KÜRT KADINLARI
Türkçeye tercüme ettiğim İngiliz seyyah Lucy Mary Jane Garnett tarafından yazılan ve özgün adı “Türkiye’nin Yahudi ve Müslüman Kadınları” olan ama Dorlion Yayınevi tarafından “Osmanlı’nın ve Türkiye’nin Yahudi ve Kürt Kadınları (Cilt 2)” ismiyle basılan, gerçekte ise Osmanlıların kadınlarını anlatan kitabın “Kürt Kadınları: Bu Kadınların Aile Statüleri ve Uğraşıları/Kürt Kadınları: Bu Kadınların Aile Seremonileri//Kürt Kadınları: Bu Kadınların İnançları” isimli ilginç bölümlerini aşağıda sunuyor ve size iyi okumalar diliyorum.
KÜRT KADINLARI: BU KADINLARIN AİLE STATÜLERİ VE UĞRAŞILARI
Kürtler, Toroslardan Kafkaslara kadar Küçük Asya’nın Doğu Yaylalarının her yerinin ve nüfusunun eşit derecede karışık olduğu Kürdistan bölgesine dağılmış olarak bulunurlar. Ama fizyonomide olduğu kadar karakter ve yaşam tarzı olarak da birbiriyle büyük tezat oluşturan Kürt adı altında iki ayrı ırk daha vardır. Buna göre, bir ırk göçebe, savaşçı, canlı ve hareketli iken, diğeri barışçıldır, tarımla uğraşmaktadır ve zekası yönünden çok fazla dikkat çekici değildir. Kürt köylülerin özellikleri, uzun ve kartal burunlu, belirgin alınlı, keskin ve derin gözlü, genellikle siyah ama bazen de gri ve hatta mavi gözlü, küçük ağızlı ve sivri çeneli olmaları ve bu yönleri itibariyle kabile üyelerininkinden çok daha yumuşak ve daha az belirgin bir yapıya sahip bulunmalarıdır. Kürtlerin adımları sağlamdır, duruşları gururlu ve onurludur ve o nedenle, onlar ilk bakışta ülkenin efendileri gibi görünürler.
Kürtler genellikle güçlü, sağlıklı, kaslı ve beden olarak iyi yapılı insanlardır, yaşadıkları ülkenin iklimine rağmen, onlar iyi bir yaşa kadar yaşarlar. Çocukları temiz tenli, pembe yanaklı, dayanıklı, kıvrak ve hareketli küçük yaratıklardır. Genç kadınlarının ise, -özellikle Boğa burcunda olanların- fiziksel yönden güzelliğin örnekleri olduğu söylenir. Bay Millengen, bu korsan yaylalılar arasında ikamet ettiği süre boyunca gördüğü birçok güzel genç kadından birinin arasında ikamet ettiği yerin son derece parlak olan tasvirini şu şekilde yapar: “Ten rengi bana Cenneti neyin kısıtlaması gerektiği konusunda bir fikir verir. Koyu kestane rengi gözleri, kalın, uzun kirpiklerinin örtüsüyle adeta bir pırlanta gibi parlar, burunları ve ağız yapıları ise, şekilleri itibariyle incelikli ve son derece mükemmeldir. Giydikleri giysiler sıradan olmasalar da bu giysilerin kıvrımlarından onların zarif formları seçilebilir. Ama bu kadınları gerçekten çekici kılan şey, her şeyden önce, yüzlerini ve tüm davranışlarını belirginleştiren sakin, sade ve deyim yerindeyse çocuksu havalarıdır.” (Wild Life Among the Kürds/Kürtler Arasında Vahşi Hayat)
Boktan’daki ve Hakkari’deki bazı Kürt aileleri, Ommeniye Halifelerinden geldiklerini iddia ederler ama bazı gezginler onların modern Revendi veya Rewendi göçmeni olarak bilinen kabilenin, damarlarında İngiliz kanı taşıyan reisler olduğu görüşündedir. Onların Keighhan adlı atalarından gelen reislerinin efsanesi bir sonraki bölümde sunulacaktır. Belki de bunların daha az efsanevi olanı, Suriye’den kuzeydoğuya doğru ilerleyen ve geri dönüş yolunu bulamayıp Kürdistan dağlarına yerleşen İkinci Haçlı Seferi’ne (1147-49) ait olanların hikayesidir.
Yukarıda tanımlanan iki Kürt sınıfı, sırasıyla “Çadırlarda Yaşayanlar” veya “Göçebeler” ve “Emekçiler” veya “Tebaalar” (Rayahlar) anlamına gelen terimlerle kendi aralarında ayırt edilirler.
Köylü Kürtlerin, savaşçı olanlardan dört veya beşte bir oranında fazla olduğu söylenir. Ancak bunların savaşçı olanlarının yaklaşık on üç bin aile olduğu tahmin edilmektedir, bunlardan on bini göçebedir, geri kalanı ise kasabalara ve köylere yerleşmiştir. Tüm bu savaşçı Kürtler, üç tür olarak ayrıldıkları kabilelere mensupturlar; bunlar ashire/aşiret (büyük kabileler), guabile/kabile (orta boy kabileler) ve thirifes’lerdir (küçük kabileler). Bunların, her biri beş ila yirmi kişi barındıran çadırlarda veya evlerde yaşarlar. Büyük kabileler, guabiles ve thirifes olarak veya sadece thirifes şeklinde alt bölümlere ayrılır ve bu terim genellikle büyük veya küçük olsun bir kabileyi belirtmek için kullanılır. Bir ashire/aşiret ile bağlantısı olmayan küçük kabilelere ise izole edilmiş thirifes adı verilir.
Kabileler veya klanlar, aile reisi olanlardan ve bunlar da bir dizi başkaca ailelerin az ya da çok bunlarla olan bağlantılarından oluşur. Yerleşim yerlerinde reisin çadırı, diğerlerinin arasında büyüklüğüyle göze çarpar, bu birimlerin dışında ve yerleşim yerlerinde ayrıca halk meclisi, mahkeme salonu ve kabilenin yaşlılarının katıldıkları genel toplantı yerleri vardır ve onlar genel olarak misafirlerini burada ağırlarlar. Bu vahşi insanların önde gelen özellikleri, klan duygusu ve reise karşı duyulan bağlılıktır. Ama kabilenin reisi olmak, keyfi anlamda bir yöneticilik değildir, esasen yaşlılar büyük bir ağırlığa sahiptirler ve hatta daha sonra belirteceğim üzere, kadınlar bile kabilenin siyasetinde söz sahibi olmak hususunda dışlanmazlar.
Her ne kadar üç bin yıldır ardı ardına Kürdistan olarak adlandırılan bölgeleri istila eden sayısız fetihler, Kürtleri az çok egemen kılmış olsalar da, Kürtler hiçbir zaman belirgin bir milliyet sahibi olmaktan vazgeçmemişlerdir. Kürtler, Osmanlıların fethinden beri, İslam’ın iki güçlü rakibi arasında sürekli olarak gidip gelmişler, bu bağlamda sırasıyla Türkler ve Persler tarafından temsil edilen Sünniler ve Şiiler, zamanın gerekliliklerine göre bazen bir tarafın, bazen de diğerinin yanında yer almışlardır. Türkler ve Persler tarafından yüzyıllardır yürütülen yıkıcı fetih savaşlarındaki acılarına ve her iki ulusun Kürt savaşçılarının gücünü zayıflatmak için kışkırttığı sürekli iç çekişmelere rağmen, Kürtler ısrarlı bir şekilde yarı bağımsızlıklarını sürdürmüşler, milliyetlerini daha önceki günlerde olduğu gibi komşularından farklı bir şekilde korumuşlar, ama onları birbirine bağlayacak olan bir hanedana, siyasi bir anayasaya, kadim bir dine, tarihi geleneklere veya edebiyata sahip olmamışlardır.
Mevcut yüzyıl boyunca Kürtlerin ulusal özlemleri, onları Türklerin boyunduruğunu atmaya teşvik etmiştir. Ne var ki, onların dağılmış oldukları dağlık bölgenin muazzam genişliği, onların bu konudaki başarılarının kısmen ve tamamen olumsuz olmasıyla sonuçlanmıştır. Ama belki de onların eski Keldanilerin temsilcileri olmaları, başkaca bir ırk için elverişsiz olan koşullar altında dahi onların milliyetini bu kadar uzun süre korumamıştır.
Kürtlerin kır evleri çoğunlukla -daha önce anlatılan komşuları Ermenilerin evleri gibi- yerin altındadır ve bu evler ahır, selamlık veya umumi bir odayla bağlantılıdır. Yemek pişirme sobası, üst ve alt kısımları daha geniş olan, odanın ana zeminine gömülmüş bulunan devasa bir toprak küpten oluşur. Bunun içine bir miktar tezek, sıkıştırılmış saman ve inek gübresinden oluşan yerel yakıt atılır ve bunun üzerindeki deliğin içine yerleştirilmiş bir demir çubuk ve bir zincirle bağlı olan bir kazan asılır. Kadınlar bu sobanın üzerinde otururlar ve yerden çıkan dumana ve aleve adeta bu bir volkanın yaratıcısından geliyormuş gibi hiç aldırmazlar. Duman tek çıkışını, ev sakinlerinin kendilerini tatmin ettiği az miktarda ışığın girmesine izin veren duvarın üzerinde bulunan yüksekteki küçük pencereden alır.
