İnsanın yaptığı en büyük duygusal devrim, utanma duygusudur.’ KARL MARX

ŞİDDET ÜZERİNE –

“Doğumunun otuz birinci yıldönümü arifesinde, akşam saat dokuza doğru, tam da sokakların sessizleştiği bir saatte, silindir şapkalı, frak giymiş iki adam Joseph K’nın evine gelirler ve Joseph K’yı da alıp dışarıya çıkarlar. Daha evin kapısından dışarı çıkar çıkmaz, aralarına aldıkları Joseph K’nın omuzlarına yapışırlar, kollarından kavrayıp ellerini yakalarlar. Böylece kentin dışına çıkarak terk edilmiş boş bir taş ocağına gelirler. Dört bir taraf, başka hiçbir ışığa vergi olmayan bir doğallık ve sessizlik içerisindeki ay ışığı ile örtülüdür. Adamlardan birinin eli, Joseph K’nın gırtlağına sarılırken, diğeri elindeki bıçağı sonuna kadar Joseph K’nın kalbine saplar ve bıçağı olduğu yerde iki kez çevirir. Son nefesini vermekte olan Joseph K. az ilerisinde katili olan iki adamın yanak yanağa vermiş bir şekilde kendisine baktıklarını görür, o da onlara bakar ve ‘Bir köpek gibi’ der.”

Alıntıladığım bu pasaj iktidar ve şiddet üzerine bugüne kadar yazılmış olan büyük romanların en başında gelen Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ‘Son’ başlığını taşıyan ‘Onuncu Bölümü’nde yer alan ölüm sahnesidir. Romanın böyle değil de Joseph K’nın affıyla, yani ona yapılan işkencenin sona ermesiyle bitmesi, acaba okuyucu yönünden daha doğru bir mesaj olur muydu? Herhalde bunu Kafka’da düşünmüştür. Ama düşünmüş de olsa, böyle bir finali tercih etmemiştir. Edebiyat eleştirmenlerine göre bunun nedeni, Kafka’nın romanını ‘suçluluk’ temasıyla değil de ‘utanç’ temasıyla bitirmek istemesidir. Kafka’nın romanını bitirirken Joseph K.nın katledilmesiyle ilgili olarak: ‘Sanki bunun utancı, kendisinden sonra da yaşamalıydı’ demiş olması bu tespiti doğrulamak­tadır.

Bu yazının konusunu oluşturan şiddet olgusunun, suçluluk boyutundan daha çok, utanç boyutu üzerinde durmak istediğim için yazmaya Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ölüm sahnesi ile başlamayı tercih ettim. Zira biz hukukçular, mesleğimizin özelliğinden olsa gerek, şiddeti, utanç temelinde değil, daha çok suçluluk temelinde değerlendiririz. Oysa şiddet, sadece bir suç değil, aynı zamanda ve hatta daha çok bir utanç, bir insanlık utancıdır.

Karl Marx’ın özlü ifadesiyle ‘İnsanın yaptığı en büyük duygusal devrim, utanma duygusudur.’ Bu duygusal devrimi kendi içinde ve kişiliğinde yapamayanların, yani utanma duygusu olmayanların başvurduğu araç şiddettir.

Şiddet, şiddete uğrayanın, ‘ötekiliği’ kabul edilen, saygı gören bir özne olmaktan çıkarılıp duygularına ve bedenine zarar verilebilecek ve hatta ortadan kaldırılabilecek bir nesne olarak ele alındığı ilişkisel bir eylemdir. Kadına yönelik şiddet de dahil her türlü şiddetin köke­ni; modern toplumun yarattığı tatminsizliğin, yalıtılmışlığın, ikiyüzlü bir ahlakın, saldırganlığın, ne aşkı, ne sevgiyi, ne arkadaşlıkları ve ne de dostlukları becerebilen bir toplumun damgasını taşır.

Öyle olduğu için bugün ülkemizde her yerde şiddet var. Sokakta şiddet, televizyon dizilerinde şiddet var. Bırakın aşiret, töre, pusu, namus kültürü çocuklarının yaptıklarını bir yana, bırakın aile içi şiddeti bir yana, bırakın ikili ilişkilerde uygulanan terörizmi bir yana, bırakın yakınlık terörizmini bir yana, bırakın tinercilerin kentlerde uyguladıkları şiddeti bir yana, bizim başkalarına yaptığımız, başkalarının bize hemen her gün uyguladığı şiddete bakın. Umursamazlık şiddeti, duyarsızlık şiddeti, istismar şiddeti, cehaletin ve cüretin şiddeti, yanılgının, özen­sizliğin, dikkatsizliğin, sevgisizliğin şiddeti, iftiranın şiddeti, dedikodunun şiddeti, yalanın şiddeti. Bunlar da öldürücü, bunlar da korkutucu, bunlar da yok edici, bunlar da kahredici değil mi?

Peki! Neden şiddet?

Bunu yanıtını modern olasılık kuramının temellerini atan, akışkanlıklar mekaniğinin temel yas­alarından biri olan ve kendi adıyla anılan Pascal Yasası’nı bulan, kendisinden sonra gelen varoluşcu düşünürleri etkileyen, bu bağlamda sezgicilik ilkesini ortaya atan Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünür Blaise Pascal, Türkçeye ‘Düşünceler’ adıyla çevrilerek yayınlanan ‘Pensées’ isimli eserinde şunları yazarak veriy­or: ‘İnsanoğlu büyük adam olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece bir küçük adam­dır; mutlu olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece mutsuzdur; mükemmel olmak için büyük hevesler taşır, fakat bir gün anlar ki, sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kişi olmak için devamlı umutlar taşır, fakat bir gün anlar ki, kusurlarından dolayı sadece insanların hor görüşüne layık görülmektedir. İşte, dışına çıkmaya imkân bulamadığı bu utanç duygusu, o insanda güçlü bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o, kendisini kusurlarından dolayı mahkûm eden ve bunun suçunu kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.

Bu yazıtı yazmaya Kafka ile başladım, Oscar Wilde ile son vereceğim.

Karısını kılıçla boğazını keserek öldürmekten yargılanıp idama mahkûm edilen Krallık Muhafız Alayı askerlerinden otuz yaşında Charles Thomas Wooldridge, 07 Temmuz 1896 günü İngiltere’de Reading Zindanı’nın özel bölümünde asılmıştır. Aynı hapishanede hapis yatan ve asılmadan önce Wooldridge’i gören ve asılma nedenini öğrenen Oscar Wilde’ın onun anısına yazdığı ve adını ‘Reading Zindanı Baladı’ olarak koyduğu şiirinin giriş bölümüne yer vererek sözlerime son vereceğim.

‘Kırmızı ceketini giyemiyordu o artık, / Çünkü şarap kırmızı ve kan da kırmızıydı, / Ellerine de şarap ve bir de kan bulaşmıştı / Ölünün başucunda onu bulduklarında, / Sevdiği kadıncağız, sevgilisiydi ölen, / Öldürmüştü kadını vurarak yatağında. / O da yerini aldı suçlular arasında, / Soluk gri bir tulum sarkıyordu sırtından; / Bir de kasket başında, / Kaygısız, şen gibiydi, adım atışlarında; / Ki hiç görmemiştim ben böyle bakan bir adam, / Bu kadar içtenlikle güne gözleri dalan. / Ben hiç görmedim böyle, böyle bakan bir adam, / Böyle dalmış gözleri / Küçük mavi örtüye, / Zindanda tutuklu olanların gökyüzü dedikleri, / O salına salına süzülen bulutlara, Ki gümüş yelkenleri. / Öbür acıların arasında yürürken / Bir başka bölmedeki, / Ne yapmıştı bu adam diye düşünüyordum, / Acaba yaptığı ne, suçu da ne olacak, / Ki bir ses fısıldadı yavaşçacık arkamdan, / ‘O yeni gelen adam yakında asılacak.’ / Tanrım! O an zindanın taşları duvarları / Sarsılır gibi oldu, titredi birdenbire, / Gökler tepeme indi, / Kızgın çelik bir çember gibi sıktı başımı; / Kendi acım kendime büsbütün yetiyorken / Birden hepsi silindi. / Anladım, onu hangi düşünceydi kemiren / Ve iten neydi böyle onun adımlarını, / Onun pırıl pırıl parlayan güne neden / Bu kadar içtenlikle böylesi daldığını; / Sevdiği bir kadını öldürmüştü bu adam / Ve şimdi buna karşı verecekti canını. / Ama gene de herkes sevdiğini öldürür, / Bu böylece biline, / Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar, / Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür, / Korkak, bir öpücükle, / Yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür! / Kimi insan aşkını gençliğinde öldürür, / Kimi sevgilisini yaşlılığına saklar; / Bazıları öldürür arzunun elleriyle, / Altın’ın elleriyle boğar bazı insanlar: / Bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü / Böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar. / Kimi insan az sever, kimisi de çok uzun, / Kimileri aşkı satar, kimileri satın alır; / Kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla, / Kimilerinde aşka serin kanla kıyılır; / Hemen herkes bir türlü öldürür sevdiğini, / Ama bundan ötürü herkes asılmamıştır.’

Evet! Keşke yapılmasa, keşke yapmasak diyoruz, ama yapılıyor ve yapıyoruz; hepimiz sevdiğimizi, sevmediğimizi bir biçimde öldürüyoruz ve bunun adına da şiddet deniliyor.

BEN VE BİZ OLMAK İLE AVUKATLIK MESLEĞİ VE BAROLAR ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER –

İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliği onun akli yeteneğidir. İnsan bu yeteneği sayesinde yaşamını sürdürebilir, düşünür, bilgi edinir, karar verir. Bilgi, düşünme ve akılla hareket etme insani özelliklerdir, ama aynı zamanda özgür ve özerk birey olmanın da asgari gerekleridir. Zira insan, akli yeteneğini kullanabildiği, bilgi sahibi olduğu, kendi kararlarını bizzat kendisi verdiği, bağımsız hareket ettiği, başkaları ile aynı fikirde olmakta ya da olmamakta özgür olduğu, başkalarının müdahalesine maruz kalmadığı ve bu müdahalelerden etkilenmediği ölçüde birey olur. Onun için birey olmak, özgür olmak, özerk olmak demektir.

Esasen özgür ve özerk bir akıl baskı altında işlevini yerine getiremez; özgür ve özerk bir akıl gerçeği algılamasını başkalarının emrine, talimatlarına, yönlendirmesine teslim etmez; bilgisini, kendi doğru anlayışını başkalarının fikirlerine, tehditlerine, isteklerine, açık veya gizli planlarına, çıkarlarına kurban etmez. Böyle bir akla, böyle bir kişiliğe başka biçimde düşünen, başka çıkarları ve planları olan birileri engel olmaya çalışabilir, bu kişi susturulabilir, hapse atılabilir ve hatta öldürülebilir, ama ona baskı yapılamaz, bağımsızlığı, özgürlüğü ve özerkliği onun elinden alınamaz.

Amerika’nın Bağımsızlık Bildirisi’nde arka arkaya sıralanan üç temel hak vardır. Bunlar “yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mutluluğu arama hakkıdır.” Dikkatinizi çekerim, mutlu olma hakkı değil, mutluluğu arama hakkı. Bu, bir insanın mutluluğa ulaşmak için gerekli gördüğü, gereksinim duyduğu şeyleri yapma hakkına, yani özgür olma, bağımsız olma hakkına sahip olması anlamına gelir; ama o kişiyi başkalarının mutlu etmesi gerektiği anlamına gelmez.

Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, ama aynı zamanda sorumluluk da yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür.

Bireysel var oluş, yani birey olma toplumsallaşmayı gerektirir. Onun için birey olma sürecini tamamlayamamış olanlar; ne bağımsız olabilirler, ne özgür olabilirler, ne özerk olabilirler, ne de toplumsallaşabilirler. Köle ruhlu bu insanlar kendi kendilerini yönetemezler, efendilerinin kendisini yönetmesine izin verirler. Bu insanlar ne yaratabilirler, ne de kendilerini örgütleyebilirler.

Hem öyle oldukları için, hem de iş odaklı, hizmet odaklı değil, söylem odaklı oldukları için, anonim her söylemi akıllarının süzgecinden geçirmeden benimserler, kendi dillerinde yeniden üretirler, kendilerini yaptıkları işle, ürettikleri ve yarattıkları değerlerle değil, ırk, inanç, köken, ideoloji gibi aidiyetlerle tanımlarlar ve o nedenle ideoloji merkezli, sınıf merkezli, din merkezli, grup merkezli, parti merkezli, iktidar merkezli, muhalefet merkezli düşüncenin ve söylemin marjlarına kolayca itilirler.

Toplum yaşamı sivil katılımı gerektirmekle, ancak birey olma sürecini tamamlamış olan yurttaşlar; sahip oldukları haklar, yetkiler ve eğer bilincinde ve farkında iseler, taşıdıkları sorumluluklar ölçüsünde yaşadıkları toplumun sivil hayatına katılabilirler, sağlıklı ve dinamik bir sivil toplumun oluşmasına katkı yapabilirler.

Parti, size gözlerinize ve kulaklarınıza inanmamanızı söylüyordu. Bu partinin nihai, kesin emriydi. Kendisine karşı yığılmış muazzam kuvvetleri, herhangi bir parti aydınının tartışmada kendisini ne kadar kolaylıkla alt edebileceğini düşününce Winston’un içine bir ümitsizlik çöktü. Buna rağmen kendisi haklıydı. Açık gerçeğin ve doğru olanın savunulması gerekliydi. Dış dünya vardır, yasaları değişmez. Taş serttir, su ıslaktır, dayanacak bir şey bulamayan cisimler dünyanın merkezine doğru düşerler. Bunları düşünen Winston, sanki O’Brien’la konuşuyormuş ve aynı zamanda önemli bir kural ileri sürüyormuş gibi bir duyguyla şunları yazdı: Özgürlük ikiyle ikinin dört ettiğini söylemek serbestîsidir. Eğer buna izin verilirse arkasından, arkasından her şey gelir.

Okuduğum bu pasaj George Orwell’in 1984 isimli romanından aldığım bir bölüm. Orwell bu pasajı ile bize “hakikatin, orada, dışarıda, hayatın içinde olmadığını; muhtemel bir hakikat olarak kabul edilenin, kullandığımız sözcük dağarcığının birer fonksiyonu olduğunu ve hakikat olarak kabul edilenin de diğer inançlarımızın bir fonksiyonu olduğunu söylemeye çalışan sinsi aydınlara, sözde aydınlara cephe almamız gerektiğini” söylüyor. Yani şu söylüyor: bağımsız, özgür ve özerk birey olmak istiyorsanız eğer, onun bunun adamı değil, partinin, iktidarın, muhalefetin, cemaatin adamı değil, kendinizin, aklınızın adamı olun. İnsan olarak sizin gücünüze birilerinin sınır koymasına izin vermeyin.

Bütün bunları şunun için söyledim: avukatın, avukatlık mesleğinin en önemli vasfının ve karakterinin bağımsızlık, özerklik ve özgürlük olduğunu biliyor ve kabul ediyorsanız eğer, o zaman bütün bu söylediklerimin anlamını ve amacını da çok iyi biliyorsunuz demektir.

Ben olmak” ve “biz olmak” üzerine çok şey okumuş ve dinlemişsinizdir. Yarın avukatlık yapmaya başladığınızda ve baro üyesi olduğunuzda sizlere “biz olmak” üzerine vaazda bulunacak olanlar olacaktır. Ama siz, siz olun önce “ben olun”. Zira “ben” olmadan, “biz” olamazsınız. Zira “biz olma” süreci “ben olmakla” başlar. “Ben” olmadan “biz” olursanız eğer, sadece sürüden birisi olursunuz.

Bireyde olduğu gibi bir topluluk içinde de şemalar bilgi akışını düzenler. Herhangi bir örgütte veya kuruluşta şemalar, üyeler tarafından paylaşılır. Bunların alt gurupları “bizdir.” Davranış bilimleri uzmanı Amerikalı yazar Daniel Goleman’ın Türkçesi “Yaşamsal Yalanlar, Basit Gerçekler” olan “Vital Lies, Simple Truths” isimli kitabında ifade ettiği üzere, “biz” kendini aldatmalara karşı, en az birey kadar duyarlıdır.

Yine Goleman’ın anlatımıyla bir grupta, hizipte, klikte, cemaatte veya örgütte paylaşılan aldanmaların oluşmasının arkasındaki motive edici güç, bireylerdekiyle özdeştir ve bu, kaygıyı mümkün olduğu kadar azaltmaktır. Kaygı ve özsaygı “bende” olduğu gibi, “bizde” de aynı rolü oynar; bunlar artırılmış özsaygıyı ve azaltılmış kaygıyı korumak için gerçeklerin saptırılmasına cesaret verir.

Bunun güzel bir örneği New Yorker adlı dergide yer verilen karikatürde şu şekilde anlatılmıştır: “Ortaçağda şövalyeleriyle birlikte oturan Kral şunları söyler; Öyleyse anlaştık demektir. Burada, Danimarka’da ahlakça bozuk hiçbir şey yoktur. Danimarka dışında her yerde ahlakça her şey bozuktur.” Biz olmanın dayanılmaz hafifliği veya ağırlığı, sizi götüre götüre bu karikatürdeki dramatik veya patolojik sonuca götürür. Yani sürü olmaya götürür.

Sürüye hükmeden sürü ahlakı, bireyler tarafından anlaşılmayı beklemez. O, sadece bu budur, bu, bu değildir, o şudur, o şu değildir, o bizdendir, o bizden değildir diyerek sürüden emirlerine, değer yargılarına itaat etmesini, hizmet etmesini ister.

Ama yine de “biz” düşünme, yani grup, hizip, klik, cemaat veya örgüt düşünme, grupların, hiziplerin, kliklerin, cemaatlerin veya örgütlerin aleyhinde düşünme değildir. Bu, sadece toplu patolojinin tehlike sinyalidir; çarpıtılmış ve ters anlamlar verilmiş bir “bizdir.” Kuşkusuz saydığım topluluklar veya “ben” değil de, “biz” tek bir kişinin kişisel önyargılarıyla çarpıtılmış kararlar vermesinin risklerine karşı duyarlı panzehirlerdir.

Yalnız başına bir kişi, duygu dalgalanmalarına, toplumsal önyargılardan doğan kör noktalara veya basit görünen bir kararın karmaşık sonuçlarını algılama başarısızlığına eğilimlidir. Bir grupta, kuruluşta veya örgütte “bizlerle” birlikte konular açılabilir, değişik bakış açıları dikkate alınabilir, gerekli diğer veriler toplanıp değerlendirilebilir. Saydığım türden topluluklar en iyi, biçimde çalıştıklarında tek bir üyenin alabileceğinden çok daha iyi kararlar alıp uygulayabilir. Ama öyle de olsa toplu veya “biz” düşünme, topluluğun düşünüşünü çarpıtır. Bunun önüne geçebilmek için topluluğun her bir üyesinin “biz” olmadan önce “ben” olması, yani “birey” olması, yani bağımsız, özgür ve özerk olması gerekir.

Bütün bu söylediklerimin ana fikri, kıssadan hissesi şudur; genç insanlar olarak bir gelecek inşa etmeye çalışıyorsunuz. Bunun için önce birey olun, kendinizi özgür, özerk bir insan olarak, yani “ben” olarak inşa edin. Eğer bunu yapamazsanız avukatlık mesleğine talip olmayınız. Zira en önemli niteliği bağımsızlık olan avukatlık mesleği bağımsız, özgür ve özerk bir kişilik ister.

Bu bağlamda işaret etmek isterim ki, her ne kadar Avukatlık Yasası’nın 34.maddesinde avukatlık görevinin kutsal olduğu yazılı ve savunmanın kutsallığı da kimi üstatlarımızın kullanmayı çok sevdikleri bir sıfat ise de kanımca bu doğru değildir. Kutsallık, geleneksel yapılardan, muhafazakâr anlayışlardan tevarüs ettiğimiz, aktardığımız bir anlayıştır. Değerli meslektaşımız Haluk İnanıcı’nın da vurgu yaptığı üzere, geleneksel dönemin örgütlenme biçimi olan lonca anlayışı, diğer meslekler gibi avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetimi altında tutmaya çalışmıştır. Aydınlanmayla birlikte geleneksel koşullanmalardan ve baskıdan kurtulan insan aklı, kendi yaşamının, kendi işinin, kendi mesleğinin ve tercihlerinin sorumluluğunu kendisi üstlenmiştir. Modernizmle başlayan bu süreçte insanı kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak mümkün olmamakla, avukatı da kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak hem mümkün hem de doğru değildir.

Kaldı ki, kutsallık ve bundan türetilen kutsal devlet, kutsal adalet, kutsal savunma gibi kavramlar kurulu düzeni koruyan, otoriteyi koruyan kavramlardır. Oysaki avukatlık mesleği her türden iktidarla, otoriteyle, statükoyla sorunu olan bir meslektir. Öyle olduğu için avukat, devlete karşı, iktidara karşı, otoriteye karşı insanı, bireyi, hakkı savunan kişidir. Savunma ise kutsanması gereken bir iş ve faaliyet olmayıp, yaşam hakkı gibi, mülkiyet hakkı gibi, özgürlük hakkı gibi saygı duyulması, değer verilmesi, korunması gereken, vazgeçilmesi mümkün olmayan üstün bir haktır. Temel bir insan hakkıdır.

Paris Barosu önceki Başkanlarından Rousse’ya göre avukat; “Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.”

Rousse’nun son derece isabetli olan bu tespitinden hareketle demek gerekir ki; tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakları vardır.

Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve cesaretle karşı koymak avukatların ve Baroların en önde gelen görevidir.

Onun için Avukatlar, tam da Edward Said’in “Entelektüel” isimli eserinde ifade ettiği gibi belli bir kamu için ve o kamu adına mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da tanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip olan bireyler olmak zorundadırlar.

Mesleklerinin yüklediği bu sorumluluk avukatlara; kamunun gündemine sıkıntı veren, unutulan, sümen altı edilen sorunları getirmek, slogan, ortodoksi ve doğma üretmektense bunlara karşı çıkmak, kolay kolay hükümetlerin, muhalefetin, o ya da bu partinin, kimi derneklerin ya da cemaatlerin adamı olmamak, hukuk ve insan hakları ihlallerine tanıklık ve bunlarla mücadele etmek görevlerini yükler.

Dünya siyasi tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, başta Fransız İhtilali, Amerika’nın Bağımsızlığı, dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasasının yapımı olmak üzere, devrim niteliğindeki tüm eylemlerde, dünya tarihini değiştiren ve dönüştüren tüm siyasi olaylarda, gerek eylem gerekse düşünce lideri olarak avukatlar vardır.

Yönetim dehası Peter Drucker’e göre kuruluş, ortak amaç için bir araya gelen ve birlikte çalışan insanlardan oluşan bir topluluktur. Kuruluş; devlet, toplum, cemaat, aile gibi sosyal kurumlardan farklı olarak, belli bir amaca göre tasarlanmış olup işine, görevine, işlevine göre tanımlanır. Devlet, toplum ve cemaat ise, dil, kültür, tarih, coğrafya gibi insanları bir arada tutan değerlere ve bağa göre tanımlanır. Kuruluş, belli bir işe, kendi işine odaklandığı zaman etkilidir. Toplum, cemaat ve aile sadece var olan kurumlardır. Kuruluş ise yapandır. Devlet, toplum, cemaat ve aile koruyucu kurumlardır, statükoyu sürdürmek, değişimi yavaşlatmak için uğraşırlar. Oysa kuruluşlar statüko bozucu olmak için vardırlar. Onun için kuruluşlar, sürekli değişikliğe göre düzenlenmiş olmak, yeniliklere dönük olmak zorundadırlar. Kuruluşların işlevlerini yerine getirebilmeleri için; kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve sosyal ilişkileri, becerileri sorgulamak ve gerektiğinde bütün bunları terk etmek üzere düzenlenmiş olmaları ve mutlak olarak kendi işine odaklanmaları gerekir. Bir kuruluş olan Barolar da bu çerçevede örgütlenmek, çalışmak ve hareket etmek durumundadırlar.

Kuruluşun işlevi bilgileri verimli kılmaktır. Bilgiler ne kadar ihtisaslaşmış olurlarsa, o kadar daha fazla işe yararlar. Gelişmiş ülkelerde kuruluşlar, bilgileri verimli kıldıkları, bilgileri ihtisaslaştırdıkları, kendi amaçları üzerinde yoğunlaştıkları, bilgiden bilgilere geçtikleri için toplumun merkezi konumuna gelmişlerdir.

Günümüzün kuruluşları, güce dayalı yapıdan, bilgiye ve sorumluluğa dayalı bir yapıya dönüşmüşlerdir. O nedenle günümüzün kuruluşlarında, kuruluşun amaçları, katkıları, davranışları, performansı konusunda herkesin sorumluluk alması gerekir. Bundan çıkan anlama göre, kuruluşun bütün üyeleri kendi amaçlarını ve katkılarını düşünecekler ve her ikisi için de sorumluluk alacaklardır. Kuruluşlarda ast/üst diye bir ayrım yoktur, birlikte çalışan insanlar vardır. Onun için bütün üyelerin kendilerine; benim bu kuruluşa yapabileceğim en katkı, hizmet nedir diye sorması, her üyenin sorumluluk sahibi olması, karar yetkilisi olarak çalışması, kendi amaçlarının kuruluşun amaçları ile uyumlu olmasını sağlaması gerekir.

Günümüzde yetki vermekten, güç vermekten pek çok söz edilmektedir. Bu deyimler, komuta ve kontrole dayalı kuruluşun ortadan kalktığının göstergesidir. Her ne kadar, bu deyimler, eskiden olduğu gibi gücü ve rütbeyi ifade etmekte iseler de, artık bizim bunların yerine sorumluluklardan ve katkılardan söz etmemiz gerekir. Zira beraberinde sorumluluk bulunmayan güç, güç değildir, sorumsuzluktur. Onun için amacımızın, insanları sorumlu kılmak olması, senin ne yetkilerin olmalı değil, sen neden sorumlu olmalısın sorusunun sorulması gerekir. Bilgiye ve sorumluluğa dayalı bir kuruluşta yönetim işi, herkesi yönetici yapmak değil, herkesi katılımcı yapmaktır.

Önemli bir bölümünü Drucker’den ödünç alarak ifade ettiğim bütün bu söylediklerimin kıssadan hissesi, meslek kuruluşumuz olan Barolarımıza katkı yapınız, bu konuda sorumluluk alınız. Perikles’in söylediği gibi “yönetimle ilgileniniz.” Eğer siz avukat olarak barolarınızın yönetimi ile ilgilenmez iseniz, ilgilenmemesi gerekenler, dertleri baro, avukat, avukatlık mesleği olmayanlar, hizmet etmek gibi bir düşünceleri ve motivasyonları bulunmayanlar, baroları kendi kariyer hesaplarına araç yapanlar, baroları kişisel çıkarları doğrultusunda kullananlar barolarla, baroların yönetimleri ile ilgilenirler. O zaman da şikâyet etmeye hakkınız olmaz. Onun için baronuzla, baronuzun işleyişiyle ve yönetimiyle ilgilenin, katılımcı olun, bu konularda görev ve sorumluluk alın, “Baro bizim için ne yapıyor diye değil, ben baro için ne yapıyorum” diye kendinizi sorgulayınız.

13 Mayıs 2025 tarihinde vefat eden Jose Mujica’nın değerli anısına ithafımdır

BİR KARA KOYUN! JOSE MUJICA

Bugün burada bulunan her düzeyden ve organizasyondan bütün yetkililere teşekkür ediyorum. Brezilya halkına ve Başkan Bayan Dilma Roueesff’e teşekkür etmek istiyorum. İyi niyetinden kuşku duymadığım benden önce konuşan bütün konuşmacılara açıklamaları için teşekkür ediyorum. 

Yöneticiler olarak burada biz, bizim için önemli olan kendi iç irademizi, insanlığın sefilliğine neden olan sözleşmelere bağlılığımızı, bunlarla ilişkilerimizi sürdürebilme şansımızı ifade ettik.

Her şeye rağmen burada bulunmamızı, bazı soruları yüksek sesle sorma fırsatı olarak görmemiz gerekir. Zira bütün bir öğleden sonramızı, kitleleri yoksulluğun pençesinden kurtarabilmek için sürdürülebilir kalkınma üzerine konuşmakla geçirdik.

Zihinlerimizdeki titreşimler, çağrışımlar nelerdir? Toplumları refaha taşımanın ardında şekillenen kalkınma ve tüketim modeli bu mudur? Sorum şudur: Bu gezegende Hindistan halkının, Almanya’da her bir aileye düşen araba kadar arabası olması durumunda neler olabilir? Nefes alabilmemiz için geride daha ne kadar oksijen olmalıdır? Daha açıkçası; Bugün 7-8 milyar insanın yaşadığı dünya, insanların aynı tüketim düzeyine sahip olmalarını, bolluk içindeki Batı toplumlarının refahı için mi israf ediyor? Bu mümkün olabilir mi? Bugün daha farklı analizler yapabilecek miyiz? Çok büyük ve patlayıcı bir maddi ilerleme sağlamak üzere devir aldığımız bu uygarlığı, ne yazık ki, pazarın ve tüketimin nesline dönüştürdük. Pazar ekonomisi, pazar toplumlarını yarattı. Ve bunun bize getirisi, bütün bir gezegenin farkına varmak demek olan küreselleşme oldu.

Biz mi küreselleşmeyi yönetiyoruz, yoksa küreselleşme mi bizi yönetiyor? Vahşi bir rekabete dayanan bu ekonomik düzen içinde, dayanışmadan, yardımlaşmadan, hep birlikte var olmaktan söz edebilir miyiz? Kardeşliğimizi daha ne kadar sürdürebileceğiz?

Ben bu etkinliğin önemini zayıflatacak herhangi bir şey söylemek istemiyorum. Aksine, meydan okumamız gereken şeyin, muazzam önemdeki büyük krizler, ekolojik krizler olmadığını, siyasi krizler olduğunu söylüyorum.

Günümüz insanını, kendisini özgür bırakmayan güçleri yönetmemekte, insanı ve insan hayatını bu güçler yönetmektedir. Oysa biz bu gezegene, ayrımcılığı daha da çoğaltmak için gelmedik. Bu gezegene mutlu olmak için geldik. Zira hayat kısadır ve elimizden kaçar gider.

Sahip olduğumuz hiçbir şey, hayat kadar değerli ve asıl değildir. Ama eğer hayat parmaklarımızın arasından kayıp giderse, daha fazla tüketmek için daha fazla, çok daha fazla çalışırsak eğer, toplumun mutlak motoru tüketim olursa eğer, ne olur? Tüketim paralize/felç olduğunda, ekonomi durur. Ekonomi durduğunda, durgunluk hayaleti ortaya çıkar. Gezegene zarar verecek olan şey, hiper/aşırı tüketimdir. Ve hiper/aşırı tüketim, büyümek için daha çok satmaya, bunun için de malların ömrünün kısa olmasına ihtiyaç duyar. Bir elektrik ampulünün ömrü 1000 saatten fazla değildir. Ömrü 100.000 saat olan ampuller de vardır. Ama bunlar imal edilmez. Bunun nedeni pazardır, pazar ekonomisidir. Buna hizmet etmek için daha çok çalışmak, ‘kullan at’ uygarlığına destek olmak, kısır döngü tuzağına düşmek zorundayız. Siyasetin doğasında olan bütün bu sorunlar, bize farklı bir kültür için mücadele etmemiz gerektiğini söylüyor.

Bütün bunları mağara adamının zamanına dönmek ya da geçmişin heykelini dikmek için söylemiyorum. Sadece böyle devam edemeyeceğimizi, pazar tarafından yönetilemeyeceğimizi, aksine pazarı bizim yönetmemiz gerektiğini ifade etmek için söylüyorum.

