadaşımız ile birlikte tam iki sene sınıfımızdaki herkese zorbalık yaptı. Onbirler adını koyduğumuz bu çete, dolaplarımızın kilidini kırarak oraya koyduğumuz yiyeceklerimizi aldı. Kimilerini haraca bağladı. Kendisine karşı koyanları emrindeki tetikçilere dövdürdü. Orta ikinci sınıfın sonunda ve yaz tatilinde, bu zorbayı devirmek için örgütlendik. Emrindeki on bir kişinin birkaç tanesi hariç diğerlerinin desteğini yanımıza aldık. Orta üçüncü sınıfta Ankara Koleji’nden nakil gelen ve bizden iki üç yaş daha büyük olan amigo lakaplı Ramiz Ertekin’in başımıza geçmesiyle bu zorbayı devirdik. Yüzümüze bakamaz hale gelen bu zorbanın, iktidarını yitirdikten sonra nasıl kişiliksiz, nasıl aciz, nasıl yalvar yakar bir duruma düştüğüne hep birlikte tanıklık ettik. Bu zorba lise son sınıfta, American Field Service (AFS) bursuyla Amerika’ya gitti. Sonra oraya yerleşti. 1968’den bu yana orada. Duyduğum kadarıyla oradaki bir İslami cemaatin/tarikatın lideriymiş.

(5)

Kolejde en başarılı olduğum ders kompozisyon dersiydi. Edebiyat Hocamız Yücel Atamer, bendeki yazma yeteneğini gördüğünden olacak, benim bütün kompozisyonlarımı Cemal Süreya’ya götürmüş, Cemal Süreya da bana hediye olarak ‘Üvercinka’ isimli şiir kitabını ve ‘Papirüs Dergisi’nin bazı sayılarını göndermişti. Ne yazık ki bunların değerini bilemedim, edebi, ama manevi değeri çok daha fazla olan bu koleksiyonu muhafaza edemedim. Bu hala içimde bir ukdedir. 

(6)

Gerek 27 Mayıs’ın ve 1961 Anayasa’sının getirdiği özgürlük ortamının, gerekse kolejdeki özgürlük havasının etkisinde kalarak, belki biraz da Amerikalı Hocalara tepki olarak lise yıllarından itibaren sol düşüncenin etkisi altına girmeye başladım.

Siyaseten Türkiye İşçi Partisi ve o yıllarda Ecevit’le birlikte dönüşmeye başlayan Cumhuriyet Halk Partisi, yani ‘Ortanın Solu’ arasında gidip geliyordum. Önce Mehmet Ali Aybar’ın başkan olduğu yıllarda Türkiye İşçi Partili oldum, bu partinin dağılması sonrasında, Ecevitli ve Erdal İnönülü yıllarda CHP’li, SHP’li, SODEP’li oldum. Ama SODEP dışında hiçbir partiye üye olmadım.

Nazım Hikmet’i Kolejde öğrenci iken yeni yeni tanımaya başlamıştım. A.Kadir Meriçboyu’nun ‘1938 Harp Okulu Olayı ve Nazım Hikmet’ isimli kitabını okumuş ve oldukça etkisi altında kalmıştım. Nazım Hikmet’in bu olay nedeniyle haksızlığa uğramış olması, hem adalet duygumu hem de vicdanımı son derece rahatsız etmişti. Etkilenmem hem bundan hem de Nazım’ın şiirleriyle ilk kez karşılaşmış olmamdan kaynaklanıyordu.

Nazım Hikmet’in şiirlerini keyifle okuyor, hatta ezberliyordum. Kendim de şiir yazıyor, o yıllarda yeni yeni tercüme edilmeye başlamış olan sol literatürü takip ediyor, düzenli olarak Yön ve Ant Dergisi alıyordum. Nazım Hikmet’i okumaya başladıktan sonra, kendime ‘böyle şiir yazamıyorsan yazma’ dedim ve duygu yüklü olduğum birkaç istisnai zaman dışında bir daha şiir yazmadım.

(7)

O yıllardan hatırladığım ben de iz bırakan iki olay var. Birincisi Marilyn Monroe’nun intiharı, ikincisi Kennedy’nin öldürülmesi. 

Tarih 05 Ağustos 1962. Annemler tatil için İstanbul’a gitmişlerdi. Ben ikmale kaldığım için rahmetli Durmuş Ali Dayımlarda kalıyordum. Dayım Konya Şeker Fabrikası’nda Muhasebe Müdürü olarak çalıştığı için eşi ve çocuklarıyla birlikte fabrikanın içindeki lojmanlarda oturuyordu. Orada ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum, ama çok keyif alarak kaldığımı hatırlıyorum. Keyif alarak kaldım, çünkü fabrikadaki ortam çok nezihti. Rahmetli dayım da keyif adamıydı, hoşsohbetti. Rahmetli yengem de bana karşı son derece ilgili ve misafirperverdi.

Dayımın çocukları Celalettin ve rahmetli Hasan o zaman daha çok küçüktüler. Fabrikanın içinde ben onları gezdiriyordum, onlar da beni. Her ikisi de o yaz ben onlarda kalırken sünnet olmuşlardı. 13 yaşındaydım. Sinemadan, Hayat Dergisi’ndeki fotoğraflarından tanıdığım Marilyn Monroe, yaşımın küçük olmasına rağmen o yaştaki her erkek çocuğu gibi benim de yüreğimi hoplatıyordu. Ölümünü radyodan duyduğumda, gazeteden ayrıntılarını okuduğumda çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Cemal Süreya henüz daha o zaman; ‘Marilyn Monroe öldü diyorum ona / Ölümü siyah bir kâkül gibi alnına düşürmesini bildi / Şimdiyse Cennette Nietzsche’nin metresi olması gerekir’ diye yazmamıştı. Şimdi Marilyn Monroe’yu ve onun ölümünü hatırlayınca, Cemal Süreya’nın bu dizeleri aklıma geldi. Kim bilir belki de Cemal Süreya’nın dediği gibi Marilyn Monroe cennette Nietzsche’nin metresi olmuştur. O zaman bunu kabul edemezdim. Ama şimdi bana ne diyorum! 

(8)

Tarih 22 Kasım 1963. Kolejde orta ikinci sınıfta öğrenciyim. Kız arkadaşım var, adı bende kalsın. Birlikte Konya’nın ara sokaklarında el ele geziyoruz. ‘Kennedy öldürüldü’ diyorlar sokakta. Sanki öldüren bizmişiz gibi panik içinde ayrılıyoruz birbirimizden ve koşarak evlerimize gidiyoruz.

Ben kendi adıma bu ölüme çok üzülmüştüm. Sadece ben değil, bütün Türkiye, bütün dünya üzülmüştü. Çünkü hem Türkiye hem de neredeyse bütün dünya üzülmeye programlanmıştı. Bunda elbette hem kolejdeki hem de o dönemdeki Amerikan ve özellikle Kennedy propagandasının etkisi büyüktü.

Amerikan Sargısı’ isimli romanında Fakir Baykurt, bu propagandayla çok güzel dalgasını geçer. Ama bu sargının bizi nasıl sarıp sarmaladığının o yıllarda daha pek fazla farkında ve ayırtında değildik. İlkokulda Marshall yardımıyla gelen süt tozu içerek büyümüştük ne de olsa! Amerikalı iyiydi. Kennedy en iyi Amerikalıydı. Çirkin Amerikalıyı daha henüz tanımamıştık. Küba’da Amerika’nın arka çıktığı Batista rejimi yıkılmış, ama Che daha henüz öldürülmemişti. Amerika’nın Vietnam seferi yeni başlamıştı. Ama bizim kamuoyunun bunlarla ilgili çok fazla bir bilgisi yoktu. Bizim ise, hiç ama hiç bilgimiz yoktu.

Üniversite yıllarımda okuduğum ve çok etkilendiğim Kennedy’nin ‘Fazilet Mücadelesi’ isimli kitabı, uzun yıllardır ve hala başucu kitabım olma özelliğini sürdürür. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki haklar ve özgürlükler mücadelesinin tarihinin, buna karşı çıkan görüşlere cesaretle ve tek başına mücadele veren siyasi kahramanların, bu mücadelede örnek alınması gereken erdemli insanların anlatıldığı bu kitap gerek özel gerekse Baroculuk hayatımda bana her zaman rehber olmuştur. Bu kitaptan aldığım ilham, cesaret ve örnekle, kitleleri hamasi söylemlerle kışkırtanların, yalanlarla, entrikalarla insanları kandıranların, hayatta ve siyasette dik durmasını beceremeyenlerin hep karşısında oldum.

Kennedy’nin öldürülmesinden bir yıl önce, yani 1962 yılının Kasım ayında, daha henüz kariyerinin başlarında olan Bob Dylan, yıllar sonra çok satan, çok dinlenen, özetle ‘adam olmanın kısa ve özlü bir hikâyesini’ anlattığı o güzel, o anlamlı şarkısını henüz bestelemişti. Ama biz o yıllarda Bob Dylan’ı tanımıyorduk henüz. En güzel şarkısı ‘Blown’ In The Wind’in adını dahi duymamıştık. Bu şarkısında Bob Dylan’ın: ‘Bir adamın, adam olması için, / Ona adam dememiz için! / Ne kadar yol gitmesi gerekir? /Evet! Kumlarda uyumadan önce, / Kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin?/ Evet! Sonsuza dek yasaklanmalarından önce, / Kaç kez atılmalı top gülleleri? / Cevap, dostum! Rüzgârla esiyor. / Cevap, rüzgârda uçuyor. / Gökyüzünü görebilmek için bir adam / Kaç kez yukarı bakmalı? / Evet! İnsanların ağladığını duyabilmesi için, / Bir adamın kaç kulağı olmalı?’ dediğini de bilmiyorduk.  

Ve ben ergenlik çağına doğru hızla ilerliyordum. Şiirler yazıyor, aşk romanları okuyor, romantik şarkılar dinliyordum. Sadece ergenlik çağına doğru yol almıyor, aynı zamanda adam olmaya, adam olmak için kendimi oldurmaya çalışıyordum.

(9)

Orta ikinci sınıfın kış tatilinde, okulun düzenlediği bir geziye katıldım. Gezi Konya’dan başladı, Karaman, Mut, Silifke, Erdemli, Tarsus, Mersin, Adana, Ceyhan, Dörtyol, İskenderun, Hatay, Kilis, Gaziantep’e kadar devam etti ve Urfa’da sona erdi. Silifke’nin, Erdemli’nin, Tarsus’un, Mersin’in, İskendurun’un en güzel zamanlarıydı. Her yer yeşil, her yer çiçek, her yer ağaç, her yer meyveydi. Deniz denizdi. Orman ormandı. Çukurova gerçekten ovaydı. Beni en çok şaşırtan yer Şanlıurfa oldu. Her yerde Arap radyoları dinleniyor, insanlar Türkçeden daha çok Arapça ve Kürtçe konuşuyorlardı. Caddelerde, sokaklarda elektrik lambası yoktu. Pek çok yerde löküs lambası vardı. Kendi kendime burası Türkiye mi diye sorduğumu anımsıyorum.

Bu ilk gidişimden sonra Urfa’ya, birincisi 1977 yılında, ikincisi 1996 yılında olmak üzere iki kez daha gittim. İlkinde çok değişmişti, ikincisinde çok daha fazla değişmiş, gelişmişti.

1977 yılındaki gidişimin nedeni, avukat olarak takibini üstlendiğim bir hukuk davası nedeniyleydi. 1977 yılından 1982 yılına kadar bu dava nedeniyle Urfa’ya defalarca gittim geldim. Müvekkilim rahmetli Şerif Süleymanoğlu, dünyanın en temiz, en saf, en düzgün insanlarından biriydi. Müslüm Akalan’ı bu dava nedeniyle tanıdım. O zaman Urfa’da hazine avukatıydı. Benim takip ettiğim davada karşı taraf avukatıydı yani. Dava lehimize sonuçlandı. Ama benim için bundan daha önemli ve değerli olan Müslüm Akalan’ı tanımak, onun dostluğunu, arkadaşlığını kazanmak oldu. İki dönem Urfa Barosu Başkanlığı, iki ya da üç kez Türkiye Barolar Birliği delegeliği yaptı Müslüm. Benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildiğim genel kurulda Urfa delegesiydi. Avukat olarak çok donanımlı olan Müslüm, insan olarak da her türlü güzelliği şahsında birleştirmiştir. Aynı zamanda çok iyi bir entelektüeldir. Tarihin mazlumlarından, Damat Ferit’in İngilizleri memnun etmek için idama mahkûm ettirdiği Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in savunmasıyla ilgili ‘Şehit Nusret Bey’in Savunması’ isimli, kendisi küçük, ama içeriği büyük bir inceleme kitabı vardır.

Sadece Müslüm Akalın değil, Urfalıların hemen hepsi güzel insanlardır. Çok dost, çok sevgi dolu insanlardır. Doğu Anadolu’nun diğer bölgelerindeki insanlar gibi çok konukseverdirler. Urfa Barosu’nun Müslüm’den önceki başkanları, sonraki başkanları Yahya Demirkol, İrfan Güven, Ali Fuat Bucak olsun hepsi değerli, hepsi güzel insanlardır. Urfa şehrinin kendisi de, hem tarihsel hem de kültürel yönden zengin bir şehirdir. Oradaki tarihi ve kültürel yapı, insanlarının sıcaklığı, yakınlığı insanı derinden etkiler, kucaklar, içine alır, sarar sarmalar. 

(10)

Urfa’ya 1996 yılındaki gidişim Mazlum-Der’in düzenlediği İnsan Hakları ile ilgili bir konferans nedeni ileydi. Konuşmacılar arasında ben de vardım. Benim dışımda Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Hrant Dink, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Prof. Dr. Mete Tuncay, şimdi bakan olan Ömer Çelik vardı. Etkinliğin yapıldığı salon tıka basa doluydu. Salonun üst kısmında kadınlar, alt kısmında erkekler oturuyordu. Kadınların neredeyse tamamı başörtülüydü. O gün bir oturumda moderatörlük yapan Ömer Çelik çok başarılı bir konuşma yaptı. Güzel şeyler söyledi. Dinleyenlere adeta ayna tuttu. Salondakiler önce sarsıldı, sersemledi, sonra Ömer Çelik’i çılgınca alkışlamaya başladılar. Ömer Çelik özetle şunları söylemişti; ‘Bu ülkede kimi insanlar, düşüncelerinden dolayı, yazdıklarından, konuşmalarından dolayı mağdur oldular, acı çektiler, hapis yattılar, işkence gördüler. Bunlara tanıklık eden pek çok insan, siz de dahil pek çok insan, hiçbir tepki göstermedi, sadece izledi bunları. Oysa bunların hepsi birer insan hakları ihlaliydi. Sonra sıra size geldi. Giyiminize, başınızdaki türbana/başörtüsüne müdahale edildi. O zaman bağırmaya başladınız. İnsan olarak haklarımıza müdahale ediliyor diye tepki göstermeye başladınız. İnsan hakları konusunda çifte standart olmaz. İnsan hakları ihlallerine karşı yapılacak mücadelede birlik olmak gerekir, kime karşı yapılırsa yapılsın bu ihlallere karşı çıkmak, tanıklık etmek gerekir. 

İyi bir entelektüel, içten bir demokrat olarak tanıdığım Ömer Çelik’in, yukarıda özetini verdiğim konuşmasında son derece yerinde biçimde ifade ettiği hususların, daha sonraki yıllarda takipçisi olmaması, bu bağlamda kamuoyunda Ergenekon, Balyoz, KCK, ODA TV ve benzeri diğer davalarda, Gezi olaylarında, pozitif hukuka, evrensel hukukun temel ilkelerine, adil yargılama ilkesine aykırı ve her biri ayrı bir insan hakkı ihlali olan hususlara tanıklık etmemiş olması, gazetecilerin işlerinden çıkarılmalarına, demokrasilerde insanların en temel haklarından olan protesto hakkını kullananlara karşı polisin orantısız güç kullanmasına, biber gazı kullanmasına seyirci kalmış olması, bence kendisinin, kendisine, kendi kişisel tarihine karşı yaptığı en büyük haksızlık olmuştur.    

Etkinlik sonrasında düzenlenen sıra gecesinde, Urfalılar konukseverliğin, Urfalı sanatçılar halk ve sanat musikimizin en güzel örneklerini sundular bize. Sanatçıların sunumu benim için çok şaşırtıcıydı. Zira sunum, Urfa gibi yerel ve feodal özellikleri ağır basan bir ilimize göre çok fazla kent ve hatta İstanbul kokuyordu. Bu tespitimi Müslüm Akalın’a anlattım. ‘Öyledir, eskiden daha çok öyleydi’ dedi. Peki! Şimdi neden öyle değil diye sorduğumda, çok daha ilginç bir cevap verdi; ‘O insanlar beyaz atlarına bindiler ve buralardan gittiler.’

(11)

Kolejde öğrenci iken Urfa’ya yaptığımız geziye, yaşları bizden oldukça büyük -evde kalmış diyebiliriz- iki hanım katılmıştı. Sanırım her ikisi de okuldaki hocalardan birilerinin yakınıydı. Mersin’de birlikte sandala binmiş, resim çektirmiştik. Hanımlara hobilerinin neler olduğunu, en çok hangi şarkıları sevdiklerini, hangi aktörleri beğendiklerini soruyor, aldığımız cevaplara göre kendimiz için çıkarımlar yapıyorduk. Hanımlardan birisi en çok beğendiği aktör olarak Frank Sinatra’yı söyleyince hepimiz çok şaşırmış, önce ‘sesini mi, fiziğini mi’ diye sormuş, ‘hem fiziğini hem de sesini’ cevabını alınca, hep birlikte ‘o kurbağa suratlı adamın nesini beğeniyorsunuz’ diye tepki göstermiştik. Ben o gün aldığımız cevabın ifade ettiği anlamı ‘karizma’ diye bir şey olduğunu öğreninceye kadar anlayamadım. Herhalde bizim gezi arkadaşlarımızı da, dünyanın en güzel kadınlarından birisi olan Ava Gardner’ı çarpan da, o zamanlar benim anlamını, işlevini, etkisini bilmediğim o karizma denilen şeydi.  

(12)

Futbola çok fazla düşkündüm. Hala da öyleyim. Okulun futbol takımında oynuyor ve lise son sınıfta takımın kaptanlığını yapıyordum. Aynı zamanda Konya Amatör Liginde yer alan İstasyonspor’da lisanslı futbolcu olarak oynuyordum. Babam futbol oynamamı istemediği ve hatta çok kızdığı için bu işleri ondan habersiz yapıyordum. Maçlar Pazar günleri öğleden sonra oynanıyordu. Yatılı okuduğum için Pazar günü en geç akşam saat beş gibi okulda olmam gerekiyordu. Maça gidebilmek için saati ileri alıyordum. Rahmetli annem ‘namaz vakti ne çabuk gelmiş’ diye namaza dururken, ben okul saatim gelmiş diye evden çıkıp top oynamaya gidiyordum. Sadece futbol değil, basketbol, voleybol da oynuyordum. Bu branşlarda futbol kadar başarılı olmamakla birlikte, yine de vasat bir oyuncu olarak okul takımında yer alıyordum. 

Etütlerde biraz ders çalışır, daha fazla dalga geçerdik. Roman okurduk. Fenerbahçe’nin, Milli Futbol takımın kadrolarını yapardık. Sanki hepimiz birer teknik direktördük. Bazen ben şiir yazardım. Bahar geldiğinde ve günler uzadığında, düşüncelerimi, hayallerimi dolaşsınlar diye sınıfın penceresinden dışarıya salardım. Ben içerideyken, onlar dışarıya çıkar, Konya’nın az ışıklı caddelerini, ışıklı, ışıksız sokaklarını dolaşır, sonra geri gelirlerdi. Yatılı okuduğum için benim fiziki özgürlüğüm sınırlıydı, bedenim okulun sınırlarının içinde tutukluydu adeta, ama duygularım, düşüncelerim, hayallerim özgürdü. Hafta sonlarında sinemaya giderdik arkadaşlarla. Öğlen arasında, akşamüzerleri son dersten sonra futbol, basketbol, voleybol oynardık.

(13)

Evimiz okula çok yakındı. Bazı ikindileri okuldan kaçar, bir saatliğine de olsa eve giderdim. Rahmetli annem oğlum gelmiş diye sevinir, sevdiğim şeyleri alelacele hazırlar, karnımı doyurur, hayır dualarıyla beni okula geri gönderirdi. Yatılı okumaya başladığımdan beri Hilmi Yavuz’un dediği gibi ‘akşam annemle aramda bir süs gibi dururdu; saatler rikkatle vururdu;’ Anne hasretinden olacak okulun ilk yıllarında bazı geceler kimselere belli etmeden ağlardım. 

(14)

Ben hayatımda bazı beyaz ve kimseye zararı olmayan yalanlar dışında hemen hiç yalan söylemedim. Ama en çok yalanı rahmetli babama söyledim. Babam bize karşı çok sertti. Hatta bana göre biraz da anlayışsızdı. Bunda yargıç olmasının, savcılık yapmasının sanırım etkisi vardı. Esasen insanın mesleği kişiliğini de belirleyen bir etkendir. O zamanlar Türkiye’de ‘çocuk hakları’ diye bir kavram, bir hak çeşidi yoktu veya vardı da biz bilmiyorduk. Babam oyun oynamanın çocuk olarak hakkımız olduğunu kabullenmez, oyun oynuyoruz, top oynuyoruz diye kızardı bize. Ona göre sadece ders çalışmamız, hep ders çalışmamız gerekiyordu. Babamın bu sert, bu katı, bu anlayışsız tavrından dolayı sınavlarda aldığım zayıf notları, okulda veli toplantısı olacağını babama söylemezdim. Ama Konya küçük yerdi, o nedenle ders notlarımdan ve veli toplantılarından babamın haberi olurdu. Babamın, o veli toplantılarından nasıl üzgün, nasıl ezik, nasıl onuru kırılmış ve benden umudunu kesmiş şekilde ayrıldığını hala hatırlar ve çok üzülürüm, hatta kızarım kendime.  