Kürt evlerinin mefruşatı son derece sadedir, hemen hemen sadece birkaç halı ve yorgandan oluşur, bunların arasında birkaç şilte ve giyilen giysiler ile genel olarak kullanılmayan diğer ev eşyalarını içeren birkaç deri cüzdan vardır. Bu daireler, üç veya dört neslin dört duvar arasında dinlenip rahatladığı, birleşik bir mutfak, oturma ve yatak odası olarak hizmet verir. Bu odadan, lahit şeklinde çimentolu bir sarnıç ve en büyüğü yaklaşık dört fit yüksekliğinde, Yunan anforası şeklinde, farklı boyutlarda olan birkaç toprak küp içeren depo odasına girilir. Sarnıç, boza adı verilen bir tür bira, nar suyundan çıkarılan nardenk adı verilen bir likör ve ev içi tüketimi için diğer erzakların yapımında kullanılır ve bunların hepsi geniş küplerin içinde saklanır.
Kürdistan’ın başkenti Süleymaniye’de, daha iyi ev türleri, yaklaşık üç fit yüksekliğinde bir bodrum üzerinde duran ve çamurla karıştırılmış saman sıvalı, güneşte kurutulmuş tuğlalardan yapılmış, kare ve tek katlı binalardır. Bu evlerin ana odalarının iç mekanları kireçle yıkanmış ve düz çatıları, sazlarla ve toprak kaplamasıyla kaplı kirişlerden oluşur. Evin etrafında her biri merkeze yakın bir yerde evi birleştiren ve ön tarafı avluya bakan bir selamlık odası ile diğer tarafı arkadaki çapraz duvarla iki avluyu bölen duvarla çevrili bir haremlik odasına açılır. Evlerin bahçelerinde, büyük bir bölümü söğüt, kavak ve dut ağaçlarının gölgelediği çimenlikler vardır. Bu ağaçlar gül çalıları ile birlikte küçük kümeler halinde düzenlenmiştir. Bu ağaçlar kaynağı dağlardan gelen bir dere tarafından sulanır. Ana binanın, önü oldukça açık olan ve sıcak havalarda aile tarafından genel oturma ve uyku odası olarak kullanılan büyük bir odadan oluşur. Sadece en fakir olanlar evlerinin çatılarında uyurlar. Bazıları, sadece bir ay süren sıcak aylarda, pirelerden kaçmak için avlulardaki tankların üzerinde veya çadırlarda veya çardaklarda uyurlar. Pirelerin burada Türkiye’nin geri kalanından daha da korkutucu olduğu söylenir. Selamlıkta ayrıca, yazın serin bir dinlenme yeri olarak kullanılan, loş ışıklı geniş bir salon vardır. Kışın kalınan bu odalara uzun ve karanlık bir geçitten ulaşılır.
Sıradan evler çamurdan yapılmış barakalardır, öyle ki, bu evler Arap köylerindekine benzer bir görünüm içindedir. Evlerdeki tüm işlemler halka açık bir şekilde yürütülür, dolayısıyla bütün bir aile komşuların veya yoldan geçenlerin gözü önünde alçak düz çatılarda uyurken görülebilir.
Kürdistan çoğunlukla çorak bir ülkedir, ekili tarlalar ve bahçeler sadece kasabaların ve büyük köylerin yakınlarında bulunur. Otlak, klan üyeleri için tek kaynaktır, dolayısıyla yazın büyük koyun sürüleri için otlak ve su aramak için Kürtler yayladan yaylaya dolaşırlar. Yürüyüş halindeki bir kabile pitoresk, yani çizilmeye ve resmedilmeye uygun, estetik ve güzel olan bir görüntü halindedir. Yükler, bazen iki veya üç çocuğu ve eğer anne bu yükü kendi sırtına bağlamamışsa, aynı zamanda beşiği de taşıyan öküzlerin sırtlarında taşınır. Onun için bu durumda olan ve diğer kadınlarla birlikte ilerleyen birkaç Amazon figürü görülebilir. Bunlar gruptan sorumlu gibi görünürler ve sadece silahlarını taşıyan, kemerlerinden ağır bir topuz sarkıtan, sırtlarında bir kılıç ve kalkanla dolaşan erkekler, bu kadınların güvenliğinden sorumludurlar. Erkekler, sürüleri korumak dışında hiçbir işte rol almazlar, esasen bu işlerin hepsi kadınların sorumluluğundadır.
Kürtler, tüketim için çok değerli gördükleri sürülerinin etini nadiren yerler ve çoğunlukla süt, süt ürünleri olan peynir, tereyağı, lor ve yoğurt, tandırda pişirilen ince kekler ve pirinç yerine bulgurdan yapılan bir tür pilav ile yetinirler. Tereyağı çok ilkel bir şekilde yapılır. Sütle dolu büyük bir koyun derisi iki iple birlikte bir çantaya yatay olarak asılır ve Kürt kızları bu aparata bir sallanma hareketi uygularlar, bu da zamanla sütü tereyağına dönüştürür. Çok beğenilen ve cacık olarak adlandırılan peynirleri, soğan gibi bir tada sahip dikenli bir ot içerir.
Daha iyi sınıftan olan Kürt kadınlarının kıyafeti, gevşek kollu bir kombinezon ve belinde büyük bir altın veya gümüş tokayla tutturulmuş ve bir kemer iliştirilmiş olan geniş Türk pantolondan oluşur. Bunun üzerine erkeklerin ceketleri gibi bir şey giyilir ve bu sadece boğazda tutturulur, dolayısıyla kombinezon ve pantolon görünürde kalır. Bu elbise, mevsime ve giyenin konumuna göre Gugerat veya İstanbulvari çizgili veya alacalı ipek veya pamuklu bir kumaştan ya da zengin Doğu brokarından yapılmıştır. Bunu içine arkası genellikle satenden ve elbise gibi şekillendirilmiş olan ama dirseğe kadar ulaşmayan kısa ve dar kollu bir buluz giyilir. Kışın bunun yerini kapitone pamuklu uzun bir ceket veya libarde alır. Kışın, Kürt hanımlar bazen omuzlara tutturulmuş ve dizlerin altına kadar inen sarı ve kırmızı kareli bir pelerin olan ulusal Icharokia giyerler. Bu elbiselerin başlıkları muazzam derecede ağırdır. Bu elbise gökkuşağının tüm renkleriyle ipek mendillerden veya daha doğrusu şallardan oluşur; bu iki ayak yüksekliğinde ve mitra (çn: Mitra, antik Arilerin asırlarca inandıkları Güneş ışığı ile ilişkilendirilmiş bir tanrıdır. Mitra aynı zamanda ” kökleri eski Pers ve Hint mitolojisine uzanan, güneş ve dostluk sembolü olan bir isimdir. Mitra genel olarak güneş, sevgi ve merhamet demektir) şeklinde bir araya tutturulur ve bunun uzun uçları neredeyse topuklara kadar uzanır. Bu mitralardan bazıları, üzerinde küçük yaprak benzeri altın süslerin bulunduğu altın dantel sıralarıyla süslenmiştir ve bunlar, para dizileri ve cam boncuklarla birlikte, esas olarak bir Kürt hanımının mücevherini oluşturur. Bu başlığın sakıncasına ve neden olduğu kelliğe rağmen, geceleri bile giyildiği ve bunu desteklemek için hafif yastıklar kullanıldığı söylenir.
Köylü kadınların elbiseleri biçim olarak birbirine benzer ama bu elbiseler mavi pamuklu kumaştan yapılır; therokhia veya pelerin, mavinin daha koyu olan tonundadır, bunun alt kısmı beyaz şeritlidir ve köşeleri de omuz boyunca göğse düğümlenmiştir; yine başa küçük bir başlık takılır ve saçlar da yüze doğru kıvrılır.
Her ne kadar nominal olarak Müslüman olsalar da Kürt kadınları dışardayken kendilerini çok sıkı şekilde örtmezler. Süleymaniye gibi büyük şehirlerde, hanımlar iç kesimlerdeki Türk kadınları gibi mavi kareli bir çarşaf ve siyah at kılından bir pelerin giyerler. Ancak bu kıyafet sokaklarda gizlice dolaşmak isteyen en üst rütbeli hanımlar dışında nadiren aşağıya kadar indirilir ve dolayısıyla alt sınıftan kadınlar genellikle yüzleri açık bir şekilde dolaşırlar. Köy kadınları sadece evlerinden ayrıldıklarında kendilerini örterler. Yine yürüyüşteyken göçebe kadınlar yüzlerine kısmen pamuklu bir mendil veya eşarp örterler. Erkek hizmetçiler, Türklerde olduğu gibi, evin hanımlarının bulunduğu odalardan dışlanmazlar ve dolayısıyla erkek ziyaretçiler toplanan aile tarafından serbestçe kabul edilirler.
