“Dostlara Adil Davranılır, Düşmana Kanun Uygulanır” 

DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI, HUKUK, AHLAK VE ETİK ÜZERİNE!

Thebai’de krallığı paylaşamayan Antigone’nun kardeşleri Eteokles ile Polyneikes birbirleriyle girdikleri savaş sonunda ölürler. Bu aşamada tahta çıkan Kreon, Eteokles’in yurdunu savunurken öldüğünü, o nedenle kahraman olduğunu ilan ederek onun için görkemli bir cenaze töreni hazırlar. Polyneikes’in ise yabancılarla işbirliği yaparak yurduna saldırdığını, o nedenle hain olduğunu, gömülmeyeceğini, mezarsız kalacağını, bu suretle kurda kuşa yem olacağını, onu kim gömmeye kalkışacak olur ise ölümle cezalandırılacağını buyurur.

Antigone Kreon’un bu emrine karşı çıkar ve kardeşi Polyneikes’i gömer. Bu eylemi sonrasında Antigone suçlu sıfatıyla kral Kreon’un huzuruna getirilir ve aşağıdaki sorgulama başlar:

Kreon: Neden emrime karşı geldin? Emrimin ne olduğunu bilmiyor muydun?

Antigone: Biliyordum. Nasıl bilmem? Herkese ilan edildi.

Kreon: Demek buna rağmen benim emrime karşı koymaya cesaret ettin.

Antigone: Bana emir veren Zeus değildi. Hades’te hüküm süren Dike de biz fanilere böyle bir emir vermemiştir. Senin emirlerinde, insan sözlerini Tanrıların yazılmamış, değişmez kanunlarından daha üstün yapacak bir kudret bulunduğunu zannetmiyorum. Çünkü bu kanunlar dün ve bugün yaşamıyorlar, bunlar ezelden beri hep vardırlar ve ne zamandan beri var olduklarını da bilen yoktur.

Kreon: Thebai’liler arasında bunu böyle düşünen yalnız sensin.

Antigone: Herkes böyle düşünüyor, fakat korkudan konuşamıyorlar.

Kreon: Herkesten ayrı düşündüğün için utanmıyor musun?

Antigone: Öz kardeşime saygı göstermekte utanılacak ne var?

Kreon: Onunla dövüşüp ölen de kardeşin değil miydi?

Antigone: Öz kardeşimdi.

Kreon: Diğerine gösterdiğin ilgiden dolayı günah işlemiyor musun?

Antigone: Mezarında yatan ölü hükmünü böyle vermeyecektir.

Kreon: Ama sen bir günahkara karşı aynı ilgiyi gösteriyorsun.

Antigone: O bir köle değildi.

Kreon: Birinin koruduğu bu ülkeyi diğeri harap ediyordu.

Antigone: Olsun. Hades her ikisine de aynı mezar hakkını tanır.

Kreon: Ama orada iyi insan kötü insanla aynı muameleyi görmek istemez.

Antigone: Ölüm diyarında böyle bir kural olduğunu bana kim söyleyebilir?

Kreon: Düşmanımız bizim için asla, hatta ölümünden sonra dahi dost değildir.

Antigone: Ben dünyaya kini değil, sevgiyi paylaşmaya geldim.

Bu satırlar, okuyanlarınızın çok iyi bildiği veya anımsayacağı üzere Sophokles’in, ‘Antigone’ isimli eserinden bir bölüm. Antigone ile yazmaya başlamamın nedeni, Antigone’un hukukun oluşturulmasında ve uygulanmasında, ahlak, etik ve doğal hakların anlamını, işlevini ve önemini ortaya koyan iyi bir örnek olmasıdır.

Sivil itaatsizliğin tarihin yazımladığı belki de ilk örneği olan Antigone’da birbiriyle çatışan iki ayrı hukuk vardır. Bir yanda Antigone’un dayandığı doğal hukuk, yani bugün bizim insan hakları dediğimiz, kaynağını etikten, ahlaktan, vicdandan alan, evrensel değerlerle daha çok örtüşen hukuk, diğer yanda Kreon’un dayandığı ve temsil ettiği egemenin hukuku, yani hikmet-i hükümet.

Peki hukuk nedir ve nasıl doğmuştur? Tarihçi Hukuk Okulu’nun iddia ettiği gibi hukuku, halkın ruhu, milletin vicdanı mı doğurmuştur? Yoksa hukuk Sosyolojik Hukuk Okulları’nın ileri sürdüğü üzere toplum hayatının bir ürünü müdür? Ya da pozitivistlerin savunduğu gibi aklın merkeze konulması sonucu ortaya çıkan bir sonuç mudur? Veya Locke’un sözleşme kuramında ileri sürdüğü şey midir, yani bir güven ve özgürlük değiş tokuşu mudur? Ve nihayet formalist kuramlar bağlamında hukuk en güçlü olanın iradesi midir?

Amacım bu soruların yanıtını aramak, bu yanıtı ararken kimi felsefi tartışmaların içine girmek değil elbette. Amacım sadece ve geçmişteki bütün zamanlarda ve hemen her toplumda ister egemenin iradesinin ürünü olsun, ister halkın ruhundan doğmuş bulunsun, ister ise toplumun, toplumsal olayların ürünü olsun, bir hikmet-i hükümetin ve onun bir hukukunun olduğuna işaret etmektir.

Geçmiş zamanlarda dış etkilere, evrensel kimi değerlere sıkıca kapalı, son derece yerel ve otantik olan egemenin hukuku artık günümüzde pek öyle değil. Öyle değil, zira artık bir tek egemen yok. Yerel egemen veya egemenlerin yanı sıra küresel egemen veya egemenler ile onların hukuku var. Öyle olduğu için ‘bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk’ günümüzde sadece yerel değil, aynı zamanda küresel bir olgudur. Hukuku küreselleştiren en önemli etken ise, kendisi küresel bir kuram, kavram ve değer olan insan haklarının varlığıdır. Onun için günümüzde Antigone’lar yalnız olmadığı gibi, Kreon’lar da yalnız ve eksik değildirler.

Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik, katılımcı, şeffaf, hesap verebilir, hesap sorulabilir yönetimlerin kurulmasına tanıklık etmiştir. O nedenle ve bu gelişim ile değişimlere bağlı olarak demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte sadece egemen söylemin değil, günlük hayatımızın da önemli ve vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik, adalet gibi temel ontolojik ve ahlaki değerlerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.

Yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, ‘insanın, insan olarak sahip olduğu ve doğarken beraberinde getirdiği onurdan’ kaynaklanır. O nedenle yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen değeri haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen tehditlerine karşı insan onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilmiş olan en değerli, en vazgeçilmez haklar toplamıdır.

İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, hak temelli toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle, bu talepleri en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar ve Filistin’de Filistin halkına uygulanan haksızlıklar olmak üzere uluslararası topluma yöneltmemiz, bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir.

Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin özgün anlatımıyla; insan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ile denetimi altındadır. Bu, sadece bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını – devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlar ile bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını – da ifade eder.

Yine Jack Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığının doğal sonucu olarak bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş ve bu değerler her ne kadar Batıda unutulmuş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli bu suretle, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görünmemekte, fakat aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif hem de subjektif bir zorunluluk olarak kabul görmektedir.

Bütün bu nedenler ile insan olarak hepimizin dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakkı vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve bunlara cesaretle karşı koymak sadece insan hakları aktivistleri için değil, hepimiz için bir görevdir.

Aramakta olduğumuz iyiliğin servet olmadığı açıktır; çünkü servet sadece faydalıdır ve başka bir şey içindir. Aradığımız şey erdemdir.’ Bu sözler Aristoteles’e ait.

Erdemli olmak için ahlak sahibi, ahlak sahibi olmak için de etik sahibi olmak gerekir. O nedenle, felsefenin bir disiplini olan ve kendini ahlaki eylemin bilimi olarak tanımlayan ‘etik’, yaşamın tek yönlü kaygılarla rasyonalize edilmesine yönelmiş olan bireysel çıkar ve hesapların yıkıcı etki ve sonuçlarını eleştirel bir aynadan yansıtan önemli bir uyarıcı ve yol gösterici görevi üstlenmiştir.

Alman düşünür Annemarie Pieper’in ‘Etiğe Giriş’ isimli özgün eserinde işaret ettiği üzere etik bize, kendisini sadece paraya, mala, mülke, bireysel çıkarları en üst düzeye çıkarma kaygılarına sabitlemiş niceliksel düşünce karşısında; bütün bunlara sığmayan, bunları aşan, pratik aklın ahlaksal yetkinliği ile doğrulanmış olan özgürlük, eşitlik, adalet, hoşgörü, erdem gibi soylu amaç ve hedefleri sunan bir nitelikler dünyasının var olduğunu anlatır.

Bu niteliksel değerler, kolektif sorumluluklarının bilincinde, ahlaksal talepleri genel bağlayıcı talepler olarak benimseyen ve yaşamlarında bunları kendilerine mal etmiş ve şiar edinmiş olan bireylerin, kendi kaderlerini tayin etme hakkını, bütün hakların en üstüne koyan bir yaşama biçiminin ahlakını sunar.

Özgürlük, eşitlik, adalet gibi niteliksel değerlerin her biri aynı zamanda birer haktırlar. Amerikalı feminist, psikolog Carol Gilligan’ın da vurgu yaptığı üzere haklar ahlakı, eşitliğe dayanır ve merkezinde adalet anlayışı vardır. Hak, hukukun tanıdığı ve koruduğu çıkardır. Bu çıkar sorumluluğu da beraberinde taşır. Hakların ahlakiliğinin karşısında, sorumluluğun etiği vardır. Haklar etiği, eşit saygının, ötekinin ve benliğin hak iddialarını dengelemenin bir ölçütü iken; sorumluluklar etiği, sevgi ve önemseme gibi değerlere dayanır ve bunlardan beslenir. Adalet ve önemseme karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğu gibi haklar da toplumsal sorumluluğa bağlıdır.

Niteliği itibari ile negatif bir kavram olan hukukun en önemli işlevi zarar vermemezlik, yani zarar verilmesini engellemektir. Bunu sağlamak için hukuk himayeci, korumacı olmak durumundadır. Negatif özelliği gereği hukukun amacı adaletsizliğin, zorbalığın egemen olmasını önlemektir. Bu ise ancak hukukun, haklar ve sorumluluklar etiği temelinde oluşturulması ve uygulanmasıyla, yani saygıda eşitlik sağlanmasıyla, benliğin ve başkalarının hak iddialarının dengelenmesiyle, sevgi ve önemseme temelinde şekillendirilmesiyle, kısaca insan hakları eksenine oturtulmasıyla, yani Kreon’un yaptığı gibi ‘Dostlara adil davranılır, düşmana kanun uygulanır’ şeklinde değil, herkese adil davranılmasıyla, hukukun böyle oluşturulması, anlaşılması ve uygulanmasıyla mümkün olur.

Neden mi yazdım bunları? Dünden bugüne Türkiye’de hukuk herkese adil uygulanmadığı, pek çok olayda ‘dostlara adil davranıldığı, düşmana kanun uygulandığı’ için yazdım bütün bunları!

Türkçeye tercüme ettiğim John Rawls’un “Bir Adalet Teorisi” isimli kitabının ‘Hakkaniyet Olarak Adalet’ üst başlığı altında yer alan ‘Adaletin Rolü’, ‘Adaletin Konusu’, ‘Adalet Teorisinin Ana Fikri’ başlıklı bölümlerini aşağıda paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.   

HAKKANİYET OLARAK ADALET

Bu kısımda, kendi geliştirdiğim adalet teorisinin ana fikirlerini taslak olarak sunacağım. Sunumum biçimsel olmayıp daha sonra ayrıntılı olarak yapılacak olan argümanlara ulaşmayı amaçlayan bir hazırlıktır. Bu incelemem ile daha sonra yapacağım incelemeler arasında kaçınılmaz olarak bir örtüşme vardır. İncelememe, toplumun temel yapısındaki adalet öznesinin kısa bir değerlendirmesini yapmakla ve toplumsal işbirliğinde adaletin işlevini tanımlamakla başlayacağım. Daha sonra geleneksel sosyal sözleşme kavramına daha yüksek düzeyde soyutlamalarla ulaşmak ve adalet teorisini genelleştirmek için hakkaniyet olarak adalet fikrinin ana hatlarını sunacağım. Toplumun yoğunlaşan yapısı, adalet ilkeleri üzerine olan orijinal anlaşmanın öncülük ettiği başlangıç durumunun belirli usulü sınırlamalarının şekil verdiği argümanlarıyla yer değiştirmiştir. Yine karşıtlıkları gidermek ve bunlara açıklık getirmek amacıyla adaletin geleneksel faydacılık yönüyle kurumsal yönünü ele alacağım ve bu görüşler ile hakkaniyet olarak adalet kavramı arasındaki farklılıkları inceleyeceğim. Esas amacım felsefi geleneğimize uzun zamandan bu yana egemen olan bu doktrinlere karşı geçerli bir seçenek oluşturacak bir adalet teorisi üzerinde çalışmaktır.

1. ADALETİN ROLÜ

Düşünce sisteminin bir gerçeği olarak adalet, sosyal kurumların en önde gelen erdemidir. Ne kadar iyi düzenlenmiş ve verimli olurlarsa olsunlar, kanunların ve kurumların adil olmamaları durumunda, yürürlükten kaldırılmalarında veya değiştirilmelerinde olduğu gibi, eğer bu görüş doğru değil ise, seçkinci ve ekonomiksel teorinin reddi gerekir. Eğer adalet, bir bütün olarak toplumun refahını sağlayamayacak ise, hiç kimse adalet üzerindeki bozulmalara sahip çıkmamalıdır. Zira adalet, başkalarıyla paylaşılan daha büyük bir iyi/değer için hak olarak kabul edilen özgürlük kaybını reddeder. Adalet, daha fazla sayıdaki insanın lehine olan ve ağırlığını onlar için koyan özverinin dayatılmasına izin vermez. Bundan dolayı, adil bir toplumda yurttaşların eşit özgürlükleri çözümlenmiş olmalıdır. Adalet tarafından korunan haklar, sosyal menfaatlerin hesaplanmasına veya siyasal pazarlıklara konu olmamalıdır. Bize bu konuda izin verecek yegane şey, bir teori içindeki hatanın daha iyi olandan eksik olmasına rıza göstermek olmalıdır. Aynı şekilde, adaletsizlik, sadece daha büyük bir adaletsizlikten kaçınmak için hoş karşılanmalıdır. İnsani faaliyetlerin birincil erdemleri olan hakikatten ve adaletten asla ödün verilmemelidir.

Bu önermeler, adaletin önceliğine ilişkin olan bizim sezgisel kanaatimizin bir açıklaması olarak görülebilir. Elbette bunlar oldukça güçlü biçimde ifade edilecektir. O nedenle, her olayın temelinde, bu veya buna benzer tartışmaların seslendirilip seslendirilmeyeceğini, eğer seslendirilecek ise bunlara değer verilip verilmeyeceğini incelemek istiyorum. Bu iddiaların yorumlanmasının ve bunlara değer verilmesinin ışığı altında ve bu amaçla bir adalet teorisi üzerinde çalışılması gerektiğine inanıyorum. Onun için bu çalışmaya adalet ilkelerinin işlevini inceleyerek başlayacağım. Fikirleri sabitlediğimizi, toplumun az ya da çok kişisel doyuma ulaşmış kişilerin birlikteliğinden oluştuğunu, bu kişilerin birbirleriyle olan ilişkilerinde belirli davranış kurallarını ve bunların bağlayıcılığını kabul ettiklerini ve yine bu kişilerin önemli bir kısmının bu kurallara uygun davrandıklarını varsayalım. Daha ötesini, bu bağlamda, bu kuralların bir işbirliği sistemi ve bu sistemin içinde yer alanların iyiliği için düzenlendiğini düşünelim. Daha sonra, toplumun iki taraf lehine olan bir işbirliği girişimi içinde olmakla birlikte, bunun menfaat kimliği tarafından olduğu kadar, bir çatışma tarafından da tipik olarak işaretlendiğini kabul edelim. Kuşkusuz her insan kendi kişisel çabasıyla tek başına yaşayabilir. Ama yine de sosyal işbirliğinin kurulduğu andan itibaren ve daha iyi bir hayat yaşayana kadar, insanların tamamının arasında kimlik çıkarları konusunda bir çatışma vardır ve bu çatışma her zaman olacaktır. Kendi amaçlarını aramayı sürdürmek için daha küçük bir pay yerine, daha büyük bir payı tercih eden her insanın, işbirliği içinde olmanın ürettiği büyük menfaatlerin dağıtılmasına kayıtsız kalmayacağı noktaya kadar bu menfaat çatışması devam edecektir. Avantajların bölüşülmesini belirleyen değişik sosyal düzenlemeler arasında tercih/seçim yapılabilmesi ve payların orantılı olarak dağıtıldığı bir anlaşmanın imzalanması için bir dizi ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilkeler sosyal adalet ilkeleridir. Bu ilkeler, sosyal işbirliğinin getirdiği yüklerdir ve bunlar menfaatlerin uygun biçimde dağıtılmasını tanımlarlar ve yine toplumdaki temel kurumlar içindeki hakların ve ödevlerin tahsis edilmesinin yolunu bu ilkeler sağlar.

Şimdi, sadece üyelerinin lehine olarak değil, aynı zamanda kamusal adalet kavramı tarafından da etkili biçimde düzenlenen bir toplumun iyi düzenlenmiş bir toplum olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle, bu toplum (1) herkesin adaletin aynı ilkelerini başkalarının da kabul ettiğini bilen ve kabul eden; (2) bu ilkelerin temel toplumsal kurumlarca genellikle tatmin edildiği ve bunun genel olarak bilindiği bir toplumdur. İnsanların başkalarından aşırı talepte bulunduğu böyle bir durumda insanlar, kendi iddialarının karara bağlanmış olduğunu ve bu konuda ortak bir görüşün oluştuğunu yine de bilmezler. Eğer insanların kişisel çıkar eğilimleri başkalarına karşı uyanık olmalarını gerektiriyorsa kamusal adalet duygusu onlara, güvenli birlikteliğin hep beraber yapılmasının gerekli olduğunu söyler. Bir adalet kavramını, farklı amaç ve hedefleri olan insanlar kendi aralarında paylaştıklarında bu sivil bir dostluk bağının kurulmasını sağlar ve adalet için olan bu genel arzu başkaca aşırılıkların peşinden gidenleri sınırlar. Bu durumdaki bir kişi, iyi düzenlenmiş insan birlikteliğinin kamusal adalet kavramının temel şartını oluşturduğunu düşünür.

