Anlaşılamadığım çok oldu. Futbolculuğumda, hocalığımda ve sonrasında yaptıklarımda. Ama olsun; Rembrandt ve Van Gogh da anlaşılamamıştı.  Öğreniyorsunuz sonunda: İnsanlar siz dahi olana dek rahat vermiyor.’ Johan CRUYF

BENİM OYUNUM/MY TURN

Benim Oyunum/My Turn’ dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından birisi olan, gerek futbolcu gerekse hoca olarak futbolun yapısını tek başına ve en fazla değiştirenlerin başında gelen Johann Cruyff’un anılarını anlattığı kitabının adıdır.

Kitabı İngilizce’den Türkçe’ye Algan Sezgintüredi tercüme etmiş. Cruyff’un anlatımı son derece sade. Sanırım tercüme eden Algan Sezgintüredi’de futbola oldukça aşina. Zira son derece başarılı bir tercüme yapmış.

Ben,‘Sarı Fare’ lakaplı Cruyff’u, çıplak gözle ilk defa daha henüz şöhretinin çok başlarında iken 28 Kasım 1968 tarihinde, yağmurlu bir İstanbul akşamında, çamurlu bir sahada oynanan Fenerbahçe-Ajax maçında seyrettim.

Daha sonra televizyondan defalarca izlediğim Cruyff, sadece uzun sarı saçlarıyla, ince uzun bacaklarıyla, oldukça uzun boyuyla, yani fiziğiyle sahada kendisini gösteren bir futbolcu değil, daha çok tekniğiyle öne çıkan ve göze batan bir oyuncuydu. Nitekim onun liderliğinde Ajax 1971, 1972, 1973 yıllarında üç kez arka arkaya Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazandı. 1974 ve 1978 Dünya Kupası’nı finallerde kaybeden Hollanda Milli Takımı’nın ve o dünya kupalarının yıldızı da Cruyff’du.

Ajax’daki başarılarını daha sonra transfer olduğu Barselona’da da sürdüren Cruyff, futbolu bıraktıktan sonra hocalığını yaptığı Barselona’yı, sadece başarıdan başarıya taşımakla kalmadı, bugün dünyanın en gözde kulübü olan, aldığı başarılı sonuçların yanı sıra oynadığı futbolla izleyenlerine seyir keyfi veren bu kulübün günümüzdeki futbol anlayışının temellerini attı.

Nitekim Cruyff’un Barselona’da teknik direktör olduğu zaman, Barselona’da futbol oynayan, daha sonra aynı takımda hocalık yapan günümüzün en başarılı futbol hocalarından olan Pep Guardiola, ‘Johan katedrali dikti, bakımı, koruması bize kalıyor. Cruyff’u tanımadan önce futbol hakkında hiçbir şey bilmiyordum.’ şeklindeki sözleriyle bizim yukarıdaki tespitlerimizi doğruluyor.

Cruyff’u gerek futbolcu gerekse hoca olarak başarılı kılan etken Allah vergisi olan yeteneğinin dışında, düzenli ve steril bir özel yaşama, mutlu ve huzurlu bir aile hayatına, yaptığı her işi daha iyi yapmak, daha iyi olmak için öğrenmeyi ve çalışmayı en temel ilke olarak benimsemesine, başarma arzusuna, bütün bu özelliklerini teknik ve disiplinle harmanlama becerisine ve liderlik özelliğine sahip olmasıdır.

Nitekim Cruyff benim yukarıda yaptığım tespiti anılarında: ‘Yaptığım her şeyi geleceğe bakarak yaptım; ilerlemeye yoğunlaştım ki bu da geçmişi fazla düşünmediğim anlamına geliyor. Bana göre bu hal tamamen doğal…Sürekli ileri bakmak, yaptığımda daha iyi olmaya yoğunlaşabilmem demek; geçmişe sadece hatalardan neler öğrenebileceğimi görmek için baktığımı gösterir. Bu tür dersler hayatın çeşitli dönemlerinde edinilebilir. Ama her şeyin birbirine nasıl bağlandığı hemen görülemeyebilir. Haliyle her daim ilerlerken geçmişte olan bitene dümdüz bir çizgiymiş gibi bakamam… Her şeyden öte, hayatımı daima daha iyiyi yapmak ve daha iyi olmak anlayışıyla geçirdiğimi söylemek istiyorum. Bu bakış, yaptığım her şeyde geçerliydi…’ şeklindeki sözleriyle ifade etmektedir.

Bilgece söylenen bu sözler, kuşkusuz sadece futbol için geçerli ve doğru sözler ile tespitler değildir. Zira her işte, her meslekte başarılı olabilmek, hayatla başa çıkabilmek, hayata tutunabilmek ve hayatta ilerleyebilmek, geçmişe takılıp kalmakla değil, geçmişten, geçmişte yaşananlardan ve yapılan hatalardan alınan derslerle, özetle ileriye, geleceğe odaklanmakla ve yürümekle mümkündür.

Geçmişte Ajax’ı, Barselona’yı ve Hollanda Milli Takımını, günümüzde yine Barselona’yı, Bayern Münih’i ve Manchester City’i başarıya götüren en önemli etken, bu takımların sahip olduğu ve başarıyla uyguladığı ‘total futbol’ anlayışıdır.

Rinus Michels tarafından ilk kez 70’li yılların Ajax’ında uygulanmaya başlanılan total futbol, sadece teknik ve taktik bir kurgu değil, aynı zamanda ve hatta daha çok bir felsefedir. Bu futbol felsefesi esas olarak sahadaki hatlar ve bu hatlar arasındaki mesafeler üzerine kuruludur. Buna göre kaleci de bir hattır ve o nedenle bu oyun tarzında çizgide kalan kaleciye, yani çizgi kalecisine yer yoktur. Nitekim 1974 Dünya Kupasında Hollanda Milli Takımı’nın kalecisi Jan Jongbloed böyle bir kalecidir. Cruyff’un anılarında ifade ettiği üzere, Jongbloed daha önce altyapıda forvet oynamış olduğu için, forvet gibi düşünen ve o nedenle pek çok pozisyonda gol yememeyi başaran bir kalecidir.

Total futbolda asıl olan savunmacıların hücuma çıkmaları, forvetlerin savunma yapmalarıdır. Hücum için öne yüklenerek savunma yapmak gerekir. Bunun için de topa ve rakibe baskı yapmak şarttır. Bu tarzı uygulayabilmek ve kolaylaştırabilmek için birden fazla hatta ihtiyaç vardır. Ayrıca topla oynayan oyuncuyla yanındakiler arasındaki mesafe de fazla olmamalıdır. Zira fazla alan riski artırır. Savunma hattıyla, hücum hattı arasındaki mesafeyi daraltmayı amaçlayan bu oyun tarzını başarıyla uygulayabilmek için, gerek pozisyon gerekse taktiksel açıdan sağlam, hemen hepsi oyunun tümünü görüp düşünebilen futbolculara ihtiyaç vardır.

Bu oyun tarzında topu alan kaleciye santraforla baskı yapılır, yani bu durumda santrafor ilk savunmacıdır. Top sizin kalecinizde iken hücumu başlatan sizin kalecinizdir. Ama kalecinin topu oyuna hızlı ve isabetli şekilde sokması gerekir. Ajax’ta, Barselona’da ve Hollanda Milli Takımı’nda sahada serbest oyuncu olarak oynayan Cruyff, total futbolu sahada ve oyun içinde bir orkestra şefi gibi uygulayan, yöneten ve oynadığı takımları başarıya taşıyan en kilit oyuncuydu. Hocalığındaki başarısıda, bu futbol felsefesini benimsemesi ve bunu başarıyla uygulaması sayesinde mümkün olmuştur.

Çalıştırıcılığında total futbol anlayışını daha da geliştiren Cruyff, oyunun kurgusunu ve taktiğini ilke olarak kaleci hariç beş hat kullanılması üzerine kurmuştur. Onun bu kurgusunda geride dört, geriye yakın yerde bir merkezi orta saha, onun yanında oyunu ileriye taşıyan iki orta saha oyuncusu, ileride orta sahaya yaklaşan bir santrafor ve kanatlarda birer hücumcu vardır. Böyle bir taktik anlayış içinde, ortaya kırk beş metre uzunluğunda, altmış metre genişliğinde ve hatlar arasında yaklaşık dokuz metrelik bir alan çıktığını ifade eden Cruyff, bu kurgusunu, bu mesafelere sahip her aralık daha kolay ve daha etkin şekilde kapatılabilir ve topun arkasında her zaman yeterince oyuncu kalır diyerek savunmaktadır.

Cruyff’un bu taktik kurgusuna ve oyun anlayışına göre atak kalecinin topu oyuna sokmasıyla başlar. Yani kaleci ilk hücumcudur. Kalecinin topun ileri çıkan beke vermesiyle takımın ilk hareketi başlar. Kanat hücumcusu kendi bekine alan yaratmak için ileri hareketlenir. Bu durumda siz hücuma başlarken rakibinizin ilk savunma hattı, yani rakip takım hücumcuları oyundan düşerler.

İyi oyuncunun topa sadece bir kere dokunup nereye koşacağını bilen oyuncu olduğunu söyleyen Cruyff, futbolun beyinle oynanan bir oyun olduğunu, her çalıştırıcının hareketlilikten, çok koşmaktan ve tempoyu artırmaktan söz ettiğini, kendisinin ise, oyuncularına ‘her daim o kadar koşmayın, ne erken ne de geç değil, sadece doğru zamanda ve doğru yerde olun’ dediğini yazıyor.

Cruyf Michels’tan ‘savunmanın rakibe mümkün mertebe az zaman tanıma olduğunu, topu aldığınızda olabildiğince çok alan kazanıp, kaybettiğinizde ise rakibinizin alanını daraltmak gerektiğini’ öğrendiğini söylüyor ve şu eklemeyi yapıyor: ‘futbolda her şey mesafenin bir işlevidir.

Total futbol anlayışını hocası Rinus Michels’ten tevarüs eden, gerek futbolcu gerekse hoca olarak başarıyla uygulayan ve geliştiren Cruyff’a göre ‘futbol basittir bir oyundur, zor olan onu basit oynamaktır.’ Bu sadece futbol için geçerli olan bir felsefe değil, aynı zamanda hayat için de geçerli olan bir felsefedir. Öyle ki, ‘hayat basittir, zor olan onu basit yaşamaktır.’ Başarılı ve mutlu olmak için hayatı da böyle yaşamak gerekir. Sivil itaatsizliğin babası Henry David Thoreau’nun ‘sadeleşin, sadeleşin, sadeleşin’ demesi bundan dolayıdır.

Futbolcu olarak futbolu son derece basit oynadığını, yani zor olanı başardığını defalarca sahada izlediğimiz Cruyff’un anılarından, onun hayatı da son derece sade ve basit yaşadığını öğreniyoruz. Örnek mi? Anılarında yazıyor, okuyalım: ‘…Ajax’la ilk sözleşmeyi imzalarken annem yanımdaydı. (Babasını 12 yaşında iken kaybetmiş, annesi Ajax’ın soyunma odalarını temizliyor)  İmzadan sonra ofisten çıkarken anneme bir daha soyunma odalarını temizlemeyeceğini söyledim. Kirlettiğim bir yerde çalışmak zorunda kalmasını istemiyordum. Çamaşır makinesi alacak paramız olmadığından spor malzemelerimi yıkamaya bir süre daha devam etti. Çamaşır makinesi almak için aylarca para biriktirdim. Yıldız bir oyuncunun kirli malzemelerini yıkanmak üzere eve götürmesini anlayabilmek zordur belki ama insanı şekillendiren, bu tür tecrübelerdir. Üstünüze başınıza bakarken, ayakkabılarınızı temizlerken şekillenir, kişilik kazanırsınız. Daha sonraları, çalıştırıcılığım dönemimde genç oyunculara bunları aşılamaya çalıştım. Ayakkabılarınızı kendiniz temizlerseniz altlarında ne tür kramponlar bulunduğunu görür, bastığınız yeri, çevrenizi daha iyi duyumsarsınız, dedim. Çalıştırıcılık yaptığınızda çocuklara temel de aşılamayı umarsınız. Umduğum gibi gitmediğinde önce Ajax ve sonra Barselona’da iki veya üç oyuncuyu alıp sorumluluk hislerini güçlendirmek amacıyla soyunma odalarını temizlettirdim. Çünkü futbolda, oyunda öğrenilen bir şeyi oyun dışında da uygulamaya koymanın önemini kavramıştım…

Total futbolun özünü ‘futbolcunun her zaman gördüğünü esas alarak oynaması, görmediğiyle veya göremediğiyle uğraşmaması, her zaman geniş ve adeta kuş bakışıyla bakabilmesi, her zaman topu görebilmesi’ olarak tanımlayan Cruyff, ragbi ve beyzbol ile total futbol arasında ilişki kurar ve bu konuda şunları yazar: ‘ragbide oyuncular ileri koşabilmek için topu geriye vermek zorundadır. Bunun sonucunda önlerinde olan biteni daha iyi görebilirler. Aynı teoriyi futbola da uygulamak mümkündür ama çoğu kimse böyle bakmaz. Topu ileri oynamak gerektiğini düşünür; oysa topu esas arkadan gelene vermeleri gerekir. Evet, arkadaki daha geridedir ama daha iyi görüşe sahiptir…Beyzbol sayesinde daha sonra futbolda çok işime yarayacak birçok ayrıntıya odaklandım. Tutucuyken atıcının atışını belirlersiniz çünkü atıcı sahanın tümünü göremezken siz görürsünüz. Topu tutmadan önce nereye atacağınızı bilmeniz gerektiğini öğrendim ki o da atışınızı yapmadan önce etraftaki tüm alana dair fikriniz olması, hangi oyuncunun nerede durduğunu bilmeniz demekti. Oysa hiçbir futbol çalıştırıcısı topu almadan önce nereye pas vermem gerektiğini bana söylememişti ama ben sonraları, profesyonel futbol oynarken beyzboldan edindiğim derslerle bütünü görmeye odaklanmak gerektiğini anladım ve bu en kuvvetli yönüme dönüştü. Beyzbol, futbolla birçok paralelliği bulunduğundan, yeteneği antrenmanda ortaya çıkaran sporlardandır. Başlama hızı, kayma, alan görüşü, bir adım önde düşünmeyi öğrenmek ve daha pek çok şey…Bunlar Barselona’nın tiki-taka tarzının temelinde yatan rondo gibi yakın kontrol ve pas becerisi çalışmalarıyla aynı türde ilkelerdir…Beyzbolun bana öğrettiği önceden düşünme konusunda da aynısı geçerliydi. Alan ve risk arasında sürekli saniyelik kararlar alırsınız. Beyzbolda iyi olmak, koşucuyla kale arasındaki boşluğa köprü kurmanızı ve topu oraya koşucudan önce aktarmanızı gerektirir. Beyzbol bana ayrıca taktik sezgiyi, doğru karar alma ve kararı teknik açıdan iyi şekilde uygulamayı öğretti. Futbolun nasıl oynanması gerektiğine dair bakışımı yaratırken yıllar sonra bunları bir araya getirdim. Zira tüm bu dersleri ben zamanda büyük resmi görmeden öğrenmiştim… ’

Hayat da böyledir. Hayat, büyük resmi, yani bütünü, yani bardağın sadece boş tarafını değil, dolu tarafını görmek, görebilmektir. Kimi zaman ve yerlerde tıpkı ragbi oyunundaki gibi şöyle geriye doğru yaslanıp önündekileri ve önünde olanları seyretmek, bu seyirden sonuç ve sonuçlar çıkarmaktır hayat. Beyzbol oyununda olduğu gibi önceden düşünmek, olasılıkları ve riskleri hesap ederek gerekli kararları alabilmek, iyi koşucu olmak, çıkış noktasıyla varış noktası arasında köprüler kurmak, oraya doğru koşmaktır hayat.

Hayatta olduğu gibi futbolda da herkesin bir tarzı, bir ezberi, güçlü ve zayıf olduğu yanları, yönleri vardır. Özel hayatta olsun, iş hayatında olsun, insanın başarılı olabilmesi, mutlu ve huzurlu olabilmesi, hayatla başa çıkabilmesi, kendisini sevmesi ve tanıması, zayıf ve güçlü taraflarını bilmesi, zayıf taraflarını güçlendirmesi, aklını kullanması, duygusal davranmaktan kaçınması, huzurunu bozan, mutluluğunu eksilten insanlardan ve durumlardan uzak durması ile mümkündür. Sana sataşanlar mı var? Kendin çözeceksin. Nasıl mı? Cevap vermeyeceksin, muhatap almayacaksın. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ diyeceksin. Onları kendi tarzları ve vicdanları ile baş başa bırakacaksın. Böyle yaparak onları yoracaksın, vicdan muhasebesi yapmaya zorlayacaksın. Gerginlikten, kutuplaşmaktan beslenenler mi var? Sen kendin çözeceksin. Nasıl mı? ‘Sen germeyeceksin, sen kutuplaştırmayacaksın, bunu yapanlardan uzak duracaksın, onları kendi tarzları ve üslupları ile yalnız bırakacaksın. Yani onları sen beslemeyeceksin. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ diyeceksin. Bu onların ezberlerini bozacak, onları yoracak ve nihayetinde onları çözümsüz bırakacaktır. Kendi tarzlarının, üsluplarının işe yaramadığını anladıkları zaman, onların bundan vazgeçeceklerini göreceksin.

