‘Anlaşılamadığım çok oldu. Futbolculuğumda, hocalığımda ve sonrasında yaptıklarımda. Ama olsun; Rembrandt ve Van Gogh da anlaşılamamıştı. Öğreniyorsunuz sonunda: İnsanlar siz dahi olana dek rahat vermiyor.’ Johan CRUYF
BENİM OYUNUM/MY TURN
‘Benim Oyunum/My Turn’ dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından birisi olan, gerek futbolcu gerekse hoca olarak futbolun yapısını tek başına ve en fazla değiştirenlerin başında gelen Johann Cruyff’un anılarını anlattığı kitabının adıdır.
Kitabı İngilizce’den Türkçe’ye Algan Sezgintüredi tercüme etmiş. Cruyff’un anlatımı son derece sade. Sanırım tercüme eden Algan Sezgintüredi’de futbola oldukça aşina. Zira son derece başarılı bir tercüme yapmış.
Ben,‘Sarı Fare’ lakaplı Cruyff’u, çıplak gözle ilk defa daha henüz şöhretinin çok başlarında iken 28 Kasım 1968 tarihinde, yağmurlu bir İstanbul akşamında, çamurlu bir sahada oynanan Fenerbahçe-Ajax maçında seyrettim.
Daha sonra televizyondan defalarca izlediğim Cruyff, sadece uzun sarı saçlarıyla, ince uzun bacaklarıyla, oldukça uzun boyuyla, yani fiziğiyle sahada kendisini gösteren bir futbolcu değil, daha çok tekniğiyle öne çıkan ve göze batan bir oyuncuydu. Nitekim onun liderliğinde Ajax 1971, 1972, 1973 yıllarında üç kez arka arkaya Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazandı. 1974 ve 1978 Dünya Kupası’nı finallerde kaybeden Hollanda Milli Takımı’nın ve o dünya kupalarının yıldızı da Cruyff’du.
Ajax’daki başarılarını daha sonra transfer olduğu Barselona’da da sürdüren Cruyff, futbolu bıraktıktan sonra hocalığını yaptığı Barselona’yı, sadece başarıdan başarıya taşımakla kalmadı, bugün dünyanın en gözde kulübü olan, aldığı başarılı sonuçların yanı sıra oynadığı futbolla izleyenlerine seyir keyfi veren bu kulübün günümüzdeki futbol anlayışının temellerini attı.
Nitekim Cruyff’un Barselona’da teknik direktör olduğu zaman, Barselona’da futbol oynayan, daha sonra aynı takımda hocalık yapan günümüzün en başarılı futbol hocalarından olan Pep Guardiola, ‘Johan katedrali dikti, bakımı, koruması bize kalıyor. Cruyff’u tanımadan önce futbol hakkında hiçbir şey bilmiyordum.’ şeklindeki sözleriyle bizim yukarıdaki tespitlerimizi doğruluyor.
Cruyff’u gerek futbolcu gerekse hoca olarak başarılı kılan etken Allah vergisi olan yeteneğinin dışında, düzenli ve steril bir özel yaşama, mutlu ve huzurlu bir aile hayatına, yaptığı her işi daha iyi yapmak, daha iyi olmak için öğrenmeyi ve çalışmayı en temel ilke olarak benimsemesine, başarma arzusuna, bütün bu özelliklerini teknik ve disiplinle harmanlama becerisine ve liderlik özelliğine sahip olmasıdır.
Nitekim Cruyff benim yukarıda yaptığım tespiti anılarında: ‘Yaptığım her şeyi geleceğe bakarak yaptım; ilerlemeye yoğunlaştım ki bu da geçmişi fazla düşünmediğim anlamına geliyor. Bana göre bu hal tamamen doğal…Sürekli ileri bakmak, yaptığımda daha iyi olmaya yoğunlaşabilmem demek; geçmişe sadece hatalardan neler öğrenebileceğimi görmek için baktığımı gösterir. Bu tür dersler hayatın çeşitli dönemlerinde edinilebilir. Ama her şeyin birbirine nasıl bağlandığı hemen görülemeyebilir. Haliyle her daim ilerlerken geçmişte olan bitene dümdüz bir çizgiymiş gibi bakamam… Her şeyden öte, hayatımı daima daha iyiyi yapmak ve daha iyi olmak anlayışıyla geçirdiğimi söylemek istiyorum. Bu bakış, yaptığım her şeyde geçerliydi…’ şeklindeki sözleriyle ifade etmektedir.