Neyin adil, neyin gayri adil olduğunun genel olarak tartışmalı olduğu toplumlar, elbette bu anlamda nadiren iyi düzenlenmiş toplumlardır. İnsanlar, hangi ilkelerin, birlikteliklerinin temel koşullarını tanımladığı hususunda her zaman aynı fikirde değildirler. Ama öyle de olsa biz onların her birinin hâlâ bir adalet kavramına sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bu durum, onların sosyal işbirliği yükümlülüğünün ve menfaatlerin orantılı olarak dağıtılmasının belirlenmesinde yer almaları, temel hakların ve yükümlülüklerin tahsisi konusundaki özellikli ilkeleri oluşturmaları ve bunu kabullenmeye hazırlanmalarından dolayı anlama ihtiyacı içinde bulunmaları nedeniyledir. O nedenle, değişik kavramların, oluşturulan değişik ilkelerin işlevinin kesin olarak ifade edilmesinde, adalet kavramının değişik adalet anlayışlarından farklı olduğunu ortaklaşa düşünmek doğal görülebilir.[1] O nedenle, farklı adalet kavramlarına sahip bulunanlar, kuralların sosyal hayatın lehine olan rekabetçi iddialar arasında uygun bir denge belirlediği ve yine temel hak ve yükümlülüklerin insanlar arasında tahsis edilmesinde keyfi bir yaklaşım içinde olunmadığı durumlarda kurumların adil oldukları konusunda aynı görüşte olabilirler. İnsanlar, adalet kavramının keyfi bir farklılık içinde olmaması, uygun bir denge nosyonunu içermesi, kabul ettikleri şekliyle adalet ilkelerini yorumlamalarına imkân verilmesi durumunda adil kurumların bu şekilde açıklanması konusunda anlaşabilirler. İnsanlar arasındaki benzerliklerin ve farklılıkların, bunlarla bağlantılı olan hak ile ödevlerin ve yine hangi avantaj farklılığının uygun olduğu belirlenebildiği takdirde bu ilkeler birbirlerinden ayırt edilebilir.  Bu durumda, adaletin bu ve değişik diğer kavramları arasındaki farklılık açıkça önemli bir mesele oluşturmaz. Bu sadece sosyal adaletin rolünün teşhis edilmesine yardımcı olur.

Bununla birlikte, adalet kavramı içindeki bazı anlaşma ölçüleri, insan topluluğu için tek başına geçerli ve öncelikli olarak gerekli değildir. Özellikle eşgüdüm, verimlilik, istikrar gibi başkaca temel sosyal sorunlar vardır. O nedenle, bireylerin planları birlikte olmalarını gerektirir ve böylece onların faaliyetleri bir diğeriyle rekabet eder ve hiç kimse olmasa da onlar meşruiyet beklentilerini hep birlikte ve ağır bir hayal kırıklığı olarak taşırlar. O nedenle, bu planlar adaletle uyumlu ve verimli yollarla yürütülmeli ve sosyal amaçların başarılı olmasına önderlik etmelidir. Dahası son olarak sosyal işbirliği planı istikrarlı olmalıdır. Az ya da çok düzenli, uyumlu ve temel kurallara bağlı olarak hareket etmeye istekli olmalıdır. Müdahaleler olduğunda daha ileri ihlalleri önlemek, düzenlemeleri onarmak hususunda istekli olan istikrarlı güçler bulunmalıdır. Şimdi yeri gelmiş iken işaret etmek gerekir ki, bu üç sorunun da adaletle bağlantılı olduğu aşikardır. Neyin adil neyin gayri adil olduğu hususundaki anlama ölçülerinin eksik olması durumunda, bireylerin karşılıklı olarak yararlı düzenlemelerini korumayı sağlamak için planlarını etkili şekilde koordine etmeleri açıkça çok zordur. Güvenmeme ve gücenme sivillik bağlarını paslandırır, kuşku ve düşmanlık insanları başka zamanlarda yapmaktan kaçınacakları hareketleri yapma konusunda baştan çıkartır. Dolayısıyla adalet kavramlarının farklı rolü, temel hak ve yükümlülükleri kesin olarak belirtir ve uygun dağıtım oranlarını belirlerken, kavramın içindeki bir yol, bunu verimliliğin, eşgüdümün ve istikrarın getirdiği sorunların etkisini sınırlandırarak yapar. Biz, genelde adalet kavramını sadece onun dağıtıcı rolüyle takdir edemeyiz. Ne var ki adalet kavramının belirlenmesinde bize faydalı olacak olan rol de budur. Adalet kavramının geniş bağlantılarını dikkate almalıyız.  Her şeye rağmen adaletin belirli bir öncüllüğü vardır.  Kurumların en önemli erdemi adalet olmalıdır. Adalet dışında kalan değerlerin eşit olduğu hala doğrudur. Bir adalet kavramı bir diğerine, onun daha geniş sonuçlar doğurması arzu edildiği zaman tercih edilebilir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

2. ADALETİN KONUSU

Pek çok şeyin adil veya gayri adil olduğu söylenebilir: Bu sadece kanunlar, kurumlar, sosyal sistemler için değil; fakat aynı zamanda kararların, hükümlerin, ithamların da dahil bulunduğu birçok çeşit özel aksiyon için de söylenebilir. Yine biz, kişilerin davranışlarını ve tasarruflarını adil ve gayri adil olarak seslendiririz. Kişiler de kendi davranışlarının ve tasarruflarının adil ve gayri adil olduğunu belirtirler. Konumuz bundan dolayı sosyal adalettir. Bize göre adaletin birincil konusu toplumun temel yapısıdır. Daha kesin olarak söylemek gerekir ise, büyük kurumların temel hakları ve ödevleri dağıtmada ve yine sosyal işbirliğinden doğan avantajların bölünmesinin belirlenmesinde takip ettiği yol adalet üzerine kuruludur. Benim büyük kurumlardan anladığım siyasal anlamda anayasa, ekonomi ilkesi ve sosyal düzenlemelerdir. Bu nedenle düşünce özgürlüğünün, vicdan özgürlüğünün, rekabetçi pazarların, üretimin aracı olarak özel mülkiyetin, tek eşli ailenin hukuken korunması büyük sosyal kurumların somut örnekleridir. Bunları tek bir proje olarak ele aldığımızda insanların haklarını ve ödevlerini tanımlayan, hayata dair beklentilerini etkileyen, ne olmayı beklemeleri, nasıl yapmayı umut etmeleri gerektiğini söyleyen şeyin bu büyük kurumlar olduğunu görürüz. Temel yapı, adaletin asıl konusudur; çünkü onun etkileri çok derindir ve bu yapı başlangıçtan itibaren vardır. Buradaki sezgisel nosyon, bu yapının değişik sosyal durumlarının ve değişik koşullarda doğan insanların hayata dair farklı beklentilerinin ekonomik ve sosyal durumlar kadar ve kısmen siyasal sistem tarafından belirlenmesidir. Toplumsal kurumlar başkaları üzerinden olan belirli başlangıç yerlerini ancak bu şekilde hoş görürler. Bunlar özellikle derin eşitsizliklerdir. İnsanlar liyakat ve hak etme nosyonlarını kullanarak bir doğrulamada bulunmadan bu kurumlar kapsayıcı olamazlar ama insanların hayatlarındaki değişikliklerin başlangıcını etkilerler. Sosyal adaletin ilk aşamadaki uygulamasında, sanırım bu eşitsizlikler herhangi bir toplumun temel yapısı içinde kaçınılmazdır. Bu ilkeler, daha sonra siyasal anlamda anayasanın seçimini ve yine ekonomik ve sosyal sistemin en önemli unsurlarını düzenlerler. Sosyal bir sistemin adalet tasarısı esas olarak, toplumun değişik kesimlerindeki ekonomik fırsatlar ile sosyal şartlara ve yine temel haklar ile ödevlerin ne şekilde tahsis edildiğine bağlıdır.

İncelememizin alanı iki yol ile sınırlıdır. Öncelikli olarak ben adalet sorununun özel durumuyla ilgileniyorum. O nedenle, genel anlamda ulusların adalet sistemlerinin işleyişini ve devletlerarası ilişkiler hariç adalet kurumlarını ve bunların sosyal pratiklerini incelemeyeceğim (§58). Ama eğer birisi adalet kavramının uygulanmasına, bir şeylerin bölüştürülmesinin lehe veya aleyhe olduğu varsayımıyla yaklaşacak olursa, o durumda adalet kavramının sadece o şekilde uygulanmasıyla da ilgilenmemiz gerekir. Esasen her durumun mevcut temel yapısı bağlamında ilkelerin her zaman tek başına tatmin edici ve zamanın ötesinde olduğunu varsaymak için herhangi bir neden yoktur. Bu ilkeler, özel kuruluşların ya da daha az kapsayıcı sosyal grupların kuralları ve uygulamaları için işlemiyor olabilir. Bu ilkeler, gönüllü işbirliği düzenlemeleri veya sözleşme anlaşmaları yapma yöntemleri için belki iyi olabilir ama günlük hayatın örf ve adetleri ile değişik gayri resmi toplantılar için konu dışı kalabilir. Bu özel durumun anlamı açıktır ve o nedenle bu özel durum herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymaz. Ulusların hukukunun koşulları, bazı farklı yollarla oluşur. Bir süre için diğer toplumlardan izole olmuş kapalı bir sistem olarak tasarlanmış olan toplumun temel yapısı için kabul edilebilir bir adalet kavramını formüle etmek eğer mümkün olursa ben bundan tatmin olmuş olacağım. Bu durumla ilgili olarak sahip olduğumuz sağlam teori, konjonktüre uygundur. Öyle olduğu için de adaletin arta kalan sorunları, onun ışığı altında daha izlenebilir şekilde kanıtlanabilir. Böyle bir teori elverişli değişikliklerle bazı sorunları çözmek için anahtar işlevi görmeyi sağlamalıdır.

İncelememizin diğer sınırlaması, benim üzerinde daha çok çalıştığım iyi düzenlenmiş bir toplumu şekillendiren adalet ilkeleri üzerinedir. Herkesten adil hareket etmesi ve kendi alanı içinde adil kurumların devamını destekleyecek şeyleri yapması beklenmelidir. Hume’un işaret ettiği gibi adalet, ihtiyatlı, kıskanç bir erdem olmakla birlikte, biz hâlâ adil bir toplumun mükemmelliğinin neye benzediğini soruyor olabiliriz.[2]  O nedenle, öncelikli olarak kısmen uyma/itaat teorisinin tam tersi olan ve katı uyum olarak isimlendirdiğim hususu inceleyeceğim (§§25,39). Daha sonra bizim adaletsizlikle nasıl uğraşmamız gerektiğine hükmeden ilkeler üzerinde çalışacağım. Bu çalışma, ceza teorisi, haklı savaş doktrini, gayri adil yönetimlere muhalefet etmenin değişik yolları olan ve devrimden militan direnişe kadar sıralanan sivil itaatsizliğin ve vicdani reddin haklılaştırılması gibi konuları kapsamaktadır. Yine onarıcı adalet ve kurumsal adaletsizliğin bir şeklinin bir diğer şekliyle tartılması gibi sorunlar da bu çalışma kapsamında incelenecektir. Uyma/itaat teorisinin kısmi problemlerinin meseleleri baskılamak ve kaçınılmazlaştırmak olduğu bellidir. Bunlar günlük hayatımızda karşı karşıya geldiğimiz şeylerdir. İdeal teoriyle başlamamın nedeni, bu daha baskılayıcı problemlerin sistemli olarak yegane kavranma temelini bunun sağlayacağına inanıyor olmamdır. Sivil itaatsizliğin incelenmesi mesela, buna bağlıdır (§§55-59). O nedenle ve en azından, her yönüyle mükemmel olan adil bir toplumun amaçlarının ve doğasının adalet teorisinin temel yapısı olduğunu ve daha derin bir anlayışın bir başka yolla kazanılamayacağını varsayıyorum.

Hiç kuşkusuz temel yapı kavramı oldukça belirsizdir. Bunun hangi kurumları ve özellikleri kapsadığı her zaman açık değildir. Ancak, bu sorun üzerinde burada endişe duymak zamansızdır. Ben bu konuda, sezgisel anlayış olarak neyin temel yapının parçası olarak mutlak şekilde uygulanacağına ilişkin ilkeleri inceleyerek ilerleyeceğim. Daha sonra bu yapının belli başlı unsurlarının ne şekilde ortaya çıkabileceğini kapsayacak şekilde bu ilkelerin uygulanmasının genişletilmesi üzerinde çalışacağım. Belki de bu ilkeler genel olarak ters yüz edilmiş olacaktır, belki böyle bir olasılık yoktur. Ama yine de sosyal adaletin önemli pek çok olgularına uygulanması için bu bence yeterlidir. Burada akılda tutulması gereken nokta, temel yapı için bir adalet kavramı kendi iyiliğine sahip olmaya değerdir. Bu reddedilmemelidir, çünkü onun ilkeleri her yerde tatmin edici değildir. 

Mademki temel yapının dağıtıcı yönleri değerlendirilecek, o halde sosyal adalet anlayışı da ilk aşamada bir standart sağlayıcı olarak dikkate alınmalıdır. Ancak bu standart diğer erdemleri tanımlayan ilkelerle, genel olarak temel yapı ve sosyal düzenlemeler için, belki adil veya gayri adil şeylerde olduğu gibi verimli veya verimsiz, liberal veya bağnaz ve diğer pek çok şeyle karmakarışık olmamalıdır. İlkeleri tanımlayan tam bir kavram, temel yapının bütün erdemleri üzerinde bir çatışma olduğunda kendi ağırlıklarıyla birlikte bir adalet kavramından çok daha fazladır: Bu sosyal bir idealdir. Adalet ilkeleri, böyle bir kavramın parçası hatta en önemli parçasıdır. Bir sosyal ideal sırayla bir toplum anlayışına bağlıdır. Bu aynı zamanda sosyal işbirliğinin amaçlarının ve hedeflerinin anlaşılması yolunun bir vizyonudur. Adaletin çeşitli kavramları, insan hayatının fırsatlarının ve doğal gerekliliklerinin görüşü karşısında olmanın arka plandaki tam tersi olan toplumun farklı nosyonlarının doğal uzantısıdır. Bir adalet kavramını tam olarak anlayabilmek için sosyal işbirliği kavramını, bu kavramın türetildiği noktadan daha belirgin hale getirmemiz gerekir. Ancak bunu yaparken adalet ilkelerinin özel rolüne ilişkin bakış açısını veya bunların uygulandığı temel konuyu kaybetmememiz gerekir. Bu başlangıç vurgulamalarında, rekabet eden iddialar arasında uygun bir denge işlevi gören adalet kavramını, dengeyi tespit eden bağlantılı düşüncelerin ilgili olduğu ilkeler kümesi olarak nitelendirilen adalet kavramından ayırıyorum. Aynı şekilde, sosyal idealin bir parçası olarak adaletin, aynı zamanda benim önerdiğim teorinin günlük algıyı genişletmeyeceği hususunda kuşku yaratmayacağını düşünüyorum. Bu teori, sıradan anlamları tanımlamak için değil, toplumun temel yapısı için belirli dağıtıcı ilkeler adına önerilmiştir. Kabul edilebilir herhangi bir etik teorinin bu temel sorunun ve bunun ilkelerinin, bunlar her ne olursa olsunlar, adalet doktrinini oluşturduğunu varsayıyorum. Benim tanımlamak için esas aldığım adalet kavramı, hakların ve ödevlerin tahsis edilmesindeki ilkelerin rolünü ve sosyal adalet ayrımının uygunluğunu temel alan bir anlayıştır. Bir adalet anlayışı, bu rolün bir yorumlanmasıdır.

Bu yaklaşım, gelenekle uyumlu görülmeyebilir. Ancak ben yine de uyumlu olduğuna inanıyorum. Aristoteles’in adalete yüklediği daha belirgin anlam ve bundan türetilen benzer nitelikteki formülasyonlar; bir kişinin, kendisi, mülkü, ödülü, görevi ve benzeri şeyleri elde etmesi için başkalarına ait olan bazı avantajları veya verdiği sözleri yerine getirmeyi, borcunu geri ödemeyi, başkalarına saygı göstermeyi vb. inkar etmesi olan pleonexia’dan* sakınmaktır.[3]

Bu tanımın, icraatları ve karakterlerinin devamlı bir unsuru olarak adil olmak yönündeki arzuları etkili ve ciddi olan ve olabildikleri ölçüde adil olmayı düşünen insanlara uygulanmak üzere tasarlandığı aşikardır. Aristoteles’in tanımı, neyin uygun olarak bir insana ait olması ve neyin ona göre olduğu konusunda açık bir ön varsayımdan ibarettir. Ben o nedenle, bu şekilde hak edilenlerin, yoğun olarak sosyal kurumlardan ve bu kurumların geliştirdiği meşru beklentilerden türetildiğine inanıyorum.  Aristoteles’in bununla hemfikir olmaması için hiçbir neden yoktur; çünkü o, kesinlikle bu iddialar adına olan mutlak bir sosyal adalet kavramından yanadır. Benim uyarladığım tanım, en önemli olguya, yani adaletin temel yapısına doğrudan uygulanmak üzere biçimlendirilmiştir. Bunun geleneksel nosyonla çatışan herhangi bir yönü de yoktur.

3. ADALET TEORİSİNİN ANA FİKRİ 

Benim amacım, örnekleri Locke’da, Roussseau’da ve Kant’da bulunan sosyal sözleşme teorisini genelleştirmek, benzer nitelikteki bu teorilerin yüksek düzeydeki soyutlamasına ulaşan bir adalet kavramı sunmaktır.[4]Bunu yapmak için orijinal sözleşmeyi, herhangi bir kişinin özel bir topluma girmesi veya özel bir hükümet şekli kurması olarak düşünmememiz gerekir. Bunun yerine bize rehberlik edecek fikrin, orijinal anlaşmanın toplumun temel yapısı olan adalet ilkelerinin objesi olduğunu düşünmeliyiz. Bu ilkeler, birlikteliklerinin temel şartını kendi menfaatlerinin daha ilerisinde tanımlayan ve henüz eşitliğin başlangıç durumunda olan serbest ve rasyonel kişilerin benimsediği ilkelerdir. Bu noktadan daha ileriye doğru olan bütün anlaşmaları bu ilkeler düzenler, bu bağlamda sosyal işbirliğinin kapsayacağı durumları ve kurulabilecek hükümet şekillerinin çeşitlerini kesin olarak bu ilkeler belirler. Ben, adalet ilkelerinin bu şekilde dikkate alınmasını “hakkaniyet olarak adalet” diye isimlendiriyorum.