Bize karşı çok sert olan babam, torunlarına karşı son derece yumuşaktı. Neden diye sorduğumda şöyle yanıt vermişti; ‘Yaşımızın ilerlemesinin, sivriliklerimizin törpülenmesinin, olgunlaşmamızın bunda mutlaka etkisi vardır. Ama bana göre asıl neden, sizin yetiştirilmenizden baba olarak ben sorumluydum. Doğru yetiştirdim, yanlış yetiştirdim, ama doğru olduğuna inandığım şekilde yetiştirmeye çalıştım. Torunlara gelince, onların yetiştirilmelerinden biz değil, anneleri babaları sorumlu, bize sadece sevmek kalıyor.’ Olan bize olmuştu yani. Bir yetiştirilme uğrana yarap ne fırçalar yemiş ne azarlar işitmiştik. Bunların hepsi geldi geçti, yaşandı ve bitti. Keşke babam sağ olsaydı da biz yine o fırçaları yeseydik, o azarları işitseydik. Ne yazık ki hayat böyle bir şey!      

(15)

Yedi yıl olan Kolej hayatımda, sadece hazırlık ve orta ikinci sınıfta bütünlemeye kalmadım. Hiç sene kaybetmedim, ama hazırlık ve orta ikinci sınıf hariç her yıl ya matematikten ya cebirden ya da fizikten bütünlemeye kaldım. Bu tembelliğimi ‘herkes dokuz ay çalışır, üç ay tatil yapar, ben dokuz ay tatil yapar, üç ay çalışırım’ şeklinde savunduğumu hatırlarım. Yine matematikten bütünlemeye kaldığım bir sene rahmetli babam şu fıkrayı anlatarak bana sitem etmişti; ‘Adamın birisinin bir traktörü, bir de oğlu varmış. Her yıl hasat mevsiminde traktörün otomatiği bozulur, oğlu da matematikten ikmale kalırmış. Yine bir yıl aynı şey tekrarlanınca adamın tepesi atmış ve yeter artık senin matematiğinden, traktörün otomatiğinden çektiğim diyerek isyan etmiş.

Ben çocuklarımın öğrenciliklerinde, rahmetli babamın benden çektiklerinin hiç birisini çekmedim. Her iki çocuğum da öğrenciliklerini başarıyla sürdürdüler ve tamamladılar. İstedikleri gibi oyun da oynadılar, spor da yaptılar. Anne ve baba olarak biz de onları hep teşvik ettik. Bir gün babama ‘benim çocuklarım, sizin çocuklarınız gibi tembel değiller, her ikisi de okullarında son derece başarılılar, sanırım bu durum baba farkından kaynaklanıyor’ diye takıldım. Cevabı ‘annen duymasın, baba farkından değil, anne farkından’ şeklinde oldu.    

(16)

Kolejde okuduğum yıllarda yaş günümü hiç kutlayamadım. Şundan dolayı; o yıllarda Ocak ayının son günü karne alırdık. Notlarım pekiyi olmadığı için yaş günüm olan 01 Şubat’lar da ben hep cezalı olurdum. Üniversitede okuduğum yıllarda yaş günümü bazen hatırlar, çoğu zaman hatırlamazdım. Baro/Birlik Başkanı olduğum yıllarda yaş günlerimi ben unuturdum, ama sağ olsun çalışan arkadaşlarımız hiç unutmazlardı. Aldıkları yaş günü pastasını hep birlikte yer, yaş günümü birlikte kutlardık. Yaş günü akşamlarında ise, birkaç kadeh rakı veya şarap eşliğinde, eşim Zülal’in misafiri oldum hep. Çocuklarım, özellikle kızım Hatice Zeynep, hemen hiçbir yaş günümü es geçmedi. Yaş günü hediyemi almayı hiç ama hiç ihmal etmedi. 

(17)

1963 yılının yaz ayıydı. Babası babam gibi yargıç olan Ömer Lütfü (Tarım) Amcanın oğlu rahmetli Haluk Tarım ile tanıştık. Haluk o zamanlar Diyarbakır Kolejinde okuyordu ve yaz tatillerinde Konya’ya ailesinin geliyordu. Haluk ile o yıllarda başlayan arkadaşlığımız, hatta dostluğumuz aradan 50 yıldan daha fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hala devam eder. Ben 1963 yılı yaz tatilinde o zaman ki parayla aylık 200 liraya Mevlana Turizm isimli bir şirkette çalışıyordum. Her gün akşam saat beş olduğunda Haluk karşıdan görünür, ben de işyerinden ayrılırdım. Birlikte Alaeddin Tepesi’ne gider, sigara içer, sohbet eder, şarkı söylerdik. Babalarımızın korkusundan sigara paketini bir ağacın altına gömer, ertesi gün sigara içmek için yine o ağacın altına giderdik. Orada sigarımızı içer, sohbet eder, şarkı söylerdik.  

(18)

Kolej öğrenimi, oradaki Amerikan tarzı eğitim, sadece beni değiştirmedi, geliştirmedi, kentleştirmedi. Ailemi de değiştirdi. Örneğin köy kökenli bir aile olarak 60’lı yıllarda yer sofrasında ve tek bir kaptan yemek yerken, bir süre sonra masada yemek yeme düzenine geçtik. Bu değişimde benim etkim büyüktü. Okulda masada yemek yediğimizi, herkesin önünde ayrı bir tabak olduğunu, bu tarzın daha sağlıklı ve rahat olduğunu gelip evde yaşıma uygun bir dille anlatmıştım. Yargıç olan, köy kökenli olmakla birlikte yatılı okulda okuduğu için bu tarz bir yemek kültürünü bilmesi gereken rahmetli babam, önce ‘eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz’ diyerek biraz direndi ise de, bir süre sonra daha yenilikçi olan annemin de etkisiyle direnci kırıldı ve masada yemek yemeğe başladık.

(19)

Müzik hocamız Cevat Cangatin müzik derslerinin son 15 dakikasında bize klasik müzik dinletirdi. Mozart’ı, Bach’ı, Çaykovski’yi, Beethoven’i, Schubert’i, Chopin’i, Ravel’i, Vivaldi’yi, Borodin’i, Schumann’ı, Stravinsky,’i, Debussy’i ve diğerlerini daha 1960’lı yıllarda dinlemeye başlamıştık. Çok sesli müziğe kulağım alışkın olmadığı için önceleri yadırgadığım bu müziğin giderek sevdalısı oldum. Bu sanatçıların ve adlarını burada anmadığım diğer bestecilerin hepsi benim için değerlidir, ama Mozart’ın yeri bir başkadır. Albert Schweitzer’in dediği gibi ‘Bütün dahiler göklere uzanır. Mozart ise gökten inmiştir.’ Gerçekten öyledir. Mozart’ın kendisi de, senfonileri, konçertoları, besteleri, operaları, kantatları, sonatları, serenatları da onunla birlikte gökten inmiştir.        

(20)

Orta ikinci veya üçüncü sınıfta hayatımıza caz girdi. Afrika’dan getirilen kölelerin, Amerika’nın petrol kuyularında, pamuk tarlalarında, demiryollarında çalışırken söyledikleri şarkılardan doğan, o nedenle siyahların müziği olan, yani etnik müzik olan caz, beni hüznün arkadaşlığı ile tanıştırdı. Sadece hüznün arkadaşlığıyla değil, isyanla da buluşturdu. Zira caz olsun, onun kardeşi blues olsun, sadece müzik ve eğlence değildir.  Kurulu düzene, bu düzenin kurallarına, değerlerine yönelik bir isyan, bir itiraz, geleneklere yönelik acı dolu bir eleştiridir aynı zamanda. Bu itirazın, isyanın, eleştirinin, acının en güçlü sesleri ise Art Blake, Billie Holiday, Charlie Parker, Dizzy Gillespie, Ella Fitzgerald, Duke Ellington, Glenn Miller, Sarah Vaughan, Louis Armstrong, Nat King Cole’dur. Bunlar benim de vazgeçilmezlerimdi.  Hala da öyledir. Zevkle dinlerim hepsini. Ama sadece dinlemekle kalmadım hem yaşımın hem de cazın, caz felsefesinin etkisiyle, evde de, okulda da, mahallede de isyankâr oldum hep.

(21)

Eteklerin kısaldığı, saçların, favorilerin uzadığı, blucinlerin, loaferlerin çoğaldığı o yıllarda dinlediğimiz ve sevdiğimiz, Amerikalıların ‘The Woice/Ses’ diye isimlendirdikleri Frank Sinatra’nın ‘I did it my way / Yolumu Kendim Yaptım’ isimli şarkısı, bana da ‘kendi yolumu kendimin yapması’gerektiği konusunda rehber oldu. Şöyle diyordu Sinatra bu güzel ve anlamlı şarkısında; ‘For what is a man, what has he got? / Bir adam ne ise o mudur? / If not himself, then he has naught. / Eğer değilse, o zaman o hiçbir şey değildir. / To say the things he truly feels / Söyledikleri gerçekten hissettikleri ise, / And not the words of one who kneels / Ve birisinin diz çökerek söylediği sözcükler değil ise, / The record shows I took the blows and did it my way! / Kayıtlar rüzgâra kapıldığımı ve kendi yolumu kendimin yaptığımı gösterir! / Yes, it was my way / Evet, bu benim yolumdu.’

(22)

Hüzünlü, boğuk sesiyle bizi büyüleyen Louis Armstrong’un ‘What a Wonderful World / Ne Harikulade Bir Dünya’ isimli şarkısı, tıpkı Nazım Hikmet’in ‘Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime / Ağaçlarını, çiçeklerini ve insanlarını seviyorum’ dizesi gibi hayatı ve herhalde Tanrı’ın yarattığı en önemli eser olan doğayı, ağaçları, çiçekleri sevdirdi bize. Bizi çok etkileyen o şarkısında Louis Armstrong şunları söylüyordu; ‘I see trees of green, red roses too, / Ağaçların yeşilini, kırmızı gülleri de görüyorum / I see them bloom for me and you, / Onların benim ve senin için çiçek açtıklarını görüyorum / And I think to myself what a wonderful world / Ve kendi kendime ne harikulade bir dünya diye düşünüyorum’ 

(23)

Sonra Beatles. Liverpoollu dört gençten oluşan, müzikte devrim yaratan bu çılgın, bu asi, bu aykırı, bu isyancı grubun seslendirdiği bütün parçalar, ama herhalde en çok şimdi artık klasikleşmiş olan ‘Yesterday’, yani ‘Dün’ isimli parça dilimizden hiç düşmezdi:   ‘Yesterday, all my troubles seemed so far away / Dün, sorunlarım çok uzak görünüyordu / Now it looks as though they’re here to stay / Şimdi kalmak için buradalarmış gibi görünüyor / Oh, I believe in yesterday / Oh, düne inanıyorum / Suddenly, I’m not half the man I used to be / Birdenbire, eskiden olduğum kişinin yarısı bile değilim  / There’s a shadow hanging over me / Üzerimde asılı kalan bir gölge var  / Oh, yesterday came suddenly / Oh, dün aniden geldi / Why she had to go I don’t know, she wouldn’t say / Neden gitmek zorundaydı bilmiyorum, söylemedi / I said something wrong, now I long for yesterday  / Yanlış bir şey söyledim, şimdi dünü iple çekiyorum.

(24)

Ve blues ve rock. İçinde sıkışıp kaldığımız dünyadaki pek çok şey gibi rutin olmayan, etkileyici olan, dinleyeni özgürlüğe, eyleme geçmeye davet eden blues ve rock. Ve elbette Elvis Presley. Elvis Presley’i her dinlediğimde, onun o güzel sesi, yumuşacık yorumu beni bulunduğum mekandan ve zamandan alır, başka başka mekanlara, zamanlara, erken gençlik yıllarıma götürür hep. Belleğime kazınmış o güzel şarkısı ‘Love Me Tender’ çalmaya başlar hemen; ‘Love me tender, / Love me sweet, / Never let me go. / You have made my life complete, / And I love you so. / Love me tender, / Love me true, / All my dreams fulfilled. / For my darling I love you, / And I always will. / Love me tender, / Love me long, / Take me to your heart. / For its there that I belong, / And will never part. / Love me tender, / Love me dear, / Tell me you are mine. / I’ll be yours through all the years, / Till the end of time. / When at last my dreams come true / Darling this I know / Happiness will follow you / Everywhere you go.’

Yani; ‘Sev beni Yumuşacık / Sev beni yumuşacık / Sev beni tatlı / Asla gitmeme izin verme / Sen hayatımı tamamladın / Ve seni bu yüzden seviyorum / Sev beni yumuşacık / Sev beni gerçekten / Bütün hayallerim gerçekleşti / Sevgilim için, seni seviyorum / Ve her zaman seveceğim / Sev beni yumuşacık / Sev beni uzun süre/ Beni kalbine götür/ Ait olduğum yer orası olduğu için/ Ve asla ayrılmayacağız / Sev beni yumuşacık / Sev beni içten / Benim olduğunu söyle / Ben yıllar boyu senin olacağım / Zaman sona erinceye kadar / En sonunda hayallerim gerçek olduğunda / Sevgilim benim bildiğim bu / Mutluluk seni takip edecek / Senin gittiğin her yere gidecek.  

(25)

Okulun caz, blues, pop müzik icra eden çok başarılı bir orkestrası vardı. Orkestranın solisti, şimdi Ankara Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapan, okulun ilk mezunlarından olan Bülent Yentür’dü. Bülent Ağabey, aynı zamanda okulun futbol takımının da kaptanıydı. Hem müzikte hem de futbol ve basketbolda son derece başarılı olan Bülent Ağabey o yıllarda çoğumuzun idolüydü.   

(26)

Ve elbette bizim olan, bizden olan, ruhumuza, yüreğimize dokunan, duygularımıza tercüman olan Türk Sanat Musikisi. Yaralı olan, ağır yaralı olan şarkılar, bizim şarkılarımız. O zamanlar da severdim, şimdi de çok severim. Zaman zaman da söylerim. Rahmetli annem ‘sesin güzel olsun diye sana bebekliğinde kız memesi emzirdim’ derdi. Belki ondan olacak sesim güzeldir. Okulun Türk Sanat Musikisi ve Halk Musikisi korolarındaydım. Okul gecelerinde solo da yaptım. İçinde ismimin de geçtiği, sözleri ve bestesi Ahmet Mithat Efendi’ye ait olan ‘Meftunun oldum ey veçh-i Ahsen/Vazgeçmem artık bir lahza senden’ isimli kürdîlihicazkâr şarkı, Zeki Müren’in ‘Gözlerinin içine başka hayal girmesin/ Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin’ isimli ‘Beklenen Şarkısı’ hala en gözde şarkılarımdır.

(27)

Ve türkülerimiz. Buram buram Anadolu kokan, Anadolu insanı kokan, halk kokan türkülerimiz. Yaşar Kemal’in derlediği ağıtlar. Anaya yakılan, evlada, sevgiliye yakılan ağıtlar. ‘Bir yiğit gurbete çıksa / Gör başına neler gelir / Merd’in, sılayı andıkça / Yaş gözüne dolar gelir’ ya da ‘İncecikten bir kar yağar, / Tozar Elif Elif deyi / Deli gönül abdal olmuş / Gezer Elif Elif deyi’ diyen Karacaoğlan. ‘Huma kuşu yere düştü ölmedi, düştü ölmedi / Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı / Dedim yâre gidem nasip olmadı / Ağlama gözlerim Mevla Kerim’dir’ diyen Pir Sultan Abdal. Ben yürürem yane yane, Aşk boyadı beni kane / Ne akilem ne Divane, Gel gör beni aşk neyledi’ diyen Yunus Emre. O boğuk, o buğulu, o acılı sesiyleUzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece / Bilmiyorum ne haldeyim / Gidiyorum gündüz gece’ diyen Aşık Veysel. Her biri ayrı güzelliktedir. Her birinde ‘bir ben vardır… benden içeri.’  

(28)

Zeki Müren deyince aklıma geldi. Hazırlıkta ya da orta birinci sınıftaydım. Zeki Müren’in ‘Bülbül Yuvası’ isimli filmi yeni vizyona girmişti. Sanırım ilk renkli Türk filmiydi. Filmi görmeye rahmetli babam, erkek kardeşim Affan ve ablam Birsen ile birlikte gitmiştik. O zamanlar sinemalarda arka arkaya iki film oynatılırdı. Bülbül Yuvası’nı seyrettik önce. İkinci film yine bir yerli filmdi. ‘Divane.’ Film başladı, filmin ilerleyen bölümünde dansöz çıktı, oryantal yapmaya başladı. Rahmetli babam ‘hadi gidiyoruz’ dedi. Bizim seyredelim dememizin bir yararı olmadı, apar topar çıktık sinemadan. Dansöz seyretmek ahlakımızı bozabilirdi zira! Ve elbette çocuklarının ahlakını korumak da bir babanın en başta gelen göreviydi. Ne diyelim? Yargıç çocuğu olmanın bu tür mağduriyetleri de oluyordu demekten başka.    

(29)

Sene 1964. Orta üçüncü sınıftayız. Fen Bilgisi hocamız Amerikalı Mr. Boys öğrenim/eğitim yılının sonuna doğru evinde bütün sınıfa parti vermişti. Çok eğlendiğimiz bu partinin ben de iz bırakan yanı bizi Coca-Cola ile tanıştırmasıydı. O zamanlar Coca-Cola, Pepsi-Cola gibi içecekler henüz daha yeni çıkmıştı ve Konya’da yoktu. Sadece Konya’da üretilen ve satılan yerel gazoz vardı. Bize tadı, aroması çok değişik gelen Coca-Colayı o partide çok fazla içtiğimizi hatırlıyorum. O yıllarda sadece Coca Cola, Pepsi Cola değil, gofret ve benzeri şeyler de henüz yoktu. Okulun kapısının önünde seyyar satıcılık yapan Ethem vardı. Ethem’den bisküvi ve lokum alır, kendi gofretimizi kendimiz yapardık. Bugün bile hala, belki o tadı özlediğim için, belki de nostalji olsun diye lokumu bisküvinin arasına koyup yemek isterim, bazen de yerim.       

(30)

Kolejde iki ayrı kanaldan gelen Amerikalı hocalar vardı. Bir grup ‘Peace Corps’, yani barış gönüllülerinden, diğer grup ‘fulbright’dan gelenlerden oluşuyordu. Barış gönüllülerinin pedagojik eğitimleri yoktu. Ama sıradan Amerikalılar da değildiler. Belli bir işlevi, hizmeti yerine getirmek için gelmişlerdi Türkiye’ye. Sanırım bu Amerikan propagandası yapmak, o dönemde büyük tehlike olarak görülen komünizmle mücadele etmek, komünist bir gençlik yetiştirilmesine engel olmaktı.

1962 veya 1963 yılıydı. Davit Smith isimli bir Amerikalı İngilizce öğretmenimiz vardı. Peace Corps/Barış Gönüllüleri kontenjanından gelmişti. Enteresan bir adamdı. Çevresiyle çok fazla ilgiliydi. Askeri birliklerin olduğu yerlerde dolaşırdı. Hoca olarak da dalgacının biriydi. Sık sık ‘free time/serbest zaman’ der, ayaklarını kürsünün üzerine uzatır kitap okurdu. Bir gün derste tahtaya bir Türkiye haritası çizdi. Haritada Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesini ayırdı ve bu bölgeyi Kürdistan olarak işaretledi. Bizim tepki göstermemiz üzerine ‘it is a joke/bu bir şaka’ diyerek tahtayı sildi. Bununla yapmak istediği, sanırım bizim tepkimizi ölçmekti. Ölçtü de. Kanımca yaşanmış bu olgu, hem barış gönüllülerinin neden Türkiye’ye geldiklerini, hem de Amerika’nın Türkiye ile ilgili uzun vadedeki programının ve hedefinin ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.   

(31)

Amerikalı Senatör J. William Fulbright tarafından kurulan ve dünyanın en prestijli eğitim kuruluşu olan Fulbright’dan gelen hocalar, pedagojik eğitim görmüş, konularını iyi bilen, donanımlı insanlardı. Daha o yıllarda yaptıkları sınavlarda ‘open book test’, yani ‘açık kitap testi’ uygularlardı. Yani sınavlarda kitap açıktı. Bununla bize ‘ezberlemeyin, bilgi bu kitabın içinde, onu kullanmayı öğrenin’ terbiyesini ve alışkanlığını kazandırmaya çalışıyorlardı. Aklımız ermediğinden biz de ‘ya bu Amerikalılar ne kadar geri zekâlı, açık kitap testi yaparak kopyayı meşrulaştırıyor’ derdik. Türkçe kompozisyon dersinde ‘ha bire yazarken’, İngiliz Dili ve Edebiyatı dersinde, Amerikalı Hoca’nın derste verdiği veya bizim kendimizin seçtiği bir konu üzerine on dakika irticalen konuşurduk. Bununla bize kazandırılmak istenen hem özgüvenimizi hem de irticalen konuşma becerimizi geliştirmekti.

Bugün ‘interaktif eğitim/öğretim’ dedikleri yöntem, o yıllarda Amerikalı hocaların bize uyguladıkları modeldi. Sorularla, cevaplarla, dersi bizzat anlatmakla, öğrenci olarak derse aktif olarak dahil edilirdik. Bu bize hem keyif hem de kendimizi ifade etme olanağı verir, özgüvenimizin gelişmesine önemli ölçüde katkı yapardı. Bu eğitim tarzının bize kattıklarının, o yıllarda çok fazla bilincinde ve ayırtında değildik. Özdemir Asaf hani diyor ya ‘Okulda, anladıkça başaracaksın / Yaşamda başardıkça anlayacaksın/ Gelecek mutlu-mutsuz, inanmadan da / Gözlerin yaşardıkça anlayacaksın’ Sonra sonra ve gözlerimiz yaşardıkça, bunun değerini anladık. Ama yine de bu süreçten geçen öğrenciler olarak, hemen hepimiz hayatta, mesleğimizde başarılı olduk, kendimize güvenmeyi, her koşulda kendimizi ifade etmeyi, kendimize yetmeyi, kendimizle yetinmeyi öğrendik.

(32)

Kolejdeki hocalarım arasında sevdiklerim oldu, sevmediklerim de oldu. Okul müdür yardımcısı rahmetli Halil Edil sert ve disiplinliydi. ‘Hababam Sınıfı’nın ‘Kel Mahmut’u’ gibiydi. Okulda uçan kuştan haberi olurdu. Casusları, hafiyeleri vardı çünkü. Okulda Halil Bey’in dayağını yemeyen öğrenci sayısı sanırım çok azdı. Ama öyle de olsa severdik kendisini. Okul müdürümüz rahmetli Behzat Üner, son derece zarif, yumuşak, demokrat, hoşgörülü bir insandı. Halil Bey ile birlikte birbirlerini dengeliyorlar ve iyi bir yönetim/yönetici sentezi oluşturuyorlardı.