Kendi mütevazı düşünce şeklimle şunu demek istiyorum: bugün bizim karşı karşıya olduğumuz sorun siyasaldır. Eski düşünürler, Epikürüs, Seneca ve hatta Aymara bunu şu şekilde ifade etmişlerdir: “Fakir insan küçük insan değildir, daha fazla, daha fazla, sonsuza kadar daha fazla isteyen ve buna ihtiyaç duyan insan küçük insandır.” O nedenle, bu bir kültür sorunudur.

Yapılan anlaşmaları, gösterilen çabaları takdir ediyorum. Yönetici olarak bunlara bağlı olacağım. Söylediğim şeylerin bir kısmının kolay sindirilemeyeceğini biliyorum. Ama bunlara su krizinin ve çevre saldırganlığının neden olmadığını da bilmek durumundayız. Bütün bunların nedeni, bizim yarattığımız uygarlık modelidir. O nedenle yaşama tarzımızı yeniden gözden geçirmek zorundayız.

Ben hayat için gerekli doğal kaynakları çokça bahşedilmiş küçük bir ülkeye mensubum. Benim ülkemde 3 milyondan biraz fazla insan var. Bir kısmı dünyanın en iyi ırkı olan 13 milyondan fazla büyükbaş hayvan mevcut. 8 veya 10 milyon civarında en iyi cins koyun var. Benim ülkem, yiyecek, et, mandıra ürünleri ihraç eden bir ülke. Çok fazla dağlık olmayan, daha çok düzlüklerden oluşan benim ülkemdeki arazilerin %90’nından fazlası verimli.

Benim yoldaşım olan işçiler, geçmişte günde sekiz saatten daha fazla çalışıyorlardı. Bugün 6 saat çalışıyorlar. Fakat 6 saat çalışan işçi, günde iki ayrı iş yapıyor, dolayısıyla bugün dünden daha çok çalışıyor. Peki, neden? Çünkü motosikleti için, arabası için, başkaca şeyler için aylık ödeme yapması gerekiyor, böyle yaptığı için de kendisini, benim gibi romatizmalı yaşlı bir adam, hayatını neredeyse tamamlamış bir adam gibi hissediyor.

İçinizden birileri, insan hayatının kaderi bu mudur diye sorabilir. Bunlar son derece temel olan şeylerdir. Ama gelişme, kalkınma insanın mutluluğunun karşısında olamaz. Zira belirleyici olan hayattır. Birikim ve tüketim değildir. İnsan mutluluğunun yararına çalışmak, dünyadaki sevgi, insani ilişkiler, çocukların bakımı, arkadaşlara sahip olmak, bizim temel ihtiyaçlarımızdır. Kalıcı olan bunlardır, aşktır, dostluktur, yardımlaşmadır, dayanışmadır, ailedir. Çevre için mücadele edersek eğer, çevrenin temel unsurunun, insanın mutluluğu için olduğunu da hatırlarız.

Bu konuşma, Uruguay’ın önceki Devlet Başkanı Jose Mujica’ya ait. Mujica bu konuşmayı, Birleşmiş Milletler tarafından 20-22 Haziran 2012 tarihleri arasında Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde düzenlenen ‘Rio+20 Zirvesi’nde yapmış. Mujica’nın kendi ana dilinde yaptığı bu konuşmanın Türkçe çevirisi yok. O nedenle, ben bu konuşmayı İngilizce metninden Türkçeye çevirdim ve hem sizinle paylaştım hem de bu yazıya konu yaptım.

Mujica’nın bu konuşması, diplomatik bir platformda yapılmış konuşma olmasına rağmen, diplomatik dille yapılmış konuşmalardan çok farklı. Öyle olduğu için daha da önemli ve değerli. Mujica’nın bu konuşmasında söyledikleri, çoğumuzun düşündüğünden, söylediğinden, yazdığından farklı şeyler değil. Ama samimi ve sahici şeyler. Önemi ve değeri de samimi ve sahici olmasından geliyor. Beni en çok etkileyen de konuşmanın bu samimiyeti ve sahiciliği oldu. “Samimiyeti olmayan bir konuşmanın veya yazının değeri olmadığını” Tolstoy’dan öğrendiğim için, her samimi, konuşma ve yazı beni etkiler. Aynı şekilde samimi ve sahici insanlardan da çok etkilenirim ben. Mujica’da sahici bir insan. Çok acılar çekmiş olmasına rağmen gözlerinin içiyle, göz bebekleriyle gülen bir insan.

Daha önce adını duyduğum, ancak hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığım Jose Mujica’yı, 01 Kasın 2015 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Çınar Oskay’a verdiği röportajdan tanıdım. Hemen ardından Andres Danza-Ernesto Tulbovitz tarafından yazılan, Tekin Yayınevi tarafından basılan ‘İktidarda Bir Kara Koyun-Saraysız Başkan Jose Mujica’ adlı kitabı aldım ve okudum. Daha sonra Youtube’dan, yazımın en başında tercüme ederek sizinle paylaştığım Mujica’nın ‘Rio+20 Zirvesi’nde yaptığı İngilizce alt yazılı konuşmasını izledim ve bunu twitterda paylaştım. Fenerbahçelilerin Lugano, Galatasaraylıların Muslera ve Torreira, militan gazeteciliğin önde gelen isimlerinden olan Eduardo Galeano vasıtasıyla tanıdıkları, bizim ülkemizde ise çok fazla bilinmeyen Uruguay’ı ve Uruguay tarihini inceledim sonra. Ve en sonunda da bu yazıyı kaleme aldım.

Hem kişisel tarihi bakımından hem de Uruguay tarihi yönünden önemli bir adam olan, önemli olması dışında, yaşadıklarından damıttığı ve harmanladığı felsefesiyle, bu felsefeye uygun yaşam tarzıyla, gerçekten değerli bir insan ve hatta bir yaşam bilgesi olan Jose Mujica eski bir Tupamaro Gerillası’dır.

İsmini 18.yüzyılda İspanyol egemenliğine karşı başlatılan ayaklanmanın önderi olan Túpac Amaru II’den alan Tupamarolar, Marksist-Leninist düşünceye sahip olmakla birlikte, anarşizme inanan, Uruguay’ın bağımsızlığına kavuşmasının bu yolla mümkün olacağını savunan bir ulusal kurtuluş hareketinin adıdır. Geleneksel siyasal sistemlerin tamamına karşı olan Tupamarolar, yaptıkları eylemler itibariyle birer çağdaş Robin Hood’durlar. Öyle oldukları için eylem temelinde aktif oldukları süreç içinde, bankaları, işyerlerini, zenginleri soyan, bu soygunlardan elde ettiklerini yoksullara dağıtan yasadışı bir örgüttür.

Siyasal yönden sonuç alabilmek için terörü ve şiddeti bir yöntem olarak seçen ve kullanan Tupamaro Gerillaları, amaçlarına ulaşmak için 1968 ile 1973 yılları arasında, siyasetçileri hedef alan adam kaçırma ve kundaklama eylemlerine, subaylara ve polislere yönelik olarak suikast yapma yoluna başvurmuşlardır. 1973 yılında yapılan askeri darbe sonunda iktidara gelen hükümet, disiplinli orduyu vurucu güç olarak kullanmak suretiyle ve aldığı sert önlemlerle Tupamaroları tasfiye etmiş, bu amaçla pek çoğunu öldürmüş, öldürmediklerini ise hapse atmıştır.

1985 yılında Uruguay’ın demokrasiye dönmesinden sonra ilan edilen genel afla, kişisel ve siyasal özgürlüklerine kavuşan Tupamarolar, ‘Halk Girişimi Hareketi Partisi’ni/Movimiento de Participación Popular-MPP’ kurmuşlar ve bu partinin şemsiyesi altında demokratik yoldan siyaset yapmaya başlamışlardır. Jose Mujica’da, bu Topamarolardan birisidir. 1985 yılında siyasete atılan Mujica, 1994 yılında yedek, 1999 yılında asil senatör, 01 Ekim 2010 tarihinde yapılan seçimler de ise Uruguay Devlet Başkanı olmuştur.

Belki yanılmış olabilirim ama hayallerim hep vardı ve hep var olacak. Stratejim olmadığını söyleyemezler. Boktan olabilir ama bir stratejim var. Ve hayal kurmak için hala yeterli güce sahibim.” Bu sözler Mujica’ya ait. Bunları Andres Danza-Ernesto Tulbovitz tarafından yazılan ‘İktidarda Bir Kara Koyun-Saraysız Başkan Jose Mujica’ isimli kitapta söylüyor. Bunları söylediğinde 80 yaşında. Ama hala hayalleri var. Onu başarıya taşıyan da bu hayalleridir aslında.

Mujica, hayalleri olduğu için, hayallerini gerçekleştirmek için 1960’larda daha henüz 25 yaşında iken Tupamaro Gerillası olarak dağa çıkmıştır. Hapiste kaldığı 13 yıl içinde hayallerini korumuş, hayallerine yenik düşmediği için, önce senatör, sonra devlet başkanı olmuştur.

Mujica’nın seçtiği bir hayat var ve Mujica hapiste iken üzerinde çok düşündüğü ve seçtiği bu hayatı “Sade, yüksüz, bagajsız, maddi kaygıları olmayan, yalın bir hayat” şeklinde açıklıyor ve devamla şunları söylüyor: “hoşuma giden, istediğim şeyleri yapabilmenin en iyi yolu buydu. Benim için özgürlük bu demekti.

Mujica Devlet Başkanı olmadan önce de sonra da böyle yaşamış bir insan ve hala bu şekilde yaşıyor. Devlet Başkanı olduğunda ve sonrasında makam arabasına binmemiş, kendisine ait 1987 model, Wolkswagen marka arabasını kullanmış. Devlet Başkanı’na tahsisli sarayda oturmamış, eski komşularıyla, görevi sabahları evdekileri uyandırmak olan horozuyla, tavuklarıyla, kedileriyle, topal köpeği Manuella ve kendisi gibi eski bir Tupamaro Gerillası olan eşiyle birlikte kendisine ait çiftlik evinde oturmuş, halende orada oturuyor. Eski arkadaşlarıyla birlikte olmak için mahallesindeki kahvehanelere gitmiş, hala da gidiyor. Maaşının %70’ini ihtiyacım yok diye yoksullara dağıtmış ve halende dağıtmaya devam ediyor. Bu yaşam tarzını Mujica “Düşündüğün gibi yaşamalısın. Aksi takdirde yaşadığın gibi düşünürsün” şeklinde açıklıyor. Gerçekten düşündüğü gibi yaşamış Mujica, halen de düşündüğü gibi yaşıyor. Böyle yaşamaya devam ettiği için de düşünceleri çok fazla değişmemiş, yani hala yaşadığı gibi düşünüyor, düşündüğü gibi yaşıyor.

Bu terbiyeyi, yani az şeyle yetinme ve öyle yaşama terbiyesini hapishanede kazanmış. Bunu şu sözlerle ifade ediyor. “O yıllarda, zindanlarda, bir kimsesiz, bir yetim gibi yaşarken, ne kadar az şeyle mutlu olunabileceğini öğrendik. Eğer az ile mutlu olmayı başaramasanız, her şeye sahip olsanız da başaramazsınız.” Yani Mujica tam bir çağdaş Don Kişot. Arkadaşı antropolog Daniel Vidart’da zaten onu “Sanço kılığına girmiş Don Kişot” olarak tanımlıyor.

Mujica yedi yaşında babasını kaybetmiş. İki polisi yaralamış. Montevideo’da bir barda yakalanmış. Altı yerinden vurulmuş ama ölmemiş. 13 yıl hapiste yatmış. İşkence görmüş. Tek başına hücrede kalmış. Halüsinasyonlar, kabuslar görmüş, psikolojik rahatsızlıklar geçirmiş. Hücrede delirmemek için kurbağalarla, böceklerle arkadaşlık etmiş, konuşmuş onlarla. İki kez tünel kazarak hapisten kaçmış ama yakalanmış. Düşmüş kalkmış hayatta. Büyük acılar çekmiş.

Kendisine bütün bunları yapanları “affetmediğini, çünkü yargıç olmadığını” söylüyor. Ama nefret de etmiyor, “nefret yıkıcıdır; kazandırmaz, kaybettirir” diyor sadece ve şöyle devam ediyor: “Ben kendi yolumda gidiyorum. Diğerleri ne yapıyor bakmıyorum. Ne affediyor, ne yargılıyor, ne de unutuyorum. İleriye bakıyorum. Çünkü geçmişte olanların telafisi yok. O hesaplar hiçbir zaman kapanmayacak.

Zaferlerden daha çok mağlubiyetlerden ders almış Mujica. Bunları iyi ki yaşadım demiyor ama yaşamış olmaktan dolayı pişmanlık da duymuyor. Bu konularla ilgili olarak şunları söylüyor: “Hapse girdim çünkü dünyayı değiştirmek istiyordum. Yaptıklarım daha iyi bir dünya içindi. Hepsinin bana kazandırdığı şeyler oldu, kişiliğimde, düşünce biçimimde derinleşme oldu. Çok uzun sürdü. Okuduklarım ve yaşadıklarım üzerinde tekrar tekrar düşündüm. Ve hapisten çıktığımda, her şey bambaşka göründü gözüme. Kendimi, yaptıklarımı reddeden bir değişim değildi bu. Ama dünyayı görme biçimime bir derinlik geldi. Eskisi gibi çocuksu değildim. Altın değerinde bir ders aldım: Mağlubiyetler, zaferlerden çok daha öğreticidir.

Bütün bunları yaşamış bir insan olarak gençlere şunu tavsiye ediyor. ‘Düştüğün zaman kalkmayı bilmelisin. Hayat seni pek çok kez yere serebilir. Önemli olan ayağa kalkmak ve devam etmek ve yine devam etmektir.

Geç dönem gençliğinde Sovyetler Birliği’ne yaptığı ziyaret sonrası, sosyalizme bakışı değişmiş ama sosyalizmden vazgeçmemiş Mujica. Bu konuyla ilgili olarak “Rüya görmüşüz” diye başlıyor ve şöyle devam ediyor: “Üretim araçlarının dağılımını değiştirirsek toplumu da değiştireceğimizi düşünüyorduk. Yanılmışız. Kültürü değiştirmezsen hiçbir şey değişmiyor. Ve en zoru da kültürü değiştirmek. Yeni ve farklı bir kültür yaratmanın merkezinde felsefe ve etik yatıyor. Kapitalizme onay vermiyorum. Ama insanların işsiz ve aç kalmasına, sağlık hizmeti alamamasına da onay veremem. Çünkü insanlar sadece bir kez yaşıyor. Tek hayatları var ve onların bu hayatlarını iyileştirmemiz gerekiyor. Ben bu mücadeleyi sistemin içinde, sisteme katılarak veriyorum. İyileştirmeye çalışıyorum…. O dönemdeki fikirlerimiz, devrim, sınıf mücadelesi, bunlar gerçektir.”

Fukuyama’nın ortaya attığı ama daha sonra vazgeçtiği “Tarihin Sonu” tezine katılmıyor. “Evladım, sosyalizm mümkün değil, çünkü insanoğlu kötü” diyen annesini kısmen haklı bulan Mujica, bu konuda şunları söylüyor: “İnsanın bencil bir tarafı var. Ama medeniyet dayanışmacı toplumlar da çıkabiliyor. İnsan kendini geliştirebilen tek canlı. Ama aynı zamanda kendini yok edebilecek tek canlı. Bazıları ‘Tarih Bitti’ der. Tarihin gelip gelebileceği son noktanın pazar ekonomisi olduğunu söyler. Bazılarıysa değişim için savaşır…

Hayat tarzıyla, giyim tarzıyla, iktidarı kullanma biçimiyle, felsefesiyle, dünya meselelerindeki “politik doğruculuk” anlayışına aykırı fikirleri ve sözleriyle, sadece çağdaşı olan siyaset adamlarından ve liderlerinden değil, kendinden önceki siyaset adamlarından ve liderlerinden de çok farklı olan Mujica, iktidarda olduğu dönemdeki icraatlarıyla da farkını ve farklılığını ortaya koymuş, değişim için savaşmaya devam etmiş bir siyaset adamı. Kürtaj yasağı ve cezası onun iktidarı zamanında kaldırılmış, eşcinsel evliliklere izin verilmesi gibi sosyal reformlar onun iktidar döneminde yasalaşmış, marihuana satışının devlet eliyle yapılmasına ilişkin yasal düzenleme onun öncülüğünde gerçekleştirilmiş.

Son derece radikal ve siyaseten riskli olan bütün bu değişiklikleri yapma cesaretinin arkasında, Mujica’nın sol tahayyülden tevarüs ettiği özgürlük anlayışı, siyaset yapmanın en önemli özelliklerinden birisi olan, zamanı, olayları ve ihtiyaçları doğru yorumlama becerisi var.

Milton Friedman. Monetarizmin temel ilkelerini ortaya koyan, parasal genişleme ile enflasyon arasındaki sıkı ilişkiyi tespit eden, ekonomik durgunluk ya da bunalım dönemlerinde “ipleri elinde tutmak” şeklinde ki para arzı genişlemesinin enflasyonu tutmada yararlı olmayacağını savunan Keynesçi “para önemli değildir” tarzındaki teze karşı çıkan, işsizlik ve enflasyonun sebebinin gelişigüzel para politikaları, ekonomik istikrarsızlığın kaynağının ise para arzındaki düzensiz dalgalanmalar olduğunu savunan, 70’lerde dünya ölçeğinde yaşanan ekonomik krizleri buna bağlayan iktisatçı. Ama önemli bir iktisatçı.  Sadece önemli bir iktisatçı değil, aynı zamanda darbe yapan askerlere ekonomik yönden ilham kaynağı olan, darbeci askerlere ekonomik ve sosyal fikirleri proje olarak taşıyan bir isim. Bizim ülkemizdeki 12 Eylül 1980 askeri darbesinin, siyasi ve ekonomik referansı olarak bilinen Friedman, Mujica’yı ve arkadaşlarını silindir gibi ezip geçen Uruguay’daki askeri darbenin de ekonomi hocası. Yani Friedman, hem fikri hem de siyasi yönden Mujica’nın can düşmanı. Mujica ile Friedman arasındaki ilişki: Friedman’ın, marihuana yasağının kaldırılması konusunda Mujica’nın dayandığı, referans aldığı kişi olması.

İdealleri, ilkeleri olmakla birlikte pragmatist bir yönü de olan Mujica, marihuana konusunda Friedman’dan etkilenerek hareket etmiş. Bu konuda şunları söylüyor: “Friedman ‘uyuşturucu pazarını ellerinden almak gerek diyordu. Uyuşturucu tacirlerini ancak bu şekilde bitirebilirsin. Friedman, işin özünü gördü. Kaderin böyle cilveleri var işte. Uyuşturucu sorununun ekonomik bir mesele olduğunu ilk o gördü…

Hayatındaki en acımasız darbeleri askerlerden gören, askerler yüzünden 13 yıl hapis yatan, askerler tarafından işkenceye tabi tutulan Mujica’nın orduya ve askerlere bakışı da pek çok solcudan farklı. Farklı olduğu için darbeci askerlerin hapisten çıkmalarını ve ev hapsine alınmalarını sağlama konusunda ciddi mücadele vermiş ama başarılı olamamış. Bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Askerlerin kilit bir rolü olduğunu düşünüyorum. Çok zeki olmayı gerektirmez; silahlı kuvvetler olmadan olmaz. Bu çok açık. İktidar için mücadele edenlerin, silahlı kuvvetleri göz önünde bulundurmaları gerektiği çok net…Geniş cephe olarak, kendimiz için asker kazanmalıyız. Demokrasinin garantisi budur. Ama ne yazık ki askerlerden çekinen bir sol ile karşılaştım. Benim siyasi partimde askerlerin olmaması beni korkutur. Yani onları neden sağ partilere hediye edeyim! Bu kadar saf olma! Benim başından beri üstlendiğim bir iktidar mücadelesi bu. Dünyada iktidar için mücadele veren ama yanında askerlerin olmasını düşünmeyen bir kimseyi tanımıyorum. Bunu yapmazsan kaybedersin…Geçmiş medeniyetler hakkında en etkileyici şey, ordulardır. İnka İmparatorluğu ya da Çin veya Roma İmparatorluğu nasıl kuruldu? Devletten önce ordu geliyordu. Şimdi bana, orduların insanlık tarihiyle bir alakası olmadığını çünkü devletin baskı için var olduğunu ve baskı için de hep polis ve orduya ihtiyaç duyduğunu anlatmayın. Her şeyin çıkış noktasıdır bu. Tarih okumayan bunu anlayamaz.

Mujica bir siyaset adamı. Hayatının çok önemli bir kısmını siyasi mücadelelerle geçirmiş bir insan. Ama onun hayatı sadece siyasetten ibaret değil. Müzikle de ilgisi var. Evinde, arabasında müzik dinliyor. Kendisi piyano ve solfej öğretmeni aynı zamanda. Tango seviyor. Tangoyu muazzam bir şiir olarak kabul ediyor, mükemmel bir his, aşkın en güzel ifadelerinden birisi olarak nitelendiriyor. Kitapları seviyor, onların yerini dolduracak bir şey olmadığını düşünüyor. En yararlı kitapların, insanı düşündüren, daha iyi ve yeni hayatların farkına varılmasını sağlayan kitaplar olduğunu söylüyor. Yüzünde de zaten, hem hayatı dolu dolu yaşamış bir insanın hem de kitap okumuş insanların düşünme ve ıstırabının verdiği derin ve anlamlı çizgiler var.

Hayat ona bazı zamanlar çok iyi davranmamış olmasına rağmen o hayata ve geçmişine küskün değil. Geçmişte yaşamıyor. Geleceğe bakıyor. “Hayat, gelecektir; geçmiş değil!” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bu geçmişin yaşanmadığı anlamına gelmez. Geçmiş vardır ama belirleyici değildir. Sana unutabilme yeteneğini verecek olan da budur. Aslında unutmak doğru sözcük değil. Hiçbir boku unutmuyorsun. Ben tüm bu yaşadıklarımı nasıl unutacağım ki? Mesele, üstesinden gelmektir.

Üstesinden gelmek için geçmişe takılıp kalmamak, zamanla birlikte akıp gitmek gerekiyor. O da bunu yapmış, yapmaya da devam ediyor. “Her şey geçer” diyor ve zamanla birlikte geleceğe doğru yürüyor.

Kendisini anarşist olarak tanımlıyor. Birbirinin karşıtı da olsa iki temel görüş vardır, biri liberalizm, diğeri anarşizm, diğer görüşler bu ikisinin türevidir diyor. Ülkesinin başkanlığına gelmesini bir deprem olarak görüyor. İktidar kavramını çürümüşlükle bir tutuyor. Anayasaları geçici çoğunlukların ürettiği bir aksesuar olarak nitelendiriyor, iktidarların anayasaları bir maşa gibi kullandıklarını söylüyor.

Mujica’nın hukuk ve hukukçular konusundaki yaklaşımı diğer siyasetçilerden çok farklı değil. Yargının, hukukun siyasetçinin önünü kestiğini, en basit, en önemsiz görülen bir şeyi dahi yapma konusunda engeller çıkardığını düşünüyor. “Esas sorun, avukatların beni bir yandan bir diğer yana çekmesidir” diyor ve şöyle devam ediyor: “Her konuda seni ikna etmeye hazırlar. Korkunç. Bir de Yüksek Mahkeme önüme taş koyuyor ve beni bir başka taraftan çekiştiriyor. Şimdi engellerin tümü hukuki. Başkanın gidebileceği bir yol kalmıyor; sorun bu. Hiçbir yol yok…Ya anayasaya tosluyorsun ya da bir yasaya. Bu hep böyle…Hukukçular, ne istediğinizi dinliyor, isteğinize uygun olarak yasaları düzenliyorlar. Onlar her zaman müşterilerini kollayacaklardır. Hep böyle olmuştur. Pozitif hukuk, sıraya dizilmiş yöneticilerin isteklerini haklı kılmak için icat edilmiştir. Hukuk devleti bir açıdan elbette çok iyi çünkü aksi takdirde monarşi sürecek ve kral canının istediğini yapacaktı, ama onun en önemli meselesi, biraz daha sağduyulu olunmasının gerekliliğidir. Hukukun üstünlüğü, mükemmelliği, tartışılmaz olduğu gibi sözleri kimse bana söylemesin çünkü bu koca bir yalandır. Çünkü onu yapanlar da subjektif olabilen, senin benim gibi insanlardır ve ait oldukları sınıfın bilincini üzerlerinden atamazlar.

Siyasetçi olarak hukuktan, yargıdan şikayetçi olan, hukukçulara çok fazla güvenmeyen Mujica, adalete de güvenmiyor ve her konudaki açık sözlülüğüyle adalet konusunda şunları ifade ediyor: “Şunu söylemekte yarar var ve söyledim diye de kimse kulağımı çekmeyecektir: Hangi şekilde olursa olsun, insan mahsulü bir adalete inanmıyorum. Benim ev yapımı felsefeme göre, tüm adalet sağlama biçimleri, intikam ihtiyacından doğan anlaşmalardan ibarettir.

Mujica’nın hukuk, hukukçular ve avukatlar konusundaki değerlendirmelerine çok fazla katılmamakla birlikte, adalet konusundaki görüşleri bana çok ters gelmedi. Gelmedi, çünkü pozitif hukukun adalet anlayışı, bana göre de intikam ihtiyacına cevap veren bir anlayıştır. Oysa ihtiyaç duyduğumuz adalet, referansı intikam almak olan, haddini bildirmek olan adalet değil, insan onuruna ve eşitliğine dayanan “onarıcı adalettir.”

Tam bir mücadele adamı olan Mujica, en çok kavgaya, mücadeleye girişmeden yere serileceklerini düşünen, özgüveni olmayan insanlara kızıyor, “sadece kazanmak için kavgaya girişilmez” diyor ve şöyle devam ediyor: “Ama kazanacağına inanmalısın. Böylelikle ancak hayatına bir anlam katabilir, böylece yol alabilirsin. Yenilebilirsin. Hayat gibi çetrefilli bir düşmanı kim mağlup etmiş ki? Ama hayat macerana bir anlam kazandırmalısın. Maddi gereksinimlerinin çok ötesinde, hayatı tutku ile yaşamalısın. Hayatı hevesle yaşamalısın. Hayatla böyle bir anlaşma yapmalısın. Bunlar, her aklına geleni yap anlamına da gelmiyor. Ama size şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, ben bu hayatta deliler gibi eğleniyorum.

Aşk, hayatın motorudur” diyen Mujica’ya göre, aşk olmazsa hayat da olmaz. Mujica için aşk kadar değerli olan bir başka şey de arkadaşlık, dostluk. İnsan olarak hepimizin bu hayatta bizi anlayacak birilerine ihtiyacı vardır diye düşünüyor. Onun için de arkadaşlarını, dostlarını hiç ihmal etmiyor. Onları görmek, onlarla birlikte olmak için mahallesindeki kahvehaneye gidiyor sık sık. Hayatın geçiciliğinin farkında olduğu kadar, aşkın, dostluğun, yardımlaşmanın, dayanışmanın kalıcı olduğunun, insanın en çok bunlara ihtiyacı bulunduğunun da bilincinde. Mevki, makam, iktidar, para, güç geçer gider, sadece yaptıkların kalır ama bunlar da bir gün gelir unutulur diye düşünüyor. Yani hayata da, mevki, makam gibi dünyevi şeylere de; “Hepimizin ki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın” diyen Roma’nın bilge hükümdarı Marcus Aurelius gibi bakıyor.

Peki, hayata böyle bakan Mujica ölüme nasıl bakıyor? Ölüm ile birlikte büyüyen, daha yedi yaşında iken vefat eden babasının kaybıyla ölümü tanıyan, yanı başında vurulup düşen yoldaşlarının ölümüne tanıklık eden Mujica’ya göre ölüm “sıradaki bir fasıl”. Herkesin, hepimizin az ötesinde duran ölümü içselleştiremeyen insanların mutsuz öldüklerini söylüyor ve bu konuda “Bir cenazeye gideceğim: Benimkine” diyerek ironi yapıyor.

Peki, keçi gibi inatçı, mücadeleci, kişilikli bir adam olan Mujica neden “Bir Kara Koyun?” Çünkü o sürüden biri değil. Sürüdeki diğer koyunlardan farklı, o fark da onun siyah olmasıdır. Diğer liderlerden farkını, yani sürüdeki diğer koyunlardan farkını, yani siyah koyun olmasını şöyle açıklıyor: “Diğer ülkelerdeki siyasi liderler hiçbir şey söylemiyor. Konuşmaları içerik olarak bomboş. Bu yüzden ben dikkat çekiyorum. Bir ‘şey’ söylediğim için. Katılırsınız ya da katılmazsınız ama ben bir ‘şeyler’ söylüyorum. Şaşılacak bir durum ama başlıca farkımız yalnızca bu.

Farklı olmanın, başkalarının yapamadığı şeyleri yapmanın, kara koyun olmanın dayanılmaz ağırlığı sanırım bu!

Bu yazıya Mujica’nın ‘Rio+20 Zirvesi’nde yaptığı konuşmayla, o zirvede konuşanların hepsinden onu farklı kılan konuşmasıyla başlamıştım: O konuşmasında Mujica’nın üzerinde durduğu pazar ekonomisinin en iyi ifadesi olan ‘kullan-at’ anlayışının, hayata dair, insan ilişkilerine dair bir başka çıkarımı ile son verelim.

Eşyalar kullanılır, eskir, eskidiğinde, kullanılmaz hale geldiğinde atılır. Günümüzde sadece eşyalar değil, insanlar da kullanılıyor ve ne yazık ki son kullanma tarihleri geldiğinde atılıyor. İnsana esas bu koyuyor. İnsanı esas bunlar yoruyor. Dolu dolu yaşayan, yaşamı boyunca pek çok zorlukları aşan, ölümle adeta dans eden Mujica bu konuda şunu diyor: “Beni yoran bu işler değil. Kimi zımbırtılar.” Her iktidarın zımbırtıları, her iktidara musallat olan zımbırtılar vardır. Çalışmak, iş yapmak, hizmet etmek yormaz insanı, bu zımbırtılar yorar. Bu benim hayatımda da “bittecrübe sabit” olan bir şeydir

Mujica’nın zımbırtılar dediği, gücün kimde olduğuna bağlı olarak yön, yer ve tavır değiştiren insanlardır. Düşünceleri değil, sadece düşündükleri şeyler olan insanlardır. Dün orada, bugün burada olan, yarın başka, çok daha başka yerlerde olacak olan insanlardır. Arkadaş pozunda, dost pozunda, meslektaş pozunda, aynı fikirde olmak pozunda, bilmem ne pozunda olan insanlardır. Miadı dolduğunda, son kullanma tarihi geldiğinde, ihtiyacı kalmadığında, arkadaşını da, dostunu da harcayan, elden çıkaran insanlardır. Yolda bulduklarını, yola çıktıklarına değişen insanlardır. Yani modüler insanlardır!

ANAYASACILIK, ANAYASA ARAYIŞLARI VE TÜRKİYE –

Ostim Teknik Üniversitesi tarafından 15 Mayıs 2025 günü, yani bugün yapılması gereken “Anayasacılık, Anayasa Arayışları ve Türkiye” konulu panel ne yazık ki iptal edildi.

O nedenle, bu panelde yapacağım konuşmayı aşağıda paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.

Sevgili Öğrenciler,

Değerli Hocalarım,

Sayın Konuklar,

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyor, bu etkinliğe konuşmacı olarak davet edildiğim için Ostim Teknik Üniversitesi Yönetimi’ne ve bu paneli düzenleyen Kurul Üyelerine teşekkür ediyorum.   

Değerli Konuklar,

Ben konuşmama anayasacılık, anayasal devlet, Batıdaki ve Türkiye’deki anayasa arayışları ve hareketleri ile başlayacağım ve daha sonra Türkiye’nin nasıl bir anayasaya gereksinimi olduğu konusu üzerinde duracağım.