O nedenle, sosyal işbirliği kapsamındaki kişilerin, temel hak ve ödevleri tayin etmekte ve sosyal menfaatlerinin bölünmelerini belirlemekte esas aldıkları ilkeleri, ortak bir eylemin birlikte seçilmesi şeklinde hayal edebiliriz. Zira insanlar, birbirlerine karşı iddialarını nasıl düzenleyeceklerine ve yine kendi toplumlarının kuruluş şartlarının nasıl olması gerektiğine peşinen kendileri karar verirler. Her bir kişinin kendi iyiliğini ne şekilde oluşturduğuna rasyonel bir düşünceyle karar vermesinin gerekli olması gibi bu da o kişinin izlemesi gereken rasyonel bir amaçlar sistemidir. Onun için bir grubun içindeki insanın bir defada ve her zaman bunların arasındakilerden neyin adil veya neyin gayri adil olduğunu hesaba katması gerekir.  Rasyonel insan varsayımsal bir durum olan eşit özgürlük içinde yaptığı seçimi, mevcut durum için bu tercih/seçim sorununun adalet ilkelerinin belirlediği bir çözüm olduğunu varsayar.

“Hakkaniyet olarak adalet” kavramı içindeki eşitliğin orijinal pozisyonu, sosyal sözleşmenin geleneksel teorisi içindeki tabiat haline/tabii hale tekabül eder.  Orijinal pozisyon, elbette gerçek bir tarihsel olgu olarak düşünülmemeli, kültürün ilkel şartlarının daha azı olarak kabul edilmelidir. Orijinal pozisyon, belirli bir adalet kavramına öncülüğü karakterize eden mutlak bir faraziye hal olarak anlaşılmalıdır.[5] Bu halin esaslı özellikleri arasında hiç kimsenin o kişinin toplumdaki yerini, sınıfını, sosyal statüsünü bilmemesi ve yine o kişinin kendisinin de doğal şeylerin dağıtılmasındaki kendi şansını bilmemesi vardır. Dahası ben bu durumda olan tarafların kendi iyi anlayışları ile özel psikolojik eğilimlerini de bilmediklerini varsaymaktayım. Adalet ilkeleri bir cehalet perdesinin arkasından seçilmiştir. Seçimin bu şekilde yapılmış olması doğal bir şans veya beklenmedik durumlar tarafından belirlenen tercih/seçim ilkelerinin hiç kimsenin lehine ya da aleyhine olmamasını sağlar. Herkes benzer biçimde konumlandığında hiç kimse kendi lehine olan ilkeleri biçimlendirme gücüne sahip olamaz ve dolayısıyla adalet ilkeleri bir pazarlığın ve adil bir anlaşmanın sonucunda oluşur. Verili orijinal pozisyon/başlangıç durumu için rasyonel varlıklar olarak kendi amaçları ve yetenekleri içinde herkesin birbirleriyle olan ilişkilerinin simetrisi sadece ahlaklı kişiler arasında adildir. O nedenle ben bunu adalet duygusu olarak varsayacağım. Birisinin, orijinal pozisyonun temel anlaşmaların adilliğe ulaşmasında uygun bir başlangıç durumu olduğunu söylemesi gerekir. Bu da ‘hakkaniyet olarak adalet’ isminin yerinde olduğunu gösterir: Bu açıklama orijinal pozisyonda üzerinde anlaşılan adalet ilkesi fikrini adil olmaya dönüştürür. ‘Metafor olarak şiir’ deyimindeki şiir ve metafor kavramları nasıl aynı anlama gelmez ise, “hakkaniyet olarak adalet” isminde de adalet ve hakkaniyet kavramları aynı anlama gelmez.

Daha öncede söylediğim gibi hakkaniyet olarak adalet, genel bütün seçimlerin en önemlisinin insanların birlikte yapmalarıyla, diğer bir deyişle adalet kavramı ilkelerinin ilki olan kurumların reformunu ve daha sonra gelen bütün eleştirileri düzenleyen bir seçimle başlar. Böylece seçilmiş bir adalet kavramına sahip olan biz, daha sonra bunların başlangıçta üzerinde anlaşılan adalet ilkeleriyle uyumlu bir anayasa ve yasa ve benzeri diğer şeyleri yapmak üzere seçildiklerini kabul edebiliriz. Kuralların genel sistemi tarafından tanımlanan bizim akdettiğimiz bu anlaşma eğer farazi anlaşmanın ardılı ise bizim sosyal durumumuz da adildir. Dahası orijinal pozisyonun bir dizi kural belirlediğini kabul ettiğimiz takdirde, (bu özel bir adalet kavramının seçilmiş olması demektir) birbirlerine karşı saygılı, eşit, serbest ve adil olan insanlar eğer sosyal kurumların bu kuralları tatmin ettiğini birbirleriyle olan ilişkilerinde birbirlerine samimiyetle ifade ederlerse bu doğru olacaktır. Bu insanların hepsi, yaptıkları düzenlemelerde şartlarla karşılaştıklarında orijinal pozisyonda ilkelerin seçimi konusunda üzerinde anlaştıkları kabul edilebilir sınırlamaları ve kabul ettikleri diğer geniş şekillenmeleri gösterebilirler. Bu olgunun genel olarak tanınması adalet ilkelerine denk düşen kamusal bir kabulün temeli olarak şart koşulmalıdır. Elbette hiçbir toplum insanların edebi bir duyguya gönüllü olarak dahil oldukları bir işbirliği projesi değildir. Her insan kendisini doğumla birlikte herhangi bir toplumda, herhangi bir yere yerleştirilmiş olarak bulur ve bu pozisyonun doğası o insanın hayat beklentilerini maddi yönden etkiler. Hakkaniyet olarak adalet ilkelerini tatmin eden bir toplum, adil durumlar altında bu ilkeleri kabul edecek olan eşit ve özgür insanların gönüllü projesini karşılamaya olabildiğince yaklaşmış bir toplumdur. Bu bağlamda, bu toplumun üyeleri özerktir ve bu üyelerin üstlendikleri yükümlülükler de sadece kendilerini bağlar.

Hakkaniyet olarak adaletin bir diğer özelliği, orijinal pozisyondaki tarafların rasyonel ve karşılıklı olarak önyargısız olmalarıdır. Bu tarafların bencil olmaları demek değildir. Bireylerin sadece belirli bazı şeylerle ilgileri oldukları anlamındadır. Örneğin bunlar; refah, itibar ve egemenliktir. Ancak bu kişiler, bir başkasına ait olan bir menfaati kabullenmemiş kişiler olarak tasavvur edilmelidirler. Ruhsal amaçları aksine dahi olsa bu insanlar farklı dinlerin zıt olan amaçlarının peşindeymiş gibi varsayılırlar. Dahası, rasyonalite kavramı en etkili araçların sonunda alınan ekonomi standardının içinde mümkün olduğu kadar geniş yorumlanmalıdır. Daha sonra (§46)’da açıklanacağı üzere, ben bu kavramı değiştireceğim ama birilerinin bunu tartışmalı etik unsurlar temelinde sunmaktan da kaçınması gerekir. Orijinal pozisyon, mutlaka kabul edilen en geniş şekli şart koşularak karakterize edilmelidir.

Hakkaniyet olarak adalet kavramı üzerine yapılan çalışmada en önemli görev, orijinal pozisyonda hangi adalet ilkelerinin seçilmesi gerektiğinin açıkça belirlenmesidir. Bunu yapabilmek için bu durumu ayrıntılarıyla tarif ve bunun sunduğu seçme sorununu dikkatle formüle etmemiz gerekir. Bu sorunları müteakip bölümlerde öncelikle ele alacağım. Bununla birlikte, gözlenen odur ki eşitlik durumunda adalet ilkelerinin orijinal anlaşmadan doğduğu hususu bir defa düşünüldüğünde, bunun fayda ilkesinin tanınması sorununa yol açacağını kabul etmek gerekir. Biraz zorlukla da olsa bu durum söz gelişi, kendilerini eşit ve başkalarının iddiaları konusunda yetkili gösteren insanların, başkalarının hoşuna gidecek bazı basit avantajlar elde etmek uğruna daha az hayat beklentileri içeren bir ilke üzerinde anlaşma sağlamalarına benzetilebilir. Her bir insan kendi menfaatlerini, kendi iyi ve değer kavramını geliştirme yeterliliğini korumayı arzu ettiğinden kimsenin daha büyük ve net bir tatmin dengesi sağlamak amacıyla kendisi için daimi bir kayba razı olmak için herhangi bir nedeni olamaz. Güçlü ve sonsuz yardımseverliğin eksik olması, rasyonel bir insanı sadece temel yapıyı kabul etmemeye yöneltir, çünkü bu durum, o kişinin kendi hak ve menfaatleri üzerinde kalıcı bir etki olmasına bakılmaksızın cebirsel avantajlar toplamını azamileştirir. O nedenle faydacılık ilkesi eşitler arası karşılıklı avantaj için sosyal işbirliği kavramına karşıt görünebilir. Bunun, iyi düzenlenmiş bir toplum nosyonunun içindeki mütekabiliyet fikri ifadesiyle tutarsız olduğu düşünülebilir. Ama her ne şekilde düşünülürse düşünülsün, ben bunu bu şekilde tartışacağım.

Başlangıç durumundaki/Orijinal pozisyondaki insanların iki farklı ilkeden birini seçebilmeleri yerine, mesela refah ve yetki eşitsizlikleri, toplumun özellikle en avantajlı üyelerinin ve sadece herkesin yararlarını tazmin etmenin sonucu ise, adil olmak gibi sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri ikinciler elde tutarken, ben birincilerin ihtiyaç duydukları temel hak ve ödevlerin tahsis edilmesindeki eşitliği koruyacağım. Bu ilkeler, toplamda daha büyük iyi tarafından zorlukları dengeleme temelinde kurumların haklılaştırması konusunda bir istisna teşkil eder. Birilerinin zengin olmaları için birilerinin daha aza sahip olmaları belki bir yol olabilir ama bu adil olmaz. Yine büyük menfaatler elde eden birkaç kişinin, insanların durumunu iyileştirmelerini sağlamaları çok fazla bir şans olmasa da bu adaletsizlik de olmaz. Sezgisel düşünce; hiç kimsenin tatmin edici bir hayatı olmaksızın, herkesin iyi olmasının bir işbirliği projesine dayanmasını, avantajların bölünmesinin daha az iyi durumda olanlar da dahil olmak üzere, herkesin içinde yer almaya istekli olmasını gerektirir. Sözü edilen bu iki ilke, herkesin iyi hal şartları için gerekli bir proje uygulandığı zaman “başkalarıyla işbirliğine istekli olmayı hak etti” diyebileceğimiz hiç kimsenin beklediği bir şey değil iken, sosyal pozisyonları içinde kendilerine daha çok şey bahşedilenlere veya şanslı olanlara adil gelebilir.[6]Doğal bağışların kazaya uğramasının kullanılmasını, sosyal ve ekonomik avantajlar için sosyal durumun ihtimallerinin karşıtlığının aranmasını önleyen adalet kavramına bakmayı kararlaştırdığımızda, biz bu ilkeleri takip ederiz. Bunlar, ahlaki açıdan keyfi görünen sosyal dünyanın koşullarının bir kenara bırakılmasının sonucunu ifade eder.

Bununla birlikte ilkelerin seçimi sorunu son derece zordur. O nedenle, bu konuda herkesi ikna etmek için yapacağım öneriye cevap verilmesini beklemiyorum. Şundan dolayı beklemiyorum; diğer sözleşme açılarında olduğu gibi en baştan itibaren not etmeye değer olan husus, hakkaniyet olarak adalet kavramının şu iki bölümden oluşmasıdır: Başlangıç durumunun yorumu ve seçme sorununun o noktada tavırlı olması ve ileri sürülen ilkeler dizisi üzerinde anlaşılmış olunması. Birisi teorinin birinci kısmını kabul edebilir (veya bunların bir değişiğini) fakat diğerini ya da tersini kabul etmeyebilir. Diğer öneriler reddedilmesine rağmen, akdi başlangıç durumu kavramı kabul edilebilir görünebilir. Emin olunuz ki, bu durumun en uygun kavramının, faydacılığa ve mükemmeliyetçiliğe karşı adalet ilkelerini takip etmesi ve dolayısıyla sözleşme doktrininin bu bakışlara alternatif sağlaması için ben bu düşünceyi muhafaza etmek istiyorum. Birileri, sözleşmesel yöntemin bahşettiklerinin, etik teoriler ve bunların altında yatan varsayımları belirleyen hususlar üzerinde çalışmak için yararlı bir yol olduğunu ileri sürmesine rağmen, birileri de bu iddiaya hala itiraz edebilir.

Hakkaniyet olarak adalet, benim sözleşme teorisi olarak isimlendirdiğim kavrama bir örnektir. Şimdi burada “sözleşme” terimine ve ilgili diğer açıklamalara yönelik bir itirazda bulunulabilir ama ben bu terimin, bu konudaki görüşlerime kabul edilebilir bir mükemmellikle hizmet edeceğini düşünüyorum. Başlangıçta şaşırtıcı gelen pek çok sözcüğün yanıltıcı çağrışımları vardır. “Fayda” ve “faydacılık” terimlerinin kesinlikle bir istisnası yoktur. Bu terimler, bunları istismar etmeye niyetli çok fazla düşmanca ve şanssız eleştirilere muhataptırlar. Ki bu faydacılık doktrini üzerinde daha henüz çalışmaya hazırlananlar için yeterince açıktır. Bu durum, “sözleşme” teriminin ahlak teorilerine uygulanması yönünden de aynı şekilde doğrudur. Daha önce de işaret ettiğim üzere, bunun anlaşılması için kişinin, bunun belirli bir soyutlama düzeyini ifade ettiğini aklında tutması gerekir. Özellikle ifade etmek gerekir ise, ilgili anlaşmanın içeriği verili bir topluma girmek veya verili bir hükümet şeklinin benimsenmesi demek değil, sadece belirli ahlak ilkelerini kabul etmektir. Dahası, buna yönelik olarak işaret edilen taahhütler tamamen varsayımsaldır. Sözleşme görüşü, iyi tanımlanmış bir başlangıç durumunda belirli ilkelerin kabulünü savunur.

Sözleşme terminolojisinin değeri, bunun rasyonel insanlar tarafından adalet ilkelerinin ilkeler olarak tasarlanmasının seçilmesinde, adalet düşüncesinin yol göstermesi ve bu suretle adalet kavramlarının açıklanabilmesi ve haklılaştırılmasıdır. Adalet teorisi rasyonel tercih/seçim teorisinin bir parçası ve belki de en önemli parçasıdır. Yine adalet ilkeleri, birkaç kişi veya grup arasındaki ilişkilere uygulanan sosyal işbirliğinin kazandırdığı avantajlar üzerine olan çatışma iddialarıyla da uğraşır. “Sözleşme” sözcüğü bütün taraflarca kabul edilen ilkelerle uyum içinde olan uygun avantajlar bölünmesinin şartlarıyla birlikte bu çoğulculuğu teklif eder. Adalet ilkeleri için kamusallık şartı aynı zamanda sözleşmenin anlatım biçimi anlamına gelir. O nedenle, eğer bu ilkeler bir anlaşmanın sonucu ise, yurttaşlar başkaları tarafından takip edilen ilkeler konusunda bilgi sahibidirler. Bu durum sözleşme teorilerinin siyasal ilkelerin kamusal doğasını vurgulamasının bir özelliğidir. Son olarak, sözleşme doktrininin uzun bir geleneği vardır. Bu düşünme geleneğine ilişkin bağın açıklanması fikirlerin tanımlanmasına yardım eder ve doğal dindarlıkla bağdaşır. Böyle bir durumda, “sözleşme” teriminin kullanılmasında birkaç avantaj vardır. Uygun önlemler alındığında bu yanıltıcı olmaz.

Son bir açıklama: Hakkaniyet olarak adalet tam bir sözleşme teorisi değildir. Bunun anlaşılır olması için sözleşmesel fikrin; sadece adalet için değil, bütün erdemlerin ilkelerini kapsayan bir sisteme, az ya da çoktam bir etik sisteme doğru genişletilmesi gerekmektedir. Ama yine de bölüm I’de, ben, erdemleri sistematik bir yolda incelemeye şimdilik girişmeyeceğim. Sadece adalet ilkelerini ve bu ilkeyle yakın bağlantısı olan diğer ilkeleri inceleyeceğim. Açık söylemek gerekir ise hakkaniyet olarak adalet, kabul edilebilir bir uygun çerçeve içinde başarılı olursa eğer, bir sonraki adım olan “hakkaniyet olarak doğruluk” adına önerilen daha genel bir görüş üzerinde çalışmak olacaktır. Bu geniş teori, sadece bizim başkalarıyla olan ilişkilerimizi kapsar göründüğünden ve hayvanlar ile bütün doğaya karşı nasıl davranmamız gerektiği düşüncesini dışarıda bıraktığından bu yana, ahlaki bütün ilişkileri kavramakta başarısız olmuştur. Ben sözleşme nosyonunun teklif ettiği, kesinlikle birincil önemde olduğunu gördüğüm bu sorunlara yaklaşan yönüyle uğraşmıyorum. O nedenle, bunları bir kenara koyacağım. Hakkaniyet olarak adaletin sınırlı bir kapsamının ve bunu örnekleyen bakışın genel bir çeşidinin farkına varmalıyız. Bunların sonuçları, ne kadar uzakta olursa olsun, bunlar bir defa revize edildiğinde, diğer sorunların anlaşılması yine de peşin olarak kararlaştırılamaz.


[1]    Burada H.L.A.Hart’ın, The Concept of Law/Hukuk Kavramı (Oxford, The Clarendon Press, 1961), sf.155-159’u takip ediyorum.    