Türkçe hocamız rahmetli Hatice Özer, bizim için sadece öğretmen değil, aynı zamanda anneydi. Kendisinden sadece Türkçenin güzel konuşulmasını, yazılmasını, imla kurallarını, kitap okuma terbiyesini ve bunun hazzını değil, temizliği, mendil taşıma ve kullanma, tırnaklarımızı düzenli olarak kesme, dişlerimizi fırçalama terbiyesini de öğrendik. Rahmet istediler, rahmetleri bol olsun. Üzerimizde emekleri çok olan her üçünü de, minnetle, şükranla, özlemle anıyorum. 

(33)

Sevdiğim demeyeyim, ama unutmadığım hocalarımın başında Mrs. Barber gelir. Hazırlık sınıfındayken İngilizce hocamız olan Mrs. Barber Avustralyalıydı. O Türkçe, biz İngilizce bilmediğimiz halde, bize İngilizceyi hem sevdirmiş hem de mükemmel öğretmişti. Hiç unutmuyorum, ailemizin tanıtımıyla ilgili bir ödev vermişti. Ben ödevime, ailemizin annem, babam, ben, bir erkek, bir kız kardeşimden oluştuğunu yazmıştım. Ben o zaman çocukları leyleklerin getirmediğini biliyordum, ama belki yaşımdan, belki de o konulardaki cehaletimden dolayı annemin hamile olduğunun farkında değildim. Annem de ne kadar kilo aldı diyordum kendi kendime. Çarşamba günü evci çıktığımda, kardeşim Nursen’in doğduğunu -21 Kasım 1960 doğumlu- öğrenince Mrs. Barber’a durumu anlattım. Mrs. Barber ‘annenin hamile olduğunu bilmiyor muydun?’ diye muzipçe sormuş ve istihzayla gülümsemişti.    

(34)

Sevdiğim yabancı hocaların başında, son sınıfta İngiliz ve Amerikan edebiyatı derslerine gelen Amerikalı Charles Lee geliyordu. Charles Lee kültürlü, esprili, romantik, son derece sevimli ve sıcakkanlı bir insandı. Bizimle adeta arkadaş gibiydi. Siyahtı, ama nedenini anlayamadığımız şekilde Cumhuriyetçiydi. Sesi çok güzeldi. Derste bazen Türkçe, bazen İngilizce şarkılar söylerdi. Zevkle dinlerdik. Hepimizin üzerinde emeği çoktur. George Orwell’i, Aldous Huxley’i, Shakespeare’i, William Wordsworth’u, Walt Whitman’ı bize o tanıtmış, o sevdirmişti.

İngilizce okuduğumuz Orwel’in ‘Animal Farm / Hayvan Çiftliği’, Huxley’in ‘Brave New World / Cesur Yeni Dünya’ isimli kitabını onunla tanımıştık. Ana teması ‘sınıfsız bir toplumun olamayacağını’ anlatan ‘Brave New World / Cesur Yeni Dünya’ ile Stalin’in Sovyetler Birliği’ni hicveden ‘Animal Farm / Hayvan Çiftliği’ isimli kitapların tesadüfen seçilmediğini, son derece bilinçli olarak seçilip okutulduğunu, belki o zaman değil, ama zaman içinde daha iyi anladık. Bu kitapların anlatmak istediklerini ise zaman içinde öğrendik.   

Wordsworth’un aşağıda hem İngilizcesini hem de çok sonraları Erdal Ceyhan’ın çevirisiyle Türkçesini yazdığım ‘She Dwelt Among Untrodden Ways/O Geçilmemiş Yollardan Geçti’ şiirini ilk kez İngilizce olarak Charles Lee’den dinlemiştik. Şöyle yazıyordu Wordsworth o lirik, o romantik, o içli, o hüzünlü üslubuyla: ‘She dwelt among the untrodden ways / Beside the springs of Dove, / Maid whom there were none to praise / And very few to love: / A violet by a mossy tone / Half hidden from the eye! / Fair as a star, when only one is shining in the sky. / She lived unknown, and few could know  / When Lucy ceased to be; / But she is in her grave, and, oh, / The difference to me!

Bu güzel şiirin Türkçesi şöyleydi:‘O geçilmemiş yollardan geçti / Güvercin pınarının çevresinde dolaştı / Ne kızdı o, kimsenin övgüler düzmediği / Çok az kimsenin sevdiği. / Taşların arasından açan menekşe / Gözlerden yarı saklı / Yıldız gibi parlak, yalnız bir yıldız gibi / Göklerde parıldayan. / Yaşadığını kimse bilmedi, öldüğünü de bilmeyecek / Yitip gitti Lucy’cik işte; / Yalnız mı yalnız şimdi mezarında ve ah, / Bir de yalnızlığı bana sorun!’ 

Ve Walt Whitman. ‘Ben, kendimin şarkıcısı, kurguluyorum geleceğin tarihini’ diyen Walt Whitman. Kendisini yarı Tan­rısal kahraman sanan ve öyle sunan bir ozandır Whitman. Bazen çoğul, bazen tekil bir kişiliktir. Bazen sıradan, şimdiki veya gelecekteki insanlardan, sanatçılardan herhangi birisidir, bazen de sıra dışı bir entelektüeldir. Bazen kendisini demokrasinin destanını yazmakla görevli sayan bir Mesih, bazen de sadece usta bir şairdir. Dünya onu böyle tanıyor. Pek çok Türk aydının yıllar sonra okuduğu ve izlediği ‘Ölü Ozanlar Derneği’ kitabıyla/filmiyle tanıdığı Walt Whitman’ı bize, daha 1967 yılında Charles Lee şu güzel şiiri ile tanıtmıştı:  ‘These are thoughts of all men in all ages and land – they are not original with me; / If they are not yours as much as mine, they are nothing, or next to nothing; / If they are not the riddle, and the untying of the riddle, they are nothing; / If they are not just as close as they are distant, they are nothing./  This is the grass that grows wherever the land is, and the water is; / This is the common air that bathes the globe.

Yani ‘Bunlar bütün çağların ve ülkelerin, bütün insanların düşünceleri -yalnız benim değil; / Benim oldukları kadar sizin de değilseler, beş para etmezler, olmasalar da olur; / Hem bulmaca, hem de bulmacanın çözümü olmalılar, yoksa beş para etmezler; / Uzak oldukları kadar yakın da değilseler, beş para etmezler; / Toprağın ve suyun olduğu her yerde büyür bu çimen; / Bu hava bütün bir yeryüzünün soluduğu hava.

(35)

Walt Whitman’ınbu dizeleri, yaşama ve insanlara şovenizmle bakanlara, özgüveni olmadığı için temas korkusu içinde olanlara, kültürel korkaklık içinde yaşayanlara, dünyanın başka yerlerinde yaşanan deneyimlerden, o deneyimler tarafından istila edilmeksizin istifade etmenin mümkün olduğunun ayırtında olmayanlara verilebilecek en güzel yanıtlardan birisidir. Bunun böyle olduğunu, belki bu şiiri ilk okuduğumuz 1967 yılında değil, ama 2000’lerin Türkiye’sinde çok daha iyi anlıyorum. Zira o zamanlar Cemal Süreya’nın dizeleriyle; ‘Bilginlerimiz, sağ olsunlar / Bir vitamin buldular / Çalışınca azıcık; / Yumuşak G vitamini / Ulusalcılık’ vitaminini daha henüz keşfetmemişlerdi.

(36)

Charles Lee’den sadece bunları değil, başka dersler de almıştım. Hayat dersi. Okul takımının bir maçında kendi takımımızı çılgınca alkışladığımızı gören Charles Lee, ‘aman dikkat et, sporda takım tutman seni başka konularda da takım tutmaya alıştırmasın, bu alkışlar seni ileride şakşakçı yapmasın’ diyerek uyarmıştı beni. O zaman Lee’nin ne demek istediğini pek anlamamış ve hatta ‘okul takımımızı da alkışlamayacak mıyız’ diye düşünmüş ve bu sözleri çok da yadırgamıştım. Lee’nin bu söylediklerinin anlamını, yıllar sonra kendi etrafımdaki, başkalarının etrafındaki şakşakçıları, yalakaları, dalkavukları, nesnel olmayı, adil olmayı ve davranmayı, vicdan sahibi olmayı bırakıp, hemen her konuda takım tutanları gördüğüm zaman anladım. Lee’nin söylediklerini, Chomsky’nin de kendisine öğütlediğini uzun yıllar sonra otobiyografisinde okuduğum zaman, yaşam, aynı kültürde yetişen her iki insana da aynı şeyi öğretmiş diye düşündüm ve hiç şaşırmadım.

Charles Lee’den aldığım bir diğer ders, çevreyle ilgiliydi ve şöyleydi: Lee’nin yanında içtiğim sigaranın izmaritini sokağa attım. Charles Lee’nin tepkisi ‘evinde de böyle mi yapıyorsun’ sorusu oldu. Hayır dedim, ama ciddi şekilde kızardım, bozardım, utandım. Charles Lee, çevre temizliği konusunda bana sorduğu bu soruyla verdiği dersi bir Kızılderili atasözüyle sürdürdü. Kızılderililer; ‘Son ağaç yıkılıp, son nehir kirletilip, son balık da tutulduktan sonra, paranın yenmediğini anlayacaksınız.’ derler. Anladım dedim. Ama Hoca devam etti: ‘sigara içmen çok kötü, içme, ama sigara içmenden daha kötü olan içtiğin sigaranın izmaritini sokağa atmandır. Sigara içmenin zararı senin kendine, ama o sigaranın izmaritini sokağa atarak bana ve başka insanlara zarar veriyorsun. Bizim yaşadığımız çevreyi kirletiyorsun. Buna hakkın yok.’ Hiç böyle düşünmemiştim. O güne kadar hiç kimse bana böyle bir şey söylememişti. Okumayı seven, çok da okuyan bir insan olarak, o yaşıma kadar böyle bir şey de okumamıştım. Söylediklerine hak verdim. O gün, bugündür ne içtiğim sigaranın izmaritini yere attım, ne de başkaca bir şeyi. Askerlikte bize her gün zorunlu olarak yaptırılan ‘çevre/mıntıka temizliği’ operasyonuna ‘biz çöpçü müyüz’ diyerek karşı çıkan arkadaşlarıma da ‘kirleten temizler’ anlayışıyla karşı çıktım.    

(37)

Okulun ilginç ve renkli hocalarında birisi de lise ikinci sınıfta cebir ve geometri dersine gelen Mr.Stern idi. Sıkı bir sigara düşmanı olan Mr.Stern, sigara içen öğrencilere karşı yoğun bir mücadele içindeydi. Sigarayı ‘dolmuş’ olarak isimlendirdiğimiz tuvaletlerde içtiğimizi bilen Mr. Stern, sık sık tuvaletlere baskın yapardı. Baskın olduğunda hepimiz tuvaletin penceresinden yan taraftaki sınıfa kaçar ve yakalanmazdık. Bu durumu fark eden Mr.Stern bir gün baskını elinde hortumla dolmuşa su sıkarak yaptı. Yine hepimiz tuvaletten yan taraftaki sınıfa kaçtık. Ardından Mr.Stern sınıfları tek tek dolaşarak ıslak öğrencileri topladı. Ve tabii yakalandık.

Mr.Stern’ün dersleri üst üste iki veya üç saat olarak programlanmıştı. Derslere elinde neredeyse boyu kendisine yakın sünnetçi çantası gibi kocaman bir çantayla gelir, çantasını teneffüste sınıfta bırakırdı. Yani bize o kadar güvenirdi veya çantasını açacağımıza ihtimal vermezdi. Biz de çantasını açar, ertesi gün veya birkaç gün sonra yapacağı teksir edilmiş sınav kâğıtlarını çantasından alırdık. Sınavda hepimizin başarılı olduğunu, ama derste sorduğu soruları cevaplandıramadığımızı gören Mr.Stern ‘siz kopya çekiyorsunuz’ diyerek sınavda birbirimizden kâğıt, kalem, silgi almamızı yasakladı. Biz de bu yasağa memnuniyetle uyduk. Bir süre sonra çantasının açılarak sınav sorularının alındığından kuşkulanan Mr. Stern, çantasını sınıfta bırakmamaya başladı. Bu defa arkadaşlar sınav sorularını evine girerek almaya başladılar. Sene sonundaki final sınavının soruları Mr.Stern’ün evinden alınarak dağıtıldı. Bizden bir sınıf yukarıdaki bir arkadaşımız, sınav sorularının önceden hazırlanmış cevaplarını yazdığı ve sıranın içine koyduğu kâğıtla yakalandı. Şansızlığı oturduğu sıranın ön tarafının kırık olması ve Mr.Stern’ün durumu görmesiydi. Bu olay üzerine okulda büyük bir disiplin soruşturması açıldı. Bu soruşturma sonunda birkaç arkadaşımız okuldan uzaklaştırılma cezası aldı.         

(38)

Lise ikinci sınıfta 34 kişi olan sınıf mevcudumuz son sınıfta 14 kişiye inmişti. 20 arkadaşımızı sınıfta bırakan Amerikalı fizik hocası Mr.Jacop idi. Karısı da kimya hocası olan Mr.Jacop, son derece disiplinli, asabi, yüzü hiç gülmeyen, kendisi ve çevresiyle barışık olmayan, sevgisiz ve sevimsiz bir insandı. Sınavlarda başarılı olmayalım diye en zor soruları, bizim seviyemizin üzerinde olan soruları sorardı. Sınıf arkadaşımız Önal Duran’a derste çöp tenekesinin yanında ve ayakta durma cezası vermişti. Önal’ın kendisini aşağılayan bu cezayı protesto amacıyla çöp tenekesine tükürmesi üzerine okul yönetimine gitmiş ve ‘ya o, ya ben’ diyerek Önal’ın okuldan uzaklaştırılmasını sağlamıştı. Okulun sevilmeyen hocalarının başında geliyordu. Ama hakkını yememek gerekir, hoca olarak başarılıydı, Fizik dersini bize belki sevdiremedi, ama çok iyi öğretti.

(39)

Son sınıfta, futbol maçlarından, siyasi nedenlerden, çocuksu davranışlarımızdan dolayı sınıf olarak biraz kavgalıydık. Ama çok da keyifli, eğlenceli bir sınıftık. Belki o yıllarda değil, ama mezun olduktan sonra birbirimizin değerini daha iyi anladık. O yıllarda çok popüler olan Erol Büyükburç’un ‘Ağlarım’ isimli şarkısı sınıf şarkımızdı. Charles Lee’de dahil olmak üzere, hep birlikte, bağıra bağıra ve büyük bir keyifle, sabah, akşam, sınıfta ve yatakhanede bu şarkıyı söylerdik; 

Neden gülmesin gül gibi yüzler
Niçin ağlasın o gülen gözler
Niye sevgiye sevimsiz sözler
Söylenir diye şaşar ağlarım
Şu gördüğümüz rengârenk çiçek
Sevdalı bülbül arı kelebek
Yetti yerini bırakıp gidecek
Vefasızlığa bakar ağlarım
Solmasın dersin sümbülüm gülüm
Yârin elinden alacak ölüm
Bütün dünyayı inle sevinir
Çaresizlikten coşar ağlarım

Tam da Mary Hopkins’in ‘Those were the days, my friend / We thought they’d never end’’, yani ‘Ne günlerdi o günler, arkadaşım / Hiç bitmeyeceğini sanırdık’ diyen o güzel şarkısındaki gibi, hiç sona ermeyeceğini sandığımız günlerdi o günler. Ve başlayan her şey gibi bir gün geldi ve bitti. Acısıyla, tatlısıyla her biri ayrı bir yaşanmışlık olan anılarımız kaldı aklımızda ve yüreğimizde.  

Yıllar 14’ümüzü de ayrı ayrı yerlere, mesleklere, yaşamlara fırlattı attı. Evlenenlerimiz, boşananlarımız oldu. Çoluk çocuğa karıştık hepimiz. Bir kısmımız torun sahibi oldu. Vefat edenler oldu. Kimimizin yüzü güldü, kimimiz ağladı hayatta. O yıllardan geriye, yitirilen ve bir daha elde edilemeyen her şey gibi buruk bir acı ve hüzün kaldı içimizde.  Bir de Bedri Rahmi’nin; ‘Önde zeytin ağaçları arkasında yar / Sene 1946 / Mevsim / Sonbahar / Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim / Dalları neyleyim / Yar yollarına dökülmedik dilleri neyleyim / Yar yar! Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar / Değirmen misali döner başım / Sevda değil bu bir hışım / Gel gör beni darmadağın / Tel tel çözülüp kalmışım / Yar, yar / Canımın çekirdeğinde diken / Gözümün bebeğinde sitem var’ dediği gibi yar ve yarlar kaldı.

(40)

Yar dedim de aklıma geldi. ‘Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi’ diyor ya Nazım Hikmet karısı Vera için. Öyle bir kız işte. Mavi gözlü, ince uzun boylu, güzel bir kız. Ben onu değil, o beni buldu. Cemal Süreya’nın dediği gibi ‘Birdenbire / Bir çiçek / Rıhtım taşının aralığından / Uzatmış başını / Bir çiçek yolumu kesti.’ Kolej son sınıftaydık. Haber gönderdi bana. Önce el salladık birbirimize. Ben kolejin bahçesinden, o Şeker Fabrikası’na giden servis otobüsünden. Sonra bir gün, yağmurlu bir ilkbahar ikindisinde, Konya’nın arka sokaklarındaki bir pastanede buluştuk. ‘Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur’ diyor ya Özdemir Asaf. Benim de o kız için yazdığım şiirlerim, söylediğim hasret dolu şarkılarım vardı. Mektuplar yazdım ona cevapları gelen ve gelmeyen. Haberler gönderdim, ulaşanı da, ulaşmayanı da olan. Bir daha onu çok uzun süre görmedim.

Uzun zaman sonra ben İstanbul’da öğrenci iken haberleştik. Sanırım 1969 yılıydı. Onu görmek için İstanbul’dan Ankara’ya geldim. Birlikte sinemaya gittik. Onu görmeyeli ilkbaharıyla, sonbaharıyla ‘kaç leylim bahar geçti’, kaç yaz, kaç kış geçti, saymadım. Hiç haber almadım ondan bir daha. Şimdi nerededir, sağ mıdır, değil midir, anne midir, anneanne midir? Bilmiyorum. Bildiğim sadece Can Yücel’in dizeleridir: ‘O bir sakız ağacıydı, alelade; / Bir gün o yeşil sahile geldi, / O zaman bu zamandır memnun yerinden; / Seyreder bulutları, göğü, denizi.’ Ben de öyle! 

(41)

Yatakhanede gizli gizli sigara içer, kimi geceleri okuldan kaçar, son sınıfta iken okulun yakınındaki Hamdi’nin meyhanesine gidip votka limonla demlenirdik. O zamanlar daha rakıyı mı keşfetmemiştik, yoksa ağzımız kokmasın diye mi votka limonu tercih ederdik şimdi hatırlayamıyorum. Başımızda sevda vardı ya, o sevdaya iyi gelirdi içmek. Hamdi’nin yerinde eski bir gramofonda çalan aşk şarkıları, özlem dolu sevda türküleri de iyi gelirdi aşktan mustarip olan gönlümüze.

Hafta sonlarında Charles Lee’nin evine gider tavla oynar, satranç oynar, dama oynar, dart oynar, caz dinler, bazen bira, bazen şarap içerdik. Charles Lee bir defasında beni Amerikalıların Konya’daki ‘inn’ine/lounge’na götürmüştü. Konya’daki Amerikalıların, orada, kendi küçük Amerikalarını kurduklarını görmüş ve çok şaşırmıştım. Müzik dinliyorlar, viskilerini yudumluyor, sohbet ediyorlardı. Dünya umurlarında değildi. Onlar başka yerlerdeydi, biz başka yerlerdeydik.

(42)

Amerika’yı sadece Amerikalı hocalarımızdan, onların anlattıklarından değil, sinemadan da az çok tanıyor ve biliyorduk. O yıllarda en büyük eğlencemiz olan sinema, bizim için sadece sinema değil, aynı zamanda her izleyen gibi bizim efsanelerimizin de yer aldığı ayrı bir dünyaydı. Bu efsaneler, yarattıkları yapay kahramanlarla sinemaseverleri kendi hayal dünyalarıyla buluştururlardı. Ondan olacak pek çok arkadaşımız kendi kişisel mitini orada bulur ve oluştururdu. Zira seyrettiğimiz her film, bizi gerçeklerin dünyasından alır, hayallerin, mecazların dünyasına taşırdı. O dünyada kimimiz bulduğu bir rol modelin arkasına takılıp yalanların dünyasına doğru yol alırdı. Kimimiz de gerçekler her zaman daha iyidir der ve bu sanal kahramanlara karşı kayıtsız kalırdı.

O zamanlarda da gerçekler her zaman daha çok işe yarar diye düşünmeme rağmen, izlediğimiz Amerikan filmlerinin etkisinde kalmadığımızı ne kendi adıma ne de kendi kuşağım adına söyleyemem. Yaşımızın gereği dışarıdan gelen pek çok etkiye açık olan hemen hepimiz, biraz da Amerikalıların rahleyi tedrisatından geçmiş olduğumuz için, değişik ölçülerde Amerikan Rüyasının etkisi altındaydık. Blucin giymeler, hushpuppy, loafer ayakkabıya heveslenmeler, saç uzatmalar, favori bırakmalar, James Dean’ı, Elvis Presley’i taklit etmeler, Amerika’ya gitme planı yapmalar hep bundandı.

Bu rüyayı görmenin en etkili propaganda aracı Hollywood’du. Bir yandan böyleydik, diğer taraftan siyasi görüşümüz itibariyle Amerika’ya fazlaca da karşıydık. Yani tam bir paradoks içindeydik.

Siz şimdi inanmazsınız belki, ama bütün bunlar, 1960 ile 1967 yılları arasında Konya’da yaşandı. Şimdi bunları düşününce, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini çok daha iyi görebiliyorum.  ‘Demin bir şeyler vardı, / Hiç belli olmadan bitti. / Buralarda biri oynardı, / Belli etmeden gitti’ demem ondandır.