Bilgece söylenen bu sözler, kuşkusuz sadece futbol için geçerli ve doğru sözler ile tespitler değildir. Zira her işte, her meslekte başarılı olabilmek, hayatla başa çıkabilmek, hayata tutunabilmek ve hayatta ilerleyebilmek, geçmişe takılıp kalmakla değil, geçmişten, geçmişte yaşananlardan ve yapılan hatalardan alınan derslerle, özetle ileriye, geleceğe odaklanmakla ve yürümekle mümkündür.
Geçmişte Ajax’ı, Barselona’yı ve Hollanda Milli Takımını, günümüzde yine Barselona’yı, Bayern Münih’i ve Manchester City’i başarıya götüren en önemli etken, bu takımların sahip olduğu ve başarıyla uyguladığı ‘total futbol’ anlayışıdır.
Rinus Michels tarafından ilk kez 70’li yılların Ajax’ında uygulanmaya başlanılan total futbol, sadece teknik ve taktik bir kurgu değil, aynı zamanda ve hatta daha çok bir felsefedir. Bu futbol felsefesi esas olarak sahadaki hatlar ve bu hatlar arasındaki mesafeler üzerine kuruludur. Buna göre kaleci de bir hattır ve o nedenle bu oyun tarzında çizgide kalan kaleciye, yani çizgi kalecisine yer yoktur. Nitekim 1974 Dünya Kupasında Hollanda Milli Takımı’nın kalecisi Jan Jongbloed böyle bir kalecidir. Cruyff’un anılarında ifade ettiği üzere, Jongbloed daha önce altyapıda forvet oynamış olduğu için, forvet gibi düşünen ve o nedenle pek çok pozisyonda gol yememeyi başaran bir kalecidir.
Total futbolda asıl olan savunmacıların hücuma çıkmaları, forvetlerin savunma yapmalarıdır. Hücum için öne yüklenerek savunma yapmak gerekir. Bunun için de topa ve rakibe baskı yapmak şarttır. Bu tarzı uygulayabilmek ve kolaylaştırabilmek için birden fazla hatta ihtiyaç vardır. Ayrıca topla oynayan oyuncuyla yanındakiler arasındaki mesafe de fazla olmamalıdır. Zira fazla alan riski artırır. Savunma hattıyla, hücum hattı arasındaki mesafeyi daraltmayı amaçlayan bu oyun tarzını başarıyla uygulayabilmek için, gerek pozisyon gerekse taktiksel açıdan sağlam, hemen hepsi oyunun tümünü görüp düşünebilen futbolculara ihtiyaç vardır.
Bu oyun tarzında topu alan kaleciye santraforla baskı yapılır, yani bu durumda santrafor ilk savunmacıdır. Top sizin kalecinizde iken hücumu başlatan sizin kalecinizdir. Ama kalecinin topu oyuna hızlı ve isabetli şekilde sokması gerekir. Ajax’ta, Barselona’da ve Hollanda Milli Takımı’nda sahada serbest oyuncu olarak oynayan Cruyff, total futbolu sahada ve oyun içinde bir orkestra şefi gibi uygulayan, yöneten ve oynadığı takımları başarıya taşıyan en kilit oyuncuydu. Hocalığındaki başarısıda, bu futbol felsefesini benimsemesi ve bunu başarıyla uygulaması sayesinde mümkün olmuştur.