[2]    An Enquiry Concerning the Principles of Morals/Ahlak İlkelerine İlişkin Bir Soruşturma, sec.III, pt.1, par.3, ed.L.A.Selby –Bigge, 2nd edition (Oxford,1902), p.184

*   Çevirenin notu: Mecazi oburluk        

3    Nicomachean Ethics. 1129b-1130b5. Gregory Vlastos’un edit ettiği Plato’nun ‘Justice and Happiness  in The Republic/Cumhuriyette Adalet ve Mutluluk’isimli kitabındaki yorumunu takip ettim; A Collection of Critical Essays/Eleştirel  Makaleler Koleksiyonu, Vlastos tarafından basıma hazırlanmıştır.(Garden City, N.Y.Doubleday and Company,1971), vol.2, sf70f. For a Discussion of Aristotle on Justice/Aristoteles’in Adalet Üzerine Bir İncelemesi. Bakınız W.F.R.Hardie. Aristotle’s Ethical Theory/Aristoteles’in Etik Teorisi (Oxford, The Clarendon Press, 1968) ch.X. 

[4]    Önerilen metin, Locke’un Second Treatise of Government/Hükümet Üzerine İki İnceleme, Roussea’nun The Social Contract/Sosyal Sözleşme ve Kant’ın sözleşme geleneğinin tanımıyla ilgili olan ve The Foundations of the Metaphysics of Morals/Ahlakın Metafizik Temelleri kitabından başlayan etik çalışmaları. Hobbes, Leviathan. Tarihsel bir soruşturma olarak J.W.Gough, The Social Contract/Sosyal Sözleşme (2nd ed. (Oxford, The Clarendon Press,1957) ve Otto Gierke, Natural Law and the Theory of Society/Doğal Hukuk ve Toplum Teorisi, Ernst Barker’in sunuşuyla (Cambridge, The University Press. 1934) Etik teori olarak sözleşme bakışı üzerine bir sunum için G. R. Grice, The Grounds of Moral Judgment/AhlakYargısının Temelleri, (Cambridge, The University Press.1967) Aynı zamanda §19, not 30’a bakınız.

[5]    Kant orijinal anlaşmanın kurgusal/varsayımsal olduğu konusunda açıktır. Bakınız The Metaphysics of Morals/Ahlakın Metafiziği, pt.I (Rechtslehre) özellikle §§47,51; ve pt.II’deki makale ‘Concerning the Common Saying: This May Be True in Theory but It Does Not Asfly in Practice/Ortak Söyleyişle İlgili: Bu Teoride Doğrudur ama Uygulamaya Konulamaz’ Kant’ın Political Writings/Siyasal Yazılar, ed.Hans Reiss ve çeviren H.B.Nisbet (Cambridge, The University Press.1970), sf.73-87. Bakınız Georges Vlachos, La Pensee politiqe de Kant/Kant’ın Siyaset Üzerine Düşünceleri, (Paris, Presses Universitaires de France, 1962) sf. 326-335; ve daha ileri bir inceleme için J.G.Murphy, Kant: The Philosophy of Right/Kant: Hak Felsefesi (London, Macmillan, 1970)  sf. 109-112, 133-136.

6          Bu sezgisel fikrin formülasyonunu Allan Gibbard’a borçluyum. 

GÖRMEK, DUYMAK VE HAYAL KIRIKLIKLARI ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER!

Küçük Prens’in evcilleştirdiği tilkiyi ve o tilkinin Küçük Prens’e verdiği sırrı bilirsiniz. ‘İşte sırrım, çok basit’ der tilki ve şöyle devam eder: ‘En iyi yüreğiyle görebilir, kulağıyla duyabilir insan. Ama gözler asıl görülmesi gereken şeyleri göremez, duyması gereken şeyleri de duyamaz. Ama tilkinin verdiği sırdaki gibi yüreğiyle ve aklıyla gören her insanın hayatında yaşadığı hayal kırıklıkları da vardır. Ülkesiyle ilgili olarak vardır, ailesiyle, arkadaşlarıyla ilgili olarak vardır, dost bildikleriyle ilgili olarak vardır.

Beklenen, hedeflenen, umulan ya da arzulanan şeyler gerçekleşmediğinde hissedilen bir duygu olan hayal kırıklığı, sadece insanın kendisini kısıtlamasından, hayatını başka insanlarla paylaşmasından, hayatına dair konularda tercihler yapmak zorunda kalmasından kaynaklanmaz: farkına varırsa, varabilirse eğer insan, kim olduğuna, birey olarak, aile olarak, ülke olarak ne olduğuna dair farkındalıklardan da kaynaklanır. Bu farkındalıklardan, aileye ve ülkeye dair olanlar, doğumun rastlantısallığına bağlı olmakla insanın elinde değildir.

Bunların dışında kalan tercihlerin pek çoğu, örneğin iş ve arkadaş seçimi, insanın ilgi duyduğu, keyif aldığı alanları ve konuları belirlemesi, zamanını kiminle, nerede ve nasıl paylaşacağı gibi hususlar, gündelik hayatın örgütlenmesi kapsamında olmakla, kimi mecburiyetler dışında tamamen kişinin kendi tercihine bağlıdır.

Hayat, hayatımız bizim olmakla, kimi mecburi durumlar dışında kalan alanda ya da alanlarda ne istersek onu yapabilir ne istiyorsak onu olabiliriz elbette. Zira hayat bir serüvendir. Bu serüvende hayal kırıklığına uğramamak için yapmamız gereken şeylerin başında, her şeye açık olmak, kimseden hiçbir şey istememek ve beklememek, olan veya olacak olan hiçbir şeye, özellikle de insana dair olan şeylere şaşırmamak gelir. Hayal kırıklıklarını tamamen yok etmek mümkün olmasa da en aza indirmek ancak bu şekilde mümkün olur zira.

Nitekim ‘Marx’ı masum okumak gerekir’ diyen, Marx’ı masum okuduğu için Marksizm’e çok önemli katkılar yapan Fransız filozof Louis Althusser, hayatını anlattığı, eşini öldürmüş olmasına rağmen, ceza-i ehliyeti olmadığı için yargılanmaması nedeniyle bir bakıma savunmasını da yaptığı ‘Gelecek Uzun Sürer’ isimli kitabında bu konuyla ilgili olarak şunları yazar: ‘Sevmek! Atılganca kendi duygularımın üzerine abartmalı iddialara girmek değil, başkalarının arzularına ve ritmine saygı göstermek, hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek; her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek; aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiçbir zorlamaya başvurmadan karşıdakine de yapabilmek. Özetle yalın özgürlük. Cezanne neden Saint Victoria Dağı’nın her anının ayrı resmini yapmıştır. Her anın ışığı ayrı bir armağandır da ondan. Hayat tüm dramlarına rağmen hala güzel olabilirmiş. Gelecek Uzun Sürer!’

Uzun sürecek olan o gelecekte, hayat ve hayal dünyalarımızın çoğalmasına, genişlemesine bağlı olarak gerek gündelik hayatımız gerekse hayatımızın bütünü farklı nesnelerle, farklı görüş ve düşüncelerle, duygularla, duyarlılıklarla, farklı insanlarla dolar. Beşik ile mezar arasındaki o uzun ve ince yolda, kimileri bize merhaba derken, kimileri de eyvallah der ve çeker gider. Ya da bunu sen yaparsın.

Siyasetle az biraz ilgili iseniz eğer, hayatınızın o gri alanında da tercihler yapar, kendinizi bir gruba, bir ideolojiye ait hissedersiniz. Ve hatta o grupla, o ideolojiyle özdeşleşir, bütünleşirsiniz. Bunları yapmakla hayatınıza anlam kazandırmaya, kendinize anlam katmaya çalışırsınız. Kendinizi bir düşünceye, bir gruba veya siyasi örgüte adadığınızda, sadece başka görüş ve düşüncelerden, gruplardan, siyasi örgüt ve örgütlenmelerden kopmazsınız, size göre farklı olan, farklı düşünen ve yaşayan insanlardan da koparsınız.

Bu tür kopuşlar, bu kopuşların getirdiği parçalanmalar, fikri yönden hayal kırıklıklarını da beraberinde getirir. Bu hayal kırıklıklarının faili veya failleri, sadece size göre farklı olan, farklı düşünen insanlardan oluşmaz her zaman. Sizinle aynı görüşe sahip olan ya da olduklarını sandığınız insanlardan da oluşur

Bu insanların yaptıklarına veya yapmadıklarına tanık oldukça, ‘Adam olmak bir gruba ait olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır’ diyen Yılmaz Güney’e daha çok hak verirsiniz.

İşte o zaman veya öyle zamanlarda, dudaklarınızdan Cemal Süreya’nın şu dizeleri dökülür: ‘Bir düelloda daha büyük bir şey vardır/Ve daha acıdır bu ölümden de/Ölüm korkusundan da/Bakarsın dün en güvendiğin kişi karşı tarafın şahidi olmuş/İşte acıdır bu ölümden de/Ölüm korkusundan da/Daha da acısı kılıcın elinde/Alnında bir tutam güneş/Kalakalıyorsun ortada.’

Yaşadıkça, sadece yaş olarak değil, akıl, ruh ve yürek olarak büyüdükçe, böyle insanları ve durumları çok daha fazla görür ve yaşarsınız. Önemli olan bu gibi insanların ve durumların karşısında ezilmemek, pes etmemek, hayata küsmemek, inandığınız fikirlerden caymamak, bu fikirlere daha çok bağlanmak, hayata, inandığınız fikirlere ve değerlere tutunmak ve yola devam etmek gerekir.

Zira güçlü insan, hayatın tüm zorluklarına ve sürprizlerine karşı önceden silahlanmış olan, kişiliğinde kuvvetli tezatlar bulunan ama bu tezatları dengede tutan insandır. İdealist olanların gerçekçi, gerçekçi olanların idealist olmadığını bilen bu insanlar, idealizm ile realizmi çok iyi dengelediklerinden olsa gerek hem iddiasız hem de mütevazıdırlar. Böyle oldukları için hayata, hayatlarına olabildiğince en iyi haliyle bakarlar. Hayata böyle baktıkları, hayatı bu şekilde yorumladıkları için de hayatın tezatlardan oluştuğunu, bu tezatların yaratıcı, verimli ve uyumlu bir sentez içinde bulunduğunu bilirler. Hangi konuda olursa olsun bu insanlar, kesin bir yargıya, sonuca varmadan önce, ön yargılı oldukları için zayıf kişilikli ve gevşek zihinli olan insanların aksine, gerçeğe dair olan verileri incelerler, analiz ederler, daha sonra karar verirler.

Büyük Atatürk’ün katafalkını da yapan Alman mimar ve şehir plancısı Bruno Taut ‘Mimarlık bir orantı sanatıdır’ diyor. Doğru da söylüyor. Ama orantı sadece mimarlıkta önemli olan bir husus, bir ayrıntı, bir incelik değildir. Aynı zamanda doğanın da önemli bir özelliğidir. Zira doğada mevcut olan her şeyde, mesela ağacın gövdesiyle yaprakları arasında, çiçekle dalı arasında bir orantı vardır.

Sadece doğa değil, insan hayatı da, insanların birbirleriyle olan ilişkileri de, iş hayatı da, devlet örgütlenmesi de orantı üzerine kuruludur. Eğer bu konularda orantı yoksa veya bir zamanlar vardı da daha sonra bu orantı bozulmuşsa, o zaman bunların hepsinde sıkıntı var demektir. İnsanın kendisinde orantı yoksa eğer, mesela insanın içi ve dışı orantısızsa, mesela üzerinde Armani elbise var ama içi boşsa eğer, böyle insanlar hayata tutunamazlar ve geldikleri gibi giderler. Murathan Mungan’ın söylediği gibi ‘hiçbir kıyafet onları ayakta ve hayatta tutamaz’ zira.

Küçük Prens’e akıl veren kurnaz ama bilge tilkiye yeniden müracaat edersek eğer, onun Küçük Prens’e hayata dair, hayatın merkezi olan insana ve insan ilişkilerine dair şu doğru öğüdü verdiğini okuruz: ‘İnsanlar dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için onların dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir. ’Tilkinin ‘dost istiyorsan beni evcilleştir’ demesinin nedeni insana ve insanlara karşı duyduğu güvensizliktir aslında ve bu çok da yanlış değildir. İnsanların evcilleştirdikleri kedilerle, köpeklerle dostluk kurmalarının temelinde yatan neden de budur.

Peki, ne yapmak gerekir? Elbette ve her şeye rağmen insanları sevmek, onlarla birlikte olmak, birlikte hareket etmek, ama insana dair olan hiçbir şeye şaşırmamak, insanların neyse o olduklarını bilmek gerekir. Esasen akıllı ve kendini bilen insanlar, başkalarından bir şey beklemezler, tek tek insanların davranışına güvenerek hareket etmezler. Ve hatta böyle insanlar, başkalarına karşı biraz da buruk olurlar.

Bunları ve bir de yukarıda yer verdiğim Louis Althusser’in dediklerini yapmak, yani kendi hayatımızın sorumluluğunu bizzat ele almak gerekir. Yapılacak bir şey daha var. Onu da psikoterapist Janette Rainwater ‘Self-Therapy/Öz-Terapi’ isimli özgün eserinde söylüyor ve şöyle diyor: ‘Yaşamımızdaki ötekilerle birlikte şimdiki zamanda olmayı, gelecekle ilgili kurallar koymamayı, çitler çekmemeyi öğrenmek gerekir.’

Evet, eğer bunları öğrenir ve hayatımızda hakkıyla uygulayabilirsek, kendi içimizde o kadar daha güçlü ve ilişkilerimizde birbirimize o kadar daha yakın ve mutlu oluruz.

HAYAT VE ÖLÜM ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER!

Dün gece rüyamda babamı gördüm. Babam iyi olduğunu söyledi ve bana nasıl olduğumu sordu. Rüyanın kalan kısmını hatırlamıyorum ya da rüyanın tamamı bu kadardı.

Uyandığımda tefekküre daldım ve insan beyninin geçmişi hatırlamak, bugünü ve yarını tasarlamak konusunda gerçekten müthiş bir makine olduğunu düşündüm. Oysa Nietzsche’ye göre sadece şimdiyi yaşayan, geçmişi ve geleceği düşünmeyen hayvanların böyle bir becerisi ve yeteneği yoktu.

Ne var ki, şairin dediği gibi ‘Güçlü bir hafıza insan için ağır bir cezadır, zira insan iyi anları ve anıları nadiren, kötü anları ve anıları ise sıklıkla hatırlar.’ Yine insanın tarih bilinci vardır ve bu bilincin olmasının ve oluşmasının en önemli aracı da hafızadır. Unutmak veya unutmamak, hatırlamak veya hatırlamamak, sadece insanın kişisel tarihi bağlamında değil, toplumsal hafızası bağlamında da önem arz eden bir özelliktir. Oysa sadece insanlar ya da bazı insanlar değil, bazı toplumlarda balık hafızalıdır. Nitekim balıkların hafızaları üç beş saniyedir. O nedenle, balıklar bu süre geçtikten sonra her şeyi unuturlar.

Kuşkusuz insan için unutmak elbette iyi bir şeydir, zira unutmak beynin koruyucu mekanizmasıdır ve esasen unutmak kabullenmenin önemli bir parçasıdır. Eğer insan unutmazsa ve olan biteni kabullenmez ise hayata, hayatına devam edemez. Onun için Yahya Kemal o güzel şiirinde ‘Her rind bu bezmin nedir encamı bilir/Dünyamızı nagah zalam örtebilir/Bir bitmeyecek şevk verirken beste /Bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir’ demiştir.

En bilge, en deneyimli, en gerçekçi öğretmen olan hayat, kuşkusuz hep aynı şekilde sürüp gitmez. Zira hayatın da bazen inişleri, bazen çıkışları vardır. Öyle ki, hayat bizi, zaman zaman aşağılara indirir, zaman zaman da yukarılara çıkarır. Gün olur kulağımıza, hiç bitmeyeceğini sandığımız şevk veren bir beste fısıldar. O besteyle yüreğimiz arasında ahenkli bir bağ kurar. Sonra bir başka gün gelir, o gün geldiğinde o beste susar, o beste susunca hayatımızdan bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir.

İçimizdeki bestenin, yani müziğin sustuğu en önemli olgu ölümdür. Ölümle birlikte sadece beste susmaz hem ölenin hem de sevenlerinin hayatından bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir.

Değerli yazarımız Doğan Hızlan’ın bir makalesinde yazdığı gibi ‘kimi ölümlerde içimizdeki müzik susar ve sadece uzaktan yankılanır.’ Aslında yankılanan, ölenin geride bıraktığı anılardır.

Hayat hem hafif hem de ağırlığı aşikar olan anılarla doludur. Hayatın biriktirdikleri olan ve hayatı zenginleştiren anılar, içimizdeki bestelerdir, müziklerdir. Bu besteler, bu müzikler, bazı garip anlarda ruhumuzdan içeri sızar. Bunların arasında sadece ölüm, anılarla yüklü olan beynimizdeki, yüreğimizdeki depoyu ortadan kaldırır. İçimizdeki besteleri, müzikleri susturur. Zira ölüm, ölenle birlikte ölür.

‘Gönüllü Ölüm’ de Nietzsche’nin Zerdüşt’ü şöyle der; ‘Çokları pek geç ölürler, kimileri de çok erken ölür. Şu öğreti hala garip geliyor, doğru zamanda öl.’ Nietzsche, aynı konuyu ‘Putların Alacakaranlığı’ isimli eserinde ise şu şekilde ifade eder; ‘Gururlu yaşamanın artık mümkün olmadığı anda gururlu bir şekilde ölmek. Kişinin kendi seçimi olan ölüm, çocuklar ve tanıklar arasında mükemmel bir biçimde, berrak bir kafayla ve neşeyle, doğru zamanda ölmek. Böylece ayrılacak olan hala oradayken gerçek bir vedalaşma mümkün olur. Kişi kazayla değil, yaşam sevgisi yüzünden ve özgürce, bilinçli bir şekilde ölmeyi arzulamalıdır.’