Bilindiği üzere anayasacılık sürecinin başlangıç noktası, hukuki ve siyasi niteliği itibariyle bir anayasa olmamakla birlikte, anayasacılığa giden yolda çok önemli bir aşama, deyim yerinde ise bir kilometre taşı olan Magna Carta Libertatum’dır. Zira Magna Carta Libertatum, anayasacılığın özünü oluşturan, bu bağlamda siyasi iktidarı, yani kralın yetkilerini sınırlayan ve ‘limited government/sınırlı devlet’ anlayışını öngören siyasi ve hukuki ilk dokümandır.    

Buna göre anayasa, bir devletin esas teşkilatlanmasına, yani devletin temel kurumlarının düzenlenmesine, bu kurumların yetkilerinin belirlenmesine ve yanı sıra birey hak ve özgürlüklerinin tanınması ile güvence altına alınmasına ilişkin bir kurallar manzumesidir.

Nitekim dünyanın ilk yazılı anayasası ve anayasa kavramının türedildiği Amerikan Anayasası’nın İngilizcesi “constitution” sözcüğüdür ve bu sözcüğün Türkçe karşılığı “esas teşkilatlanma”, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası olan 1924 Anayasası’nın ismi, “Teşkilatı Esasiye” ve 1961 yılına kadar Anayasa Hukuku’nun ismi de “Teşkilat-ı Esasiye Hukuku”dur.

Anayasa sözcüğü bizim hukuk literatürümüze 1961 Anayasasıyla ve 1961 yılına kadar Esas Teşkilatlanma Kanunu denilen temel kanuna “anayasa” denilmesiyle girmiştir.

Her ne kadar anayasa sözcüğü, anayasanın bütün yasaların anası olduğu izlenimi veriyor veya bunu çağrıştırıyor ise de böyle bir durum söz konusu değildir, yani anayasa bütün yasaların anası olmadığı gibi, bütün yasalar da anayasadan türemezler veya türetilmezler. Anayasa sadece bir üst normdur ve “normlar hiyerarşisi” ilkesine göre ülkedeki herkesi, yani özel veya tüzel her kişiyi ve kurumu bağlayan en üstün yasadır. Dolayısıyla hiçbir alt norm, bu bağlamda hiçbir yasa, yönetmelik, tüzük ve benzeri düzenlemeler anayasaya aykırı olamaz.

Bu açıklamalar çerçevesinde demek gerekir ki, özü, sözü ve işlevi itibariyle üstün ve hukuki olmaktan daha ziyade siyasi alana ait bir norm olan anayasanın iki temel işlevi vardır. Bunlardan birincisi ve daha önde geleni, birey hak ve özgürlüklerini teminat altına almak için siyasi iktidarı sınırlandırmak; ikincisi ise devletin esas teşkilatlanmasını, yani örgütlenmesini tesis etmek, temel kurumlarını ve bu kurumların yetkilerini belirlemektir. 

Buna göre gerek özgürlüklerin korunmasında gerekse eşitliğin sağlanması ile adaletin gerçekleştirilmesinde, iktidar temerküzünü ve iktidarın sahip olduğu yetkileri istismar etmesini önlemek için biçimlendirilmiş bir dengeleme ve denetleme sistemi olan anayasacılığa gereksinim vardır.

Gerçekte, anayasa kavramının dayandığı, devlet iktidarının kurallarla sınırlanması ve bu yolla siyasal alanda keyfiliğin önlenmesi düşüncesi modern bir düşüncedir. Zira bu düşünce, modern dönemde ve Avrupa’da mutlakiyetçi yönetimlerin gerilemesine bağlı olarak devlet gücünün denetlenmesi için yararlanılabilecek teknikleri arama çabası sonucunda doğmuştur.

Anayasa kavramının ortaya çıktığı modern çağa egemen olan düşünce, insanların, aklın keşfettiği ve o aklın da tabi olduğu doğal yasalarca yönetilen bir dünyaya ait olduğuna vurgu yapar, insanı tarihsel dünya içinde konumlandırır, bu amaçla siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını Tanrısal bir vahiye dayandırarak meşrulaştırmaya çalışan örgütlenme ve egemenlik biçimlerine karşı çıkar.

Devlet iktidarının birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması çabası olarak, az yukarıda çerçevesi çizilen düşünce ikliminin egemen olduğu modern çağda anayasacılık, “sınırlı devlet/limited government” anlayışını gerçekleştirecek bir kurumsal düzenleme arayışı içindeki liberal siyasal düşünceyle, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle, doğal hukukla, sosyal sözleşme teorileriyle ve esas olarak İngiliz hukukçusu Locke’un sosyal sözleşme teorisiyle ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

Nitekim dünyanın ilk yazılı anayasası olan 1787 tarihli Amerikan Anayasası’nın hazırlanma sürecindeki tartışma ve görüşler ile Amerikan Anayasası’nın kurucu babalarına egemen olan siyasi felsefeyi yansıtan en temel belge olan Federalist Külliyatta yer alan bilgiler, Amerikan Anayasası’nın temel referansının doğal hukuk öğretisi, kuvvetler ayrılığı ilkesi, özellikle Locke’un sosyal sözleşme teorisi ile bunlardan türetilen siyasi iktidarın sınırlandırılması düşüncesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

O nedenle, Amerikan Anayasası’nı hazırlayanlar, birey hak ve özgürlükleri yönünden en büyük tehlike olarak gördükleri iktidar temerküzünü, bu bağlamda iktidarın bir kişinin, bir organın veya bir kurulun elinde toplamasını önlemek amacı ile “denetleme ve dengeleme/check and balance” olarak isimlendirilen, birbirinden bağımsız ve birbirini denetleyip dengeleyen bir model olarak kuvvetler ayrılığı ilkesini, çift meclisi, başkanlık sistemini ve federal bir devlet biçimini tercih etmişlerdir. Başka bir deyişle güç temerküzünü önlemek için gücü, yani iktidarı her alanda ve konuda bölmüşlerdir.

Amerikan Anayasası’nı izleyen Fransız Anayasası’nı hazırlayanların anayasa kavramından anladıkları da kralın iktidarını sınırlayan hukuki ve siyasi bir metindir. Nitekim iktidar temerküzünün önüne geçilebilmesi, siyasal iktidarın kullanımının paylaşılmasının ve bu yolla iktidarın sınırlandırılmasının bir aracı olarak, Fransız Anayasası’ndan önce hazırlanan 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16.maddesi “Hakların güvence altına alınmasının sağlanmadığı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsenmediği toplumlar asla anayasaya sahip değildirler” hükmünü ortaya koymuş ve Fransızlar 1791, 1795, 1848 tarihli ve daha sonraki anayasalarında da bu ilkeye bağlı kalmışlardır.

Ne var ki, anayasalar sadece bir haklar ve özgürlükler listesi hazırlanarak yapılmaz, yapılamaz, yapılmaması gerekir. Zira anayasalar, hakların ve özgürlüklerin yanı sıra, bu hakların ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, iktidarların bu hakları ve özgürlükleri çiğneyemeyeceği, bu hakların ve özgürlüklerin özellikle siyasi iktidarlara karşı korunacağı bir sistem inşa edilerek yapılabilir. Bu yapılmadığı takdirde, insanlar, anayasaları önemli bir farklılık ve güvence yaratmayacak sıradan metinler, yazılı kâğıt parçaları olarak görmeye başlarlar. Dolayısıyla bu türden anayasalara değer vermezler ve güvenmezler.

Her ne kadar mevcut tarihi kayıtlar ve kanıtlar, İngilizlerin Cromwell zamanında ve sonrasında, adını anayasa olarak koymamakla birlikte, anayasa kavramı ve kurumu üzerinde çalıştıklarını göstermekte ise de İngilizler tarafından yazılı veya sözlü olarak böyle bir metin, yani bir anayasa metni ortaya konulmuş değildir.

Buna göre anayasa kavramı ve kurumu, bir Amerikan icadıdır. Bu bağlamda, anayasa kavramı ve kurumu, İngilizlerin kolonisi olan yeni kıtada, yani Amerika kıtasında ve bu kıtaya Avrupa’daki ve özellikle İngiltere’deki kralların zulmünden, Kilisenin ve din adamlarının dini tahakkümünden, toprak ağası konumunda olan feodal beylerin sömürüsünden kaçıp kurtulmak için gelen , önce koloniler kuran, sonra bağımsızlık ilan eden ve en sonunda da devlet kuran püritenlerin Amerika Birleşik Devletleri’nde “constitution” adıyla ve 1787 tarihli Amerikan Anayasa’sıyla vücut bulmuştur. 

1787 tarihli Amerikan Anayasası’nı şekillendiren, bu anayasaya ruhunu ve özünü veren düşünceler ve ilkeler ise, Virginia Haklar Bildirgesi ile Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi’dir. Nitekim Amerikan Anayasası’nın 1787 tarihli ilk metninde yer almayan ama Virginia Haklar Bildirgesi’nde yer alan temel haklara ilişkin hükümler, Amerikan Anayasası’na 1791’de yapılan değişiklikle eklenmiştir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları, neyi nasıl yaptıkları ile ilgili olan “anayasal demokrasi” ve onun devlet biçimi olan “anayasal devlet”, klasik liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya, barış temelinde bir arada yaşama anlayışına dayanmaktadır.

Ama anayasa düşüncesi ve kurumu en az bunlar kadar ve hatta bunlardan daha çok, temel hak ve özgürlükleri korumak ve güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına, bütçe hakkına dayanmakta ve bu amaçla hukuk devleti ile hukukun üstünlüğü ilkesini siyasetin merkezine koymaktadır.

Anayasal Demokrasi/Anayasal Devlet” anlayışına göre devlet, kutsal bir varlık olarak değil, insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak anlaşılır ve bu şekilde örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde; her alanda ve her anlamda şeffaflık ile sivillik, siyasi iktidarların denetlenebilirliği ve hesap verilebilirliği esastır. Aksi halde o devlet anayasal bir devlet değil, sadece anayasası olan bir devlet olur.

Bunun sağlanabilmesi için de gerek devletin örgütlenmesinde gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında, yurttaşların, devletin asli üyesi olarak kamusal ve bireysel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması esastır.

Siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilir. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamaz. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin “olmaz ise olmaz” organı “yürütme organıdır.”

Ne var ki, sadece yürütme organının var olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasama organının, bu organın tasarruflarını hukuken denetleyecek bir yargı organın bulunmadığı bir siyasal sistem uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da meşru ve demokratik olmaz.

Zira her türlü iktidar kötüye kullanılabilir. Kullanılmıştır da. Ama dünya siyasi tarihi bize göstermiştir ki, en çok kötüye kullanılan iktidar yürütme iktidarıdır. Zira yürütme iktidarı sübjektif olmakla, hemen her yerde ve bütün zamanlarda keyfi bir şekilde kullanılmış, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit ve tehlike olmuştur.

O nedenle, anayasacılığın özüne uygun biçimde örgütlenmiş olan devletlerde ve demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal demokrasilerde, sistemin sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlayan mekanizma, her üç kuvvetin birbirlerini denetlemesi ve dengelemesi esası üzerine kurulu olan kuvvetler ayrılığı ilkesidir.

Bu ilke gereğince, yürütme iktidarı, anayasanın ve yasaların çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen klasik demokrasi anlayışı ile anayasal demokrasi anlayışı arasındaki gerilim veya gerginlik de bu noktadadır. Öyle ki, seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri ilkesi üzerine kurulu olan klasik demokrasi anlayışının aksine, günümüzde egemen olan anayasal demokrasilerde ister seçilmiş ister ise atanmış olsun anayasal ve kamusal yetki kullanan her kişi ve organ, kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir.

Yine klasik demokrasi anlayışı, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini seçimle gelen çoğunluğa verirken, bireylerin, azınlıkta ve farklı olanların haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Bu bağlamda, çoğu ülkede yürütme organının yasama organına da hükmettiği dikkate alındığında, her üç kuvvet içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak, yasama ve yürütme organlarını denetleyip dengeleyecek olan erk yargı erkidir.

O nedenle, devletin kurallarla, yani hukukla yönetilmesi, hukuk güvenliğinin sağlanması, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, bağımsız ve tarafsız bir yargı organının mevcudiyetidir.

Bütün bunlar olmazsa veya olup da bunlara uygun davranılmaz ise ne olur? Ne olacağını Hindistan asıllı Amerikalı siyaset bilimci Fareed Zakaria “Özgürlüğün Geleceği/Yurtta ve Dünyada İlliberal Demokrasi” isimli özgün eserinde söylüyor ve şöyle diyor; “…Demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğundan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır…

Peki sınırları belirli bir toprak parçası üzerinde en üstün hükümet etme işlevini ifa eden bir siyasi birlik olan devlet nasıl olmalıdır ve ne şekilde örgütlenmelidir?

Devlet, liberal kuramın öngördüğü gibi, toplumda birbirleriyle rekabet eden gruplar ve bireyler arasında tarafsız, her bir vatandaşı, diğer vatandaşların hak ihlallerinden korumaya ve onların özgürlüklerini güvence altına almaya gücü yeten bir hakem olmalıdır.

Buna göre, devlet hukuku egemen kılmalı, adaleti sağlamalı, iç ve dış güvenliği korumalı, anayasa ve yasalarla kendisine eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, çevrenin korunması, çalışma hakkının insanca düzenlenmesi ve çalışanların haklarının güvence altına alınması konularında verilmiş olan pozitif yükümlülükleri ve görevleri yerine getirmeli, bu bağlamda devlet sosyal bir devlet olmalıdır. Yine devlet, yüzyıllar boyunca, özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine inşa edilmiş olmalıdır.

Kuvvetler ayrılığı, işlevlerine göre farklılaşan hukuki iktidarın, diğer bir deyişle yasama, yürütme ve yargı erkinin, birbirinden bağımsız birer organ olarak örgütlenmesinin, iktidarın anayasa çerçe­vesinde kullanılmasının ve paylaşılmasının aracı olup, bu organların birbirlerine üstünlüğünün bir ifadesi değildir.

Zira kuvvetler ayrılığı ilkesi, sadece iktidarı sınırlandırmanın ve güç temerküzünü önlemenin aracıdır. Esasen bu ilkenin vazedilmiş olmasının amacı ve nedeni de budur.  Montesquieu’nun “iktidarı, iktidar durdurur” demiş olması da bunu bilmesinden, bunun bilincinde olmasından dolayıdır.

Onun için Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babaları, kendi devletlerini kurarken ve dünyanın ilk yazılı Anayasası olan 1787 tarihli Amerikan Anayasası’nı yürürlüğe koyarken, güç temerküzünün önüne geçmek için kuvvetler ayrılığı ilkesini esas almışlar, bu amaçla yasama, yürütme ve yargı erkini birbirinden katı biçimde ayırmışlar, kendi siyasal sistemlerini “check and balance” diye isimlendirdikleri bu üç gücün birbirini “denetlemesi ve dengelemesi” anlayışı üzerine inşa etmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hak ve özgürlüklerin gelişmesi ıslahat/reform çalışmalarının sonucu olarak Meşrutiyetle ve Batı’ya nazaran yaklaşık yüz yıl sonra olmuştur.

Bilindiği üzere Meşrutiyet sözcüğünün Türkçe karşılığı “şarta bağlı yönetim”, yani “anayasal yönetimdir.” Nitekim Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Osmanlı Kanun-i Esasisi, yani Osmanlı Anayasası kabul ve ilan edilmiştir. Bu yönüyle Meşrutiyetin ilanı önceki bütün ıslahat hareketlerinden farklıdır. Zira önceki bütün ıslahat hareketleri tek taraflı bir vaatten, bir fermandan ibaret iken, Meşrutiyet anayasal bir monarşidir. Bu monarşik yönetimde padişahın yetkileri anayasayla birlikte, önceki fermanlarla getirilen düzenlemelere göre daha da sınırlandırılmıştır. Buna göre Meşrutiyet kurucu bir meclis veya halkı temsil eden bir parlamento tarafından hazırlanmayan ve halk oylamasına sunulmayan, bu bağlamda padişahın tek yanlı işlemlerinden doğmuş olan ve Prof.Dr.Mehmet Akad’ın ifadesiyle bir “Ferman Anayasadır.

Bu anayasa 23 Aralık 1876’da Padişah İkinci Abdülhamit tarafından kabul edilerek yürürlüğe girmiş ve böylece Birinci Meşrutiyet dönemi başlamıştır.

Ne var ki, bu dönem Osmanlı Anayasası’nın 7.maddesinde yer alan Padişah’ın olağanüstü durumlarda parlamentoyu fesih etmesine ilişkin düzenleme gereğince ve Padişah’ın bu maddeye dayanarak 14 Şubat 1878 tarihinde parlamentoyu feshetmesine kadar devam etmiş ve fakat gerek içeriden gerekse dışarıdan gelen baskılara direnemeyen Padişah İkinci Abdülhamit, 23 Temmuz 1908 tarihinde askıda olan anayasayı yeniden ilan etmek zorunda kalmış ve böylece İkinci Meşrutiyet Dönemi başlamıştır.

İkinci Abdülhamit’in 27 Nisan 1909 tarihinde Meclis-i Mebusan kararı ile hilafetten ve tahttan indirilmesi, İttihat ve Terakki Partisi’nin devlete ve siyasete egemen olduğu dönemde hükûmete ve Padişah’a haber verilmeden imzalanan ittifak antlaşması sonucunda Osmanlı Devleti, Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşı’na katılmıştır.

Savaşın kaybedilmesi ve Osmanlı Devleti’nin idam fermanı ve sonu olan Sevr Antlaşması’nın imzalanması, İngilizlerin, Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların Anadolu’yu işgal etmeleri sonrasında Anadolu’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ülke yönetimine egemen olması ve Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Milli Mücadele’nin başlaması ve kazanılması sonrasında yeni bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş ve bu devlet modern tarihin en önemli hukuki metinleri arasında sayılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi olarak kabul edilen Lozan Antlaşması ile tanınmış ve uluslararası meşruiyet kazanmıştır.

Hiç kuşkusuz Cumhuriyetin ilanı; Türk toplumunun çağdaşlaştırılmasını amaçlayan Türk Devrimi’nin ve modernleşmesinin, bu bağlamda, hukuk yoluyla toplumu değiştirmenin, dönüştürmenin ve yenilemenin önünü açan siyasal bir reform hareketidir. Nitekim Cumhuriyetin kurulmasından sonra yapılan devrimlerin hemen hepsi, hukuka, hukuk yoluyla toplumu değiştirmeye, dönüştürmeye ve yenileştirmeye yönelik olmuştur.

Esasen halkın, milletin egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bu egemenliği bizzat kendi seçtiği vekiller aracılığıyla kullandığı bir yönetim şekli olan Cumhuriyetin kabul ve ilan edilmiş olması, başlı başına bir siyasal reform, bir değiştirme, bir dönüştürme, bir yenilenme ve yenileştirme hareketidir.

Nitekim bu siyasal reform, bu değiştirme, dönüştürme, yenilenme ve yenileştirme hareketi ve düşüncesi olarak 1924 tarihli ve 364 sayılı Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nun: “Hâkimiyet, bilâkaydü şart Milletindir. İdare usûlü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekl-i Hükûmeti, Cumhuriyettir” şeklindeki 1.maddesi hükmü ile kabul, ifade ve ilan edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası olan 1924 Anayasasıyla, Milli Mücadele Dönemi’nin, bu bağlamda geçiş döneminin anayasası olan 1921 Anayasası’nda öngörülen meclis hükûmeti sisteminden vazgeçilmiş ve parlamenter sisteme geçilmiştir. Ancak getirilen hükümet sistemi parlamenter sisteme yakın olmakla birlikte, meclis hükümeti ile parlamenter sistem arasında olan bir karma sistem ya da yarı parlamenter bir sistemdir.

1924 Anayasa’sı niteliği itibariyle katı bir anayasadır. Kuvvetler ayrılığı ilkesini değil, kuvvetler birliği ilkesinin yumuşatılmış şeklini benimseyen bu anayasaya göre, egemenliği kullanan tek organ Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.

1924 Anayasasında, kanunların anayasaya aykırı olamayacağı belirtilmekle birlikte, bunun denetlenmesiyle, bu bağlamda yargısal yönden denetlenmesiyle ilgili bir düzenleme yapılmamıştır. Ama bu anayasaya göre, yargı yetkisi, usul ve yasaya göre kurulan bağımsız mahkemelere aittir.

Bu Anayasa ile geleneksel özgürlük anlayışı benimsenmiş, bu bağlamda, herkese başkasına zarar vermeden dilediğini yapma özgürlüğü tanınmış, kanun önünde eşitlik ilkesi kabul edilmiştir. Temel kişi hak ve özgürlükleri anayasada: kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, ifade, seyahat, sözleşme yapma, çalışma, mülk edinme, toplanma, dernek kurma şeklinde düzenlenmiştir. Anayasada konut dokunulmazlığı öngörülmüş, işkence, eziyet, zoralım ve angarya yasaklanmış, hiç kimsenin felsefi görüşünden, din ve mezhebinden dolayı kınanamayacağı, güvenliğe, ahlaka, örf ve adet ile kanun hükümlerine aykırı olmamak koşuluyla dini törenlerin serbest olduğu ifade edilmiştir. Bu Anayasa’da, basının kanun çerçevesinde serbest olduğu ve yayımından önce denetlenemeyeceği belirtilmiştir.

Hak ve özgürlükler konusunda saydığımız bütün bu olumlu özelliklerine rağmen, 1924 Anayasası’nda bütün bu hak ve özgürlükler anayasal olarak teminat altına alınmış değildir.

1961 yılından 1980 yılına kadar 19 yıl süreyle yürürlükte kalan ve 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe ile yürürlükten kaldırılan 1961 Anayasası, gerek temel hak ve özgürlüklerin tanınması, gerekse bu hak ve özgürlüklerin teminat altına alınması ve korunması konusunda çok daha ayrıntılı düzenlemeleri içermekte, 1924 Anayasa’sının aksine kuvvetler ayrılığı ilkesini vazetmekte, dahası temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmalarına sınırlar koymakta ve yanı sıra Devlete çok sayıda sosyal ve ekonomik ödevler yüklemektedir.

Altı kısımdan ve 157 maddeden oluşan 1961 Anayasası’nın en önemli özelliği, insan haklarına vermiş olduğu önem ve değerdir. Bu husus, Anayasanın Başlangıç bölümünde ifade edildiği gibi, ikinci maddesinde de Cumhuriyet’in, “İnsan Haklarına dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu şeklinde ifade edilmiştir.

Liberal bir anayasa, bu bağlamda, çoğulcu ve plüralist olan 1961 Anayasası, çoğunluğun hak ve özgürlüklerinin yanı sıra azınlıkta olanların hak ve özgürlüklerini de koruyan ve teminat altına alan bir anayasadır. Kişilerin temel hak ve özgürlüklerini, en geniş şekilde düzenleyen ve güvence altına alan bu anayasanın önemli bir diğer özelliği de birey odaklı olmasıdır. Bu anayasayla çift meclis sistemi, yani millet meclisi ile senato sistemi getirilmiştir. Üniversiteler özerkleştirilmiş, yargı bağımsızlığı tahkim edilmiş, yargıçlara teminat getirilmiş, yargıçların özlük işlerini, bu bağlamda, tayinlerini, terfilerini, disiplin işlerini yürütmek üzere Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu oluşturulmuş, doğal yargıç ilkesi kabul edilmiştir. Seçimlerin tarafsız bir şekilde yapılması, yönetilmesi ve denetlenmesi amacıyla yargıçlardan oluşan Yüksek Seçim Kurulu kurulmuştur. Parlamenter sistemin yanı sıra demokratik bir sistemi öngören bu anayasa, kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş, yasaların anayasa aykırı olması durumunda, denetleme ve dengeleme ilkesi gereğince ve anayasal denetim yapmak üzere Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasını öngörmüştür.   

Kişi hak ve özgürlüklerini en geniş şekilde tanıyan, güvence altına alarak koruyan bu anayasa, ne yazık ki, “topluma ve yurttaşlara bol geldiği” anlayışından hareketle 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan darbe sonucu oluşan askeri rejim tarafından kaldırılmış, sonrasında yapılan 82 Anayasasıyla, devleti merkeze alan, yürütme organını güçlendiren, kuvvetler ayrılığı ilkesi yerine, bu ilkenin sulandırılmış şekli olan “kuvvetlerin işbirliği” sistemi getirilmiştir. Bu anayasa ile 1961 Anayasası ile getirilen parlamenter sistem korunmuş, 1961 Anayasası ile getirilen Senato ise kaldırılmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tek bir meclis olarak düzenlenmiştir. 

1961 Anayasa’sı ile getirilen, 1982 Anayasa’sı ile korunan parlamenter sistem, anayasada en son yapılan ve 16 Nisan 2017 tarihli halk oylamasıyla kabul edilen değişiklikle kaldırılmış, bunun yerine klasik başkanlık ve yarı başkanlık sistemiyle uyumlu olmayan, adına Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi denilen yeni bir model getirilmiştir. Bu sisteme geçişle birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bazı yetkileri, Cumhurbaşkanı’na aktarılmıştır. Bu sisteme göre devletin başı olan Cumhurbaşkanı’nın partili olması da mümkün hale gelmiştir. Bu sistemde yürütme yetkisi, Cumhurbaşkanı’na aittir, Cumhurbaşkanı tarafından seçilen Bakanların meclis dışından seçilmeleri de mümkündür.

Bu genel açıklamalar çerçevesinde anayasanın değiştirilmesi veya yeni bir anayasa yapılması durumunda Türkiye olarak nasıl bir anayasaya ihtiyacımız olduğu konusuna gelirsek eğer, bu konuda şu hususları söylememiz gerekir.

Çağımızın önemli siyaset bilimcilerinden ve anayasacılarından olan Giovanni Sartori, “Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği/Yapıları, Özendiriciler ve Sonuçlar Üzerine Bir İnceleme” isimli özgün eseri için 1994 yılında yazdığı önsözde; “Elli yıllık bir siyasal donmuşluktan sonra değişim dönemine, aceleyle yürütülen bir değişim çağına girmekte olduğumuzu, kurumsal değişimin seyrinin bu kadar hızlı ve kapsamlı olacağını kendisinin de hiç beklemediğini, ama mevcut değişim hızının kitabını mümkün olduğu kadar çabuk tamamlamak konusunda kendisini zorladığını ve yazmaya başladıktan sonra anayasaları nasıl değiştireceğimizi ve nelerin değişmesi gerektiğini düşündükçe hayal kırıklığına uğradığını keşfettiğini” yazar ve bu önsözünü yaptığı şu tespitlerle sonlandırır: “Reform oluşumları pek yeteneksiz reformcuların damgasını taşımaktadır. Belki bu çok acımasız bir hükümdür. Ama öyle dahi olsa soru ve sorun yine de şudur: Kurumsal konularda neyin nasıl ıslah edileceğini acaba biliyor muyuz?

Evet! Soru ve sorun budur: Kurumsal konularda neyi nasıl ıslah edeceğimizi ve bunun sonuçlarının ne olacağını acaba biliyor muyuz? Soruyu daha somutlaştırarak ve hepinizi tenzih ederek sorayım: Özelde bu etkinliğin konusunu, genelde Türkiye’nin gündemini oluşturan anayasa değişikliği veya yeni bir anayasa yapılması konusunda neyi nasıl ıslah edeceğimizi ve değiştireceğimizi ya da nasıl bir anayasa yapacağımızı, daha da önemlisi bunların olası sonuçlarının ne olacağını acaba biliyor veya öngörebiliyor muyuz?

Hadi bilenler var veya vardır diyelim. Ama şu hususları da görmezlikten gelmeyelim: Elbette anayasalar değişmez nitelikte siyasi ve hukuki üst normlar değildir. Değiştirilmelerine gereksinim var ise, ülke ve dünya koşulları değiştirilmelerini gerektiriyor ise değiştirilirler ve hatta yeni bir anayasa da yapılabilir. Bu yönden bakıldığında ülkemizin anayasa değişikliğine veya yeni bir anayasaya gereksinimi bulunduğunu, dahası bu konuda hem entelektüeller düzeyinde hem de iktidarıyla muhalefetiyle toplumda genel bir mutabakat olduğunu söyleyebiliriz.

Peki! Ülke olarak bizim sadece anayasaya değişikliğine veya yeni bir anayasaya mı gereksinmemiz vardır? Yeni bir Siyasi Partiler Yasası’na, yeni bir Seçim Yasası’na gereksinmemiz yok mudur? Zihniyet düzeyinde dişe dokunur bir değişiklik olmadan sadece anayasayı değiştirmekle veya yeni bir anayasa yapmakla Türkiye’yi demokratikleştirecek miyiz? Siyasi partilerdeki “tek adam egemenliğini” sağlayan düzenlemeleri değiştirmeden, yani siyasi partilerin yapısını demokratikleştirmeden, temsilde adaletsizlik yaratan seçim barajını düşürmeden, sadece anayasayı değiştirmek veya yeni bir anayasa yapmak suretiyle Türkiye demokratikleşecek mi?

Bir başka husus da şudur: Biz kimin için anayasa değişikliği veya yeni bir anayasa yapıyoruz? Siyasi iktidar için mi, Türkiye için mi? Eğer Türkiye için ise, Türkiye’nin gereksinimi için ise, o zaman bu konuda uzlaşma sağlamamız gerekir. Yok, eğer siyasi iktidar için ise, o zaman demek gerekir ki, biz daha çok anayasa değiştiririz. Zira hiçbir iktidar kalıcı değildir. Bugünün iktidarı bir gün gider, yenisi gelir, yenisi de yeni bir anayasa yapar, o da bir gün gider, sonra gelen de yeni bir anayasa yapar. Bu böyle sürer gider. Yani biz hep rövanşları oynarız. Nitekim ilk anayasa deneyimimiz olan 1876’dan bu yana olan da budur. Eğer biz bunu istiyor isek, hemen, hiç beklemeden, hiç zaman yitirmeden anayasayı değiştirelim ya da yeni bir anayasa yapalım. Ama yeni rövanşlara da hazır olalım ve unutmayalım: anayasa yapmak veya anayasa değiştirmek rövanş almak için değil, ülkenin gereksinimini karşılamak için yapılır.

İktidar partisi seçimlerde “milli irade” beni işaret etti, beni seçti, milli iradeyi ben temsil ediyorum, o halde anayasayı değiştirmek ya da yeni bir anayasa yapmak de dahil ben her istediğim yaparım diyor. Bu anlayış bizi çoğunluğun diktasına götürür. Oysa çağdaş demokrasilerde, anayasal demokrasilerde korunması gereken, güvence altına alınması gereken çoğunluk değil, azınlıktır, azınlığın haklarıdır, esasen anayasalar da bunu güvence altına almak için yapılır.

Bu birincisi. İkincisi milli irade bölünemez. Bu bağlamda milli irade parlamentoda çoğunluğu olan partiyi değil, parlamentonun tamamını ifade eder. Eğer öyle ise, ki öyledir, o zaman anayasa gibi temel ve üst bir normda değişiklik veya yeni bir anayasa yapmak için hem parlamentoda hem de toplumda bir uzlaşma aramak, bunu tesis etmek, bu konuyu aceleye getirmemek, bu konuda bir tartışma sürecini başlatmak, bu tartışma sürecinin geri beslemelerini aldıktan sonra yapılacak değişikliklere veya yeni bir anayasanın yapılmasına nihai bir şekil vermek gerekir.

İzlenmesi gereken doğru yol ve yöntem bu olmakla beraber, neyi nasıl değiştirmemiz veya yeni bir anayasa yapmak konusunda aşağıdaki şu hususları da ifade edebiliriz.  

Daha öncede ifade ve işaret edildiği üzere, devlet gücünün dizginlenmesi ve denetlenmesi için yararlanılabilecek teknikleri arama çabaları sonucunda doğan ve modernizmin ürünü olan anayasa kavramının özü, devlet iktidarının kurallarla sınırlanması, bu yolla siyasal alanda keyfiliğin önlenmesi, diğer bir yaklaşımla birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacıyla siyasi iktidarın sınırlandırılması düşüncesine dayanır.

Esasen Locke ile başlayıp Montesquieu ile bugünkü biçimini alan “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, iktidar temerküzünü önlemenin ve iktidarı sınırlandırmanın en etkili aracı olmakla, anayasacılığın da olmazsa olmaz ilkesidir.