Çalıştırıcılığında total futbol anlayışını daha da geliştiren Cruyff, oyunun kurgusunu ve taktiğini ilke olarak kaleci hariç beş hat kullanılması üzerine kurmuştur. Onun bu kurgusunda geride dört, geriye yakın yerde bir merkezi orta saha, onun yanında oyunu ileriye taşıyan iki orta saha oyuncusu, ileride orta sahaya yaklaşan bir santrafor ve kanatlarda birer hücumcu vardır. Böyle bir taktik anlayış içinde, ortaya kırk beş metre uzunluğunda, altmış metre genişliğinde ve hatlar arasında yaklaşık dokuz metrelik bir alan çıktığını ifade eden Cruyff, bu kurgusunu, bu mesafelere sahip her aralık daha kolay ve daha etkin şekilde kapatılabilir ve topun arkasında her zaman yeterince oyuncu kalır diyerek savunmaktadır.
Cruyff’un bu taktik kurgusuna ve oyun anlayışına göre atak kalecinin topu oyuna sokmasıyla başlar. Yani kaleci ilk hücumcudur. Kalecinin topun ileri çıkan beke vermesiyle takımın ilk hareketi başlar. Kanat hücumcusu kendi bekine alan yaratmak için ileri hareketlenir. Bu durumda siz hücuma başlarken rakibinizin ilk savunma hattı, yani rakip takım hücumcuları oyundan düşerler.
İyi oyuncunun topa sadece bir kere dokunup nereye koşacağını bilen oyuncu olduğunu söyleyen Cruyff, futbolun beyinle oynanan bir oyun olduğunu, her çalıştırıcının hareketlilikten, çok koşmaktan ve tempoyu artırmaktan söz ettiğini, kendisinin ise, oyuncularına ‘her daim o kadar koşmayın, ne erken ne de geç değil, sadece doğru zamanda ve doğru yerde olun’ dediğini yazıyor.
Cruyf Michels’tan ‘savunmanın rakibe mümkün mertebe az zaman tanıma olduğunu, topu aldığınızda olabildiğince çok alan kazanıp, kaybettiğinizde ise rakibinizin alanını daraltmak gerektiğini’ öğrendiğini söylüyor ve şu eklemeyi yapıyor: ‘futbolda her şey mesafenin bir işlevidir.’
Total futbol anlayışını hocası Rinus Michels’ten tevarüs eden, gerek futbolcu gerekse hoca olarak başarıyla uygulayan ve geliştiren Cruyff’a göre ‘futbol basittir bir oyundur, zor olan onu basit oynamaktır.’ Bu sadece futbol için geçerli olan bir felsefe değil, aynı zamanda hayat için de geçerli olan bir felsefedir. Öyle ki, ‘hayat basittir, zor olan onu basit yaşamaktır.’ Başarılı ve mutlu olmak için hayatı da böyle yaşamak gerekir. Sivil itaatsizliğin babası Henry David Thoreau’nun ‘sadeleşin, sadeleşin, sadeleşin’ demesi bundan dolayıdır.
Futbolcu olarak futbolu son derece basit oynadığını, yani zor olanı başardığını defalarca sahada izlediğimiz Cruyff’un anılarından, onun hayatı da son derece sade ve basit yaşadığını öğreniyoruz. Örnek mi? Anılarında yazıyor, okuyalım: ‘…Ajax’la ilk sözleşmeyi imzalarken annem yanımdaydı. (Babasını 12 yaşında iken kaybetmiş, annesi Ajax’ın soyunma odalarını temizliyor) İmzadan sonra ofisten çıkarken anneme bir daha soyunma odalarını temizlemeyeceğini söyledim. Kirlettiğim bir yerde çalışmak zorunda kalmasını istemiyordum. Çamaşır makinesi alacak paramız olmadığından spor malzemelerimi yıkamaya bir süre daha devam etti. Çamaşır makinesi almak için aylarca para biriktirdim. Yıldız bir oyuncunun kirli malzemelerini yıkanmak üzere eve götürmesini anlayabilmek zordur belki ama insanı şekillendiren, bu tür tecrübelerdir. Üstünüze başınıza bakarken, ayakkabılarınızı temizlerken şekillenir, kişilik kazanırsınız. Daha