Bütün bunları elbette zaman içinde öğreniyor insan. Susmayı, susmanın çok şey söylemek demek olduğunu, bir erdem olduğunu zamanla öğreniyor. Öğrenmek istemesede, hayat bunu ona öğretiyor, hayat terbiye ediyor insanı. Zira en büyük öğretmen hayatın kendisidir. Öğrenmek istemese de hayat öğretiyor bunu insana. Yeter ki yaşadıklarından, hatalarından ders alsın. Karl Popper’in, ‘Amip’le Einstein arasındaki fark şudur: Amip hatalarından ders almaz. Einstein ise hatalarından aldığı derslerle ilerlemesini ve gelişmesini sağlar’ demesi bundan dolayıdır.

Bütün bunları sadece sen öğrenmiyorsun. Başkaları da öğreniyor ve tanıyor seni. Başkalarıyla arandaki farkı gördükçe daha iyi anlıyorlar seni. Bir zamanlar anlamayanlar da anlıyorlar. Onun için anlaşılamamak geçicidir ve zamana bağlıdır. Gün gelir hayat anlamayanlara da seni anlatır, onlara da seni öğretir. Yeter ki sen sabret. Cruyff’un, ‘Anlaşılamadığım çok oldu. Futbolculuğumda, hocalığımda ve sonrasında yaptıklarımda. Ama olsun; Rembrandt ve Van Gogh da anlaşılamamıştı.  Öğreniyorsunuz sonunda: İnsanlar siz dahi olana dek rahat vermiyor.’ demesi ondandır.

Cruyff anılarında bu gibi durumlarla ilgili olarak futboldan bir örnek veriyor, bu bağlamda hayatın diğer alanlarında da uygulanabilecek bir anısını anlatıyor. Okuyalım: “…Bugünlerde her şeye çözüm temelinde bakılıyor. Herkes her şeyi açıklamak adına videolar, analizler, vesaire kullanıyor. Kendiniz çözseniz! Herkese sürekli söylediğim budur. Mesela, iki hücumcuya karşı tek savunmacının kaldığı bir kontra atağı düşünelim. Hücumcular ofsayda düşmekten nasıl kurtulur? Bırakın kendileri çözsün. Kalite demek, diğer kişinin gördüğünü görebilmek de demektir. Çözümler için de aynısı geçerlidir…Antrenörler için de durum budur. Barselona’nın Atletico Madrit maçları hala aklımda: Santraforları dünya çapında sayılamayacak Jose Eulogio Garate’ydi ve ne yaparsak yapalım, nasıl oynarsak oynayalım, her maç mutlaka üç gol pozisyonuna girerdi. Nasıl çözeriz diye ciddi kafa patlatmıştık. Kendimizi santrafor yerine koymaya çabalamıştık. Sonunda biri çıkıp markajdan kurtulmayı çok iyi becerdiğini söyleyene kadar saatlerce konuşmuştuk. Ama tabii bunu, markaj altındayken yapabiliyordu. O zaman bende, ‘Ne yapalım biliyor musunuz?’ demiştim, ‘Marke etmeyi bırakalım.’ Kafayı mı yedin dediler. Ama çözüm buydu. Garate’nin tipik oyun tarzı savunmacısını kendine çekmekti; bu sayede bir saniye sonrasında savunmacısının elinden kurtulması kolaylaşıyordu. Düşünme tarzı bizimkinden azıcık ilerideydi. Bir sonraki maçımızda markajı, peşinden koşturmayı kestik. Biri, ‘Tamam da iki gol atıverirse?’ dedi. ‘Şansımıza küseriz o zaman,’ dedim. Garate’yle bir daha sorun yaşamadık. Çünkü markajcısı yokken o ne yapacağını bilemiyordu. Markajcısını kerteriz almaya alıştığı ortaya çıktı: pusulası şaşmıştı. Sorunu farklı düşünerek çözmüştük…

Cruyff sadece mükemmel bir futbolcu, mükemmel bir teknik direktör, çok iyi bir evlat, eş ve baba değildir. Aynı zamanda topluma karşı kendisini sorumlu ve borçlu hisseden, toplumdan aldıklarını topluma geri vermeyi isteyen, öyle olduğu için de çok sayıda sosyal sorumluluk projelerini üstlenen, yürüten, bu amaçla Cruyff Vakfını, Enstitüsü’nü, Kütüphanesi’ni, Üniversitesi’ni kuran, Cruyff Sahalarını, mucidi olduğu 7’ye 7 oynanan/mini futbol oyun alanlarını açan, bugün bizim ampute futbol dediğimiz engelli çocuklara futbol oynama imkanını sağlayan, down sendromlu çocuklarla futbol oynayan ve onlara futbolu öğreten ilk kişidir.

Bütün bu yaptıklarından duyduğu mutluluğu anılarında şu şekilde ifade ediyor. Okuyalım: ‘Bana sürekli, eğitimimi tamamlamamakla (üniversite mezunu değil) hata yaptığım söylenirdi ama hayat bana, herhangi bir kitaptan öğrenebileceğimden daha fazlasını öğretti. Nihayetinde hayat tecrübesi, bilgidir. Cruyff Vakfı görüp yaptığım her şeyden ve tanıştığım insanlardan doğdu. Vakıf, okullarla, spor federasyonlarıyla, hükümetlerle, şirketlerle ve başka ortaklarla çalışıyor ve kısaca özetlemek istersek amacı, kimliğine ve yeteneklerine bakmadan her gence her gün spor ve egzersiz yapma fırsatı sunmaktan ibaret. Vakfın başarısından büyük gurur duyuyor hatta vakıftan, verdiğimden fazlasını aldığımı düşünüyorum. Tekerlekli sandalyedeki kimseler genelde daha az sağlam sayılırlar. Şaşırtıcı değil elbette: tekerlekli sandalyedeki kimsenin bakış açısı bambaşkadır; işine bakar, devam eder. Vakfın yardım eli uzattıkları sayesinde kendimi herhangi bir şey yapamayacak denli yaşlı veya yapacak bir şeyim kalmamış gibi görmüyorum. Projenin meslektaşlarımda, gönüllülerde, elçilerde, ebeveynlerde, ailelerdeki etkisini görmek de sevindirici. Hepsi bir şeyi gerçekleştirmek için kendini adıyor. Rolüm genellikle buket ve iltifatları kabulden ibaret, çünkü işin çoğu artık ellerimden çıktı ve öyle olması gerekiyordu…

Cruyff, kendi ifadesiyle inançlı eğitilmemiş ama çevrede laik okullar olmasına rağmen, Hıristiyan eğitimi veren bir okula gitmiş ve oradan mezun olmuş. Çantasında İncil’le okula giden Cruyff, Kiliseye ise sadece sipariş teslim etmek için gitmiş. Anılarında bunları ifade ettikten sonra şöyle yazıyor: “Bir defasında babama, neden okula çantamda İncil’le gitmem gerektiğini sormuştum. ‘İçinde güzel hikayeler var, Johan. Sana elimden gelenin en fazlasını vermeye çalışıyorum, oğlum. Aldıklarınla ne yapacağına sonra sen kendin karar verirsin.’ demişti.”

Cruyf’un aldıklarıyla neye karar verdiğini ve ne yaptığını yukarıda anlattım. Anılarında bütün bunları neden yaptığını kendisi şu şekilde ifade ediyor: ‘…ister futbol, ister vakıf veya okullar olsun, idealistim herhalde; her zaman her şeyi olumlu yoldan yapmaya ve her şeyin üzerinde, hiçbir şeyin imkansız olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Okuldaki din derslerinden kaptım bunu. İnançlıyım ama dindar değilim. Bana göre mesele belli bir inancın ayrıntılarına sarılmak değildir, bir düşünüş ve davranış biçimidir. Sonuçta hepsi felsefe meselesidir. Hıristiyan inancında uyulacak on kural var; benimse temel erdem saydığım on dört kuralım mevcut. İnsanlara nasıl davranıyor, onlara yardım etmek için ne siz yapıyorsunuz? Bunlar söz konusu olduğunda size aşırıya kaçmadan destek vermek adına inanç önemlidir. Çözümler bulmuş kimselerden etkilenmek, bir şeye nasıl ulaşılabileceğini, onun hangi değişikliklerle ve nasıl daha iyiye götürülebileceğini düşünmek de…Benim ön dört kuralım var, bu kuralların hepsi de her saha ve spor alanında uyulmak üzerinedir. Varlıkların amacı gençlere ve çocuklara sporu ve oynadıkları oyunları doğrudan gündelik hayata aktarabileceğini öğretmektir. İşe yaramaları için yüksek matematik bilmeniz gerekmez, çünkü ne zaman biriyle iş birliğine girseniz bu kurallar işlemeye ve çalışmaya başlar. Elde kadeh düşünüyorum: henüz tamama ermedi, bir şeyler eksik. Spor üzerinde böyle çalışmak bana her daim harika hisler vermiştir…

Cruyff’un kendisinin de ifade ettiği üzere, vazettiği on dört kural, sadece spor alanıyla ilgili ve sınırlı değildir. Özel hayattan iş hayatına, aile hayatından, arkadaşlık, dostluk ilişkilerine kadar hemen her alanda ve konuda işlerliği olan ve hayatla başa çıkabilmek için uyulması gereken bu kurallar şunlardır:

Takım Oyunculuğu: ‘Başarmak için birlikte çalışmalısınız

Sorumluluk: ‘Her şeyle kendinize aitmiş gibi ilgilenin

Saygı: ‘Birbirinize saygı duyun

Bütünleşme: ‘Faaliyetlerinize başkalarını da katın

İnisiyatif: ‘Yeni şeyleri denemekten çekinmeyin

Hocalık: ‘Takım içinde daima birbirinize yardım edin

Kişilik: ‘Kendiniz olun

Sosyalleşme: ‘Sporda ve hayatta karşılıklı etkileşim elzemdir

Teknik: ‘Temeli bilin

Taktik: ‘Ne yapılacağını bilin

Gelişme: ‘Spor hem ruhu hem bedeni kuvvetlendirir

Öğrenmek: ‘Her gün yeni bir şey öğrenmeye çalışın

Birlikte oynamak: ‘Her oyunun elzem parçasıdır

Yaratıcılık: ‘Spora/Yaptığınız her işe bir şey katın, bir güzellik getirin

Son bir söz: Bu müstesna, bu örnek spor adamının, sadece önemli değil, değerli de olan bu bilge insanın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhu şad olsun, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

BABAM VEFAT EDELİ BUGÜN YİRMİYEDİ YIL OLMUŞ…

06 Ağustos 1998 sabahı çok erken saatte evimin telefonu çaldı. Gece çok geç, sabah çok erken gelen telefonlardan hep korkmuşumdur. Yalova’dan annem arıyordu. Baban vefat etti dedi. Hemen yola çıktık, cenazesini aynı gün Yalova’dan alarak Konya’ya getirdik. Bir sonraki gün vasiyeti gereği Konya’da Üçler Mezarlığı’nda toprağa verdik.

Hani Can Yücel diyor ya: “Hayatta ben en çok babamı sevdim/Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk/ Çarpık bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek/Nasıl koşarsa ardından bir devin/O dürüst, o çalışkan, o mütevazi babamı ben öyle sevdim.” Ben de öyle sevdim babamı.

Vatan sevgisini, yurtseverlik bilincini, Cumhuriyet sevgisini, Atatürk sevgisini bana o aşıladı. Adalet için, hak için, hukuk için nasıl çalıştığını; hiç yakınmadan devletin verdiğine nasıl kanaat ettiğini; devletine, “kimsesizlerin kimsesi olan”, yani kendisinin kimsesi olan Cumhuriyet’ine; hiç kimselere göstermeden beş vakit namazını kılarak Allah’ına nasıl şükrettiğini; akşamları eve yorgun, ama okumak için getirdiği dava dosyalarıyla dinç; halkına, yargısına, adalete, hukuka, devletine, Cumhuriyet’ine hizmet etmiş olmanın gönül rahatlığıyla geldiğini hiç unutmadım, asla unutmam.

Hilmi Yavuz, ‘Yüzler ve İzler’ isimli kitabında kaymakamlıktan emekli olan rahmetli babası Yahya Hikmet Bey için şöyle diyor; “…uzun uzun akmış da denize ulaşıp sükun bulmuş ırmaklar gibi eve döndüğünde, gözleri pırıl pırıl olurdu babamın.” Benim babamın gözleri de eve döndüğünde pırıl pırıl olurdu. Ödülü, çok emek verdiği, başkanlığını yaptığı Yargıtay’ın cenazesine bir buket çiçek dahi göndermemesi, ailesine başsağlığı dilemeyi çok görmesi oldu.

Hepsi geldi, hepsi geçti. Hepsi yaşandı ve bitti. Biz babamızın öldüğü ile kaldık. O gün bugün Cemal Süreya’nın dizeleriyle; “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler” der ve gözyaşı göstermeden ağlarım.

Ve Anadolu’nun sesi, halkın sesi, türkülerimizin sesi Aşık Veysel’in o güzel türküsündeki sözlerini yineler dururum kendi kendime; “Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı/Ben babamı, sen ustanı unutma…

COMPLIENCE-

Geride bıraktığımız yüzyılın en önemli analitik fütüristlerinden ve yönetim bilgelerinden olan Peter F.Drucker’in, benim bu yazımda kısmen referans, kısmen ödünç olarak aldığım ‘Kapitalist Ötesi Toplum’ isimli özgün eserinde yazdığı üzere, iş denilen şey, insanın dünyaya gelmesiyle birlikte var olmuştur.

İş, yani çalışma üzerine yazılmış en eski metin, Antik Yunanlı Hesiod’un M.Ö.800’lerde yazdığı ‘İşler ve Günler’ isimli şiiridir. Bu şiirde, bir çiftçinin yaptığı işler anlatılmaktadır. M.Ö.70-19 yılları arasında yaşayan Virjil’in en güzel Roma şiirlerinden biri olan ‘Georgics’ isimli şiiri aynı gerçekte çiftçilerin iş ve çalışma hayatını anlatan bir şarkılar dizisidir.

Doğu edebiyatında iş ve çalışma hayatı çok fazla işlenmemiştir. Dünyanın bu bölgesinde kayda değer en önemli olay, Çin İmparatoru’nun yılda bir kez elini sapana dokunarak pirinç ekimini kutsamasıdır. İmparatorluk düzeyinde yapılan bu merasim, Çin İmparatorluğunda iş ve çalışma hayatına verilen değerin resmi bir göstergesidir.         

Birer gösteriden ve sembolik jestten ibaret olan iş üzerine yazılmış şiirlerin, yapılmış şarkıların dışında iş ve çalışma konusu, yazılı tarih boyunca ne Batı’da ne de Doğu’da çok fazla işlenmemiştir. Zira iş denilen, çalışma denilen şey, eğitimli insanların, asillerin, varlıklı kişilerin dikkatine değecek, ilgisini çekecek bir şey olmayıp sadece kölelerin yaptığı bir şeydir.

1700’den başlayarak inanılmayacak kadar kısa bir elli yıl içinde zanaat becerilerinin esrarengizliği anlamına gelen ‘techne’ sözcüğü ile organize, sistematik amaçlı bilgi anlamına gelen ‘loji’ sözcüğünün birleşmesinden oluşan ‘teknoloji’ icat edildi.

Ardından Fransa’da ilk mühendislik okulu, Almanya’da ilk tarım okulu açıldı. 1750 ile 1800 yılları arasında patentler, kraliyetin imtiyazlı kullarını zenginleştirecek tekeller olmaktan çıkarılıp, bilginin aletlere, ürünlere ve süreçlere uygulanmasını teşvik etmek için icatlarını yayınlamaya razı olan mucitleri ödüllendirmek için verilmeye başlandı.

Bu durum sadece İngiltere’de mekanik keşifler yüzyılını başlatmakla kalmadı, aynı zamanda zanaatların esrarengizliğine ve gizliliğine de son verdi. Bütün bu gelişmeler giderek tecrübeyi bilgiye, çıraklığı ders kitabına, gizliliği metodolojiye çevirdi.

Bütün bunlar, bizim daha sonradan ‘Sanayi Devrimi’ dediğimiz şeyin, yani yeni bir toplumun ve bu toplumun uygarlık teknolojisinin bütün dünyaya yayılması sonucunda oluşan olağanüstü değişimin temel unsurlarıdır.

Sanayi Devrimi ile başlayan toplumun değişmesindeki bu eşi görülmemiş hız işçi sınıfını doğurdu. Buna bağlı olarak ve zamanla ideoloji olarak Marksizm, sistem olarak komünizm tüm dünyada ağırlığını hissettirmeye başladı.

Yeni oluşan ekonomik ve toplumsal düzenle birlikte iş ve çalışma hayatında işçiler ile işverenler arasında hak ve menfaat ekseninde çatışmalar, gerilimler, kavgalar ortaya çıkmaya başladı ve sonunda hukuk gerilimli bu alana el atmak zorunda kaldı. ‘İş Hukuku’ dediğimiz hem özel hem de kamusal karakterli yeni disiplin böylece ortaya çıktı.

Bu yeni disiplin ile birlikte iş yaşamının kendisi, işçinin, işverenin hakları, görev ve yetkileri hukukun düzenlemesine tabi tutuldu. Daha da ötesi ‘İkinci Kuşak Haklar’ adıyla insan hakları kategorisine dâhil olan sosyal ve ekonomik haklar anayasal haklar arasına girdi ve teminata bağlandı. 