(43)

Kolejde iyi bir eğitim almıştık. Bu eğitimi bize sağlayan Türk hocalardan daha çok Amerikalı hocalardı. Özellikle Amerikalı hocaların derslerinde, Türk hocalar tarafından uygulanan katı pedagojik ilkeler yerine, birey olarak kendimizi serbestçe ifade edebileceğimiz, oldurabileceğimiz, yaratabileceğimiz, yetiştirebileceğimiz, araştırma yapabileceğimiz özgür bir ortam bulmuştuk.

Bu tarz eğitim, ‘eğitim öğrencilere kendi potansiyellerini gerçekleştirme fırsatı sunmalıdır’ tezini savunan Amerikalı eğitimci/düşünür John Dewey’in ‘okul-laboratuar’ anlayışına uygun bir eğitimdi. O yıllar için, hele Türkiye için, oldukça farklı, alışılmamış bir eğitim modeliydi.  Bu eğitim tarzı bize öğrenmeyi öğretti, düşünmeyi öğretti, sorgulamayı öğretti, düşüncelerimizi özgürce ifade etmeyi öğretti. Ondan olacak hemen hepimiz özgür ve özerk birer birey olarak yetiştik.  

(44)

Kolej bitti. Üniversite giriş sınavları için trenle Konya’dan İstanbul’a gidiyorum. Ankara daha yakın olmasına rağmen, sınav için İstanbul’u tercih etmemin nedeni, o yaşıma kadar İstanbul’u görmemiş olmamdı. Rahmetli annem ve babam beni uğurlamak için tren garına geldiler. Rahmetli babam; ‘Hukuk Fakültesini kazanma hangi fakülteyi kazanırsan kazan’ diyerek uğurladı beni. Hukuk tahsili yapmamı hiç istememişti. Sınav sonuçları Eylül’de açıklandı. On dört kişi olan sınıfımızdaki herkes sınavlarda başarılı olmuştu. Açıkta kalan hiç kimse yoktu aramızda. Bir kısım arkadaşlarımız ODTÜ’nün, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin mühendislik bölümlerini, birkaç arkadaşımız o yıllarda gözde ve rağbette olan Ziraat Fakültesi’ni, Eczacılık Fakültesi’ni, Tıp Fakültesi’ni, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazandı. Bu üstün başarı, gerçekte Konya Maarif Koleji’nin başarısıydı. Bize emek veren hocalarımızın başarısıydı. Bizim başarımızdı. Ben İstanbul Hukuk Fakültesi dışında hiçbir fakülteyi kazanamadım. Babama inat falan değil. Kazanamadım. Rahmetli babamın ‘bunda da bir hayır vardır’ dediğini hatırlıyorum. Zorunlu olarak İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım.

(45)

Benim İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırdığım Eylül/1967’de, rahmetli babam Yargıtay Üyeliğine seçildi ve aile Konya’dan Ankara’ya taşındı.  Şairin ‘Bırakıp hayallerimi çocuk gülüşlere, / Hüznümü de alıp gitmeliyim bu kentten’ dediği gibi, ailecek hüznümüzü de alıp Konya’dan Ankara’ya taşındık. Hüznümüzü de alıp gittik diyorum, zira Yargıtay Üyeliği gibi onurlu bir göreve seçilmiş olmasına rağmen rahmetli babam, Konya’dan ayrılmayı hiç istemiyordu. Aynı şekilde rahmetli anneme de Konya’dan ayrılmak çok zor gelmişti. Rahmetli babam, o aşamada Yargıtay Üyeliğinden istifa ederek emekliye ayrılmayı ve Konya’da kalmayı dahi düşündü. Ama daha sonra bu düşüncesinden her nedense vazgeçti. O nedenle Konya’dan ayrılışımız hüzünlü bir ayrılış oldu.      

(46)

Babamın Yargıtay Üyeliği’ne seçildiğini, babamla birlikte Seydişehir’de savcı olarak görev yapan rahmetli Kemal (Berkarda) Bey Amca’dan öğrendim. 1967 yılının Eylül ayıydı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin sınavına girmek için İstanbul’a gitmiştim. Kemal Bey Amca ile Karaköy’den Kadıköy’e birlikte geçiyorduk, eşi Nadire Hanım Teyzeyi görmem için beni evlerine yemeğe götürüyordu. Babamın Yargıtay Üyesi seçildiğini akşam radyodan duyduğunu, bana büyük bir mutlulukla, keyifle anlatmıştı. Dostluğun ne büyük bir değer olduğunu, o gün Kemal Bey Amca’nın gözlerinde gördüğüm ışıktan anlamış, başarının, sadece başaranları değil, başaranların gerçek dostlarını da mutlu ettiğine ilk kez o gün tanık olmuştum.   

(47)

Konya Maarif Koleji ile ilgili son bir söz: Rahmetli Ecevit’in ilk Başbakanlığı döneminde, yani 1974 yılında kolej ismi kaldırıldı ve bütün kolejler Anadolu Lisesi ismini aldı. Bu yapılanla birlikte, benim mezun olduğum okulun ismi de gitti. İsmiyle birlikte tarihi de yok oldu. Kendisi de Robert Kolej mezunu olan rahmetli Bülent Ecevit’in ‘kolej’ sözcüğünden neden rahatsızlık duyduğunu bilmiyorum. O değişiklikle birlikte, Robert Kolej’in de ismi gitti, yerine Robert Lisesi geldi. Yani bir tek Robert’in yerine, Ahmet Lisesi, Mehmet Lisesi demedikleri kaldı. 

*Aristo Yayınevi tarafından yayımlanan FÎHİ MÂ FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR (Cilt 1) isimli anılarımdan alınmıştır.



SCHUMPETER’İN “KAPİTALİZM, SOSYALİZM VE DEMOKRASİ” İSİMLİ KİTABI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME-

Türkçeye benim tercüme ettiğim, Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan Joseph Alois Schumpeter’in, “Capitalizm, Socializm&Democracy/Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabı her yönüyle okunmaya değer önemli bir eserdir. 

Eserin yazarı olan Schumpeter, Avusturya asıllı Amerikalı’dır ve siyaset bilimci olmasının yanı sıra önemli bir iktisatçıdır. İktisat bilimi uzmanlarına göre, “evolutionary economics/evrimsel ekonomi”nin babası olarak görülen Schumpeter’in ekonomi bilimine yaptığı katkılar, Adam Smith’ten dahi daha fazla, daha önemli ve daha değerlidir.  

Schumpeter, Marksist değildir ama sosyalizme değer verir ve eserlerinde sıkça Marksist analizleri kullanır. Dahası ona göre Marks sıra dışı bir iktisatçıdır.     

Schumpeter’in yaratıcısı olduğu “creative destruction/yaratıcı yıkıcılık” kavramı ve bu kavrama dayalı tezi, kapitalizmin nihayetinde katılaşacağı, korporatist bir yapıya dönüşeceği, belirli bir süre sonra kar edebilmek için sosyalist bir düzen içerisinde devletle ve toplumla uzlaşacağı ve böylece sosyalizmin de hegemonyanın bir parçası haline geleceği iddiasına dayanır.

Ona göre kapitalist ekonomi çarkının dönmesi, yeniliğin ortaya çıkmasına bağlıdır. Öyle ki, üretimin asgari şartı ve unsuru olan malların sağlanması, yeni ürünlerin, üretim ve satış metotlarının, piyasaların, rekabetin, tüketici eğilimlerinin ve diğer enstrümanlardaki her türlü değişikliğin oluşması, yeniliği ve yeniliğin ortaya çıkmasını gerektirir. Eğer bütün bunlarda ve başkaca alanlarda yenilikler ortaya çıkmaz veya düzensiz aralıklarla ortaya çıkarsa, ekonomide durgunluk, piyasalarda daralma ve sıkışma ortaya çıkar. Buna bağlı olarak, kapitalist ekonomi krize girer, üretim, satış, kar oranları düşer, pek çok şirket iflas eder. Esasen krizler kapitalizmin doğasında vardır.

O nedenle, kapitalizm çarkının dönmesi, ekonomik krize girilmemesi, girilmiş ise aşılması yeniliği, yani “inovasyonu” gerektirir. Yenilikle/inovasyonla birlikte, girdiler düşer, maliyetler azalır, satışlar artar, sistem içi dinamikler hareketlilik kazanır, özetle ekonomi canlanır, buna bağlı olarak reel ücretler ve tüketicilerin alım gücü yükselir. Buna göre, yenilik/inovasyon, kapitalist sistemin, bu sistem içinde büyümenin, kalkınmanın itici gücü ve refahın en başta gelen nedenidir.

Schumpeter’e göre, yeniliği/inovasyonu, girişimcilerin yaratıcı ruhları ve enerjileri yaratır. Bu ruhun ve enerjinin harekete geçmesini “yaratıcı yıkıcılık” anlayışı sağlar. Bu anlayışla birlikte eski olan, işe yaramayan, verimliliği kalmayan yıkılır, yerine yeni olan ikame edilir. Yeninin, eskinin yerine ikame edilmesiyle, motor yeniden çalışmaya, üretmeye, iş döngüleri (aynı zamanda iktisadi döngü veya konjonktür devresi şeklinde de kullanılan bu deyim, iktisadi etkinlik veya üretimde birkaç ayı veya yılı aşan iktisadi dalgalanmaları belirtmek için kullanılan bir deyimdir) hareketlenmeye başlar. Yeni olan eskidiğinde, onun yerini yine yeni olan alır ve bu süreç birbirinin ardı sıra bu şekilde devam eder. Marks’ın kapitalizmin dinamik özelliğini yadsımamış olması, Schumpeter’in “yaratıcı yıkıcılık” kavramını ortaya atmasının en önemli etkeni ve çıkış noktasıdır.    

Nitekim Schumpeter, “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli eserinde, bütün bunları şu şekilde açıklar: “Kapitalist ekonomi, yeni girişimlerle her an var olan endüstriyel yapıya yeni metaların veya yeni üretim yöntemlerinin ya da yeni ticari fırsatların girmesi ile sürekli bir şekilde genişlemek suretiyle devrim yaratmaktadır. Mevcut tüm yapılar ve iş yapmanın tüm koşulları daima bir değişim süreci içindedir…Kazanma olanakları yeni şeyler üretmek ya da eski şeyleri daha ucuza üretmek suretiyle bunları sürekli olarak somutlaşır ve yeni yatırımları davet eder. Bu yeni ürünler ve yeni yöntemler, eski ürünlerle ve eski yöntemlerle eşit düzeyde değildir, yeni ürünler ve yöntemler, eski ürünlerin ve yöntemlerin birçoğunun yok olmasına yol açacak şekilde kesin bir avantajla rekabet eder. Kapitalist toplumdaki “ilerleme” bu şekilde gerçekleşir. Ucuz ve düşük fiyatla satış yapmaktan kurtulmak için her firma, sonunda aynı yolu takip etmek, dolayısıyla yatırım yapmak ve bunu yapabilmek için de tasarrufta bulunmak/biriktirmek ve kârının bir kısmı ile yeniden yatırım yapmak zorundadır. Nitekim herkes bir şekilde tasarrufta/biriktirmede bulunur…Kapitalizm, doğası gereği bir ekonomik değişim biçimi veya yöntemidir, asla durağan değildir ve asla durağan olamaz. Kapitalist sürecin bu evrimsel karakteri, sadece ekonomik hayatın, ekonomik faaliyetin verilerini değiştiren sosyal ve doğal bir çevrede devam etmesinden dolayı değildir; ama bu olgu önemlidir ve bu değişiklikler (savaşlar, devrimler vb.) çoğu zaman endüstriyel değişimin şartlarını değiştirir, ancak kapitalizmin asıl taşıyıcıları bunlar değildir. Bu evrimsel karakter, nüfus ve sermayedeki yarı otomatik bir artıştan ya da tam olarak aynı şeyin geçerli olduğu parasal sisteminin aşırılıklarından kaynaklanmaz. Kapitalist sistemi harekete geçiren ve yürüten temel itici güç, yeni tüketici mallarından, yeni üretim veya taşıma yöntemlerinden, yeni pazarlardan, kapitalist girişimin yarattığı yeni endüstriyel organizasyon biçimlerinden kaynaklanır.

Her ne kadar, evrim teorisinin babası olan Darwin’in teorisi, doğa ve doğa bilimleri üzerine ise de bu teorinin sosyal bilimlerin, bu bağlamda iktisat bilimimin gelişmesi üzerine de etkileri vardır. Nitekim Schumpeter’in “evolutionary economics/evrimsel ekonomi” anlayışının temeli Darwin’e ve buna bağlı olarak Schumpeter’in tarih felsefesi anlayışına dayanır. Öyle ki, “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabında, Schumpeter, kendi evrimci iktisat teorisini tarih felsefesiyle açıklamaya çalışır. Böyle yaparak, bir ölçüde de olsa, Marks’ın tarihsel materyalizmine yaklaşır.

Bu yönüyle Schumpeter’in “evrimsel ekonomi” anlayışı, iktisadi değişim süreçlerini anlamaya ve açıklamaya odaklanmış bir teoridir. Bu teoriyi savunan iktisatçılara göre, eğer iktisadi gelişme süreçlerini etkileyen unsurlar arasında bulunan kurumlar, piyasalar, üretim ve tüketim süreçleri doğru tahlil edilebilirse, bunları çekip çeviren ve hızlandıran unsurlar, kurumlar, süreçler ve başkaca etmenler ile ortaya çıkabilecek diğer olasılıklar, bunlara egemen olacak, bunları destekleyecek doğru politika seçenekleri belirlenebilecek ve uygulanabilecektir.

Bu teori, iktisadi alanda günümüzün egemen anlayışını temsil eden neo-liberalizmin dengeye dayalı görüşünün tam tersidir. Öyle ki, bu teori, denge yaklaşımın aksine, değişimi öne çıkaran ve dinamik değişim süreçlerine vurgu yapan bir teoridir. O nedenle, bu teori, yani evrimsel ekonomi teorisi, günümüzün son derece hızlı olan iktisadi değişim süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni ekonomik ve siyasal sorunları anlamaya, bunlara çözüm bulmaya çalışır.

Klasik sosyalizmi, burjuva ideolojisinin ürünü olarak gören ve yine sosyalizmi yeni bir kültürel dünya olarak değerlendiren Schumpeter’e göre, sosyalizm pekala işe yarayabilir ve çalışabilir. Yine ona göre, tarihin ekonomik yorumunun felsefi materyalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Ve Marks’ın başyapıtı olan Kapital, felsefeye hiçbir gönderme yapmadan tamamen ekonomik nitelikli bilimsel bir eser olarak görülebilir ve okunabilir. Dahası, Kapital’in ekonomideki insanın varoluşçu bir felsefesini oluşturduğu iddia edilebilir. Bu teoriye ve yaklaşıma göre Hegel’ci bir Marks, Kant’çı bir Marks, sosyolog bir Marks da anlatılabilir. 

Dolaylı olarak da olsa, Schumpeter, bugüne kadar beşeri gelişmenin piyasa bireyciliğinin ötesine geçebileceğinin hatırlatıcısı ve sadece kapitalizm karşıtı bir tasarım olarak görülen ve gösterilen sosyalizmi; Sovyetler Birliği’nin otoriteryanizminden, Marks’ın iktisadı determinizminden soyutlayarak yeniden yorumlanmak suretiyle, iflas eden kapitalist politikaların yerine bunların ikame edilebilirliğini ileri sürer. Yine dolaylı olarak, yeri geldiğinde ve ihtiyaç olduğunda, devletin piyasaya müdahalesini, bunun ekonominin canlanmasına ve işsizliğin azaltılmasına olumlu etki yapacağını, ekonomide sosyal devleti egemen kılacak sosyal demokrat politikaların uygulanması gerektiğini ifade eder.

Schumpeter, anılan kitabında, sadece bu konularla ilgili görüşlerini değil, aynı zamanda 1875’den 1914’e kadar olan süredeki sosyalist hareketlerin, sosyalist partilerin gelişme sürecini, İngiltere’deki Fabianizm sürecinden başlayarak, İsveç’teki, Rusya’daki, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, Fransa’daki, Almanya’daki oluşumları da izleyerek sürdürür. Bu bölümde ve bunu takiben sosyalist partilerin kayıtları ile ilgili bölümde yazılanlar, bu konu hakkında az çok bilgi sahibi olan kişilerin dahi ilgisini çekecek ölçüde ilginçtir.

Öyle ki, sosyalist partilerin kayıtları, Schumpeter’in de ifade ettiği üzere, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının doğruluğu hakkında pek çok kuşkuyu ortaya koymaktadır. Örneğin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde, gerek başlangıçta gerekse daha sonrasında, azınlıktaki bir parti tarafından yönetilen ve başka hiçbir partiye şans tanımayan büyük bir sosyalist topluluk vardı. Nitekim bu partinin 10 Mart ile 21 Mart 1939 tarihleri arasında Moskova’da toplanan 18.Kongresi’nde bir araya gelen temsilcileri, sunulan raporları dinlemişler, önergeleri bizim tartışma dediğimiz tarza benzemeyen şekilde tartışarak oybirliğiyle kabul etmişlerdir. Resmi olarak belirtildiği üzere, bu partinin anılan kongresindeki temsilcileri yapılan oylama sonunda: “Rus halkı, [?] Lenin’in ve Stalin’in partisine ve bu partinin büyük önderliğine kayıtsız şartsız bir bağlılıkla, çağımızın en muhteşem, en büyük eserinin ve Stalin yoldaşın hiç çekinmeden yerine getirmesi ve Bolşevik Partimizin büyük Stalin’in dehasının önderliğinde yeni bir gelişme aşamasına girdiğinin belgesi olarak tasarlanan programı kabul ettiğini oylayarak sonuçlandırmıştır.

Nitekim Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Nikita Kruşçev, 25 Şubat 1956 tarihinde, partinin 20.Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Lenin’in Stalin ile ilgili tespitlerine yer vermekte, bu bağlamda Stalin’in ülkeye ve partiye anlatılamayacak kadar çok zararlar verdiğini belirtmekte, aşağıda bir bölümüne yer verilen ders niteliğindeki bu tarihi konuşmasında şunları söylemektedir: “Stalin’in icraatını partinin ve ülkenin geldiği nokta açısından değerlendirecek olursak, bir an durup Stalin’in günahlarını düşünecek olursak, Lenin’in endişelenmekte ve korkmakta haklı olduğu sonucuna varırız. Stalin’in, Lenin’in sağlığında daha yeni yeni kendini göstermekte olan olumsuz özellikleri, sonraki yıllarda daha da artmış, Stalin elindeki iktidarı çok tehlikeli bir şekilde kullanmaya başlamış, bu da partimize çok büyük zararlar vermiştir. Bu konuyu ciddiyetle ele alıp doğru tahlil etmeliyiz ki, Stalin’in sağlığında gerçekleşenlerin bir daha hiçbir şekilde tekrarlanmaması için her türlü önlemi alabilelim. O, liderlikte ve çalışmada ortaklık ile işbirliğine asla tahammül göstermemiş, sadece kendisine karşı çıkanlara değil, kaprisli ve despot karakterine göre kendi anlayışına aykırı görünen her şeye karşı acımasızca şiddet uygulamıştır. Stalin, insanlara karşı ikna, açıklama, sabırlı işbirliği yöntemlerini tercih etmemiş, kendi anlayışını dayatmış, kendi fikrine mutlak olarak itaat edilmesini talep etmiştir. Onun fikrine ve kararına karşı çıkan, kendi fikrini, kendi görüşünü ileri süren herkes bulunduğu mevkiden uzaklaştırılmış, dahası maddi ve manevi olarak yok olmaya mahkum edilmiştir…’Halk düşmanı’ kavramı Stalin tarafından icat edilmiştir…Bu kavram, şu ya da bu biçimde Stalin’le uyuşmazlığa düşen, sadece düşmanca niyetler beslediğinden kuşkulanılan, adı kötüye çıkmış veya çıkarılmış olan herkese karşı, her türlü yasallık çiğnenerek en zalim şekilde uygulanmıştır. Bu kavram her türlü ideolojik çatışma ve tartışma zeminini ortadan kaldırmış, gündelik hayatla ilgili her konuda görüş bildirmek olanağını yok etmiştir. Uygulamada bu konuda kullanılan tek suç kanıtı, günümüz hukuk biliminin bütün normlarına aykırı biçimde, bizzat suçlanan kişinin üzerinde uygulanan fiziki baskı ve işkence sonucu elde edilen itirafıydı…Stalin’in büyüklük manisinin nelere yol açtığını hep birlikte gördük ve yaşadık. Gerçeği görme ve algılama yeteneğini tümüyle yitirmişti o; kuşkuculuğunu ve kendini beğenmişliğini, sadece ülkemizdeki insanlarla olan ilişkilerinde değil, bütün partiler ve başkaca uluslarla ilişkilerinde de ortaya koyuyordu.

Bütün bunları anlattıktan sonra Kruşçev sözlerini şunları söyleyerek tamamlamaktadır: “Kişi kültü meselesini bütün ciddiyetiyle düşünmeliyiz…Kişi kültünü, bir daha asla kurulmayacak şekilde, kesin olarak yıkmak zorundayız. Hem ideolojik ve teorik hem de pratik çalışmalardan kişi kültüyle ilgili sonuçlar çıkarmamız gerekiyor…Marksizm-Leninizm’e aykırı olan, parti liderliğinin ilkeleriyle, parti hayatının normlarıyla bağdaşmayan kişi kültünü, Bolşevik ruha uygun olarak mahkum etmek ve ortadan kaldırmak, bu uygulamayı şu ya da bu şekilde geri getirme yönündeki bütün çabalara karşı bıkıp usanmadan mücadele etmek zorundayız…

Sanırım, bunlar, az yukarıda işaret ettiğim Schumpeter’in, “sosyalist partilerin kayıtları, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının doğruluğu hakkında pek çok kuşku ortaya çıkmaktadır” şeklindeki tespitini ve öngörüsünü doğrulamaktadır.

Schumpeter, anılan kitabının “Sosyalizm ve Demokrasi” başlıklı bölümünde, önce demokrasinin klasik doktrinini incelemekte ve on sekizinci yüzyılın demokrasi felsefesini özetle şu şekilde tanımlamaktadır: “Demokratik metot, halkın kendi iradesini yerine getirmek için toplanan kişilerin seçilmesi yoluyla, meseleler üzerinde kendi adına karar vermek suretiyle, ortak iyiyi gerçekleştiren siyasi kararlara varmalarını sağlayan kurumsal bir düzenlemedir.