sonraları, çalıştırıcılığım dönemimde genç oyunculara bunları aşılamaya çalıştım. Ayakkabılarınızı kendiniz temizlerseniz altlarında ne tür kramponlar bulunduğunu görür, bastığınız yeri, çevrenizi daha iyi duyumsarsınız, dedim. Çalıştırıcılık yaptığınızda çocuklara temel de aşılamayı umarsınız. Umduğum gibi gitmediğinde önce Ajax ve sonra Barselona’da iki veya üç oyuncuyu alıp sorumluluk hislerini güçlendirmek amacıyla soyunma odalarını temizlettirdim. Çünkü futbolda, oyunda öğrenilen bir şeyi oyun dışında da uygulamaya koymanın önemini kavramıştım…’
Total futbolun özünü ‘futbolcunun her zaman gördüğünü esas alarak oynaması, görmediğiyle veya göremediğiyle uğraşmaması, her zaman geniş ve adeta kuş bakışıyla bakabilmesi, her zaman topu görebilmesi’ olarak tanımlayan Cruyff, ragbi ve beyzbol ile total futbol arasında ilişki kurar ve bu konuda şunları yazar: ‘ragbide oyuncular ileri koşabilmek için topu geriye vermek zorundadır. Bunun sonucunda önlerinde olan biteni daha iyi görebilirler. Aynı teoriyi futbola da uygulamak mümkündür ama çoğu kimse böyle bakmaz. Topu ileri oynamak gerektiğini düşünür; oysa topu esas arkadan gelene vermeleri gerekir. Evet, arkadaki daha geridedir ama daha iyi görüşe sahiptir…Beyzbol sayesinde daha sonra futbolda çok işime yarayacak birçok ayrıntıya odaklandım. Tutucuyken atıcının atışını belirlersiniz çünkü atıcı sahanın tümünü göremezken siz görürsünüz. Topu tutmadan önce nereye atacağınızı bilmeniz gerektiğini öğrendim ki o da atışınızı yapmadan önce etraftaki tüm alana dair fikriniz olması, hangi oyuncunun nerede durduğunu bilmeniz demekti. Oysa hiçbir futbol çalıştırıcısı topu almadan önce nereye pas vermem gerektiğini bana söylememişti ama ben sonraları, profesyonel futbol oynarken beyzboldan edindiğim derslerle bütünü görmeye odaklanmak gerektiğini anladım ve bu en kuvvetli yönüme dönüştü. Beyzbol, futbolla birçok paralelliği bulunduğundan, yeteneği antrenmanda ortaya çıkaran sporlardandır. Başlama hızı, kayma, alan görüşü, bir adım önde düşünmeyi öğrenmek ve daha pek çok şey…Bunlar Barselona’nın tiki-taka tarzının temelinde yatan rondo gibi yakın kontrol ve pas becerisi çalışmalarıyla aynı türde ilkelerdir…Beyzbolun bana öğrettiği önceden düşünme konusunda da aynısı geçerliydi. Alan ve risk arasında sürekli saniyelik kararlar alırsınız. Beyzbolda iyi olmak, koşucuyla kale arasındaki boşluğa köprü kurmanızı ve topu oraya koşucudan önce aktarmanızı gerektirir. Beyzbol bana ayrıca taktik sezgiyi, doğru karar alma ve kararı teknik açıdan iyi şekilde uygulamayı öğretti. Futbolun nasıl oynanması gerektiğine dair bakışımı yaratırken yıllar sonra bunları bir araya getirdim. Zira tüm bu dersleri ben zamanda büyük resmi görmeden öğrenmiştim… ’
Hayat da böyledir. Hayat, büyük resmi, yani bütünü, yani bardağın sadece boş tarafını değil, dolu tarafını görmek, görebilmektir. Kimi zaman ve yerlerde tıpkı ragbi oyunundaki gibi şöyle geriye doğru yaslanıp önündekileri ve önünde olanları seyretmek, bu seyirden sonuç ve sonuçlar çıkarmaktır hayat. Beyzbol oyununda olduğu gibi önceden düşünmek, olasılıkları ve riskleri hesap ederek gerekli kararları alabilmek, iyi koşucu olmak, çıkış noktasıyla varış noktası arasında köprüler kurmak, oraya doğru koşmaktır hayat.