İnsan/birey merkezli değil, devlet merkezli olan, “güçlü devlet, güçlü yürütme” anlayışı üzerine kurulu bulunan, bu anlayışa işlerlik kazandırmak için kuvvetler ayrılığı ilkesini değil de onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan “kuvvetlerin işbirliği” ilkesini tercih eden 1982 Anayasası ve daha sonra yapılan anayasa değişikleri ile tesis edilen ve kuvvetler ayrılığı ilkesini bertaraf eden “Cumhurbaşkanlığı Sistemi/Modeli” bu yönüyle anayasacılığın özüne aykırıdır.   

O nedenle ülkemizin, parlamenter sistemi esas alan, Cumhurbaşkanlığı makamını tarafsız, partisiz ve temsili bir statüye indirgeyen, merkezine bireyi/insanı alan, Cumhuriyetimizin en önemli eksiklerinden biri olan demokratik ve hukuki meşruiyet ile temsilde adalet ilkesini esas alan ve anayasacılığın özünü oluşturan bir denetleme ve dengeleme mekanizması kuran, yani kuvvetler ayrılığını gerçekleştiren, birey hak ve özgürlüklerinin alanını genişleten ve bunları teminat altına alan yeni bir anayasaya gereksinimi vardır.

Anayasa özü ve işlevi itibariyle hukuki olmaktan daha çok siyasi alana ilişkin bir üst normdur. Bu normun her şeyden önce nötr, yani tarafsız olması, ideolojik olmaması gerekir. Marx’ın özlü deyimi ile bir “iktidar tezahürü” olan ideoloji, aynı zamanda “hakikat tekeli” iddiasında bulunan ve hemen her şeyi kapsayan siyasi bir inanç sistemidir.

Oysaki, demokrasilerde hiç kimse hakikat tekeline sahip olmadığı gibi, herkesin kabul etmek zorunda olduğu bir ideoloji de yoktur. Dolayısıyla demokratik toplumlarda, çoğu ayrı ve farklı siyasi görüşlere sahip olan yurttaşların tamamı için tek bir ideoloji üzerine kurulu bir anayasa olamaz, olmaması gerekir. Anayasa, tüm yurttaşlar için ortak bir siyasi ve hukuki mutabakat metni olmakla, siyasal/ideolojik yönden nötr olmak durumundadır.

O nedenle, yeni anayasanın, İtalyan siyaset bilimci ve anayasacı Giovanni Sartori’nin de savunduğu gibi “faydacı anayasa/çerçeve anayasa” olması, yani herhangi bir ideolojik tercihi yansıtmayan, siyasal/ideolojik yönden nötr olan, toplumun bütün sosyo-politik güçlerinin, iktidar sürecinin tanımlanan mekanizmalarına riayet ettiği, var olan kurumlarından yararlandığı, bu kurumların birbirleriyle rekabet edebilecekleri bir zemin oluşturduğu, siyasal sürecin sadece genel kurallarını düzenleyen bir anayasa olması ve aynı zamanda kısa olması gerekir.

Esasen anayasalar, devletin karar alma sürecine yapı ve disiplin sağlayan biçimler, öncelikli olarak iktidarın kontrollü biçimde kullanılmasını amaçlayan usuller olmakla; normlarla neyin emredileceğini değil, normların nasıl yapılması gerektiğini göstermek ve bunun için de tarafsız/nötr olmak durumundadır. Bu ise ancak Sartori’nin de savunduğu “faydacı anayasa/çerçeve anayasa” ile mümkündür.

Yeni anayasanın, “faydacı/çerçeve anayasa” anlayışına uygun olarak, maddi anlamda hukuk kurallarından, diğer bir deyişle hukuki ilişkileri belirleyen ve değiştiren kurallardan oluşan bir anayasa olmaması; aksine maddi hukuk kurallarına yer vermeyen, sadece iktidar sürecinin işleyişiyle ilgili usulü kuralları düzenleyen ve dolayısıyla değişen ülke ve dünya koşullarına kolaylıkla uyarlanabilen “şekli/usule” ve kısa bir anayasa olması gerekir.

Öyle ki, Sartori dünyanın ilk yazılı anayasalarından olan 1787-1791 tarihli Amerikan Anayasası’nın 21 bölüme bölünmüş 7 madde ile ilk on ek maddeden oluştuğunu, buna karşın günümüz dünyasında anayasa adı verilen 170 civarında belgenin yarısından fazlasının 1974 yılından sonra yazıldığını, bu anayasaların büyük bir kısmının oldukça uzun olduğunu, pek çok ayrıntıyı düzenlediğini, bir anayasanın ne kadar uzun olursa anayasal erdeminin o kadar az olacağını ifade edecek derecede ileri gitmek istememekle birlikte, yine de anayasaların diğer kanunların düzenlemesi gereken hususları düzenlemesine kesinlikle karşı olduğunu, her şeyi düzenleyen ve her şeyi vaat eden anayasalar yapmakta ne kadar ileri gidilirse, bunların ihlaline ve ülkenin felaketine o kadar çok yol açılacağına inandığını, o nedenle kendisinin, anayasacılığın özü ve özellikle siyasal sistemin etkin şekilde “çerçevelendirilmesi” üzerine odaklandığını belirtmektedir.

Günümüzün liberal/anayasal demokrasi anlayışının önemli özelliklerinden birisi katılımcılıktır. Katılımcılık, sadece isteyenin istediği siyasi partiye üye olması, seçmenlerin çoğunluğunun seçime katılması, oy kullanması, Meclis’te temsil edilmesi demek değildir. Hem bunlar hem de sivil toplum kuruluşlarının/hükümet dışı kuruluşların, derneklerin, meslek kuruluşlarının, toplumun örgütlü diğer kesimlerinin kendilerini ilgilendiren, üzerinde uzmanlıkları, deneyimleri ve söyleyecek sözleri olan konularla ilgili yasaların hazırlanmasına eylemli ve etkili biçimde katılmaları demektir. O nedenle yeni anayasanın siyasete en büyük oranda katılımı öngören günümüzün “participator democracy/katılımcı demokrasi” anlayışına uygun olması, meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alması ve yanı sıra şeffaf, sivil olması ve siyasi iktidarın her alanda ve konuda denetlenebilmesi ile hesap verilebilmesine imkan verir içerikte olması gerekir.

Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi Üyelerini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Vekilini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Hakimler ve Savcılar Kurulu üyelerini seçmek yetkisinin ortadan kaldırılması, Adalet Bakanının  ve yardımcısının kurul üyeliğinden çıkarılması ve bu suretle yargı bağımsızlığı ile tarafsızlığının yeniden tesis ve tahkim edilmesi ve yanı sıra Cumhurbaşkanın Üniversite rektörlerini seçmek yetkisinin kaldırılması ve bu suretle üniversitelerin özerkliğinin sağlanması gerekir.

Yeni anayasanın dilinin açık, anlaşılır, teknik deyimlerden olabildiğince arınmış, sadece anayasa uzmanları ve yüksek mahkeme yargıçları tarafından değil, sıradan vatandaşlarca da okunup anlaşılabilir bir içerikte ve yalınlıkta olması, gereksinim duyulduğunda anayasal sistem içinde değiştirilmesine izin vermeyecek derecede katı olmaması gerekir.

Yeni anayasanın, 1982 Anayasası ile iyice katılaştırılan devletin pastoral ve yönlendirici iktidarına son vermesi, devletin “teknik devlet” olarak, yani vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştıran ve güzelleştiren devlet, diğer bir deyişle devleti bir “hizmet organizasyonu” olarak örgütlemesi ve onun memurunu da “halkın hizmetkârı” yapması gerekir.    

Daha önce de ifade ve işaret edildiği üzere anayasa, özü, sözü ve işlevi itibariyle hukuki olmaktan daha çok siyasi alana ilişkin bir üst norm olup, bir yönüyle devlet örgütlenmesinin dayandığı temel ilkeleri gösterir. O nedenle, bir devletin veya bir toplumun ya da bir kuruluşun kendini kurma biçimine temel teşkil eden gerçeklik vizyonunu oluşturan değerlerin, ilkelerin, algıların, düşüncelerin toplamı olan paradigma her ne ise, o devletin anayasasının da o paradigma üzerine inşa edilmesi gerekir.

Buna göre yeni anayasanın yapımında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna esas olan ve yürürlükteki anayasanın ilk üç maddesinde anlamını bulan paradigmanın göz önüne alınması, dahası bu paradigmanın korunması, bu bağlamda yeni anayasanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri olan, biri diğerinden soyutlanması mümkün olmayan, aksine bir bütün oluşturan üniter, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini benimseyen; yerel yönetimlerin etki ve yetki alanını genişleten; insan haklarını korumayı temel hedef olarak gören ve bunu güvence altına alan; hakları ve özgürlükleri kısıtlayan, kullanılmasını engelleyen değil, hakları ve özgürlükleri çoğaltan, kullanılmasının önündeki engelleri kaldıran; bu hak ve özgürlükleri teminat altına alan, demokrasi ve hukuk devleti konularında evrensel standartları yakalayan bir anayasa olması gerekir. 

Merkeziyetçi, hiyerarşik, baskıcı 12 Eylül anlayışına ve ruhuna uygun olarak oluşturulan ve uygulama süreci içinde görevini büyük ölçüde bu anlayışa ve ruha uygun biçimde yerine getiren Yüksek Öğretim Kurumu’nun, yeni yapılacak anayasada, yüksek öğretimle ilgili olarak sadece standart koyan, koyduğu standartları izleyen ve yüksek öğretim kurumlarının uygulamaları arasında birlik ve eşgüdüm sağlayan bir yapıya dönüştürülmesi, böylece üniversite ve yüksek okulların idari, mali ve bilimsel yönden özerk olmaları sağlanmalıdır.

Yeni anayasanın yapım sürecinde dikkate alınması gereken son bir sözü de yine Sartori söylüyor ve şöyle diyor: “On Sekizinci ve On Dokuzuncu yüzyıl anayasa yapıcıları anayasacılığın nihai amacını doğru anladıkları için onların anayasaları, anayasaların nasıl işleyeceği ve işlemesi gerektiği yönünde ve -sonuçsalcı bir vurgulamayla- yapılmıştı. Dolayısıyla bu anayasa-yapıcıları, doğal mühendislerdi. Ancak hukuki pozitivizm ve analitik hukuk bilimi, özellikle Avrupa ve Latin Amerika’da, tek kaygıları ve eğilimleri bir hukuk evreninin tümdengelimsel tutarlılığı olan anayasa hukukçusu kuşaklarını yetiştirdi. Onlara göre bir anayasa, aralarında sıkı ilişkiler bulunan bir direktifler, emirler ve yasaklar sisteminden başka bir şey olmadığı gibi, bütün diğer düşünceler hukuk dışı olmakla, bunların üzerinde durulmaması gerekir. Oysa gerçek şudur ki, hiçbir örgüt, uygun bir özendiriciler yapısı olmadan salt yasaklarla işleyemez; bu iktidar ve iktidarın örgütlendirilişi bakımından tümüyle doğrudur; çünkü burada yasakların kendi kendine yöneltildiği ve dolayısıyla emir ve yasakların kolayca eğilip büküldüğü veya göz ardı edildiği bir noktaya geliyoruz. Bu da şu noktayı vurguluyor ki, devletin örgütlendirilmesi bütün diğer örgütlerden daha çok, bir ödüller ve cezalar, iyi özendiriciler//teşvik ediciler/kışkırtıcılar ve korkutucu caydırıcılar yapısıyla ayakta tutulmak zorundadır. Öyleyse düşüncemi şu notla bitireyim: Anayasaların özendiricilerce izlendiği ve özendiricilerce desteklendiği düşüncesinden ne kadar uzaklaşırsak, anayasa yapımının mühendisliğe benzer bir görev olduğunu o kadar hatırlamak zorundayız. Yüzyıl önce anayasa mühendisliğinden söz etmek, lafı fazla uzatmak olurdu; ama bugün bundan söz etmek, unutmakta olduğumuz bir şeyi kendimize hatırlatmak demektir.

Anayasanın değiştirilmesi veya yeni bir anayasanın yapılması konusunda dilerim Sartori’nin uyarıları dikkate alınır.

Beni sabırla dinlediğiniz için size teşekkür ediyor, hepinize saygılarımı sunuyorum.

‘Piyonlar satrancın ruhudur’ PHILIDOR

SATRANÇ –

Eşit büyüklükte, bir beyaz, bir siyah olarak sıralanmış 64 kareden oluşan bir oyun tahtası. Tahtanın başında oyunu oynayacak iki kişi. Her bir oyuncuya ait 16 taş. Taşlardan birisi şah, birisi vezir, ikisi kale, ikisi fil, ikisi at, sekizi piyon. Taşların her birinin hareketi ayrı. Taşların hareketine hamle deniyor. Oyunun en önemli kurallarından birisi yapılan hamlenin geri alınamaması. En değerli taş şah. Oyunun amacı şahı yedirmemek. Yani şahı rakibe aldırmamak. Rakip oyuncu şahı aldığında diğer taraf mat oluyor ve oyun bitiyor. Oyun bitince bütün taşlar aynı kutuya konuyor ve bu oyuna satranç deniyor.

Yani satranç, hayata, hayatımıza çok, ama çok benziyor. Tıpkı hayat gibi yapılan hatayı affetmiyor, her ne kadar şair ‘dal rüzgarı affetse de kırılmıştır bir kere’ dese de hayatta olduğu gibi satrançta da kırılan kalbi, yani yenilen taşı onarmak mümkün olmuyor.          

Hayatta, hayatımızda da satrançta olduğu gibi şahlar, vezirler, kaleler, filler, atlar, piyonlar var. Satranç oyunu bittiğinde, şahlar, vezirler, kaleler, filler, atlar, piyonlar nasıl bir kutunun içine konuyorsa, hayatın, hayatlarının sonunda da, hayatın şahları, vezirleri, kaleleri, filleri, atları, piyonları da üç metre karelik bir mezarın içine konuyor.     

Hani Can Yücel o güzel şiirin de: ‘Farkında Olmalı İnsan…/Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı/Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen…’ diyor ya, satrançta da oyuncular, mat olmamak için rakibin hamlelerinin, taşların gidişatının farkında olmalı, fark ettiğini de fark ettirmemeli.   

Hayatta, senin, benim, onun hayatı da böyle değil mi? Ne yazık ki böyle. O halde, mat olmamak için, zarar görmemek için, hayal kırıklığına uğramamak için dostun, düşmanın hamlelerini fark etmeli insan. Olayların, gidişatın farkında olmalı.  İnsan kalitesindeki farkı fark etmeli. Bazen aptal yerine konulmamak ya da karşısındakine haddini bildirmek için fark ettiğini fark ettirmeli. Bazen nezaket gösterip fark ettiğini fark ettirmemeli. Bazen ve bazılarına karşı, susmak çok şey söylemektir diyerek sessiz kalmalı, böyle yaparak başkalarından farklı olduğunu bazılarına fark ettirmeli.  

Neden mi yazdım bunları? Bir süre önce başladığım daha önce okuduğum kitapları okuma alışkanlığımı Stefan Zweig’in ‘Satranç’ isimli kitabını okuyarak sürdürdüğüm için yazdım bütün bunları.

Okuyanların anımsayacakları üzere, New York’tan Buenos Aries’e giden bir yolcu gemisinde yolcular arasında bulunan kitabın başkahramanı Avusturyalı Dr.B, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’in satranç oyununu izlerken kendisini tutamaz ve oyuna müdahale eder. Oyunun en kritik anında yapılan bu müdahale, öylesine sıra dışı ve hiç kimsenin aklına gelmeyen bir müdahaledir ki, bu hem oyuncuları hem de oyunu izleyenleri şaşırtır. Peki, satranç oyununu çok iyi bildiği anlaşılan Dr.B kimdir? 

Dr.B, Nazilerin gaz odalarına gönderdiği insanların arasından önemli bazı şeyleri bildiği için sorguya çekilmek üzere seçilmiş bir Avusturya vatandaşıdır. Kimseleri görmeden, kimseyle temas ettirilmeden günlerce, günlerce tek başına kaldığı odada kendisine refakat eden bir tek arkadaşı vardır Dr.B’nın; bir Nazi subayının paltosundan aşırdığı satranç oynamayı öğreten küçük bir kitapçık. Dr.B bu kitabı okuyarak öğrendiği oyunu, yaşadığı odayı satranç tahtası gibi hayal ederek kendisiyle oynar. Her olasılığı dikkate alarak, her hamleyi hesaplayarak oynar, günlerce, günlerce oynar. Böylece satranç bilgisini, pratiğini geliştirir, usta bir satranç oyuncusu olur. Ama bundan daha önemlisi içinde sıkışıp kaldığı o küçücük odada satranç oynayarak kendisini oyalar. Bu yolla zaman kavramının yitirilmesinin getirdiği yılgınlığı, bozgunu gidermeye, yalnızlığını satrançla paylaşarak unutmaya, diz çökmesi, çözülmesi için uygulanan psikolojik işkenceye karşı direnmeye, hayata dair umutlarını sürdürmeye, aklını ve ruh sağlığını olabildiğince korumaya çalışır.    

… Hücre insanın kendisini tanıması, zihinsel ve duygusal süreçlerini gerçekçi ve düzenli bir şekilde gözden geçirmesi için ideal bir yerdir. Kişisel ilerleyişimizi değerlendirirken, sosyal konum, tanınmışlık, zenginlik ve eğitim düzeyi gibi dış etmenlere odaklanmaya eğilimliyizdir. Kişinin maddi konulardaki başarısını ölçmesi açısından bunlar elbette önemlidir; ayrıca pek çok kişinin hayatını bu tür şeylere bağladığını düşünürsek, bütün bunlar çok da anlaşılır şeylerdir. Ne var ki, bir insan olarak gelişimimizi değerlendirirken içsel yolculuklarımız çok daha can alıcı öneme sahiptir. Dürüstlük, içtenlik, sadelik, alçakgönüllülük, karşılıksız cömertlik, başkalarına hizmete hazır olmak, ruhsal yaşamın temelidir ve bu herkesin elinin altında dilediği miktarda mevcuttur. Ciddi bir iç gözlem yapmadan, kendini tanımadan, zayıf yanlarını ve hatalarını görmeden insanın bu tür konularda gelişme sağlaması mümkün değildir. Hücre başka bir şey vermese bile, size, hayatınızın tüm seyrini her gün gözden geçirme, içinizdeki kötüyü alt edip iyiyi geliştirme fırsatı sunar …Unutmayın ki, azizler yılmadan çabalayan günahkarlardır…

Bu sözler Nelson Mandela’ya ait. Anılarında yazıyor bunları. Dr.B’da sessizliğe ve yalnızlığa mahkum edildiği hücreden farksız olan o küçük odada bir başına yaşar ve kendi kendine satranç oynayarak zamanı tüketirken, kendi içine, ruhunun derinliklerine doğru içsel yolculuklar yapar. Bu yolculuklarla kendisini tanımaya, hatalarını, zayıf yönlerini görmeye, insan hayatındaki en acıklı şeylerden birisi olan sessizliği kendi iç sesiyle sese dönüştürmeye çalışır.

Bütün bunlar, yani işkence ile satranç arasında gidip gelen ruhsal çatışmalar, sanrıların eşiğine kadar gidip gelmeler, kendisini, içsel sesini dinlemeler, bu sesle odadaki acıklı sessizliği sese dönüştürmeler onun hayatta kalmasını ve gestaponun elinden kurtulmasını sağlar.   

Stefan Zweig bu romanını, İkinci Dünya Savaşının bitmesinden hemen sonra, intihar etmesinden kısa bir zaman önce yazmış. Sadece kitabın yazıldığı zaman yorgun ve bunalımlı zamanlar değil, Zweig’in kendisi de yorgun ve bunalımlıdır. Ondan olsa gerek Zweig, hem bunalım içinde olan, ruhsal baskılar yaşayan bir insanın tepkilerini, duygularını, hem de savaşın yol açtığı insani yıkımları, kendisine özgü üslubuyla ve olağanüstü bir ustalıkla ifade eder.  

Sadece bunları değil, satranç oyunuyla hayat arasındaki benzerlikleri, satrançta köşeye sıkışmamak için her hamlenin düşünülerek, rakibin karşı hamlesi hesap edilerek yapılması gerektiği gibi hayattaki her adımın da düşünülerek yapılması gerektiğini, hayatın da satranç oyunu gibi yeni olasılıklara, olanaklara, sürprizlere açık olduğunu anlatır.     

Ama en önemlisi; insanın, en umutsuz zamanlarında dahi, umudunu ayakta tutacak güçlü bir savunma mekanizmasına sahip olduğunu, bir de Camus’un “Sisyphos Efsanesi”nin anlattığı şeyi, yani ‘hayatta hiçbir şeye ihtiyacı olmayan insanın yenilmezliğini’ anlatır.

Onun için Zweig’da, ‘Her gölge, eninde sonunda ışığın çocuğudur. Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır’ der ve hayatı böyle yaşamış olan insanın da yenilmezliğine işaret eder.  

Son bir söz. Onu da tıpkı Mandela gibi, Dr.B gibi mahpusluk yapmış bir insan, Sinop Cezaevinde yatan Sabahattin Ali söylüyor: ‘Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül aldırma/Ağladığın duyulmasın/Aldırma gönül aldırma/Dışarıda deli dalgalar/Gelir duvarları yalar/Seni bu sesler oyalar/Aldırma gönül aldırma/ Görmek istersen denizi/  Yukarıya çevir yüzü/Deniz gibidir gökyüzü/Aldırma gönül aldırma/Kurşun ata ata biter/Yollar gide gide biter/Mahpus yata yata biter/ Aldırma gönül aldırma/Dertlerin kalkınca şaha/Bir sitem yolla Allah’a/Görecek günler var daha

Televizyon dizilerini seyrediyorlar, bu dizilerin sonlarını merak ediyorlar, ama kendi sonlarını merak etmiyorlar.’ Murathan MUNGAN

GAZETE VE TELEVİZYON YAYINCILIĞI İLE HABER ETİĞİ ÜZERİNE –

Kolejde öğrenci iken İngilizce hocamız olan Amerikalı Mrs.Haynes 1962 veya 1963 yılında ‘televizyonun çok zaman öldürücü ve aptal bir kutu olduğunu, Türkiye gibi henüz daha tam olarak gelişmemiş ülkeler için zarar verici olacağını’ söylemiş ve bizden büyük tepki almıştı.

Tepki göstermemizin nedeni, bunu çok yukarıdan ve bizi aşağılayan bir tarzda söylemesi ve yanı sıra Amerikalılara layık görülen bu teknolojik olanağın bize layık görülmemesiydi.

O günden bugüne yaklaşık 63, 64 yıl geçti. Bu süreçte edindiğim onca deneyim sonrasında bugün geldiğim noktadaki görüşüm; kullanma kültürü bulunmayan, hayatı oluşturan en önemli dokunun zaman olduğunun bilincinde olmayan insanlardan oluşan toplumlar için televizyonun, zaman öldüren, izleyenlerinin zihinlerini iğfal eden, onları aptal yerine koyan ve giderek aptallaştıran zararlı ve kurnaz bir kutu olduğu yönündedir.

Elbette televizyonu zararlı ve kurnaz yapan, bizi aptal yerine koyan, zihnimizi ele geçiren ve hatta iğfal eden kutunun kendisi, yani makine değil, programları yapanlar, yayın akışını ve içeriğini düzenleyenler, haber programlarını haber etiğine aykırı biçimde hazırlayanlar, düzenledikleri tartışma programlarıyla bizi ideolojik yönden manipüle etmeye çalışanlar, vurdulu kırdılı ve kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan o dizileri  çekenler ile bunları yayımlayan kanallar, bu dizileri denetlemesi gerektiği halde denetlemeyen, denetim konusunda çifte standart uygulayan ve sadece bizim gibi seyreden Radyo Televizyon Üst Kurulu’dur.

Bertrand Russell 1929 yılında yazdığı ‘Sorgulayan Denemeler’ isimli kitabında önce bir tespit yapar ve daha sonra bir öngörüde bulunur. Anımsayabildiğim kadarıyla Russell, ‘radyonun icadından ve yaygınlaşmasından sonra gazete ve kitap okuma sayısında ciddi bir düşüş yaşandığını, gelecekte keşfedilecek yeni bir araçla birlikte insanların kitap okumaktan tamamen vazgeçeceklerini’ yazar, adını koyamamış, nasıl bir şey olacağını net olarak söyleyememiş olmakla birlikte, daha o yıllarda televizyonun bir gün icat edileceğini öngörür.

Nitekim zaman içinde Russell’in öngörüsü gerçekleşmiş, televizyon icat edilmiş, giderek yaygınlaşmış, önceleri tek olan kanal sayısı artmış, siyah beyaz televizyonların yerini renkli televizyonlar almış ve Russell’ın öngördüğü gibi kitap, gazete, dergi okuma alışkanlığı, keyfi ve zevki tamamen ortadan kalkmadıysa da ciddi şekilde azalmış, bunları okumanın yerini televizyondan edinilen ve hiçbir şekilde içselleştirilemeyen, içselleştirilemediği içinde hayata uygulanamayan protez bilgiler almıştır.

Ben, çok fazla televizyon izleyen bir insan değilim. Ara sıra ciddi habercilik yapan kanalların haber, yorum ve tartışma programlarını, eğer bir engelim yok ise Fenerbahçe’nin maçlarını seyrederim. Bunların dışında ne dizilere ne de tartışma programlarına ilgi duymam.

Meşhuriyet Sendromu’ içinde olmadığımdan, bu sendromun en önemli göstergesi ve özelliği olan ‘bir bilen’ pozuna girmek istemediğimden, onlarla aramda fark olmasını istediğimden, kendimi sunmak ve kanıtlamak gibi bir derdim bulunmadığından, daha da önemlisi yayıncılık anlayışlarını ciddi bulmadığımdan dolayı, davet edildiğim televizyon programlarına da icabet etmem.

İzlediğim haber programlarıyla, takip etmemekte kararlı olduğum ve fakat sağdan soldan duyduklarımla haklarında az çok bilgim olan tartışma programları bağlamında bir değerlendirme, bir tespit yapmam gerekir ise eğer, buna önce Noam Chomsky ile başlamam gerekir.

Chomsky, 1989 yılında yazdığı ‘Necessary Illusions. Thought Control in Democratic Societies/ Zorunlu Yanılsamalar. Demokratik Toplumlarda Düşüncenin Kontrolü’ isimli kitabında; ‘tüm demokratik ülke yurttaşlarının, düşüncelerinin, arzularının ve algılarının üzerinde kitle iletişim araçları tarafından yürütülen manipülasyonlar olduğunu, insanların kendilerini bundan korumaları gerektiğini, bunun için de bir öz-savunmaya gereksinimleri bulunduğunu’ ifade eder.

Sanırım benim televizyonda dizi ve tartışma programlarını izlememe yönündeki kararlılığımın nedeni, Chomsky’nin işaret ettiği gibi düşüncelerimi, arzularımı ve algılarımı korumak amacına yönelik bir öz-savunma mekanizmasına sahip bulunmamdır.

İki tür cahil vardır’ diyor ünlü İslam düşünürü Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve şöyle devam ediyor: ‘biri bir şey bilmez; öteki bir şey bilmediğini de bilmez, o iki kere cahildir!’ Tartışma programlarını izlemememin bir diğer nedeni de budur. Yani tartışma programlarında konuşanların çoğunun, iki kere cahil olmaları ve daha da vahimi dinleyenleri cahil yerine koymalarıdır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, televizyon haberciliğinin, klasik gazetecilikten tevarüs ettiği temel değerler vardır. Bunların en başında; gerçeğin araştırılarak tespiti, kamuoyunun aydınlatılması, halkın haber alma hakkının sağlanması, insanların özel hayatlarına, mahremiyetlerine, kimliklerine ve kişiliklerine saygı gelir.

İtalyan gazeteci ve televizyoncu Enrico Morresi, Türkçeye çevrilen ve Dost Kitabevi tarafından yayımlanan ‘Haber Etiği – Ahlaki Gazeteciliğin Kuruluşu ve Eleştirisi’ isimli kitabında, klasik gazeteciliğin/haberciliğin bu temel değerlerini eksene alır ve şunları ifade eder: ‘…enformasyon kamusal bir maldır ve bu nedenle enformasyonun ilkelerini, kurallarını ve uygulamalarını destekleyecek olan kamusal etiktir. Kitle medyası etiği, olgunlaşmış bir demokrasi bağlamında vurgunun yurttaşların haklarına yapıldığı güçlü bir politik tasarıma ihtiyaç duyar. Burada referans noktalarımız, politik idari gücün ve piyasanın alanından ayrı, yurttaşların eşit dilbilimsel-iletişimsel saygınlığı üzerine temellenmiş kamusal alan modelinin dinamizmi nedeniyle Jürgen Habermas ve kamusal akıl modelinin sınırlarını belirlediği özgün adalet ve özgürlük senteziyle John Rawls olacaktır. Analizin yöntemi ise – ahlaki sezgilerin güçlü bir kuramıyla etkileşime geçirildiği bir pratik felsefe dalı olan – uygulamalı etik alanındaki deneyimlerden beslenecektir.

Benim bu yazıyı yazmama ilham olan, sadece ilham olmakla kalmayıp büyük ölçüde yararlandığım ve esas aldığım bu kitap, Fırat Genç tarafından Türkçeye çevrilmiş. 2006 yılında yazılmış olmasına rağmen güncelliğini daha hala koruyan bu kitap, kamusal alan, kamusal akıl ilkeleriyle, sınırlarını bu ilkelerin belirlediği özgün adalet ve özgürlük sentezinin yanı sıra bir pratik felsefe dalı olan uygulamalı etik alanındaki deneyimlerden beslenmesi gereken haber ve yayın etiği konusunda çok fazla kaynak bulunmayan ülkemiz yayıncılığı yönünden, bana göre daha hala başvuru kitabı olma özelliği taşıyor.

Bu kitapta yer verilen önemli bir konuşma var. Bu konuşma 1978 yılında Gramsci Enstitüsü tarafından Milano’da düzenlenen bir kongrede yapılmış. ‘Gerçeklik ve Enformasyon İdeolojisi’ üzerine olan bu konuşmayı yapan Umberto Eco’dur. Konuşmanın yapıldığı tarihten zamanımıza yaklaşık 47 yıl geçmiş. Ama buna rağmen bu konuşmada ifade edilen hususlar hem güncelliğini hem de anlamını daha hala koruyor.

Umberto Eco bu konuşmasında şunları söylüyor: ‘Bir süre önce basın organlarıyla polemiğe girdim, çünkü bunlar, medya okullarındaki gerilimin sıcaklığını yansıtmak adına, şu üç olayı ilk sayfada yan yana basmışlardı: Milano’daki Correnti’de yaşanan olay, Napoli’deki Righi’de meydana gelen çatışma ve Padova’daki üniversitede yaşanan özerklik saldırıları. Hiç şüphesiz, Correnti’deki hikaye bir rahatsızlık durumuna işaret ediyor, bu bağlamda hatalı çözümleri kışkırtıyordu. Padova saldırısı şiddet içeren bir çatışma dönemiydi. Napoli’de, Righi’deki olay, diğer durumlardan daha fazla bir haber örneğiydi; bir grup öğrenci dikkatleri kendi durumlarına çekmek için kışkırtıcı talepler öne sürmüşlerdi. Bu üç olayı eşit önemle sayfalarına taşıyan gazeteler tüm bir İtalyan medya eğitiminin çöküşün eşiğinde olduğu izlenimini veriyorlardı. Şüphesiz, krizin eşiğinde, hatta krizin içinde; ama tartışmanın farklı biçimlerde yürütüldüğü, deneysel eğitim verilen, araştırmalar yapılan yüzlerce medya okulu var. Böyle çok sayıda okul olduğunu söylemek niçin haber olmuyor? Tarihte ve kesin bilimlerde tekrarlı ve sabit olan önemlidir, istisnai olan değil. Fakat enformasyon endüstrisi, kar amacıyla, istisnai haberler bulmak için küçük olayları bile büyütülmüş, sürekli ve tekrarlı olana dair bağları gazetecilikle bağdaştırmayarak reddetmiştir. Haber ideolojisi, ölünün veya canavarın ilk sayfada basılmasını ister. Ne kamu ne de gazeteci ilk sayfada yaşayanın veya normal olanın basılması için eğitilmemiştir. Nitekim bu operasyon çok daha fazla yetkinlik, analiz kapasitesi, hadi o kelimeyi kullanalım, profesyonellik ya da en azından geleneksel olandan farklı bir profesyonellik gerektirir.