Ama görünürdeki bu görgü özgürlüğüne rağmen, Kürt kadınları kendilerini en büyük onur ve nezaketle yönetirler, buna göre bu kadınlarda ne Ermenilere özgü bir çekingenlik ne de Osmanlıların davranışlarında çok sık görülen ilericilik söz konusu değildir. Yine Kürt kadınlarının ahlaki standartları, ülkenin ırkları arasında gerçekten de istisnai olarak son derece yüksek düzeydedir. Ama evli bir kadının namusundan sapması, kural olarak, yaralı kocası tarafından ölümle cezalandırılır ve o kadının suç ortağı da genellikle aynı kaderi paylaşır. Yasayı bu şekilde anlayan, algılayan ve uygulayan kişiye hiçbir sosyal ayrıcalık tanınmaz; esasen böyle bir eylem ülkede son derece değerli kabul edilir. Kürtler arasında intikam amaçlı bu türden çeşitli hikayeler mevcuttur. Nitekim bu hikayelerden birinde, Bağdat’ta görevli ve bazı düzensiz birliklerin komutanı olan bir Kürdün, yokluğunda karısının sadakatsizliğinden şüphelendiğini duyunca gizlice memleketine döndüğü, gece evine girdiği ve hem karısını hem de sevgilisini vurarak öldürdüğü anlatılır. Bu hikayelerden bir diğeri, on beş yaşında bir oğlanın, komşu bir reisle yaşadığı husumet yüzünden geçici olarak uzak bir yere taşınmak zorunda kalan babasının yokluğunda üvey annesini ve onun suç ortağını öldürmesi anlatılır. Her iki durumda da eylem son derece haklı olarak kabul edilmiş ve bu suçun faili gerek arkadaşları gerekse komşuları tarafından nezaketle karşılanmıştır. Suçluların akrabaları yetkililere hiçbir şikayette bulunmamış veya herhangi bir kızgınlık göstermemişlerdir. Aksine, cinayete neden olan suç, Kürt zihniyetine o kadar iğrenç gelmiştir ki, ölenlerin ailelerine geleneksel taziye ziyaretleri dahi yapılmamıştır.
Hem evli hem de bekar kadınların saldırganlarının canını alarak namuslarını koruduklarına ilişkin hikayeler son derece yaygındır. Bu hikayelerden biri o kadar heyecan vericidir ki, kısaca bunu aktarmaya çalışacağım. Bir Kürt Kadını uşağı eşliğinde, bir günlük yolculuk mesafesinde yaşayan anne ve babasını ziyaretten kocasının evine dönmektedir. Bu kadının uşağı yolda o kadar çok gecikme yapmıştır ki, gün batımından önce eve varmak yerine, haydutların ve eşkıyaların uğrak yeri olarak kötü şöhrete sahip, ıssız ve hemen hemen hiç yolcusu bulunmayan bir handa geceyi uşağı ile geçirmek için durmak zorunda kalmıştır. Atları ahıra koyduktan sonra, adam kadına onur kırıcı tekliflerle yaklaşmış ama kadın, adamın niyetini anladığı için küçük bir bıçak hazırlamıştır. Adam kadını yakaladığı anda bıçağı adamın boğazına saplamış ve adam orada ölmüştür. Kadın o korkunç yerde gözlerini kapatmaya cesaret edemediği için şafağı beklememiş, bu amaçla bir köşeye çömelmiştir. Gece yarısına doğru, hana yaklaşan at nallarının sesini duyunca irkilmiş ve gecenin karanlığında oraya bir suçludan başka kim gelebilir ki diye düşünmüştür. Yeni gelen onu küçümsemiş, atı için bir ahır arıyormuş gibi görünmüş ve aşağıda atını gezdirmiştir. Kadın “Atlarımızı bulursa,” diye düşünmüş, bıçağı tekrar alarak ölü adamın kollarından birini kesmiş ve aşağıdan geçen yabancıya kestiği o eli pencereden fırlatmış. Ama adam atını sürerek ileri geri dolaşmaya devam etmiş. Bu yüzden adam bir daha geçtiğinde ölenin diğer kolunu da kesmiş ve o kolu da fırlatmış. Bunun üzerine adam, “Kim olursanız olun, bilin ki ben Han’ın Dargo’suyum ve sizden korkmuyorum!” diye bağırmış. Kadın çok sevinmiş, çünkü bu onun kocasının sesiymiş.
Kadın, Dargo’ya cevap olarak, “Ben, senin Güzel’inim, gel ve beni kurtar” diye seslenmiş.
Şaşkın koca ile karısı birbirlerine doğru ilerlemiş ve bunu onların karşılıklı açıklamaları izlemiş.
Karısının eve dönüş gününden emin olmadığı için, adam karısının gelmemesinden endişe etmemiş ve adam o akşamı bir grup arkadaşıyla geçirmiş. Ama onun cesaretiyle ilgili bir soru(n) ortaya çıkmış ve o bunu haklı çıkarmak için, gece yarısı Baş Han’a tek başına gidip ziyaretinin bir hatırasını orada bırakmak için bahse girmiş. Kendisine fırlatılan korkunç kollardan hiç korkmamış, bu hatırayı bırakabileceği güvenli bir yer aramış, zira o bazı haydutların meskenlerini ele geçirdiğini varsaymaktaymış.
Bay Rich, Kürdistan’da seyahat ederken, kendisine hakaret eden bir Türk’ü mızrakla öldüren Bulbassi aşiretinden bir kızla tanışmış. Genç kız Amazon kıyafeti giyinmiş bir erkekmiş ve adeta bir reis gibi davranmaktaymış ve Fazullah Efendi’de, sadık uşağı olarak, tüm seferlerinde ona eşlik edermiş. Bu aşiretin kadınları özellikle dayanıklı ve korkusuzdur. Bu kadınlar bazen eşkıya olarak yola çıkarlar. Öyle ki, kadınların ellerine düşen tüccar veya gezgin gerçekten çok talihsizdir. Zira bu kadınlar, sadece soymakla yetinmezler, soyduklarını kendilerine tekliflerde bulunmaya teşvik ederler ve sonra da bunu yaptıkları için o kişileri çimdikleme, tırmalama ve dikenlerle kırbaçlama gibi canlı hayal güçlerinin önerebileceği her tür hafif işkenceyle cezalandırırlarmış.
Ev ortamında kadına, ebeveynleri, kız kardeşleri ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde en şefkatli, koca karakterinde ise en düşünceli, nazik ve hoşgörülü olan erkekler tarafından eşit muamele yapılır. Bu sonuncu özelliğin ve aynı zamanda yerleşik Kürtlerin genel olarak görgü kurallarının bir örneği olarak sanırım ben aşağıdaki büyüleyici hikayeyi anlatmaktan daha iyisini yapamam.
Paşanın Karısına Verdiği Ders
Bir kere, hatta birden fazla kez, Allah’a dua edelim ki, bizi duyan babalarımıza ve annelerimize rahmeti olsun!
Eskiden Bayezid Paşalarının servetleri yoktu ve bu paşalar yoksulluk sınırındaydılar. Köylerin gelirleri ve genel olarak kazançları, sefere hazır çok sayıda hizmetçi ve askeri bulunan zengin toprak sahipleri olan ilçelerin ayanları ve ağaları tarafından tahsil edilirdi. Paşaların evlerinin günlük erzakları da sırayla ağa tarafından sağlanırdı. Ayanlar ve ağaların eşleri zarif giyinir ve çok pahalı şeyler giyinirlerdi, paşaların eşleri ise çok sade kıyafetler giyerlerdi. Bayram günü ağaların ve ayanların eşleri hanımın (Paşa’nın hanımı) ellerini öpmeye gelirlerdi. Hanım, bu gelenleri kendi ziyaretçilerininkiyle karşılaştırıldığında kendi görünüşünden utanırdı; bu durumdan oldukça rahatsız olur ve çok kötü bir ruh haline bürünürdü.
Paşa akşam haremliğe geldiğinde hanımın çok asık suratlı olduğunu görmüş ve ona, “Ne oldu? Neden bu kadar asık suratlısın?” diye sormuş.
Hanımefendi bu soruya: “Nasıl üzülmeyeyim? Bugün bayram olduğu için ağaların ve ayanların eşleri altınları ve mücevherleriyle beni ziyarete geldiler, hepsi çok şık giyinmişlerdi. Gala elbiseleri ve muhteşem süsleriyle benim elimi öpmeye geldiler! Ben de bir hanımım, benim onları bu zavallı elbiseyle karşılamam utanç verici değil mi? Bu iğrenç bir şey!” şeklinde cevap vermiş.
Paşa, cevap olarak, karısının işgal ettiği yüksek rütbeyle yetinmesini, tuvalet gibi zevklerini başkalarına bırakmasını ve kendi konumundan memnun olması gerektiğini belirtmişi.
Ancak eşi “Bu ağaların eşlerinin hepsinin, sayısız hizmetkarları, senin ise çok mütevazı hizmetkarların var, bu benim değil senin ihtişamın” şeklinde cevap vermiş. Bunun üzerine paşa; “Bütün bu atlılar benim emrimde, bunlar düşmana karşı yürümeye hazır ve bu yüzden, tekrar ediyorum, büyüklük, bir tebaaya ve bir kişiye itaat edecek çok sayıda atlıya sahip olmaktır, altın ve zengin giysilere sahip olmak değildir” şeklinde cevap vermişi.
Ancak kadın bu mantığı bunu kabul etmemiş ve güzel elbiseler, altın ve elmas süsler istemiş.
Paşa “Böyle şeylere sahip olmak için köylere sahip olmak gerekir” demiş ve devamla; “Bazı ağalara el koymalıyım ve onların maaşlarını kurtarmak için halkımdan bazılarını görevden almalıyım; o zaman senin de altının ve güzel giysilerin olur” şeklinde cevap vermiş.
Birkaç gün sonra Paşa gizlice ağalarını ve ayanlarını toplamış, onlara karısının hayalini anlatmış ve gecenin bir yarısı atlarına binmelerini ve dışarı çıkıp müfrezeler halinde şehrin her tarafına yerleşmelerini emretmiş. Ağalar ve ayanlar buna göre üç bin atla bir araya gelmişler, altı filo oluşturmuşlar ve şehrin etrafına yerleşmişer ve paşanın emrini beklemişler. Gün ağarmaya başlayınca hanım, penceresinden şehrin askerler tarafından kuşatıldığını görünce hemen Paşa’yı uyandırmış.