Özü itibariyle bir koruma hukuku olan, yani daha güçlü olan işveren karşısında, daha zayıf konumda bulunan işçiyi koruma anlayışı üzerine kurulu olan iş hukuku ve bu hukuka egemen olan ilkeler ‘sosyal hukuk devleti’ olmanın gereğidir.

Ülkemiz hukuk yaşamı içinde en genç disiplinlerden birisi olmasına rağmen İş Hukuku, avukatlarımızın, akademisyenlerimizin, yerel mahkeme yargıçlarımızın, Yargıtay’ımızın çabaları ve katkılarıyla son derece gelişmiş dinamik bir hukuk dalı haline geldi.

Anglo-Sakson orijinli bir kavram, kurum ve ilke olan ‘compliance’ sözcüğü Türkçe ‘uyma, uyum, razı olma, itaat, uygunluk’ gibi anlamlara gelmektedir. İngilizce ‘acting according to certain accepted standarts’, yani ‘kabul edilmiş belirli standartlara göre hareket etmek’ olarak tanımlanan ‘compliance’ kavramının medikal, telekom, ticaret, ekonomi, bilişim, bilgisayar, askeriye, hukuk gibi çok geniş bir uygulama alanı ve terminolojik karşılığı vardır. Hukuk alanından bir örnek vermek gerekir ise ‘compliance with law’ deyiminin Türkçe karşılığı ‘hukuka uygunluk’ tur. Diğer bir ifade ile yasa koyucunun belirlediği hükümlere uyulması, bu hükümlerin her koşulda uygulanmasıdır.

Şimdilerde ve giderek İş Hukuku alanında da uygulama yeri bulmaya başlayan ‘Labor Law Compliance’, yani ‘İş Hukuku Uygunluğu/Uyumu’ işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş güvenliklerinin gerektirdiği önlemlerin alınması, başta ücretleri olmak üzere maddi ve manevi menfaatlerinin ve diğer haklarının korunması ile ilgili her türlü hukuki ve yasal kurallara ve düzenlemelere uyulması anlamına gelmektedir.

Dal rüzgarı affeder/Ama kırılmıştır bir kere/Her gün yeni bir keder bulur/Yakıştırır göğsüne/ Günler uzar, yıl olur/Aslında hepsi aynı hikaye/Dal rüzgarı affetse bile/Kırılmıştır bir kere/ Cam yapışır, kalp yapışmaz’ Tuna Kiremitçi

BEYDABA’DAN MASALLAR: KELİLE VE DİMNE –

Çocuklara değil büyüklere, hayvanlara dair değil insanlara dair masallar anlatan Ezop’u ve La Fontaine’i yazdık. Şimdi sıra fabl/masal tarzı anlatımı ilk başlatan ve dolayısıyla Ezop ile La Fontaine’nin ustası olan Beydaba’ya ve onun ‘Kelile ve Dimne’sine geldi.

Kelile ve Dimne’nin yazarı olan Beydaba ‘bilgelerin bilgesi’ demektir. Aynı zamanda şair de olan Beydaba, Hintli bir Brahman’dır. Brahman, Hint felsefe geleneğinde hem içkin hem de aşkın olan, hem evrende ve hem de kendisinde mevcut bulunan yüksek varlıkla birleşen ve böylece en yüksek ve nihai hedefe  ulaştığı kabul edilen dünya ruhuna verilen addır. Yani yüksek mevkide/kastta bulunan din adamıdır.

Beydaba, Kelile ve Dimne’yi, sık sık bir araya geldiği, gerek hayat gerekse yönetim ve siyaset hakkında, özellikle de, adalet, vicdan, erdem, acıma, hoşgörü, öfke, nefret, sevgi, arkadaşlık, dostluk konularında sohbet ettiği Hint hükümdarı Depşelim Şah’a ithafen yazmıştır. Eserde anlatılan masallar, aslında hükümdara verilen siyasal öğütlerdir. Bu özelliği itibarı ile kitap, Makyavel’in ‘Prens’ isimli eserine benzer.

Her bölümü bir çerçeve masal ve bu çerçeve masal içindeki masalcıklardan oluşan eser, bu yazım tarzı itibariyle Rusların ulusal simgelerinden olan ve anne figürünün içinde iç içe geçmiş bulunan bebeklerden oluşan matruşkaya benzer.

Eser adını, esere konu olan masallardan birinin kahramanları olan Kelile ve Dimne isimli iki çakaldan alır. Bu çakallardan Kelile ‘doğrunun ve dürüstlüğün’, Dimne ise ‘yalanın ve hilebazlığın’ simgesidir.

Genel geçer ilkelere ve kabullere göre, doğruluk ve dürüstlük insani erdemlerdir ve sadece insan olan insanlarda bulunur. Yalan ve hile ise, insan olmayan, insanlıktan nasibini almamış insanların davranışlarıdır. Her ikisi de insanlık tarihinin bütün zamanlarında ve hemen her toplumda vardır.

Beydaba masallarında doğruluk ve dürüstlük erdemlerini öne çıkarır. Bu erdemlerin insanı insan yaptığına vurgu yapar. Aldatıcı eylemlerden, kötülükten, vicdansızlıktan ve yalandan ise kaçınılması gerektiğini söyler.

Onun için insanlığın ortak tarihinden harmanlanmış ve süzülmüş olan, her biri hak, adalet, doğruluk, dürüstlük gibi evrensel nitelikteki insani değerler konusunda öğüt ve ders veren bu masallar, kadim kültürün yarattığı bir insanlık mirasıdır.  Yazıldığı zamandan günümüze kadar binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen daha hala önemli ve güncel olması bundan dolayıdır.

Beydaba’nın eserini ithaf ettiği Debşelim Şah, çalışmayı, eğlenmeyi sevdiği kadar bilgelerle konuşmayı da seven, onların düşüncelerine değer veren, bu amaçla onlarla sık sık bir araya gelen bir hükümdardır. Bu masallardan birisinde bilgelerle yapılan sohbetin konusu iyiliğin ve bu amaçla cömertliğin yararları üzerinedir. Bu sohbet sonrasında hazinesinin kapılarını halka açan ve dağıtan hükümdar o gece uykusunda bir rüya görür.  Rüyasında nur yüzlü bir ihtiyar, hükümdarın bu cömertliğini över, bundan Allah’ın çok mutlu olduğunu ve kendisini ödüllendireceğini, ödülünü almak için sabah kalkar kalkmaz doğuya gitmesi gerektiğini, orada kendisini bir hazinenin beklediğini söyler.

Sabah kalkar kalkmaz yola çıkan hükümdar, günlerce yol aldıktan sonra bir dağa, dağın eteğinde bulunan bir mağaraya gelir. Mağaranın önünde temiz yüzlü bir ihtiyar oturmaktadır. Hükümdar, bilge ihtiyarla yaptığı uzun ve keyifli bir sohbetten sonra tam oradan ayrılırken ihtiyar bilge hükümdara şunları söyler: ‘hükümdarım bu mağaranın içinde eşsiz bir hazine gizli. Adamlarınıza emredin bu hazineyi bulsunlar.’ Bu sözlerle gece gördüğü rüyayı hatırlayan hükümdar adamlarına haber gönderir ve hazineyi bulmalarını emreder. Sonunda altından, gümüşten, başkaca değerli taşlardan oluşan hazine ortaya çıkarılır ve yanı sıra bir de sandık bulunur. Kilitli olan sandık açılır, içinden beyaz renkli ipek bir levha çıkar. Levhada bu hazinenin Debşelim Şah için hazırlandığı ve gömüldüğü, bu durumun kendisine rüyasında bildirileceği yazılıdır. Sandıkta bir de hazineyi gömdürenin vasiyeti vardır. Bu vasiyetnamenin başlangıcında şunlar yazılıdır: ‘Kalbini mücevherlere bağlama, bunlar dünya nimetidir, gelir geçer. Gelip geçen bu nimetlere ve üzerinde kötü yazan hiçbir şeye itibar etmemek ve bu dünya nimetleri bizi bırakıp gitmeden bizim onları kalbimizden söküp atmamız gerekir. Bu vasiyetteki hakikatlere bağlananlar dünya durdukça saygıyla anılır.’

Aslında bu öğüt, Beydaba’nın ahbaplık ettiği, sohbet ettiği hükümdara verdiği öğütlerin hüküm fıkrasıdır. Vasiyetnamenin devamında hükümdara yol ve yön gösteren masallar içinde masallar anlatılır. Her bir masal bir öğüt niteliği taşır. Bu masalların her birinin ayrı ve kendisine özgü hüküm fıkraları vardır. Okuyalım:

  • Bir hükümdar kendisine bağlı kimselerden birisini diğerlerinden daha çok sevebilir. Ona herkesten daha fazla güvenebilir. Bazı kişiler bundan rahatsız olabilir. Hükümdarın sevgisini çok görebilir, bu durumu kıskanabilir ve bu nedenle o kişiyi hükümdara kötüleyebilir. Onun hakkında çeşitli yalanlar uydurabilir. Böyle bir durumda hükümdar, söylenenlere inanmamalıdır. Kişiliğini iyi tanıdığı, kendisine yakın hissettiği o adamı korumalıdır.
  • Bir hükümdar kötü niyetli insanlardan uzak durmalıdır. Yalancılarla düşüp kalkmamalıdır. İkiyüzlüleri yanına yaklaştırmamalı, insanları birbirine düşürenlere fırsat vermemelidir.
  • Bir hükümdarın çevresindeki insanların içi ile dışı bir olmalıdır. Bu insanlar birbirlerini gerçekten sevmeli, saymalıdır. Yoksa devlet yönetimi aksar. Toplumun huzuru bozulur.
  • Bir hükümdar yüzüne gülen düşmanına karşı dikkatli olmalıdır. Zira eski düşman dost olmaz.
  • Bir hükümdar herkesle dost olmamalı, zarara uğramamak için dostlarını ve arkadaşlarını iyi seçmeli, onları iyi tanımalı, akıllı insanlarla dostluk kurmalı, zekası kıt insanlardan her koşulda ve durumda uzak durmalıdır. Zira dostun akılsızı düşmandan daha tehlikelidir.
  • Bir hükümdar kendi özelliklerinden uzaklaşmamalı, kendisine yabancılaşmamalı, kendi tarzını kendisi belirlemeli, başkalarını taklit etmemelidir. Değil ise zaman içinde kendisi olmaktan çıkar ve tanınmaz hale gelir.
  • Bazı şeylerin korunması elde edilmesinden daha zordur. Onun için kazanılan bir şeyin korunmasına daha çok önem verilmelidir. Değil ise kazanılan da kaybedilir.
  • Yönetim işlerinde aceleci olmamalıdır. Karar verirken çok dikkatli davranılmalı, iyi düşünülmeli, fakat çabuk karar verilmelidir.
  • Bir hükümdarın düşmanları birbirleriyle anlaşabilirler, ona karşı birlikte hareket edebilirler. Bu durumda hükümdar, onlardan biriyle anlaşma yoluna gidebilir. Bu ona karşı küçülmek değildir. Düşmana karşı düşmanla anlaşmaktır.
  • Bir hükümdar kendisine kin ve nefret besleyenlere karşı çok dikkatli olmalı ve onlara asla güvenmemelidir. Zira kin ve nefret girdiği kalpten kolay kolay çıkmaz.
  • Bir hükümdarın en önemli özelliği vicdan sahibi olması, acıma duygusuna sahip bulunması ve adaletli davranması, yönettiği insanların önemli olmayan küçük kusurlarını hoş görmeli ve affetmelidir.
  • Suçlu olmayan kişinin cezalandırılması doğru değildir. Adil bir yönetici başkasını zarara sokmak için cezalandırma yoluna gitmez. Ancak, başkalarına zarar veren bir kişiyi cezalandırır.
  • Bir hükümdar kendisine yakışmayan basit işlerle uğraşmamalı, boş ve sonuçsuz işlere girmemelidir.
  • Hükümdar daima sade ve alçakgönüllü olmalıdır. İnsanlara karşı kendini beğenmişçesine davranmak doğru değildir. Hele başkalarını küçük görmek bir yöneticiye hiç yakışmaz.
  • Hükümdara bağlı kişiler güvenilir olmalıdır. Bir yöneticinin çevresine kötü kişiler toplanırsa, o yönetici ülkesinin yararına iş yapamaz. Bu kötü kişiler kendi çıkarları için birbirleriyle kavga ederler. Onların kötülüklerinin ardı arkası kesilmez. Sonuçta bundan insanlar zarar görür, ülke güçsüz duruma düşer.
  • Ümitsizlik ve karamsarlık bir hükümdar için çok zararlıdır. Çünkü o, birçok konuda halkına örnek olmak zorundadır.
  • Hükümdar kararlı olmalıdır. Doğru bildiği yoldan ayrılmamalıdır.
  • Hükümdar ülkenin birliğini korumak için ülke insanlarını bir arada tutmalı, onların dayanışma içinde ve birlikte hareket etmelerini sağlamalıdır. Zira düşman ne kadar güçlü olursa olsun, dayanışan ve birlikte hareket eden halk karşısında yenilmeye mahkumdur.

Sonuncu öğütten başlayalım ve hüküm fıkrası ‘birlikte hareket etmek’ ya da başka bir deyişle ‘birlikten kuvvet doğar’ ilkesi olan bu öğüt konusunda Beydaba’nın anlattığı masalı okuyalım:

“Gücü malum bir fil, ona tek başına kafa tutması, onunla mücadele etmesi olanaksız olan bir tarlakuşunun zorlukla yaptığı yuvasını ezip geçmiş. Zavallı tarla kuşu file ‘Neden yaptın bunu, benim sana ne zararım oldu? Yoksa gücün bana yettiği için mi yaptın bunu?’ diye sormuş.

Evet’ demiş fil ve devamla ‘ayağımın altında dolaştığın ve gücüm sana yettiği için yaptım.’ diye eklemiş.

Tarlakuşu üzülerek ve öfke içinde arkadaşı diğer kuşların yanına gitmiş. Uğradığı haksızlığı, filin kendisine ve ailesine verdiği zararı anlatmış.

Diğer kuşlar, ‘ne yapabiliriz ki, bizim gücümüz ona yetmez’ diyerek çaresizliklerini dile getirmişler.

Tarlakuşu ‘çaresiz değiliz, yaparız, yeter ki birlik olalım, eğer birlik olursak, gideriz ve gagalarımızla o filin gözlerini oyarız’ demiş ve bütün kuşları birlikte hareket etmek konusunda örgütlemiş.

Kuşlar hep birlikte eyleme geçmişler, gidip filin gözlerini gagalarıyla kör etmişler.

Sonra ne olmuş? Gözleri görmeyen fil uçurumdan aşağıya düşmüş ve ölmüş.

Bir başka masal, ‘Ayıyla Dost Olan Bahçıvan’ Okuyalım:

“Zamanın evvelinde, mekanın bir yerinde, yalnız, yalnız olduğu kadar da mutsuz bir bahçıvan yaşarmış. Hayatta kimi kimsesi yokmuş. Bütün ömrünü, bağı bahçesi için harcamış. Bir gün yine sabah erkenden bahçesine gitmiş. Yalnızlığı aklına gelmiş, hüzünlenmiş, bu yalnızlıktan nasıl kurtulurum diye düşünmeye başlamış. Kendi kendine ‘şimdiye kadar bütün gücümü, enerjimi bu bahçeye harcadım. Çeşit çeşit meyveler, sebzeler, çiçekler yetiştirdim. Adeta bir cennet yaptım bahçemi. Fakat ne oldu sonunda? Mutsuzluğuma çare oldu mu bu güllük gülistanlık bahçe?’ diyerek ah etmiş, vah etmiş.

Haklısın!’ demiş içinden bir ses. Bu sesi dinlemiş ve yalnızlıktan kurtulmaya karar vermiş. Ne yapmalıyım, nasıl yapmalıyım, nereye gitmeliyim diye düşünürken, bakışları, karşıda yükselen yüce dağa çevrilmiş. Nasıl olsa sonuçta beni yalnızlıktan kurtaracak bir eş bulurum orada diye dağa tırmanmaya başlamış. O kadar uzağa gitmiş ki, dönüp arkasına baktığında bahçesi görünmez olmuş. Dağın eteklerine vardığında bahçıvanın içindeki yalnızlık daha da artmış.

Bir süre ara vermiş yolculuğuna.  Yanında getirdiği azık torbasını açmış, sofrasını kurmuş, karnını doyurmaya başlamış. Çok zaman geçmeden ağaçların arasından sevimli bir ayı çıkmış ortaya. Gelip adamın sofrasına oturmuş. Bahçıvanın dili tutulmuş. Ne diyeceğini şaşırmış. Çaresiz azığını ayıyla paylaşmış. Bir süre hiç konuşmadan oturmuşlar. Bahçıvan kalkıp gitmeye hazırlanırken ayı konuşmuş:

– Nereden gelip, nereye gidiyorsun?

Ayının konuştuğunu görünce şaşırmış adam. Şaşkınlıkla da olsa;

– Uzaktan geliyorum, dağa gidiyorum, demiş.

– Ne yapacaksın dağda? diye sormuş ayı.

– Yıllardır yalnız yaşadım. Artık canıma tak etti. Bir arkadaş bulmaya gidiyorum, demiş.

Ayının yarasına parmak basmış sanki. Hop oturmuş hop kalkmış hayvancağız. Bahçıvan bakmış, ayının gözünden yaşlar süzülüyor.

– Yahu niye ağlıyorsun? diye sormuş şaşkınlıkla.