Umberto Eco’nun gazetecilikle, yani yazılı basınla ilgili olarak bu söyledikleri, görsel medya ile yani televizyonculukla ilgili olarak da aynen geçerlidir ve doğrudur. Sadece İtalya değil, başkaca ülkeler ve elbette Türkiye bağlamında da geçerlidir ve gerçektir. Yani gazetede verilen haber de ‘ilk sayfaya basılmış ölüm ya da şiddettir’, televizyonun haber bandında ilk önce verilen haber de ne yazık ki ‘ölüme veya şiddete’ dairdir

Televizyonların ‘haber bantlarında ilk önce ölüm ve şiddet haberlerinin verilmesi’, bu tür haberlerin ‘arkası az sonra’ anonsları, ‘acı var mı acı’ sosları ile ısıtılarak izleyicinin önüne tekrar tekrar getirilmesi, bulvar, magazin gazeteciliğinin televizyona uyarlanmış çeşitlemesinden başka bir şey değildir. Şiddete eğilimli hasta ruhlu insanları harekete geçiren, kimi illegal örgütlerin propagandasını yapan bu tür habercilik, alıcısı olduğu, ciddi pazar payı bulunduğu için tercih edilen bir habercilik yöntemi ise eğer, – ki öyledir – o toplum ciddi bir psikolojik bozukluk içindedir ve ivedi olarak tedavi edilmelidir.

Her ne kadar psikologlar ‘kendinizi iyi hissetmek için iyi haber kaynaklarını arayın’ diyorlar ve bunu tavsiye ediyorlarsa da: birkaç istisnai kanal ve gazete dışında, ne yazık ki ülkemizde iyi haber sunan ne bir gazete ne de bir televizyon kanalı var. İyi haber sunan gazete ve televizyon kanalı yok, peki, dünyada ve ülkemizde iyi haber var mı? Sanırım iyi haber de çok fazla yok!

Onun için çoğu zaman ben, her dinlediğimde moralimi ve asabımı bozan, canımı sıkan bu kanalları ve haber programlarını, insanı sersemleten, hayattan, hayatın gerçeklerinden koparan pembe dizileri, tarihi gerçeklere büyük ölçüde aykırı tarihi dizileri ve filmleri değil, bana kendimi iyi hissettiren klasik müzik, caz, blues, rock, pop, Türk Sanat ve Halk Musikisi gibi yayınları yapan müzik kanallarını dinler; doğayı odamın içine getirerek beni dinlendiren, beni kimi insanlardan çok daha fazla ilgilendiren hayvanların dünyasıyla buluşturan National Geography gibi programları ve kanalları izlerim.

Enrico Morresi az yukarıda sözünü ettiğim kitabında, ‘ölünün veya şiddetin ilk sayfada basılması ve ilk haber olarak verilmesi’ durumunu ‘haber ideolojisi’ olarak isimlendiriyor, bunu ‘enformasyon retoriğinin deforme edilmesi’ şeklinde nitelendiriyor ve şöyle devam ediyor: ‘Her medya, kendi doğasıyla ve kullanıcılarıyla kurduğu ilişkiyle uyumlu bir retorik geliştirir, ama bu, her retorik biçiminin ahlaken kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez…Umberto Eco’nun sözleri, bir beğeni, moda ya da duyarlılık sorunuyla değil, ahlaki bir sorunla ilgilidir, çünkü haber ideolojisi, iletişimsel eylemin temel gereklerinden birinin – Jürgen Habermas’ın tarif ettiği biçimiyle doğruluk – üzerini örtme eğilimindedir.’

Yazılı ve görsel basın bağlamında ülkemiz haberciliği, geride kalan uzun zaman dilimi içinde bu durumu, yani ‘enformasyon retoriğinin deforme edilmesi’ durumunu, yani ‘gerçeklerin ve doğruluğun üzerini örtme eğilimini’, özellikle siyasal iktidara bağlı ve onun kontrolünde olan gazete ve televizyonların habercilik anlayışı ve uygulaması yönünden somut bir şekilde yaşamış ve halen de yaşamaktadır.

Öyle ki ‘ilk sayfaya basılmış ölüm veya şiddet ile haber bandında ilk önce verilen ölüm veya şiddet’ anlayışının ve uygulamasının takipçisi olan bazı gazete ve televizyon kanalları, geride kalan süre içinde gezi olayları, ciddi yolsuzluk iddiaları, polisin kullandığı orantısız şiddet, bu şiddetin neden olduğu haksız ölümler, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi önemli ve toplumu ilgilendiren, halkın haber alma hakkı kapsamında bulunan hususları es geçmek, bunların yerine “Survivor”, “O Ses Türkiye”, “Ben Evleniyorum”, “Biri Bizi Gözetliyor” türü insanları yozlaştıran, gerçeklerden koparan programlara, ‘Türk’e Türk propagandası yapan”, hamaset ve popülizm kokan, dahası gerçeklere aykırı olan tarihi dizilere, aşkı ve evliliği çığırından çıkaran aptal dizilere yer vermek suretiyle, iletişimsel eylemin temel gereklerinden biri olan ve Habermas’ın doğruluk olarak tanımladığı şeyin, yani gerçeğin üzerini örtmüşler ve örtmeye de devam etmektedirler.

Bunu yapan gazete ve televizyon kanalları, sadece temel bir insan hakkı olan halkın enformasyon/bilgi edinme hakkını çiğnememekte, gazeteciliğin en başta gelen sorumluluğu olan kamunun olup bitenleri bilme, haber alma, fikirleri öğrenme hakkını da ihlal etmektedirler.

Sanırım bu yayıncılık anlayışının ve buna neden olan deformasyonun en önemli nedeni, gazeteciliğin ve televizyonculuğun bu mesleklerin erbabı olan, bunun eğitimini alan uzman kişilerin elinden alınması, ne oldukları, nerede ve nasıl yetiştikleri belirsiz, yaptıkları işin bilincinde olmayan, sorumluluk taşımayan, kamuya, halka hizmet etmeyi değil, efendilerine hizmet etmeyi meslek edinen devşirme gazetecilere ve televizyonculara bu işleri yapma imkanı verilmesidir. Çok sayıda gazetecinin hapiste, bir kısım sözde gazetecinin iş başında olmasının, demokrasinin askıda bulunmasının, basın özgürlüğünün, düşünce ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınmasının, yargı bağımsızlığının hiçe sayılmasının nedeni sanırım bundandır, bunlardan dolayıdır.

İsviçre Basın Konseyi’nin 18 Şubat 2000 tarihli kurucu oturumunda kabul edilen “Gazetecinin Hak ve Yükümlülükler Bildirgesi ve İsviçre Basın Konseyi’nin Direktifleri”ne göre, ‘gazetecinin kamu karşısındaki sorumluluğu herhangi bir başka sorumluluktan, özellikle de onu işverene ve devlet organlarına bağlayan sorumluluktan önce gelir.’ Zira gazeteci gerçeği araştırmakla, sonuçlarına bakmaksızın kamunun gerçeği bilmek hakkına saygı göstermekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün gazeteciyi, ‘devlete, işverenine ve siyasal iktidara bağlanmaktan, bu iktidar odaklarına servis yapmaktan alıkoyması’ gerekir.

Hiç kuşku yoktur ki, gazetecilik mesleği için geçerli ve doğru olan bu tespit ve uyarılar, televizyon yayıncılığı için de doğru ve geçerlidir. Ne yazık ki Türkiye’de gazetecilik ve televizyonculuk bağlamında bu ölçü kaçmış, kitle medyası demokratik güçler tarafından kontrol ve terbiye edilemeyen, en başta siyasal iktidar olmak üzere, başkaca makro ve mikro iktidarlar tarafından yönlendirilen aşırı bir güç elde etmiştir.

Gelinen bu aşama, Karl Popper’in yıllar önce yaptığı bir konuşmada işaret ettiği ve fakat o zaman çok fazla ciddiye alınmayan tehlikenin önemini bugün hepimizin gözlerinin önüne sermiştir. Karl Popper son derece önemli olan bu konuşmasında şunları söyler; ‘…televizyon kontrolsüz bir güce dönüşmüştür ve böylesi kontrolsüz bir güç demokrasinin ilkeleriyle çelişki içindedir. (…) Oysa bizlerin özgürlüğe duyduğu özlemden özgürlüğün kötüye kullanılması sonucu doğan sorunların yok sayılması noktasına gelinirken bizim rızamız alınmadı…

Aynı konuyla ilgili olarak Belçikalı felsefe doktoru ve psikoterapist Boris Libois’in 1994 yılında yayımladığı ‘Ethique de l’information/Enformasyon Etiği’ isimli kitabına yollamada bulunan Enrico Morresi ise şunları yazıyor: ‘…Demokrasinin, sistemdeki değişikliklerin ve piyasa alanının, kamunun doğru bilgiye ulaşma hakkına el koymasına tahammülü olmamasını sağlamak, Libois’e göre, kitlesel medyaya dair – toplumsal sorumluluğun – kamusal olarak kurulmasını gerektirir. Enformasyon etiği değil ama iletişim hakkı toplulukçu özgürlüğün sorumluluk düzlemini sağlayacak seviyededir…Libois eserinde, basın özgürlüğünü ifade özgürlüğünden türeten, liberal hakların tümünü her yurttaşa tanıyan, liberal ekole sıkışıp kalmış bir eleştiri getirir. Dikkat, diye uyarır Libois, enformasyon kamusal bir işlevdir, bireysel bir hak değildir. Gücün öznesi medya sistemidir, gazeteci birey değildir. Yurttaşlara tanınan temel bir hakkın otomatik olarak bir şirkete esnetilebilmesini kabullenmeyen Libois, büyük çoğunluğunu kamunun oluşturduğu ama yargıçları ve üniversite hocalarını da içeren, bağımsız yönetim otoriteleri yoluyla sağlanan bir kontrol öngörür; piyasa ile devlet arasında bir ara formül…

Türkiye, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) adıyla bağımsız bir yönetim otoritesi oluşturarak, radyo ve televizyon yayınları üzerinde, tam olarak değil ise de Libois’in önerdiğine yakın bir kontrol mekanizması oluşturmuştur. Bu kurulda, yargıçlar da, akademisyenler de görev yapmışlar ve halen de yapmaktadırlar. Peki, bütün bu hususlarla ilgili olarak ülkemizde ne değişmiştir? Hiçbir şey! Peki neden? Bağımsız olması, tarafsız olması, özerk olması gereken bu kurum, hemen hiçbir döneminde, ama daha çok günümüzde, bağımsız, tarafsız ve özerk olamamıştır da onun için!

O nedenle, Napolyon, ‘feodaliteyi top öldürdü; modern toplumu da mürekkep öldürecektir’ demekte haklıdır. Ama bir farkla; mürekkep sadece modern toplumu öldürmekle kalmamış, ne yazık ki onun bize hediyesi olan demokrasiyi de öldürmüştür. Ama bunu mürekkepten daha çok mürekkep yalayanlar yapmıştır.

Onun için hem ‘Akrep gibisin kardeşim/korkak bir karanlık içindesin akrep gibi/serçe gibisin kardeşim/serçenin telaşı içindesin/midye gibisin kardeşim/midye gibi kapalı, rahat/ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim/bir değil/beş değil/yüz milyonlarlasın maalesef/ koyun gibisin kardeşim/gocuklu celep kaldırınca sopasını/sürüye katılıverirsin hemen/ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye/dünyanın en tuhaf mahlukusun yani/hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf/ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende/ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer/ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin/-demeğe de dilim varmıyor ama-/kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’ diye yazan Nazım Hikmet, hem de ‘Ne utanmaz köpekleriz, kimi görsek etekleriz’ diyen Neyzen Tevfik haklıdır.

Hem de bin defa, on bin defa, yüz bin defa, milyon defa haklıdır!

BİR KİTAP “GELİBOLU MUHAREBESİ” VE BİR ÖNSÖZ –

“Akan su yosun tutmaz” derler. Zira sürekli hareket eden ve çaba gösteren insanlar, durağan kalmadıkları için paslanmazlar. Esasen Alman düşünürü Schelling’in özdeyişi ile “İnsanlar duraksamamak ve hareket etmek için doğarlar.” Ben de bu deyişlere ve isabetli tespitlere hem inandığım hem de bunların hakkını vermek için hayatım boyunca hep çalıştım ve hala çalışıyorum.

Bu bağlamda bir yandan mesleğimi icra ederken, diğer yandan en büyük tutkum olan ve entelektüel bir faaliyet olarak gördüğüm için kitap yazıyorum, tercüme yapıyorum, “ahsencosar.wordpress.com.” adresindeki bloğumda hukuk üzerine, felsefe üzerine, siyaset üzerine, sanat üzerine yazılar kaleme alıyorum.  

Şimdilerde “Gelibolu Muharebesi” isimli bir kitabın tercümesi üzerinde çalışıyorum. Kitap Gelibolu Muharebesi’ne fiilen katılan İngiliz Yarbay Cecil Allanson tarafından yazılmış.

Asker olmasına rağmen savaş karşıtı olan ve Gelibolu’ya yapılan askeri hareketi yanlış bulan Allanson’un gözlemleriyle tespitlerini ve eleştirilerini içeriyor ve savaşın acımazlığını ile  “Millet hayatı tehlikeye girmedikçe, çıkarılan savaş savaş değil, cinayettir, öyleyse esas olan barıştır” diyen Büyük Atatürk’ü doğruluyor.

Önümüzdeki bir ay içinde tamamlamayı planladığım kitap Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayımlanacak. Aşağıda bu kitap için yazdığım önsözü sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.

TERCÜME EDENİN ÖNSÖZÜ

Bilindiği üzere Gelibolu Muharebesi, bir diğer adıyla Çanakkale Muharebesi Birinci Dünya Savaşı sırasında Gelibolu Yarımadası’nda 19 Şubat 1915 ile 9 Ocak 1916 tarihleri arasında gerçekleşen askeri bir harekâttır. Bu hareket İtilaf Devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rus İmparatorluğu tarafından Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının kontrolünü ele geçirerek, İttifak Devletleri arasında yer alan Osmanlı İmparatorluğu’nu zayıflatmayı amaçlayan bir askeri harekettir.

Hareketin amacı Osmanlı başkenti İstanbul’u İtilaf Devletleri savaş gemilerinin bombardımanına maruz bırakmak ve imparatorluğun topraklarını Asya’dan koparmaktır. Hareketin bir diğer amacı Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilmesiyle Süveyş KanalıKanalı’nın güvenliğini olacakve Boğazİstanbul ile Çanakkale boğazlarıboğazlarının, Karadeniz’e ve Rusya’daki sıcak su limanlarının İtilaf Devletleri ikmallerini sağlamaktır.

Harekât Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na amfibi çıkarması ile başlamış, Ocak 1916’da her iki tarafta yaklaşık 250.000 kayıp vermiş ve sekiz ay süren çatışmaların ardından kara harekâtından vazgeçilmiş, işgal kuvvetleri geri çekilmiş ve sonuç itibariyle Şubat 1915’te İtilaf Devletleri donanması Çanakkale Boğazı’ndan geçmeyi başaramamıştır.

Bu günlüğün yazarının ifadesiyle, Gelibolu Muharebesi “Yarımadayı ele geçirmeden önce daha fazla muazzam can kaybı olacağı muhakkak ve bu gereksiz can kaybını düşünmek beni hasta ediyor. İstisnasız herkes bunu suç olarak görüyor. Bu tarihin en büyük suçlarından biri ama sanırım gerçek suçlu yine gizlenecek.” Nitekim bu muharebelerde binlerce İtilaf Devletleri askeri vefat etmiştir ve bunun en başta gelen suçlusu da orada savaşan askerlere göre İngiliz Başbakanı Winston Churchill’dir.

Bu hareket İtilaf Devletleri ve Osmanlı İmparatorluğu için olduğu kadar hareketin finansörleri, özellikle İngiltere ve İngiliz Başbakanı Winston Churchill için de oldukça hem mali ve hem de siyasi ve askeri maliyetli bir harekât olmuş ve büyük bir Osmanlı zaferi olarak kabul edilmiştir. Dahası bu askeri hareket Türkiye tarihinin belirleyici bir anının başlangıcı, bir başka ifadeyle Osmanlı İmparatorluğu geri çekilirken anavatanın savunulmasında son bir hamle olarak kabul edilmiştir.

Öyle ki, Gelibolu/Çanakkale Muharebelerinde komutan olarak öne çıkan Mustafa Kemal Atatürk, emperyalist ülkelere karşı Türk Bağımsızlık Savaşı’nın önderi olmuş ve O’nun bu önderliğiyle kazanılan Bağımsızlık Savaşı 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanının temelini oluşturmuştur.

Gelibolu/Çanakkale Muharebelerinin askeri ve siyasi sonuçları sadece bununla kalmamış, harekâtın başarısızlığı aynı zamanda Rusya’da Ekim Devrimini tetiklemiş, bu bağlamda Çarlık Rusya’sı çökmüş, Rusya’da komünistler iktidara gelmiş, Avustralya’da ve Yeni Zelanda’da ulusal bilinç yerleşmiş ve her iki ülkede bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.

11 Nisan 2025 günü, yani dün Eskişehir Barosu’nun daveti, Dorlion Yayınevi’nin organizasyonu ile Eskişehir’de yapılan “Hukuk ve Edebiyat” konulu etkinlikte yaptığım konuşmayı sunuyor ve size iyi okumalar diliyorum.

Eskişehir Barosu’nun Değerli Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri,

Değerli Dost Ahmet Kaygusuz,

Sevgili Meslektaşlarım,

Sayın Konuklar,

Hepinize hoş geldiniz diyor ve sizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle beni davet ettikleri ve sizinle buluşturdukları için Eskişehir Barosu’nun Sayın Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyelerine ve bu organizasyonu yapan Dorlion Yayınevi’nin sahibi Sayın Ahmet Kaygusuz’a içtenlikle teşekkür ediyorum.  

Değerli Konuklar,

“Kitap benim için bir limandı. Ben kitaplarda yaşadım. Ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim” diyor Cemil Meriç. Yine Murathan Mungan seçilmiş hikayelerin yer aldığı “Büyümenin Türkçe Tarihi” isimli kitabının önsözünde “edebiyat, hayattan daha çabuk büyütür insanı. Bakışlarımızı, sezgilerimizi, içgüdülerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi biler, bizi geliştirir, olgunlaştırır. Zira edebiyat bizi, biz yapan bir büyüme sanatıdır,” diye yazıyor.  

Hem Cemil Meriç hem de Murathan Mungan doğru şeyler söylüyorlar doğru da yazıyorlar. Çünkü edebiyat ile edebiyat eserleri olan hikayeler, romanlar, şiirler, denemeler, hayatın, yaşananların, olayların, geçen zamanın büyüttüğü kadar olmasa da yine de büyütür insanı. Zira biz hikayelerden, romanlardan, şiirlerden, denemelerden, başka hayatları, başka yaşanmışlıkları, başka insanları, başka olayları, başka duyguları, farklı görüş ve düşünceleri öğreniriz.

Bu eserleri okudukça, farkında olmadan veya farkında olarak duygularımız, görüşlerimiz, düşüncelerimiz, hayata, insanlara, olaylara karşı olan bakış açımız değişir, dönüşür, büyür, duygudaşlık, yani empati yeteneğimiz gelişir.

Yaşça büyüdükçe, insan olarak değiştikçe, duygudaşlık yeteneğimiz geliştikçe, diğer insanlara, olaylara, başka hayatlara, başkalarının hayatlarına, kendi hayatımıza, farklı görüş ve düşüncelere bir başka pencereden bakar, bir başka açıdan yaklaşırız. Biraz daha insan ve hatta başka, bambaşka bir insan oluruz.

Nitekim bu benim için de böyle olmuştur. Yani tıpkı Cemil Meriç gibi benim için kitaplar da bir liman olmuştur hep. Çünkü ben de çok şeyi hem kitaplardan hem de hayatı bizzat yaşayarak öğrendim.

Yine “Büyümenin Türkçe Tarihi” isimli çalışmasında Murathan Mungan’ın söylediği gibi hepimizin tek bir hayatı var. Ne öğrenirsek bu hayattan öğreniyoruz ve bu hayatın bir tekrarı da yok. Oysa kitaplar başka hayatları, başka insanların hayatını öğretir bize.

Değerli Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım,

Benim kitap okuma sevdam ilkokul son sınıfta başladı. Evimizde kütüphanemiz olmadığı gibi kitap alacak paramızda yoktu. Sağa sola atılmış üç beş kitap vardı sadece. Bir gün evde okunacak ne var ne yok diye bakarken, Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli romanını buldum. Sonra Cronin okuma alışkanlığım başladı.

O tarihte Konya’da idik ve ben Konya Şehir Kütüphanesi’ne gidip abone oldum. Cronin’in bütün kitaplarını, Yeşil Yıllar, Pembe Yıllar, Nöbetçi Hemşire, Kuzey Yıldızı, Sabah Işığı, Bir Acı Şarkı başta olmak üzere bütün kitaplarını okudum.

Tam bir kitap kurdu oldum yani. Fransız, Rus, İngiliz, Amerikan klasiklerinin tamamını o yıllarda ve sonrasında okudum. Reşat Nuri’yi, Yakup Kadri’yi, Ömer Seyfettin’i, Halide Edip’i, Hüseyin Rahmi’yi, Peyami Safa’yı, Mehmet Akif’i, Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Necati Cumalı’yı, Aziz Nesin’i, Kemalettin Tuğcu’yu, Kerime Nadir’i, Peride Celal’i, diğer bütün Türk yazarlarının kitaplarını daha o yıllarda kıraat ettim.

Sabahattin Ali’nin, Ömer Seyfettin’in, Sait Faik’in, Orhan Kemal’in, O. Henry’nin, Edgar Allan Poe’nun, Guy de Maupassant’ın, Çehov’un hikayelerinden; Yaşar Kemal’in, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Kemal Tahir’in, Halide Edip’in, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Reşat Nuri Güntekin’in, Cronin’in, Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Charles Dickens’in, Ernest Hemingway’in, Franz Kafka’nın, Stefan Zweig’ın romanlarından çok şey öğrendim. Bu hikayelerle, bu romanlarla büyüdüm yani. Bu hikayeler ve romanlarla kendimi oldurdum, ben oldum, kendim oldum.

Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra başarılı bir hukuk tahsili yapmadığım, yararlı bir staj dönemi geçirmediğim için, bu eksiğimi kapatabilmek amacıyla avukatlık mesleği ve hukuk üzerine yoğunlaştım. Zira mesleki yönden kendimi geliştirmeye, meslekte ilerleme kaydetmeye ihtiyacım vardı. Bu bağlamda, hayatımın önceliklerini çocukların yetiştirilmeleri, maişet derdi, bir gelecek inşa etme mücadelesi hayatımın oluşturuyordu.   

Ama buna rağmen bu süreçte bazı dergilerde yayımlanan ‘Çek Cumhuriyeti Anayasası’, ‘Rusya Federasyonu Anayasası’, ‘Insider Trading/İçeriden Öğrenenlerin Ticareti’, “Patient Rights/Hasta Hakları” gibi çevirilerim ve “Arbitration -Alternative Dispute Resolution/Tahkim-Alternatif Uyuşmazlık Çözümü” ve ‘Equality of Sexes In Turkish Law/Türk Hukukunda Cinsiyetlerin Eşitliği’ isimli İngilizce çalışmalarım oldu.   

Yine bu süreçte Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlıkları gibi ağır sorumlulukları olan ve yoğun bir çalışmayı gerektiren görevler üstlendim. O nedenle, yaklaşık on yıla yakın süren bu dönemde üstlendiğim sorumlulukların hakkını verebilmek için yazı yazmaya ve çeviri yapmaya hemen hemen hiç olanağım ve fırsatım olmadı.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevimin sona ermesinden sonra ve 2014 yılında kendi adıma bir blog kurdum ve bu blogda hukuk üzerine, edebiyat üzerine, felsefe üzerine, sanat üzerine, siyaset üzerine yazılar yazmaya başladım.

Burada yazdığım yazılar “Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme” adıyla Phonex Yayınevi tarafından 2015 yılında yayımlandı. Ve böylece ben kendimi yayın hayatının içinde buldum.

Daha sonra John Rawls’un “A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi” isimli kitabını Türkçeye tercüme ettim ve bu tercümem de yine Phonex Yayınevi tarafından 2016 yılında yayımlandı.

Bunu takiben Türkçe “İçindekiler İçindedir” anlamına gelen ve üç ciltten oluşan anılarımı “Fîhi Mâ Fîh” adıyla yayımladım ve bu kitabımda Aristo Yayınevi tarafından yayımlandı.

Yine Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde ders verdiğim 14 yıl içinde yazdığım ve derslerimde kullandığım “Introduction To Law/Hukuk Başlangıcı” isimli İngilizce ders notlarım da Aristo Yayınevi tarafından basıldı ve yayımlandı.

Aynı süreçte “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü-OBAMA” isimli bir tercümem ve “Amerikan Ceza Hukukunun Kökenleri, Dünü ve Bugünü”, “Amerika Birleşik Devletleri’nde Avukatlık Mesleği ve Avukatlık Ortaklığı Modelleri” isimli yayımlanmış makalelerim oldu.

2021/2024 akademik yılları arasında Ankara Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak “Genel Kamu Hukuku”, “Hukuk Felsefesi”, “Siyaset-Siyasi Tarih”, “Hukuk Sosyolojisi”, “Temel Hukuk Bilgisi ve Hukuk Metodolojisi” derslerini verdim ve bu ders kitaplarımda Yetkin Yayınevi tarafından basıldı ve yayımlandı. Yine Av. Salih Akgül ile birlikte yazdığımız “Yargı ve Yargılama Etiği” ile “Avukatlık Hukuku” isimli kitaplarda aynı yayınevi tarafından basılarak yayımlandı

Bu arada 2019 yılında Dorlion Yayınevi’nden gelen teklif üzerine bu yayıneviyle çalışmaya başladım ve bu yayınevi tarafından bugün burada sergilenen bir kısmı tercüme olan 38 kitabım yayımlandı ve böylece bütün eserlerimin toplamı 45 oldu.       

Değerli Konuklar,

Değerli Meslektaşlarım,

Bildiğiniz üzere, edebi eserler ve sanat eserleri, hukuka her zaman ilgi göstermişler, hukuk ve yargı alanında hepimizin ilgisini çeken, bizleri bilgilendiren, eğiten son derece başarılı örnekler vermiştir.

Edebiyatın, edebi eserlerin, sanat eserlerinin hukuka karşı gösterdikleri bu yakın ilgiye karşın, ne yazık ki, hukuk, hukukçular ya da hukuk eğitimi, aynı ilgiyi edebiyata, sanata, edebi eserlere karşı göstermemiştir.

Sanırım bunda etkili olan en önemli husus, hukukun usulü, yani şekli ön plana alan, normlarla vücut bulan, toplum ve insan hayatını bu normlara göre biçimlendiren, kendisini kendisine fazlaca hapseden konservatif, yani muhafazakâr bir disiplin olmasıdır.

Hukuk ve edebiyat arasında ilişki kurma, edebiyatı hukuk eğitiminde ve öğretiminde bir eğitim malzemesi olarak kullanma anlayışı ve uygulaması ilk kez ABD’de ve 1980’li yıllarda ortaya çıkmıştır.

Bu anlayış ve uygulamayla birlikte, hukuk ve edebiyat, disiplinler arası bir yaklaşım olarak düşünülmeye ve incelenmeye, hukukla edebiyat arasında var olan duvarlar aşınmaya ve aşılmaya başlamıştır.

Oysa merkezinde güzel ve etkili yazmak ve konuşmak olan hukukun ve hukukçuların en fazla etkileşim içinde olduğu ya da olması gereken alan edebiyattır, edebi eserlerdir, sanat eserleridir. Zira yargıçların, savcıların ve özellikle avukatların, düşüncelerini ve hissettiklerini iyi ifade edebilmeleri için kelime dağarcıklarının zengin, entelektüel alt yapılarının sağlam olması gerekir. Bu ise ancak bu meslek sahiplerinin, yani hukukçuların kendi ana dillerine egemen olmalarıyla mümkündür.

Esasen bunlar iyi hukukçu olmanın, kanunları gerek sözel gerekse ruhsal ve tarihsel ve özellikle amaçsal yönden doğru yorumlayabilmenin, somut olaya uygulayabilmenin ve ihtilafı çözebilmenin olmazsa olmaz koşullarıdır. Bu ise ancak hukukun ve hukukçuların, edebiyata, edebi eserlere, sanat eserlerine ilgi göstermeleriyle, bunları okumaları, sanat eserleri kapsamında olan sinema ve tiyatro eserlerini izlemeleri ve seyretmeleriyle mümkündür.

Bu bağlamda demek gerekir ki, okuyan, edebi eserlere, sanat eserlerine ilgi duyan bir yargıç, bir savcı ve bir avukat, bu eserlerde ortaya konulan hayatları, bu hayatların sahibi olan insanları, bu insanların edebiyatta, sanatta tematize edilen dramlarını, trajedilerini, komedilerini çok daha yakından görmek, tanımak imkanını bulabilirler, edebiyat ve edebi eserler aracılığıyla empati ve sempati yeteneğini geliştirebilirler, hukukun en önemli idesi ve amacı olan adaletin gerçekleşmesini sağlayabilirler.

Değerli Konuklar,

Değerli Meslektaşlarım,

İnsan okur! Peki insan neden okur ya da insanın neden okuması gerekir? İnsan, farkında olduğunun farkında olmak ya da farkına varmak için okur. Okuması gerekir. İnsan, aydınlanmak için okur. Okuması gerekir. İnsan, bilgi ve fikir sahibi olmak için okur. Okuması gerekir. İnsan, kişisel gelişimini sağlamak için okur. Okuması gerekir. Ama hukukçuların, özellikle avukatların, yargıçların, savcıların daha fazla okumaları ve hatta herkesten daha fazla okumaları gerekir. Aksi halde Shakespeare’in söylediği gibi bu meslek mensuplarının ‘kelimeleri kıt olur, kelimeleri kıt olduğu için de kelimeleri boşa harcamış olurlar.’

Hukukta ve yargılama faaliyetinde, kelimelerin kıt olması beraberinde çok fazla düşünmemeyi, yargıcın kararına, savcının iddianamesine ve esas hakkındaki mütalaasına, avukatın dava dilekçelerine ve savunmalarına zafiyet olarak yansır. Bu zafiyet ise, hukukun olumlu yönde gelişmesine, ilerlemesine engel olur, yargı kararlarını isabetli, adil, vicdani ve tatmin edici olmaktan uzaklaştırır.

Okuma kültürünün, terbiyesinin, alışkanlığının kazanılmasında ailenin, okulların önemi büyüktür. Ama eğitim ve öğrenim sadece okumak değildir. Hem okumak hem de okunanlar üzerinde düşünebilme ve sorgulama yapabilme becerisidir. Bu beceri ise ancak okumakla elde edilir ve gelişir. O nedenle, eğitim ve öğretimin bu becerileri geliştirecek şekilde ve “Sokratik” bir anlayışa ve temele göre planlanması gerekir.

Değerli Konuklar,

Değerli Meslektaşlarım,

“Az bilmek için, çok okumak gereklidir” diyor Montesquieu. Evet, çok okumak sadece bilmeyi sağlamaz, az bilmeyi, yani insanın kendisini bilmesini, haddini bilmesini sağlar. İnsanın bu nedenle de çok okuması gerekir. Zira edebi eserleri, sanat eserlerini okumak, kişinin düşünce yeteneğini, sorgulama yapabilme becerisini geliştirdiği kadar kendisini tanıma ve bilme yeteneğini de geliştirir. 