Doğumun rastlantısallığı içinde ana rahminden kopmak, hayata kendini oldurmaya hazır bir insan olarak başlamak. Böylece ayrılıkla ve yalnızlıkla karşı karşıya kalmak. Bu suretle ve zaman içinde, yaşamın geçiciliğinin ve tekrarı olmadığının bilincine varmak. Daha sonra kendini oldurmaya, oldurmak için öğrenmeye, olgun, erdemli, onurlu bir insan olarak inşa etmeye çalışmak. İşini, mesleğini iyi yapmaya, üstlendiğin sorumlulukların hakkını vermeye gayret etmek. İnsanlara hizmet etmek, arkanda eserler bırakmak. Bunlardan keyif almak. Hayatı böyle anlamak, böyle yorumlamak ve böyle uygulamak!

Günlük uğraşlar, koşmalar, koşuşturmalar, para hırsı, iktidar hırsı, makam, mevki hırsı, sonra çocuklar, onların yetiştirilmeleri için katlanılan özveriler, özel hayat, iş hayatı, buralarda yenilen çelmeler, oynanan oyunlar, yaşanan çirkinlikler, uğranılan haksızlıklar, yalanlar, iftiralar, dedikodular, başkaca çirkinlikler, hayata dahil başkaca işler, zevkler, alışkanlıklar, etkinlikler edinmek.

Bütün bunlar, insanın ölümlülüğü bağlamında düşünüldüğünde; insanın çabalarının, uğraşlarının, hırslarının, sadece kendisi için, kendi yararı veya zararı için olmadığını ortaya koyar. Hayata böyle bakıldığında; insan bu dünyadan göçüp gittikten sonra, sadece mirasçılarına değil, geride bıraktığı herkese bir miras bırakır. Bu mirası insan ölürken yanında götüremeyeceği gibi, ölmeden önce yaptıklarını, ürettiklerini, yarattıklarını da tüketemez. Yani ölümün kişiselliği, insanın ölüme yalnız gitmesi, bizi yaşamın içinde başkalarına ve ölümden sonra bizsiz sürecek olan bir geleceğe bağlar.

Öldüğümüz zaman bağlanacağımız o gelecekte; belki yetiştirdiklerimiz bizi övgüyle anacak, daha sonra gelecek olan insanlar, bizim hayattayken gösterdiğimiz çabaya, yaptığımız fedakarlıklara, geride bıraktıklarımıza saygı duyacaklardır. Hayatta iken bizi kıskananlar, kıskanmaktan vazgeçecekler, düşmanlarımız yaptıkları haksızlıklardan dolayı belki utanacaklardır. Belki de bunların hiçbirisi olmayacaktır.

Öldükten sonra gideceğimiz diğer köyde, belki birileri bize Lermantov’un o güzel şiirinde yazdıklarını söyleyeceklerdir. Yani şöyle diyeceklerdir: ‘Hayır, ilgi beklemiyorum ben/ Hüzünlü sayıklamalarına ruhumun/Alışkınım el çekmeye isteklerimden/Eski günlerinden beri çocukluğumun/Yazdıklarımdan da bir şey beklemem/Fakat isterim ki yıllar sonra/Kısa, fakat isyancı bir ömürden/Bir iz kalsın onlarda/Kim bilir, belki günün birinde/Tüm sayfaları hızla geçerken/Takılıp kalacaksınız bu dizelere/Mırıldanarak:‘Haklıymış gerçekten’ diyeceksin/Belki o sevinçsiz şiir uzun süre/Durduracak üstünde bakışlarınızı/Bir mezar taşının yol üstünde/Durdurması gibi yabancıyı.’ Belki de birileri bunların hiçbirisini demeyeceklerdir.

Her ölen bunları düşünür mü? diye sordum kendime. ‘Başkalarını bilmiyorum, ama ben ölürken eğer kendimde olursam, bilincim az da olsa yerinde olursa, bunları düşüneceğimden eminim’ cevabını verdim.

‘Hayatımın ve hayatımızın ötesinde uzanan bir geleceğe bağlılığımız, yaşadığım şu anla gurur duymamı sağlıyor ve beni bekleyen son hakkında beni teselli ediyor’ diyor Amerikalı siyaset bilimci William E.Connolly. Doğru da diyor. Zira hepimizin aradığı bu tesellidir aslında!

Hayat, planlardan, imgelerden, özlemlerden daha çok rastlantılardan ibarettir. O rastlantıların getirdiği olayların ve insanların, bize yaşattığı mutluluklar, sevinçler, üzüntüler vardır. Esasen hayat bunların hepsini kapsar. Önemli olan iyi ve kötü anları, olumlu veya olumsuz duyguları kamplaştırmamak, o anı yaşamak, o anın tadını çıkarmaktır. Ama biz toplum olarak böyle bir kültürden gelmediğimiz için çoğu zaman bunu yapmayız, yapamayız.

Oysa ‘dünkü ekmek azdı, dünkü ekmek bayattı diye düne kızmamamız, dünü düşünmememiz, yarın ekmeğimiz olacak mı diye kaygı duymamamız, bugün yediğimiz ekmeye şükretmemiz gerekir. Zira yiyebileceğimiz yegâne ekmek, bugünkü ekmektir. Dünkü ekmek, dünde kalmıştır. Yarınki ekmeği yiyip yiyemeyeceğimiz ise belli değildir. Zira o ekmeği eğer yarın yaşarsak yiyebiliriz.’

Cezanne, Saint Victoria Dağı’nın her anının ayrı bir resmini yapmış. Neden mi? Her anın ışığı farklıdır da onun için. O nedenle, ah vah demeyip her anın ışığını görmek, her anın değerini bilmek ve keyfini çıkarmak gerekir.

‘Tek bir sevince – Evet – dediğiniz oldu mu hiç?’ diye sorar Zerdüşt. Sonra şöyle devam eder; ‘Ah! Dostlarım, o zaman üzüntüye de – Evet – demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş ve kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz, mutluluk, beni memnun et! Kal biraz! Dediyseniz, o zaman her şeyi geri istemişinizdir. Çünkü her sevinç, her mutluluk ebediyet ister.’ Oysa acının, üzüntünün, mutsuzluğun, böyle bir talebi ve iddiası yoktur! Onun için bizi mutlu eden, sevindiren şeylerin ve anların değerini bilmek gerekir.

‘Ölüm’ diyor Octavia Paz ve sonra şöyle devam ediyor: ‘Hayat sahnesindeki rol kesme/hava atma çabalarımızın pek işe yaramadığını gösteren bir aynadır. Eylem, unutkanlık, hüzün ve umutlardan oluşan karmaşık bir hayat süreci içindeki insanın ölümünü – bir anlam ya da açıklama olarak değil de – salt bir son olarak görürüz. Ölüm hayatı tarif eder: bir kişinin ölümü ise, o kişiyi belirler.  Ölülerimiz hayatlarımızı aydınlatır ve anlatır bize. Ölümümüzde anlam bulunamıyorsak eğer, hayatımızda da bir anlam yok demektir.’

Oysa insan anlam arayan bir varlıktır. İnsanın bu anlam arayışı, aslında içgüdüsel itkilerin tali bir ussallaştırılması değil, insanın yaşamındaki temel bir içgüdüdür. Nazilerin, 1940 yılında Polonya, Krakow yakınlarında inşa ettikleri ve çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu 4 milyondan fazla insanın imha edildiği Auschwitz’deki Toplama Kampından sağ kurtulan ender kişilerden olan Victor E.Frankl, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ isimli özgün eserinde şöyle diyor: ‘…anlam, sadece kişinin kendisi tarafından bulunabilir oluşuyla ve böyle olması gerektiği için eşsiz ve özel bir yapıdadır; zira bu ancak o zaman kişinin kendi anlam istemini doyuran bir önem kazanabilmektedir. Bazı otoritelere göre anlamlar ve değerler, savunma mekanizmalarından, tepki oluşumlarından ve yüceltmelerden öte bir şey değildir. Ama bana göre, ben, sadece savunma mekanizmalarım uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece tepki oluşumlarım uğruna ölmeye hazır da olamam. Öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme hakkına ve yetisine sahiptir.’

Victor E.Frankl’inin bu görüşü son derece önemli ve değerli bir görüştür. Zira insanın yaşaması ve yaşamak istemesi için, hayatının bir anlamı olması, bu anlamın, kıymetli ideallerden ve değerlerden oluşması gerekir. İnsan için hayatın bir anlamı yoksa eğer, insanın hayatında anlamlı idealler ve değerler yoksa eğer, ya da bir zamanlar vardı da bunlar daha sonra kaybolduysa eğer, yani insanın içinde ona şevk veren bir beste, bir müzik yoksa eğer, işte o zaman insanın hayatındaki bir tel kopmuş, ahenk ebediyen kesilmiş demektir.

Ama insanın içindeki şevk veren bestenin, müziğin sona erdiği, telin koptuğu ve ahengin bozulup kesildiği ölümden başka durumlar da vardır. Aşk vardır mesela! Aşk bitti mi, seven insanın kalbindeki beste de, müzik de biter, bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir.

Arkadaşlarınızdan, eğer var ise dostlarınızdan, kazık yediğiniz, vefasızlık, kadir, kıymet bilmezlik gördüğünüz zaman da bize şevk veren içinizdeki beste, müzik durur, yüreğinizden bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir.

Mesela bir güruh, haksız olarak sizin üzerinize geldiğinde, sizin hakkınızda ileri geri laflar ettiğinde, arkadaşlarınız, dostlarınız susuyor ise eğer, daha düne kadar hemen her gün sizi arayan birileri araya mesafe koyuyor ise eğer, o zaman da içinizdeki bir tel kopar, ahenk bozulur ve siz Martin Luther King’in dediği gibi sadece ‘düşmanlarınızın sözlerinden çok, dostlarınızın sessizliğini hatırlarsınız.’

Ve işte o zaman, siz Can Yücel’in şu dizelerini çok daha iyi anlar, yerli yerine oturtursunuz: ‘Dostlar ırmak gibidir/Kiminin suyu az, kiminin çok/Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca/ Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya’

Peki, bütün bunlar neden olur? Bunların psikolojik, psişik, patolojik, sosyolojik, politik bir açıklaması var mıdır? Vardır elbette. Uzmanlar bu durumu, ‘Çağdaş Nihilizm’, yani ‘Çağdaş Hiççilik’ kavramı ile açıklıyorlar.

Bilirsiniz, aslında nihilizm hiçbir şey olmadığını söylemez, sadece hiçbir şeyin anlamı olmadığını, hemen her şeyin saçma olduğunu söyler. Yani aşk da anlamsızdır, arkadaşlık, dostluk, vefa, erdem, kadir, kıymet bilirlik, düşmanlık, nefret, kin de anlamsızdır. Onun için sizin bütün bu anlamsızlıklara tepki göstermeniz de anlamsızdır.

Bu gibi durumlarda bazıları tarafından en anlamlı bulunan şey susmaktır. Sizden de bu istenir zaten. Oysa Sartre, ‘insanın kişiliği kendisine yapılan haksızlığa gösterdiği tepki de gizlidir’ diyor.  Bu söze herhalde şunu da eklemek gerekir; ‘insanın kişiliği başkasına yapılan haksızlığa gösterdiği tepki de gizlidir.’

Peki, çağdaş nihilizm nedir? Logoterapist George A. Sargent’in Uluslararası Logoterapist Forumu’nda verdiği tebliğde söylediği şeydir. Yani ‘öğrenilmiş anlamsızlıktır.’Onun için George E. Sargent bu durumda kendisine şunu tavsiye eder; ‘…George, dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. Adalet diye bir şey yoktur. Her şey rastlantıdır. Ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın. Evrende büyük amaç diye bir şey yoktur. Evren sadece evrendir. Bugün ne yapacağın konusunda verdiğin kararın özel bir anlamı yoktur.’

Anton Cehov da benzer bir şey söyler ve şöyle der; ‘Hayata gülmüyorsan eğer, espriyi, yani hayatı, yani hayatın bir şaka olduğunu anlamamışsın demektir!’

DÖNME KADINLAR: BU KADINLARIN AİLE HAYATLARI VE İNANÇLARI

Türkçeye tercüme ettiğim İngiliz seyyah Lucy Mary Jane Garnett tarafından yazılan ve özgün adı “Türkiye’nin Kadınları” olan ama Dorlion Yayınevi tarafından “Osmanlı’nın ve Türkiye’nin Yahudi ve Kürt Kadınları (Cilt 2)” ismiyle basılan, gerçekte ise Osmanlıların kadınlarını anlatan kitabın “Dönme Kadınlar: Bu Kadınların Aile Hayatları ve İnançları” isimli ilginç bir bölümünü aşağıda sunuyor ve size iyi okumalar diliyorum. 

Türklerin “Dünméhs” (Dönmüşler/Dönmeler) olarak adlandırdığı veya onların kendilerini “Mameen” (Sadıklar) olarak isimlendirdikleri tarikat, 1666’da İzmir’de kendisini Mesih olarak ilan eden Sabathaï Sévi’nin takipçilerinin torunlarıdır. Bu garip topluluk hakkında genel olarak çok az şey bilindiğinden, kendisine özgü inançları ve gelenekleri bulunan bu tarikatı anlatmadan önce, bu tarikatın kökeni hakkında kısa bir bilgi vermek isabetli olacaktır.

Bu konudaki otoritelerin çoğuna göre, Sabathaï Sévi, babasının bir İngiliz tüccarına komisyonculuk yaptığı İzmir’in yerlisidir. Küçük yaşta çalışmaya büyük bir yatkınlık göstermiş olması nedeniyle, Sabathaï Sévi şehirdeki bir Hahamlık okuluna gönderilmiş ve burada Talmud bilgisinin tüm döngüsü hakkında eğitim almıştır. Sabathaï Sévi on beş yaşındayken, gizemlerini hızla öğrendiği Kabala çalışmasına kendisini adamış ve hem “açıklanan hem de gizli olan şeyler” konusunda bilgi sahibi olmuştur.

Sabathaï Sévi on sekiz yaşındayken, oldukça kalabalık olan dinleyenlerine hem İlahi Yasa’yı hem de Ezoterik Doktrinleri açıklayarak halka açık dersler vermeye başlamış ve “Bilge” unvanını almıştır.

Sabathaï Sévi yirmi dört yaşındayken, öğrencilerine, Yahudileri Hıristiyanlara ve Müslümanlara kölelikten kurtaracak olan Davut’un oğlu Mesih olduğunu ve aynı zamanda Tetragrammaton’u -Yahveh ismini- açıkça telaffuz ettiği ve bunu sadece Baş Rahip’in Kefaret Günü’nde Kutsalların Kutsalı’nda yapmasına izin verildiğini açıkladığı söylenir.

Bu durum Beshdin veya Hahamlar Mahkemesi tarafından öğrenilince, içlerinden ikisi ona, eğer ikinci kez böyle bir günah işlerse, “onun sinagogdan atılacağı ve katlinin takdir edileceği” konusunda onu uyarmıştır. Sabathaï Sévi daha sonra kendisini Rab’bin Meshedilmişi olarak ilan etmiş ve kutsal ismini telaffuz etme yetkisine sahip olmuştur. Hahamlar daha sonra onu ölüme layık görmüşler ve hemen aforoz etmişlerdir.

Bunun üzerine Sabathaï Sévi doğduğu şehri terk ederek Selanik’e gitmiş ve burada doktrinini az çok başarıyla yaymış, iki güzel Yahudi kadınla evlenmiş ama daha sonra boşanmıştır. Yunanistan’a ve oradan İtalya’ya geçerek, Livorno’da üçüncü bir kadınla evlenmiştir. Görevine devam ederek Trablus üzerinden Suriye’ye ulaşmış ve sonunda Kudüs’e varmıştır. Burada Sabathaï Sévi kendisini Yasa Reformcusu olarak ilan etmiş ve Tamuz orucunun kaldırıldığını bildirmiştir. Çok geçmeden Nathan adında bir Yahudi ile tanışmış ve ona güvenmiştir. Dehası Sabathaï Sévi  ile örtüşen bu değerli kişi, onun öncü rolünü hemen kabul etmiş ve Mesih’in geleceği haberini yaymaya başlamıştır.

Bunu “Damat aralarındaydı” diye halka duyurmuşlar ve onlar da Yasa’nın acı dolu uygulamalarından kurtulmuşlar ve Hist’in gelişini huzur ve sevinçle onurlandırmışlardır. Sabathaï Sévi’nin daha cahil ve fanatik olanlar arasında hızla birçok mürit edinmesi, halkın zihninin ahlaki ve dini bir devrimin yaklaştığına ikna olduğu ve çeşitli kehanetlerin özellikle 1666 yılını büyük ve önemli bir olayın dönemi olarak işaret ettiği bir dönemde olduğu gerçeğini hesaba kattığımızda, bu durum kuşkusuz daha az şaşırtıcı görünecektir.

Sabathaï Sévi Gazze’de Yahudi halkının yabancı boyunduruğundan kurtarılmasını ve İsrail’in kurtuluşunu başarılı bir şekilde vaaz etmiştir, bunun üzerine civardaki Yahudiler dünyevi uğraşlarını terk etmeye ve zamanlarını hayırseverlik ve dindarlık eylemlerine adamaya başlamışlardır. Ayrıca, o coşkularını İmparatorluğun diğer bölgelerine dağılmış İbranilere de iletmiş ve bunların büyük bir kısmı uzun zamandır vaat edilen Mesih’in sonunda aralarında olduğuna inanarak aldatılmıştır. Sahtekâr Sabathaï Sévi, Suriye’deki kabulünden memnun ve cesaretlendirilmiş olarak, İzmir’e dönmeye ve kendisini İstanbul Yahudilerine de duyurmaya karar vermiştir. Bu arada Nathan (çn: İbrani Kutsal Kitabı’nda İsrailoğulları’nın ilk peygamberlerinden biridir ve Kral Davud’un hükümdarlığı sırasında ortaya çıkmıştır), Şam’a gitmiş ve oradan meslektaşına bir mektup yazarak onu “Rablerin Rabbi” ve “Yakup’un Tanrısının Mesihi” olarak tanımıştır. Ayrıca, Halep’teki Yahudilere misyonunu ve Mesih’in öğretilerini ilan eden mektuplar yazmıştır. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu’ndaki İsrailliler, Mesih’in sözde gelişiyle ilgili sevinçlerini en abartılı şekilde dile getirmeye başlamışlardır. Öyle ki, bazı kasabalarda, şaşkın Müslüman ve Hıristiyan komşuları tarafından garip ve neredeyse inanılmaz sahnelere tanık olunmuştur. Bu abartılı olaylardan bazılarının görgü tanığı olan Sir Paul Rycaut, bunları uzun uzun anlatmış ve bu anlatısına İsrailliler “o kadar büyük bir gösteriş sergilediler ki, hiçbir komedi bunların temsil ettikleri sahte gösterileriyle boy ölçüşemezdi” diye eklemiştir.