– Ben de aynı dertten şikayetçiyim demiş ayı. Ve şöyle devam etmiş: ‘Ben de yalnızım, ovada bir arkadaş bulurum ümidiyle ben de dağdan ovaya doğru geliyordum.’

Bunu duyan bahçıvan üzülmüş ayının haline ve:

-Ne dersin, bizi kader buluşturdu galiba, gel arkadaş olalım, demiş.

Ayı bu öneriyi sevinçle kabul etmiş. Her ikisi birlikte bahçıvanın bahçesine gitmişler. Günler böylece akıp gitmeye başlamış. Bahçıvanın yalnızlığı bir ölçüde azalmış. Derken günün birinde hiç olmayacak bir şey olmuş. Bahçıvan uyuduğu zaman üzerine konan sinekleri kovalamayı alışkanlık haline getiren ayı, bir gün yine aynı işi yaparken, bakmış ki sinekler bir türlü kaçmıyor. Bunun üzerine ayı yerden kaptığı koca bir taşı sinekleri kovalamak için bahçıvanın sinek üşüşen alnına indirivermiş. Adamcağız böylece göçüp gitmiş öteki dünyaya.

Ne demek gerekir? Ayıdır, ne yapsa yeridir. Ayıdan dost olur mu? Demekten başka!”

Kıssadan hisse: Dostunu, arkadaşını iyi seçeceksin. Zira herkesle dost, herkesle arkadaş olunmaz. Olmayacak kişilerle, dengin olmayanlarla dostluk, arkadaşlık kurarsan eğer, sonunda mutlaka sen zarar görürsün. Onun için dostunu, arkadaşını iyi seçmelisin, akıllı insanlar arasından seçmelisin. Zira dostun aptalı, akılsızı düşmandan ve hatta düşmanın akıllısından daha tehlikelidir!

Kelile’de zaten o nedenle anlatır bu masalı çakal Dimne’ye. Kurnaz çakal Dimne, bunu anlar, anladığı içinde şöyle der Kelile’ye:

– Sen de çok safsın. Ben, efendime kötülük etmek ister miyim hiç?

– Bak Dimne, der Kelile ve şöyle devam eder: Beni kandıramazsın. Alnımda enayi yazıyor mu bir bak bakalım. Aldanıyor görünebilirim, fakat asla kolay kolay oyuna gelmem. Tıpkı akıllı tacir gibi.

– Akıllı tacir mi, o da kim? diye sorar Dimne.

Yeni bir masal daha anlatır Kelile.

– Masal kurnaz bir tacire dairdir. Adı ‘Sabırlı Yılan’ Okuyalım:

“Vaktiyle bir yılan varmış, zamanla yaşlanmış, kurbağa avlayamaz olmuş. Kurbağa dışında bir şey yiyemeyen hayvan, açlıktan ölecek duruma gelmiş. Rüyasında dahi kurbağa eti ve kurbağa kanı görmeye başlamış. Günlerce bu derdine bir çare bulmak için düşünmüş taşınmış. Bin bir türlü plan kurmuş. Sonunda bir yol bulmuş ve ‘en çıkar yol bu’ demiş kendine. Plan gereği kalkıp kurbağalar kralının huzuruna çıkmış. Yılanı gören kral ürkmüş. Bunu gören yılan:

– Korkmayınız efendim, benden size zarar gelmez demiş.

Kurbağaların kralı ezeli düşmanı olan yılanın bu tavrına şaşırmış.

– Ben artık yaşlandım demiş yılan ve şöyle devam etmiş: Geri kalan ömrümü size hizmet ederek geçirmek istiyorum. Hayret ettiniz farkındayım. Fakat size öykümü anlatınca bana hak vereceksiniz. Günün birinde bir kurbağanın peşine düşmüştüm. Amansız bir şekilde izlerken, kaybettim onu. Bir dervişin evine girmişti. Ben de arkasından içeri daldım. Ağzıma yumuşak bir şey dokundu. Hemen ısırdım, meğer dervişin küçük çocuğunun ayağını ısırmışım. Adam beni fark etti. Kaçmaya çalışırken yakaladı beni. Bana kurbağalara binek olarak hizmet etme cezası verdi. Eğer kaytarırsan seni öldürürüm dedi. Ben de bunun üzerine buraya size hizmet etmeye geldim. Artık emrinizdeyim. Nereye isterseniz oraya taşırım sizi.

Yılanın bu kurnaz öyküsüne kurbağalar kralı inanmış. Zavallı kral o günden sonra nereye giderse yılanla gider olmuş. Hiçbir şey yiyemeyen yılanın iyice zayıfladığını gören kral:

Yahu açlıktan ölecek bir duruma geldin. Niçin bir şey yemiyorsun? diye sormuş.

Yılan kendisini acındırarak:

Efendimiz, kurbağadan başka bir şey yiyemem ben. Dervişe, sizin hizmetinizde olacağıma dair söz verdim. Bu durumda kurbağa da avlayamıyorum. Yapacağım bir şey yok.

Kurbağaların kralı yılana acımış ve:

– Ölmek üzerek olan kurbağaları sana vereceğim, demiş. Ve o günden sonra sadece ölmek üzere olanları değil, zamanla sağlıklı kurbağaları da birer ikişer vermeye başlamış.”

Kıssadan hisse. Toplum hayatında ve insanlar arasında da yılan gibi insanlar vardır. Bu insanlar sinsi, yalancı, çıkarcıdır. Bunları iyi tanımak ve onlara inanmamak gerekir. Değil ise ne olur? Sana kendi hemcinslerini, kendi yakınlarını dahi harcatırlar. Onun için insan yüzüne gülse dahi düşmanına karşı dikkatli olmalıdır. Zira eski düşmandan dost olmaz.

Bir başka masal, adı ‘Kekliği Taklit Eden Karga” Okuyalım:

“Karganın biri, kırda bir keklik görmüş. Tüylerinin rengini, sekerek yürümesini çok beğenmiş. Bende böyle yürüyebilirim demiş, keklik gibi yürüyebilmek için denemeler yapmaya başlamış. Denemiş, denemiş ama bir türlü keklik gibi yürümeyi becerememiş. Yapamıyorum diye vazgeçmiş sonunda ve kendisi gibi yürümeye karar vermiş. Görmüş ki, kendisi gibi, eskisi gibi yürüyemiyor. Ayakları birbirine dolanıyor, ikide bir tökezliyor, topallıyor. Eski haline dönememiş ve öylece kalmış. Yani kuşlar içinde yürüyüşü en şekilsiz, en karaktersiz, sekişi diğer bütün kuşlardan daha garip bir kuş olmuş çıkmış.”

Kıssadan hisse: Bir hükümdar, bir insan, kendi özelliklerinden uzaklaşmamalı, kendisine yabancılaşmamalı, başkalarını taklit etmemeli, ne ise o olmalıdır. Değil ise zaman içinde kendisi olmaktan çıkar, kişiliğini kaybeder, tanınmaz hale gelir.

Dal rüzgarı affetse de kırılmıştır bir defa” der eskiler.  Daha yenilerden Tuna Kiremitçi o güzel dizelerinde “ Dal rüzgarı affeder/Ama kırılmıştır bir kere/Her gün yeni bir keder bulur/ Yakıştırır göğsüne/Günler uzar, yıl olur/Aslında hepsi aynı hikaye/Dal rüzgarı affetse bile/ Kırılmıştır bir kere/Cam yapışır, kalp yapışmaz” diye yazar.

Bir Fransız, 1901 Nobel Edebiyat Ödüllü Fransız şair Sully Prudhomme yıllar, yıllar ötesinden ‘Kırık Vazo’ isimli şiiriyle; “Seven el de çok defa, sevdiğini okşarken/Farkında olmayarak, kalbinde yara açar/Kırılır kalp sessizce, hiç mi hiç sezdirmeden/Sevginin çiçeği kısa zamanda solar/…/Kimsecikler göremez olup biten bu işi/Yara büyür gizlice, işler hep daha derin/ Kahredici derdine deva bulmaz o kişi/Billûr gönül kırıldı, dokunayım demeyin.” diyerek ses verir zamanımıza.

Beydaba’da bu seslenişlere ve duygulara ‘İki Güvercin’ isimli masalıyla can ve ruh verir yüzlerce yıl öteden. Okuyalım:

“Bir zamanlar, bir yerlerde yaptıkları yuvalarında birlikte, huzur içinde ve mutlu yaşayan iki güvercin varmış. Birisi beyaz tüylü, beyaz paçalı dişi bir güvercin, diğeri kahverengi paçalı erkek bir güvercin. Karı koca iki güvercin. Bu iki güvercin, ortak yuvalarında birlikte yaşar, birlikte uçar, topladıkları yiyecekleri birlikte yer, mutluluk içinde yaşarlarmış. Kış gelmeden çalışıp didinerek topladıkları buğday ve arpa taneleriyle kışa hazırlanan karı koca güvercinler, kendi aralarında kışa kadar bu yiyeceklere dokunmama kararı almışlar. Bu kararı aldıklarında yağmurdan ıslanan buğday ve arpalar şişkin oldukları için çok görünüyormuş. Derken erkek güvercin bir iş seyahatine çıkmış. Döndüğünde kuruduğu için küçülen ve azalan buğdayları ve arpaları görünce, karısına neden buğdayları kış gelmeden yedin diye bağırıp çağırmaya başlamış. Karısı yemedim dese de erkek güvercinin öfkesi geçmemiş, bağırıp çağırmayı sürdürmüş. İncinen, kırılan karısı yuvayı ve eşini terk etmiş, almış başını uzaklara gitmiş. Kış gelmiş, arpa ve buğdaylar ıslanınca yeniden şişmiş ve eski hallerine dönmüş. O zaman erkek güvercin karısına karşı yanlış yaptığını, haksızlık yaptığını anlamış ve yaptıklarından, söylediklerinden dolayı pişman olmuş. Ben şimdi onsuz ne yapacağım diye kara kara düşünmeye ve ağlamaya başlamış!

Kıssadan hisse. İyice düşünmeden, işin aslı nedir diye araştırmadan, aceleyle ve öfkeyle hareket eder ve sevdiklerimizin kalbini kırarsak eğer, daha sonra ağlamanın, sızlamanın, pişman olmanın hiçbir yararı olmaz. Zira dal rüzgarı affetse de kırılmıştır bir kere. Kırık vazo, kırık cam yapışır belki ama kırık bir kalp bir daha asla yapışmaz! O halde hiç kimsenin kalbini, özellikle de dostlarımızın ve arkadaşlarımızın kalplerini asla kırmamak, incitmemek gerekir. ‘Hayat silgi kullanmadan resim yapma sanatı‘ ise eğer, ki öyledir, kırmaların, incitmelerin üzeri çizilebilir, af da edilebilir belki ama asla silinemez. Neden mi? İz bırakır da onun için!

Ezoptur babası benim kahramanlarımın/Tarihleri uydurma olsa da bunların/Ders alacak doğru şeyler vardır içinde/ Her şeyi konuşur burada, balıklar bile/Bütün söyledikleri bizleredir ama:/ İnsandır eğittiği hayvanlar yoluyla.” Sabahattin Eyuboğlu

EZOP’TAN BÜYÜKLERE MASALLAR!

Çocuklara değil, büyüklere masallar anlatan La Fontaine ile ilgili yazımın sonunda, ‘ileride bir başka zamanda, belki bir daha yazarız … kim bilir, belki de Ezop ya da Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si üzerine yazarız’ demiştim. O zaman, benim öngördüğümden de erken geldi. Hindistanlı bilge ve fabl/masal ustası Beydaba’nın Kelile ve Dimne’sini şimdilik daha sonraya bırakayım ve Ezop ile onun büyüklere dair masalları üzerine yazayım istedim.

Elimdeki kitaplarda, ansiklopedilerde ve Google ablada yer alan bilgilere göre, çocukluğumuzun kahramanlarının babası olan Ezop, M.Ö. VI.yüzyılda yaşamış Eski Yunanlı bir masal ustasıdır. Aslı Frigyalı, yani Anadoludur. Afyon ili, Emirdağ ilçesi, Aziziye kasabası, Hisar köyü yakınlarında kalıntıları bulunan Amorion kenti doğumludur. Yani bizden biridir, bizim buralara aittir. İşi masal anlatmaktır. Anlattığı masalların kahramanları hayvanlardır. O, her ne kadar hayvanların masallarını anlatmayı iş edinmiş ise de aslında bir başka hayvanı, yani insanı anlatır, onu eğitmeyi ve terbiye etmeyi amaçlar.

Bizim işimize gelmeyen şeyleri duyduğumuz zaman, muhatabımıza ‘bana masal anlatma’ diyerek küçümsediğimiz masallar, ister insana, isterse hayvanlara veya doğaya dair olsun, hayatı kolaylaştırmayı, bu konuda işe yarayan sempati, empati gibi duyguları geliştirmeyi, iletişim kurma becerilerini artırmayı öğretir. Sadece bunları değil, vefa ve saygı duymak, kadir kıymet bilmek gibi, takdir ve teşekkür etmek, çalışmak, üretmek gibi toplumsal değerleri ve erdemleri belletir. Masal anlatanların esas amaçları ise, bütün bu değerlerin okuyanları veya dinleyenleri tarafından benimsenmesi ve hayata bilfiil uygulanmasıdır.

Onun için masallar aracılığıyla sadece ahlak dersi verilmez, aynı zamanda öğüt de verilir. Kötü örneklerden hareketle, siz bunları yapmayın, bunlar gibi olmayın, bunları örnek almayın denilir. Beydaba’nın da, Ezop’un da, onların mirasçısı olan La Fontaine’nin yaptığı, yapmak istediği şey budur aslında. Ve masallar, diğer edebi türler gibi, başkaca sanat ürünleri gibi, insanlığın ortak malıdır, birikimidir, aklıdır, deneyimidir, kültür mirasıdır.

Ardıllarından olan ve ondan çok etkilenen La Fontaine gibi fabllar, yani masallar anlatan, masallarının bütün kahramanları hayvanlar olan, hayvanları konuşturan Ezop, anlattığı masallarda nazım/şiir tarzını kullanan La Fontaine’nin aksine, nesri, yani düz yazıyı tercih etmiştir.

Onun masalları da La Fontaine’nin, Beydaba’nın masalları gibi didaktiktir, yani eğitici, öğretici, ders vericidir. O da her masalını bir hüküm fıkrasıyla, yani bir kıssadan hisseyle veya bir öğütle sonlandırır.

Ezop’un anlattığı masallar da, La Fontaine’nin, Beydaba’nın masalları, bizim Nasrettin Hoca’nın fıkraları gibi, okuyanları hem güldürür hem de düşündürür. Ve hatta iki defa, üç defa düşündürür.

Ezop’ta, tıpkı La Fontaine ve Beydaba gibi çok iyi bir gözlemcidir. Hem insanları, insan davranışlarını ve karakterlerini hem de hayvanları, hayvan davranışlarını ve karakterlerini izleyen ve gözleyen Ezop, bu gözlemleriyle biz insanlara ayna tutar. Yani aslında hayvanları değil, bize, biz insanları anlatır. Onun için Ezop’un masallarının en önemli özelliği, gözleme dayalı olması, eleştirel bir nitelik taşıması, deneyimlenmiş olaylara dayanması, okuyanları sorgulamaya ve özeleştiri yapmaya davet eden bir kurguya ve içeriğe sahip bulunmasıdır.

Ezop’un aslı köledir ama kendisi asla köle ruhlu değildir. Aksine, her durumda ve koşulda, kişilikli, karakterli bir duruşa ve söyleyişe sahiptir. Mesela, efendisi ‘pazara git, pazarda en iyi ne varsa onu al getir’ der. O pazara gider, en iyi bu diye dil alıp getirir.  Sonra o dilleri bir güzel soslar ve pişirir. Konuklar dili severler ve onun yemek seçimini överler. Ama her gün dil yemekten bıkarlar ve dil yemeğini kötülemeye başlarlar. Bunu gören efendisi ‘ben sana pazarda en iyi ne varsa onu al demedim mi?’ diye kızar. O aldırmaz, ‘dilden daha iyi ne var ki? Toplum yaşamının bağlayıcısı dildir, o bilimlerin anahtarıdır, hakikatin ve aklın organıdır; onunla kentler kurulur, yönetilir, yıkılır; onunla eğitim verilir, insanlar ikna edilir; Tanrılar onunla kutsanır’ diyerek efendisine karşı durur.

Onu köşeye sıkıştırdığını düşünen efendisi, bir sonraki gün ona ‘peki, öyleyse bugün pazara git ve bana en kötü şey ne ise onu al getir’ der. Ezop pazara gider ve yine dil alıp getirir. Efendisi ‘daha geçen gün pazardaki en iyi şey diye dil aldın getirdin, bu defa da en kötü şey diye yine dil alıp getirdin, bu nasıl bir iştir’ der ve ona kızar. Ezop hiç istifini bozmaz, lafı eveleyip gevelemez ‘dünyadaki en kötü şey dildir, bütün kavgaların anası odur, bölünmeler, kavgalar, savaşlar hep onun yüzünden çıkar’ diyerek kendisini savunur.

Bu hikayenin kıssadan hissesi şudur: diline sahip olacaksın, onu iyi kullanacaksın, olur olmaz şeyleri söylemeyeceksin, terbiyesizlik etmeyeceksin, muhatabını incitmeyeceksin, tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır diye düşüneceksin. Dilini böyle kullanırsan eğer, dil en tatlı şeydir. Yok, eğer böyle yapmayıp da dilini kötü kullanırsan, terbiyesizlik edersen, kötü sözler söyleyip karşındakini incitirsen, sonuçlarına katlanırsın, ya etrafındakilerle kavga edersin ya da dostlarını, arkadaşlarını kaybedersin, zira böyle kullanılan dil, en kötü, en tehlikeli, en zararlı şeydir.