Paşa’nın Hanımı: “Uyumak için zaman değil! Düşman kaleyi kuşattı!” demiş. Paşa, hanımına altınını ve güzel elbiselerini getirmesini ve düşmana teslim ederek onları ayrılmaya ikna etmesini söyleyerek karşılık vermiş. Hanım, düşmanı püskürtmenin böyle bir yolu olmadığını haykırmış ve ne altın ne de zengin elbiseler istediğini, sadece düşmandan kurtulmak istediğini ifade etmiş. Paşa, hanımına korkmamasını söylemiş, çünkü eşleri onu görmeye gelenler arasında bol miktarda atlı ve silahlı adam varmış, hepsi altınla yüklü ve zengin giyimliymiş. “Ama yine de” dedi Paşa, “eğer isterse, onları göndermeye ve ona altın ve eşya alabilmesi için onların maaşlarını vermeye hazır olduklarını” söylemiş. “Allah korusun!” diye bağırmış Paşa’nın hanımı ve devamla “Benim böyle zenginliklerim olmayacak; şu anda sahip olduğum giysileri bile halkımıza ve birliklerimize vermeye hazırım. Büyüklüğün asker ve atlı sayısından kaynaklandığını kabul ediyorum. Çok sayıda zengin tüccar var, ama onlar ne yapabilirler ki? Onlar gerçek büyüklüğü oluşturan şeye sahip değiller” demiş. Paşa dışarı çıkmış ve atlıların çekilip kendi evlerine dağılmaları emrini vermiş. Ama onlar hanımın tuvaleti için biraz ganimet getirmek üzere bir gezi yapmadan bunu kabul etmemişler. Böylece Karadağ’a doğru yola çıkmışlar ve oradan yüz bin kuruş değerinde zengin bir ganimet ile geri dönmüşler ve bu ganimeti Paşa’nın hanımına teklif etmişler. Ancak Paşa’nın karısı bunu kendisi için kabul etmeyi reddetmiş ve sonunda altın ve zengin eşyalar olmadan da idare edilebileceğine, ancak askerler olmadan kişinin gücünü koruyamayacağına ikna olarak ganimeti birliklere teslim etmiş.
Özellikle göçebe kabilelerden olan Kürt kadınları, kabilenin sosyal ve politik işlerine canlı bir ilgi duyarlar ve kabileyle ilgili her şeyi bilirler. Öyle ki, kan davaları, planları ve komploları, ki bu komplolarda gerçekten de onların ruhları sık sık harekete geçer. Irklarının erkekleri kadar girişimci ve yorulmak bilmez olan bu atlı kadınlar, her zaman tetiktedir ve eyerler üzerinden her an atlamaya hazırdırlar; zarif biniciler olmasalar da kendilerini evlerinde hissederler ve macera dolu gezilerinde kocalarına ayak uydurabilirler.
Esasen kabilenin siyasi yaşamına bu katılım, göçebe yaşamının ve ilkel bir toplum olma durumunun bir özelliğidir. Bay Millingen, kadınların kamu işlerine müdahalesine ilişkin kişisel olarak dikkatini çeken şu iki olayı anlatır. Şikiah kabilesiyle bir çatışmadan sonra yenilen Kürtler, yirmi dört savaşçılarını kaybederek kamplarına çekilmişler ve tüm aceleleriyle Van Paşa’sının arabuluculuğunu rica eden bir heyet ve bu kasabadan onlar adına bir tür komisyon göndermişler. Bunlar, Şikiah kampından birkaç mil uzakta, başlarına siyah peçeler takan ve ellerinden geldiğince yüksek sesle ve acıklı bir şekilde çığlık atan güzel kadınlar tarafından karşılanmışlar. Onların canlı kederleri, ‘djadjk’ adı verilen Kürt lezzetinin rüşvetiyle desteklenmiş ve bu da kabile için olumlu bir çözüm getirmede başarılı olmuş ve dolayısıyla kadınların arabuluculuğu sayesinde kabile daha fazla cezadan kurtulmuş. O nedenle, Kürtler genellikle, düzenli ama istenmeyen ziyaretçiler olan vergi tahsildarıyla hesaplaşma işini kadınlara bırakırlar.
Bu görevli bir seferinde, Van’ın kuzeybatısındaki ovalarda yerleşmiş büyük ve zengin bir kabile olan Haydarānlis’in kampına vardığında, reis olan Ali Ağa’nın çadırında kibarca karşılanmış ve siyah kahve ve tütünle ağırlanmıştır. Ali Ağa, bu görevliye koyun vergisi toplamak için farklı çadırlara girmekte serbest olduğunu nazikçe bildirmiş. Ancak çadırlara girdikten sonra, vergi tahsildarı, kendisi bulabildiği her şeyi ele geçirmeye çalışırken, kadınların amacının ondan gizleyebildikleri her şeyi gizlemek olduğunu fark etmiş. Bu şekilde zıtlaşan çıkarlar nedeniyle doğal olarak kısa sürede bir çatışma çıkmış, talihsiz memura küfür yağmuru, ardından sopa ve taşlarla bir saldırı yapılmış ve sonunda kabilenin adamları tarafından tahsildar öfkeli adamların elinden kurtarılmış ve güvenli bir şekilde reisin çadırına götürülmüş. Ali Ağa tahsildara kadınların ona verebilecekleri her şeyi almasını ve hemen Van’a geri dönmesini, başına daha kötü bir şey gelmediği için Allah’a şükretmesini dostça tavsiye etmiş ve sözlerini “Sevgili dostum, sen kadınlara ne yapabilirsin ki? Onlar istediklerini yaparlar. Paranı al ve git” diye sonlandırmıştır.
1854’te savaş merkezine giderken İstanbul’dan Kara (“Kara”) Fatma Hanım adlı bir kadının önderliğinde bir grup Kürt süvari geçti. Gözlerinde parlayan yılmaz ateş dışında, bu kadın savaşçının görünümünde Amazonvari hiçbir şey yoktu; o, sadece biraz buruşmuş yaşlı bir kadın olarak tanımlanıyordu.
Göçebe ve köylü Kürtler arasında eğitime çok az dikkat edilir. Ama Süleymaniye ve diğer merkezlerdeki yerleşik Kürtler, Müslüman hukukunu açıklamak ve kolejlerde ders vermek için kendi uluslarından Mollalar veya İlahiyat Doktorları olduğu için, tamamen eğitimsiz değillerdir. Okuryazar Kürtlerin eşleri ve kızları da en azından edebi bir dil olan Farsçayı okuyup yazmayı öğrenirler, yüzyılın başlarında bazı Mollalar tarafından bu dilde eserlerin yayınlama girişimi olmasına rağmen, hemen hemen bir Kürt edebiyatı olmamıştır. Kürt dilinin, Farsça ve Türkçe ile hiçbir bağlantısı ve ortak yönü yoktur, dahası bu dil kabile sayısı kadar lehçe içerir. Ama sürekli etkileşim, doğal olarak onların dillerine çok sayıda Türkçe ve özellikle Farsça kelime girmesine neden olmuştur. Esasen şiirsel duygu, genellikle teması sosyal veya kabilesel bir olay olan birçok zarif ve dokunaklı şarkı besteleyen Kürt kadınları arasında kendini çok sık bir şekilde gösterir.
Nitekim on bir farklı kabileye mensup ve yedi ila sekiz bin aile arasında değişen Yezidi mezhebi üyelerinin, öğrenmeye karşı güçlü bir önyargı besledikleri söylenir ve o nedenle, Yezidilerin çevrelerindeki insanlar arasındaki cehaletleri atasözü haline gelmiştir. Belki din adamı kastının daha yüksek dereceleri hariç, Yezidi erkekleri sonuç olarak tamamen eğitimsizdirler ve doğal olarak kadınları da benzer şekilde cahil durumdadırlar.
KÜRT KADINLARI: BU KADINLARIN AİLE SEROMONİLERİ/TÖRENLERİ
Kural olarak Kürt kızlarının, kendi kocalarını kendilerinin seçmelerine izin verilir ama flört etme uygulaması da bilinmez değildir. Evlilik konusunda babanın rızası gereklidir, eğer çiftler maddi veya başka nedenlerle baba tarafından evliliğe izin verilmez ise birlikte kaçarlar. Taraflar sıklıkla birbirlerine karşı yabancı oldukları için aileler arasında geleneğe uygunluk yaygındır. Nişan töreni, ikramların servis edildiği bir resepsiyondan oluşur. “Şerbet içmek” ifadesi, Kürtler için bir nişanı kutlamak anlamına gelir. Damadın bu törende bulunması gerekli olmadığı gibi olağan da değildir. O nedenle, damat genellikle yakın bir akrabası ve eğer varsa kardeşi tarafından temsil edilir ve gelin ile ailesine geleneksel hediyeler getirirler.