Hayatta olduğu gibi futbolda da herkesin bir tarzı, bir ezberi, güçlü ve zayıf olduğu yanları, yönleri vardır. Özel hayatta olsun, iş hayatında olsun, insanın başarılı olabilmesi, mutlu ve huzurlu olabilmesi, hayatla başa çıkabilmesi, kendisini sevmesi ve tanıması, zayıf ve güçlü taraflarını bilmesi, zayıf taraflarını güçlendirmesi, aklını kullanması, duygusal davranmaktan kaçınması, huzurunu bozan, mutluluğunu eksilten insanlardan ve durumlardan uzak durması ile mümkündür. Sana sataşanlar mı var? Kendin çözeceksin. Nasıl mı? Cevap vermeyeceksin, muhatap almayacaksın. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ diyeceksin. Onları kendi tarzları ve vicdanları ile baş başa bırakacaksın. Böyle yaparak onları yoracaksın, vicdan muhasebesi yapmaya zorlayacaksın. Gerginlikten, kutuplaşmaktan beslenenler mi var? Sen kendin çözeceksin. Nasıl mı? ‘Sen germeyeceksin, sen kutuplaştırmayacaksın, bunu yapanlardan uzak duracaksın, onları kendi tarzları ve üslupları ile yalnız bırakacaksın. Yani onları sen beslemeyeceksin. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ diyeceksin. Bu onların ezberlerini bozacak, onları yoracak ve nihayetinde onları çözümsüz bırakacaktır. Kendi tarzlarının, üsluplarının işe yaramadığını anladıkları zaman, onların bundan vazgeçeceklerini göreceksin.
Bütün bunları elbette zaman içinde öğreniyor insan. Susmayı, susmanın çok şey söylemek demek olduğunu, bir erdem olduğunu zamanla öğreniyor. Öğrenmek istemesede, hayat bunu ona öğretiyor, hayat terbiye ediyor insanı. Zira en büyük öğretmen hayatın kendisidir. Öğrenmek istemese de hayat öğretiyor bunu insana. Yeter ki yaşadıklarından, hatalarından ders alsın. Karl Popper’in, ‘Amip’le Einstein arasındaki fark şudur: Amip hatalarından ders almaz. Einstein ise hatalarından aldığı derslerle ilerlemesini ve gelişmesini sağlar’ demesi bundan dolayıdır.
Bütün bunları sadece sen öğrenmiyorsun. Başkaları da öğreniyor ve tanıyor seni. Başkalarıyla arandaki farkı gördükçe daha iyi anlıyorlar seni. Bir zamanlar anlamayanlar da anlıyorlar. Onun için anlaşılamamak geçicidir ve zamana bağlıdır. Gün gelir hayat anlamayanlara da seni anlatır, onlara da seni öğretir. Yeter ki sen sabret. Cruyff’un, ‘Anlaşılamadığım çok oldu. Futbolculuğumda, hocalığımda ve sonrasında yaptıklarımda. Ama olsun; Rembrandt ve Van Gogh da anlaşılamamıştı. Öğreniyorsunuz sonunda: İnsanlar siz dahi olana dek rahat vermiyor.’ demesi ondandır.