Bazı yerlerde inananlar o kadar çok sayıda olmuşlardır ki ticaret adeta tamamen durma noktasına gelmiştir. Öyle ki, Yahudiler işlerini bitirmişler, mallarını elden çıkarmışlar, kendilerini esaretten kurtarılmaya hazırlanmışlar ve Mesihleri ​​tarafından zaferle Kudüs’e götürülmüşlerdir. Yabancı konsoloslara, kendi hükümetleri tarafından bu olağanüstü hareketi soruşturmaları emredilmiş ve Osmanlı Paşaları da yönettikleri bölgelerdeki ticaretin kesintiye uğradığını Sultan’a bildirmişlerdir. Bulaşıcı hastalık kısa sürede batıya doğru yayılmış ve İtalya, Hollanda ve Almanya’daki Yahudilerin çoğu, tüm dünya üzerinde efendi olacaklarına ikna olmuş bir şekilde, mallarını satmaya veya hepsini bırakıp Mesih’i takip etmeye hazırlanmışlardır. Her yerde ticaret ve el emeği kesintiye uğramış, zengin olanlar olmayanları beslemiş ve daha fazlasını elde etme umuduyla mallarını dağıtmışlardır. Yine her yerde Yahudiler, yakında köleleri olacağını ilan etmişler ve Yahudi olmayanlara karşı dayanılmaz bir kibirli tavır takınmışlardır.

Bu arada Sabathaï Sévi, İzmir’e varmış ve onun oradaki görünümü, dindaşları arasında canlı bir heyecana neden olmuştur. Kaba halk onu büyük bir coşkuyla karşılamış ama Müslümanların alay etmesinden korktukları için Hahamlar onu Mesih olarak kabul etmemişler ve fakat onların, onun misyonunun ilahiliği konusunda şüpheleri de olmamıştır. Ne var ki, Sabathaï Sévi’nin iddialarını kabul edip etmemeye karar vermeden önce, Khakham Bashi veya Baş Haham, Sabathaï Sabathaï Sévi’yi bir konferansa davet etmiştir. Sahtekâr Sabathaï Sévi,, dışarıda kalan takipçilerinden oluşan bir güruh eşliğinde Hahamın ikametgahına gitmiştir. Görüşme çok uzun sürdüğü için kalabalık, Sabathaï’nin zorla alıkonulduğunu düşünmüş, onun adına Kadı’ya başvurmuş ama onun bu uygunsuz hareketiyle yetkililere ileride ne olacağı konusunda ilk uyarıyı vermiştir. Ne var ki, Kadı her iki taraftan da rüşvet almış ve sonunda davayı Hahamlık Mahkemesi’ne göndermiştir. Sabathaï’nin lehine olan taraf, Yahudi yetkililerin sahtekâra açıkça müdahale etmesini ihtiyatlı kılacak kadar güçlü olduğu için ona karşı o kadar başarılı bir şekilde entrika çevirememiş ve Sabathaï Sévi kısa bir süre sonra İstanbul’a döndüğünde Sadrazam tarafından hapse atılmıştır. Alıkonulduğu Abydos Kalesi, Mesihlerini ziyaret etme izni konusunda Türklere büyük rüşvetler veren sadık takipçileri için büyük bir hac yeri haline gelmiştir.

Böylece Sabathaï Sévi’nin ünü her geçen gün artmış ve o yeni bir tören ve yeni bir dinin planını çizmiş; doğum yıldönümünü kutlama biçimini formüle etmiş; annesinin mezarına yapılacak haccın düzenini belirlemiş ve bunun yerine getirilmesi için özel ayrıcalıklar elde etmiştir. Tüm bu kehanetler, onun coşkulu takipçileri tarafından onun lehine yorumlanmış ve sinagogların duvarları onun anagramıyla süslenmiştir.

Ancak, bir diğer Mesih adayı olan Nehemiah Cohen, Sabathaï Sévi tarafından Mesihlikteki payı konusunda reddedilince, onu Sultan’ın Bakanlarına ihbar ederek intikamını almış ve onlara, eğer bu sahte Mesih hızla bastırılmazsa krallığın huzuru için bunun tehlikeli olacağını söylemiştir.

O nedenle, bu sahtekarı ifşa etmek Sultan IV. Muhammed’in kendisine kalmış ve  Padişah, Edirne’deki sarayında huzuruna getirildiğinde Sabathaï Sévi’ye, “Mucizeler yaratabilir misin?” diye sormuş ve Sabathaï Sévi de “Yapabilirim,” diye cevap vermiştir. Sultan “O zaman sen okçularımın hedefi olacaksın. Eğer onların okları sana zarar vermezse, o zaman sen gerçekten Mehdi’sin” demiştir. Yahudi’yi sahtekarlığını itiraf etmeye zorlayan korku, ona kazığa oturtularak öldürülme veya İslam inancını itiraf etme alternatifi olarak sunulmuş ve o da ikincisini seçmiş ve amacının her zaman takipçilerini “Allah’tan başka Tanrı yoktur ve Muhammed onun peygamberidir” diye kabul etmeye yönlendirmek olduğunu ve bunu da ancak Hükümdarının huzurunda inancını itiraf edene kadar ertelediğini ilan etmiştir.

Bunun üzerine onun taraftarlarının dehşeti büyük olmuştur. Öyle ki hem Yahudiler hem de Yahudi olmayanlar tarafından kendilerine yöneltilen alaylar yüksek sesle duyulmuştur. Ancak, belirli bir azınlığın saflığı öylesine büyük olmuştur ki, o azınlık Sabathaï Sévi’nin misyonunun ilahiliğine inanmaya devam etmiş ve Yahudilerin zulmünden kurtulmak için, liderlerinin dinden dönmesini haricen taklit ederek, gizlice onun doktrinlerini benimsemeyi sürdürmüştür.

Bunun üzerine Sabathaï Sévi’nin Osmanlı Sarayı’nda kalmasına izin verilmiş ve burada o, “İslam hukukunun Gamaliel’i (çn: Hristiyan geleneğinde Gamaliel, Halaha uzmanı bir Ferisi olarak tanınmaktadır)” olarak Vanni Efendi’nin ayaklarının dibinde oturmuştur. Nitekim Binbir Gece Masalları’nın Avrupa dillerine ilk tercümanı olan ve 1672-73 yıllarında İstanbul’da ikamet eden Antoine Galland yazdığı Günlüğünde, onu 1676’da Belgrad’daki hapishanede ölmüş gibi görünen bu ünlü sahtekârın sonraki kariyeriyle ilgili olarak kişisel olarak dikkatini çeken çeşitli küçük olaylardan bahseder.

Ancak, Sabathaï Sévi’nin sadık takipçileri, Mesihlerinin gerçekten ölmediğini, onun bedensel formda göğe yükseldiğini kararlılıkla savunmuşlardır. Ve şimdi, Selanik’in, her Kals’larında veya gizli ibadet yerlerinde, söylendiğine göre, onun ikinci gelişinde yorgunluğunda dinlenebileceği bir yatağı her zaman hazır tutulmaktadır. Buna göre Sabathaï Sévi ya Belgrad’da dünyadan kaybolmuş ya da Selanik’i Vardar kapısından terk etmiş olmasından dolayı, onun o yönden gelmesi beklenmekte ve son iki yüzyıldır her gün, bir dönme gün doğumunda onu karşılamak için yola çıkmaktadır.

Belgrad ile Selanik arasındaki demiryolunun açılmasından bu yana, Mesih’in trenle ikinci şehre varma olasılığı konusunda bir soru ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, raporlara göre, kuzey postası geldiğinde her zaman terminalde bir dönme görülmüş, onlar orada uzun süre bekleyen yolcuyu hevesle beklemiş ve Sadıklar, uzun bekleyişleri ve hizmetleri için yeryüzünün efendileri olarak atanarak ödüllendirilmişlerdir Sabathaï Sévi’nin takipçilerinin Türkiye’deki merkezi Selanik’tedir ve onların Selanik’te yaklaşık olarak sekiz bin kişi oldukları söylenmektedir. Tarikat küçük de olsa, üyeleri diğer ikisinin gizli ibadetlerine katılmasalar da onlar kendileriyle iyi geçinen üç alt mezhebe ayrılmışlardır.

Bu alt mezheplerin ilki ve en önemlisi, kuşkusuz Sabathaï Sévi’nin ortodoks takipçilerinden oluşmakta ve bunlara da İsmirli denilmektedir. Bu tarikatın erkekleri çenelerinin tıraşlı olması ve Tchelebi veya “beyefendi” unvanıyla hitap edilmesiyle ayırt edilirler. Ayrıca, bunlar İspanya’dan o şehre gelen Yahudilerin en iyi ailelerinin soyundan geldiklerini iddia ederler.

Jakobenler olarak adlandırılan ikinci alt mezhep, özellikle Mesihlik mirasını kendisine talep eden ancak iddiaları daha çok Ortodokslar tarafından keşfedilen Sabathaï’nin itibarlı oğlu Jacobus Querido’nun takipçileridir.

Üçüncü ve en küçük alt mezhep, geçen yüzyılın başında yaşamış olan ve iki mevcut alt mezhebi uzlaştırma çabalarında, harici ayrım işareti ne çeneyi ne de başı tıraş etmemeleri olan başka bir alt mezhebi oluşturan Osman Baba’nın takipçileri olduklarını iddia ederler.

Üç tarafta da sırasıyla, kulplu veya kulpsuz içki bardakları kullanmak gibi önemsiz şeylerde farklı adetler ve dışarıdakiler için anlamsız da olsa, şüphesiz bazı sembolik anlamlar atfedilen başkaca tuhaflıklar gözlemlenir.

Dönmeler bir topluluk olarak, oldukça saygın, çalışkan ve müreffeh bir topluluktur. Aslında, bunların aralarında yoksulluğun olmadığı söylenir, zenginler dünyevi işlerde daha az başarılı olanlara yardım ederler ve dul ve yetimleri hayranlık uyandıran bir şekilde organize edilmiş bir hayır sistemiyle desteklerler.

Bunların görünüşte, ev düzenlemeleri Türklerinkine benzemektedir, öyle ki zenginlerin evleri haremlik ve selâmlık olarak ikiye ayrılmakta, mobilyaları çoğunlukla odanın üç tarafını çevreleyen divanlardan, üzerinde bir ayna bulunan bir konsoldan ve birkaç ortak sandalyeden oluşmaktadır. Topluluğun konutları, şehrin merkezinde kendilerine ait küçük bir mahallede kümelenmiştir ve hepsi birbirleriyle iç kapılar ve geçitler aracılığıyla iletişim kurmakta, bu geçitler aynı zamanda kals’larına veya gizli toplantı odalarına erişim sağlamaktadır.

Dönme kadınları açık havada Türk pelerini ve duvağı giymekte ama yabancılarla ilişkilerinde gerçek Müslümanlardan daha az kısıtlanmış görünmktedirler. Örneğin, onları Yahudi düğünlerinde, dışarıdaki kıyafetlerinden sıyrılmış, düzinelerce karşı cinsin bakışlarına maruz kalmış halde görebilirsiniz. Yine dönmelerin kendi aralarındaki sosyal ilişkilerinin fazlaca kısıtlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Dönme kadınları yaşmak ve ferace altında, ya pitoresk ve çok renkli Yahudi kostümü giyerler ya da Türk kadınlarını taklit ederek, Batı modasının Doğu’ya özgü bir uyarlamasını tercih ederler.

Düğününe davet edildiğim bir dönme kızının gelinliği, kısa, bol bir ceket ve koyu kırmızı kadifeden, geniş bir bordürle, ayrıntılı çiçek desenleriyle altın iplikle işlenmiş uzun ve sarkan bir etekti. Kadınlarının bazıları güzel de olsalar, genel olarak onların da Doğu’nun Yahudi kadınları gibi, donuk ve ilgisiz bir ifadeleri vardır. İki yüzyıl süren sürekli evlilikler, sanırım, çevredeki Yahudilerden daha az meraklı ve kalın dudaklı bir tip ortaya çıkarmıştır. Ama dönmeler onlardan çok daha az konuşkan, görünüş ve tavır olarak çok daha onurludurlar.

Ne var ki, dönme kadınları eğitim açısından, Türk veya Yahudi kız kardeşlerinden daha az gelişmişlerdir. Yaklaşık on iki yıl öncesine kadar, toplumun zeki bir üyesi olan Şemşi Efendi, halkından bu kınama nedenini kaldırmaya kararlı olarak, Selanik’te küçük çaplı bir okul açmayı başarana ve bunu bizzat denetleyene kadar, hiçbir kız okulu yok gibi görünmekteydi. Onun ilk öğrencilerinden bazıları, on dört veya on beş yaşında, nişanlı ve gelenek gereği derslerini alırken peçelerini ve cübbelerini takmaları gereken kızlardı. Hiçbiri ne okuyabiliyor ne de yazabiliyordu, esasen öğrenmeyi de istemiyorlar ve sadece eğitimli bir Yunan öğretmenin iğne işi ve süslü işlerde verdiği eğitimden faydalanmak amacıyla okula gidiyorlardı.

Bana buradaki müfredatın üç R (çn: 3R kuralı Azalt/Reduce, Yeniden Kullan/Reuse, Geri Dönüştür/Recycle demektir) ile sınırlı olduğu söylenmişti. Kızlar derslerinde veya işlerinde, dağınık elbiseler ve dağınık saçlarla yerde bağdaş kurarak oturuyorlar ve tavırları da genellikle Doğu bakış açısından bile arzulananın çok altındaydı. Ama müdür, daha genç öğrencilerden ve yetişkin genç hanımlardan daha iyi bir başarı bekliyordu. Bu konuda bir başlangıç ​yapılmışken, Sabathaï Sévi’nin dönüşünden önce dönme kızlarının da Hıristiyan ve Yahudi komşularının yararlandığı eğitim avantajlarından bazılarını paylaşabilecekleri konusunda birazda olsa bir umut vardı.

Dönmeler, Doğu’nun diğer ırklarından herhangi birine göre diğer inançlara mensup kişilerle evlenmeye karşı görünmekteydiler. Söylendiğine göre, Selanik’teki bir Türk, kısa bir süre önce tarikata mensup bir kızdan etkilenmiş ve onunla evlenmek istemişti. Ancak kızın arkadaşları bu evliliğe o kadar karşı çıkmışlardı ki, talip olan kişiyi onu takip etmekten vazgeçirmek için dört bin lira rüşvet teklif etmişlerdi. Eğer bir dönme kızı bir yabancı tarafından yoldan çıkarılırsa, yoldan çıkan kişiyi kurtarmak için hiçbir çabadan kaçınılmaz ve söylendiğine göre, bu kişi kendi halkının gizli bir mahkemesi tarafından yargılanır, mahkum edilir ve günahı yüzünden idam edilirdi.

Dönmeler aile törenlerinde dışarıdan Müslüman adetlerine uyarlar. Ancak bu konudaki söylentiler ve gizli ayinler ne Müslüman ne de Yahudi olmayan gizemli ev içi adetler hakkındaki fısıltılardır ve bunlar zaman zaman meraklı komşuların çalınmış bakışlarıyla elde edilmiş olan hususlardır. Bu hikayelerden biri, bir düğün arifesinde bir dönme evinde şekerleme yapmak üzere işe alınan bir Yunan kadının kendisini nasıl gizlediğini ve aralarında çiçeklerle kaplı bir çemberin gelinin başının üzerinden ve ayaklarına kadar geçirilmesinin de bulunduğu bazı garip törenlere nasıl tanıklık ettiğini anlatır. Nitekim Bay Theodore Bent, “Garip Bir Halk” başlıklı makalesinde, bazı dönme hanımlarının kendisine doğum adetleriyle ilgili bazı ilginç ayrıntılar verdiğini söylemektedir. Ancak, bunlar görünüşte çok özgürce aktarıldığı için, ben bunların sadece güncel Türk veya Yahudi adetleri olduğunu ve mezhebe özgü olmadığını düşünmekteyim.

Dönmelerin açıkça itiraf ettikleri inançla uyum içinde olmaları, onların Cuma ve bayram günlerinde camilerdeki kamu hizmetlerine ara sıra katılmalarını gerektirmektedir. Ancak camiler o kadar çoktur ve Türk doğası da iyi hocaların ve imamların, başka bir tapınağa ibadet etmeye gitmiş olabilecek olan Gerçek İnananların yokluğunun nedenini araştırmasına izin vermeyecek kadar tembeldir; o nedenle, kadınların ibadetleri onları çok fazla ilgilendirmemektedir.

Bu yüzden bir dönme tüccarı, iyi bir Müslüman gibi Cuma günü dükkanını kapatır ve Yahudi Şabatında kepenklerini indirip tezgah ve vitrin olarak hizmet veren yükseltilmiş zeminde bağdaş kurarak oturur ve diğer günlerde olduğu gibi mallarını yoldan geçenlere satmak konusunda hiçbir çaba göstermez. Yine raflarındaki bir eşyaya ilgi duyan bir müşteri kendini tanıttığında ise, dönme sanki ondan ayrılmaktan üzgünmüş gibi onu dükkanında aşağı indirir ve eğer satın alma işlemi yapılmazsa hayal kırıklığına uğramaktan daha çok rahatlamış gibi görünür.

Aşağıdaki on altı kural ve ilkenin dönme inancının temel dogmalarını oluşturduğu söylenir; ancak bunların tam anlamıyla doğruluğu hususunda ben şüphe etmekteyim, Ama hiç şüphe yoktur ki, Sami hoşgörüsüzlüğü ve üstünlük varsayımları ruhunda yaşamış olan tüm büyük peygamberlerin ve kahinlerin, önce Adem’de ve son olarak da Muhammed’de görünen İlahi Ruh’un ardışık tezahürleri olduğunu öğreten Doğu mistisizminin izleri konusunda onlar gerçeğe sadıktırlar.