Klasik doktrinin yansıttığı şekliyle demokrasi ideolojisinin, insan faaliyetinin ve hayat değerlerinin rasyonalist bir şemasına dayandığına işaret eden Schumpeter’e göre, demokrasi, burjuva kökenli bir kavram ve kurumdur. Bize göre de doğru olan bu tespiti, tarih de doğrulamaktadır: öyle ki, tarihsel olarak, modern demokrasi kapitalizmle birlikte ortaya çıkmıştır ve onunla neden-sonuç ilişkisi içindedir. Bu aynı zamanda demokratik pratik temelinde de geçerlidir. Zira demokrasiye mündemiç olan rekabetçi teori anlamında demokrasi, burjuvazinin yeniden şekillendirdiği ve kendi bakış açısından rasyonelleştirdiği politik ve kurumsal değişim sürecinin üstünlüğüne öncülük etmiştir: demokratik metot ise, bu yeniden yapılanmanın sadece politik bir aracıdır. Aynı şekilde, modern demokrasi de, kapitalist sürecin bir ürünüdür. Ve modern demokrasi anlayışı ve uygulaması bağlamında, burjuva düzeni, kamu otoritesi alanını sınırlamak suretiyle siyaset alanını da sınırlar.

Schumpeter’e göre, klasik sosyalizm ideolojisi de burjuva ideolojisinin bir ürünüdür. Bu, özellikle, ikincisinin rasyonalist ve faydacı geçmişini ve klasik demokrasi doktrinine giren fikir ve ideallerin çoğunu tam olarak paylaşmaktadır. Şimdiye kadar sosyalistler, burjuva mirasının bu kısmına el koymakta ve klasik doktrinin sosyalizmin sönümleyemeyeceği unsurlarını öne sürmekte hiçbir zorluk yaşamamışlardır, – örneğin, özel mülkiyetin korunmasına vurgu – ancak bu aslında sosyalizmin temel ilkeleri ile çelişmektedir. Bu türden inançlar, sosyalizmin tamamen demokratik olmayan biçimlerinde dahi hayatta kalabilir.

Demokrasinin klasik doktrinini, rekabet esasına dayanan modern demokrasi anlayışını ve bunların uygulanmasını analiz ettikten sonra Schumpeter, klasik demokrasi başlığı altında “Ortak İyi ve Halk İradesi/Genel İrade”, “Halk İradesi/Genel İrade ve Bireysel İrade”, “Siyasette İnsan Doğası” ve “Klasik Doktrinin Ayakta/Hayatta Kalmasının Nedenleri” konularını tek tek ve ayrıntılı bir şekilde değerlendirmektedir.

1950 yılında vefat eden Schumpeter, ne yazık ki, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü, kapitalizmin daha sonraki süreçlerini, bu bağlamda, serbest piyasa, özelleştirme, fiyat düzenlemelerinin azaltılması, devletin küçültülmesi, devlet sübvansiyonlarının sınırlandırılması, esnek iş gücü piyasalarıyla ilgili politikaları içeren neoliberalizm aşamasını görmemiş ve yaşamamıştır.

Ama öyle de olsa, onun “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabında yazdıkları, kapitalizme ve sosyalizme yönelik eleştirileri, her ikisine yönelik tespitleri ve öngörüleri, daha o aşamada bunlara işaret etmekle son derece önemli ve değerlidir.

Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgiler ise, gevezedir.’ Halil CİBRAN

SALİERİ KOMPLEKSİ!

Salieri Kompleksi’ bir hastalıktır. Vahim bir hastalıktır, tehlikeli bir hastalıktır. ‘Kıskançlık Hastalığı.’ Tıp tarihine geçen bu hastalığa adını veren kişi İtalyan besteci Antonio Salieri’dir. Avusturya İmparatoru İkinci Joseph zamanında Viyana Sarayı’nda kapellmeister, yani orkestra şefi olan Salieri, iyi bir besteci ve müzisyen olmasına rağmen, önemli bir dertten mustariptir. Kıskançlık. Kıskandığı kişi, sarayda kendisiyle birlikte çalışan Mozart’tır, yani meslektaşıdır.

Salieri’nin Mozart’a karşı duyduğu kıskançlık, o kadar hastalıklı bir kıskançlıktır ki, bazı tarihsel kayıtlara göre Mozart’ı zehirleyerek öldüren Salieri’dir.

Fransız toplumbilimci Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ adıyla çevrilip yayımlanan kitabında, ‘… Sahip olamadığımız mal, mülk, mevki ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyor isek eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur...’ diye yazıyor.

Doğru olan, sağlıklı olan, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi kıskanmamaktır. Ama insan kıskanır. Pek çok insan ise hayatını yanlış şeyleri kıskanarak geçirir. Çünkü kıskançlık insani bir duygudur. Ama kıskançlığın da türleri vardır. Alain de Botton’un işaret ettiği gibi, başkalarının malını, mülkünü, mevkini kıskanmak yanlış bir kıskanmadır mesela. Aynı şekilde, başkalarının başarılarını kıskanmak da yanlış bir kıskanmadır. Başarılı olanı kıskanmak yerine, insanın, o yaptıysa, ben de yaparım, o başardıysa, ben de başarırım demesi, bu yönde çalışması, çaba göstermesi, yani başkasının başarısıyla kendisini motive etmesi gerekir. Salieri’nin Mozart’ı kıskanması mesela, yanlış bir kıskanmadır. Zira Mozart kadar olmasa da Salieri de bir müzik dehası, çok önemli ve değerli bir bestecidir. Kıskandığı Mozart’a gelince; ‘Bütün dahiler göklere uzanmış’ iken, Mozart ‘gökten inmiştir.’ Salieri’nin farkında olmadığı, anlayamadığı incelik bu olsa gerekir.

Bir de aşkın, aşık olanın kıskançlığı vardır. Tutkuya, takıntıya dönüşmedikçe bu tür kıskançlık tehlikeli değildir. Zamanla geçer. Aşk sona erer, kıskançlık iyileşir ve biter.   Ama eğer aşk tutku halini almış ise, takıntıya dönüşmüşse eğer, durum o zaman kötü ve hatta tehlikelidir.

Alberto Moravia, ‘Kıskançlık’ adlı romanında az da olsa bunu anlatır. Romanın kahramanı olan ressam, pek çok şeye sahiptir. Kıskandığı, kıskanacağı, kıskanması gereken hiçbir şey yoktur. Günün birinde her şeyi olduğu gibi gören, hayata, insanlara, gördüğü başkaca şeylere hiçbir anlam ve değer yüklemeyen, biraz nihilist, biraz çapkın ruhlu bir kadınla tanışır. Sever onu. Ama ona sahip olmak, her şeye sahip olan ressama yetmez. Aşkı tutkuya dönüşmüş, takıntı haline gelmiş, kıskançlık başlamıştır. Kendisine zarar vermeye başlayan kıskançlık duygusundan bir süre sonra kurtulur. Ama bu defa hayatla, hayata dair şeylerle arasında bir kopukluk başlar. Bu kopukluk zaman içinde sıkıntıya dönüşür. Bu seçilmiş bir sıkıntıdır. Zira romanın kahramanı, sevdiği kadına duyduğu sahiplenme duygusuyla delirmek yerine sıkılmayı seçmiştir. Ama giderek her şeyden, herkesten sıkılmaya başlar. Sıkılmak elbette delirmekten iyidir. Ama bu da pek o kadar iyi bir şey değildir. Çünkü hayatın tadını ve keyfini kaçırır.

Hangi mesleğin sahibi olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kariyer eğrisi yükselen, rekabetçi yönü gelişmiş, birçok yönüyle başkalarından farklı olan her insan, bir gün mutlaka birileri tarafından kıskanılır. Hele Türkiye’de, bu çok daha kaçınılmaz bir şeydir. Zira Türkiye, kifayetsiz muhterislerin, vasat, ama vasat olduklarını bilmedikleri için boş başaklar gibi başları yukarıda dolaşan insanların ülkesidir. Yeteri kadar mal ve hizmet üretemediği için yıllardır enflasyon denilen bela ile birlikte yaşayan, fikir üretemediği için entelektüel fukaralıktan mustarip Türkiye; az çalışan, az üreten: ama çok tüketen: hiç çalışmadığı için hiçbir şey üretmeyen, üretemeyen: becerileri, yetenekleri ya hiç olmayan ya da son derece sınırlı olan: kurnazlıkta ise üzerlerine adam tanımayan insanların ülkesidir.

Bu insanlar, kıskandıkları herkesi kendilerine benzetmek, kendi yetersizlikleriyle, kendi sığlıklarıyla eşitlemek, onları başarısız kılmak isterler. Bunda başarılı olamazlarsa eğer, iftira, hakaret, yalan dahil her türlü çirkin yola başvururlar.

Bize ders olarak verilen bu insanların rahatsızlığı aslında kendileri iledir. Bu rahatsızlıklarından kurtulmak, kendilerinden kaçmak için dikkatlerini başkalarının üzerine kaydırırlar, başkaları üzerinde yoğunlaşırlar. Başkalarının başarılarından rahatsız olurlar. Başka insanların yarattığı güzelliklerden, onların başarılı olmalarından hoşlanmazlar, heyecan duymazlar, keyif almazlar. Aksine hasetlerinden çatlarlar. Onun için başarılı olanı harcamak, tüketmek isterler. Ama eninde sonunda kendileriyle baş başa kalırlar. Cesaret edip kendileriyle yüzleşemeseler de zamanla kendilerini bitirirler. Yani en sonunda ‘kendilerinin karikatürü’ olurlar.

Bu tür insanlar için açılan – Beslenme Dükkanları – vardır’ diyor Murathan Mungan ve şöyle devam ediyor; ‘Bu dükkanlarda ayaküstü adam harcanır, adam paralanır, adam yenir. Üstelik bunlar hesaba dahil değildir. Buraların müdavimleri, bu tür yerlerden en çok şikayet eden kişiler arasından çıkar. Herkes bir başkasını, kendi önündeki en büyük engel olarak görür; başkasının varlığını, kendi varlığı için bir tehdit olarak algılar. Bu yüzden bir araya geldiklerinde, birbirlerine yiyecek gözlerle bakar, yüreklerinde bütün beklettiklerini yoklarlar. Nefretler bilenir, hınçlar körüklenir, hırslar tazelenir. Gecenin bir saatinde biriktirilmiş kinler kusulur, bekletilmiş öfkeler ortaya dökülür. Sonuçta eve yorgun argın, bitkin, perişan dönülür. Sabah, baş ağrıları, mide spazmları, pişmanlık duygularıyla uyanılır. Bunu, insanın kendine verdiği sözler, aldığı yeni kararlar izler. Oysa akşam iş çıkışı herkes koltuğunun altında beslenme çantasıyla beraber, bir göz atmak, bir tek atmak için yeniden beslenme dükkanına uğrar.’ Beslenme dükkanında kadehler, ‘ruh ve beden sağlığınıza’ diye kalkması gerekir iken, ruh sağlıkları yerinde olmadığı için, onlar kadehlerini böyle diyerek kaldırmazlar, kaldıramazlar. Ama yine de kadehlerini olmayan bir şeye, yani ‘şerefe‘ diye kaldırırlar.

İnsanız, başka insanlarla birlikte yaşıyoruz, başkaları tarafından fark edilmek, görülmek, takdir edilmek istiyoruz. Yakınlık kurmaya, sevmeye, sevilmeye gereksinim duyuyoruz. Sahip olduğumuz aidiyetler var. Bu aidiyetlerimize başkalarının saygı göstermesini istiyoruz. Bunların olmadığını gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyoruz.

Kendimizle değil, kendimizi düzeltmekle değil, daha çok başkalarıyla uğraşıyoruz. Kendi yaralarımızı iyileştirmek için uğraşmıyoruz, başkalarının yaralarını iyileştirmeye çalışıyoruz. Başkalarını izliyor, onların özelini, mahremini merak ediyoruz. Bunları öğrenemez isek eğer, meraktan çatlıyoruz. Vıcık vıcık insanlarla, vıcık vıcık ilişkiler, cıvık insanlarla cıvık birliktelikler yaşıyoruz. Üslupsuzluk içinde birbirimizi yoruyor ve hatta boğuyoruz. Hayatımızda mizah yok. Olmadığı için sululuklara, belden aşağı fıkralara gülüyoruz. Samimiyetin, arkadaşlıkların, dostlukların ne olduğunu bilmediğimiz için laubalilikleri samimiyet diye, arkadaşlık diye yaşıyoruz. Düzeyli, incelikli şakalardan değil, kaba, banal şakalardan hoşlanıyoruz. Onun bunun dedikodusunu yapıyor, onu bunu kıskanıyor, onun bunun ayağına çelme takmaya çalışıyoruz. Özetle hayatı doğru yaşamıyor, yalan yaşıyoruz, iğreti yaşıyoruz.

Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi oldurmaya, tefekküre ihtiyacımız var. Yeni bir felsefeye, yeni bir yaşam tarzına ihtiyacımız var. Hayatı sade yaşamaya, arınmaya, kendimizi yenilemeye ihtiyacımız var. Kendimizi aramaya, tanımaya, kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Sakallı Celal’in dediği gibi ‘Tanzimat ilan ettik olmadı, Cumhuriyet ilan ettik olmadı, biraz da ciddiyet ilan edelim‘ dememiz ve pek çok alanda, pek çok yerde, pek çok ilişkide ciddiyet ilan etmek, ahlakçı olmadan ahlakı, etikçi olmadan etiği yaşam tarzı haline getirmemiz gerekir.

Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak verir. Arkadaşlarımız, var ise eğer dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş insanlar, arkadaşlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş insanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı, saygılı olmamız, dürüst ve erdemli davranmamız gerekir. Zira onlara her şeyden ve herkesten daha çok ihtiyacımız var.   Ders olarak verilmiş olan insanlardan ise, kendimizi sakınmamız, korumamız, çok daha önemlisi onlardan gerekli dersleri almamız, gerekli dersleri çıkarmamız gerekir. Değil ise vay halimize!

‘…Mezarlıklarda dolaşırken, kitabelere göz gezdirdim. Her kitabe, o taşın altında yatan insanın namusuna, şerefine, haysiyetine şahadet eden ebedi bir kefalet senedi gibidir. Hepsi de ya manzum ya mensur bir lisanla size, üzerine dikildikleri ölüyü şöyle tarif ederler: Benim altımda, bütün ömrünü iyilik ederek geçirmiş, hayatında tek kalp kırmamış, tek fenalık yapmamış, vatanına, milletine, ailesine, dostlarına, ömrünü, kalbini ve kesesini cömertçe harcamış eşsiz bir insan yatmaktadır!         

Kelimeler, cümleler, ifadeler değişebilir; fakat değişmeyen tek şey, mezar taşının iddiasıdır.

Mezar taşı, her cenazenin, beşeri günahlardan beraatını isteyen ezeli ve ebedi bir avukat gibidir. Bir vatan haininin, bir ana katilinin, bir ocak kundakçısını, bir kasa, bir namus, bir şeref hırsızının, bir kan ayyaşının mezarına dikilen taş bile, ebedi vekaletini üzerine aldığı ölüye tek leke sürdürmemek isteyen bir avukat kesilir. Bunun içindir ki, bir baba katilinin mezarında şu cümleyi okursanız, hiç şaşırmayın!

“Burada, karıncayı incitmekten çekinerek yaşamış bir insan yatmaktadır!”

Bir mezar başında, gaddaresini en haksız cinayetin kanıyla lekelemiş olan bir katile bile hüsnü şahadet eden cemiyet, yaşayan en büyük kıymetin önünde bile boyun eğmek istemez. Ve en sefil bir ölüden bile kıskanmadığı sevgiyi, en üstün diriden esirger, çünkü ölü kıskanılmayan yegane insandır.   

Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanışımız bundandır.

Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir gaflet göstermiştir?

Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası, bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanıyışları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.

(…)

Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’        

(…)

Yukarıda yer verdiğim satırlar, Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yazıyor bunlar. Latife Hanım bu satırları yakın arkadaşı ve hatta dostu olan Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama Latife Hanım’ın söylediği gibi, kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir. Birileri kıskanmasın diye oturmak, durmak değil; başarılı olmak için inadına çalışmak, inadına üretmek, inadına yaratmak gerekir.

Bütün bunları ‘kıskananlar çatlasın’ falan diye değil, kendimiz için, kendi beden ve ruh sağlığımızı korumak için yapmamız gerekir.

Değil ise ne mi olur? Hasta oluruz!

Gitmeye değer yerlerin kestirmesi yoktur.” Paulo COELHO

MEŞRUİYET SORUNLARI VE KRİZ EĞİLİMLERİ ÜZERİNE!

Hepimizin bildiği üzere, meşruiyet, yönetenlerin eylem ve işlemlerinin, yani yürüttükleri siyasanın, yönetilenler tarafından onaylanması ve desteklenmesi demektir. Bu tanıma göre meşruiyet yasaya ve hukuka uygun olmayı kapsayan ve fakat bunları da aşan, devletin ve siyasal rejimin varlığının ve egemenliğinin, bu egemenliği kullanan siyasi iktidarın otoritesinin, yönetilenler tarafından tanınması ve buna itaat edilmesidir.

Yönetimle ilgili bir kavram olan ve aynı zamanda siyasal alanı da kapsayan meşruiyet krizi, yönetim zaaflarını ve zayıflıklarını bilememekten, dışarıdan gelen tehdit ve tehlikeleri öngörememekten ve dolayısıyla zamanında ve etkili şekilde önlem almamaktan veya alamamaktan kaynaklanan olağanüstü bir durumdur. Kötü bir durumdur ve elbette istenilen bir durum değildir. Bununla birlikte, kriz, yönetimin aksayan taraflarını, zaaflarını ve zayıflıklarını ortaya çıkarması yönünden yararlı yönleri de olan bir olgudur. Yeter ki, yöneten konumunda olanlar bu zafiyeti görebilsinler, krizi yönetebilsinler, kendilerini değişime, yenilenmeye tabi tutmak suretiyle krizden ders alsınlar ve bu suretle krizi yararlı hale getirebilsinler.

Benim bu yazıyı yazmaktan amacım, çağımızın yaşayan en önemli düşünürlerinden birisi olan Jurgen Habermas’ın, sosyolojik ve siyasal çalışmalarından birisi olan kapitalist toplumların karşı karşıya oldukları veya daha henüz olmasalar dahi, bir gün karşılaşmaları olası bulunan kriz eğilimleri konusundaki görüş ve değerlendirmelerini sizinle paylaşmaktır.

Bu paylaşımda ben ağırlıklı olarak, İngiliz siyaset bilimci David Held’in Türkçeye çevrilmemiş olan ‘Political Theory and The Modern State/Siyasal Teori ve Modern Devlet’ isimli kitabında yer alan ve David Held’in John B.Thomson ile birlikte kaleme aldıkları ‘Crisis Tendencies, Legitimation and The State/Kiriz Eğilimleri, Meşruiyet ve Devlet ’ isimli makalenin genişletilmiş ve düzeltilmiş versiyonu olan ‘Legitimation Problems and Crisis Tendencies/Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri’ isimli makaleyi izleyeceğim.

Habermas’ın krizler üzerine olan çalışması, kendisinin ‘geç kapitalizm’ olarak nitelendirdiği sosyolojik ve siyasal olgunun incelenmesi üzerinedir. Habermas’a göre çıkış noktası alt sistemler olan, yani ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel nedenlere bağlı bulunan ve sistem krizleri olarak isimlendirilen iki çeşit kriz vardır: ‘Ekonomik Kriz’, ‘Rasyonalite Krizi.’ Bu krizler de kimlikleri temelinde ikiye ayrılır: ‘Meşruiyet Krizleri’ ve ‘Motivasyon Krizi.’

Habermas’a göre, günümüzde kapitalist toplumlar bu dört ihtimalden birisi olan kriz eğilimlerinin tehdidi ve tehlikesi altındadır. Bu durum aslında kapitalist toplumun temel çelişkisinin kaçınılmaz bir sonucudur. Öyle ki, diğer faktörler eşit olduğunda, ya tüketilebilir değerler gerekli miktarda üretilmediği için ekonomik kriz vardır; veya gelecekteki rasyonel kararlar gerekli miktarda alınmadığı için rasyonalite krizi vardır; veya genel motivasyon gerekli miktarda üretilmediği için meşruiyet krizi vardır; ya da faaliyet motivasyonunun anlamı gerekli miktarda yaratılamadığı için motivasyon krizi vardır. Buradaki gerekli miktarda ifadesi, alt sistem ürünleri anlamında ölçüyü ve miktarı ifade eder: ki bunlar ‘değer, idari karar, meşruiyet ve anlam’dır.

Habermas, Marks’ın gelişmiş kapitalist toplumların krize eğilimli oldukları yönündeki görüşüne katılmakla birlikte, bu krizin ekonomik alandan daha ziyade düşünce ve siyaset alanında ortaya çıkacağı, bu bağlamda, devletin ekonomik sorunları çözse dahi, meşruiyete ve motivasyona dair sorunlarla ve krizlerle karşı karşıya kalacağı yönündeki düşüncesindedir. Yine Marks’ın kapitalizmin sonunu ekonomik krizin getireceği yönündeki öngörüsüne karşı çıkan Habermas, geç kapitalist ülkelerde devletin bu çeşit bir krizi geciktirmek ve önlemek için araya girebileceğini ve bunda da bir ölçüde başarılı olabileceğini ileri sürer. Ona göre burjuvazinin çıkarları doğrultusunda hareket edecek ve onun gücünün dayandığı ekonominin dengede kalmasını sağlamayı tercih edecek olan devletin bu politikası, toplumsal dengeyi bozacak, böylece ekonomik kriz ertelenmiş olacak ve fakat bu durum beraberinde meşruiyet krizini getirecektir.