Cruyff anılarında bu gibi durumlarla ilgili olarak futboldan bir örnek veriyor, bu bağlamda hayatın diğer alanlarında da uygulanabilecek bir anısını anlatıyor. Okuyalım: “…Bugünlerde her şeye çözüm temelinde bakılıyor. Herkes her şeyi açıklamak adına videolar, analizler, vesaire kullanıyor. Kendiniz çözseniz! Herkese sürekli söylediğim budur. Mesela, iki hücumcuya karşı tek savunmacının kaldığı bir kontra atağı düşünelim. Hücumcular ofsayda düşmekten nasıl kurtulur? Bırakın kendileri çözsün. Kalite demek, diğer kişinin gördüğünü görebilmek de demektir. Çözümler için de aynısı geçerlidir…Antrenörler için de durum budur. Barselona’nın Atletico Madrit maçları hala aklımda: Santraforları dünya çapında sayılamayacak Jose Eulogio Garate’ydi ve ne yaparsak yapalım, nasıl oynarsak oynayalım, her maç mutlaka üç gol pozisyonuna girerdi. Nasıl çözeriz diye ciddi kafa patlatmıştık. Kendimizi santrafor yerine koymaya çabalamıştık. Sonunda biri çıkıp markajdan kurtulmayı çok iyi becerdiğini söyleyene kadar saatlerce konuşmuştuk. Ama tabii bunu, markaj altındayken yapabiliyordu. O zaman bende, ‘Ne yapalım biliyor musunuz?’ demiştim, ‘Marke etmeyi bırakalım.’ Kafayı mı yedin dediler. Ama çözüm buydu. Garate’nin tipik oyun tarzı savunmacısını kendine çekmekti; bu sayede bir saniye sonrasında savunmacısının elinden kurtulması kolaylaşıyordu. Düşünme tarzı bizimkinden azıcık ilerideydi. Bir sonraki maçımızda markajı, peşinden koşturmayı kestik. Biri, ‘Tamam da iki gol atıverirse?’ dedi. ‘Şansımıza küseriz o zaman,’ dedim. Garate’yle bir daha sorun yaşamadık. Çünkü markajcısı yokken o ne yapacağını bilemiyordu. Markajcısını kerteriz almaya alıştığı ortaya çıktı: pusulası şaşmıştı. Sorunu farklı düşünerek çözmüştük…”
Cruyff sadece mükemmel bir futbolcu, mükemmel bir teknik direktör, çok iyi bir evlat, eş ve baba değildir. Aynı zamanda topluma karşı kendisini sorumlu ve borçlu hisseden, toplumdan aldıklarını topluma geri vermeyi isteyen, öyle olduğu için de çok sayıda sosyal sorumluluk projelerini üstlenen, yürüten, bu amaçla Cruyff Vakfını, Enstitüsü’nü, Kütüphanesi’ni, Üniversitesi’ni kuran, Cruyff Sahalarını, mucidi olduğu 7’ye 7 oynanan/mini futbol oyun alanlarını açan, bugün bizim ampute futbol dediğimiz engelli çocuklara futbol oynama imkanını sağlayan, down sendromlu çocuklarla futbol oynayan ve onlara futbolu öğreten ilk kişidir.
Bütün bu yaptıklarından duyduğu mutluluğu anılarında şu şekilde ifade ediyor. Okuyalım: ‘Bana sürekli, eğitimimi tamamlamamakla (üniversite mezunu değil) hata yaptığım söylenirdi ama hayat bana, herhangi bir kitaptan öğrenebileceğimden daha fazlasını öğretti. Nihayetinde hayat tecrübesi, bilgidir. Cruyff Vakfı görüp yaptığım her şeyden ve tanıştığım insanlardan doğdu. Vakıf, okullarla, spor federasyonlarıyla, hükümetlerle, şirketlerle ve başka ortaklarla çalışıyor ve kısaca özetlemek istersek amacı, kimliğine ve yeteneklerine bakmadan her gence her gün spor ve egzersiz yapma fırsatı sunmaktan ibaret. Vakfın başarısından büyük gurur duyuyor hatta vakıftan, verdiğimden fazlasını aldığımı düşünüyorum. Tekerlekli sandalyedeki kimseler genelde daha az sağlam sayılırlar. Şaşırtıcı değil elbette: tekerlekli sandalyedeki kimsenin bakış açısı bambaşkadır; işine bakar, devam eder. Vakfın yardım eli uzattıkları sayesinde kendimi herhangi bir şey yapamayacak denli yaşlı veya yapacak bir şeyim kalmamış gibi görmüyorum. Projenin meslektaşlarımda, gönüllülerde, elçilerde, ebeveynlerde, ailelerdeki etkisini görmek de sevindirici. Hepsi bir şeyi gerçekleştirmek için kendini adıyor. Rolüm genellikle buket ve iltifatları kabulden ibaret, çünkü işin çoğu artık ellerimden çıktı ve öyle olması gerekiyordu…’
Cruyff, kendi ifadesiyle inançlı eğitilmemiş ama çevrede laik okullar olmasına rağmen, Hıristiyan eğitimi veren bir okula gitmiş ve oradan mezun olmuş. Çantasında İncil’le okula giden Cruyff, Kiliseye ise sadece sipariş teslim etmek için gitmiş. Anılarında bunları ifade ettikten sonra şöyle yazıyor: “Bir defasında babama, neden okula çantamda İncil’le gitmem gerektiğini sormuştum. ‘İçinde güzel hikayeler var, Johan. Sana elimden gelenin en fazlasını vermeye çalışıyorum, oğlum. Aldıklarınla ne yapacağına sonra sen kendin karar verirsin.’ demişti.”