Rus çocuk kitapları yazarı Valeri Suslov’un, ‘Fil mi? Balina mı? Kaplan mı? Aslan mı? Daha güçlüdür? En Güçlü Olanlar Kimlerdir? Krallar mı? Padişahlar mı? Şahlar mı? Zalimler mi? Yeteneksiz Yöneticiler mi? Ezenler mi? Başkasının Sırtından Geçinenler mi? Topu, Tüfeği Olanlar mı? Yoksa Tankı Olanlar mı?’ başlıkları veya soruları altında, en güçlü olanı tartıştığı, karşılaştırdığı ve bulmaya çalıştığı bir kitabı var.

Suslov’un çocuklar için yazdığı bu kitabın adı ‘Kim Daha Güçlü? Suslov’un bu çalışmasında sorduğu az yukarıda sunduğum soruları daha da çoğaltabilir ve hatta güncelleştirebiliriz: ‘Kimin Babası ya da Abisi Daha Güçlü? Benim Babam mı, Senin Baban mı? Benim Abim mi, Senin Abin mi? Senin Arkan mı Daha Güçlü, Yoksa Benim Arkam mı? Senin Takımın mı Daha Büyük, Yoksa Benim Takımım mı? En Büyük Başkan Bizim Başkan mı, Değil mi? Senin Liderin mi En Büyük, Yoksa Benim Liderim mi?

Evet, bunların tamamı önemli sorulardır, sadece çocuklar için değil, biz yetişkinler için de önemli olan sorulardır. Neden mi? Biz de olmayan gücü başkalarında, yani babamızda, abimizde, bizi arkalayanlarda, takımımızda, liderimizde ararız, onlarla kişilik buluruz, övünürüz, iş hayatımızda olsun, özel hayatımızda olsun bu sorulara verdiğimiz yanıtlara göre pozisyon alırız da onun için! Bu da beraberinde, bizi eyyamcılığa, güce tapmaya, itaat ve biat etmeye, birilerinin tetikçisi, adamı, emir eri olmaya, sonuç itibariyle kendimizden vazgeçmeye götürür.

Ezop’da kim daha güçlü sorusuna takılmış ve güneşle rüzgar arasında hangimiz daha güçlüyüz diye bir tartışma başlatmış ‘Güneş ve Rüzgar’ isimli masalında.

Rüzgar, ben daha güçlüyüm, bunu sana kanıtlayacağım demiş güneşe. Karşıdan gelmekte olan paltolu yaşlı adamın paltosunu ondan daha hızlı çıkaracağı hususunda güneşle iddiaya girmiş. ‘Du bakali ne olacak’ demiş güneş ve durumu izlemek için bulutun arkasına çekilmiş. O anda çok şiddetli bir rüzgar çıkmış. Rüzgar şiddetini artırdıkça paltosunu koruma telaşına düşen adam, paltosuna daha kuvvetli şekilde sarılmaya başlamış. Rüzgar esmiş, esmiş, sonunda gücümü kanıtladım demiş ve durmuş. O zaman gücümü gösterme sırası bana geldi demiş güneş, bulutların arkasından gülümseyerek ve yavaş yavaş çıkarak kendisini yaşlı adama göstermeye başlamış. Az sonra kan ter içinde kalan yaşlı adam, oflayarak, puflayarak paltosunu çıkarmış.

Bu masalın kıssadan hissesi şudur: haddini bilen, kendini bilen, kendisine güvenen, sırasını bekleyen, zamanlama yapan herkesin bir gücü vardır. Bu güç, kimilerinde akıl ve bilgi, kimilerinde mevki, makam, kimilerinde para, kimilerinde ise kaba kuvvettir. Bütün mesela sahip olunan gücü yerinde ve zamanında kullanabilmektir. Rüzgar da bir güçtür, güneş de. Deveden büyük fil vardır. Aslanın, ayının kaba gücü tilkide yoktur ama tilkinin de bir gücü vardır ve o güç kurnazlığıdır. Onun için güçleri yarıştırmaya hiç gerek yoktur. Kötüye kullanılan, yerinde ve ayarında kullanılmayan her güç ezer geçer, her güç zarar verir çünkü.

Karıncanın gücü çalışkanlığıdır mesela. Ezop ‘Karınca ile Ağustosböceği’ isimli masalında, hem karıncanın çalışkanlığını hem de tedbirli olmasını, geleceğini düşünmesini ve planlamasını anlatır. Masalı bilirsiniz ama yeri geldi diye bir de ben anlatayım size. Karınca yaz boyunca çalışır, çalışamayacağı, yerin altına çekileceği soğuk kış günleri için hazırlık yapar, bu amaçla yiyecek toplar. O kadar düşünceli ve tedbirli olmayan ağustosböceği, yaz boyunca gününü gün eder, gezer, tozar, oynar, şarkı söyler, eğlenir. Kış gelir, yaz boyu çalışan, kış için hazırlığını yapan, yiyeceğini stoklayan karıncanın keyfi yerindedir. Yerin altında güvendedir, yiyeceği bol, ısınması çok iyidir. Peki, ağustosböceği ne haldedir? Bir lokma yiyeceğe muhtaç durumdadır.

Kıssadan hisse: Hayatı ıskalama, bugünü yaşa ama geleceğini de düşün ve planla! Değil ise aç kalır, başkalarına muhtaç olursun. ‘

Hayatta başarılı olamayan, olamadığı için de onu bunu kıskanan, öyleydi, böyleydi diye başkalarını yaftalayan, yargılayan, kimseleri beğenmeyen, sahip olmadığı, olamadığı şeyleri kötüleyen, başına her ne geldiyse kusuru, kabahati kendisinde değil, başkalarında arayan, yaratamadığı için yıkan, bekçi köpeği gibi mahallede ne oluyor, apartmanda ne oluyor, iş yerinde ne oluyor, kim ne yapıyor diye merak eden, bu amaçla onu bunu gözetleyen, onun bunun dedikodusunu yapan insanlar vardır. Bir de herkesin siyasi görüşünün çetelesini tutan düşünce polisleri vardır. Bu polisler, o böyledir, bu şöyledir diye önüne gelen herkesi karalar, yaftalar ve yargılar. Bizim atasözlerimiz arasında olan ‘kedi uzanamadığı ciğere mundar/pis der’ sözünün söylenmiş olmasının nedeni de aramızda bu tür insanların var olmasından dolayıdır.

Böyle insanlar Ezop’un zamanında da vardır. Masalı bilirsiniz ama ben bir kez daha hatırlatayım: Çok acıkan tilki bir bağa girmiş. Hem açlığından hem de üzümlerin iştah açıcı görüntülerinden dolayı karnını doyurmak istemiş. Ama bir türlü o güzelim üzümlere yetişip onları yiyememiş. Bakmış ki olmuyor, üzümleri yiyemiyor, vazgeçmiş ve ‘aman demiş, hiç de önemli değil, zaten hepsi çok ekşiydi.

Kıssadan hisse: Hiç kimse hakikat tekeline sahip değildir. Sen de değilsin, ben de değilim. Benim gibi düşünmeyen sen de değerlisin, senin gibi düşünmeyen ben de değerliyim. Sana da ihtiyaç var, bana da. Her görüş, her siyasi görüş saygıya değerdir. Az ya da çok hakikat içerir. O halde, senin gibi düşünmeyenleri ötekileştirme, yargılama, yaftalama, kimsenin siyasi görüşünün çetelesini tutma, düşünce polisliği yapma.  Bu birincisi. İkincisi, elde edemediğin, yapamadığın, sahip olamadığın şeyi kötüleme. Ben yapamadım, ben başarılı olamadım de ve bir daha dene!

Yaradılıştan kötü olan, naturası, fıtratı bozuk olan, öyle oldukları için de iyiliğin bilgisine sahip bulunmayan, hiç kimseye iyilik yapmayan, yapsa da iyilik yaptığı kişiyi kendisine borçlandırmak, gebe bırakmak ya da kendi çıkarı veya arka plan düşüncesi için yapan ve bütün bunları yapabilmek için yüzlerine iyilik meleği maskesi takan, ikiyüzlü, riyakar, samimiyetsiz insanlar vardır. Ezop, ‘Kurt ile At’ isimli masalında, bu sahte iyilik meleklerinin marifetlerini anlatır, foyalarını ortaya çıkarır.

Hikaye şöyledir: Kurt bilirsiniz arpayı sevmez ve yemez. Ama bir gün kurdun yolu arpa tarlasına düşer. Öylesine gelip geçer tarladan. Sonra yolda önüne bir at çıkar. Atı gören kurt, ata ‘ben de seni arıyordum. Şurada arpa buldum, karnım tok olduğu için ben yemedim, aç olan bir kardeşim yesin diye düşündüm ve sana sakladım, sen ye, ben de keyifle seni seyredeyim’ der. Kurdun kurtluğunu ve arpa yemediğini bilen, onu iyi tanıyan at, kurdun bu sözlerine kanmaz ve şunları söyler: ‘ben seni bilmez miyim, sen arpayı sevsen beni hiç düşünmezdin, karnını doyurur keyfine bakardın.

Ezop bu masalıyla, samimiyetin, açık sözlülüğün erdemine, iyiliğin bilgisine sahip olmanın önemine ve değerine vurgu yapar ve ‘ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün’ der. Kime mi? Yalancılara, ikiyüzlülere, sahtekarlara, maskeli dolaşanlara, arka plan düşünce ve hesapları olan samimiyetsiz insanlara.

Ezop’un ‘Ayı İle Tilki’ masalı da böyleleri içindir. Şimdi yeri gelmiş iken onu da anlatayım:

Ayının biri, ‘Ben insanları severim; ölülerini onun için yemem’ diye caka satıyormuş. Bunu duyan tilki, ayıya: ‘Keşke ölülerini parçalasan da dirilerine dokunmasan!’ demiş.

Kıssadan hisse: ikiyüzlülük yapma, yalan söyleme, caka satma, poz yapma, maskeli dolaşma, bir gün foyan meydana çıkar ve utanırsın sonra.

Çok konuşan, boş konuşan, konuşması gerektiği zaman susan, konuşsa da suya sabuna dokunmayan insanlar vardır. Böyleleri, ortalık sakinken, kendileri için herhangi bir risk, tehlike yok iken konuşur da konuşur. Demokrasi üzerine, hak, hukuk üzerine, özgürlükler üzerine nutuk üstüne nutuk atar. Ortalık biraz karıştı mı, böylelerini ara ki bulasın. İnlerine çekilirler, konuşmak için tehlikenin geçmesini, ortamın normalleşmesini beklerler. Böylelerine tatlı su demokratı denir. Böyleleri hem hayvanların dünyasında hem de insanların arasında vardır. Cemal Süreya şu dizelerini onlar için yazmıştır mesela: ‘…Dibe çökerler devinim evrelerinde, / Durgun dönemlerdeyse kurbağa pislikleri gibi / Yan yana omuz omuza bitişe bitişe. / Suyun yüzüne yükselirler / Giderek renkleri koyulaşır. / Avukattırlar. / Günoğludurlar. / Nilüferleri kararta kararta, / Kalırlar orda…

Kurbağaların sadece pislikleri değil, kendileri de böyledir. Ezop ‘Kurbağa ile Aslan’ masalını bunlar için yazmıştır. Okuyalım: Bir gün aslan kırda dolaşırken bir ses duymuş. İrkilmiş. ‘Nedir acaba bu?’ diye sormuş kendine. Sonra ‘ne yaman hayvandır bu, sesine baksana, ne gürültü, benden baskın çıkar belki ve şuracıkta paralar beni, en iyisi saklanayım da hiç olmazsa canımı kurtarayım’ demiş ve saklanmış bir yere. Aslanı fark eden kurbağa tehlikeyi sezmiş, o da bulduğu en yakın yere saklanmış. Ama kurbağanın saklanması aslanın gözünden kaçmamış. Bu saklanan kimdir diye biraz daha yaklaşmış. Bir de ne görsün? Bir kurbağa.  ‘Vay kerata vay’ demiş aslan, sonra arkasını şöyle getirmiş: ‘Boyuna posuna bakmazsın, dünya kadar gürültü yapar, herkesi rahatsız edersin. Duyan da seni bir şey sanıp korkar. Kendinden güçlüsünü gördün mü, bu defa korkar, siner, susar, saklanırsın.’ Olmasan da olur demiş, yakalamış kurbağayı saklandığı yerde ve basmış tekmeyi orada öldürmüş kurbağayı.

Kıssadan hisse: Bir insanı konuştuğundan daha çok sustuğundan tanırsınız. Bu birincisi. İkincisi, hani kilise düğünlerinde papaz cemaate ‘itirazı olan, söyleyecek sözü bulunan varsa, şimdi konuşsun, değil ise ebediyen sussun’ der ya. İşte, onun gibi bir şey! Konuşman gerektiği zaman, sana ihtiyaç duyulduğu zaman konuşmuyorsan, sonra da konuşma ve sus. Sus da hem yaptığın gürültüden rahatsız olmasın kimse, hem de insanlar seni bir şey sanmasın!

Atinalıların nefret ettiği kral Pisistratus’un zamanında Ezop Atina’ya gitmiş. Görmüş ve dinlemiş ki, bütün Atinalılar kraldan şikayetçi. Bunun üzerine Atinalıları gelenin gideni aratacağına ikna etmek için onlara ‘Kral Arayan Kurbağalar’ masalını anlatmış. Okuyalım:

Çok eski zamanların birinde geveze kurbağalar yaşarmış büyük bir gölde. Kimse karışmazmış onlara, kendi kendilerine mutlu ve özgür bir şekilde yaşarlarmış. Sıkılmışlar, içlerinden bazılarının olur olmaz zamanda bağırmalarından, gürültü yapmalarından rahatsız olmuşlar. Tanrı Zeus’un kapısını çalmışlar, durumu anlatmışlar ve ondan kendilerini yönetmek, düzeni sağlamak için başlarına bir kral göndermesini istemişler. Zeus ‘başka derdiniz yok mu, sonra çok pişman olursunuz’ demiş ve geri göndermiş kurbağaları.

Bir zaman sonra yeniden gelmişler, o kadar çok bağırıp çağırıp gürültü yapmışlar ki, Zeus mecbur kalmış ve eline geçirdiği bir odun parçasını işte kralınız bu diye gölün ortasına fırlatmış. Kral geldi diye korkan kurbağalar seslerini çıkaramaz olmuşlar. Bir zaman sonra genç bir kurbağa şu kralı yakından göreyim diye odun parçasına yaklaşmış, dokunmuş önce, bir tepki görmeyince üzerine çıkmış tepinmeye, zıplamaya, cıyaklamaya, vıraklamaya başlamış. Bu durumu izleyen ve kraldan hiçbir tepki gelmediğini görerek cesaretlenen göldeki diğer kurbağalar, krallarının yanına koşmuşlar, üzerine çıkmışlar, tepinmeye, zıplamaya, vıraklamaya başlamışlar.

Sonunda Zeus’un gönderdiği kral pis ve yosunlu bir hale gelmiş, hem bundan dolayı hem de otoritesi olmadığı için kurbağalar bu kraldan kurtulmak için yeniden Zeus kapısını çalmışlar ve ondan yeni bir kral göndermesini istemişler. Kurbağaların gürültüsünden, şamatasından, gevezeliğinden bıkan Zeus dayanamamış ve onlara iyi bir ders vermek için yeni bir kral göndermiş. Bu kral bir yılanmış. Her gün bir kurbağa yutan, gölde ne varsa yiyen, kurbağalara yiyecek bir şey bırakmayan yeni kral kurbağaların başına bela olmuş.

Kurbağalar ‘yandık Zeus bizi bundan kurtar’ diye vıraklayarak bir kez daha Zeus’un kapısına dayanmışlar. Bunun üzerine Zeus şöyle demiş: ‘Size önce iyi bir kral gönderdim, değerini bilemediniz, bir yenisini gönderdim, ondan da memnun olmadınız, eğer mevcut kralın yerine bir yenisini göndermemde ısrar ederseniz, bu defa daha kötüsüne razı olmak zorunda kalabilirsiniz.’ Zeus’un bu sözleri üzerine kurbağalar durumlarına razı olmuşlar ve yeni bir kral istemekten vazgeçmişler.

Kıssadan hisse: Beterin beteri, kötünün daha kötüsü vardır. Onun için elinizdekinin, sahip olduğunuzun değerini bilin. Bilmezseniz eğer, gün gelir onu da arar duruma düşer ve sonra çok pişman olursunuz. Gelen gideni aratır zira.

Ama bu her zaman böyle de olmayabilir. Bektaşi’nin iki testi şarap hikayesinde olduğu gibi, diğer alternatifler daha henüz denenmemiş olsa da, denenen, ne olduğu, ne olmadığı belli olan mevcut kraldan/iktidardan/yönetimden daha kötüsü de olmayabilir.

Kraldan çok kralcılar vardır. Kralın adamları, tetikçileri vardır. Kendi gücü, kişiliği, adamlığı, özgürlüğü ve özerkliği olmayan, her biri ayrı bir kukla olan böylelerinin ipleri başkalarının elindedir. Bu kuklaların efendileri vur derler, kuklalar vurur, yürü derler kuklalar yürür, dur derler kuklalar durur.