Kürt düğününde en önemli özellik, kadınların Makedonya ve Bulgaristan köylüleri kadar sevdiği tchopee veya ulusal dansın icra edilmesidir. Evlilik şenlikleri sırasında, birçok kişi davetsiz gelir ve gelenler tchopee’ye katılabilmek için geline küçük hediyeler getirirler. Kürtlerin bu ulusal dansı Yunanlıların horasına çok benzer. Bu dansı yapmak için dansı yapacak olanlar, ellerini yarım daire şeklinde birleştirirler ve vücutlarını ileri geri dengeleyerek önce bir ayakla sonra diğer ayakla zamanı ayarlarlar, onların bu hareketlerine aralıklı olarak seyredenlerin vahşi çığlıkları eşlik eder. Ama bu dans horadan biraz daha az hareketli ve çeşitlidir ve o nedenle, Kürtlerin bu dansı “rüzgarın harekete geçirdiği bir mısır tarlası gibi, tüm dairenin müzikle uyum içinde yumuşak bir şekilde dalgalanan hareketi” olarak tanımlanır. Kürt savaşçısı, performansı sırasında, özellikle de sevgilisiyle dans ederken, yabancıların bulunmadığı küçük toplantılarda geleneksel olan en duygusal ve romantik yüz ifadesini ortaya koyar. Diğer durumlarda, erkekler ve kadınlar ayrı ayrı dans ederler, ancak seyirci kalabalığı ne kadar büyük olursa olsun, kadınlar peçelerini bir kenara bırakırlar. Dans ettikleri müzik çoğunlukla bilwandır, bu kamışla yapılan bir tür flüttür, bunların birkaçı hep birlikte çalınır. Müziğin tonları yumuşak ve hoştur, ancak biraz monotondur, Kürt müziği genel olarak, Türkçenin ve Farsçanın aksine, düzenli modülasyonlarla karakterize edilir. Kürt havaları/şarkıları çoğunlukla ciddi ve melankoliktir ve bu şarkılar vahşi klan üyelerinin göğüslerinde bulmayı bekleyemeyeceğimiz duygulardan esinlenmiş gibi görünür, oysa bu kişilerin isimleri bize sadece şiddet ve yağmayla bağlantılı olarak tanıdık gelir.
Düğünlerde, tchopee, önce erkeklerin, sonra da kadınların dans ettiği, performansçıların röleleri tarafından saatlerce sürdürülür. Bay Rich, bu ulusal rekreasyonda kadınların üstlendiği rolü grafiksel olarak şu şekilde anlatır:
“Müzik tchopee’nin notalarını tekrar çaldı ve yaklaşık otuz kadından oluşan bir sıra, el ele, yavaş ve zarif adımlarla, altın pullarla ve alacalı ipeklerle ışıldayarak ve bir peçe bahanesi bile olmadan ilerler. Bu gerçekten güzel bir görüntüdür ve Doğu’da kadınların, özellikle kadınların, en ufak bir gizlenme etkisi olmadan erkeklerle bu kadar özgürce kaynaştığını hiç görmemiş olan benim için oldukça yeni bir şeydir. Dahası bu Arap kabile kadınlarından bile daha titiz bir şekilde icra edilir.
Kadınlardan oluşan sıra veya düzen, muhafazanın etrafında yavaşça ve dalgalanarak hareket eder, bazen merkeze doğru bir adım atılır, bazen de geri çekilir, ama onlar vücutlarını ve başlarını çok zarif bir şekilde dengelerler. Melodi yumuşak ve yavaştır ve hareketlerinin hiçbiri en ufak bir şekilde ani veya abartılı değildir. Bu gösteri yaklaşık yarım saat sürer. Daha sonra müzik durur ve hanımlar evlerine çekilirler, kadınlar önce baştan ayağa örtünürler, daha sonra bu oldukça gereksiz bir önlem gibi görünür, çünkü dansı izleyen kalabalığın Süleymaniye sokaklarındaki karşılaşmaları muhtemel kalabalığın çok daha üzerindedir.”
Kürtler, nominal olarak Müslüman olduklarından, evlilik sözleşmesi sözlü bir sözleşme şeklinde icra edilir ama bu sözleşme bir imamın huzurunda yapılır. Damat, birkaç akrabası ve arkadaşı eşliğinde, gelinin babasının evine gelir ve şenlikler sona erdikten sonra gelini at sırtında evine götürür. Bazen gelinin yakalanması simüle edilir, ne var ki, gelin gerçekte nişan sırasında gönderilen hediyelerle satın alınmıştır. Müslüman olmalarına rağmen, Kürtler pratik olarak tek eşlidir, boşanmaya izin verilmesine rağmen, bu onların aralarında nadiren olur. Onların geleneksel yemini, “Eğer boşanırsam karımı boşayabilir miyim” vs. şeklindedir, ama onların bu ayrıcalıktan yararlanma konusundaki isteksizlikleri, bu hususu iyi bir şekilde gösterir.
Oysa Yezidi mezhebi çok eşlidir, o nedenle bu mezhep mensuplarının Türkler gibi üç karısı olabilir. Yakın akrabalarla ve ayrıca erkek veya kız kardeşleriyle evlilikler onlar arasında oldukça yaygındır ama bu konuda Müslüman Kürtlerde olduğu gibi boşanmaya itiraz edilmez. Düğünleri kendi inançlarına sahip şeyhler tarafından yapılır, ön hazırlıklar genellikle sözleşme yapan tarafların arkadaşları tarafından halledilir. Tören, din adamının huzurunda çifte bir nimet veren karşılıklı bir kamu açıklamasından oluşur ve damadın şeyhe bir somun ekmek vermesi ve karşılığında gelinle bölüştüğü kutsanmış bir ekmek almasıyla sona erer. Evlilik yeminini ederken, damadın akan suyun içinde durduğu ve bu sayede sözün bağlayıcı doğasını yıkadığı ve dolayısıyla damadın sözünün ihlal edilmesiyle bunun daha az günahlı hale geldiği söylenir. Din adamı düzeninin alt kademeleri olan pîr ve kavwallar için evlilik töreni sıradan insanlar gibi gerçekleştirilir; ama Şeyh Nâzir’in veya din adamının hizmetleri bazen toplumda önemli kişiler tarafından sağlanır.
Kürt cenazeleri, Müslümanların genellikle ölüm karşısındaki sessiz ciddiyetiyle çarpıcı bir tezat oluşturmasına rağmen, oldukça etkileyicidir. Eğer ölen kişi önemli bir kişiyse, cenaze alayında askeri sancaklar taşınır ve bazı yerlerde, örneğin Kermanşah’ta, cesede müzik ve şarkılar eşliğinde mezara kadar eşlik edilir. Cenaze evi terk ettiğinde, erkekler ve kadınlar çılgınca dışarı fırlarlar, çığlıklar ve feryatlar atarak, saçlarını ve giysilerini yırtarlar. Bazıları ellerini göğe kaldırır, diğerleri ise yere eğilir ve başlarına toprak atarlar, bu onların hem sesleriyle hem de jestleriyle kederin terk edildiğini ifade eder.
Yezidilerin cenaze törenleri hem tuhaf hem de oldukça ilginçtir. Bu mezhebin bir üyesinin ölüm noktasında olduğuna inanıldığında, bir kavval (çn: Çok konuşan, geveze), yani çok konuşan biri çağrılır ve ölmekte olan kişinin ağzına bir miktar su dökülür. Kişi eğer bu tören yapılmadan önce ölürse, bedeni mezara taşınana tören kadar ertelenir. Ceset, Müslümanlarda olduğu gibi yanlardan uzatılmaz ve kollar göğsün üzerinde çaprazlanmış şekilde yatırılır. Tabutun içine, ölen kişinin “sorgulayıcılar” ortaya çıktığında kullanması için bir parça ekmek, birkaç madeni para ve bir sopa yerleştirilir, çünkü Müslümanlar gibi Yezidiler de ölüm sonrası din eğitimcilerine inanırlar. Münkir katibi Nekir eşliğinde, onun inancı ve hayatının karakteri hakkında onu sorgulamak için geldiğinde, eğer onun Cennetin eşiğinden geçmeye layık olmadığına karar verirse, ölü adam önce ekmekle, sonra gümüşle kararını değiştirmesi için ona rüşvet vermeye çalışır. Eğer bunlar bir işe yaramazsa, zorlamaya başvurulur ve cennete giden kendi yolunu sopayla kendisi açar.
Ceset evde kaldığı sürece, kavvallar tarafından ilahiler söylenir, kavvallar cesede mezara kadar eşlik ederler ve giderken salladıkları buhurdanlıkları taşırlar. Birkaç ardışık gün boyunca ölenin dostları, her sabah ve akşam ayrı gruplar halinde, erkekler ve kadınlar olmak üzere ölen kişinin mezarını ziyaret ederler; kadınlar ve erkekler ağlarlar ve ağıt yakarlar, yine kadınlar sessizce oturup buhur yakarlar.
Yezid’in sembollerinden biri su olduğundan, Yaşam Veren İlke, bunun ölmekte olanın ağzına dökülmesi muhtemelen ölümden sonra canlılık veya bir şekilde metenpsikoz (çn: Ruhun bedenin ölümünden sonra başka bedene geçmesi) anlamına gelir veya onlar bunu amaçlamış olabilirler; esasen bu doktrinin Yezidiler tarafından benimsendiğine inanılmaktadır.
Kürt kadınlarının yas belirtisi olarak kıyafetlerinde yaptıkları tek değişiklik, genellikle dışarıda giyilen siyah duvağın değiştirilmesidir.