Cruyf’un aldıklarıyla neye karar verdiğini ve ne yaptığını yukarıda anlattım. Anılarında bütün bunları neden yaptığını kendisi şu şekilde ifade ediyor: ‘…ister futbol, ister vakıf veya okullar olsun, idealistim herhalde; her zaman her şeyi olumlu yoldan yapmaya ve her şeyin üzerinde, hiçbir şeyin imkansız olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Okuldaki din derslerinden kaptım bunu. İnançlıyım ama dindar değilim. Bana göre mesele belli bir inancın ayrıntılarına sarılmak değildir, bir düşünüş ve davranış biçimidir. Sonuçta hepsi felsefe meselesidir. Hıristiyan inancında uyulacak on kural var; benimse temel erdem saydığım on dört kuralım mevcut. İnsanlara nasıl davranıyor, onlara yardım etmek için ne siz yapıyorsunuz? Bunlar söz konusu olduğunda size aşırıya kaçmadan destek vermek adına inanç önemlidir. Çözümler bulmuş kimselerden etkilenmek, bir şeye nasıl ulaşılabileceğini, onun hangi değişikliklerle ve nasıl daha iyiye götürülebileceğini düşünmek de…Benim ön dört kuralım var, bu kuralların hepsi de her saha ve spor alanında uyulmak üzerinedir. Varlıkların amacı gençlere ve çocuklara sporu ve oynadıkları oyunları doğrudan gündelik hayata aktarabileceğini öğretmektir. İşe yaramaları için yüksek matematik bilmeniz gerekmez, çünkü ne zaman biriyle iş birliğine girseniz bu kurallar işlemeye ve çalışmaya başlar. Elde kadeh düşünüyorum: henüz tamama ermedi, bir şeyler eksik. Spor üzerinde böyle çalışmak bana her daim harika hisler vermiştir…’
Cruyff’un kendisinin de ifade ettiği üzere, vazettiği on dört kural, sadece spor alanıyla ilgili ve sınırlı değildir. Özel hayattan iş hayatına, aile hayatından, arkadaşlık, dostluk ilişkilerine kadar hemen her alanda ve konuda işlerliği olan ve hayatla başa çıkabilmek için uyulması gereken bu kurallar şunlardır:
Takım Oyunculuğu: ‘Başarmak için birlikte çalışmalısınız’
Sorumluluk: ‘Her şeyle kendinize aitmiş gibi ilgilenin’
Saygı: ‘Birbirinize saygı duyun’
Bütünleşme: ‘Faaliyetlerinize başkalarını da katın’
İnisiyatif: ‘Yeni şeyleri denemekten çekinmeyin’
Hocalık: ‘Takım içinde daima birbirinize yardım edin’
Kişilik: ‘Kendiniz olun’
Sosyalleşme: ‘Sporda ve hayatta karşılıklı etkileşim elzemdir’
Teknik: ‘Temeli bilin’
Taktik: ‘Ne yapılacağını bilin’
Gelişme: ‘Spor hem ruhu hem bedeni kuvvetlendirir’
Öğrenmek: ‘Her gün yeni bir şey öğrenmeye çalışın’
Birlikte oynamak: ‘Her oyunun elzem parçasıdır’
Yaratıcılık: ‘Spora/Yaptığınız her işe bir şey katın, bir güzellik getirin’
Son bir söz: Bu müstesna, bu örnek spor adamının, sadece önemli değil, değerli de olan bu bilge insanın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhu şad olsun, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