Ezop’un bu kuklalara dair de bir masalı vardır. ‘Duvar ile Çivi’ Okuyalım: Duvar, hoyratça, acımadan, önünü arkasını düşünmeden canını acıtan çiviye: ‘Ben sana ne kötülük ettim de, sen beni böyle deliyorsun?’ diye sormuş. Çivi: ‘Benim seninle bir işim, bir derdim, bir sorunum yok. Görmüyor musun? Beni de arkamdan itiyorlar!’ demiş.

Peki! Ezop bu masalıyla ne demek istemiş? Başkasının adamı olma, adam ol. Adam olmazsan eğer, birilerinin adamı olursan eğer, değerin olmaz, saygınlığın kalmaz, birileri seni hep arkandan iter, insanlara zarar verirsin ve sonunda başın belaya girer.

Bazı insanlar vardır. Hem severler hem de döverler. Nerde dost, nerde düşman olduklarını bilemezsiniz, dost mu, düşman mı anlayamazsınız. Böyleleri, sizin iyi günlerinizde, kendilerinin kötü günlerinde ben seni severim diye yanınıza gelirler, işleri bittikten sonra ortadan kaybolurlar ve bir süre hiç görünmezler. Sadece ortadan kaybolmakla kalmazlar, arkanızdan da ileri geri konuşurlar, olur olmaz bir dolu laf ederler. Bir zaman sonra bir nedenle yine ortaya çıkarlar. Aynı teranedir sürer gider böyle. Bu yapıdaki insanların hepsi mutlaka kötü değildir. Sadece duyguları, düşünceleri, tercihleri, kişilikleri henüz olgunlaşmamıştır. Bir kısmı da kötüniyetli ve çıkarcıdır. Kötü olsunlar ya da olmasınlar, kötüniyetli ve çıkarcı olsunlar veya olmasınlar, bu tür insanların istikrarı olmadığı gibi dengeleri de yoktur. Kendisini, dahası ne istediğini ve ne istemediğini bilmeyen ya da çok iyi bilen bu insanlar, böyle oldukları için, bir gün sizi öperler, ertesi gün ısırırlar. Ve dolayısıyla sizi sadece şaşırtmakla kalmazlar, sizin dengenizi de bozarlar ve giderek duygularınıza zarar vermeye başlarlar. En iyisi böylelerinden uzak durmaktır.

Ezop Usta, ‘Köpek ile Tavşan’ isimli masalında tam da bunu anlatır. Okuyalım: Av köpeğinin biri bir tavşan yakalamış. Köpek, tavşanı bir ısırır, bir ağzını, burnunu yalarmış. Tavşan dayanamamış, ‘Ayol!’ demiş ve sonra şöyle devam etmiş ‘ya ısırmayı bırak, ya öpmeyi bırak, bırak da, dost musun, düşman mısın anlayayım.

İşte böyle bir şey! Hayvanları, pardon insanları La Fontaine’den, Ezop’tan dinledik. Sıra geldi Beydaba’ya. Sağ olursak, sağ kalırsak eğer, bir daha ki sefere onu yazar, onu okuruz.

Hoş Kalın, Hoşça Kalın!

Erdemli insanın üzerine titrediği şey karakterdir, bayağı insanın üzerine titrediği şey ise makam ve mevkidir.’ KONFÜÇYÜS

FAZİLET MÜCADELESİ-

Amerika Birleşik Devletleri’nin eski başkanlarından John Fitzgerald Kennedy, 1956 yılında ve daha henüz genç bir senatör iken yazdığı Türkçeye ‘Cesaret ve Fazilet Mücadelesi’ olarak çevrilen ve bu isimle yayınlanan ‘Profiles In Courage/Cesaret Profilleri’ isimli kitabında siyaseti cesaret ve erdem boyutuyla inceler.

Kitabını takdim ederken, ‘Bu eserin konusu medeni cesarettir’ diyen Kennedy, Amerikan siyasi tarihinden cesaret ve erdemle ilgili somut örnekler verir ve aslında insani bir meziyet olmayan, her insanda bulunması gereken asgari bir özellik olan erdeme Ernest Hemingway’den yaptığı şu alıntıyla yollamada bulunur: ‘Her türlü baskıya rağmen erdem.’

Kennedy’nin kitabında incelediği sekiz cesur siyasi figürden birisi olan Cumhuriyetçi Parti Nebraska Senatörü George W.Norris yapılacak bir oylamada, kullanacağı oy üzerinde partisinin baskı kurması üzerine senatoda yaptığı konuşmada şunları söyler: ‘Herhangi bir partinin veya şahsın aleti, kölesi, uşağı olarak zafer arabalarında gezmektense, temiz bir vicdanla siyaset hayatından çekilir giderim daha iyi! Ne dostlarının ne de düşmanlarının güvenip saymadığı ihtiyar bir politika kurdu olarak bu hayata devam etmektense bir kenara çekilmeyi ve hem dostlarım hem de düşmanlarım tarafından daima düşüncelerine bağlı kalan ve doğru bildiği yoldan şaşmayan bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim!

Amerikan siyasetinin dürüst, temiz, onurlu, cesur kişilerinden başkaca örnekler de veren Kennedy daha sonra şunları yazar: ‘Geçmişteki cesaret ve fazilet örneklerini unutan bir millet, mevcut liderlerinden cesaretli ve erdemli davranışlar beklemesini bilmediği gibi, bu özellikleri mükâfatlandırmaktan da aciz kalacaktır… Siyaset adamının milli menfaat uğruna kendi çıkarlarından fedakârlık etmesi beklenir. Bir tek ilke için her rütbeyi, itibar ve güvenliği tepmesi istenir.

Siyaset, en geniş anlamda, insanların bugünlerini, yarınlarını, yani hayatlarını düzenleyen genel kuralları koymak, korumak, toplumun gereksinimlerine bağlı olarak gerektiğinde bunları değiştirmek için yapılan bir insani faaliyettir. Bu bağlamda siyaset, bir şey olmak adına değil, bir şeyler yapmak adına ve yine bir düşünce, bir inanç uğruna, bir düşünceye karşı ve bir düşünce temelinde yapılan bir iktidar mücadelesidir.

Bu tanım çerçevesinde siyaset, gazeteci Ertuğrul Özkök’ün yazdığı gibi ‘…bir şövalyeler mücadelesidir. Çalılıklar arasında saklanıp oraya buraya uzaktan kumandalı mayınlar koyan, göğüs göğse mücadeleyi göze alamayan, hayatı kalleş pusuların kuytularında geçmiş cücelerin savaşı değildir. Bana göre siyaset, belden yukarı yapılan bir grekoromen zarafetidir. Bana göre siyasetin; yani mertçe siyasetin tabiatında belden aşağı vurma pespayeliği yoktur.

O halde siyasetin, dürüstlükle, ilkeli, onurlu ve erdemli bir şekilde yapılması gerekir. Zira Platon’un da söylediği gibi ‘Yapılan iş her ne olursa olsun, erdem olmayınca elde edilecek her şeyin ve yapılacak her işin sonunda utanç ve kötülük vardır.’ Esasen yapılan iş, ister siyaset, isterse ticaret olsun veya arkadaşlık, dostluk gibi gündelik hayatın diğer insani ilişkileri olsun, erdem içinde yapılmıyor ve kişisel çıkarlar için yapılıyor ise eğer, La Rochefoucauld’un işaret ettiği üzere ‘Irmakların denizde kaybolup gitmesi gibi, erdemler de çıkarların içinde öylece yok olup giderler.

Pek çok insan gibi kişisel olarak ben de aynı inançta veya düşüncede olmasam dahi, bir düşüncenin kavgasını inanarak ve dürüstlükle veren, o yolda kararlı bir şekilde yürüyen ve onuruyla mücadele eden insanlara hem değer verir, hem de saygı duyarım. Ama makam, mevki gibi bir şey olmak dışında hiçbir düşüncesi, hiçbir pozitif hedefi, planı, programı, projesi olmayan, yürüttüğü görevde herhangi bir başarısı bulunmayan kişilerin, oturdukları koltukları muhafaza etmek için daha düne kadar küfrettikleri birileriyle ittifaklar kurmalarını, kurdukları bu ittifaklarla kendilerine yeni pozisyonlar sağlamaya çalışmalarını asla erdemli bir davranış olarak görmem. Her kim olursa olsun, bunu yapanlara şahsen değer vermediğim gibi saygı da duymam.

Peki, insan hayatının hemen her alanında varlığını aradığımız, yokluğunda kirlendiğimizi hissettiğimiz beş harften oluşan şu erdem kavramı nedir ve neye hizmet eder? Kennedy’nin üzerine kitap yazdığı cesaret nedir? Hiçbir şeyden korkmamak mıdır, yoksa neden korkacağını ya da korkmayacağını bilmek midir? Cesaretle erdem arasındaki bağlantı ya da ilişki nedir?

Homeros’un şiirlerinde ‘her türlü üstünlük veya erdem için kullanılan’ cesaret kavramının kökünü ilk önce Antik Yunan’da buluruz. Aslında hem ahlaki hem de felsefi bir kavram olan cesaret, en saf haliyle insani bir erdemdir ve daha henüz ahlaki anlamda kullanılmadan önce Antik Yunan’da ‘bir varlığın yerine getirmesi gereken işlevi en iyi biçimde yerine getirmesi’ olarak tanımlanmıştır.

Başta Sokrates olmak üzere diğer bütün filozofların üzerinde düşündükleri, söz söyledikleri felsefenin başat kavramlarından birisi ve hatta birincisi olan erdem kavramının kökü de yine Antik Yunan’a, Kıbrıslı Zenon’un kurduğu Stoacı felsefeye dayanır.

Onun için erdem ve cesaretle ilgili yukarıdaki soruların yanıtını vermezden önce, felsefe nedir, ne işe yarar sorularının yanıtını vermek gerekir.

Rus asıllı Amerikalı düşünür ve yazar Ayn Rand’ın özlü ifadesi ile felsefe; ‘kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi olmadığı gibi, oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu da değildir. Felsefe, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve gerçek ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir. Felsefe, insan yaşamındaki en temel unsurdur. Felsefe, insan aklını ve karakterini, ulusların kaderini biçimlendiren asıl güçtür. İnsanın tercihi bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, fakat sadece hangi felsefeye sahip olma konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır…Neden onursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, yaşamınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden – ya beden, ya ruh – gibi, – ya akıl, ya kalp – gibi, – ya güvenlik, ya özgürlük – gibi yapay seçimlerden kaçmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz? Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı ret etmişsiniz, yitirmişsiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme çarpıldı diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz. Aklınızı takip etmedikçe, hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça, başkalarının tercih ettiği bir yaşama mahkum olacaksınız. Felsefe, yaşamı sorgulama, varoluşu anlama, aklı ve mantığı kendi mutluluğunuz için kullanma aracıdır. Felsefe, entellerin bir araya geldiklerinde, kafanızı karıştırmak için yaptıkları laf kalabalığı değildir.

Peki, cesaret nedir, erdem nedir? Bunlar neye yarar, bu ikisi arasında hangi noktada bağlantı vardır?

Vikipedi cesareti ‘aynı zamanda yiğitlik, kararlılık, ataklık ve dayanıklılık özelliklerini de içeren, korku, acı, risk, belirsizlik veya tehdit ile başa çıkabilme yeteneği’ olarak tanımlıyor ve ‘fiziksel cesaret’, ‘ahlaki cesaret’ şeklinde ikiye ayırıyor. Fiziksel bir acı, zorluk veya ölüm tehlikesi ile yüzleşme sırasındaki cesareti tanımlarken, ‘ahlaki cesaret’ kavramına yer veriyor ve bunu ‘utanç, skandal veya şevk kırıcı bir eylem veya durum karşısında etik davranma’ olarak nitelendiriyor.

Napolyon’un ‘taklit edilemeyecek tek eylem’ diye tanımladığı cesaret, bir yönüyle insanın kendisi olmak için attığı bir adımdır, tabii atabilirse. Cesaret korkunun olmaması demek değildir. Korku vardır ve bu insani bir duygudur. Yani insan korkar. Cesaret korkuya rağmen ilerlemektir, korkuya teslim olmamaktır. Aptal ve cahil cesaretini bir kenara bırakırsak eğer, cesaret, mevcut veya olası tehlikeler karşısında aklın kullanılmasıdır. Buna göre cesaret nelerden korkulacağını, nelerden korkulmayacağını bilmek ve ona göre önlem almak ve hareket etmektir.

Arapçada fazilet olarak isimlendirilen, Türkçede hem fazilet hem de erdem olarak kullanılan kavram, Arapçada ‘bir fazlalığa ve üstünlüğe’ işaret eder. ‘Fazlalık veya üstünlük’ göreceli bir ifade ve niteleme olmakla, elbette zamana, olaylara, kültüre ve toplumlara göre farklılık gösterir. Örneğin kahramanlığa değer veren bir toplumda erdem, ‘özgür bir insanın kendisini ifade etmesine ve bu işlevini yerine getirmesine olanak ve destek veren özelliklerdir.

Yaşadığı zamanda ve toplumda, yani Antik Yunanda yerleşik ahlaki değerleri eleştiren, insan için doğru ve iyi olanın; sağlık, zenginlik, mevki, makam, şöhret gibi dünyevi başarılar ve değerler olmadığını savunan ve kesin olarak sadece erdem ve erdemsizliğin iyi veya kötü sayılabileceğini belirten Zenon’a ve onun Stoacı felsefesine göre erdem, ‘düşünce ve eylem bütünlüğüne ve dinginliğe ulaşmış bir zihni durumdur.’ Erdemsizlik ise, ‘düşünce ve eylem tutarsızlığı, insani değerlerin bir zafiyeti ve hatta bir hastalığıdır.

Doğal hukuk’ öğretisinin oluşturulmasına ve geliştirilmesine çok önemli katkılarda bulunan Stoacı felsefenin bu yaklaşımına göre erdemli insan, ruhen, fikren ve vicdanen huzur içindedir, mutlu olabilmenin bütün koşullarına sahiptir ve öyle olduğu için de mutludur. Erdemsiz insan ise, alışılmış şekliyle dünyevi anlamda zenginlik, makam, mevki, şöhret gibi pek çok şeye sahiptir, ama mutsuzdur. Çünkü korku, suçluluk duygusu, endişe, tutku, üzüntü, boş gurur gibi duygusal gelgitler içindedir. Duygu, düşünce ve davranışları ölçülü ve dengeli değildir. Özgüveni yoktur. Güçsüzdür, cesaretsizdir. Kendisiyle barışık değildir. Parası vardır, ama itibarı yoktur. Onun için makam ve mevki peşindedir. Kendi içinde bölünmüş bir zihne ve kişiliğe sahiptir. Bütün bunlardan dolayı erdemsiz insan ya da insanlar, ayakta ve hayatta kalabilmek, mevki ve makamlarını koruyabilmek, bir şey olabilmek ve olduktan sonra o yeri koruyabilmek için kendisine bir koltuk değneği bulmak, birisine yaslanmak zorundadır.

Böylesi insanlar, tam da Blair Pascal’ın ‘Düşünceler’ adıyla Türkçeye çevrilerek yayınlanan ‘Pensées’ isimli eserindeki gibidirler: yani ‘büyük adam olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece bir küçük adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece mutsuzdur; mükemmel olmak için büyük hevesler taşır, fakat bir gün anlar ki, sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kişi olmak için devamlı umutlar taşır, fakat bir gün anlar ki, kusurlarından dolayı sadece insanların hor görüşüne layık görülmektedir. İşte, dışına çıkmaya olanak bulamadığı bu utanç duygusu, o insanda güçlü bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o, kendisini kusurlarından dolayı mahkum eden ve bunun suçunu kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.

Onun için bu ve benzeri diğer insanlara William Reich gibi ‘Dinle Küçük Adam’ diye söze başlamak ve tarihin şu gerçeklerini hatırlatmak gerekir: ‘…Nietzsche’nin üstün insana yükselme ile Hitler’in alt insanına alçalma arasında seçeneğin vardı. Sen yaşa diye bağırıp alt insanı seçtin…Lenin’in gerçek demokratik anayasasıyla Stalin’in diktatörlüğü arasında seçeneğin vardı. Sen Stalin’in diktatörlüğünü seçtin…Freud’un, senin ruh hastalığının özünü aydınlatmasıyla, yine onun kültür uyumu kuramı arasında seçeneğin vardı. Bacaklarının altından akıp giden kültüre uyumu seçtin ve seksüel kuramı unuttun…Marx’ın, bütün mal değerlerini tek başına yaratan, senin emek gücünün verimi kavrayışı ile devlet düşüncesi arasında seçeneğin vardı. Sen, emeğindeki dirimi unuttun ve devlet düşüncesini seçtin…Fransız Devrimi’nde acımasız Robespierre ile büyük Danton arasında seçeneğin vardı. Acımasızlığı seçip, büyüklüğü ve iyiliği giyotine gönderdin…Almanya’da Göring, Himmler ile Liebknecht, Landau arasında seçeneğin vardı. Himmler’i polis şefi yaptın ve büyük dostlarını katlettin. Lodge ile Wilson arasında seçeneğin vardı. Sen Wilson’ı seçtin…

Alkibiades I’ isimli eserinde Platon, bilge Sokrates’in henüz kamusal ve siyasal yaşamına başlamak üzere olan, halkın önünde konuşmayı ve sitede dilediği her şeyi yapabilecek güçte olmayı isteyen genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki kamusal yaşamın sorumluluklarına hazırlamak için ona ‘kendisine dikkat etme/kendisine özen gösterme’ tekniğini öğretişini anlatır.