Hiç kuşkusuz bu konulardaki gelişme ve ilerleme, kişinin mesleki gelişimini de olumlu yönde etkiler. Eğer bu kişiler, yargıç, avukat, savcı iseler, bu gelişme ve ilerleme beraberinde yargılama faaliyetindeki toplam kaliteyi de artırır, o ülkenin hukukunu, yargısını diğer ülkeler nezdinde örnek bir model haline getirir.

Ne yazık ki Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) araştırmasına göre Türkiye, 2021 yılı itibariyle kitap okuma oranında 86’ıncı sırada ve hemen hemen yoksul Afrika ülkeleriyle aynı kategoridedir.

Bu araştırmanın verilerine göre Türkiye’de yılda ortalama 7.2 kitap okunmaktadır. 7-14 yaş grubu bireyleri yılda 12 kitap okurken, yaşamının büyük bir kısmını büyükşehirde geçirenler yılda ortalama 7.7 kitap okumaktadırlar.

Japonya’da toplumun yüzde 14’ü, Amerika’da yüzde 12’si, İngiltere ve Fransa’da yüzde 21’i düzenli kitap okurken, Türkiye’de sadece binde 1 kişi kitap okumaktadır. Yine bir Japon yılda ortalama 25, bir İsviçreli yılda ortalama 10, bir Fransız yılda ortalama 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okumaktadır.

Bu okunanlar da daha çok fıkra ve best-seller tarzı aşk romanlarıdır. Yani Türkiye okuyan bir toplum değildir. Üzülerek ifade etmek gerekir ise, bu okumama alışkanlığına yargıçlar, avukatlar ve savcılar da dahildir. Yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla yargımızın bugünkü durumu da esasen bu okumamanın bize verdiği en önemli cezadır.

Gelişmiş ülkelerle pek çok alanda aramızda mevcut olan farkı kapatabilmemiz, dünyada hak ettiğimiz yeri alabilmemiz, UNESCO’nun istatistik verilerini tersine çevirebilmemiz, yargımızı ve hukuk sistemimizi, avukatıyla, yargıcıyla, savcısıyla daha kaliteli ve nitelikli bir düzeye getirebilmemiz ise, ancak ve ancak daha fazla okumakla, her alanda daha çok çalışmakla, daha çok üretmekle, kaliteyi ve nitelikli olmayı hedeflemekle ve bunun sağlamakla mümkündür.

Değerli Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım,

“Yirmi birinci yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyler öğrenmeyenler olacak.”  Bu özlü söz Amerikalı gelecek bilimci Alvin Toffler’e ait. Bu sözün gereğini yapmak, yani dün öğrendiklerimizi, ezberlediklerimizi unutmak ve yeni şeyler öğrenmek ise, ancak okumakla, çok okumakla, tek yanlı okumakla değil, çok yönlü okumakla mümkündür. Zira tek yanlı, tek yönlü okursak eğer, karşılaştırma yapamayız, sorgulama becerimizi, analitik düşünme yeteneğimizi geliştiremeyiz. Ve sonuçta tek boyutlu insan oluruz. İki gözümüz, iki kulağımız, iki elimiz, iki ayağımız olmasına rağmen, tek gözümüzle görür, tek kulağımızla duyar, tek elimizle iş görür, tek ayağımızla yürürüz.

Dolayısıyla daha az görür, daha az duyar, daha az iş yapar, daha az yol kat eder, her alanda ve konuda daha az üretiriz. Mal ve hizmet alanındaki bu daha az üretim bize enflasyon, fikir ve sanat alanındaki bu daha az üretim ise, entelektüel fukaralık olarak geri döner. Yargı alanındaki gerek insan malzemesi gerekse işleyiş olarak kalitesizlik, adaletsizliği davet eder, yargıya, hukuka, hukukçuya olan, olması gereken güveni zedeler, yargıya, hukuka güvenin olmaması ise toplumu giderek içten içe çürütür.

Uzmanlar, içinde yaşadığımız zamanı dijital çağ olarak isimlendiriyorlar. Dijital çağ demek; eski bilgilerin, eski yöntemlerin, eski araçların, eskimiş ve kirlenmiş düşüncelerin yerine; yeni teknolojileri, yeni kavramları, yeni süreçleri ve hatta yeni bir dünyanın kavramlarını ikame etmek demektir. Bu çağla birlikte, bilgiye ulaşma yolları farklılaşmış, insanların zevk ve tercihleri, yaşam anlayışları esaslı bir şekilde değişime uğramıştır.

Bu çağın en önemli özelliği değişimin hızlı ve çok yönlü olmasıdır. Bu hızlı ve çok yönlü değişime bağlı olarak küresel bir köy haline gelen dünyamızda, para ve bilgi dünyayı çok hızlı şekilde dolaşmakta, pek çok konuda ve alanda yola çıkarken bizi hedefe ulaştıracağını düşündüğümüz araçlar, argümanlar, fikirler, teoriler daha yolun yarısına gelmeden işe yaramaz hale gelmektedir.

Bu hızlı değişime uyum sağlayabilmek, eskimemek ve eksilmemek, yarı yolda kalmamak için kendimizi her alanda ve konuda sık sık yenilemek, bunun için de kirlenen, işe yaramaz hale gelen fikirlerimizi terk etmek, Alvin Toffler’in söylediği gibi “dün öğrendiklerimizi unutmak ve yeni şeyler öğrenmek” zorundayız.

Mevlana’nın “Her gün bir yerden göçmek ne iyi/Her gün bir yere konmak ne güzel/Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş/Dünle beraber gitti cancağızım/Ne kadar söz varsa düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Yeni şeyleri düşünmek yeni şeyleri söylemek, özetle kendimizi yenilemek için okumamız, çok okumamız gerekir. Sadece hukukla ilgili kitapları, makaleleri değil, tarihi, edebi, felsefi, siyasi eserleri ve romanları da okumamız gerekir.   Zira okumak az yukarıda da ifade ettiğim üzere, sadece bilgimizi artırmaz, yazma, konuşma, düşünme, sorgulama becerimizi de geliştir, dahası bize öğrenmeyi öğretir.

Sadece okumak yetmez sinemaya, tiyatroya, operaya, konserlere de gitmemiz ve müzik de dinlememiz gerekir. Eğer bunları yaparsak, yapabilirsek, kendimize ait bir şiirimiz, bir şarkımız, bir türkümüz olur. Değil ise başkalarının şiirlerini, başkalarının türkülerini, başkalarının şarkılarını okuruz ya da dinleriz. Yani ilerleyemeyiz, yani kendimiz olamayız, yani kendimizi geliştiremeyiz ve olduramayız.

Esasen edebiyat olsun, sanat olsun, felsefe olsun, bunların her biri ayrı ayrı bir büyüme sanatıdır, bizi, biz yapan bunlardır. Dahası bunlar bizi hayattan daha çabuk büyütür, daha çok oldurur, olgunlaştırır. Hayata dair birçok şeyi kendi deneyimlerimize gerek kalmadan bize öğretir. Bakışlarımızı, sezgilerimizi, içgüdülerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi geliştirir, bizi olgunlaştırır, bizi rafine bir insan yapar.

Sevgili Arkadaşlar,

Peki, hukuk eğitiminde edebiyattan, yani romandan, öyküden, şiirden, tiyatrodan, sinemadan ne kadar yararlanıyoruz? Daha doğrusu yararlanıyor muyuz? Hayır yararlanmıyoruz. Oysa hukuk eğitiminde edebiyatın, sanatın, edebi eserlerin kullanılması, sinemadan, tiyatrodan yararlanılması, bence kanunların öğretilmesi ya da öğrenilmesi kadar önemli ve esasen asla öğrenmek olmayan kanunların ezberletilmesinden, ezberlenmesinden çok daha önemli ve yararlıdır. Öyle ki, bunlar olmadan belki kanunları öğreniriz ama hukuku öğrenemeyiz. Öğrenemediğimiz için de kanun insanı oluruz ama hukukçu, ama yargıç, ama avukat ve savcı olmayız, olamayız.

Hukuk fakültesinde öğrenime başladığımız zaman, bizim de yaşadığımız gibi öğrencilerin çok büyük bir kısmı hukuk fakültelerine, hukuk hakkında çok fazla şey bilmeden gelirler. Hukukla tanışmaları sonrasında, hukuk üzerine öğrendikleri şeyleri yerli yerine oturtmakta, soyut bilgileri somutlaştırmakta, yargıç, avukat veya savcı olduklarında bu bilgileri ellerindeki dosyalara uygulamakta, insani eylemleri hukuk kurallarıyla ilişkilendirmekte zorluk çekerler. Aynı zorluğu siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümlerinde okuyan öğrenciler de yaşarlar.

Oysa hukuk ve siyaset bilimi ya da kamu yönetimi olsun, insan hayatıyla, insan davranışlarıyla yakından ilgili olmakla, konusu, ilgi alanı insan ve toplum hayatı olan edebiyat, edebi eserler, sanat eserleri, her üç eğitimin başlangıcında öğrencilerin karşılaştıkları zorluğu aşmalarında yararlı olacak pek çok bilgiyi ve deneyimi içerir. Hal böyle iken ne hukuk ne siyaset bilimi ve ne de kamu yönetimi eğitiminde, ne yazık ki, edebiyat ve sanat bir eğitim aracı olarak hemen hemen hiç kullanılmaz.

Örneğin başarılı bir öğrenci olmasına rağmen, hukuk eğitimini ekonomik nedenlerden dolayı yarıda bırakmak zorunda kalan, para sıkıntısı içinde olmasının topluma yarar sağlamasını engellediğini düşünen, o nedenle yaşlı ve zengin olan tefeci ile olayın görgü tanığı kız kardeşini, geride hiçbir kanıt bırakmadan öldüren ve fakat vicdanından kaçamadığı için suçunu itiraf ederek polise teslim olan Raskolnikov’un trajedisini anlatan Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” isimli romanı, ceza hukuku, suç ve suçlu psikolojisi yönünden çok iyi bir laboratuvar kitabıdır. Örneğin kendi kişisel tarihimde vicdani hiçbir ayıba, lekeye, azaba sahip olmayan ben, vicdan azabını, insanın bu azaptan kaçıp kurtulamayacağını bu kitaptan öğrendim.

Yine Francis Bacon’un, İngiltere’de Lordlar Kamerası Başkanı iken, bizzat yaşadıklarına dayanarak yazdığı ve yargıçların özel ve kamusal sorumluluklarını incelediği “Of Judicature/Adliye/Yargı” isimli makalesi gerek hukuk fakültesi gerekse siyaset bilimi öğrencilerinin okumaları gereken önemli bir makaledir.  Bacon bu makalesinde, yargıçların görevinin kanunları uygulamakla ve yorumlamakla sınırlı bulunduğunu, yani “jus dicere” olduğunu, “not jus dare”, yani “yasa yapmak olmadığını”, yasa yapma görevinin yasama organına ait olduğunu anlatır. Nitekim getireceği tehlikeyi, siyaseten topluma vereceği zararı zamanla öğrendiğim “juristocracy/yargıçlar hükümeti” kavramıyla ben ilk kez bu eser aracılığıyla tanıştım.

Hukuk fakültesi öğrencilerinin okumalarında, hocalarının da okutmalarında yarar bulunan bir diğer eser, Amerikalı yazar James Gould Cozzens’in “The Just and The Unjust/Adaletli ve Adaletsiz” isimli romanıdır.

Amerikan hukuk ve adalet sistemini eleştirel yönden ele alan bu roman, bir uyuşturucu satıcısının kaçırılması ve öldürülmesi ile sonuçlanan olaydan dolayı birinci dereceden adam öldürmekle suçlanan dört kişinin yargılanmasını konu alır. Gerçekte bu dört sanıktan ikisi adam kaçırma eylemine katılmakla birlikte, öldürme eylemine katılmamışlardır. Ancak Pensilvanya ceza hukuku hükümlerine göre adam kaçırma eylemine katılanlar öldürme eyleminden de sorumludurlar ve bu suçun cezası da idamdır. Zira “Amaççı/Finalist Hareket Teorisi” üzerine kurulu olan Pensilvanya Ceza Kanunu hükümlerine göre, ceza sonuca bağlı olarak belirlenmekte, sonuç uyuşturucu satıcısının ölümü olmakla, öldürme eylemine fiilen katılmamış olsalar dahi adam kaçırma eylemine fiilen katılanlar, öldürme eyleminden de şahsen sorumlu tutulmaktadırlar.

Cezanın kişiselliği ilkesine aykırı olmakla ceza hukuku bağlamında tartışmalı olan ve finalizm kavramına dayanan “Amaçcı/Finalist Hareket Kuramı”nın fikir babası Alman ceza hukukçusu Hans Welzel’dir.  Bu kuramı tartışmaya açan, Amerika Birleşik Devletleri’nin pek çok eyaletinde halen uygulanmakta olan bu kuralı eleştiren roman, ceza hukuku eğitiminde yararlanılacak önemli bir edebiyat eseridir.

Hukuk Fakültesi’nde öğrenci iken teorik yönden öğrendiğim “Amaçcı/Finalist Hareket Kuramı”nın, gerek ceza adaleti gerekse suçun ve eylemin kişiselliği, suç ve eylemin nedenselliği, yani illiyet bağı yönünden içerdiği arızalı hususları ben tam olarak bu eseri okuduktan sonra yerli yerine koymayı öğrendim.

Sevgili Meslektaşlarım,

Değerli Konuklar,

Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’un “yasaların ve hükümet politikalarının değiştirilmesini hedefleyen, aleni olarak yani halkın önünde icra edilen, şiddete dayanmayan, vicdani ve meşru bir eylem olan, ancak yasal olmayan” bir eylem olarak tanımladığı sivil itaatsizlik, aynı zamanda demokrasiyi ve demokratik refleksleri diri tutan bir siyasi eylemdir.

Eğer Sofokles’in “Antigone” isimli eseri, kadim tarihte gerçekten yaşanmış bir olay ise, Antigone’nun Kral Kreon’nun emrinin hilafına kardeşini gömmesi sivil itaatsizliğin ilk somut örneğidir.

Hepimizin bildiği üzere, sivil itaatsizliğin fikir babası Amerikalı şair ve düşünür Henry David Thoreau’dur. Gerçekte bir manifesto ve asıl adı “Resistance to Civil Government/Sivil Yönetime Direnme” olan, ancak daha çok “Civil Disobedience/Sivil İtaatsizlik” adıyla tanınan ve bilinen bu bildiri, 26 Ocak 1848 tarihinde, Thoreau, tarafından Concord Lisesi’nde halka ve öğrencilere bizzat okunmuştur.

Bu manifestoyu hazırlamasında Thoreau’yu motive eden ve Thoreau’nun farkındalık yaratmak istediği hususlar: “logos”, yani akılla kavrama, “ethos”, yani etik davranma, “pathos” yani duyguyla kavramadır.

Kamu Hukuku dersinde öğrencilerin ilk karşılaştıklarında soyut bulacakları ve o nedenle bir yere oturtamayacakları sivil itaatsizlik kavramı hakkında yeterli bilgi sahibi olmaları için, Sofokles’in “Antigone” isimli eserinin ve Thoreau’nun “Resistance to Civil Government/Sivil Yönetime Direnme” başlıklı manifestosunun ders malzemesi olarak kullanılmasında büyük yarar vardır.

Anılarında siyahilerin, bir lider ve siyahi olarak kendisinden bir şeyler yapmasını beklediklerini ama kendisinin ne yapması gerektiğini bilmediği için harekete geçemediğini ifade eden Martin Luther King, bir gün kütüphanede çalışırken Thoreau’nun manifestosunu okuduğunu, bunu okuduktan sonra ne yapması gerektiğini belirlediğini ve sivil itaatsizlik yolunu tutarak ezilen, itilen, ötekileştirilen, aşağılanan siyahilere öncülük ve liderlik ettiğini anlatır.

Gandhi’nin İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinin ve aktif ama şiddetsiz direnişinin motivasyonu da Thoreau’nun sivil itaatsizlik kuramıdır. Onun için Gandhi “Şiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda bu benim inancımın da son maddesidir’ demiştir.

Yine Miguel Cervantes “Donkişot” isimli eserinde, yargıçların kanunları uygularken sadece kanunların sözü ile yetinmemelerini, aynı zamanda kanunların ruhunu da dikkate almalarını ve her ikisini uzlaştırmaları gerektiğini söyler. Ki bu, günümüzde dahi yargıçlar tarafından çoğu zaman başvurulmayan bir yöntemdir. Aynı şekilde Cervantes uşağı Sancho Panza’ya mücadele ettikleri üç şeyden birinin adalet, daha doğrusu adaletsizlik olduğunu söyler.   

Bir diğer örnek Anton Cehov’un “Suçlu” isimli öyküsüdür. Bu öyküde sanık olan Denis Grigoryev’i yargılayan yargıç, nihai kararını verirken şansız sanığı aklamak için hukukun her olasılığı dikkate alması gerektiği hususu üzerinde durur ve yine sanığın saikini değil, eylemi üzerinde etkili olan kümülatif/birikimsel kişisel eylemlerini göz önüne alır. Bu kısa öykü de ileride avukat, yargıç veya savcı olacak olan öğrencilere yararlı olacak olan edebi bir eserdir.

Tutuklu ya da hükümlülerin psikolojisi, tutukluların ve hükümlülerin karşılaştıkları zorluklar, yaşadıkları sıkıntılar, bütün bunların tutuklu ya da hükümlülerin ruh dünyalarına nasıl yansıdığı konusunda önemli bir diğer eser de Dostoyevski’nin “Ölü Evinden Anılar” isimli kitabında anlattığı kendi kişisel izlenimleridir. Kendisi de hapishane ve sürgün hayatı yaşayan yazar, bu eserinde, hapishanedeki yaşamı, oranın koşullarını, usullerini, kurallarını, raconunu, kendisiyle aynı kaderi paylaşan Goryançikov, Akim Akimiç ve Petrov gibi mahkumların, iç dünyalarındaki aşağılanmaya, ezilmişliğe, dışlanmışlığa, yalnızlığa karşı verdikleri mücadeleyi ve hiçbir zaman yitirmedikleri umutlarını anlatır.

Bu eserde, gelecekte infaz savcısı olma olasılığı bulunan, ceza avukatlığı yapmayı hedefleyen hukuk fakültesi öğrencilerinin mutlaka okumaları gereken bir eserdir.

Daha henüz hukuk fakültesi öğrencisi iken okuduğum bu eser, avukatlık mesleğini eylemli olarak icra etmeye başlamamdan, davalarını takip ettiğim müvekkillerimi hapishanede ziyaret etmemden sonra benim indimde edebiyatta, edebi eserlerde tematize edilen hayatlarla, gerçek hayatlar arasında bağ kurabildiğim nadir eserlerden birisidir.

Yargının araçsallaştırılmasının ve siyasallaşmasının ve yanı sıra ırkçılık mikrobunun toplumda yaratacağı tahribat yönünden önem arz eden ve o nedenle okunması gereken bir diğer eser de “Dreyfus Davası”dır.

Yurttaşların yargıya olan güveninin sarsılmasının, buna bağlı olarak toplumda birlikte yaşama iradesinin ve arzusunun yok edilmesinin çok somut örneklerinden birisi ve yaşanmış bir haksızlığın hikayesi olan Dreyfus Davası kadar önemli olan bir diğer eser de, haksızlık karşısında susmaması gereken aydın sorumluluğunun en güzel, en somut örneklerinden birisi olan Emil Zola’nın Dreyfus’a sahip çıkan, onun uğradığı haksızlığa tanıklık eden dönemin Fransa Cumhurbaşkanı’na yazdığı “İtham Ediyorum” isimli açık mektubudur.

Bu mektuptan hareketle demek gerekir ki, dünyanın en kolay, ama en ucuz işi hükmedenden, yani güçlüden yana olmak ve bu yönde tavır koymaktır. Oysa aydın olmak, bu sıfatı kazanmak tam da bunun aksini yapmayı gerektirir. Zira aydın, yaşadıklarına tanıklık eden; haklıdan, mazlumdan yana olan; haksızlık karşısında, zulüm karşısında korkup susmayan ve gerektiğinde bütün bunlar için bedel ödeyen kişidir.

Ben bunun böyle olduğunu, aydın olmanın sorumluluğunu ve dayanılmaz ağırlığını Emil Zola’nın az yukarıda sözünü ettiğim eserinden öğrendim. O nedenle, size de bunu okumanızı, mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

“Haşmetgahım sakın ola ki, devletin menfaatini korumayı adalet zannetmeyiniz.” Bu tirat Alman şair, tarihçi ve tiyatro yazarı Schiller’in, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart’ın hayatını anlattığı “Mary Stuart” isimli tiyatro eserinin kahramanlarından birisinin Kraliçe Mary Stuart’a verdiği önemli ve değerli bir öğüttür.

Bu öğütün anlamını, işlevini, önemini ve değerini anlamaları için, herhalde en başta “devletin menfaatini korumayı adalet sanan” bizim yargıçlarımızın bu tiyatro oyununu izlemeleri gerekir.

Sevgili Arkadaşlar,

Elbette örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Mesela A.Kadir Meriçboyu’nun, Nazım Hikmet’in haksız olarak mahkum olmasının yaşanmış hikayesini anlattığı “1938 Harp Okulu Olayları ve Nazım Hikmet” isimli kitabı var. Yine “Sokrates’in Savunması”, Kafka’nın yargılama faaliyetini hicvettiği “Dava” isimli romanı var. Bunların her üçü de hukukçuların okumaları ve hukuk eğitiminde yararlanılması gereken önemli eserlerdir.

Yararlanılacak edebi eserler içinde şiir de, şiirler de vardır. Mesela Behçet Necatigil’in 1945 yılında yazdığı “Kovboy Filmleri” isimli şiiri bu konuda güzel bir örnektir. Necatigil, bu şiiri 72 yıl önce adaletten şikayetçi olduğu için, o tarihte Türkiye’nin adalet ile ilgili sıkıntılarını bildiği, bizzat yaşadığı ve bu adaletsizliklere tanıklık ettiği için yazmıştır.

Bu sıkıntılar, bu sorunlar bugün de fazlasıyla mevcuttur. Yani Necatigil’in “hak mı arıyorsun, adalet mi arıyorsun, mahkemeye değil, kovboy filmlerine git” diyen bu güzel ve anlamlı şiiri, ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde güncelliğini hala korumaktadır.

Hak arayanlar, adalet arayanlar için avukatların sadece iyi gün dostu değil, aynı zamanda kötü gün dostu olduğunu ifade eden Nazım Hikmet’in avukatı İrfan Emin Bey için yazdığı güzel bir şiiri de vardır. “İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime/Resmimi, suratımı başköşeye asarlar…/Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime/Taş duvarların ardında kaldığım her zaman/Ne arayan beni ne soran olur/Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu…/Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın/İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli/Nasılsın?” diyen bu şiiri de ara sıra okumak gerekir.

Değerli Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım,

Sürrealist İspanyol yönetmen ve senarist Luiz Bunuel “Sinema, duygular, düşler ve içgüdü dünyalarını anlatmak için en iyi araçtır” diyor. Yani sinema da vardır. Hukukçuların ve hukuk fakültesi öğrencilerinin mutlaka izlemesi, hocaların öğrencilerine izlettirmesi gereken filmlere örnek olarak: ‘Şeytanın Avukatı’, ‘Birkaç İyi Adam’, ‘Beklenmeyen Şahit’, ‘Nürnberg Duruşması’, ‘Dava’, ‘Başkanın Adamları’, ‘Öldürme Üzerine Kısa Bir Film’, ‘Pardon’, ‘Juri’, ‘Sanık’, ‘Bülbülü Öldürmek’, ‘Biz Kazanacağız’, ‘Ekmek ve Güller’, ‘Demir Çeneli Melekler’, ‘İçimdeki Deniz’, ‘12 Kızgın Adam’, ‘Hüküm’, ‘The Post’ isimli filmleri verebiliriz.

Edebi nitelikte olmamakla beraber, her hukuk fakültesi öğrencisi, her avukat, her savcı ve her yargıç tarafından okunması gereken iki kitap daha vardır. Bunlar yaşanılan bir şey olduğu kadar, hissedilen bir şey de olan ve kısaca “bir başkasının özel alanına yapılan amaçlı bir müdahalenin, yani zor kullanmanın yokluğu” olarak tanımlanan “özgürlük” ile yine insan için tıpkı özgürlük gibi ekmek kadar, su kadar aziz olan, gerekli ve vazgeçilmez olan “adalet” üzerine yazılmış bulunan iki kitaptır.

Bu kitaplardan birincisi İngiliz düşünür J.S.Mill’in yazdığı “On Liberty/Özgürlük Üzerine” isimli kitaptır.

İfade özgürlüğünü fayda temelinde savunan, “mutsuz bir Sokrates olmayı, mutlu bir domuz olmaya” tercih ettiğini ifade eden büyük İngiliz düşünürü John Stuart Mill, henüz aşılamamış olan 1859 yılında yazdığı “Özgürlük Üzerine” isimli abidevi eserinde şöyle diyor: “Bir fikrin susturulmasını, fikri susturulan insandan daha çok insan cinsine, yaşayan nesle olduğu kadar gelecek nesillere karşı da haydutluktur.  Şayet bir teki hariç bütün insanlar aynı fikirde olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın, elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa, insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur.”

Açık söyleyeyim, ben ifade özgürlüğünün, benim ifade özgürlüğümden daha çok “ötekinin özgürlüğü” olduğunu Mill’den ve Mill’in bu değerli eserinden öğrendim.

Az yukarıda sözünü ettiğim ikinci eser, çağdaş bir sosyal sözleşme teorisi olan John Rawls’un “A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi” isimli eseridir. Siyaset teorisinde paradigma değişikliğine neden olduğu ileri sürülen bu eserin bana öğrettiği en önemli kavram, ilk kez bu kitap aracılığıyla tanıştığım “hakkaniyet olarak adalet” anlayışıdır.

Tarafsızlığı, sadece adalet ilkelerine göre karar vermede değil, aynı zamanda adalet ilkelerinin seçiminde de aramak gerektiğini savunan Rawls, kendi geliştirdiği “hakkaniyet olarak adalet” kavramıyla, hakkaniyete adalet ilkesinden ayrı ve daha önemli bir değer yükler. Ona göre hakkaniyetin temelinde kişisel tercihler, çıkarlar, öncelikler, görüşler, yargılar, ön yargılar yoktur. Sadece ve sadece tarafsızlık, özerklik, bağımsızlık vardır.

Adalet düşüncesinin “insanların birbirlerine olan saygısını kamusal olarak ifade etmeleri” olduğunu ve “onların bu yolla kendi değerlerini hissettirdiklerini” ileri süren Rawls’un “hakkaniyet olarak adalet” ilkesi, tam da bunu yapar. Bu bağlamda, “toplum bu ilkeleri takip ettiğinde, herkesin iyisi/değeri karşılıklı yarar sağlayan bir plana dahil olur ve her bir insanın kendi kurumlarındaki çabalarının bu kamusal teyidi insanların öz-saygısını destekler.” İnsanların öz-saygısına verilen bu destek dolayısıyla sosyal iş birliğinin etkinliği artar. Ve bütün bunlar, bu ilkeleri seçmek için güçlü nedenler sağlar.

İtiraf etmek gerekir ki, bir avukat olarak hakkaniyetin anlamını, önemini ve değerini az çok bilmeme rağmen, hakkaniyetin adaletle olan bu birlikteliğini, bu birlikteliğin önemini, değerini ve işlevini ben çok, ama çok uzun yıllar sonra Rawls’tan ve onun “Bir Adalet Teorisi” isimli eserinden öğrendim.

Değerli Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım,

Hukukun en önemli amacı olan adalet, sadece Batı edebiyatının değil, aynı zamandan Doğu edebiyatın da ilgi alanı içindedir. Bu bağlamda, Doğu hikâye anlayışının temellerinden birisi de İngiliz şair William Watson’un “bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” dediği adalet kurumu ve adalet ilkesidir.

Örneğin “Bin Bir Gece Masalları”nda öne çıkan temaların başında adalet vurgusu gelir. Bu hikâyelerde ve bu amaçla, haksızlıkların önlenmesi, adaletin yerini bulması, hükümdarların adil davranmasının gerekliliği işlenir. Padişahın, vezirin veya halifenin tebdil-i kıyafet içinde çevrede ve insanlar arasında dolaşması, hakikatin tespit edilmesi, adaletin sağlanması amacına yöneliktir.

Aynı şekilde “bilgelerin bilgesi” demek olan Hintli Brahman Beydaba’nın “Kelile ve Dimne” isimli eseri de Beydaba’nın çok sık bir araya geldiği, hayat, yönetim, siyaset, adalet, vicdan, erdem, acıma, hoşgörü, öfke, nefret, sevgi, arkadaşlık, dostluk konularında sohbet ettiği Hint hükümdarı Depşelim Şah’a ithafen yazılmıştır.

Beydaba’nın bu eseri adını, esere konu olan masallardan birisinin kahramanları olan Kelile ve Dimne isimli iki çakaldan alır. Bu çakallardan Kelile “doğrunun, dürüstlüğün, hakkın ve adaletin’, Dimne ise “yalanın ve hilebazlığın” simgesidir.

İnsanlığın ortak tarihinden harmanlanmış ve süzülmüş olan, her biri hak, adalet, doğruluk, dürüstlük gibi evrensel nitelikteki insani değerler konusunda öğüt ve ders veren bu masallar, kadim kültürün yarattığı ve bize bıraktığı bir insanlık mirasıdır.  Yazıldığı zamandan günümüze kadar binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, bu eserin günümüzde daha hala önemli ve güncel olması bundan dolayıdır.

Örneğin, bu hikayelerinden birisinde Beydaba şunları yazar: “…Gördüm ki insan, dört özelliğiyle hayvanlardan ayrılmış… Bu dört şey, dünyada ne varsa hepsini içine alır. Hikmet, iffet, akıl ve adaletten bahsediyorum. Bilgi, edep ve kabiliyet, hikmete girer. Benliğe egemen olma, sabır ve vakar, akla girer. Haya, geniş gönüllülük ve şahsiyetli olmak iffete girer. Doğruluk, iyilik, nefis murakabesi ve güzel ahlak ise adalete girer. İşte bütün üstün nitelikler, bundan ibarettir…”

Geldiğiniz için, beni sabırla ve ilgiyle dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor ve size en derin saygılarımı sunuyorum.   

Gitmeye değer yerlerin kestirmesi yoktur.’ Paulo Coelho

MEŞRUİYET KAVRAMI, ÇEŞİTLERİ VE MEŞRUİYET KRİZİ!

Etimolojik kökeni itibarıyla ve en basit tanımıyla demokrasi halkın egemenliği demektir. Demokrasiyi, tek bir kişinin egemenliği olan monarşiden, en iyinin egemenliği anlamına gelen aristokrasiden, azınlığın egemenliği olarak tanımlanan oligarşiden ayırt eden özelliği budur.

Demokrasinin yukarıda sözü edilen yönetim biçimlerinden farklı olan önemli bir diğer özelliği ise negatif karakteridir. Zira çoğunluğun egemenliği olan demokrasi, günümüzde kimin yöneteceğinin belirlenmesinden, halkı yönetime ortak etmenin ve iktidarın meşruiyetinin kaynağı olan seçimden daha fazla şeyleri ifade eder. Ki bunların en başında: halkı zorbalıktan korumak ve özgürleştirmek için siyasi iktidarın sınırlandırılması, yani kuvvetler ayrılığı ilkesi; yönetimde keyfiliği önlemek için siyasi iktidarın hukukla bağlanması, yani anayasacılık: devletin asli görevlerinden olan adaleti sağlayacak bağımsız ve tarafsız yargı organının hayat vereceği ve devletin diğer organlarının her koşulda bağlı olacağı hukukun üstünlüğü ilkesi; farklı düşüncelerin ve inançların kurucu unsur olarak kabul edilmesi; bunun gereği olarak azınlıkta olanların hak ve özgürlüklerine saygı duyulması ile bunların korunması; siyasi ve ahlaki eşitlik üzerine kurulu politikaların takip edilmesi; idari ve mali yönden şeffaf bir yönetimin olması gelir.