Nitekim İngiliz siyaset bilimci Andrew Heywood, Liberte Yayınları tarafından Türkçeye çevrilerek ‘Siyaset’ adıyla yayınlanan ‘Politics’ isimli özgün eserinde, Habermas’ın kapitalist toplumlarda sadece halkın rızasını kazanarak siyasi istikrarı sağlamayı zorlaştıran bir dizi kriz eğilimlerini tanımladığına işaret eder. Heywood’a göre, bu gerilimin merkezinde kapitalist birikimin mantığı ile demokratik siyasetin serbest bıraktığı halkın baskısı arasındaki çekişmeler ve çatışmalar vardır. Esasen meşruiyet krizinin temelini sınıf çıkarları arasındaki çelişki oluşturur. Zira Habermas’a göre, kapitalist ekonomiler, kar peşinde koşma güdüsünün dayattığı acımasız bir yayılmacılık üzerine kuruludur. Bu hususa işaret eden Heywood devamla şunları yazar: ‘Ne var ki, böyle bir sistem içinde meşruiyeti inşa etme çabası dahilinde siyasi ve toplumsal hakların yaygınlaşması, sisteme yönelik aynı şiddette baskıları da beraberinde getirir. Özellikle halkın da katıldığı demokratikleşme süreci, toplumsal eşitlik yönünde olduğu kadar, toplumsal refah yönündeki taleplerin de çoğalmasına yol açar. Buna bağlı olarak devletin iktisadi ve toplumsal hayatta sorumluluklarının artması ve vergilendirme ile kamu harcamalarında görülen büyük artış, kar düzeylerini sınırlamak ve teşebbüsü kösteklemek suretiyle kapitalist birikimi engellemeye başlar. Habermas’a göre, kapitalist demokrasiler, hem sosyal güvenlik ve refah siyasaları yönündeki talepleri, hem de kişisel çıkara dayalı piyasa ekonomisinin ihtiyaçlarını kalıcı bir biçimde karşılayamaz duruma düşerler. Bu durumda, bir yandan halktan gelen baskılara karşı koymaya, diğer yandan ekonomik çöküş riskini göze almaya zorlanan bu yapıdaki toplumlar için meşruiyetin tesis edilmesi giderek daha da zorlaşır ve hatta sonunda imkansız hale gelir.

Habermas’ın meşruiyet krizleri üzerine olan görüşlerinin özelliği, hem onun değişik türdeki kriz eğilimlerine olan vurgusunu, hem de kriz fikrinin yer değiştirmesi üzerine olan çözümlemelerini kapsar.  Bu konudaki en büyük zorluk, meşruiyet ile motivasyon krizi arasındaki farklılığın son derece belirsiz olmasıdır. Sonra gelen pozisyon, iki tip krizin bağlı olduğu, sırasıyla ‘genelleşmiş motivasyon’ ve ‘eylem-motivasyonu anlamı’ arasındaki ‘nadir kaynakların’ açık olan ayrımının eksikliğini içerir. Habermas bunları her ne kadar ayrıntılı olarak ortaya koymuş isede, yine de meşruiyet ve motivasyon krizleri tamamen iç içe geçmiş durumdadır. Bu bağlamda meşruiyet krizi ‘genelleştirilmiş motivasyon’ krizidir. Bu kriz geleneksel ‘eylem-motivasyonu anlamının’ baltalanmasına bağlı bir krizdir. Motivasyon krizi ise, ‘kitle sadakatinin’ çökmesinin içindeki sorunların yarattığı krizdir.

Habermas’a göre sosyal bütünleşme, ‘konuşulan ve hareket edilen konuların sosyal olarak bağlantılı olduğu sosyal kurumlara’ yollamada bulunur. Sosyal sistemler burada ‘sembolik olarak yapılanmış hayat dünyaları’ olarak tasavvur edilmiştir. Birisi, bu perspektiften ‘toplumun normatif yapılarını, yani değerlerini ve kurumlarını tematikleştirebilir.’ Bu durumda olaylar ve durumlar ‘sosyal bütünleşme işlevlerine bağlı oldukları açıdan’ analiz edilebilir. Habermas, toplumun yeniden üretim kapasitesinin doğrudan doğruya başarılı sosyal bütünleşmelerle bağlantılı olduğu hususunda hemfikirdir. Toplumdaki bozukluklar, toplumun varlığını sadece sosyal bütünleşme tehdit edildiğinde tehlikeye sokar, yani ‘normatif yapıların rızai temelleri fazlaca zayıfladığı zaman toplum anomik, yani amaçsız hale gelir.’ Yine Habermas, egemen kültürel değer sistemleri ile bireyler tarafından günlük yaşamlarında üretilen anlamlı yapılar arasındaki farkı kabul eder.

Sosyal teorinin bütün düzeylerinde egemen normatif buyruklar/nizam – bunlar meşruiyeti sağlamaya dahildir – ve ‘anlamın çerçeveleri’ ve toplumdaki insanların saikleri arasındaki ayrımın korunması hususu son derece önemlidir. Zira sosyal bütünleşme, siyasal düzenin tanınan değeri, yani meşruiyet paylaşılan duygu kuşağına bağlı olduğu zaman, göreceli olarak istikrarlı olan her toplum için gerekli bir şart değildir. Açıkça, bazı gruplar normatif olarak bir toplumun yeniden üretmesini sağlamak için hükmeden siyasal kültürle bütünleşmiş durumdadır. Açıkçası, bazı gruplar toplumun yeniden üretilmesini sağlamak için hükümetin siyasal kültürüyle normatif bir şekilde bütünleşebilirler. Toplumun çoğunluğunun ahlaki onayı bu konuda sorun oluşturmaz. Bununla birlikte, böyle bir durum gelecekte, mesela savaş zamanında olabilir ve bu durumda egemen gruplar bunu onaylayabilir. Sistemler teorisinden çok sayıda fikir ve varsayım, – eylem teorisinden, yapısalcılıktan ve genetik yapısalcılıktan olan kavramların birleşiminde – onun çalışmasında genellikle tatminsiz ve çözülmesi zor bir tarzla iç içedir. Bu kavramlar, sosyal birleşme ve meşruiyet analizleri için uygun bir çerçeve sağlamazlar: sosyal istikrarla ilgili teoriler için içselleştirilmiş değer – norm – ahlaki uzlaşma teoreminin’ ve bunların kalıntılarıyla bağları olmayan kavramların geliştirilmesi gerekir. Burada ihtiyaç duyulan şey, eylemin üretimi ve yeniden üretimi için daha yeterli bir teoriye olan ihtiyaçtır.

Ekonomik krizin temelinde ‘kriz eğilimlerinin değer yasası – yani ücretli emeğin sermayeyle değişimindeki yapısal olarak zorunlu dengesizlik – tarafından belirlendiğini ileri süren Ortodoks tez’ bulunur. Habermas, ekonomik krizin doğasına dair Ortodoks çözümleme ile ilgili eleştirilerinde ‘artan üretkenlikle ve hükümetin planlama işlemleriyle ilgili belirli ampirik veri olmaksızın böyle bir kriz ihtimalinin saptanamayacağını’ ifade eder.  Ona göre, ‘bu veriler krizin yalnızca ekonomik yönden çözümlenmesinin yeterli olmayacağını gösterir. Ekonomik krizden sakınmak, ancak devletin faaliyetlerini artırmasıyla mümkündür. Ne var ki, devletin bu yöndeki faaliyetleri giderek rasyonellik krizi başlığı altında tartışılan kendi kriz eğilimlerini üretir.

Habermas’a göre rasyonellik krizi, ‘meta üretiminin anarşik ve planlanmamış doğasının, çeşitli politik emirleri sonucunu doğuracak şekilde yönetsel sisteme geçirilmesinden kaynaklanır.’ Bu durum devlet ve birikim sürecinin karşılıklı rollerinin bir sonucudur. Öyle ki, kolektif bir kapitalist gibi davranan devlet, bir yandan birikim sürecini korurken, diğer yandan yatırım serbestliğini ortadan kaldırmadığı için, rekabet eden bireysel sermayeler kolektif iradeyi oluşturamaz. Bu durumda, sermayenin parçalanmış çıkarları, rekabetçi politik kararların alınması yönünde baskıda bulunur. Bu da toplumun genel çıkarlarına ters düşer. Buna bağlı olarak, devlet tutarlı ve istikrarlı planlama tedbirleri alamaz, alsa dahi bunları yürütemez ve dolayısıyla rasyonellik açığına, diğer bir deyişle rasyonalite krizine sürüklenir.

Habermas genel olarak bu tespitlere katılmakla birlikte, bunlara karşı üç yönden itirazda bulunur. Bu itirazlardan birincisi, devletin çelişkili bir çevreye kendisini uyarlama yeteneğinin veya yeteneksizliğinin önceden yargılanamayacağına yöneliktir. İkincisi, devletin kendi çatışan politika seçeneklerini kendi alıcılarına sunmak suretiyle, sınırlı da olsa muhtemel bir uzlaşma alanı açma olanağına sahip bulunduğu hususudur. Üçüncüsü ise, devletin bilinçli olarak kendi amaçlarını ve alternatiflerini üretebilme yeteneğine sahip olduğuna ve dolayısıyla önceden öngörülemeyen sorunların tuzağına düşmeyeceğine ilişkindir.

Habermas’ın motivasyon kriziyle ilgili tespit ve değerlendirmelerine geçmeden önce, motivasyon kavramı üzerine bazı açıklamalarda bulunmakta yarar vardır. Şöyle ki, psikolojinin, sosyo-psikolojinin, sosyolojinin, fizyolojinin ilgi alanına giren motivasyon kavramının sözlük anlamı ‘bir şeyi veya bir şeyleri yapmaya karşı duyulan arzudur’. Yani motivasyon, bir şeyi veya bir şeyleri yapmak konusunda bizi harekete geçiren enerjidir. Bu enerji, bireysel veya toplumsal tercihleri, arzuları, dürtüleri, merakları, ihtiyaçları, ilgileri kapsar. Buna göre ve günlük kullanımı bağlamında, motivasyon, insanın bir şeyi veya bir şeyleri yapmasının nedenini oluşturur. Zira motivasyon kavramı, insan davranışını tetikler, yönlendirir ve devam ettirir. Esasen Latince olan bu sözcüğün kökeni, Latincede ‘harekete geçmek’ anlamına gelen ‘movere’sözcüğüdür.

Geç kapitalizmin genel gelişiminin ve özelde devletin daha önceden sosyo-kültürel alanın özel kaynaklarına artan saldırısının motivasyon oluşumunun kalıplarını önemli derecede değiştirdiğini ileri süren Habermas’a göre, bu eğilimin sürmesi bir motivasyon krizine yol açacak ve bu kriz devletin karşılayamayacağı taleplerle sonuçlanacaktır. Zira geç kapitalist toplumlarda başlıca motivasyon sendromu, Habermas’ın nitelemesiyle bir ‘burjuva özelciliği’dir. Burada özelcilikle kastedilen husus, toplumsal sistemin çıktılarına yönelik yüksek ilgi, karar ve meşrulaştırma süreçleriyle ilgili girdiye yönelik düşük ilgidir.  Esasen Habermas’ta bu motivasyon yöneliminin sistematik olarak çöktüğünü ileri sürer.

Habermas’ın pozisyonu, özde ileri kapitalizmin genel gelişmesi ve özelde devletin vaktiyle özel alana saldırısının artmasıyla birlikte motivasyon formasyonu modelini epeyce değiştirmiştir. Bu eğilimin devamı, onun görüşüne göre, mevcut taleplerin ve taahhütlerin yerinden oynatılmasına öncülük edecektir. Habermas bu konuları ‘meşruiyet krizleri’ başlığı altında analiz etmemiş, fakat ‘motivasyon krizleri’ başlığı altında analiz etmiştir. Habermas’ın ‘Ben motivasyon krizini, sosyo-kültürel sistemin sonucunu/çıktısının, bir tür yolla devlet ve sosyal emek sistemi için işlevsiz hale geldiği zaman konuşurum.’ demesi bundan dolayıdır.

Motivasyon krizinin incelenmesi karmaşıktır. Motivasyonun iki büyük modeli kapitalist toplumlarda sosyo-kültürel sistem tarafından üretilir, Habermas’a göre bunlar, medeni ve aileye ait mesleki şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkıdır. Medeni şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı, siyasal sistemdeki sonucunu bireysel çıkar içinde doğurur ve bunlar performansı yönlendirir ve sürdürür, ancak bu, bir ölçüde de olsa küçük bir katılımı talep eder. Aileye ait mesleki şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı, bir yandan aile odaklı davranışsal model merkezli dinlenme ve boş zaman üzerine ve diğer yandan statü rekabetine doğru kariyer çıkarı odaklı destekte bulunur. Her iki modelde sistemin kendi mevcut kurumları altında sürmesi için gereklidir. Habermas, bu motivasyonel temellerin kavranabilen kriz eğilimlerini bir yolla sistemli olarak aşındıracağını ileri sürer. Bu argüman iki tezi içerir: (1) Bu motivasyonları üreten gelenekler aşınmış olmalıdır; (2) Normatif yapıların gelişmesinin mantığı aşınmış yapıların işlevsel olarak ve eşit şekilde yer değiştirmelerini önler.

İleri kapitalizmin motivasyonel modelleri, Habermas’ın görüşüne göre, geleneksel kapitalizm öncesi unsurların karışımı (mesela eski sivik etik, dini gelenek) ve burjuva unsurları (mesela sahiplenen bireycilik ve faydacılık) tarafından üretilir. Üstü kaplamalı bu verili gelenek tezleri iki parça halinde analiz edilir: (a) burjuva öncesi motivasyonel modellerin bileşenleri aşınmış olmalıdır; (b) burjuva ideolojisinin çekirdek yönleri sosyal gelişme tarafından aynı şekilde yıkılmış bulunmalıdır. Habermas, bu tezlerin sadece geçici şekilde ve deneme olarak teklif edilebileceğini kabul eder.

Geleneksel dünya görüşlerinin (burjuvazi öncesi) erozyon süreci, genel rasyonelleşme sürecinin etkisi olarak ileri sürülebilir. Bu süreç, başkaca şeyler arasında, hayatın bütününün yorumlanmasının kaybedilmesi ve ahlakın subjektifliğinin ve göreceliğinin artışı içinde sonuçlanır. Bu tezlerle ilgili burjuva ideolojisinin çekirdek unsurları yıkılmış olmalıdır. Habermas bu hususta üç fenomeni inceler: ‘başarılı ideoloji, sahiplenilen bireycilik ve değişen değere yönelik oryantasyon.’ Sonsuz rekabet ve başarı arayışı fikri, insanların pazarın kapasitesi içindeki nadir değerlerin adil paylaşım kaderini tedricen yitirmeleriyle yıkılmıştır. Zira devletin aşırı müdahalesi dağıtım sorunlarını öne çıkarır, mesela, eğitim düzeyinin artması mesleki fırsatla koordine edilemeyen özlemleri uyandırır. Kolektif amaçların sadece rekabetçi izolasyon içinde hareket eden özel bireyler tarafından gerçekleştirilebileceği inancı olan sahiplenilen bireycilik, devletin gelişmesiyle, onun çelişkili işlevleriyle, taşra hayatının sosyalizasyonun maliyetini ve amaçlarını zorlamasını baltalamıştır. Ek olarak, değişim değeri oryantasyonu nüfusun büyük bölümlerinde zayıflamış, (mesela müreffeh müşteriler, öğrenciler, suçlular ve hastalar, işsizler) artık bunların hayatlarını değişim değerleri için emekleri (ücretleri) vasıtasıyla yeniden üretmeleri, ‘pazarın sosyalizasyon etkilerinin zayıflamasıyla’ birlikte zorlaşmıştır.

İkinci tez, yani normatif yapıların gelişmesinin mantığı aşınmış yapıların işlevsel olarak ve eşit şekilde yer değiştirmelerini önler tezi de ikiye ayrılır.  Bunlar (a) burjuva ideolojisi geleneğinden kalan bakiye şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı tarafından yok edilenlerin yerini alan unsurları üretemez, zira (b) burjuva ideolojisinden kalan yapılar motivasyon oluşumuyla daha hala ilgilidir. Habermas (a) ile ilgili olarak çağdaş egemen kültür formasyonunun üç unsuruna eğilir: ‘bilimsellik, auratik (kişinin bireysel enerjisi ile ilgili olması) sonrası veya temsili sanat sonrası ve evrensel ahlak.’ O, bütün bu alanların içinde gelişme mantığının bulunduğunu, normatif yapıların artık şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkını baltalayan ve ekonomik ve siyasal sistemdeki eşitsizlikleri potansiyel olarak tehdit eden şeyin gelişen bu ilgiler olduğunu düşünür.

Ancak şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkının baltalanması bir motivasyon krizinin oluşmasını mutlak olarak gerektirmez.  Eğer motivasyon ekonomik ve siyasal sistem için gelişmekte olan yapıların işlevsizliği tarafından üretilmiş ise, krizden sakınmanın bir yolu, sosyo-kültürel sistem ile siyasal-ekonomik sistemin birbirlerinden ayrılmaları olabilir, böylece sonraki (görünürde) artık öncekine bağlı olmaz. Habermas’ın ileri sürdüklerinin temeli, bireylerin artan şekilde üreteceği motivasyon normunun sosyal realitelerin rasyonel doğrulanmasını talep etmeleri üzerinedir. Bir tarafta, eğer bu tür bir doğrulama sistemin meşrulaştırma mekanizmaları tarafından sağlanamazsa veya diğer tarafta değer dağıtımın üzerinden satın alınamazsa, sistem kendisini sürdürmek için yeterli bir motivasyon bulamayacaktır ve bu durumda muhtemel sonuç bir değer krizinin doğması olacaktır.

Bu veri ve kabullere göre, Habermas’ın ulaştığı sonuç, kendi verili kriz eğilimlerine göre, kapitalizmin mevcut şeklini sürdüremeyeceği yönündedir. Eğer Habermas’ın argümanları doğru ise, bu durumda kapitalizm bir tür ‘Cesur Yeni Dünya’ya evrilmeyeceği gibi, altında yatan sınıf çelişkisinin de üstesinden gelemeyecektir. Kapitalizmin altında yatan sınıf çelişkisinin üstesinden gelmesi, Habermas’a göre yeni bir organizasyon ilkesinin benimsenmesini gerektirir. Bu tür bir ilke katılımcı demokrasi sistemi içine yerleştirilmiş olan evrensel ahlak kapsamındadır ki, bu retorik irade oluşumu için bir fırsattır.

Habermas’ın şu andaki görüşü ise, ileri kapitalizmin dönüşüm şansları sorunları hakkında inandırıcı şekilde karar vermenin hiçbir yolunun olmadığı yönündedir.  O, ekonomik krizin sürekli olarak önlenme ihtimalini gözden uzak tutmaz; ona göre eğer durum buysa, kendisini sermaye kullanımı baskısı olarak ileri süren çelişkili direktif zorunlulukları bir dizi başka kriz eğilimlerini üretir. Bu, ekonomik krizlerden sakınılacaktır demek değildir, ancak Habermas’ın ifade ettiği gibi ‘mantıken gerekli’ hiçbir nedenin sistemin neden krizlerin etkilerini onların kendilerini tek bir alt sistem içinde açıkça belli ettikleri halde hafifletmemesinin orada bulunmasındandır. Tek bir alt sistem içindeki krizlerin kontrol edilmesinin sonuçları, sadece birinin diğeriyle çelişmesi durumunda yer değiştirmenin ve dönüşümün genişlemesinin başarılmasıdır. Sunulan, kriz eğilimlerinin tipolojisidir, onların gelişmesinin mantığıdır ve kesinlikle sistemin kimliğinin sadece bireysel anatominin maliyetiyle korunabileceği varsayımıdır.

Devlet faaliyetlerinin ekonomide ve diğer sosyal alanlarda artışı, çağdaş kapitalizmin en karakteristik özelliklerinden birisidir. Ekonomik krizlerden sakınılmasının yararı, hükümetin ve devletin üretim maliyetlerinin artmasındaki payı omuzlamasıdır. Ancak devletin kararları sadece ekonomik değerlendirmelere dayanmamaktadır. Devlet bir tarafta birikim sürecinin sürdürülmesi görevine sahip iken, diğer tarafta belirli bir ‘kitle sadakati’ düzeyini korumak zorundadır. Sistemin fonksiyonel olması amacıyla, yasalara, kurallara vs.ye genel bir itaat olmalıdır. Yine bu itaat sınırlı bir ölçüde cebirle güvence altına alınabilir, toplumlar liberal ilkelere göre hareket etmek iddiasındadır, temsili demokrasi adalet, eşitlik ve özgürlük ilkelerine bağlı bir inancın varlığının yaygın olduğu bir sisteme daha çok bağlıdır. O nedenle, kapitalist sistem birikim sürecine destek olacak şekilde bir yol izlemeli ve aynı zamanda yaptığının üstünü örtmek için kendisinin dürüst ve adil imajını koruyacak şekilde hareket etmelidir. Eğer kitle sadakati tehdit altındaysa, meşruiyet krizine doğru bir eğilim var demektir.

Geç kapitalizmde, idari sistemin geleneksel olarak özel alana tahsis edilmiş olan alanlara doğru genişlemesiyle, sosyal kader sürecini sevmeyi aydınlatmak amacıyla açıklayıcı bir ilerleme vardır. Devletin ekonomiye, eğitime ve başkaca şeylere olan aşırı müdahalesi, devletin ilgisini, tercih etme, planlama ve kontrol etme sorunlarına yöneltmiştir. Buna bağlı olarak ‘devlet eli’, ‘liberal kapitalizmin elinden’ daha fazla görünür ve anlaşılır olmuştur. Hayatın çok daha fazla alanı genel nüfus tarafından politize edilmiş olarak görülmüş, yani onun (hükümet aracılığıyla) potansiyel kontrolü altına girmiş şekilde kabul edilmiştir. Bu gelişme, sırayla her zamankinden daha fazla devlet üzerindeki talepleri, mesela, kararlar üzerindeki katılımı ve müzakereyi teşvik etmiştir. Meşruiyet krizinin altında yatan nedeni, Habermas, açıkça sınıf çıkarları arasındaki çelişkiyi tercihan: ‘nihai analizde…meşruiyet eksikliğinin kaynağı sınıf yapısıdır’ şeklinde açıklar. Oysa devlet, sistemli olarak diğerinin avantajına hareket ederken bir sınıfın bağlılığını korumalıdır. Devletin faaliyeti genişler ve onun sosyal realiteyi kontrol rolü daha saydam hale gelirken, bu sistematik ilişkinin maruz kalacağı büyük bir tehlike vardır. Bu tür bir maruz kalma, sadece sistem üzerindeki talepleri artırabilir. Devlet bu taleplere sadece daha ileri tehlikeli gösteriler, bunun doğasının demokratik olmaması durumunda kayıtsız kalabilir. Şimdiye kadar ki argümanlar, sadece ileri kapitalist devletin deneyimlerinin meşruiyet problemleriyle baş edebileceğini göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Batı kapitalizmi kendi yolunu meşruiyet zorluklarının (mali siyasa, hizmet tedariki vs. vasıtasıyla) dışından satın alabilecek güce sahip olarak sürdürmüştür. Devlet üzerindeki talep, onun malları teslim etme yeteneğini geçerken, kriz böylece yaratılmış olur. Kendi argümanını tamamlamak amacıyla, bundan dolayı ve bunu göstermek için Habermas, ileri kapitalizmin karşı karşıya olduğu krizleri merkezi bir şekil olarak ‘sosyal kimlik’ krizinde arar.