KÜRT KADINLARI: BU KADINLARIN İNANÇLARI
Müslüman inançları genellikle Osmanlı kadınlarıyla ilgili olarak tanımlanacağından, ben burada bunları tartışmayacağım, sadece Kürtlerin Peygamber’e karşı çok kayıtsız bir takipçisi olarak ün saldıklarını söylemekle yetineceğim. Gerçekte de “Kürdistan’dan bir evliya çıkmaz” sözü yaygın bir sözdür. Kürtler ibadetlerini yerine getirirken dikkatsiz bir düzen içindedirler, nitekim Kürtler Ramazan’da kutsal oruçlarını Osmanlı komşuları kadar ayrıştırılmadan tutarlar. Örneğin, gün doğumu ile gün bitimi arasında sigarayı bırakmaktan kaçınmaya karşı çıkarlar ve öğle vakti nargile içerirler. Onlar Allah’ın “Tütünü yasaklamadığını” savunurlar; Allah hiç duymadığı bir şeyi neden yasaklasın ki ve ayrıca duman nedir ki diye düşünürler. Onların camilerinde kendi ırklarından olan imamlar hizmet ederler, Onlara Müslüman hukukunu Kürt Mollalar ve Kürt okul müdürleri ders olarak anlatırlar. Ancak bu sisteme rağmen, ilahiyatçılar, açıkgözlülük ünleri nedeniyle, bir sınıf olarak, kardeş Kürtler arasında pek sevilmezler. Ama ikincilere göre, onlar “Peygamber”dir, gerçekten de hicvin kalıcı bir nesnesi ve bu teknik eksiklikleri, özellikle aşağıdakilerin örnek teşkil edebilecekleri sonsuz mizah hikayelerinin içeriğini oluşturur:
Açgözlü Molla
Bir zamanlar bir Molla ve iki eğitimsiz kişi birlikte seyahat ederlerken bir nehre gelirler. Hepsi de yüz yüze geçiş için soyunmuşlardır ama Molla önde gitmektedir. Molla, suya girer girmez, yardımına koşan tepeleme dolu dört küçük testi görür. İlkine ulaşır ama dişleriyle devam eder, sağ elini uzatarak bir diğerini yakalar ve üçüncüyü sol eliyle tutmayı ve böylece kendisi için üç test yapmayı başarır. Geriye sadece bir tane kalır, onu da arkadaşları alır. Ama ganimetin dörtte üçüyle yetinmez ve diğerlerine de “Allah’a yemin ederim ki, o küpte de benim payım olacak!” diye seslenir.
Mollanın Sözüne İnanılır
Derler ki, bir zamanlar Kürdistan’da Bazid adında bir Molla varmış, vaazları ve öğütleriyle Kürtleri çok iyi eğitirmiş. Bir gün camide vaaz verirken vaazında şöyle demiş: “Ey Müslümanlar, iki elbiseye sahip olan her biriniz, Allah rızası için bunlardan birini fakirlere versin; iki ekmeği olan her biriniz, Allah yolunda yürümek istiyorsa eğer, birini fakirlere versin.”
Mollanın karısı o sırada caminin önünden geçiyormuş ve kocasının sözlerini duyunca geri dönüp evine gitmiş. Mollanın iki yedek elbisesi varmış, biri yıkanmaya giden elbise, diğeri de kendisinin giydiği elbise. Karısı yedekte olanı fakirlere vermiş ve aynı zamanda onlara ekmek erzakının da yarısını dağıtmış. Molla akşam eve geldiğinde karısına, “Elbiselerim kirli, diğerlerini getir de değiştireyim” demiş.
Karısı “Ama bugün ben senin yedek elbiseni bir fakire verdim ve evdeki ekmeğimizin yarısını da fakirlere dağıttım” demiş
Molla çok öfkelenmiş ve karısına, “Neden elbiselerimi ve ekmeğimi verdin?” diye sormuş.
Karısı “Çünkü bugün sen camideyken, Tanrı yolunda yürümek için herkesin fazla mallarını fakirlerle paylaşmasını öğütledin ve ben de kullanmadıklarımızı dilencilere verdim” demiş.
Bu sözler üzerine Molla çok öfkelenmiş ve şöyle haykırmış: “Kadın, benim öğütlerim cemaat içindi, kendim için değildi. Eğer insanlara böyle vaaz veriyorsam, bu onlar bana fazladan elbiselerini ve ekmeklerini versinler diyedir. Yedek elbiselerimi ve çocuklarımın ekmeğini vermeyi düşünmemelisin. Ben insanlara kendi çıkarım için vaaz veriyorum ama sen benim kazancımla onlara verdiğim öğütleri yerine getiriyorsun.”
Kürtler de aynı konuyla ilgili olarak şu alegorik hikayeyi aktarırlar:
Peygamber ve Melek
Peygambere salat ve selam olsun! Cennete yükseldiğinde, baş melek Cebrail ona göklerin bütün harikalarını göstermek için eşlik eder. Peygamber omuzlarında kocaman bir davul taşıyan ve elinde uzun bir davul çubuğu tutan, heybetli bir duruşla duran görkemli yapılı bir melek görür. Peygamber, ona kim olduğunu ve ne iş yaptığını sorar. Melek: “Ey Allah’ın elçisi, benim görevim, bir Molla olarak bir iyilik veya sadaka verdiğimde, bir dilenciye kırılmış bir yemek bile olsa, davul çalmak ve böylece göklerin bütün meleklerine ilahiyatçının iyiliğini veya sadakasını duyurmaktır” cevabını vermiş.
Bunun üzerine Peygamber meleğe, “Bu görevi üstlendiğinden beri kaç kez davul çaldın?” diye sormuş.
Melek “Hala bekliyorum ve bu saate kadar bir kez bile davul çalmadım” cevabını vermiş.
Peki, bu her zaman böyle mi olacak? Allah bilir. Tüm dinlerin din adamları çoğunlukla çok az iyilik veya hayırseverlik eylemi gerçekleştirirler, halktan sadaka ve yardım isterler ama kendileri fakirlere hiçbir şey vermezler.
Farsların mensup olduğu Şii mezhebinin doktrinleriyle sıkı sıkıya iç içe geçmiş olan bu belirsiz mistisizm, Kürt dağlıları için, Sünni veya “Ortodoks” Osmanlıların benimsediği ilkelerin baskın fikri olan mutlak ve kişisel bir Allah’ın Sami anlayışından daha büyük bir çekiciliğe sahip gibi görünür. İslam’ın mistiklerini oluşturan Derviş Tarikatları, sonuç olarak, Kürtler arasında son derece popülerdir ve kadınların Şeyhlere veya pirlere ister canlı ister ölü olsunlar, duydukları saygıyı ve mümkünse Türk kadınlarının onlar için besledikleri saygıyı aşılarlar. Zira, Kürtler İslam’ın dogmalarına karşı kayıtsız da olsalar, tüm yaylalılar gibi, aşırı derecede batıl inançlıdırlar ve Derviş Şeyhlerinin iddia ettiği tüm okült ve ruhsal güçlere sıkı sıkıya inanırlar.
Kürtlerin en büyük saygıyı gösterdiği evliya, Hz. Muhammed’in kendisi olmasa bile, Ghilan’lı Abdulkadir’e eşit gördükleri ve Hazreti Mevlana “Rabbimiz Peygamber” unvanından başka bir unvanla anılmayı küfür saydıkları Süleymaniyeli Halid’dir. Vatandaşlarının hadis adıyla onurlandırdığı bu Kürt piri, üyelerinin derin mistik dindarlığıyla ünlü ve Müslüman dünyasında seçkin birçok evliya yetiştirmiş “tefekkürlü” bir tarikat olan Nakşibendi Dervişleri mensubudur. Nitekim Kürt kadınları, her türlü fiziksel veya ahlaki rahatsızlığın tedavisi için ölülerin mezarlarına veya yaşayanların tekkeleri ile Dervişlerine başvururlar.
Bir çocuk hastalandığında, endişeli annesi onu ulaşabileceği en seçkin Şeyhe götürür, o da onu elleriyle değil, ayaklarıyla, kutsal nefesini üfleyerek veya küçük boynuna kutsal bir tılsım asarak iyileştirir. İlk adı geçen çare kulağa ürkütücü gelebilir, ancak kişisel gözlemlerimden emin olabileceğim üzere bu gerçekten uygulanır. Bebek sırt üstü yatırılır ve Şeyh, ellerini iki yanında duran iki müridinin omuzlarına ve ayaklarını koyar ve tüm ağırlığını birkaç saniye boyunca çocuğun vücuduna verir. Dervişler ayrıca rüyaları yorumlarlar, geleceği okurlar ve müşterilerinin ihtiyaç duyabileceği her türlü gizli bilgiyi sağlarlar. Ermeni takvimine ait bazı Hıristiyan azizler de Kürt aşiretleri tarafından büyük saygı görürler. Bunlardan belki de en sık yardımı aranan kişi Surp Serkis veya Aziz Sergius’tur. Kürt savaşçılar, bir sefere çıkmak üzereyken onun mezarına giderler ve orada bir koç kurban ederek ve mumlar yakarak onun iyiliğini ve korumasını sağlamaya çalışırlar.
Deniz ve kara tanrısı olarak çift karakteriyle Hızır-İlyas’ın garip ve yaygın Doğu miti, Kürtler arasında oldukça yaygındır. Onlar için karada Hızır, denizde ise İlyas’tır ve bunlar onlar tarafından bir tür koruyucu melek olarak anılırlar.