  1. Sabathaï Sévi’nin Tanrı’nın birliği ve Mesihliğe olan inancı: Adem, İbrahim, Yakup, Musa, Ester ve diğer İncil karakterlerinin, on sekiz enkarnasyon geçirmiş olan bu Mesih’in ruhunun parçaları olduğu inancı.
  2. Bütün yeryüzünün Mameeniler (Sabathaï’nin takipçileri) için ve Türklerin de sadece onları korumak için yaratıldığı inancı. Öyle ki, onlar “Kabuksuz yumurta yoktur” derler, oysa “Türkler kabukturlar ve Mameeniler de yumurtadırlar.”
  3. Yahudi olmayan herkes “yumurta kabuğu”dur (kilipa).
  4. Mameeni’nin Yahudilerle veya “yumurta kabuklarıyla” evlenmeleri yasaktır.
  5. Onlar sadece Mameeni cennetin krallığını miras alacaklardır.
  6. “Yumurta kabukları” ruhlarının ölümünde Gehenna’ya (çn: Bazı Kutsal Kitap çevirilerinde “cehennem” olarak tercüme edilen Geenna, birçok din adamına göre bir işkence yeridir) inerler ve orada kalırlar.
  7. Şu anda Mameeni olmayan tüm Yahudiler, gözleri Musa ve diğer peygamberlerin Sabathaï’nin ruhunun kıvılcımları olduğu gerçeğine ve sonra kendilerinin de onun ruhunun kıvılcımları olacaklarına inanırlar.
  8. Onlar tüm eylemlerinde Musa’nın Yasasına uyarlar.
  9. Onlar, kardeşleri olmaya mahkûm olan Yahudilerden nefret etmemeye ve onları uzlaştırmak gerektiğine inanırlar.
  10. Onlar, Tanrı’nın diğer dünyaya giden yolu bizzat göstereceği Yahudileri kendi dinlerine döndürmeye çalışmamak gerektiğine inanırlar.
  11. Onlar, dışarıda Müslüman olarak yaşamak ama kalplerinde İsrailliler olmak gerektiğine inanırlar.
  12. Onlar, bu emirlerden herhangi birini ihlal eden bir Mameeni’yi öldürmenin Tanrı’nın gözünde günah olmadığını düşünmek gerektiğine inanırlar.
  13. Tüm Mameeni’ler dünyevi meselelerde İslam yasalarına uymalıdır. O nedenle, bir Türk mahkemesinde dava açmamalı, kendi toplumlarının üyeleri tarafından yargılanmalı ve onlar kendilerini Türklere tabi tutarken, gereksiz yere onların önünde kendilerini küçük düşürmemelidir.
  14. Onların sarhoş edici içkilerden uzak durmaları gerekir.
  15. Onların dünyevi kullanım için bir Türk ismi ve sadece toplum tarafından bilinen mezhepsel bir isim olmak üzere iki isme sahip olmaları gerekir.
  16. Onların “Üstün güçlerin” isimlerini her gün iki kez tekrarlamaları gerekir.

Dönmelerin Kals veya toplantı evlerinin penceresiz inşa edildiği ve yeşil lambalarla aydınlatıldığı söylenir. Ama bu söylentiler, Mesihleri ​​tarafından belirlenen ibadet biçimlerini ve kurallarını kullandıkları ayinlerinin Yahudi İspanyolcası ile yapıldığını; ibadetleri sırasında Yahudilerin beyaz talith’lerini (çn: İbadet ederken başa takılan veya omuzlara atılan püsküllü şal veya atkı) giydiklerini ve Fısıh bayramında bir tür kurban vermeleri gerektiğini, çünkü o zaman evlerinin üst eşiklerinde ve çocuklarının alınlarında kan görülebileceğini doğrularlar.

Ne var ki, onların inançları ve uygulamaları hakkında çok az şey veya hiçbir şey bilinmediğinden, bu konudaki varsayımlar oldukça kapsamlıdır ve esasen baş düşmanları olan Yahudilerin hayal gücü, onların kapısına koymak için suçlar icat etmek konusunda çok fazla çılgındırlar. Öyle ki, onları geceleri gizli toplantılar düzenlemekle ve bu toplantılarda her türlü ahlaksızlığı yapmakla suçlarlar; ne var ki, bu suçlama, doktrini gizleyen her özel mezhebe karşı getirilmiş olan bir suçlamadır. Buna göre dönmelerin Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler tarafından sahip oldukları kötü şöhretin temel nedeni, bir inancın dışa dönük itirafları ve diğerine olan gizli bağlılıkları nedeniyle bunu sürdürmek zorunda kaldıkları çifte hayat gibi görünmektedir. Daha liberal eğitimleri nedeniyle toplumun engellerini rahatsız edici bulan birkaç seyahat etmiş dönme “yumurta kabukları” ile evlenerek ve yurtdışına yerleşerek bu engelleri aşmıştır.

Nitekim Piskopos Grégoire, Histoire des Sectes/Mezheplerin Tarihi adlı eserinde, Selanik’te sıklıkla Sabathaï Sévi’nin takipçileriyle karıştırılan başka bir Müslümanlaşmış Yahudi sınıfının olduğunu doğrulamaktadır. Bu yazara göre, bu şehrin bir dizi Yahudi bankacısı, yaklaşık bir buçuk yüzyıl önce Paşa tarafından ölüme mahkûm edildikten sonra, nominal bir irtidatla canlarını ve mallarını kurtarmışlar ve otuz aileye kadar bu İslam inancını benimsemişlerdir. Piskopos, bunların sayısının şimdi yüz ile yüz elli arasında değiştiğini, onların o zamandan beri birbirleriyle evlendiklerini ve gizlice Yahudi dininin sıkı kurallarını sürdürdüklerini söylemektedir.

SİYASET KURUMU VE BAROLAR –

İnsan siyasal bir hayvandır’ diyor Aristo. Bu bağlamda, insanların, insanların oluşturdukları yapılar olan sivil toplum kuruluşlarının, Baroların ve diğer meslek kuruluşlarının, siyasetin dışında kalmaları elbette düşünülemez, düşünülmemelidir. Zira siyaset kurumu yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla hepimizin hayatını olumlu ya da olumsuz yönde etkileyen bir kurumdur.

Bu yönden bakıldığında, gerek siyaset kurumu gerekse yönetim işi, elbette ve sadece profesyonel siyasetçilerin işi olmadığı gibi, sadece onların tekelinde de değildir. Aksine, siyaset, her yurttaşın, her meslek mensubunun, her meslek kuruluşunun ilgi alanı içindedir ve ilgi alanı içinde olmalıdır.  Perikles’in ‘yönetimle ilgileniniz’ demesi bundan dolayıdır. O nedenle, Baroların siyasetin dışında olmaları ve kalmaları beklenemez.

Kaldı ki insanların siyaset yapma hakkı ve özgürlüğü vardır. Bu bağlamda, her Baronun, her Baro yönetiminin, Baro üyesi olan her avukatın, Baro siyasetine eylemli olarak katılmaya hakkı olduğu gibi, ülke ve dünya siyaseti ile ilgilenmeye, bu konularda söz söylemeye, eleştiri yapmaya da hakkı ve bu konuda özgürlüğü vardır.

İnsan hakları, onun ayrılmaz bir parçası olan kadın ve çocuk hakları, dayanışma hakkı kapsamında bulunmakla, tüm dünya insanları ile dayanışarak kullanmak ve korumak zorunda olduğumuz çevre ve barış hakkı, insanların kadim dostu olan hayvanların hakları ile onların korunması, siyasi olmaktan daha çok hukuki konular ve kavramlardır ve elbette bunları korumak ve kollamak da Baroların en başta gelen görevleri arasındadır.  Açıkça ifade etmek ve haklarını teslim etmek gerekir ise, tüm Barolar, bütün bunları hakkıyla ve layıkıyla yapmaktadırlar.

Nitekim İstanbul Barosu’nun 21.12.2024 tarihinde yapmış olduğu ve hakkında dava açılan açıklamada, bu kapsamda yapılmış olan Anayasa ile Avukatlık Yasası’nın 76, 95 ve 97.maddeleri çerçevesinde yapılmış bulunan ve hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak amacını esas alan bir açıklamadır ve asla terör örgütü propagandası yapmayı ya da yanıltıcı bilgiyi halka alenen yaymayı esas alan bir açıklama değildir.

Diğer taraftan baroların siyasetle olan ilişkilerinde dikkate almaları gereken husus, günlük siyasetin dışında kalmak, bir siyasi kuruluşun ön veya arka bahçesi olmamak, böyle bir görüntü vermemek, toplumda böyle bir algı yaratmamak, Baro yönetimindeki kişilerin, Baroyu ve Baronun imkanlarını kendi siyasi amaçları ve hırsları için kullanmalarına izin ve olanak vermemektir.

Zira meslek kuruluşu olarak Baroların öncelikli işlevi ve görevi, avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını korumak ve en az bu görevler kadar önemli olan, yaşamsal olan ve vazgeçilmez olan hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, çevreyi, barışı, hayvanları korumak, bunun için de önce kendi işi olan bu işleri yapmak, iyi yapmak, asli nitelikteki bu görevlerine odaklanmak, ülke hukukuna, evrensel hukuka katkı yapmak, üstüne vazife olmayan konulara dahil olmamak, her durumdan kendisine vazife çıkarmamaktır. Orkestra müzik yapar, hastane hastaları tedavi eder. Orkestra hasta tedavi etmeye, hastane de müzik yapmaya kalkarsa işleri berbat eder. O nedenle, günlük siyasetin içinde olan, bir siyasi partiyle organik ilişki içinde bulunan bir Baro da, toplum nezdindeki ağırlığını, saygınlığını, güvenirliğini yitirir. Onun için Baroların bu anlamda siyaset kurumunun dışında kalmaları, ama hukuk siyasetinin içinde olmaları, hukukun siyasetini yapmaları gerekir.

John Locke, siyaset teorisinin gidişine yön veren ‘Yönetim Üzerine İki İnceleme’ isimli ünlü eserinde, Tanrı’nın Adem’e özel bir egemenlik alanı vermediğini, yönetme hakkını genel olarak insanlara bahşettiğini, yöneticilerin, yönettikleri toplumdaki bireylerin emrinde olduğunu, varlık nedenlerinin insanlara hizmet etmekten ibaret bulunduğunu, çoğunluğun isteğine ve yararına hizmet ettikleri sürece meşru olduklarını ve ancak bu koşulda onlara itaat edilmesi gerektiğini ileri sürer.

Locke’un 1689 yılında, yani bundan 336 yıl önce ifade ettiği bu görüşlerle birlikte, o dönemin şartlarına ve anlayışına göre son derece ilerici ve şaşırtıcı bir modern düşünce doğmuştur. Bu düşünce, bir yandan iktidarın kaynağının Tanrısal olmadığına vurgu yaparken, diğer yandan iktidarın, iktidarını ve meşruiyetini koruyabilmek için, yönetilenlerin refahına ve mutluluğuna hizmet etmeleri, onlara yeni olanaklar sunabilmeleri gerektiğine işaret ediyordu.

Locke ile başlayan ve devam eden 150 yıllık süreç içinde ve aşama aşama siyasal eşitliğe ve ekonomik olanaklar ilkesine yönelen siyaset felsefesi, Amerikan Devrimi ile birlikte günlük hayat pratiğine uygulanabilme olanağı buldu. Bu devrimle birlikte, ilerleme olanaklarının kısıtlı olduğu, statünün bireylerin yaşına ve ailevi durumlarına göre belirlendiği, babadan oğula geçen aristokratik hiyerarşi sona erdi.

Bunun yerine toplumlara, statünün büyük ölçüde başarıyla, insanlara ve toplumlara sağladığı refah, mutluluk ve güvenle ölçüldüğü dinamik bir yapı egemen olmaya başladı. Hizmetçiler işverenlerine ‘hanımefendi’ ya da ‘beyefendi’ diye hitap etmekten vazgeçtiler, ‘Esquire’ ya da ‘His Honor’ gibi unvanların kullanılması yasaklandı. Mirasın babadan en büyük erkek evlada kalmasını öngören hukuk sistemi yürürlükten kaldırıldı, kız çocuklarına ve dul kalan eşlere eşit oranda miras edinme hakkı doğdu. Ayrıcalığın ve birçok durumda katıksız ahmaklığın aristokrasisinin yerini erdemin, yeteneğin, liyakatin, başarının aristokrasisi almaya başladı. Walt Whitman’ın özlü ifadesi ile ‘Vatandaşların Başkana değil, Başkanın vatandaşlara şapka çıkardığı’ bir sürecin önü açıldı.

Bu süreçle birlikte ve giderek, katı ideolojileri araç olarak kullanmaya indirgenmiş siyaset yapma dönemi etkisini ve işlevini yitirmeye başlamıştır. Onun için günümüzde siyasetin önde gelen misyonu, insanlara iyi bir hayat, güvenli bir gelecek sağlamak, toplumun ve insanların hayat kalitesini yükseltmek, bireyin entelektüel yönden kendisini geliştirmesine katkı yapmaktır. Bu misyon, sadece refah üretmek ya da zenginliğe indirgenmiş bir misyon olarak değil; değer üretmek, üretilen değerleri adil bir şekilde paylaşmak ve siyaseti bu bütünlük içinde anlayıp uygulamak üzerine kurulu bir misyon olarak kabul görüyor.

Genel siyasetten çok da farklı olmayan Baro siyasetinin misyonu da aynı olmakla, Baro yönetimine talip olanların, Baro üyesi olan avukatlara iyi bir yaşam ve güvenli bir gelecek sağlamayı, onların gerek mesleki gerekse entelektüel yönden kendilerini geliştirmelerine katkı yapmayı, bunun için yeni değerler ve projeler üretmeyi, yanı sıra avukatlık mesleğinin kalitesini, saygınlığını yükseltmeyi amaçlamaları ve bunun için gerekli donanıma sahip olmaları gerekir.

Diğer taraftan, hepimizin bildiği üzere devletin, devlet kavramının ve kurumunun geçirdiği evreler vardır. Bu bağlamda, insanlık tarihi; bekçi devlet, dadı devlet, devlet baba, sosyal devlet, refah devleti vs. gibi evreleri yaşamış ve bunların hepsini geride bırakmıştır. Günümüzde devletin en önemli vasfı hukuktur. Hukuk devleti olmasıdır. Günümüz de devletin sahip olması gereken bir diğer vasfı ve özelliği de ‘teknik devlet’ olmaktır. Teknik devlet, vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştıran ve güzelleştiren devlet demektir. Esasen bir hizmet organizasyonu olan devlet bunun için vardır.

Vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştırmak ve güzelleştirmek işlevi elbette hukuku da, devletin en temel işlevi olan adalet hizmetlerini, bu hizmetlerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesini de kapsar. Zira hukuk olmadan, hukuk devleti olunmadan, adalet olmadan, adalet hizmetleri hakkıyla yapılmadan bunun gerçekleşmesi, yani teknik devlet olunması mümkün değildir. Buna göre devlet bir hizmet organizasyonudur, yurttaşlarına hizmet etmek için vardır.

Yani Hegel’in ‘kutsal devlet’ anlayışı, devleti kutsaması çok ama çok eski zamanlarda kalmıştır. Esasen devleti böyle görmek, devleti baba olarak, dadı olarak, bekçi olarak görmek ve kutsamak, devlete sizi dövmek hakkını, size terbiye etmek yetkisini vermek demektir. Teknik devlette ve hukuk devletinde, vatandaşlar kendi işlerini kendileri görürler, devlet onların kendi işlerini yapmalarının vasatını hazırlar, her alanda ve konuda standartları tespit eder, bunları takip eder, vatandaşlar arasında eşitliği, adaleti sağlar, iş hayatında haksız rekabete izin ve olanak vermez. Teknik devlet ve hukuk devleti vatandaşın huzurunu, güvenliğini, can ve mal emniyetini sağlar. Bağımsız ve tarafsız yargı eliyle en önemli işlevi ve görevi olan adaleti gerçekleştirir.

O nedenle Baroların da kendilerini “teknik baro” olarak görmeleri ve bu şekilde örgütlemeleri gerekir. Teknik Baro avukatların adliyelerdeki işini kolaylaştıran, güzelleştiren Barodur. Buna göre, Baroların hizmet politikaları da bu anlayışa uygun olmalı, meslekle, meslektaşlarla ilgili bulunmalı, bu konuda projeler üretmeye, yürütmeye ve uygulamaya yönelik olmalıdır.

BİR SİYASİ DÖNEK: JOSEPH FOUCHÉ

Usta yazar Stefan Zweig’ın ‘zamanının en güçlü, bütün zamanların en tuhaf adamlarından biri’ olarak takdim ettiği, Joseph Fouché ‘Bir Politikacının Portresi’ adıyla biyografisini yazdığı kişidir.

Fouché, siyasi tarihin tanıdığı ve kaydettiği en mahir döneklerden birisidir. Tam da bu karakterine uygun şekilde, devrim olduğunda devrimin yanında olmuş; Girondinlerle beraber meclise girmiş; konvansiyon ve direktuvar yönetiminde bulunmuş; devrimin radikalleşmesi sonrasında Jakobenlere katılmış; devrimin terör süreci olan bu dönemdeki katliamlarda aktif rol almış; Robespierre’in ve Jakobenlerin iktidardan indirildikleri Termidor döneminde bu sürece katılmış; Napolyon’un iktidarı ele geçirmesi sonrasında gizli polis örgütünün başına geçmiş, İçişleri Bakanlığı yapmış; Napolyon’un düşüşünün ardından kralcılarla ve Fransa’nın girdiği savaşın kötüye gittiği aşamada İngilizlerle işbirliği içinde olmuştur.

Devrimin çocukları, bu bağlamda Robespierre, Danton, Marat, Barras, Lamartine, Michelet, Saint-Just, daha sonra iktidarı ele geçiren Napolyon birer birer gitmiş, ama o ayakta kalmıştır. Onun için Napolyon, St. Helene Adası’nda sürgünde iken onu ‘yaşamım boyunca tanıdığım en kusursuz dönek, hakiki ve mükemmel bir hain’ olarak tanımlar.

Döneklik bir karakter bozukluğudur. Dönekler ise siyasi tarihten daha çok psikoloji biliminin konusu ve malzemesidir. Mevki, makam, para için her türlü rezilliğin ve ahlak dışı davranışın içinde yer almaktan çekinmeyen bu karakterdeki kişiler için tek bir hedef vardır, o da kişisel çıkardır. Bu amaçla her türlü maskeyi kullanan ve hemen her dönemin adamı olan döneklerin en büyük özellikleri siyasi sezgileri, öngörüleri ve dehalarıdır. Nitekim Balzac ‘Karanlık Bir İş’ isimli romanında Fouché’yi ‘benzersiz bir deha, sağlam bir kafa’ sahibi olarak tanımlar.