Türkiye’yi süratle demokrasiden, hukuktan, hukuk devleti olmaktan uzaklaştıran, devleti ve siyasal iktidarı kişiselleştiren bütün bunların, siyasal ve hukuksal alana bir yansıması vardır. Bu yansımanın siyaset dilindeki karşılığı ‘meşruiyet krizi’dir.

Latince ‘legitimare’ sözcüğünden türetilen meşruiyet kavramı genel olarak ‘yasallık/hukukilik’ anlamına gelir. Siyaset felsefecilerinin ahlaki ve rasyonel bir ilke olarak kabul ettikleri meşruiyet kavramı, yurttaşların siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını oluşturur. Bu anlamda meşruiyet bir kural sistemine, yani hukuksal ve anayasal sisteme itaat etmeye rıza göstermektir. Öyle ki, merkezinde ‘halkın rızası’ olan meşruiyetin varlığıyla yurttaşlar; devlete saygı göstermeye, devletin yasalarına itaat etmeye, siyasal iktidarın otoritesini kabullenmeye kendilerini mecbur hissederler.

Alman iktisatçı ve toplumbilimci Max Weber’e göre siyasal meşruiyetin kaynağı, bu bağlamda yurttaşların bir rejime itaat etmelerini sağlayan nedenler farklı ve değişiktir.

Weber’e göre ilk siyasi meşruiyet tipi gelenek ve görenekler üzerine temellendirişmiş olan ve her zaman mevcut olduğu için meşru kabul edilen ‘geleneksel meşruiyet’tir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 194)

Weber’in geliştirdiği ikinci meşruiyet biçimi ‘karizmatik meşruiyet’tir. Bu meşruiyette yönetenin otoritesi, yönetenin kişiliğinde mevcut olan güce, yani karizmaya dayanır. Teolojik bir kavram olan karizma ‘Tanrı vergisi’ anlamına gelir. Sosyo-politik bir kavram olarak karizma, diğer insanlar üzerinde psikolojik açıdan denetim kurmak suretiyle liderlik oluşturma yeteneği olan cazibe veya kişisel güç demektir. Bu meşruiyet biçiminde lider, yanılmaz ve tartışılmaz bir önder, bir mesih, halk ise lidere itaat etmek zorunda olan muritlerdir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 192-193-195)

Weber’in kabul ettiği üçüncü meşruiyet tipolojisi, modernleşme sürecinde ortaya çıkan ve o nedenle modern devletlerde görülen, dolayısıyla 20 ve 21. Yüzyılların meşruiyet biçimi olan ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 192-193-195)

Bu meşruiyet biçiminde yöneten, yönetme otoritesini yasalarda açıkça tanımlanmış olan kurallardan alır. Yani meşruiyetin kaynağı hukuktur, başta Anayasa olmak üzere, Anayasaya uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan yasalardır. Yöneten irade yetkilerini mevcut olan kurallardan, yani hukuktan alır, devleti bu kurallara göre yönetir. Hukukun koyduğu kurallar yöneten konumunda olanları bağladığı ve sınırlandırdığı için yöneten her istediğini yapamaz, keyfi davranamaz.

Demokratik rejimlerde adil ve özgür biçimde yapılan seçimler sonucunda halkın çoğunluğunun desteğini alan bir siyasi parti iktidar olur ve devleti yönetme yetkisini kazanır. Bu yolla kazanılan yönetme yetkisi/otoritesi Weber’in tanımladığı biçimiyle ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. Ne var ki, iktidara geliş biçimiyle yasal ve meşru olan iktidar, iktidarda kaldığı süre içinde de icraatlarıyla, yaptıkları ve yapmadıklarıyla Anayasa’ya, yasalara, hukuka, hukukun evrensel kurallarına, taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uygun davranmak zorundadır. Yani sadece iktidara geliş biçimiyle değil, iktidarda kalış biçimiyle, iktidar olarak yaptığı iş ve icraatlar ile de yasal-rasyonel olmak zorundadır.

Aksi halde, yani halk tarafından kabul görmeyen siyasalar içinde olduğu takdirde, meşru olarak kazandığı siyasi otoritesinin yasallığı, hukukiliği, meşruiyeti sorgulanır hale gelir. Meşruiyetin sorgulanmasının ardından meşruiyet kaybı gelir. Zira iktidar halkın rızasına dayanır, halkın rızasının sona erdiği durumda, iktidar da meşruiyetini yitirir.

Meşruiyeti zora giren ve sorgulanır hale gelen iktidarların başvuracağı en önemli araç baskı, sistematik korkutma ya da açık şiddete yol açan boyun eğdirmedir. Baskının amacı, kitleleri siyasetin dışında tutmak, onları ifade araçlarından yoksun bırakmak, bu suretle iktidarın sürdürülmesini sağlamaktır. Bu siyasi araçlarla olduğu kadar psikolojik araçlarla da yapılır. Baskıcı rejimler, yarattıkları korku iklimiyle; seçimleri, partileri, sivil toplum örgütlerini, yazılı ve görsel basını, yargıyı, bürokrasiyi ya zayıflatarak iş yapamaz hale getirirler ya da ortadan kaldırırlar.

Aile ilişkilerinden, arkadaşlık, dostluk gibi kişisel ilişkilerde, çalışanların gerek birbirleriyle gerekse işverenleriyle olan ilişkilerinde, şirket ortaklarının ve paydaşlarının gerek kendi aralarındaki ilişki de, gerekse müşterileriyle olan ilişkilerinde, her türden ticari ve ekonomik ilişkide, ulusal ve uluslararası ilişkiler ile küresel ekonominin işleyişinde olduğu gibi siyaset ve yönetim biliminde, yani seçen seçilen ilişkisinde en önemli unsur güvendir.

Kendisini ilke merkezli yaşam ve liderliğin öğretilmesine adamış olan yönetim ve yaşam gurusu Dr. Stephen R. Covey, ‘Güven’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Güven yalnızca güvenilirliğin meyvesi değildir; aynı zamanda motivasyonun da köküdür. En yüksek motivasyon biçimidir.

Günümüzde güven, sadece ahlaki bir değer, bir iç ses değil, emek kadar, sermaye kadar, üretim kadar aziz bir şeydir, elle tutulur, gözle görülür bir şeydir, somut bir şeydir. Ticarette olsun, ekonomide olsun, siyasette olsun hemen her şeyi etkileyen, değiştiren bir şeydir. En önemlisi gitti mi asla geri gelmeyecek ve onarılamayacak olan bir şeydir. Aile ilişkilerinde de, arkadaşlık dostluk ilişkilerinde de, iş ilişkilerinde de, ticari yaşamda ve nihayet siyasi yaşamda gitti mi bir daha geri gelmeyecek olan bir şeydir.

Benim bu yazıyı yazmaktan amacım, çağımızın yaşayan en önemli düşünürlerinden birisi olan Jurgen Habermas’ın, sosyolojik ve siyasal çalışmalarından birisi olan kapitalist toplumların karşı karşıya oldukları veya daha henüz olmasalar dahi, bir gün karşılaşmaları olası bulunan kriz eğilimleri konusundaki görüş ve değerlendirmelerini sizinle paylaşmaktır.

Bu paylaşımda ağırlıklı olarak, İngiliz siyaset bilimci David Held’in Türkçeye çevrilmemiş olan ‘Political Theory and The Modern State/Siyasal Teori ve Modern Devlet’ isimli kitabında yer alan ve David Held’in John B.Thomson ile birlikte kaleme aldıkları ‘Crisis Tendencies, Legitimation and The State/Kiriz Eğilimleri, Meşruiyet ve Devlet ’ isimli makalenin genişletilmiş ve düzeltilmiş versiyonu olan ‘Legitimation Problems and Crisis Tendencies/Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri’ isimli makaleyi izleyeceğim.

Habermas’ın krizler üzerine olan çalışması, kendisinin ‘geç kapitalizm’ olarak nitelendirdiği sosyolojik ve siyasal olgunun incelenmesi üzerinedir. Habermas’a göre çıkış noktası alt sistemler olan, yani ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel nedenlere bağlı bulunan ve sistem krizleri olarak isimlendirilen iki çeşit kriz vardır: ‘Ekonomik Kriz’, ‘Rasyonalite Krizi.’ Bu krizler de kimlikleri temelinde ikiye ayrılır: ‘Meşruiyet Krizleri’ ve ‘Motivasyon Krizi.’

Habermas’a göre, günümüzde kapitalist toplumlar bu dört ihtimalden birisi olan kriz eğilimlerinin tehdidi ve tehlikesi altındadır. Bu durum aslında kapitalist toplumun temel çelişkisinin kaçınılmaz bir sonucudur. Öyle ki, diğer faktörler eşit olduğunda, ya tüketilebilir değerler gerekli miktarda üretilmediği için ekonomik kriz vardır veya gelecekteki rasyonel kararlar gerekli miktarda alınmadığı için rasyonalite krizi vardır veya genel motivasyon gerekli miktarda üretilmediği için meşruiyet krizi vardır; ya da faaliyet motivasyonunun anlamı gerekli miktarda yaratılamadığı için motivasyon krizi vardır. Buradaki gerekli miktarda ifadesi, alt sistem ürünleri anlamında ölçüyü ve miktarı ifade eder: ki bunlar ‘değer, idari karar, meşruiyet ve anlam’dır.

Habermas, Marks’ın gelişmiş kapitalist toplumların krize eğilimli oldukları yönündeki görüşüne katılmakla birlikte, bu krizin ekonomik alandan daha ziyade düşünce ve siyaset alanında ortaya çıkacağı, bu bağlamda, devletin ekonomik sorunları çözse dahi, meşruiyete ve motivasyona dair sorunlarla ve krizlerle karşı karşıya kalacağı düşüncesindedir.

Yine Marks’ın kapitalizmin sonunu ekonomik krizin getireceği yönündeki öngörüsüne karşı çıkan Habermas, geç kapitalist ülkelerde devletin bu çeşit bir krizi geciktirmek ve önlemek için araya girebileceğini ve bunda da bir ölçüde başarılı olabileceğini ileri sürer. Ona göre burjuvazinin çıkarları doğrultusunda hareket edecek ve onun gücünün dayandığı ekonominin dengede kalmasını sağlamayı tercih edecek olan devletin bu politikası, toplumsal dengeyi bozacak, böylece ekonomik kriz ertelenmiş olacak ve fakat bu durum beraberinde meşruiyet krizini getirecektir.

Nitekim İngiliz siyaset bilimci Andrew Heywood, Liberte Yayınları tarafından Türkçeye çevrilerek ‘Siyaset’ adıyla yayınlanan ‘Politics’ isimli özgün eserinde, Habermas’ın kapitalist toplumlarda sadece halkın rızasını kazanarak siyasi istikrarı sağlamayı zorlaştıran bir dizi kriz eğilimlerini tanımladığına işaret eder. Heywood’a göre, bu gerilimin merkezinde kapitalist birikimin mantığı ile demokratik siyasetin serbest bıraktığı halkın baskısı arasındaki çekişmeler ve çatışmalar vardır. Esasen meşruiyet krizinin temelini sınıf çıkarları arasındaki çelişki oluşturur. Zira Habermas’a göre, kapitalist ekonomiler, kar peşinde koşma güdüsünün dayattığı acımasız bir yayılmacılık üzerine kuruludur. Bu hususa işaret eden Heywood devamla şunları yazar: ‘Ne var ki, böyle bir sistem içinde meşruiyeti inşa etme çabası dahilinde siyasi ve toplumsal hakların yaygınlaşması, sisteme yönelik aynı şiddette baskıları da beraberinde getirir. Özellikle halkın da katıldığı demokratikleşme süreci, toplumsal eşitlik yönünde olduğu kadar, toplumsal refah yönündeki taleplerin de çoğalmasına yol açar. Buna bağlı olarak devletin iktisadi ve toplumsal hayatta sorumluluklarının artması ve vergilendirme ile kamu harcamalarında görülen büyük artış, kar düzeylerini sınırlamak ve teşebbüsü kösteklemek suretiyle kapitalist birikimi engellemeye başlar. Habermas’a göre, kapitalist demokrasiler, hem sosyal güvenlik ve refah siyasaları yönündeki talepleri, hem de kişisel çıkara dayalı piyasa ekonomisinin ihtiyaçlarını kalıcı bir biçimde karşılayamaz duruma düşerler. Bu durumda, bir yandan halktan gelen baskılara karşı koymaya, diğer yandan ekonomik çöküş riskini göze almaya zorlanan bu yapıdaki toplumlar için meşruiyetin tesis edilmesi giderek daha da zorlaşır ve hatta sonunda imkansız hale gelir.

Habermas’ın meşruiyet krizleri üzerine olan görüşlerinin özelliği, hem onun değişik türdeki kriz eğilimlerine olan vurgusunu, hem de kriz fikrinin yer değiştirmesi üzerine olan çözümlemelerini kapsar.  Bu konudaki en büyük zorluk, meşruiyet ile motivasyon krizi arasındaki farklılığın son derece belirsiz olmasıdır. Sonra gelen pozisyon, iki tip krizin bağlı olduğu, sırasıyla ‘genelleşmiş motivasyon’ ve ‘eylem-motivasyonu anlamı’ arasındaki ‘nadir kaynakların’ açık olan ayrımının eksikliğini içerir. Habermas bunları her ne kadar ayrıntılı olarak ortaya koymuş ise de, yine de meşruiyet ve motivasyon krizleri tamamen iç içe geçmiş durumdadır. Bu bağlamda meşruiyet krizi ‘genelleştirilmiş motivasyon’ krizidir. Bu kriz geleneksel ‘eylem-motivasyonu anlamının’ baltalanmasına bağlı bir krizdir. Motivasyon krizi ise, ‘kitle sadakatinin’ çökmesinin içindeki sorunların yarattığı krizdir.

Habermas’a göre sosyal bütünleşme, ‘konuşulan ve hareket edilen konuların sosyal olarak bağlantılı olduğu sosyal kurumlara’ yollamada bulunur. Sosyal sistemler burada ‘sembolik olarak yapılanmış hayat dünyaları’ olarak tasavvur edilir. Birisi, bu perspektiften ‘toplumun normatif yapılarını, yani değerlerini ve kurumlarını tematikleştirebilir.’ Bu durumda olaylar ve durumlar ‘sosyal bütünleşme işlevlerine bağlı oldukları açıdan’ analiz edilebilir. Habermas, toplumun yeniden üretim kapasitesinin doğrudan doğruya başarılı sosyal bütünleşmelerle bağlantılı olduğu hususunda hemfikirdir. Toplumdaki bozukluklar, toplumun varlığını sadece sosyal bütünleşme tehdit edildiğinde tehlikeye sokar, yani ‘normatif yapıların rıza-i temelleri fazlaca zayıfladığı zaman toplum anomik, yani amaçsız hale gelir.’ Yine Habermas, egemen kültürel değer sistemleri ile bireyler tarafından günlük yaşamlarında üretilen anlamlı yapılar arasındaki farkı kabul eder.

Sosyal teorinin bütün düzeylerinde egemen normatif buyruklar/nizam – bunlar meşruiyeti sağlamaya dahildir – ve ‘anlamın çerçeveleri’ ve toplumdaki insanların saikleri arasındaki ayrımın korunması hususu son derece önemlidir. Zira sosyal bütünleşme, siyasal düzenin tanınan değeri, yani meşruiyet paylaşılan duygu kuşağına bağlı olduğu zaman, göreceli olarak istikrarlı olan her toplum için gerekli bir şart değildir. Açıkça, bazı gruplar normatif olarak bir toplumun yeniden üretmesini sağlamak için hükmeden siyasal kültürle bütünleşmiş durumdadır. Açıkçası, bazı gruplar toplumun yeniden üretilmesini sağlamak için hükümetin siyasal kültürüyle normatif bir şekilde bütünleşebilirler. Toplumun çoğunluğunun ahlaki onayı bu konuda sorun oluşturmaz. Bununla birlikte, böyle bir durum gelecekte, mesela savaş zamanında olabilir ve bu durumda egemen gruplar bunu onaylayabilir. Sistemler teorisinden çok sayıda fikir ve varsayım, – eylem teorisinden, yapısalcılıktan ve genetik yapısalcılıktan olan kavramların birleşiminde – onun çalışmasında genellikle tatminsiz ve çözülmesi zor bir tarzla iç içedir. Bu kavramlar, sosyal birleşme ve meşruiyet analizleri için uygun bir çerçeve sağlamazlar: sosyal istikrarla ilgili teoriler için içselleştirilmiş değer – norm – ahlaki uzlaşma teoreminin’ ve bunların kalıntılarıyla bağları olmayan kavramların geliştirilmesi gerekir. Burada ihtiyaç duyulan şey, eylemin üretimi ve yeniden üretimi için daha yeterli bir teoriye olan ihtiyaçtır.

Ekonomik krizin temelinde ‘kriz eğilimlerinin değer yasası – yani ücretli emeğin sermayeyle değişimindeki yapısal olarak zorunlu dengesizlik – tarafından belirlendiğini ileri süren Ortodoks tez’ bulunur. Habermas, ekonomik krizin doğasına dair Ortodoks çözümleme ile ilgili eleştirilerinde ‘artan üretkenlikle ve hükümetin planlama işlemleriyle ilgili belirli ampirik veri olmaksızın böyle bir kriz ihtimalinin saptanamayacağını’ ifade eder.  Ona göre, ‘bu veriler krizin yalnızca ekonomik yönden çözümlenmesinin yeterli olmayacağını gösterir. Ekonomik krizden sakınmak, ancak devletin faaliyetlerini artırmasıyla mümkündür. Ne var ki, devletin bu yöndeki faaliyetleri giderek rasyonellik krizi başlığı altında tartışılan kendi kriz eğilimlerini üretir.

Habermas’a göre rasyonellik krizi, ‘meta üretiminin anarşik ve planlanmamış doğasının, çeşitli politik emirleri sonucunu doğuracak şekilde yönetsel sisteme geçirilmesinden kaynaklanır.’ Bu durum devlet ve birikim sürecinin karşılıklı rollerinin bir sonucudur. Öyle ki, kolektif bir kapitalist gibi davranan devlet, bir yandan birikim sürecini korurken, diğer yandan yatırım serbestliğini ortadan kaldırmadığı için, rekabet eden bireysel sermayeler kolektif iradeyi oluşturamaz. Bu durumda, sermayenin parçalanmış çıkarları, rekabetçi politik kararların alınması yönünde baskıda bulunur. Bu da toplumun genel çıkarlarına ters düşer. Buna bağlı olarak, devlet tutarlı ve istikrarlı planlama tedbirleri alamaz, alsa dahi bunları yürütemez ve dolayısıyla rasyonellik açığına, diğer bir deyişle rasyonalite krizine sürüklenir.

Habermas genel olarak bu tespitlere katılmakla birlikte, bunlara karşı üç yönden itirazda bulunur. Bu itirazlardan birincisi, devletin çelişkili bir çevreye kendisini uyarlama yeteneğinin veya yeteneksizliğinin önceden yargılanamayacağına yöneliktir. İkincisi, devletin kendi çatışan politika seçeneklerini kendi alıcılarına sunmak suretiyle, sınırlı da olsa muhtemel bir uzlaşma alanı açma olanağına sahip bulunduğu hususudur. Üçüncüsü ise, devletin bilinçli olarak kendi amaçlarını ve alternatiflerini üretebilme yeteneğine sahip olduğuna ve dolayısıyla önceden öngörülemeyen sorunların tuzağına düşmeyeceğine ilişkindir.

Habermas’ın motivasyon kriziyle ilgili tespit ve değerlendirmelerine geçmeden önce, motivasyon kavramı üzerine bazı açıklamalarda bulunmakta yarar vardır. Şöyle ki, psikolojinin, sosyo-psikolojinin ve sosyolojinin ilgi alanına giren motivasyon kavramının sözlük anlamı ‘bir şeyi veya bir şeyleri yapmaya karşı duyulan arzudur’. Yani motivasyon, bir şeyi veya bir şeyleri yapmak konusunda bizi harekete geçiren enerjidir. Bu enerji, bireysel veya toplumsal tercihleri, arzuları, dürtüleri, merakları, ihtiyaçları, ilgileri kapsar. Buna göre ve günlük kullanımı bağlamında, motivasyon, insanın bir şeyi veya bir şeyleri yapmasının nedenini oluşturur. Zira motivasyon kavramı, insan davranışını tetikler, yönlendirir ve devam ettirir. Esasen Latince olan bu sözcüğün kökeni, Latincede ‘harekete geçmek’ anlamına gelen ‘movere’ sözcüğüdür.

Geç kapitalizmin genel gelişiminin ve özelde devletin daha önceden sosyo-kültürel alanın özel kaynaklarına artan saldırısının motivasyon oluşumunun kalıplarını önemli derecede değiştirdiğini ileri süren Habermas’a göre, bu eğilimin sürmesi bir motivasyon krizine yol açacak ve bu kriz devletin karşılayamayacağı taleplerle sonuçlanacaktır. Zira geç kapitalist toplumlarda başlıca motivasyon sendromu, Habermas’ın nitelemesiyle bir ‘burjuva özelciliği’dir. Burada özelcilikle kastedilen husus, toplumsal sistemin çıktılarına yönelik yüksek ilgi, karar ve meşrulaştırma süreçleriyle ilgili girdiye yönelik düşük ilgidir.  Esasen Habermas’ta bu motivasyon yöneliminin sistematik olarak çöktüğünü ileri sürer.

Habermas’ın pozisyonu, özde ileri kapitalizmin genel gelişmesi ve özelde devletin vaktiyle özel alana saldırısının artmasıyla birlikte motivasyon formasyonu modelini epeyce değiştirmiştir. Bu eğilimin devamı, onun görüşüne göre, mevcut taleplerin ve taahhütlerin yerinden oynatılmasına öncülük edecektir. Habermas bu konuları ‘meşruiyet krizleri’ başlığı altında analiz etmemiş, fakat ‘motivasyon krizleri’ başlığı altında analiz etmiştir. Habermas’ın ‘Ben motivasyon krizini, sosyo-kültürel sistemin sonucunu/çıktısının, bir tür yolla devlet ve sosyal emek sistemi için işlevsiz hale geldiği zaman konuşurum.’ demesi ondandır.

Motivasyon krizinin incelenmesi karmaşıktır. Motivasyonun iki büyük modeli kapitalist toplumlarda sosyo-kültürel sistem tarafından üretilir.  Habermas’a göre bunlar, medeni ve aileye ait mesleki şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkıdır. Medeni şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı, siyasal sistemdeki sonucunu bireysel çıkar içinde doğurur ve bunlar performansı yönlendirir ve sürdürür, ancak bu, bir ölçüde de olsa küçük bir katılımı talep eder. Aileye ait mesleki şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı, bir yandan aile odaklı davranışsal model merkezli dinlenme ve boş zaman üzerine ve diğer yandan statü rekabetine doğru kariyer çıkarı odaklı destekte bulunur. Her iki modelde, sistemin kendi mevcut kurumları altında sürmesi için gereklidir. Habermas, bu motivasyonel temellerin kavranabilen kriz eğilimlerini bir yolla sistemli olarak aşındıracağını ileri sürer. Bu argüman iki tezi içerir: (1) Bu motivasyonları üreten gelenekler aşınmış olmalıdır; (2) Normatif yapıların gelişmesinin mantığı aşınmış yapıların işlevsel olarak ve eşit şekilde yer değiştirmelerini önler.

İleri kapitalizmin motivasyonel modelleri, Habermas’ın görüşüne göre, geleneksel kapitalizm öncesi unsurların karışımı (mesela eski sivik etik, dini gelenek) ve burjuva unsurları (mesela sahiplenen bireycilik ve faydacılık) tarafından üretilir. Üstü kaplamalı bu verili gelenek tezleri iki parça halinde analiz edilir: (a) burjuva öncesi motivasyonel modellerin bileşenleri aşınmış olmalıdır; (b) burjuva ideolojisinin çekirdek yönleri sosyal gelişme tarafından aynı şekilde yıkılmış bulunmalıdır. Habermas, bu tezlerin sadece geçici şekilde ve deneme olarak teklif edilebileceğini kabul eder.

Geleneksel dünya görüşlerinin (burjuvazi öncesi) erozyon süreci, genel rasyonelleşme sürecinin etkisi olarak ileri sürülebilir. Bu süreç, başkaca şeyler arasında, hayatın bütününün yorumlanmasının kaybedilmesi ve ahlakın subjektifliğinin ve göreceliğinin artışı içinde sonuçlanır. Bu tezlerle ilgili burjuva ideolojisinin çekirdek unsurları yıkılmış olmalıdır. Habermas bu hususta üç fenomeni inceler: ‘başarılı ideoloji, sahiplenilen bireycilik ve değişen değere yönelik oryantasyon.’ Sonsuz rekabet ve başarı arayışı fikri, insanların pazarın kapasitesi içindeki nadir değerlerin adil paylaşım kaderini tedricen yitirmeleriyle yıkılmıştır. Zira devletin aşırı müdahalesi dağıtım sorunlarını öne çıkarır, mesela, eğitim düzeyinin artması mesleki fırsatla koordine edilemeyen özlemleri uyandırır. Kolektif amaçların sadece rekabetçi izolasyon içinde hareket eden özel bireyler tarafından gerçekleştirilebileceği inancı olan sahiplenilen bireycilik, devletin gelişmesiyle, onun çelişkili işlevleriyle, taşra hayatının sosyalizasyonun maliyetini ve amaçlarını zorlamasını baltalamıştır. Ek olarak, değişim değeri oryantasyonu nüfusun büyük bölümlerinde zayıflamış, (mesela müreffeh müşteriler, öğrenciler, suçlular ve hastalar, işsizler) artık bunların hayatlarını değişim değerleri için emekleri (ücretleri) vasıtasıyla yeniden üretmeleri, ‘pazarın sosyalizasyon etkilerinin zayıflamasıyla’ birlikte zorlaşmıştır.

İkinci tez, yani normatif yapıların gelişmesinin mantığı aşınmış yapıların işlevsel olarak ve eşit şekilde yer değiştirmelerini önler tezi de ikiye ayrılır.  Bunlar (a) burjuva ideolojisi geleneğinden kalan bakiye şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı tarafından yok edilenlerin yerini alan unsurları üretemez, zira (b) burjuva ideolojisinden kalan yapılar motivasyon oluşumuyla daha hala ilgilidir. Habermas (a) ile ilgili olarak çağdaş egemen kültür formasyonunun üç unsuruna eğilir: ‘bilimsellik, auratik (kişinin bireysel enerjisi ile ilgili olması) sonrası veya temsili sanat sonrası ve evrensel ahlak.’ O, bütün bu alanların içinde gelişme mantığının bulunduğunu, normatif yapıların artık şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkını baltalayan ve ekonomik ve siyasal sistemdeki eşitsizlikleri potansiyel olarak tehdit eden şeyin gelişen bu ilgiler olduğunu düşünür.

Ancak şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkının baltalanması bir motivasyon krizinin oluşmasını mutlak olarak gerektirmez.  Eğer motivasyon ekonomik ve siyasal sistem için gelişmekte olan yapıların işlevsizliği tarafından üretilmiş ise, krizden sakınmanın bir yolu, sosyo-kültürel sistem ile siyasal-ekonomik sistemin birbirlerinden ayrılmaları olabilir, böylece sonraki (görünürde) artık öncekine bağlı olmaz. Habermas’ın ileri sürdüklerinin temeli, bireylerin artan şekilde üreteceği motivasyon normunun sosyal realitelerin rasyonel doğrulanmasını talep etmeleri üzerinedir. Bir tarafta, eğer bu tür bir doğrulama sistemin meşrulaştırma mekanizmaları tarafından sağlanamazsa veya diğer tarafta değer dağıtımın üzerinden satın alınamazsa, sistem kendisini sürdürmek için yeterli bir motivasyon bulamayacaktır ve bu durumda muhtemel sonuç bir değer krizinin doğması olacaktır.

Bu veri ve kabullere göre, Habermas’ın ulaştığı sonuç, kendi verili kriz eğilimlerine göre, kapitalizmin mevcut şeklini sürdüremeyeceği yönündedir. Eğer Habermas’ın argümanları doğru ise, bu durumda kapitalizm bir tür ‘Cesur Yeni Dünya’ya evrilmeyeceği gibi, altında yatan sınıf çelişkisinin de üstesinden gelemeyecektir. Kapitalizmin altında yatan sınıf çelişkisinin üstesinden gelmesi, Habermas’a göre yeni bir organizasyon ilkesinin benimsenmesini gerektirir. Bu tür bir ilke katılımcı demokrasi sistemi içine yerleştirilmiş olan evrensel ahlak kapsamındadır ki, bu retorik irade oluşumu için bir fırsattır.

Habermas’ın şu andaki görüşü ise, ileri kapitalizmin dönüşüm şansları sorunları hakkında inandırıcı şekilde karar vermenin hiçbir yolunun olmadığı yönündedir.  O, ekonomik krizin sürekli olarak önlenme ihtimalini gözden uzak tutmaz; ona göre eğer durum buysa, kendisini sermaye kullanımı baskısı olarak ileri süren çelişkili direktif zorunlulukları bir dizi başka kriz eğilimlerini üretir. Bu, ekonomik krizlerden sakınılacaktır demek değildir, ancak Habermas’ın ifade ettiği gibi ‘mantıken gerekli’ hiçbir nedenin sistemin neden krizlerin etkilerini onların kendilerini tek bir alt sistem içinde açıkça belli ettikleri halde hafifletmemesinin orada bulunmasındandır. Tek bir alt sistem içindeki krizlerin kontrol edilmesinin sonuçları, sadece birinin diğeriyle çelişmesi durumunda yer değiştirmenin ve dönüşümün genişlemesinin başarılmasıdır. Sunulan, kriz eğilimlerinin tipolojisidir, onların gelişmesinin mantığıdır ve kesinlikle sistemin kimliğinin sadece bireysel anatominin maliyetiyle korunabileceği varsayımıdır.

Devlet faaliyetlerinin ekonomide ve diğer sosyal alanlarda artışı, çağdaş kapitalizmin en karakteristik özelliklerinden birisidir. Ekonomik krizlerden sakınılmasının yararı, hükümetin ve devletin üretim maliyetlerinin artmasındaki payı omuzlamasıdır. Ancak devletin kararları sadece ekonomik değerlendirmelere dayanmamaktadır. Devlet bir tarafta birikim sürecinin sürdürülmesi görevine sahip iken, diğer tarafta belirli bir ‘kitle sadakati’ düzeyini korumak zorundadır. Sistemin fonksiyonel olması amacıyla, yasalara, kurallara vs.ye genel bir itaat olmalıdır. Yine bu itaat sınırlı bir ölçüde cebirle güvence altına alınabilir, toplumlar liberal ilkelere göre hareket etmek iddiasındadır, temsili demokrasi adalet, eşitlik ve özgürlük ilkelerine bağlı bir inancın varlığının yaygın olduğu bir sisteme daha çok bağlıdır. O nedenle, kapitalist sistem birikim sürecine destek olacak şekilde bir yol izlemeli ve aynı zamanda yaptığının üstünü örtmek için kendisinin dürüst ve adil imajını koruyacak şekilde hareket etmelidir. Eğer kitle sadakati tehdit altındaysa, meşruiyet krizine doğru bir eğilim var demektir.