Kürtlerin, diğer ırklardan komşularıyla birlikte, dolaylı olarak var olduğuna inandıkları cinler ve diğer büyülü varlıkların yanı sıra, şeyhler adı verilen başka bir tuhaf ziyaretçi sınıfı, bu dağ insanlarının huşu ve korkusunu uyandırır. Bunlar, şehitlerin, yani İslam için savaşırken ölen ve Derviş Şeyhlerinin mezarları gibi mezarlarında mucizeler yaratıldığına inanılan Müslümanların hayaletleridir. Hayalet demeyeceğim, çünkü bunlar da tüm Doğu hortlakları gibi, bedenlerinde yükselirler. Mezarlarından kalktıklarında ve ölümlülere göründüklerinde, ki bunu onların bazen kalabalıklar halinde yaptıkları söylenir, bu önemli bir olayın yaklaştığının işareti olarak görülür. Kürtler de onlara kendi alışkanlıklarına benzer alışkanlıklar atfederler ve onları kendileri gibi bir tür göçebe şeklinde dalgalanan nüfus olarak görürler. Daha önce Müslüman Kürtlerinkinden farklı evlilik ve cenaze törenleri uyguladıklarını belirttiğim Yezidiler veya “Şeytana Tapanların” bazıları göçebe, bazıları ise yerleşik olmak üzere sekiz veya dokuz ayrı kabileden oluşur. Bunların Müslümanlar tarafından lanetlenmeleri, mezhebin sözde kurucusunun, Peygamberin torunları ve İslam’ın şehitleri olan Hasan ve Hüseyin’i öldüren Yezid ile özdeşleştirilmesine yol açmıştır. Ancak onlar bu adı, şüphesiz yedinci yüzyıldan çok önce almışlardır; Yezid, antik Persler tarafından Yüce Varlık’a uygulanan unvanlardan biridir. Başlıca tapınaklarının nominal olarak adandığı efsanevi bir aziz olan Şeyh Adi’nin adı, Bay Badger tarafından, İbranice Adh veya Ad’dan, yani Adonai, yani Rab’bin ilk iki harfinden türetilmiştir. Ancak bu şüpheli görünmektedir. Böylece Şeyh Adi, Yezidilerle birlikte, Şeytan olan Kötü İlkenin aksine İyi İlkeyi temsil eder. Yezidiler birincisinin, onun adını anmaya veya ona tapmaya neredeyse hiç gerek kalmayacak kadar sonsuz derecede iyi ve yardımsever olduğunu söylerler; öte yandan, Kötü İlke, mizacında o kadar kötücüldür ki sürekli yatıştırılmaya ihtiyaç duyar. Bu nedenle o korkunun sevgi değil, Şeytan kültünün nedenidir ve onun onuruna yapılan hizmetler, bir ayin olmaktan daha ziyade her zaman uzlaşmacı bir karakterdedir. Gerçekten de onların, ondan duydukları korku o kadar büyüktür ki, Yezidiler lanet ima eden veya adına benzer bir sese sahip herhangi bir kelime kullanmaktan kaçınırlar. Onun etkisine karşı bir panzehir olarak kullanılan tılsım, aynı zamanda yatıştırıcı bir anlama da sahiptir. Bu, rengi nedeniyle kurbanın sembolü olarak seçilen yabani kırmızısı anemondur. Bu kişinin üzerinde çokça veya bir demet halinde taşınır ve festivallerde kapılar tamamen bu güzel çiçekten oluşan çelenklerle süslenir.
Övgü, Kötü İlkenin uzlaştırılabileceği yollardan biridir ve en yaygın olarak anıldığı isim olan Melek Taoos, “Tavus Kralı” veya “Tavus kuşu kadar güzel Melek” anlamına gelir. Ayrıca bu “Arıların Prensi” olarak da anılır.
Melek Taoos’un pirinçten yapılmış kuşlar şeklinde sembolik temsilleri, Yezidilerin yaşadığı bölgelerde periyodik olarak taşınır. Kutsal kuşun taşıyıcısından önce iki pir veya şeyh, buhurdanları taşır ve adanmışlar ellerini ve yüzlerini dumana bırakırlar. Bu “Sancak” bir köye veya kampa girdiğinde, en yüksek teklifi veren kişi onu evinde ağırlama onuruna sahip olur ve iki gün boyunca orada kalır ve bu süre zarfında tüm laik şenlikler askıya alınır. Bu sembol, şişkin göğüslü, küçük başlı ve geniş kuyruklu bir horoza benzer; bunun gövdesi dolgundur, kuyruğu düz ve yivlidir ve gagasının altında bir gerdan gibi çıkıntı vardır. Bu, bir tür şamdanın tepesine sabitlenmiştir ve altında, bu standı çevreleyen, her biri yedi fitili olan iki yağ haznesi vardır. Bunun tamamı pirinçtendir ve bu kolayca parçalanabilecek şekilde yapılmıştır. Aynı isimli bir misyonerin karısı olan Bayan Badger’in, Yezidiler arasında kaldığı süre boyunca Melek Taoos’un bulunduğu odaya girmesine ve onu istediği zaman incelemesine izin verilmiştir. Heykelin yanındaki kürsüde, içeriği hastalara ve sıkıntılılara bir çare olarak dağıtılan bakır bir sürahi su durur. Yezidilerin dünyevi reisi Hüseyin Bey, çeşitli şeyhler, pírler ve kavwallar ile sancağa yaptıkları katkılar karşılığında Hıristiyanlara, Müslümanlara ve Yezidilere verilen faydaları öven ve hazır bulunanları örnek almaya davet eden bir fakirdir. Bu küstah horozlardan yedisi, seyahat planlarını belirleyen Şeyh Nāzir’in gözetimi altında Yezidi bölgelerine taşınır; esasen yedi Yezidilerin kutsal sayısıdır.
Yezidilerin dini uygulamalarının birçoğu Zerdüştlüğün veya Asya’da Keldani bilimi ve Asur’un kolları tarafından yayılan Sabalıların bağlantılı inancının bir kalıntısı gibi görünmektedir. Ama Yezidiler Kürt olduğu ve Giriş’te belirtildiği gibi Kürtler muhtemelen Keldanilerin temsilcileri olduğu için, Yezidilerin de öyle olmaları gerekir. Ateş ve güneş, onlar için İyi İlke olan Yezid’in sembolleridir; dolayısıyla Yezidiler ateşe asla tükürmezler veya herhangi bir pislik atmazlar, ellerini ve yüzlerini sanki bunları arındırmak istercesine alevlere sürerler. Yezidilerin din adamı kastı, güneşin doğuşu ve batışı sırasında yere eğilerek ve yeri öperek veya daha doğrusu yerdeki bir taşı öperek düzenli olarak güneşe tapar ve sonra bunu her zaman yakındaki bir başkasının üzerine koyar. Ancak laikler, güneşe bu saygıyı sadece festivallerde veya hac ziyaretlerinde gösterirler. Gün batımında her Shak veya kutsal mezarın girişinde ve her çeşmenin yakınında lambalar yakılır, çünkü onlara göre su aynı zamanda İyi İlkenin sembolüdür. Balıklar da kutsal sayılır ve Yezidi nüfusunun sadece en alt sınıfı suların ürünlerini yerler. Vaftiz adını verdikleri ayin de sıklıkla tekrarlanır ve bu onların inançlarının festivallerine ve törenlerine katılmadan önce bu kutsal akarsularda ve çeşmelerde bir tür pagan abdesti gibi görünür.
Yezidiler maviye büyük saygı gösterirler ve giysilerini veya mobilyalarını asla bu renge boyamazlar. Lahana ve marul gibi sebzelerin yiyecek olarak kullanılması da onlar arasında kesinlikle yasaktır. Müslümanlar gibi İsa’ya (İsa) büyük saygı duyarlar ve şarabı O’nun kanının sembolü olarak görürler. İçerken, içindekileri dökmemek için her zaman bardağı iki elleriyle tutarlar ve eğer yere bir damla düşerse onların bunu dudaklarıyla emip karıştığı tozu yuttukları söylenir. Yezidiler ve Kürt mezheplerinin, aslında, genel olarak, Müslümanlara olduğundan daha az Hıristiyan düşmanı oldukları söylenir ve onların hiçbir zaman bir Ermeni kilisesine girmeseler de bir kilisenin önünden geçerken sık sık durup bir dua veya yakarışta bulundukları iddia edilir.
Bu “kâfirler” tarafından da ilginç bir itiraf ve tövbe biçimi uygulanır. On adam bir tür kardeşlik kurar ve aralarından birini kura ile günah keçisi olarak seçer. Eğer içlerinden biri büyük bir günah işlerse, bunu bu vekile itiraf eder ve o da dua, oruç ve çile çekerek günahını dolaylı olarak kefaret ederek öder. Bu hizmeti karşılığında, onun için tüm dünyevi görevlerini yerine getiren, koyunlarını otlatan ve ailesini geçindiren geri kalanlar tarafından desteklenir.
Yezidilerin din adamları tarikatı çok kalabalıktır ve bunlar birbirleriyle evlenmeyen kastlara ayrılmıştır, o nedenle, bu kastlar kalıcı olarak ayrı tutulurlar. Şeyh Nasır veya Baş Rahip makamı aile için kalıtsaldır ve bu görev genellikle en büyük oğula kadar iner. Bu hiyerofant’ın (çn: Antik Yunanda bir tür üst düzey rahip ve antik Yunan ezoterik tradisyonunda üst düzey üstadı tanımlayan kelime), Derviş Şeyhleri gibi, doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanılır ve onun becerisine sadece kendi takipçileri tarafından değil, Müslümanlar tarafından da hem insanların hem de hayvanların inatçı hastalıklarının tedavisi, bir yolculuğun veya girişimin başarısının sağlanması ve diğer birçok durumda başvurulur. Bu kutsal adamın gerçekleştirdiği harika tedavilerden biri, daha önce sadece yerli Mollalara ve hekimlere (doktorlar) değil, aynı zamanda bir “Frank” cerraha da danışmış olan bir Müslümanla evli bir Yezidi kadının şahsına aittir.