Peki! Siyasi istikrarı, egemenliği, rejimin varlığını güvence altına alan en önemli etken olan meşruiyet tehlikeye girdiğinde ne yapmak gerekir?

Bu konuda iki yol vardır: Birincisi, otokrat veya totaliter bir yolla toplumu bastırmak suretiyle kitleleri siyasetin dışında tutmak, bireyleri ifade araçlarından yoksun bırakmaktır. Ki bu, meşruiyet veya ekonomik veya rasyonalite veya motivasyon krizini fırsata çevirmekten ve yönetmekten aciz basiretsiz siyasal iktidarların tercih edeceği bir yoldur ve sonu hüsrandır.

Ne yazık ki, krizler içinde seyreden Türkiye’nin tercih ettiği yol budur.

İkincisi ise, Türkiye’nin çok uzağına düştüğü geniş kapsamlı bir siyasi, sosyal ve ekonomik değişimin yolunu tutmak, demokratikleşmeyi kurumlaştırma yönünde adımlar atmak, bireysel özgürlüklerin alanı genişletmek ve bunları güvence altına alacak şekilde tahkim etmek, hukuku egemen kılmak, yargı bağımsızlığını sağlamaktır.

Zira değişim hem bireysel hem de siyasal hayatın en önemli özelliklerinden ve her türlü krizi aşmaya yarayan fırsatlarından birisidir. Demokratikleşme, hak ve özgürlüklerin alanını genişletme, hukuku egemen kılma, yargı bağımsızlığını tesis etmede, bunu sağlamanın en etkili araçlarıdır. Esasen Paulo Coelho’nun dediği gibi ‘Gitmeye değer yerlerin kestirmesi yoktur.’ Demokrasiye, özgürlüğe, hukuka, yargı bağımsızlığına giden yolun da kestirmesi yoktur. Hiç dolanmadan, oraya buraya sapmadan, onu bunu suçlamadan ve dahi yalpalamadan, o yolu yürümek, o yolda gitmek gerekir.

Kalan bu kubbede bir hoş seda imiş.” BAKİ

BİR HÜRRİYET HİKAYESİ –

Demokrat Parti’den ayrılan milletvekilleri tarafından 20 Aralık 1954 tarihinde kurulan ve 24 Kasım 1958 tarihinde yapılan Olağanüstü Kongre’de, Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılma kararı ile kendi kendisini tasfiye eden, Cumhuriyet Halk Partisi’ne katıldıktan sonra bu partiyi demokrasi ve özgürlükler konusunda değiştiren ve dönüştüren Hürriyet Partisi, siyasi tarihimizde önemli izler bırakan bir partidir.

Bu partinin hikayesi, kişisel birikimleri ve donanımlarıyla seçkin ve özel bir insan, hayattan ve siyasetten biriktirdikleri ve deneyimledikleriyle önemli ve değerli bir siyasi figür olan, Kültür ve Turizm Bakanı olarak Nazım Hikmet’in yurttaşlığının iadesi, Madımak’ın ticari kullanımdan kurtulması, yasadışı yollarla yurt dışına çıkarılmış olan çok sayıda tarihi eserin ülkeye geri getirilmesi, yeni müzeler açılması, daha önce açılmış olanların ıslah edilmesi gibi çok değerli ve önemli hizmetler yapan Sayın Ertuğrul Günay tarafından yazılan “Bir Hürriyet Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi (1955-1958)” isimli kitapta, okuyanı sürükleyen çok sade, çok akıcı bir dille anlatılmış.  

Yaşım gereği bir kısmını yaşadığım için bildiğim ve hatırladığım, bir kısmını daha önce okuduğum kitaplardan öğrendiğim bu sürecin ve siyasi girişimin, bilmediğim pek çok yönü ve özelliği olduğunu, Sayın Günay’ın kitabından öğrendim.

Kitap ve kitapta yazılanlar, anlatılanlar, sadece siyasi tarihimizde mümtaz bir yeri olan bir siyasi partinin, Hürriyet Partisinin, bu partinin, Ekrem Hayri Üstündağ, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Turan Güneş, İbrahim Öktem, Muammer Aksoy, Coşkun Kırca, Emin Paksüt, Cihat Baban  gibi önde gelen siyasetçilerini daha yakından tanımama imkan sağlamadı, aynı zamanda bir çoğu daha sonra 1961 Anayasası ile düzenlenen; demokrasi, özgürlük, kuvvetler ayrılığı, insan hakları, seçim sistemi, yürütme erki üzerinde Meclisin denetiminin sağlanması, idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi tutulması, yargı bağımsızlığı, Cumhurbaşkanlığı makamının partiler üstü konuma getirilmesi, basın ve ifade özgürlüğü, üniversite özerkliği, sosyal devlet, hukuk devleti, yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek üzere Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, planlama yapılması, bu amaçla bir planlama teşkilatının kurulması, planlı, programlı, ülke ihtiyaçlarına uygun bir ekonomi ve mali politikanın takip edilmesi gibi konuların Türk siyasetinin gündemine ilk kez onlar tarafından getirildiğini öğrenmeme de imkan sağladı.

Ve en önemlisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti döneminde, bu dönemdeki ceberut ve partizan uygulamalarına yönelik tepki ve itirazlar üzerine kurulan Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarı döneminde, tek parti döneminden daha ağır ceberut uygulamaları nedeniyle, demokratik kurumsallaşmanın sağlanamadığı, “tek adam” sorunun çözümlenemediği, geçmişte yaşananlardan gerekli dersler çıkarılamadığı için, günümüzde de, aynı sorunları, üstelik daha ağır bir şekilde yaşamamızın nedenlerini çok daha iyi görmeme ve anlamama vesile oldu.

Reis beyefendi, rejim hala teminatsızdır, teminatsız olduğu içinde diktatörlüğe meyyaldir. Murakabe yoktur, meşveret yoktur. Partimizin programı bir yanda, tatbikat başka yandadır. Milli davalara prensipler değil, bir tek adam ve onun meydana getirdiği zümre hakimdir. Böyle olduğu için de iktidarı gaye olmuş ve her türlü fesadı, entrikayı gayenin hizmetinde kullanmak siyasi ve milli hayatımızın yet vasıtası haline gelmiştir. Hürriyet bayrağı ile iktidara gelen parti içinde hürriyet yoktur. Bu hal karşısında idealist partililer şaşkın, millet hayal kırıklığı içinde, üniversiteler hareket yeteneğini yitirmiş, matbuat zayıftır. Halas ve ümit sığınağımız olan Meclis grubu ise bu bozguna uğramış ruh haletlerine ışık ve aydınlık verip milli şevki temin etme yolunu bulamamaktadır.

Yukarıdaki bu satırlar, bu satırların yazıldığı 10 Ekim 1955 tarihinde, o tarihte Demokrat Parti milletvekili olan, daha sonra Hürriyet Partisi Genel Başkanlığı, Hürriyet Partisi’nin kendisi feshetmesinden sonra Cumhuriyet Partisi milletvekilliği yapan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu tarafından Demokrat Parti başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’e yazılmış. Bugün geldiğimiz nokta göz önüne alındığında, aradan geçen altmışaltı yıla yakın süre içerisinde Türkiye’de hemen hemen hiçbir şeyi değişmemiş olduğunu görmek, gerçekten hüzün ve ibret verici bir durumdur.

…Birkaç yıldan beri muhtelif kanunlarda yapılan birtakım tadillerin ve yeni çıkarılan birtakım kanunların ne maksatla hazırlandığı artık iyiden iyiye ve hiçbir tevile yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır. Bunlar 1954’teki şartlar devam ettiği ve o seçim sistemi değişmediği takdirde ekseriyet kazanmasına imkan olmadığını anlamış bir iktidarın, her ne pahasına olursa olsun mevkilerinde tutunabilmek için sarf ettiği son gayretlerdir. Kendisini iktidara getiren programını bir tarafa atarak, yalnız Meclise karşı değil, bütün millete karşı bir hükümet taahhütnamesi olan dördüncü Menderes kabinesi programına tamamen zıt bir yol takip ederek Demokrat Partiyi böyle perişan bir duruma sokanların vicdani mesuliyetleri çok ağırdır. Bütün dünyada iflas etmiş bulunan otoriter ve totaliter bir sisteme doğru gitmek isteyen şimdiki Demokrat Parti şefleri ve sözcüleri 1946’daki iktidar sözcülerinden farksız bir mantıkla vaziyeti müdafaaya çalışıyorlar. Korkunç bir gaflet ve dalalet uçurumuna yuvarlanmış bulunan bu şefler ve sözcülere Demokrat Parti programının dördüncü maddesini hatırlatmak isterim. ‘Geniş ve ileri manasıyla demokrasi, bütün devlet faaliyetlerinde milli iradeyi ve halkın menfaatini egemen kılmak, yurttaşın ferdi ve içtimai bütün hak ve hürriyetlerine sahip olmasını gerçekleştirmek, vatandaşlar arasında hukuk eşitliğini, karşılıklı sevgi ve saygıyı ve iktisadi menfaatlerde ahengi sağlamaktır.’ Bütün bunları ve Demokrat Parti programındaki bütün ileri fikirleri ve prensipleri bir kenara atarak şimdi onların aleyhinde mücadele edenler, geri cemiyetlere yakışan karanlık fikirlerin Türk vatanında asla hakim olmayacağını her nedense unutuyorlar. Halbuki biz, Demokrat Parti programına 1946’da olduğu gibi bugün de tamamıyla bağlı olarak, demokrasiyi milli menfaat ve insanlık haysiyetine en uygun prensip olarak tanıyor ve Türk Milletinin siyasi olgunluğuna inanıyoruz.”         

Yukarıda yer verdiğim bu sözler, siyasi tarihimizde “Dörtlü Takrir” olarak bilinen ve siyasetin demokratikleştirilmesi konusundaki önerileri içeren önerge altında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ile birlikte imzası bulunan ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa ederek Demokrat Partiyi kuranlar arasında yer alan Prof.Dr. Fuat Köprülü’ye aittir.

Adnan Menderes hükümetlerinde 1956’ya kadar Dışişleri ve Devlet Bakanlıkları görevlerinde bulunan, 1957 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’den istifa ederek ayrılan Fuat Köprülü’nün, kendisiyle birlikte Cumhuriyet Halk Parti’nden istifa ederek Demokrat Partiyi kuran arkadaşlarına, “Ne idik, ne olduk?” diyen bu yazısı, 07 Ekim 1957 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmış.

Fuat Köprülü’nün önemli dersler veren, önemli dersler çıkarılması gereken bu mektubu, günümüz siyasetçilerinin ve özellikle iktidar partisi mensubu olan siyasetçilerinin kendilerini, dünlerini, bugünlerini sorgulamaları için sanırım önemli bir referanstır.

Amerika Birleşik Devletler önceki Başkanlarından Kennedy’nin “Fazilet Mücadelesi” isimli kitabında yer verdiği sekiz cesur siyasi figürden birisi olan Cumhuriyetçi Parti Nebraska Senatörü George W.Norris, yapılacak bir oylamada, kullanacağı oy üzerinde partisinin baskı kurması üzerine, senatoda yaptığı konuşmada şunları söyler: “Herhangi bir partinin veya şahsın aleti, kölesi, uşağı olarak zafer arabalarında gezmektense, temiz bir vicdanla siyaset hayatından çekilir giderim daha iyi! Ne dostlarının ne de düşmanlarının güvenip saymadığı ihtiyar bir politika kurdu olarak bu hayata devam etmektense bir kenara çekilmeyi ve hem dostlarım hem de düşmanlarım tarafından daima düşüncelerine bağlı kalan ve doğru bildiği yoldan şaşmayan bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim!

Bizim siyasi tarihimizde çok az örneği olan bu tür bir tavır, Hürriyet Partisi’nin kurucularından olan, her türlü istibdata karşı çıkan, çıkardığı Dergah ve Son Telgraf gazetelerinde yazdığı yazılarda dile getirdiği hakikatler nedeniyle ve Takriri Sükun Kanununa muhalefet etmekten dolayı Şark İstiklal Mahkemesinde yargılanan ama aklanan, Serbest Fırka üyesi olan, bu partinin kapatılması sonrasında Demokrat Parti saflarında milletvekili ve Bakan olarak demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren, Demokrat Parti’nin yolunu sapıtması ve şaşırması üzerine, 1955 yılında Demokrat Parti’den ayrılarak Hürriyet Partisi’ni kuranlar arasında yer alan, Hürriyet Partisi’nin kendisini feshetmesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılan, 1961 seçimlerinde bu partiden milletvekili seçilen Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’na aittir.  

Olup biteni, bu bağlamda, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’nun örnek duruşunu, Sayın Ertuğrul Günay’ın kitabında yazdıklarından okuyalım:  

Yeni partiler kurulmuş, seçimler yapılmış, Meclis açılmıştı. Ama ortam bu kez bir kişinin değil de bir merkezin, derinden derine varlığını sürdüren bir askeri cuntanın gölgesinde idi. Söylenecek ve söylenmeyecek şeylere akıl ve vicdanlardan önce izin ve karar vermeye çalışıyor, çokları da buna uymakta sakınca görmüyordu. İtaat geleneği, kapı kulluğu anlayışı berdevamdı. Kapılar değişsede, kulluk değişmiyordu. İşte bu günlerde, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, isyanını haykırmasına imkan verecek bir olayla karşı karşıya kaldı.

27 Mayıs Darbesi’nin temel hedeflerini ve saygınlığını korumak amacıyla, Meclis’e görünüşte bütün partilerin desteklediği bir öneri sunuldu. Öneri yasalaşırsa 27 Mayıs’ı ve sonrasındaki uygulamaları eleştiren düşünce açıklamaları suç sayılacaktı. Tedbirler Kanunu diye isimlendirilen bu öneriyi bütün parti liderleri, İsmet İnönü, Ragıp Gümüşpala, Ekrem Alican, Osman Bölükbaşı imzalamışlardı.

1951 Anayasası yeni meclisler, dokunulmazlıklar, bağımsızlıklar, özerklikler getirmişti. Kuşkusuz bunlar yeni kurumlardı. Kağıt üstünde özgürlükler de sıralanmış, madde madde yazılmıştı; öyleyse milletvekillerinin düşünce ve kanaat özgürlüğünü sınırlayan ‘Tedbirler Kanunu’ da neydi?

4 Mart 1962 günü, Anayasa Komisyonu üyesi Karaosmanoğlu bu düşüncelerle komisyon toplantısına gitti. Kalabalık bir milletvekili topluluğunun ve görüşmeleri izleyen Milli Birlik Komitesi üyesi senatörlerin önünde kanun tasarısını yerden yere vurdu: ‘Yasama Meclisinde söz özgürlüğü kullanılamayacaksa 1961 Anayasası neye yarayacaktı? Bu kanun bir baskı, zulüm kanunu değilse, neydi?

Sözlerini bitirince yerinden kalktı, salonu terk etti, hiç kimseye danışmadan, hiç kimseye haber vermeden milletvekilliğinden istifa etti. Ertesi gün de Ankara’yı terk ederek Salihli’ye, toprağına döndü.

Fevzi Lütfi Bey, ismi Hürriyet Partisiyle özdeşleşmiş bir insandı Kurtuluş Mücadelesine inanmış, ancak kuruluştan sonra halkın söz ve karar sahibi olacağı bir Cumhuriyet ve gerçek bir hürriyet ortamı hayal etmişti. Serbest Fırka’da, DP’de, Hürriyet Partisi’nde, CHP’de aradığı sadece buydu: Korkusuz bir toplum, hür ve mamur bir ülkeydi.

İnandıklarını, düşündüklerini özgürce söylemekten vazgeçmeden siyaset yapmaya çalışanların yüz yıldır aradıkları ama bir türlü bulamadıkları, erişmedikleri bir hayal; güzel bir rüya gibi.”              

Ne demek gerekir? Her insanın hayatında yıldızının parladığı ve bir zaman sonra söndüğü bir an vardır. İlkeleriyle, inançlarıyla çelişen, hak duygusuna, vicdanına, hakikat anlayışına ters düşen durumlar ve olaylar vardır. Siyasette, meslekte, özel hayatta ve kamusal hayatta ve her işte, bunu anlamak, bilmek ve zamanı geldiğinde gitmek önemli ve pek çok insanın yapamayacağı bir şeydir.

Son bir söz. Onu da büyük şairimiz, büyük insan Mehmet Akif söylüyor: “Geçmişten adam hisse kaparmış…Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi? / ‘Tarih’i tekerrür’ diye tarif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.?”  

İşte! Sayın Ertuğrul Günay’da, “Bir Hürriyet Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi (1955-1958)” isimli son derece eğitici, öğretici, nostaljik kitabında bunu ve bunun örneklerini anlatıyor.

Okumanızı öneririm.  

ANILARIMDAN BİR SAYFA: “UMUDUN CESARETİYLE”-

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına seçilmemin hemen arkasından sinir ucu iltihabı/zona oldum. Seçim sürecinde yaşadığım yorgunluğun, gerilimin hediyesi olan hastalığın ilk belirtisi Selanik Barosu’nun daveti üzerine gittiğim Selanik’te kendisini gösterdi. Ankara’ya döndükten sonra başlayan tedavim on beş yirmi gün devam etti. Bu sürenin çoğunu evimde dinlenerek geçirdim.    

‘… Hücre insanın kendisini tanıması, zihinsel ve duygusal süreçlerini gerçekçi ve düzenli bir şekilde gözden geçirmesi için ideal bir yerdir. Kişisel ilerleyişimizi değerlendirirken, sosyal konum, tanınmışlık, zenginlik ve eğitim düzeyi gibi dış etmenlere odaklanmaya eğilimliyizdir. Kişinin maddi konulardaki başarısını ölçmesi açısından bunlar elbette önemlidir; ayrıca pek çok kişinin hayatını bu tür şeylere bağladığını düşünürsek, bütün bunlar çok da anlaşılır şeylerdir. Ne var ki, bir insan olarak gelişimimizi değerlendirirken içsel yolculuklarımız çok daha can alıcı öneme sahiptir. Dürüstlük, içtenlik, sadelik, alçakgönüllülük, karşılıksız cömertlik, başkalarına hizmete hazır olmak, ruhsal yaşamın temelidir ve bu herkesin elinin altında dilediği miktarda mevcuttur. Ciddi bir iç gözlem yapmadan, kendini tanımadan, zayıf yanlarını ve hatalarını görmeden insanın bu tür konularda gelişme sağlaması mümkün değildir. Hücre başka bir şey vermese bile, size, hayatınızın tüm seyrini her gün gözden geçirme, içinizdeki kötüyü alt edip iyiyi geliştirme fırsatı sunar… Unutmayın ki, azizler yılmadan çabalayan günahkârlardır…

Bu sözler Nelson Mandela’ya ait. Anılarında yazıyor bunları. Mandela gibi hapis yatmamış, hücrede kalmamıştım. Ama hastalığım süresince evde kapalı kaldığım o dönem, benim için hücrede kalmak gibi bir şey oldu. O süreçte ben de hücredeki adam gibi kendimi gözden geçirdim. Kendi içime, kendi derinliklerime doğru yolculuklar yaptım. Azizler gibi hayatım boyunca yılmadan çabaladığımı düşündüm. İçimde kötülük yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı. İyilik vardı, iyilikler vardı. Bunları daha da çoğaltmam gerekir dedim kendime.  Sadece bunlar değil, mesleğime, meslek örgütüme, ülkeme, insanlara hizmet etmek isteğim, hatta sevdam vardı. Ankara Barosu Başkanlığından sonra hizmet etme olanağını, fırsatını, bu kez Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yakalamıştım. Bu fırsatı iyi değerlendirebilmek için işe hemen başlamam gerekiyordu ve öyle de yaptım.  

Tedavimin sona ermesinden sonra Türkiye Barolar Birliği Dergisi’nin Temmuz-2010 tarihli sayısında yayınlanan ‘Umudun Cesaretiyle’ başlıklı yazımda, Birlik Başkanlığı’na seçilmemden sonraki duygu ve düşüncelerimi, tedavi sürem içinde kendi derinliklerime yaptığım yolculuğu şu şekilde ifade ettim;

‘Mazbatamı aldıktan sonra Türkiye Barolar Birliği’nin kapısından içeriye, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk seçildiğim gün yaptığım gibi, bir yandan “Tanrım, girdiğim yere doğrulukla girmemi, çıktığım yerden doğrulukla çıkmamı nasip et. Benden desteğini hiç esirgeme” (İsra Suresi 80. Ayet) diye dua ederek; diğer yandan Anwari Soheili’nin, Sadi’nin Gülistan’ına yazdığı önsözündeki “Bir dünya malı elinden gittiyse/Üzülme buna, hiçtir o/Ve bir dünya malı geçtiyse eline/Sevinme buna, hiçtir o/Önünden geçer acılar ve zevkler/Geç dünyanın önünden, hiçtir o.” dizelerini düşünerek girdim.

Sonra Birlik Başkanlığı’na adaylığımı açıkladığım günü, sonrasındaki günleri, seçildiğim günü düşündüm. Hemen aklıma Homeros’un İlyada’da yazdığı şu sözleri geldi: “Rüzgârın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları, Yapraklar gibidir çocukların da, yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran, seni eleştiren ya da seni lanetleyen insanlar; yapraklar gibidir seni itham eden, yargılayan ve mahkûm eden insanlar; yapraklar gibidir seni gizliden kınayan, ayıplayan veya alaya alan insanlar da. Onların hepsi ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgâr gelir, yere savurur onları, sonra orman yenilerini üretir onların yerlerine.”