Geç kapitalizmde, idari sistemin geleneksel olarak özel alana tahsis edilmiş olan alanlara doğru genişlemesiyle, sosyal kader sürecini sevmeyi aydınlatmak amacıyla açıklayıcı bir ilerleme vardır. Devletin ekonomiye, eğitime ve başkaca şeylere olan aşırı müdahalesi, devletin ilgisini, tercih etme, planlama ve kontrol etme sorunlarına yöneltmiştir. Buna bağlı olarak ‘devlet eli’, ‘liberal kapitalizmin elinden’ daha fazla görünür ve anlaşılır olmuştur. Hayatın çok daha fazla alanı genel nüfus tarafından politize edilmiş olarak görülmüş, yani onun (hükümet aracılığıyla) potansiyel kontrolü altına girmiş şekilde kabul edilmiştir. Bu gelişme, sırayla her zamankinden daha fazla devlet üzerindeki talepleri, mesela, kararlar üzerindeki katılımı ve müzakereyi teşvik etmiştir. Meşruiyet krizinin altında yatan nedeni, Habermas, açıkça sınıf çıkarları arasındaki çelişkiyi tercihan: ‘nihai analizde…meşruiyet eksikliğinin kaynağı sınıf yapısıdır’ şeklinde açıklar. Oysa devlet, sistemli olarak diğerinin avantajına hareket ederken bir sınıfın bağlılığını korumalıdır. Devletin faaliyeti genişler ve onun sosyal realiteyi kontrol rolü daha saydam hale gelirken, bu sistematik ilişkinin maruz kalacağı büyük bir tehlike vardır. Bu tür bir maruz kalma, sadece sistem üzerindeki talepleri artırabilir. Devlet bu taleplere sadece daha ileri tehlikeli gösteriler, bunun doğasının demokratik olmaması durumunda kayıtsız kalabilir. Şimdiye kadar ki argümanlar, sadece ileri kapitalist devletin deneyimlerinin meşruiyet problemleriyle baş edebileceğini göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Batı kapitalizmi kendi yolunu meşruiyet zorluklarının (mali siyasa, hizmet tedariki vs. vasıtasıyla) dışından satın alabilecek güce sahip olarak sürdürmüştür. Devlet üzerindeki talep, onun malları teslim etme yeteneğini geçerken, kriz böylece yaratılmış olur. Kendi argümanını tamamlamak amacıyla, bundan dolayı ve bunu göstermek için, Habermas, ileri kapitalizmin karşı karşıya olduğu krizleri merkezi bir şekil olarak ‘sosyal kimlik’ krizinde arar.

Peki! Siyasi istikrarı, egemenliği, rejimin varlığını güvence altına alan en önemli etken olan meşruiyet tehlikeye girdiğinde ne yapmak gerekir?

Bu konuda iki yol vardır: Birincisi, otokrat veya totaliter bir yolla toplumu bastırmak suretiyle kitleleri siyasetin dışında tutmak, bireyleri ifade araçlarından yoksun bırakmaktır. Ki bu, meşruiyet veya ekonomik veya rasyonalite veya motivasyon krizini fırsata çevirmekten ve yönetmekten aciz basiretsiz siyasal iktidarların tercih edeceği bir yoldur ve sonu hüsrandır.

Ne yazık ki, krizler içinde seyreden Türkiye’nin tercih ettiği yol budur.

İkincisi ise, Türkiye’nin çok uzağına düştüğü geniş kapsamlı bir siyasi, sosyal ve ekonomik değişimin yolunu tutmak, demokratikleşmeyi kurumlaştırma yönünde adımlar atmak, bireysel özgürlüklerin alanı genişletmek ve bunları güvence altına alacak şekilde tahkim etmek, hukuku egemen kılmak, yargı bağımsızlığını sağlamaktır.

Zira değişim hem bireysel hem de siyasal hayatın en önemli özelliklerinden ve her türlü krizi aşmaya yarayan fırsatlarından birisidir. Bunu sağlamanın en etkili araçları ise: demokratikleşme, hak ve özgürlüklerin alanını genişletme, hukuku egemen kılma, yargı bağımsızlığını tesis etmektir. Esasen Paulo Coelho’nun dediği gibi ‘Gitmeye değer yerlerin kestirmesi yoktur.’ Demokrasiye, özgürlüğe, hukuka, yargı bağımsızlığına giden yolun da kestirmesi yoktur. Hiç dolanmadan, oraya buraya sapmadan, onu bunu suçlamadan ve dahi yalpalamadan, o yolu yürümek, o yolda gitmek gerekir.

HUKUK DEVLETİ

Türkçeye tercüme ettiğim John Rawls’un “Bir Adalet Teorisi” isimli kitabının “Hukuk Devleti” başlıklı bölümünü aşağıda paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.  

HUKUK DEVLETİ

Şimdi hukuk devletinin ilkeleri tarafından güvence altına alınan kişi hakları konusuna değinmek istiyorum.[1] Daha önce de değindiğim üzere, niyetim bu nosyonları adalet ilkeleriyle ilişkilendirmek değil; fakat özgürlüğün öncüllüğü duygusunu aydınlatmaktır. Düzenli ve tarafsız kamu kurallarının yönetimini oluşturan şekli adalet kavramına daha önce değindim. (§10) Bu kavram hukuk sistemine entegre edildiğinde hukuk devleti haline gelir. Haksız fiilin bir türünü yargıçların veya kurumların bir hukuk kuralını yanlış uygulaması veya yorumlaması oluşturur. Bu hususla ilgili rüşvet ve yolsuzluk gibi ihlaller veya hukuk sisteminin siyasi rakipleri cezalandırmak gibi bir araç olarak kullanılması yerine, daha güç fark edilen önyargı bozuklukları ve toplumdaki belli gruplara yargı sürecinde ayrımcılık yapmak örnek gösterilebilir. Düzenli ve tarafsız ve bu bağlamda adil olan hukukun yönetimine biz “düzen olarak adalet” deriz. Bu “şekli adalet” kavramından daha anlamlı bir kavramdır.

Hukuk devleti açıkça özgürlüğe ilişkin bir kavramdır. Hukuk devleti nosyonunu ve hukuk devletinin düzenli adaletin belirli kaideleriyle olan yakın bağlantısını nazara aldığımızda bunu anlayabiliriz. Hukuk sistemi makul insanların fiillerini düzenlemek ve sosyal birlikteliğin temelini sağlamak amacını taşıyan hukuk kurallarının zorunlu düzenidir. Bu kurallar adil olduklarında meşru beklentiler için bir temel oluşturur. Yine bu kurallar kişilerin birbirlerine dayanmasını ve beklentilerini karşılanmadığında haklı olarak onların itirazları üzerine kuruludur. Eğer bu iddialar dayanaksızsa, kişilerin özgürlüklerinin sınırları da dayanaksızdır.  Elbette, diğer kurallar da bu özelliklerin çoğunu taşımaktadır. Nitekim oyun ve özel sektör kuralları da benzer şekilde makul insanlara faaliyetlerini şekillendirmeye hitap etmektedir. Bu kurallar, adil veya adaletli olsa dahi, insanlar bu kurallara uymaya başladıklarında ve bu kuralların sonuçlarının yararlarını kabul ettiklerinde, bu yükümlülükler onların meşru beklentileri için bir temel oluşturur. Bir hukuk sistemini, detaylı kapsamıyla ve düzenleyici güçleriyle diğer bir kavramla karşılaştırıldığında farklı kılan budur. Bunu tanımlayan anayasal kurumların genelde zorlamanın aşırı şekillerine yol açan özel hukuki hakları vardır. Özel sektörlerin zorlama metotları sıkı bir şekilde sınırlıdır. Dahası, hukuk düzeni iyi tanımlanmış belli alanlarda son sözü söyleme hakkına sahiptir. Zira bu husus, korunması için tasarlanmış yararların temel doğası ve düzenlediği geniş çaplı faaliyetler tarafından işaretlenmiştir. Bu özellikler, sadece hukukun tanımladığı diğer bütün faaliyetlerin takibinin yer aldığı temel yapının içindeki olguyu yansıtmaktır.

Hukuk düzeni sisteminin rasyonel kişilere hitap eden bir kamu kuralları bütünü olduğunu düşünürsek, adalet kurallarının hukuk devletiyle bütünleştiğini açıklamış oluruz. Bu kurallar mükemmel bir şekilde hukuk sistemiyle şekillendirilmiş bir kurallar sistemi tarafından izlenir. Bu elbette ki mevcut yasaların her durumda bu kuralları gereken şekilde tatmin ettiğini söylemek demek değildir. Bunun yerine bu maksimler, ideal bir nosyondan yasaların yaklaşık beklentilerinden veya en azından bunların önemli bir kısmından çıkmıştır. Eğer düzen olarak adaletten doğan sapmalar çok yaygınlaşmışsa, mevcut hukuk sisteminin bir diktatörün veya yardımsever ideal bir despotun menfaatlerini artırmak için tasarlanan belirli bir düzen bütününü engellemek için var olup olmadığı gibi ciddi bir soru ortaya çıkabilir. Çoğu kez bu sorunun açık bir yanıtı yoktur. Bir hukuk düzenini kamu kuralları bütünü olarak düşünme noktası, bu kuralların hukukilik ilkesiyle bütünleşmeden türetildiği hususunda bize imkan sağlar. Dahası, diğer her şey eşit olduğunda, eğer bir hukuk düzeni mükemmel bir şekilde hukuk devleti kurallarını yerine getiriyorsa, biz bu hukuk düzeninin diğerinden daha adil bir şekilde yönetildiğini söyleyebiliriz. Bu durum, özgürlük için daha güvenli bir temel ve ortak planları düzenlemek için daha etkili araçlar sağlayacaktır. Esasen bu kurallar sadece düzenli ve tarafsız kuralların yönetilmesini sağlarlar. Bunlar her ne olurlarsa olsunlar, adaletsizlikle bağdaşabilirler. Bunlar temel yapı üzerine nispeten zayıf baskı empoze ederler; fakat bunlar herhangi bir araç tarafından göz ardı edilemezler.

Yap emri yapabilmeyi içerir* kuralı ile başlayalım. Bu kural, birçok hukuk sisteminin belli özelliklerini tanımlamaktadır. En başta, bunlar hukuk kurallarının ihtiyaç duydukları ve insanların yapmaları veya yapmamaları gereken kuralları belirleyen fiillerdir. Bir hukuk sistemi makul insanların neyi yapıp neyi yapmamalarıyla ilgili davranışlarını düzenlemek için vardır. Bu sistem yapılamayacak bir görevi empoze etmez. İkinci olarak, yap emri yapabilmeyi içerir nosyonu, yasaları yürürlüğe koyanların ve emir verenlerin bunu iyi niyetle yaptıkları fikrini taşır. Ama bunun için yasa koyucunun, hakimlerin ve sistemin diğer mensuplarının hukuka uyulması gerektiğine inanmalı ve verilen emirlerin yerine getirilmesini taahhüt etmelidirler. Dahası otoriteler sadece iyi niyetle hareket etmemeli; fakat onların yürürlüğe koyduklarına tabi olanlar da bu iyi niyeti tanımalıdır. Kanunlar ve emirler eğer sadece bunlara genel olarak itaat edileceğine ve bunların yürütüleceğine inanılırsa kanun ve emir olarak kabul görürler. Eğer bunda bir problem varsa, otoritelerin icraatlarının muhtemelen davranışın düzenlenmesinden daha başka amaçları olmalıdır. Son olarak bu kural, bir hukuk sisteminin ifa imkansızlığını bir savunma veya en azından durumun hafifletilmesi olarak tanımasının gerekliliğini ifade eder. Bir hukuk sistemi kuralların uygulanmasında ifa yetersizliğine ilgisiz kalamaz. Eğer cezalandırma yükümlülüğü gücümüzün yettiği hareketleri yapmayı veya yapmamayı normal olarak sınırlandırılmamış olsaydı, bu özgürlük üzerinde dayanılmaz bir külfet olurdu.

Hukuk devleti aynı zamanda benzer olaylara benzer işlemler yapılması kuralını ifade eder. Bu kural takip edilmemiş olsaydı, insanlar kendi fiillerini kurallar aracılığıyla düzenleyemezlerdi. Bu nosyonun bizi çok uzağa götürmeyeceğinden emin olmak gerekir. Onun için biz benzerlik kriterinin, hukuk kurallarının kendisi ve bunların yorumlanmasında kullanılan ilkeler tarafından verildiğini varsaymalıyız. Bununla birlikte, benzer durumlarda benzer kararlar verilmesi kuralı, hakimlerin ve diğer otoritelerin takdirini önemli ölçüde sınırlar. Bu kural onları ilgili hukuk kurallarının ve ilkelerinin referansıyla kişiler arasında ayrım yapmalarında adil davranmaya zorlar. Herhangi bir özel davada eğer kurallar karmaşık ve yoruma ihtiyaç duyuyorsa, keyfi bir kararı haklı çıkarmak daha kolay olabilir. Fakat dava sayısı arttıkça, önyargılı kararlar için kabul edilebilir gerekçeler daha zor yapılır hale gelir. Bu tutarlılık ihtiyacı elbette her düzeydeki tüm kuralların yorumlanması ve haklılaştırılması için gereklidir. Sonunda ayrımcı kararlar için mantıklı argümanların formüle edilmesi zor hale gelir ve böyle yapma girişiminin ikna ediciliği azalır. Bu kural, aynı zamanda hakkaniyetin içindeki durumlarıda, yani mevcut kural beklenmedik bir zorlukla çalıştığında bir istisna yapılmasını da kapsar. Fakat bu kuralla, bu istisnai halleri ayırma konusunda belirli bir çizgi bulunmadığından, yorum konusunda olduğu gibi, herhangi bir farkın fark yaratmayacağı bir noktaya gelinir. Bu durumlarda, otoriter karar ilkesi uygulanır ve teamülün veya verilen kararın ağırlığı yeterli gelir.[2]

Kanunsuz suç olmaz kuralı (Nullum crimen sine lege) ve bunun ifade ettiği gereklilikler, aynı zamanda bir hukuk sisteminin fikriyatından takip edilir. Bu kural, kanunların bilinmesini, açık bir şekilde yayınlanmasını, kanunların anlamının açık bir şekilde tanımlanmasını, hükümlerinin hem sözde hem de özde genel olmasını ve açık bir şekilde ismen belirlenmiş belli kişilere zarar vermek için kullanılmamasını (bills of attainder*), yani en azından daha ağır suçların dar yorumlanmasını, ceza kanunlarının uygulanacak kişilerin aleyhine geçmişe etkili kılınmamasını talep eder. Bu koşullar, kamu hukuku tarafından konulan düzenleyici davranış nosyonlarının içinde bulunur. Bu şu nedenle böyledir: kanunların neyi emrettiği ve yasakladığı açık değilse, yurttaşlar ne şekilde davranacaklarını bilemezler. Dahası, geçmişe etkili kanunlar ve bu kanunlara göre mahkum edilmeler nadiren olabilirler ise de, bunlar yaygın veya sistemin karakteristik özellikleri olmamalıdır. Zira eğer böyle olurlarsa başka bir amaca sahip olurlar. Bir tiran bildirimde bulunmadan yasaları değiştirebilir ve tebaasını buna göre (eğer bu doğru sözcük ise) cezalandırabilir; çünkü o getirdiği cezaları görmekten zevk alır. Ancak meşru beklentiler için bir temel sağlamadığı sürece, bu kurallar sosyal davranışı düzenlemeye hizmet etmezler ve o nedenle bunlar bir hukuk sistemi oluşturmazlar.

Son olarak, doğal adalet nosyonunu tanımlayan bu kurallardır.[3]Bunlar yargı sürecinin bütünlüğünü korumaya niyetli uygulama esaslarıdır. Eğer hukuk kuralları makul insanlara rehberlik etme amacı taşıyan emirlerse, mahkemeler bu kuralları uygun bir yolla uygulamak ve zorlamakla meşgul olmalıdırlar. Bir ihlalin meydana gelip gelmediğini belirlemek ve doğru cezayı vermek için bilinçli bir çaba gösterilmelidir. O nedenle, bir hukuk sistemi düzenli yargılama ve duruşma icra etmek için hükümler tesis etmelidir. Bu hükümler rasyonel soruşturma prosedürünü teminat altına almak için ispat kurallarını ihtiva etmelidir. Bu prosedürlerde farklılıklar olsada, hukuk devleti uygun yargı sürecinin özel bir şekline ihtiyaç duyar: yani bu, gerçeğin anlaşılması için tasarlanmış makul bir süreç olmalıdır. Bu süreç hukuk sisteminin diğer amaçlarıyla uyumlu bulunmalı, bir ihlalin meydana gelip gelmediğini, geldiyse hangi durumda meydana geldiğini ortaya koymalıdır. Örneğin, yargıçlar tarafsız ve bağımsız olmalıdır ve hiç kimse kendi davasında veya kendisiyle ilgili bir konuda hüküm vermemelidir. Duruşmalar adil ve aleni yapılmalı, yargıçlar kamunun yaygarasının etkisinde kalmamalıdır. Doğal adalet kuralları, hukuk düzenin tarafsızca ve düzenli bir şekilde yürütülmesi için garanti altına alınmalıdır.

Hukuk devletinin özgürlükle olan bağlantısı yeterince açıktır. Özgürlük, daha önce bahsettiğim gibi, kurumlarca tanımlanan hakların ve görevlerin bir bütünüdür. Çeşitli özgürlükler yapabileceğimiz şeyleri dilediğimiz gibi seçebilmemizi belirler ve buna dair olan özgürlüğün doğası bunu uygun hale getirdiğinde, buna müdahale etmemek başkalarının görevi olur.[4] Kanunsuz suç olmayacağı kuralı eğer ihlal edilirse, diyelim ki bu kural kanunlar tarafından belirli ve kesin olarak düzenlenmemiş ise, özgür de olsak ne yapabileceğimiz hususu aynı şekilde belirli ve kesin olmaz. Özgürlüğümüzün sınırları belirsizdir. Öyle olduğu için bir dereceye kadar özgürlüğün kullanılması da makul bir korku tarafından sınırlandırılmıştır. Aynı tür şartlar eğer benzer davalarda benzer şekilde işlem görmez ve yargılama süreci gerekli bütünlükten yoksun olur ve yine hukuk sistemi ifa imkansızlığını bir savunma olarak kabul etmez ise vb. aynı tür şartlar sürer gider. O nedenle, rasyonel insanların kendileri için büyük bir eşit özgürlük tesis ettikleri anlaşmanın içinde kanunilik ilkesi sağlam bir temele sahiptir. Mülkiyete sahip olmakta ve bu özgürlüklerin kullanılmasında kendisini güvende hisseden iyi düzenlenmiş bir toplumun yurttaşları, normal olarak hukuk devletinin devamını isteyeceklerdir.

Aynı sonuca nispeten daha farklı bir yolla ulaşabiliriz. İyi düzenlenmiş toplumlarda bile devletin zorlayıcı gücünün bir noktaya kadar toplumsal iş birliğinin istikrarı için gerekli olduğunu varsaymak makuldür. İnsanlar her ne kadar ortak bir adalet duygusuna sahip olduklarını ve her biri mevcut düzenlemelere bağlı bulunduklarını bilseler bile, birbirlerine olan güvenleri hususunda yine de noksandırlar. Bazılarının kendilerine düşen görevleri yapmadığından şüphe duyarlar ve bu yüzden kendi görevlerini yapmamak için kendilerini baştan çıkarırlar. Bu baştan çıkarmanın farkındalığı, en nihayetinde planın bozulmasına sebep olur. Başkalarının kendi ödevlerinin ve yükümlülüklerinin hakkını vermedikleri kuşkusu, aslında kuralların yorumlanmasındaki ve zorlanmasındaki otorite yokluğu içinde onları ihlal etmek için mazeret bulmak özellikle kolaydır. Nitekim makul ve ideal koşullar altında bile başarılı bir gelir vergisi taslağının gönüllü bir temele dayandığını hayal etmek güçtür. Böyle düzenlemeler istikrarlı değildir. Kolektif yaptırımlarla desteklenmiş kuralların yetkili kamusal yorumunun rolü kesinlikle bu istikrarsızlığın üstesinden gelir. Kamusal bir ceza sisteminin uygulanmasıyla, hükümet diğer kişilerin kanunlara uymama düşüncesinin zeminini ortadan kaldırır. Sadece bu sebepten ötürü, iyi düzenlenmiş bir toplumda yaptırımların ağır olmasına ve zorlanmasına gerek duyulmasa bile, yalnızca zor kullanma egemenliği muhtemelen her zaman gereklidir. Daha doğrusu, etkili bir ceza mekanizmasının varlığı insanların birbirlerine olan güvenlerine ve güvenliklerine hizmet eder. Bu öneri ve bunun arkasındaki gerekçe, bize Hobbes’un tezini düşündürür.[5] (§42)

Böyle bir yaptırımlar sisteminin kurulmasında, anayasal sözleşmenin tarafları bunun dezavantajlarını tartmalıdırlar. Bunlar en az iki çeşittir: birincisi vergi tarafından kapsam altına alınan devlet dairelerinin sürdürülmesinin maliyeti, diğeri ise temsilci yurttaşın ölçtüğü özgürlüğünü tehlikeye sokma ihtimali bulunan bu yaptırımların kişilerin özgürlüğüne yönelik yanlış müdahalesidir. Eğer sadece bu dezavantajlar istikrarsızlıktan doğan özgürlük kaybından az ise, zorlayıcı organların kurulması rasyoneldir. Böyle olduğu varsayılırsa, en iyi düzenleme bu tehlikeleri azaltan düzenlemedir. Şu açıktır ki, diğer her şey eşit olduğunda, hukuk kanunilik ilkesine göre tarafsız ve düzenli bir şekilde yönetilirse özgürlük için olan tehlike daha azdır. Bir cebir mekanizması gerekli olduğunda, bunun işlemlerinin eğiliminin kesin bir şekilde tanımlanması açıkça gereklidir. Ne tür şeylerin cezalandırıldığı ve bunların yapılmasının veya yapılmamasının güçleri dahilinde olduğu bilindiğinde, yurttaşlar kendi planlarını buna göre yapabilirler. İlan edilmiş yasalara uyan birisi özgürlüğünün ihlalinden asla korkmaz.

Değindiğimiz önceki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bizim ideal teori için dahi sınırlı olan ceza-i yaptırımlar beyanına ihtiyacımızın olduğu açıktır. İnsan hayatının verili ve belirli normal şartlarında, bazı tür düzenlemeler gereklidir. Ben bu yaptırımların haklılaştırılma ilkelerinin özgürlük ilkesinden türetildiğini iddia ediyorum. Bu durumda, ideal düşünce, her şekilde ideal olmayan düşüncenin nasıl kurulduğunu gösterir ve bu durum, bir temel olan ideal teori varsayımını teyit eder. Biz aynı zamanda cezaların şahsiliği ilkesinin öncelikle intikamcı ve küçük düşürücü cezalandırma fikri üzerine kurulu olmadığını anlarız. Bunun yerine, bu ilke özgürlüğün kendisi hatırına kabul edilmiştir. Yurttaşlar kanunların ne olduğunu bilmedikleri ve bunun emirlerini dikkate almaları konusunda adil bir fırsat verilmediği takdirde, cezai yaptırımların onlara karşı uygulanmaması gerekir. Bu ilke çok basit olarak kamu kuralları olarak kendi iş birliklerini düzenlemek ve özgürlüğe yeterli bir ağırlık vermek amacıyla düzenleme yapan rasyonel kişileri muhatap almayı dikkate alan bir hukuk düzeninin sonucudur. Ben bu sorumluluk görüşünün bize, ceza hukuku tarafından mens rea* başlığı altında tanınan ve hukuk reformuna rehber olarak hizmet eden pek çok mazereti ve savunmayı açıklama imkanı verdiğine inanıyorum. Ancak bu hususlar burada takip edilmeyecektir.[6] İdeal teori dengeleyici unsur olarak ceza-i yaptırımlara ihtiyaç duyar ve kısmi uyma/itaat teorisinin bu kısmının nasıl işleyeceğinin yöntemine işaret eder. Özellikle özgürlük ilkesi, sorumluluk ilkesine önderlik eder.

Kısmi uyma/itaat teorisinden doğan ahlaki ikilemler, aynı zamanda zihnimizdeki özgürlüğün öncüllüğüyle izlenebilir. Bu şekilde hukuk devleti kurallarının takip edilmesine daha az güçlü ısrarla izin verecek istenmeyen bir durumu hayal edebiliriz. Örneğin, bazı aşırı olasılıklarda kişiler ought implies can (çn: yap emri yapabilmeyi) içerir kuralına aykırı şekilde sorumlu tutulabilirler. Şiddetli dini uzlaşmazlıklardan dolayı iç karışıklık çıkarmak için birbirlerine rakip mezheplerin silah edindiğini ve silahlı gruplar kurduğunu varsayın. Bu durumun üstesinden gelmek için hükümet silah edinmeyi yasaklayan bir kanun çıkarabilir. (Mülkiyetin suç sayılmadığı varsayılırsa) Başka kişilerin davalının evine veya mülküne silahları koyduğu anlaşılmadığı takdirde, bu durumda mahkumiyet için yeterli kanıt bulunmuş olur. Bu hüküm dışında, kastın yokluğu ve bunlara sahip olunduğunun inkarı, makul bakım standartlarının uygunluğu konu dışı kabul edilir. Buradan bu tür normal savunmaların hukuku etkisiz kılacağı ve hukukun uygulanmasını imkansız hale getireceği sonucu çıkar.

Her ne kadar bu kanun, “yap emri yapabilmeyi içerir” kuralını aşsada, bu temsilci yurttaş tarafından daha az bir özgürlük kaybı olarak kabul edilmelidir. Eğer bir ceza verilecekse, bu en azından çok ağır olmamalıdır. (Burada, örneğin hapis cezası özgürlüğün şiddetli bir şekilde kısıtlanmasıdır ve bu durumda tasarlanmış cezaların ağırlığı da bu kapsamda değerlendirilmelidir.) Bu duruma yargısal süreç açısından bakılırsa, bir kişi geçici hükmün engelleyebileceği milis gruplarının oluşumunu ateşli silahlara sahip olmanın kusursuz sorumluluk hali sayılacağı bir durumdan ortalama vatandaşın özgürlüğüne daha büyük bir tehlike teşkil edeceğini düşünebilir. Yurttaşlar yapmadıkları şeylerden sorumlu tutulacakları durumları yok sayacakları veya özgürlüklerine karşı başka herhangi bir durumda daha kötü olabilecek ihtimallerinden dolayı hukukun kötünün iyisi olduğunu kabul ederler. Keskin ihtilafların olmasından dolayı, bizim olağan olarak düşündüğümüz bazı adaletsizliklerin meydana gelmesini önlemenin bir yolu yoktur. Bu durumda en fazla yapabileceğimiz şey, bu adaletsizlikleri en fazla adaletle sınırlamaktır.

Burada çıkaracağımız sonuç yine şudur: özgürlükleri sınırlamanın argümanları özgürlük ilkesinden ileri gelebilir. Belli bir dereceye kadar, özgürlüğün öncüllüğü kısmi uyma/itaat teorisi üzerinden devam eder. Burada tartışılan durum, bu sınırlamaların bazılarının daha çok yarar, diğerlerinin daha az yararı üzerine dengelenmemesidir. Aynı şekilde daha büyük ekonomik ve sosyal yararların hatırı için daha az özgürlük kabul edilmemelidir. Bunun yerine olması gereken uygulama, temsilci yurttaşın temel eşit özgürlüklerindeki ortak yararı olmalıdır. Talihsiz durumlar ve bazı zorunlulukların gayri adil tasarımları iyi düzenlenmiş bir toplumdaki hoşa giden özgürlükten daha azdır. Sosyal düzendeki herhangi bir adaletsizlik kendi bedelini ödemek zorundadır. Bunun sonuçlarının tamamen iptal edilmesi imkansızdır. Kanunilik ilkesinin uygulanmasında özgürlükleri tanımlayan ve buna uygun olarak taleplerini düzenleyen hakların ve görevlerin toplamını zihnimizde muhafaza etmemiz gerekir. Bazen belli kuralların ihlallerine izin vermeye zorlanabiliriz. Bu durumda, önlenemeyen sosyal kötülüklerin sebep olduğu özgürlük kayıplarını azaltmak adına, daha az adaletsizliğe sebep olacak durumlara izin vermemiz gerekir.


[1]        Genel bir inceleme için bakınız Lon Fuller, The Morality of Law/Hukuk Ahlakı, (New Haven, Yale University Press. 1964), ch.II. Anayasa hukukunun ilke kararları kavramı Herbert Wechsler tarafından incelenmiştir. Principles, Politics, and Fundamental Law/İlkeler, Siyaset ve Temel Hukuk (Cambridge, Harvard University Press. 1961) Bakınız Otto Kirchenheimer, Political Justice/Siyasal Adalet (Princeton, Princeton University Press. 1961) ve J.N. Legalism/Hukukilik (Cambridge, Harvard University Press. 1964) pt.II. siyasette yargısal şekillerin kullanılması ve kötüye kullanılması için. J.R.Lucas, The Principles of Politics/Siyaset İlkeleri (Oxford, The Clarendon Press. 1966), sf. 106-143, felsefi bir değerlendirmeyi içermektedir.

*     Çevirenin notu: ‘Ought implies can/yap emri yapabilmeyi içerir’ kuralı, Kant’ın etik formülasyonudur. Bu etik kuralla Kant, bir kişinin/failin ahlaken yapmak zorunda olduğu belirli bir eylemi, mantıken yapabilme gücünde olması gerektiğine bağlar.

[2]    Bakınız : Lon Fuller, Anatomy of the Law/Hukukun Anatomisi (New York, The American Library 1969) sf. 182

*        Çevirenin notu: Bill of attainder, Anglo-Sakson hukuk sistemine ait bir kural, bir ilke, bir sistemdir ve bu bir yurttaşın yargılanmadan yasama kararıyla veya tasarrufuyla, yani kanunla mahkum edilmesi anlamına gelmekte ve genellikle vatana ihanet suçlarında uygulanmaktadır.

[3]    Doğal Adaletin bu duygusu gelenekseldir. Bakınız L.A. Hart, The Concept of Law/Hukuk Kavramı (Oxford, The Clarendon Press, 1961) sf. 156-202

[4]     Bu görüşün, örneğin sahipsiz eşyayı edinme hakkı gibi, tüm hakları içerip içermediği tartışılır. Bakınız Hart, Philosophical Review 64. sayısı, sf. 179. Fakat buradaki amaçlarımız için doğrudur. Bazı temel haklarımız rekabet haklarına benzer şekilde olsa da, onları kamu işlerinde çalışma hakkı veya alınan siyasi kararları etkilemek olarak isimlendirmemiz gibi, aynı zamanda herkes kendini belirli bir yolla yönetme görevine sahiptir. Bu görev, adil siyasi davranışlardan biridir. Bunu ihlal etmek deyim yerindeyse bir tür müdahaledir. Gördüğümüz üzere, anayasa eşit siyasi hakların adilce uygulandığı ve bunların değerlerinin adil ve etkili bir yasamayı oluşturduğu bir yapıyı kurmayı hedefler. Uygunsa bu satırlarla birlikte metindeki açıklamayı yorumlayabiliriz. Bu noktada, Richard Wollheim “Equality”/Eşitlik”, Proceedings of the Aristotelian Society, Sayı 56 (1955-56) sf. 291’e bakınız. Diğer bir şekilde söylemek gerekirse, haklar yeniden tanımlanırsa belirli koşullar altında bir şeyler yapmayı deneme hakkı gereklidir. Bu koşullar, diğerlerinin adil rekabetine izin verir. Adaletsizlik müdahalenin karakteristik bir formu haline gelir.

[5]        Bakınız Leviathan 13 ve 18. bölümler arasına. Ve ayrıca bakınız Howard Warrender, The Political Philosophy of Hobbes/Hobbes’un Siyasal Felsefesi (Oxford, The Clarendon Press, 1957) ch.III ve Dp Gauthier, The Logic of Leviathan/Leviathanın Mantığı, (Oxford, The Clarendon Press, 1969) sf.76-89.

*     Çevirenin notu: mens rea, suçun manevi unsuru olan suç kastı demektir.

[6]    Bu konular için danışın, H.L.A Hart, Punishment and Responsibility/Ceza ve Sorumluluk (Oxford, The Clarendon PRess, 1968) sf. 173-183), buradan itibaren takip ettiğim kişi.