Yazılış tarihi kesin olarak belli olmayan, sanal bir Platonik diyalog olması da muhtemel bulunan ‘Alkibiades I’ diyaloğunun ilk ilkesi, tüm Platoncu felsefenin de çıkış noktasını oluşturan ‘kendine dikkat etme/kendine özen gösterme’ ilkesidir.

Çok uzun olan bu diyaloğun sonlarına doğru bilge Sokrates, genç Alkibiades’e şunları söyler: ‘Mutlu olmak için şehirlerin, ne duvarlara, ne üç sıra küreklilere, ne tersanelere, ne de nüfusa ve geniş arazilere ihtiyacı vardır. Sahip olması gerekli olan tek şey erdemdir, öyle değil mi? O halde sitenin/şehrin işlerini iyi görmek istiyorsan, onlara erdem aşılamalısın. Peki, kişi kendinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi? Öyleyse önce sen erdemli olmalısın; bu, yalnız kendinle ve kendine ait şeylerle değil, fakat aynı zamanda, siteyle/şehirle ve siteye/şehre ait şeylerle de ilgilenmen demektir, zira onları idare etmek isteyen kişiye bilgiden önce erdem gerekir. Eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlığa ve kötülüğe yönelir. Karanlıkta olursan, kendinle ilgili olarak cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur. Bir şehirde erdem yoksa kötülükler önlenemez. Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir.

Bu diyaloğa göre kişi erdemi, ‘kendini bilmek’ ile öğrenir ve öğrendiği zaman da erdemli yaşar. Onun için erdem, ahlaki anlamda bir kişilik özelliğidir ve bu özellik kişinin işine, duruşuna, davranışına, ilişkilerine, bazen doğrudan, bazen dolaylı şekilde yansır. Ahlaken erdemli bir kişi, toplumun ortak ahlaki değerleri olan çalışkanlık, duygusal akıl, şeref, adalet, dayanışma, yardımseverlik, merhamet gibi değerlerine bağlıdır.

Stoacı felsefeye göre iyi insan olmak aynı zamanda iyi yurttaş olmak demektir. Erdem kavramının ahlakın ve siyasetin bir kavramı olarak düşünülmesine olanak veren de bu yaklaşımdır. İyi yurttaş olmak ise adil, ölçülü, dengeli, erdemli ve bilge olmakla mümkündür. Onun için Sokrates erdemi, bilgi olarak tanımlar. Bu bilgi, insanın kendisini tanımasını ve dolayısıyla nelerden korkulacağını, nelerden korkulmayacağını, nelere yaklaşıp, nelerden ve kimlerden uzak durulması gerektiğini bilmeyi gerektirir.

Toplumda ve insanda bulunması gereken en yüce iyinin erdem, erdemin ise doğanın yasasına uymak olduğunu savunan Stoacı görüş, ahlak felsefesine ‘ödev’ kavramını getirmiştir. Hak sahibi olan, hakların öznesi olan insanın, insan olarak, yurttaş olarak, bir mesleğin mensubu olarak, bir malın veya mülkün sahibi olarak, arkadaş olarak, dost olarak ödevleri vardır. Bu ödevlerin en başında da insana saygı, başkalarının haklarına saygı, komşunun hukukuna saygı, mesleğe/göreve saygı, meslektaşlarına saygı, arkadaşlarının, dostlarının değerini bilme ve onlara karşı vefalı olma, yurduna bağlılık/sadakat gelir.

Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez’ diyen Sokrates, bu sonuca şunları düşünerek ve söyleyerek ulaşır: Yaşanmaya değecek tek hayat iyi bir hayattır. İyi bir hayatı sadece ‘iyi’ ve ‘kötü’nün ne olduğunu bilirsem yaşayabilirim. ‘İyi’ ve ‘kötü’ göreceli değildir. Bir mantık ve sorgulamayla bulunabilecek şeylerdir. Bu yolla ahlak ve bilgi birbirine bağlanır. Sağlıklı bir kuşkuya dayanmayan bir hayat, ahlakı olmayan bir cahilliktir. Onun için sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.

Peki! Ne yapalım? Sadece var olmak için değil, yaşamak için yaşayacaksak eğer, bir mola alalım ve hep birlikte kendimizi ve hayatımızı sorgulayalım…!

John Fitzgerald Kennedy ile başladık, Mevlana’nın hepimizin, ama en önce ve en fazla siyasetçilerin dersler çıkarması gereken aşağıdaki dizeleriyle sözlerimize son verelim:

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.

Işığı gördüm, korktum.

Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.

Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…

Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.

Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;

Aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim.

Yarıştım onunla…

Zamanla yarışılamayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

İnsanı öğrendim.

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…

Sonra da her insanın içinde iyilikler ve kötülükler bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.

Sonra güvenmeyi…

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,

Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.

Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…

Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek

Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.

Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.

Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.

Kendime yazıyı öğrettim sonra…

Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim.

Sonra dayanamayıp dönmeyi…

Daha sonra da kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta…

Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiği sonucuna vardım.

Düşünmeyi öğrendim.

Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.

Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde…

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;

Gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün….

Ve gerçeğin acı olduğunu…

Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da “lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını, ama bazılarının sadece hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.

Olur ya …

Kalp durur …

Akıl unutur …

Ben dostlarımı ruhumla severim.

O ne durur, ne de unutur ….

ARTURA Uİ’NİN ÖNLENEBİLİR YÜKSELİŞİ –

Hoş gördün, baba, askere gitmemi, anne, beni saklamadın, kötü öğütler verdin bana, ağabeyim, ablacığım, uyarmadın beni!’ Bertolt BRECHT

Yukarıdaki aforizmasıyla annesine, babasına, kardeşlerine hitap eden Brecht, aslında ironi yapmaktadır. İşin gerçeği ‘neden bana erdemli olmayı, dürüst olmayı, çalışkan olmayı, cesur olmayı, üretmeyi, yaratmayı öğrettiniz’ demek istemektedir.

Zira 20.yüzyılın en önemli, et etkili, en değerli şairlerinden, oyun yazarlarından, tiyatro yönetmenlerinden birisi ve epik tiyatronun, yani diyalektik tiyatronun kurucusu olan Bertolt Brecht böyle birisidir. Yani hem insan hem de sanatçı olarak, erdemlidir, dürüsttür, çalışkandır, cesurdur, üretkendir, yaratıcıdır.

Öyle olduğu içinde, Almanya’da, Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte artan savaş çığlıklarının olduğu bir zamanda, daha küçük bir çocuk ve öğrenci iken, Horatius’un ‘Dulce et decorum est pro patria mori/ Anavatan için ölmek hoş ve onurludur’ sözü üzerine yazdığı kompozisyonda; ‘Anavatan için ölmek hoş ve onurludur sözü, sadece boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır’ diye yazmak suretiyle, savaşa karşı tavrını net bir şekilde ortaya koymuştur.

Brecht’in karşı çıktığı savaş, elbette, herkes için, hepimiz için aziz olan, değerli olan vatanın savunulması için, meşru müdafaa halinde iken yapılan savaş değil, emperyalist amaçlarla, mazlum uluslara ve masum insanlara yönelik olarak yapılan savaştır.

İnançlı bir komünist olan Brecht, yazdığı eserler ile sosyal ve ekonomik yapıyı şeffaf hale getirmeyi amaçlamış, istenirse statükonun değiştirilebileceğini göstermeye çalışmıştır. Ona göre edebi eserler, halka rehberlik yapmak, toplumsal dönüşüme ve değişime öncülük etmek, katkıda bulunmak, toplumsal düzeyde bir işe yaramak durumundadır ve sanatçılar da bu görevi yerine getirmek zorundadırlar.

Brecht’in önemli tiyatro eserlerinden birisi de ‘Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’dir.

Bu eserin kahramanlarından biri olan Arturo Ui bir çete lideridir. Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra ve 1929 Büyük Ekonomik Krizin olduğu zamanlarda, pek çok büyük şirket ekonomik yönden ayakta ve hayatta kalabilmek için zorlu bir mücadelenin içine girmişlerdir. Bu mücadele, çıkara dayalı bir mücadeledir, siyasal iktidarla kurulan kirli ilişkilerle ve onunla işbirliği yapılarak sürdürülen bir mücadeledir. Öyle olduğu için de sadece ticari ve kişisel ahlak ayaklar altına alınmamış, siyasal ahlakta, siyasal etikte ayaklar altına alınmıştır.

Bu mücadelede, oyuna getirilen ve suçlu duruma düştüğü için yargılanan Belediye Başkanı Dogsborough, aklanmak için çete lideri Arturo Ui ile işbirliği yapmak zorunda ve durumunda kalmıştır. Bu işbirliği Arturo Ui’nin yükselişinin başlangıç noktasıdır. Karanlık ilişkileri, yasa dışı işleri sayesinde Arturo Ui hızla büyümüş ve büyük bir servetin sahibi olmuştur.

Brecht’in bu oyunu, iktidar ve sermayenin kendi çıkarları için el ele vererek yasaları çiğnediklerinde; ülke siyasetinin, sosyal, ekonomik ve hukuki düzenin nasıl ortadan kaldırılarak bir baskı rejimine dönüştürülebileceğinin yaşanmış bir hikayesidir. Ve o nedenle de ibret verici bir hikayedir.

Bu hikayede kişilerin önemi yoktur. Zira o dönemi yaratan çerçevedir önemli olan. Onun için resme değil, resmi içine alan çerçeveye bakmak gerekir. O çerçeve, kirli ve karanlık ilişkileri kapsayan bir zeminde başlar ve öylece sürer gider. ‘Toplum bireylerden değil, ilişkilerden oluşur’ diyor Marx. Brecht’in anlattığı hikayede aslında toplumu oluşturan bu ilişkilerin kirlenmesinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Oyunda, iki adamın dramı, bu adamlar birbiriyle örtüştürülerek, yani örtük bir biçimde anlatılır. Bu adamlardan birisi Hitler, diğeri de Chicago’lu gangster Al Capone’dur. Hitler’in iktidara yürüyüşü, sahne aralarına serpiştirilen sözler ve yazılar ile tarihsel bir perspektife oturtularak, adeta gangsterin yükselişinin hikayesiymiş gibi büyük bir ustalıkla sahneye yansıtılır.

Oyunda Chicago’lu gangster Arturo Ui ile karnı bahar tröstü ve tröstün patronları, Nazi Partisini, Hitler’le adamlarını, Hitler’le ilişki kuran büyük Alman patronlarını; Belediye Başkanı Dogsborough, o tarihte Almanya Cumhurbaşkanı olan Hindenburg’u temsil eder.

Brecht bu oyunuyla, küçük burjuva romantizminin büyük soygunculara, büyük hırsızlara duyduğu saygıyı ortadan kaldırmayı amaçladığını veya en azından bunu aşındırmaya çalıştığını vurgular ve şöyle der: ‘Büyük politik suçlular tamamen teşhir edilmeli ve gülünçlüklerinin esası gösterilmelidir. Aslında bunlar büyük politik suçlular değil, büyük suçlu politikacılardır. Bu da tamamen başka bir şeydir.

Brecht’in ifade ettiği çerçeve bağlamında, Hitler, siyasal suçlu değil, suçlu bir siyasetçidir. O, aynı zamanda soykırım suçunun faili olmanın yanı sıra, adi bir suçludur.

Peki Arturo Ui’nin yükselişi, diğer bir deyişle Hitler’in iktidara gelişi önlenebilir miydi? Büyük şirketlerin kirli menfaatleri, karanlık ilişkileri, kar elde etmek için değil, halkın sırtından soygun yapmak suretiyle rant elde etmek için yaptıkları hesaplar, pazarlıklar olmasaydı, bunun için bu şirketler Hitler’e biat etmemiş olsalardı önlenebilirdi belki. Ama kesin olan bir şey var ise, o da şudur; Hitler’in yükselişinde en suçsuz olan halktır, yani Alman Halkı’dır.

Hitler, Mussolini, Stalin ve benzeri örneklerin bize verdiği en büyük ders, Lord Acton’un kendisi kadar ünlü maksimidir. Yani ‘İktidar bozar, mutlak iktidar mutlak olarak bozar.

Konumuz Brecht olmakla, yazımızı bu usta sanat adamının anlamlı ve güzel bir şiiri ile bitirelim.

Şiirin ismi ‘İyilik Neye Yarar’ Abdülkadir Meriçboyu Türkçeye çevirmiş. Güzel de çevirmiş. Şöyle yazmış Brecht usta;

İyilik neye yarar/Öldürülürse iyiler çarçabuk, ya da iyilik görenler/Özgürlük neye yarar, yaşarsa bir arada özgürlerle tutsaklar/Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese, akıl neye yarar/İyi insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!/Özgür insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, kavuşsun özgürlüğe herkes, özgürlük sevgisi geçersiz olsun!/Akıllı insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, akılsızlık zararlı olsun!

ARKA SÖZ –

Edebiyat, sanat ve siyasetle ilgili olanların çok iyi bildiği üzere, 20. yüzyıl Fransız edebiyatına ve kültürüne damgasını vurmuş olan sanat, kültür ve siyaset insanlarından birisi Andre Malraux’dur.

De Gaulle’ün Kültür Bakanlığını da yapan Malraux, sadece bir edebiyat, sanat ve kültür insanı değil aynı zamanda bir aktivisttir. Öyle olduğu için İkinci Dünya Savaşı’nın hemen her aşamasında yer almış, Kamboçya’ya, Vietnam’a ve Çin’e kadar gitmiş, Uzakdoğu felsefesini yerinde incelemiş, Çin’de devrimci eylemlere katılmış, Nazilere, faşistlere ve falanjistlere sadece düşünce düzeyinde değil, eylemleriyle de karşı çıkmış bir insandır.    

Önemli eserleri olan Malraux’nun, en ilginç eserlerinden birisi de ‘Kanton’da İsyan’ isimli romanıdır. Edebiyat eleştirmenleri tarafından ‘kafa tutmanın romanı/baş kaldırmanın romanı’ olarak isimlendirilen bu eser, Çin Hindi’nde/Hindiçin’de emperyalizmle mücadele eden, bu bağlamda bağımsızlık savaşı veren insanların mücadelesini anlatır.   

Sosyalist gelenekten gelen Jean Paul Sartre, François Mauriac, Andre Gide, Arthur Koestler gibi Andre Malroux’da, bir zamanlar solun Büyük Abisi olan Sovyetler Birliği tarafından döneklikle suçlanan, Avrupalı sol entelektüeller tarafından dışlanan yazarçizer takımının başında gelir.

Malraux’nun suçlanma korosunun maestrolarından biri, 1940’lı yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin önde gelen aktörlerinden olan Roger Garaudy’dir. Öyle ki çok daha sonra Müslüman olan Garaudy, Sartre’ı, Mauriac’ı, Malraux’yu ve Koestler’i döneklikle, ‘yozlaşmış burjuvazinin karanlık aynaları olmakla’ suçlar.

Andre Malraux, ‘Kanton’da İsyan’ romanını yazdıktan yirmi yıl sonra, 1949 yılında kitabın yeni çıkan baskısına bir ‘Arka Söz’ yazmıştır. Aslında bu ‘Arka Söz’ aslında Malraux’ya ve arkadaşlarına yönelik suçlamalara verilen bir yanıttır. Bu bağlamda ‘Arka Söz’ün yazıldığı tarihte insanların büyük acılar yaşadığı İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, Hitler ve Mussolini belaları defolup gitmiş, Soğuk Savaş dönemi başlamıştır.

Yazdığı ‘Arka Söz’de Andre Malraux, Avrupa düşüncesinin geçirdiği değişimi, bu bağlamda enternasyonalin siyasi mitosunun can çekiştiğini, kültür alanında benzersiz bir enternasyonalleşmenin başladığını ifade eder. Avrupa, Amerika, Latin Amerika ve Sovyet kültürünün analizini yapar. Stalin’i, Stalin Rusya’sını eleştirir. Dostoyevski’nin Rus kalmak istediğini, Tolstoy’un ‘Harp ve Sulh’, ‘Anne Karenin’ gibi romanlarıyla Avrupalı, Kont Leon Nikolayeviç olarak Bizans’ın büyük meczuplarından birisi olduğunu yazar. Rusya’nın, Rönesans’ı, Atina’sı, Bacon’u, Montaigne’i olmadığını, onun için de Avrupalı sayılamayacağını örnekleriyle anlatır ve sözü yaşadığı iki önemli ve tarihi olaya getirir.

Bu olaylardan birincisi Reichtag yangınıyla ilgilidir. İlgilenenlerin bildiği üzere, Alman Parlamento Binası olan Reichstag, 1933 yılında yakılmıştır. Bir iddiaya göre bunu Hollandalı bir komünist olan Marinus Van Der Lubbe yapmıştır. Nazi yönetiminin iddiası böyle olmakla birlikte, gerçeğin böyle olup olmadığı hususu daha hala kuşkulu ve tartışmalıdır. Çünkü bir diğer iddiaya göre, kundaklama eylemi Nasyonal sosyalistler tarafından yapılmış, Alman Komünist Partisini kapatmak için suç bir komünistin üzerine atılmıştır.

Bu yangın olayı sonrasında, o dönemde Almanya’da siyasi mülteci olarak bulunan, savaşın sona ermesinden sonra kendi memleketi olan Bulgaristan’da devlet başkanlığına getirilen Georgi Dimitrov, yangın olayının faillerinden olduğu iddiası ile 09 Mart 1933 tarihinde tutuklanmıştır.