Duygu ve düşün dünyamdaki gezimi Homeros’un bıraktığı yerden Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aureliusu konuşturarak sürdürdüm: “Geçmişte olan bütün şeylerin şimdi de olduğunu, gelecekte de olacağını düşün. Geçmişteki dramları, birbirinin aynı sahneleri gözünün önüne getir. Hadrianus’un ya da Antonius’un yahut Philip’in, İskender’in ya da Croisus’un saraylarını düşün; Sezar’ı düşün, Brutüs’ü düşün. Bunların hepsinde oyunun aynı olduğunu, yalnızca oyuncuların farklı olduğunu düşün.”

Buruk bir gülümsemeyle bunları düşündüm. Sonra kendi kendime “Hayal kırıklığına uğrama. İnsanları sevmeye, onlarla birlikte olmaya ve hareket etmeye devam et. Ama hiç şaşırma ve unutma: insanlar neyse odurlar. Onun için sen, ara sıra çık gökyüzüne seyret âlemi; bazen de in yeryüzüne seyretsin âlem seni” diyerek yaşananları geçmişte bıraktım ve “umudun cesaretiyle” geleceğe doğru yürümeye başladım.    

Başlangıçlar zordur. Yeni olmanın verdiği zorluklar vardır. Yüksek olan beklentilere cevap verememe korkusunun, başarılı olup olamama endişesinin getirdiği zorluklar vardır. Bütün bu zorlukları aşabilmek için, iş ahlakının birinci ilkesi gereği hemen işe koyulmak ve neyin varsa vermek gerekir. Ben de öyle yapmak istedim. Ama yorucu ve zorlu geçen seçim sürecinin hemen ardından yakalandığım sinir ucu iltihabı/zona hastalığı buna izin vermedi. Kutlamalarla, geçmiş olsunlar birbirine karıştı. Hastalık nedeniyle dinlenmeye mecbur edildiğim bu süreçte, bir yandan kendimi iyileştirmeye çalışırken, diğer yandan uzunca bir süreden beri ihmal ettiğim kendime zaman ayırdım. Dağılan düşüncelerimi topladım, duygularımı tamir ettim, öncelikli hedeflerimi gözden geçirdim, yapmayı tasarladıklarıma yeniden ayar verdim.

Günümüzde kurumsal yönetimin en başta gelen ilkeleri adil davranmak, sorumluluk duymak, şeffaf olmak, günü geldiğinde önce vicdanına, sonra hesap vermek zorunda olduklarına yaptıklarının veya yapamadıklarının hesabını verebilmektir. Zira ve ancak bu ilkeler yöneticileri ve kurumlarını meşru, demokrat, denetlenebilir, güvenilir ve başarılı kılar. Dürüstlük ise bir meziyet olmayıp, zamandan, mekândan, statüden ve mazeretten bağımsız olarak, her insanın özünde bulunması gereken asli bir niteliktir.

Böyle düşündüğüm, bugüne değin yürüttüğüm tüm gönüllü ve kamusal görevlerimde bu ilkelere sadık kaldığım için, Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevime mal bildirimimi kamuya ve siz değerli meslektaşlarıma açıklayarak başladım.

Eskiden bir işin en başında olmak, gücü, yetkiyi, otoriteyi elinde bulundurmak ve bunları kullanmak bir kurumu veya kuruluşu yönetmek için, o kurum veya kuruluşa liderlik yapmak için yeterliydi. Ama artık bugün değil.

Bir yönüyle dünya işlerinin sınır ve denetim dışı kalması, plansız olarak ya da beklenmedik biçimde veya kendiliğinden biçimlenip varlık kazanması anlamına gelen küreselleşme olgusu, diğer yönden bilgi ve iletişim teknolojilerinin şaşılacak bir hızla yaşamımıza soktuğu yenilikler, esnek takım organizasyonlarına sahip olma gereksinimi, insanların geçmişe oranla farklılaşan beklentileri, talepleri ve benzeri diğer etkenler, günümüzde yönetim anlayışını bütünüyle değiştirmiş durumdadır.

Öyle olduğu için günümüzde liderlik yapmanın veya bir kuruluşu yönetmenin yolu, güç göstermekten, içi dışı boş süslü laflar etmekten, hamasetten geçmiyor artık. Bilgiden bilgilere ulaşmaktan, eski olanı, eskimiş olanı, işe yaramaz olanı terk edip yeni olanı uygulayabilmekten, buluşlara ulaşabilmekten, yeni değerler yaratabilmekten, yaşamınızı başka insanların kalplerine dokundurabilmekten, başkalarını etkileyebilmekten, başkalarından etkilenmekten, bizzat eyleme geçmekten, başkalarını eyleme geçirebilmekten geçiyor.

Bu yönetim biçiminde gidilecek yol, sadece yönetim veya lider tarafından değil, kurumun veya kuruluşun her bir üyesiyle, her bir çalışanıyla birlikte yürünmeyi ve keşfedilmeyi bekleyen bir yoldur. Katılımcılığı esas alan bu yönetim sürecinde, yaptıkları işe inancı olan, işine tutkuyla bağlı bulunan, alçak gönüllü, adil, dürüst ve algısı güçlü olan, gerçeği söyleyen, dinlemesini bilen, iyi ve ahlaklı insanlara ihtiyaç vardır.

Türkiye Barolar Birliği’nin kapısı ve olanakları, dün olduğu gibi bugün ve bugünden sonraki her gün bu nitelikteki insanlara ve meslektaşlarımıza açık olacaktır.  

On dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Batı’da ortaya çıkan “İbret Oyunları”nın içerisinde en çok bilineni “Everyman”dir. İngilizce olan “everyman” sözcüğünün Türkçe karşılığı “sıradan insan”dır. 16.yüzyıla kadar halkın büyük bir ilgiyle izlediği bu oyunlar, temelde Hıristiyan ahlakını yüceltmeyi amaçlar. Bu oyunlardan birisinde, everyman ölüm meleği tarafından ziyaret edilir. Dünyadaki konukluğunun sona ermekte olduğunu anlayan everyman, bunun verdiği panikle kendisini götürmemesi, ölümünün ertelenmesi veya biraz geciktirilmesi yönünde yaptığı bütün talepler ölüm meleği tarafından reddedilir. Ölümden kurtulmasının mümkün olmadığını anlayan everyman, ölüm meleğinden son yolculuğu için yanına bir refakatçi almasına izin vermesini rica eder. Ölüm meleği bu isteği “eğer birisini bulabilirsen olur tabii” diyerek kabul eder. Bunun üzerine everyman kendisine son yolculuğunda refakat edecek birisini aramaya başlar. Ne var ki, bütün arkadaşları, yakınları, akrabaları değişik özürler bildirerek bu talebi kabul etmezler. Sonunda, everyman’e son yolculuğunda sadece yaşamı boyunca yaptığı işler eşlik eder.

Bir gün gelecek Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevim sona erecek. Zira Buddha’nın şiirsel ifadesiyle “Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.” Önemli olan o gün geldiğinde, görevde iken yaptığımız işlerin, iyi işlerin, hizmetlerin arkamızda kalması, yaptığımız iyi işlerle, hizmetlerle anılmamızdır. Yani “baki kalacak olan bu kubbede hoş bir seda olmaktır.”     

Her gün olduğu gibi bugün akşam da uyumak için yatağımıza gideceğiz. Bunu yaparken yarın sabah yaşamaya devam edeceğimize ilişkin hiçbir güvencemiz yoktur. Ama öyle de olsa ertesi gün yapmayı düşündüklerimizle ilgili planlar yaparız. Esasen gelecek sadece bir plandan ibarettir. Buna da umut diyorlar. Eğer umut var ise ki yaşamda her zaman için umut vardır, o zaman bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirmek için fırsat da var demektir. Gelecek, kavga etmenin, kamplaşmanın, zıtlaşmanın, kırmanın dökmenin, bozmanın değil, bütünleşmenin günü, yeni kazanımlar elde etmenin, yeni değerler yaratmanın günü olmalıdır. Hepimizin istediği, hepimizin gönlünden geçen bu olmakla, başarılı olmamak, olamamak için hiçbir neden yoktur. O halde ve hep birlikte, daha iyi bir Barolar Birliği, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak için yola koyulalım. İnanıyorum ki, başarılı olacağız…

“Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe.” Veba, Albert CAMUS

Kimse Görmek İstemeyenler Kadar Kör Değildir.” Jonathan SWIFT

VEBA VE KÖRLÜK ÜZERİNE!

Veba sözcüğü ilk kez ağza alınıyordu…Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar. Bir savaş patladığında insanlar ‘uzun sürmez bu, çok aptalca!’ derler ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir, insan hep kendini düşünmese bunun farkına varabilirdi. Bu açıdan burada oturanlar da herkes gibiydi. Kendilerini düşünüyorlardı. Bir başka deyişle hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçek dışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider ve önlemlerini almadığından başta hümanistler gider… Yurttaşlarımız da kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak… Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe… Gündüz ya da gece olsun, öyle bir saat vardır ki, insan o saatte korkaklaşır…Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. İnsanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. Ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir: şu erdem ya da kusur denilen şeyin. En umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir.

Yukarıdaki sözler umudun ve inancın romanı olarak isimlendirilen Albert Camus’un “Veba” isimli romanından alınmıştır. Okuyanların hatırlayacakları üzere, Cezayir’de, Oran kentinde yaşayanlar, bir sabah uyandıklarında kapılarının önünde fare ölüleriyle karşılaşırlar. Bunu umursamadıkları için farelerin neden öldüğünü öğrenmek istemezler ve bu konuda herhangi bir araştırma da yapmazlar. Sadece kent halkı değil, kentin selametinden, halkın sağlığından ve hayatından sorumlu olan kent yönetimi de farelerin ölümünün bir felaketin başlangıcı olduğunu düşünmez ve halkın sağlığı için gerekli olan hiçbir önlemi almaz. Oysa kapıyı çalan felaket veba hastalığıdır. Hastalık yavaş yavaş farelerden insanlara geçmeye başlar. Bütün bu olanlar münferit olaylar olarak değerlendirildiği için, bu durum da gerek halk gerekse kent yönetimi tarafından ciddiye alınmaz. Kent halkının büyük bir kısmı bana bir şey olmaz anlayışıyla gündelik hayatını sürdürür, işine gücüne, yemesine içmesine, eğlenmesine devam eder. Ne var ki hastalık giderek tüm kente yayılarak salgın halini alır, ölümler görülmeye başlar ve ölen insan sayısı her geçen gün daha da artar. Ve sonunda kent karantina altına alınır, kentin kapıları dışarıya kapatılır ve kent kaderiyle baş başa bırakılır.

Bütün bunlar yaşanırken kentteki her kafadan ayrı bir ses çıkar. Kentin kanaat önderlerinden rahip Panaleux, vebanın Tanrı’nın Oran kentine bir lütfu olduğunu, Tanrı’nın Oran kentindeki insanları sınamak için vebayı gönderdiğini, inancı sağlam ve arınmış olanların hastalıktan korkmaları için bir neden olmadığını, hastalığın sadece kötü ruhları cezalandıracağını, onların canını alacağını söyler.  Kilisede hemen her gün verdiği vaazlarda, kendisinin arınmış olduğuna, o nedenle vebanın kendisine hiçbir şey yapamayacağına inandığını ve vebadan korkmadığını söyleyen rahip Panaleux’de vebaya yakalanır ve acılar içinde ölür. Daha ilk günden tehlikeyi ve felaketi gören kentin bir diğer kanaat önderi Dr.Rieux, beraberindeki üç beş arkadaşıyla birlikte vebaya karşı mücadele etmeye başlar, onun ve arkadaşlarının özverili çalışmasıyla veba yenilir ve kenti terk eder.

Camus’un romanında veba metaforu ile anlatmak istediği şey, insan olarak pek çoğumuzun içindeki en tehlikeli veba olan bencilliğe, ilgisizliğe, duyarsızlığa, nemelazımcılığa ve benzeri diğer kötülüklere işaret etmektir. Bunlarla mücadele etmek ve bu mücadelede başarılı olmak için önce ‘neden’ diye sormak ve daha sonra o nedenin nedeni olan içimizdeki en büyük vebayla, yani bencillik ve kötülükle mücadele etmek gerekir. Camus’un vebasında bu soruyu soran, vebaya karşı başlatılan mücadeleye önderlik eden ve bunda başarılı olan Dr.Rieux’dur. Yani Camus’un “Başkaldıran İnsanıdır.” Ama Dr.Rieux bu başarının geçici olduğunu, bencillikle, ilgisizlikle, duyarsızlıkla, nemelazımcılıkla ve insani diğer kötülüklerle mücadele edilmediği takdirde, vebanın bir gün tekrar ortaya çıkacağını söyler.

Hayatın anlamını “mücadele etmek” olarak tanımlayan ve “Sisyphus Efsanesi” isimli romanında, her defasında taşı tepeye çıkarmakta başarısız olan ama yine de ve yeniden taşı tepeye çıkarmaya çalışan insanın trajik kaderini ve hayatla olan bitmeyen mücadelesini anlatan Camus, hem ‘Veba’ hem de “Sisyphus Efsanesi” isimli gerçekten eğitici, öğretici ve sıra dışı romanlarıyla ilgili olarak ve özetle şunları söyler: “İnsan her gün aynı şeyleri anlamsızca tekrar eder. Her gün araba, iş, öğle paydosu, tekrar iş, tekrar araba, ev, yemek, uyku… Haftanın beş günü. İşin komiği, bu kimsenin garibine gitmez. Ama bir gün insan şöyle bir durur ve kendisine “neden” diye sorar. “Veba”da “neden” sorusu, fareler şehre ölüm dağıtmaya başladıktan sonra ortaya çıkar. Ve “her şey böylece başlar.

Kıssadan hisse: Her türlü kötülükle mücadele etmek için bana ne diye düşünmemek, önce neden diye sormak, düşünmek, sorgulamak, daha sonra itiraz etmek ve en sonunda da her türden haksızlıkla, kötülükle, bencillikle mücadele etmek gerekir.

…Neden kör olduk, Bilmiyorum, bunun nedeni belki bir gün keşfedilir, Ne düşündüğümü söylememi ister misin, Söyle, Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler mi…

Okuyanlar hatırlayacaklardır, yukarıda yer verdiğim cümleler Portekizli yazar Jose Saramago’nun “Körlük” isimli kitabının son paragrafının bir önceki paragrafından alınmıştır.

Camus’un “veba” metaforu ile anlatmak istedikleri, bana Saramago’nun ‘körlük’ metaforu ile anlatmak istediklerini hatırlattı. Vebadan, bir başka veba olan körlüğe onun için geçtim.

Camus’un vebasının başladığı yerin adı, romanın kahramanlarının ismi belli olmasına karşın, Saramago’ya 1998 Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran “Körlük” adlı fantastik romana konu körlük, adı bilinmeyen, neresi olduğu belli olmayan bir kentte, yine adı bilinmeyen, kim olduğu belli olmayan araba kullanan bir adamın trafikte yeşil ışığı beklerken birdenbire kör olmasıyla başlar. Körlük giderek salgın bir hastalık gibi yayılır, adı belirsiz olan göz doktorunun karısı dışında kentte yaşayan bütün herkes kör olur.

Bu körlük doğal körlükten farklı bir körlüktür. Kör olanların gözlerine beyaz bir perde iner ve onlar her şeyi beyaz, bembeyaz görmeye başlarlar. Bu farka işaret etmek için Saramago romanındaki körlüğü “Beyaz Körlük” olarak isimlendirir. Görmeyen insanlardan oluşan kentte çeteler ortaya çıkar, kent açlığa, soygunlara, hırsızlıklara, tecavüzlere, cinayetlere, ölümlere tanıklık eder ve bütün bu olaylar giderek sıradanlaşmaya, insanlar tarafından kanıksanmaya başlar. Bu körlükle başlayan kaos ve çürüme sonucu toplum ve insanlar, sadece görme organını kaybetmezler, sağduyularını, ruh sağlıklarını, hak ve adalet duygularını, vicdanlarını, onurlarını, ahlaki ve etik değerlerini de kaybederler.

Göz doktorunun karısı hariç bütün sakinlerinin kör olduğu Saramago’nun isimsiz kentinin isimsiz halkı da tıpkı Camus’un romanındaki Oran halkının büyük kısmının olduğu gibi, felaketin bir gün kendi başlarına da geleceğini hiç akıllarına getirmezler, bana ne diyerek kendi bencillikleri içinde gündelik hayatlarını yaşamaya devam ederler. Saramago’nun da bununla işaret etmek istediği husus, Camus’un “Veba” isimli romanında işaret etmek istedikleriyle aynıdır. Yani Saramago’da Camus gibi, insan olarak pek çoğumuzun içindeki en tehlikeli veba ve körlük olan bencilliğe ve kötülüğe işaret eder.

Edebiyat eleştirmenlerine göre, Saramago’nun romanında zamanın ve mekanın belirsiz, kahramanların isimsiz olmasının nedeni, insanın ve insanlığın içindeki bencillik duygusunun ve kötülük içgüdüsünün bütün zamanlarda ve hemen her toplumda bulunduğuna, yani evrensel olduğuna, yine olup bitenlerin, başlarına gelenlerin neden veya nedenlerini sormayan, yaşadıkları kötülüklerin kaynağını sorgulamayan, yani gerçekleri görmeyen, görmek istemeyen insanların ve toplumların başlarına her türlü felaketin gelebileceğine işaret etmek içindir.

Romanlarında daha ziyade toplumsal ve siyasi kurumların sahteliklerini anlatan Saramago’nun, bu romanında kullandığı “körlük” metaforuyla anlatmak istediği şey veya şeyler, elbette sadece bunlar değildir.

Nobel konuşmasında “Eskiden bana ‘İyi adam ama komünist’ derlerdi; şimdi ‘Komünist ama iyi adam’ diyorlar” diyerek kendisini ve siyasal olarak hayatta durduğu yeri tanımlayan Saramago, aynı zamanda, göstermelik demokrasinin hayattaki bütün kararlarımızın temelini oluşturan özgürlüğümüzü elimizden almasından kaynaklanan nefes alamadığımız siyasi ortamı, vahşi kapitalizmin gündelik hayatımızın her alanına dayattığı boğucu sömürü düzenini, küreselleşen bu düzenin edilgenleştirdiği insanların, hem fiziksel olarak hem de ruhen körleşmelerini, vicdanen taşlaşmalarını, toplumsal ve siyasal kurumların sahteliklerini, toplumsal düzenin kırılganlığını, insanı bozan, onu bencilleştiren ve kötüleştiren neden veya nedenlerin sistemin kendisi olduğunu anlatmak ister. Yani Saramago, tam da Marx’ın ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ isimli kitabının önsözünde yazdıklarını, yani “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” demek ister.

Nitekim “hayatta tek gerçek devrim aşktır’ diyen ve bunu demekle diğer bütün devrimleri, siyasal şekillenmeleri sahte olmakla nitelendiren Saramago romanında bu görüşünü, bazı körlerin kendi aralarında konuştukları şu sözlere yer vererek ifade eder: “…Bu meydanda, örgütlenmiş büyük sistemlerin temel ilkelerinden, özel mülkiyetten, serbest değişimden, pazardan, borsadan, vergilendirmeden, faizlerden, mülk edinmeden, kamulaştırmadan, üretimden, dağıtımdan, tüketimden, beslenmekten ve beslenememekten, zenginlikten ve yoksulluktan, iletişimden, yasal önlemlerden ve suç işleme oranlarından, piyangolardan, tutukevlerinden, ceza yasasından, yurttaşlık yasasından, trafik yasasından, sözlüklerden, telefon rehberlerinden, fuhuş yuvalarından, silah fabrikalarından, silahlı kuvvetlerden, mezarlıklardan, polisten, karaborsadan, uyuşturucudan, göz yumulan yasadışı ticaretten, ilaç araştırmalarından, kumardan, tedavi ve cenaze masraflarından, adaletten, borçlanmadan, siyasal partilerden, seçimlerden, parlamentolardan, hükümetlerden, içbükey düşünceden, dışbükey, düzlem, dikey, yatık, yoğun, yayınık, kaçıcı düşüncelerden, ses tellerinin alınmasından, söylemin ölümünden söz ediliyordu…

Saramago’nun isimsiz kentine musallat olan, nasıl geldiği, nasıl yayıldığı belli olmayan körlük, geldiği gibi bir gün kendiliğinden gider ve kent halkının tamamı bir anda yeniden görmeye başlar. Körlüğün kendiliğinden ortadan kalkmasının nedeni, görmeye başlayan insanların kendilerini bozan, kör eden şeyin sistem olduğunu anlamaları ve o nedenle yeni bir düzen kurmaya karar vermeleridir. Bunu da ismini bilmediğimiz göz doktorunun, yine ismini bilmediğimiz karısı şu sözleriyle ifade eder: “…bütün kötülük bir düzen kuramamış olmaktan kaynaklanıyor, her binada, her sokakta, her semtte bir düzen kurulması gerek, Bir hükümet gerek dedi karısı, Bir düzen, beden de belirli düzeni olan bir yapı, bu düzeni koruduğu sürece hayatta kalıyor, ölüme gelince, bu, düzenin bozulmasının getirdiği sonuçtan başka bir şey değil, Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl bir düzen kurabilir, Örgütlenerek, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir, Haklısınız…

Kıssadan hisse: Bakmak görmek değil, sadece seyretmektir. Görmek ise sorgulamak, itiraz etmek, yorumlamak, muhakeme etmek, anlamak, karar vermek, örgütlenmek ve uygulamaktır.

Yıllar önce okuduğum bu iki romanı neden mi hatırladım ve sizinle paylaştım?  Camus’un veba metaforu ile anlattığı Oran kentinde yaşananlar ile Saramago’nun körlük metaforuyla tasvir ettiği adı ve yeri belirsiz kent, günümüzün Türkiye’sine çok fazla benziyor da onun için hatırladım ve paylaştım sizinle.

Peki ne demek gerekir? Albert Camus’un Veba’da söylediklerini söyleyelim önce: “Yurttaşlarımız da kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak…Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe… Gündüz ya da gece olsun, öyle bir saat vardır ki, o saatte insan korkaklaşır…Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyiniyet de kötülük kadar zarar verebilir…

Sonra Saramago’nun ismini bilmediğimiz göz doktorunun, yine ismini bilmediğimiz karısının söylediklerini hatırlayalım ve soralım. Kime mi? Sana, bana, ona, yani kendimize; “Sahi Türkiye olarak biz sonradan mı kör olduk, yoksa zaten kör müydük? Günümüz Türkiye’sinde gören körler mi, yoksa gördüğü halde görmeyen körler mi daha fazla?