Hikayeye göre, Şeyh, kocasına bir koyun kurban etmesini ve kanını kadının alnına serpmesini emreder. Sonra göğsünü Şeyh Adi tapınağından getirdiği acı bir kil tabakasıyla kaplar, sol bileğine bir ip bağlar ve onu yedi gün boyunca yalnız bırakır, bu süre boyunca onu sadece kendi elleriyle yaptığı özel bir ekmekle besler. Ortodoks yöntemler başarısız olduğunda, bu sapkın tedavinin başarısı karşısında şaşkına dönen koca, sorunun çözümü için Mollasına başvurur ve Mollası da ona, “Kirli olanın kirli olanı dışarı atması doğal değil midir?” diye cevap verir.
Yezidilerin kutsal kitapları yok gibi görünmektedir, o nedenle, onların ibadetlerinin büyük kısmını oluşturan ilahiler nesilden nesile sözlü olarak aktarılır. Bu, Kuran’ın “kitap ehli” olmayanların, yani yazılı vahiyleri bulunmayanların aşağılanmalarının ve zulüm için uygun kişiler olduğunu öğrettiği Müslümanlar tarafından kendilerine karşı gösterilen düşmanlığın başlıca nedenidir. Özellikle ulema sınıfının kendilerine karşı gösterdikleri düşmanlık, bazen öyle misillemelere yol açmıştır ki, ilahiyatçılar hiçbir zaman aşağıdaki hikâyedeki Molla kadar mucizevi bir şekilde yakalanmaktan ve ölümden kurtulamamışlardır.
Bir gün Kulpi Molla Mehmed sırtında bir çanta dolusu kitapla, yanında kılıcı ve kalkanıyla, derslerini o şehirde vermek üzere tek başına Bayezid’e doğru yola çıkar. Abagha ovasını geçerken ve kayaların yakınındayken, orada yolcuları gözetleyen sekiz Yezid atlısı onu durdurur, yakalar, bağlar ve her şeyini soyar ve sonra onu öldürmek için saklandıkları yere götürür. Yezid rahip (pir) kılıcını çeker ve Molla Mehmed’in başının üstüne tutarak ona şöyle der: “Hadi şimdi, Muhammed’in dinini terk et ve bir Yezidi ol; eğer yapmazsan, öleceksin!”
Molla buna şu cevabı verir, “Allah beni böyle bir şeyden korusun! Eğer beni öldüreceksen, beni öldür; bu Allah’ın isteğidir ve ben buna razıyım.”
Sonra Yezidi pir ona der ki, “Eğer inancın doğruysa, Muhammed’in gelsin ve seni ölümden kurtarsın!”
Molla buna şu cevap verdi, “Muhammed benim bu durumda olduğumu bilmiyor.”
Sonra Yezidi ona der ki, “Muhammed’ini çağır; belki gelip seni o elimden kurtarır”
Yezidi pirin zavallı Molla ile alay ettiğini söylemeye sanırım gerek yoktur. Zira Yezid, Molla’ya “Seni öldürmeden önce, yüksek sesle, Muhammed’in adını üç kez söyle!” demiştir.
Böylece çaresizlik içindeki Molla, gür bir sesle Peygamber’in adını üç kez haykırır ve “Ya Muhammed! Ya Muhammed! Ya Muhammed!” der.
O sırada, o, Haydarānli kabilesinden Muhammed adında bir adamın, yirmi kişilik bir atlı ordusuyla geçtiğini görür. Bu çığlığı duyduklarında, atlılar atlarını kayalara doğru sürerler ve sekiz Yezidi haydut ve esirlerinin bulunduğu ine doğru gelirler. Yezidiler, atların nal seslerini duyup aniden birkaç atlının belirdiğini görünce kaçarlar. Haydarānliler onları takip ederler ve dördünü yakalayıp anında öldürürler. Diğer dördü ise kaçmayı başarır. Molla Mehmed’i böylece kurtardıktan sonra, ellerini ve ayaklarını çözerler ve sonra ona bu duruma nasıl geldiğini sorarlar. Molla, kurtarıcılarına başına gelenlerin tüm ayrıntılarını anlattığında, aldıkları atlardan birini ona verirler ve onu serbest bırakırlar. Bu durum onun macerasının çok konuşulduğu Bayezid’e güvenli bir şekilde ulaştırılır.
Yezidiler, Müslümanlar gibi, Hicret’ten itibaren tarihlenen Müslüman Takvimi’ni kullanırlar. Ancak, Yeni Yıl bayramını her zaman Pazar günü olan Çarşamba günü kutlarlar, ama Yezidiler Müslüman komşularını yatıştırmak için Cuma gününü de tatil olarak tutuyorlarmış gibi yaparlar. Oruç tutmak genel olarak onların ilkelerine aykırı olsa da şüphesiz aynı amaçla her yılın Aralık ayında üç gün oruç tutarlar.
Şeyh Adi’nin Yezidi tapınağı, yapı ve süsleme açısından o kadar çok özellik sunar ki, bu konuda kısa bir açıklama yapmak ilgi çekici olabilir. Rabban, Hürmüz’ün yaklaşık yirmi mil güneydoğusunda, bir dağ vadisinde ve oldukça güzel bir konumdadır, doğuya ve batıya doğru inşa edilmiştir ve dış duvarlarında “Süleyman’ın mührü” gibi güller, asalar, baltalar, yedi kollu asalar, aslanlar, yılanlar ve çeşitli diğer hayvanlar gibi çok sayıda heykelsi sembol bulunur. Tapınağın zemininin altından bir su deresi ve bu dere avludaki kare bir havuza ve ana salondaki bir başka havuza akar, ikincisinin her köşesinde oraya yıkanmaya gelenlerin konaklaması için bir koltuk bulunur. Tapınakta Şeyh Adi ve diğer iki Yezidi azizine ait olduğu söylenen üç mezar vardır; bu mezarların üzerindeki çatıda üç yüksek konik kubbe veya daha doğrusu kule yükselir. Bu mezarlar muhtemelen sadece anıt mezarlardır, bu mezhebin azizlere tapınmasının Müslüman düşmanlarını yatıştırmak için uydurulmuş bir kurgu olduğuna inanılmaktadır. Ana türbenin yakınındaki bir mahzenden, hacılar tarafından taşınan ve hiç şüphesiz seçkin Derviş azizlerinin türbelerinde gözlemlenen benzer bir uygulamayı taklit ederek tılsım veya muska olarak kullanılan bir tür kil kazılmıştır. Neredeyse her Yezidi köyünde, büyük Şeyhlerin mezarları olduğu söylenen bir veya daha fazla Şak veya türbe bulunur, bunların hepsi küçük kare bir kaide, alçak bir kapı ve yüksek, konik, yivli bir çatıdan oluşur. Kadınlar ve erkekler Şeyh Adi tapınağında görev yaparlar; kadınlar beyaz yünlü kumaştan cüppeler giyerler ve beyaz sarıklar takarlar. Bu kutsal tapınağa yılda iki kez hac ziyaretleri yapılır, burada müritler koruluklarda ve sokaklarda kamp kurarlar ve dini ayinlerini büyük bir sevinç ve şenlikle kutlarlar. Kadınlar en gösterişli ve zengin elbiseleriyle, boyunları ve başları gümüş sikkelerden oluşan iplerle asılı, sarıklarında kırmızı bir tüy veya gül ya da anemon çiçeği demetiyle, bazen iki yüz kişiye ulaşan halkalar halinde erkeklerle dans ederler. Genç kızlar bayramlarını en iyi şekilde değerlendirirler, hayranları veya nişanlı sevgilileriyle gönüllerince dans ederler.
Birkaç thàifé’den oluşan büyük Kürt kabilesi Doudjiks, Kızılbaş adı verilen başka bir sapkın tarikat oluşturur. Bu kabile ilk halife olan Ali’yi kişileştirilmiş Tanrı olarak görür ve böylece ona, tıpkı Pers’in Ali İlahileri gibi, İslam Peygamberinden çok daha yüksek bir konum atfederler. Ali’yi İlahiyatın insan formundaki son tezahürü olarak gören Baliki adı verilen mezhepçilerin üçüncü bir tanımı daha vardır. Müslümanlar arasında daha mistik olanlar, dünyanın yaratılışından bu yana beliren tüm büyük Peygamberlerin -Adem, İbrahim, Musa, İlyas, İsa ve Muhammed- İlahi Ruh’un ardışık enkarnasyonları ve İslam’ın kurucusunun, sonuncusu olduğu için onun en büyük olduğunu savunurlar. Ancak Balikiler Muhammed’i tamamen görmezden gelirler. Onların sözlerine göre, “O (İlahiyat) Kendini bin şekilde göstermiştir ama onların çoğu şüphe içindedir zira o eğer bir şekilde kendisini gösterseydi, çoğu ona inanırdı.” Bu mezhebin üyeleri savaşçı ve asi oldukları için, Amerikalı misyonerler arasında çok başarılı olmuşlardır. Gerçekten de Yeni Dünya’dan gelen bu bir avuç adamın etkisi o kadar büyük olmuştur ki, Türklerin hiçbir zaman tam olarak boyun eğdiremediği onların en çalkantılılardan bazıları silahlarını bırakmaya ve isyan, soygun ve cinayet ticaretini bırakma konusunda ikna olmuşlardır.”