Olayı araştıran ve Dimitrov’un yangın olayı ile herhangi bir ilgisinin ve ilişkisinin olmadığını tespit eden Avrupalı entelektüeller, Dimitrov’un serbest bırakılması için bir kampanya başlatırlar. Bu amaçla ortak bir metin hazırlarlar, bu metni Hitler’e sunmak üzere bir heyet görevlendirirler. Andre Malraux’da bu heyetin içindedir. Heyet Almanya’ya gider, Hitler ile görüşür, hazırladıkları metni Hitler’e sunar ve Dimitrov’un serbest bırakılmasını talep eder.

Bir süre sonra Avrupalı entelektüellerin baskısı nedeniyle veya olayda herhangi bir suçunun olmadığı anlaşıldığı için Dimitrov serbest bırakılır. Bu olay sonrasında Dimitrov memleketi Bulgaristan’a döner ve Bulgaristan Devlet Başkanı olur.

Dimitrov’un Bulgaristan’da başkan olduğu dönemde, Pekov isimli bir Bulgar köylü vatandaşı, adam öldürdüğü iddiasıyla tutuklanır. Avrupalı entelektüeller olaya ilgi duyarlar, yaptıkları inceleme ve araştırma sonucu Pekov’un suçsuz olduğu sonucuna varırlar, hazırladıkları ortak bir metni Dimitrova sunmak ve Pekov’un serbest bırakılmasını talep etmek üzere Bulgaristan’a giderler. Gidenler arasında Andre Malraux’da vardır. Dimitrov heyeti kabul etmez ve Pekov ertesi gün asılır.

Andre Malraux yazdığı ‘Arka Söz’de bu olayı şu şekilde anlatır: ‘Sonra devrimci devamlılığın ünlü yutturmacası var. Yaldızlı şeritler yapıştırarak mareşal olmuş birilerinin, meşin ceketli Lenin’in arkadaşlarının meşru mirasçıları ilan edildiklerini herkes bilir. Bu konuda biraz açıklama yapmak gerekiyor: Andre Gide’e ve bana, Reichtag yangınında parmağı olmayan Dimitrov’un mahkûmiyetine karşı protesto dilekçelerinin tarafımızdan Hitler’e götürülmesi teklif edilmişti. Bu, bizim için büyük bir onurdu. Şimdi iktidarda bulunan Dimitrov, suçsuz Pekov’u astırdığında, değişmiş olan kimdir, Gide ile ben mi, yoksa Dimitrov’mu?

Marksizm dünyayı önce özgürlük ilkesine uygun olarak yeniden düzenlemek istiyordu. Bireyin duygusal özgürlüğü, Lenin’in Rusya’sında büyük rol oynamıştır. Bu özgürlük, Moskova Yahudi Tiyatrosu fresklerini Chagall’a yaptırmıştı. Bugün Stalincilik Chagall’a lanet okumaktadır; değişen kimdir?

Son bir söz: Hak duygusu olan, vicdan sahibi olan, hukukçu olan bir insan takım tutmaz. Her türlü haksızlığa, haksızlığı yapan ve haksızlık yapılan her kim olursa olsun, o haksızlığa tanıklık eder ve karşı çıkar. Yani takım tutmaz! Yani bizden mi, yoksa bize karşı mı diye düşünmez ve buna göre hareket etmez…!

Bilmem anlatabildim mi?

ELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ

Düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü ile eleştiri hakkı demokratik her toplumda ve kuruluşta yaşamsal değerdedir. Zira düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, hem yeni ve farklı düşüncelerin ortaya çık­masına olanak sağlar, hem de bireylere farklı düşünceler arasında seçim yapma ve yanı sıra kendi düşüncelerinin doğru veya yanlış olduğunu sınama olanağını verir.

Yine düşünce ve ifade özgürlüğünün vazgeçilmez bir parçası olan eleştiri hakkı, demokratik hukuk dev­letinde yönetilen konumundaki her bireyin sahip olduğu temel bir haktır.

Esasen eleştiri kültürünü özümseyenler için eleştiri, hangi konumda olursa olsun eleştirilen kişi veya kişilerin kişilik haklarına karşı bir saldırı olmayıp, o kişi ya da kişileri düzelmeye davet, eleştiriye açık olmak ise, düzelmeyi kabul etmektir.

O nedenle, her düzeyde kamusal yetki kullanan kişilerin, yasanın ve kamuoyunun denetimine tabi ve sivil eleştirilere açık olması gerekir.

Ama her hak ve özgürlük gibi eleştiri hakkının da kişiliği hedef almaması, itibar suikastı yapmaması, sadece kişilerin yaptıklarını veya yapmadıklarını hedef alması ve bu çerçevede kullanılması gerekir.

Yüzyılımızın en önemli kişilerinden biri olan, eleştirmenlerce ‘bugün bizim için Galileo, Descartes, Newton, Mozart ya da Picasso ne anlam taşıyorsa, gelecek yüzyıllar için de o anlamı taşıyacaktır’ de­nilen ve halen yaşayan insanlar içinde eserlerinden en çok alıntı yapılan kişi olan (Art and Humanities Citation Index’te 1980 ile 1992 yılları arasında eserlerinden yapılan alıntı sayısı 4000 olarak verilmektedir), Marx’ı ve Freud’u da içeren, bütün zamanların en çok alıntı yapılan kişileri listesinde sekizinci sırada yer alan, dilbilim, felsefe, politika, bilişsel bilimler ve psikolojinin de içinde bulunduğu çeşitli konularda yetmişi aşkın kitap ve bini aşkın makale yayımlayan Amerikalı düşünür Noam Chomsky, ‘susturucu gerekçeler ya da insanları yalnızca birilerinin duymak istemedikleri şeyleri söyledikleri için susturmanın yanlış olduğuna’ işaret ediyor ve devamla şöyle diyor; ‘Hiç kimsenin hiçbir şeye izin verme yetkisi olmamalıdır ve -en önemlisi- ben serbest ifadeye izin verme nedeninin, yararlı ya da de­ğerli şeylerin bastırılabileceği endişesi olduğunu öne sürmüyorum. Düşünce özgürlüğü ve eleştiri hakkı bundan çok daha temeldir ve insanın düşündüklerini -ne kadar çılgınca olursa olsun- serbestçe ifade etme hakkı, bu pragmatik düşüncelerin çok ötesindedir. Ben devletin ya da herhangi bir başka örgütlü güç veya zorbalık sisteminin insanların ne düşüneceklerine ve ne söyleyeceklerine karar verme hakkının bulunduğunu kabul etmiyorum. Devlete beni susturma hakkı verilmesine karşı benim öne süreceğim gerekçe, söylediklerimin değerli şeyler olabileceği değildir. Esasen bana göre bu tiksindirici bir tutumdur. Ancak ben çok ön­celeri özgürlükçü denen insanların standart tutumunun bu olduğunu da biliyorum.

Noam Chomsky’nin ismini telaffuz etmeden, ifade özgürlüğünü fayda temelinde savunduğu için eleştirdiği John Stuart Mill ise, henüz aşılamamış olan 1859 yılında yazdığı ‘Özgürlük Üstüne’ isimli abidevi eserinin merkezini oluşturan fikir ve ifade özgürlüğü konusunda ‘bir fikrin susturulmasının, fikri susturulan insandan çok insan cinsine, yaşayan nesle olduğu kadar gelecek nesillere karşı da hay­dutluk olduğuna’ işaret ediyor ve devamla şöyle diyor; ‘Şayet bir teki hariç bütün insanlar aynı fikirde olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın, elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa, insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur.

Diğer taraftan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Fressoz & Roire v.France/1999 ve TBKP v. Turkey/1998 kararlarında ‘İfade özgürlüğü ile bunun bir parçası olan eleştiri hakkı, demokratik bir toplu­mun temellerindendir. Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasının ifade özgürlüğü için getirdiği güvence, sadece uygun bulunan, benimsenen ve rahatsızlık duyulmayan yahut kayıtsız kalınan bilgi ve/veya fikirler için değil, aynı zamanda rahatsız edici, sarsıcı ve/veya altüst edici bilgi ve fikirler için de geçerlidir. Bunlar, demokrasinin varlık şartı olan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş fikirliliğin icaplarıdır demek suretiyle, ifade özgürlüğünün, eleştiri hakkının önemine ve değerine vurgu yapmaktadır.

Modern siyasi demokrasi, yönetenlerin, yaptıklarından dolayı seçilmiş temsilcilerinin rekabet ve işbirliği yoluyla dolaylı olarak hareket eden vatandaşlar tarafından, kamusal alanda sorumlu tutul­dukları ve eleştirildikleri bir yönetim biçimidir.

Öyle olduğu için Voltaire’den Marquez’e, Sartre’dan Russell’a kadar uygar dünyanın örnek aldığı, hayranlık duyduğu yazarlar, kendi ülkelerinin, kurumlarının sorunlarını, yöneticilerini üstelik bağırarak eleştirdikleri, dünya ve kamu önünde açıkça tartıştıkları için, hem kendi kültürlerini taşra kültürü olmaktan kur­tarmışlar ve hem de kendi ulusal kültürlerini dünya sahnesine taşımışlardır.

Vaclav Havel, ‘Times Literary Supplement’ de verdiği bir röportajda; ‘Bu resmi yorum sonuç olarak gerçeklikle birleşir. Genel ve her şeyi kapsayan bir yalan egemen olmaya başlar, insanlar ona adapte olmaya başlarlar ve herkes yaşamının bazı kısımlarında yalanla uzlaşırlar ya da onunla birlikte yaşarlar. Bu koşullar altında, insanın bütün dünyayı karşısında bulması riski de dahil olmak üzere her şeye rağmen, her şeyi saran yalanlar ağını parçalayarak doğrunun öne sürülmesi ve içten bir şekilde davranılması olağanüstü politik öneme sahip bir edimdir’ diyor.

Uzun bir tarihsel kesiti ele aldığımızda, Vaclev Havel’in işaret ettiği çerçevede, açık politik mu­halefetin hem nadir ve hem de yeni bir şey olduğunu görebiliriz. Bu bağlamda, Amerikalı siyaset bilimci J. C. Scott’un ‘Tahakküm ve Direniş Sanatları – Gizli Senaryolar’ isimli özgün eserinde ifade ettiği üzere, açık politik muhalefet eylemi ile eş anlamlı olan ‘iktidara doğruyu söylemek’ ediminin, ‘modern demokrasilerde bile hala ütopyacı bir çağrışımı varsa, bunun nedeni çok ender uygulanmış olmasıdır. İktidar karşısında güçsüzün ikiyüzlü­lük etmesi ise şaşırtıcı bir durum değildir.’ Dahası bu durum her yerde hazır ve nazırdır. Oysa iktidarın, ikiyüzlülük eden riyakârlara, gerçeği görmesini engelleyen dalkavuklara değil, doğruyu söyleyen, bu amaçla ikti­darı eleştiren muhaliflere gereksinimi vardır.

O nedenle, bu referanslardan hareket edildiğinde ve demokratik bir sistemde, her türlü eleştirinin yurttaş­ların temel hakkı olduğunun, hiçbir kişi ve kurumun eleştiri dışı olmadığının ve esasen yerleşik kurumların ve uygulamaların eleştirilmediği bir toplumda, demokrasiden söz etmenin mümkün bulun­madığının kabul edilmesi gerekir.

Louis Althusser’in özlü ifadesiyle; ‘Düşünceniz kendisini hangi siyasal kategoriye koyarsa koysun, bizim için fark etmez; öteki dü­şünceyi reddetmeyen, boş sözle yetinmeyen, tezvirat/dedikodu değil, eleştiri yapan, boş sözle zaman geçirmeyen, ortalama akla, duyguya ve vicdana ters düşmeyen, sorun çözen, kendine ve başkalarına masal anlatmayan, kimi zaman bizi ezen ideolojik tabakayı delip geçen ve âdete maddesel bir temas kurur gibi gerçeği yakalayan her düşünce, her eleştiri bizi ilgilendirir, bizim için önemli ve değerlidir.

Althusser’in bu tespitinden hareketle demek gerekir ki, kendisine ve yaptıklarına güvenen bir iktidarın gerçeği yakalayan her düşünceye, her eleştiriye önem ve değer vermesi gerekir.

Ne var ki, bizim ülkemizde bu işler böyle olmuyor. Zira biz eleştirilerden ders almak ve yararlanmak yerine dalkavuklara itibar ediyoruz ve dedikodu ile tezvirat yapmayı daha çok seviyoruz. Dahası eleştirenlere cephe alıyor, onlara pusu kuruyor, onları düşman ilan ediyoruz. Bilge Çetin Altan’ın ‘Batıda düello, doğuda pusu kültürü vardır’ demesi bundandır, bundan dolayıdır.

NİETZSCHE’Yİ OKUMAK!

Öngörülebilir, kestirilebilir, rasyonel bir dünyaya duyulan güvenin geride kaldığı, bunların yerini şiddetin, istikrarsızlığın, düzensizliğin, rasyonel olmayan şeylerin aldığı, bundan dolayı da rasyonalist projenin, yani modernliğin, aklın krizinin yaşandığı günümüzde, yaşanan bütün bunlar Nietzsche’nin felsefesi ile açıklanmaya ve tanımlanmaya çalışılıyor.  

Felsefi düzeyde ve çevrelerde, modernlik projesinin, post-modernlik krizine dönüştüğünün kabul gördüğü günümüz dünyasında, bu kabulün referansı olarak, 19. Yüzyılda Tanrının öldüğünü, geleneksel Hıristiyan değerlerinin çöktüğünü ileri süren, kendisinden sonraki yüzyılın, sınıfların savaşına değil, ulusların savaşına, milliyetçiliğin, mikro milliyetçiliğin naralarına sahne olacağını söyleyen, bunu söylemekle Marks’ın öngörüsünü çürütüp kendi öngörüsünü doğrulatan Nietzsche’nin ismine başvuruluyor.

Anti-rasyonalist olan, istikrarsızlığın papazı olan, böyle olduğu için de kendisinden sonraki zamanın çocuğu olan ‘post-yapısalcı’ Michel Foucault’ya ve ‘post-yapısalcı’ akıma öncülük eden Nietzsche, sadece kendi yaşadığı zamanın değil, kendinden sonra gelen zamanların da filozofudur.

Dünyanın, yeni gürültüler yaratanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında döndüğünü, hem de sessizce döndüğünü ve öyle döneceğini’ söyleyen Nietzsche’ye göre, ‘her şey, ama her şey oluşmaktadır, mutlak hakikatler olmadığı gibi, ezeli ve ebedi olgular da yoktur. İhtiyaç duyulan şey, tarihsel felsefileştirme ve buna eşlik eden bir tevazunun erdemidir.

Felsefe tarihinin yazımladığı en büyük nihilist olan, felsefesi ile var oluşuna gücenen insanı kucaklayan Nietzsche’ye göre, nihilizm, dayanaklılığın uzun süredir israf edildiği, boş çabalardan duyulan şiddetli ıstırabın, güvensizliğin, huzuru tekrar bulma, yitirme ve ona tekrar kavuşma şansının olmadığının fark edilmesidir. 

Her türden anlayışa, deneyime, görüşe, düşünceye karşı olan, çağının tüm filozofları ile kavga eden, kendi sözü ile kendisini dahi döven, Zerdüşt gibi, mürşit gibi konuşmasına rağmen, hiçbir mürit istemeyen, izini sürdüğü yaşamı, insani tüm deneyimleri aklın ve rasyonel bilginin tahakkümünden kurtarmak için devletin, ideolojinin, dinin ve toplumun yozlaşmış kurumları ile alay eden, onlarla, onların gözlerinin önünde dans eden Nietzsche’yi ‘evet ve hayır dışında’ okumak gerekir.    

Meşru olmayan otoriteye meydan okumadan yola çıkarak, bir devrim felsefesi geliştirilmesine yönelik girişimlerin hepsini kınayan, devrim felsefesinin kendisinin, toplumsal düzen bir kez yıkıldıktan sonra, adil insanlığın en şerefli tapınağının kendiliğinden ve hemen yükseleceği yanılgısından mustarip olduğunu söyleyen Nietzsche’yi okumak tehlikelidir. Tehlikelidir, zira onu okuyan insanın ruh sağlığı ciddi biçimde tehlikeye girebilir.

Kendisine inanacağı yeni Tanrılar icat eden ‘hınç insanına”, uğrunda ölüme gideceği büyük öğretilerin, onu köleliğe götüreceğini acımasız bir kahkaha ile bildiren Nietzsche’yi, aklını korumak isteyen herkesin son derece dikkatli ve eleştirel bir gözle okuması gerekir. Bunun için de onun düşünce biçiminin izini sürmek ve felsefi anlamda kendi önünüze koyduğunuz değerleri ve görevleri anlamanız, biraz da içselleştirmeniz gerekir.

On yıllık yalnızlıktan sonra Tanrı’nın ölümünün anlamını öğretmek için insanlığa inen, ama aradığı ardılları ile müritleri değil de yandaşlarını ve dostlarını bulan Zerdüşt’ün şu sözleri ile bitirmek istiyorum: ‘Daha kendinizi aramamıştınız, derken beni buldunuz. Bütün inananlar böyledir; bütün inançların önemi bu yüzden bu kadar azdır. Artık beni yitirmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum ve ancak hepiniz beni yadsıdığınız zaman size geri döneceğim.