1790’da papaz öğretmeni, 1792’de kilise yağmacısı, 1793’te komünist, 1798’de milyoner, daha sonra Otranto dükü olan Fouché, hiçbir şeye, hiçbir değere, hiçbir insana, hiçbir sürece tam olarak bağlanmamıştır. Önce kiliseye, daha sonra devrime, Direktuvar’a, konsüllüğe, imparatorluğa ve krallığa geçici olarak ve kişisel çıkarları doğrultusunda bağlanan, 18. Brumaire Darbesi esnasında birdenbire yeteneklerini, siyasi dehasını ortaya koyarak siyaset sahnesine çıkan Fouché, Stefan Zweig’e göre ‘Tanrı’ya dahi hayat boyu sadık kalmamış’ bir siyasi figürdür.

Lyon’da ayaklanan isyancı kralcıları mitralyöz ateşi, nehirde boğma, giyotin gibi insanlık dışı yollarla katleden kişi olarak da tarihe geçen Fouché, sadece yerel bir siyasetçi, entrikacı ve dönek değildir. Tarihin bütün zamanlarında ve başkaca pek çok ülkede de örneklerine sıkça rastladığımız aşağılık bir karakterdir.

Sadece dün değil, günümüzde de örneklerine çok fazla olarak rastladığımız, siyasette değil, ticarette, arkadaşlıklarda, dostluklarda da revaçta olan döneklik, aslında bir insanlık trajedisidir ve dahi sosyal bir fahişeliktir. Makam, mevki, para, şöhret için her kılığa giren, dün söylediğinin tam tersini ertesi gün pişkinlikle söyleyen arsız ve arızalı tiplerdir bunlar. Dönek doğulmaz elbette, dönek olunur sadece.

Liverpool Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi ve davranış bilimleri uzmanı Minna Lyons, ‘The Dark Triad of Personality: Narcissism, Machiavellianism, and Psychopathy in Everyday Life/Kişiliğin Karanlık Üçlüsü: Günlük Hayatta  Narsizm, Makyevelizm ve Psikopati’ isimli eserinde, bu karanlık üçlüyü: risk almaktan ve başkalarına eziyet etmekten hoşlanan psikopatlar, manipüle etmeyi, hile yapmayı seven Makyevelciler, kendisine aşık olan ve başkalarını sömürmeyi alışkanlık haline getiren narsistler şeklinde sınıflandırıyor ve ‘kimse psikopatlık, Makyevelcilik, narsistlik geniyle doğmaz, bunlar sonradan edinilir, ama bu konuda yapacak bir şey yoktur da denilemez’ diyor.

Dönekler, kişiliğin bu karanlık üçlüsünün daha ziyade Makyevelcilik kısmında yer alırlar. Öyle oldukları için de dün başka yerde, bugün başka yerde, ama her durumda kendi kişisel çıkarlarının bulunduğu yerde konumlandırırlar kendilerini. Hepsi narsist, hepsi psikopat değildirler elbette, ama bir kısmı bu kişilik bozukluklarına da sahiptir.

Böylelerini tedavi etmek, kuşkusuz bizim elimizde değildir. Ama herhalde böylelerinden sakınmak, uzak durmak bizim elimizdedir.

Son bir söz: siyasi dönekliğin tarihini merak ediyor ve öğrenmek istiyorsanız eğer, Zweig’ın yazdığı ‘Joseph FouchéBir Politikacının Portresi’ isimli biyografik eseri okuyun mutlaka. Ben bir kez değil, birkaç kez okudum zira.

.    

KÜRT KADINLARI

Türkçeye tercüme ettiğim İngiliz seyyah Lucy Mary Jane Garnett tarafından yazılan ve özgün adı “Türkiye’nin Yahudi ve Müslüman Kadınları” olan ama Dorlion Yayınevi tarafından “Osmanlı’nın ve Türkiye’nin Yahudi ve Kürt Kadınları (Cilt 2)” ismiyle basılan, gerçekte ise Osmanlıların kadınlarını anlatan kitabın “Kürt Kadınları: Bu Kadınların Aile Statüleri ve Uğraşıları/Kürt Kadınları: Bu Kadınların Aile Seremonileri//Kürt Kadınları: Bu Kadınların İnançları” isimli ilginç bölümlerini aşağıda sunuyor ve size iyi okumalar diliyorum. 

KÜRT KADINLARI: BU KADINLARIN AİLE STATÜLERİ VE UĞRAŞILARI

Kürtler, Toroslardan Kafkaslara kadar Küçük Asya’nın Doğu Yaylalarının her yerinin ve nüfusunun eşit derecede karışık olduğu Kürdistan bölgesine dağılmış olarak bulunurlar. Ama fizyonomide olduğu kadar karakter ve yaşam tarzı olarak da birbiriyle büyük tezat oluşturan Kürt adı altında iki ayrı ırk daha vardır. Buna göre, bir ırk göçebe, savaşçı, canlı ve hareketli iken, diğeri barışçıldır, tarımla uğraşmaktadır ve zekası yönünden çok fazla dikkat çekici değildir. Kürt köylülerin özellikleri, uzun ve kartal burunlu, belirgin alınlı, keskin ve derin gözlü, genellikle siyah ama bazen de gri ve hatta mavi gözlü, küçük ağızlı ve sivri çeneli olmaları ve bu yönleri itibariyle kabile üyelerininkinden çok daha yumuşak ve daha az belirgin bir yapıya sahip bulunmalarıdır. Kürtlerin adımları sağlamdır, duruşları gururlu ve onurludur ve o nedenle, onlar ilk bakışta ülkenin efendileri gibi görünürler.

Kürtler genellikle güçlü, sağlıklı, kaslı ve beden olarak iyi yapılı insanlardır, yaşadıkları ülkenin iklimine rağmen, onlar iyi bir yaşa kadar yaşarlar. Çocukları temiz tenli, pembe yanaklı, dayanıklı, kıvrak ve hareketli küçük yaratıklardır. Genç kadınlarının ise, -özellikle Boğa burcunda olanların- fiziksel yönden güzelliğin örnekleri olduğu söylenir. Bay Millengen, bu korsan yaylalılar arasında ikamet ettiği süre boyunca gördüğü birçok güzel genç kadından birinin arasında ikamet ettiği yerin son derece parlak olan tasvirini şu şekilde yapar: “Ten rengi bana Cenneti neyin kısıtlaması gerektiği konusunda bir fikir verir. Koyu kestane rengi gözleri, kalın, uzun kirpiklerinin örtüsüyle adeta bir pırlanta gibi parlar, burunları ve ağız yapıları ise, şekilleri itibariyle incelikli ve son derece mükemmeldir. Giydikleri giysiler sıradan olmasalar da bu giysilerin kıvrımlarından onların zarif formları seçilebilir. Ama bu kadınları gerçekten çekici kılan şey, her şeyden önce, yüzlerini ve tüm davranışlarını belirginleştiren sakin, sade ve deyim yerindeyse çocuksu havalarıdır.” (Wild Life Among the Kürds/Kürtler Arasında Vahşi Hayat)

Boktan’daki ve Hakkari’deki bazı Kürt aileleri, Ommeniye Halifelerinden geldiklerini iddia ederler ama bazı gezginler onların modern Revendi veya Rewendi göçmeni olarak bilinen kabilenin, damarlarında İngiliz kanı taşıyan reisler olduğu görüşündedir. Onların Keighhan adlı atalarından gelen reislerinin efsanesi bir sonraki bölümde sunulacaktır. Belki de bunların daha az efsanevi olanı, Suriye’den kuzeydoğuya doğru ilerleyen ve geri dönüş yolunu bulamayıp Kürdistan dağlarına yerleşen İkinci Haçlı Seferi’ne (1147-49) ait olanların hikayesidir.

Yukarıda tanımlanan iki Kürt sınıfı, sırasıyla “Çadırlarda Yaşayanlar” veya “Göçebeler” ve “Emekçiler” veya “Tebaalar” (Rayahlar) anlamına gelen terimlerle kendi aralarında ayırt edilirler.

Köylü Kürtlerin, savaşçı olanlardan dört veya beşte bir oranında fazla olduğu söylenir. Ancak bunların savaşçı olanlarının yaklaşık on üç bin aile olduğu tahmin edilmektedir, bunlardan on bini göçebedir, geri kalanı ise kasabalara ve köylere yerleşmiştir. Tüm bu savaşçı Kürtler, üç tür olarak ayrıldıkları kabilelere mensupturlar; bunlar ashire/aşiret (büyük kabileler), guabile/kabile (orta boy kabileler) ve thirifes’lerdir (küçük kabileler). Bunların, her biri beş ila yirmi kişi barındıran çadırlarda veya evlerde yaşarlar. Büyük kabileler, guabiles ve thirifes olarak veya sadece thirifes şeklinde alt bölümlere ayrılır ve bu terim genellikle büyük veya küçük olsun bir kabileyi belirtmek için kullanılır. Bir ashire/aşiret ile bağlantısı olmayan küçük kabilelere ise izole edilmiş thirifes adı verilir.

Kabileler veya klanlar, aile reisi olanlardan ve bunlar da bir dizi başkaca ailelerin az ya da çok bunlarla olan bağlantılarından oluşur. Yerleşim yerlerinde reisin çadırı, diğerlerinin arasında büyüklüğüyle göze çarpar, bu birimlerin dışında ve yerleşim yerlerinde ayrıca halk meclisi, mahkeme salonu ve kabilenin yaşlılarının katıldıkları genel toplantı yerleri vardır ve onlar genel olarak misafirlerini burada ağırlarlar. Bu vahşi insanların önde gelen özellikleri, klan duygusu ve reise karşı duyulan bağlılıktır. Ama kabilenin reisi olmak, keyfi anlamda bir yöneticilik değildir, esasen yaşlılar büyük bir ağırlığa sahiptirler ve hatta daha sonra belirteceğim üzere, kadınlar bile kabilenin siyasetinde söz sahibi olmak hususunda dışlanmazlar.

Her ne kadar üç bin yıldır ardı ardına Kürdistan olarak adlandırılan bölgeleri istila eden sayısız fetihler, Kürtleri az çok egemen kılmış olsalar da, Kürtler hiçbir zaman belirgin bir milliyet sahibi olmaktan vazgeçmemişlerdir. Kürtler, Osmanlıların fethinden beri, İslam’ın iki güçlü rakibi arasında sürekli olarak gidip gelmişler, bu bağlamda sırasıyla Türkler ve Persler tarafından temsil edilen Sünniler ve Şiiler, zamanın gerekliliklerine göre bazen bir tarafın, bazen de diğerinin yanında yer almışlardır. Türkler ve Persler tarafından yüzyıllardır yürütülen yıkıcı fetih savaşlarındaki acılarına ve her iki ulusun Kürt savaşçılarının gücünü zayıflatmak için kışkırttığı sürekli iç çekişmelere rağmen, Kürtler ısrarlı bir şekilde yarı bağımsızlıklarını sürdürmüşler, milliyetlerini daha önceki günlerde olduğu gibi komşularından farklı bir şekilde korumuşlar, ama onları birbirine bağlayacak olan bir hanedana, siyasi bir anayasaya, kadim bir dine, tarihi geleneklere veya edebiyata sahip olmamışlardır.

Mevcut yüzyıl boyunca Kürtlerin ulusal özlemleri, onları Türklerin boyunduruğunu atmaya teşvik etmiştir. Ne var ki, onların dağılmış oldukları dağlık bölgenin muazzam genişliği, onların bu konudaki başarılarının kısmen ve tamamen olumsuz olmasıyla sonuçlanmıştır.  Ama belki de onların eski Keldanilerin temsilcileri olmaları, başkaca bir ırk için elverişsiz olan koşullar altında dahi onların milliyetini bu kadar uzun süre korumamıştır.

Kürtlerin kır evleri çoğunlukla -daha önce anlatılan komşuları Ermenilerin evleri gibi- yerin altındadır ve bu evler ahır, selamlık veya umumi bir odayla bağlantılıdır. Yemek pişirme sobası, üst ve alt kısımları daha geniş olan, odanın ana zeminine gömülmüş bulunan devasa bir toprak küpten oluşur. Bunun içine bir miktar tezek, sıkıştırılmış saman ve inek gübresinden oluşan yerel yakıt atılır ve bunun üzerindeki deliğin içine yerleştirilmiş bir demir çubuk ve bir zincirle bağlı olan bir kazan asılır. Kadınlar bu sobanın üzerinde otururlar ve yerden çıkan dumana ve aleve adeta bu bir volkanın yaratıcısından geliyormuş gibi hiç aldırmazlar. Duman tek çıkışını, ev sakinlerinin kendilerini tatmin ettiği az miktarda ışığın girmesine izin veren duvarın üzerinde bulunan yüksekteki küçük pencereden alır.

Kürt evlerinin mefruşatı son derece sadedir, hemen hemen sadece birkaç halı ve yorgandan oluşur, bunların arasında birkaç şilte ve giyilen giysiler ile genel olarak kullanılmayan diğer ev eşyalarını içeren birkaç deri cüzdan vardır. Bu daireler, üç veya dört neslin dört duvar arasında dinlenip rahatladığı, birleşik bir mutfak, oturma ve yatak odası olarak hizmet verir. Bu odadan, lahit şeklinde çimentolu bir sarnıç ve en büyüğü yaklaşık dört fit yüksekliğinde, Yunan anforası şeklinde, farklı boyutlarda olan birkaç toprak küp içeren depo odasına girilir. Sarnıç, boza adı verilen bir tür bira, nar suyundan çıkarılan nardenk adı verilen bir likör ve ev içi tüketimi için diğer erzakların yapımında kullanılır ve bunların hepsi geniş küplerin içinde saklanır.

Kürdistan’ın başkenti Süleymaniye’de, daha iyi ev türleri, yaklaşık üç fit yüksekliğinde bir bodrum üzerinde duran ve çamurla karıştırılmış saman sıvalı, güneşte kurutulmuş tuğlalardan yapılmış, kare ve tek katlı binalardır. Bu evlerin ana odalarının iç mekanları kireçle yıkanmış ve düz çatıları, sazlarla ve toprak kaplamasıyla kaplı kirişlerden oluşur. Evin etrafında her biri merkeze yakın bir yerde evi birleştiren ve ön tarafı avluya bakan bir selamlık odası ile diğer tarafı arkadaki çapraz duvarla iki avluyu bölen duvarla çevrili bir haremlik odasına açılır. Evlerin bahçelerinde, büyük bir bölümü söğüt, kavak ve dut ağaçlarının gölgelediği çimenlikler vardır. Bu ağaçlar gül çalıları ile birlikte küçük kümeler halinde düzenlenmiştir. Bu ağaçlar kaynağı dağlardan gelen bir dere tarafından sulanır. Ana binanın, önü oldukça açık olan ve sıcak havalarda aile tarafından genel oturma ve uyku odası olarak kullanılan büyük bir odadan oluşur. Sadece en fakir olanlar evlerinin çatılarında uyurlar. Bazıları, sadece bir ay süren sıcak aylarda, pirelerden kaçmak için avlulardaki tankların üzerinde veya çadırlarda veya çardaklarda uyurlar. Pirelerin burada Türkiye’nin geri kalanından daha da korkutucu olduğu söylenir. Selamlıkta ayrıca, yazın serin bir dinlenme yeri olarak kullanılan, loş ışıklı geniş bir salon vardır. Kışın kalınan bu odalara uzun ve karanlık bir geçitten ulaşılır.

Sıradan evler çamurdan yapılmış barakalardır, öyle ki, bu evler Arap köylerindekine benzer bir görünüm içindedir. Evlerdeki tüm işlemler halka açık bir şekilde yürütülür, dolayısıyla bütün bir aile komşuların veya yoldan geçenlerin gözü önünde alçak düz çatılarda uyurken görülebilir.

Kürdistan çoğunlukla çorak bir ülkedir, ekili tarlalar ve bahçeler sadece kasabaların ve büyük köylerin yakınlarında bulunur. Otlak, klan üyeleri için tek kaynaktır, dolayısıyla yazın büyük koyun sürüleri için otlak ve su aramak için Kürtler yayladan yaylaya dolaşırlar. Yürüyüş halindeki bir kabile pitoresk, yani çizilmeye ve resmedilmeye uygun, estetik ve güzel olan bir görüntü halindedir. Yükler, bazen iki veya üç çocuğu ve eğer anne bu yükü kendi sırtına bağlamamışsa, aynı zamanda beşiği de taşıyan öküzlerin sırtlarında taşınır. Onun için bu durumda olan ve diğer kadınlarla birlikte ilerleyen birkaç Amazon figürü görülebilir. Bunlar gruptan sorumlu gibi görünürler ve sadece silahlarını taşıyan, kemerlerinden ağır bir topuz sarkıtan, sırtlarında bir kılıç ve kalkanla dolaşan erkekler, bu kadınların güvenliğinden sorumludurlar. Erkekler, sürüleri korumak dışında hiçbir işte rol almazlar, esasen bu işlerin hepsi kadınların sorumluluğundadır.

Kürtler, tüketim için çok değerli gördükleri sürülerinin etini nadiren yerler ve çoğunlukla süt, süt ürünleri olan peynir, tereyağı, lor ve yoğurt, tandırda pişirilen ince kekler ve pirinç yerine bulgurdan yapılan bir tür pilav ile yetinirler. Tereyağı çok ilkel bir şekilde yapılır. Sütle dolu büyük bir koyun derisi iki iple birlikte bir çantaya yatay olarak asılır ve Kürt kızları bu aparata bir sallanma hareketi uygularlar, bu da zamanla sütü tereyağına dönüştürür. Çok beğenilen ve cacık olarak adlandırılan peynirleri, soğan gibi bir tada sahip dikenli bir ot içerir.

Daha iyi sınıftan olan Kürt kadınlarının kıyafeti, gevşek kollu bir kombinezon ve belinde büyük bir altın veya gümüş tokayla tutturulmuş ve bir kemer iliştirilmiş olan geniş Türk pantolondan oluşur. Bunun üzerine erkeklerin ceketleri gibi bir şey giyilir ve bu sadece boğazda tutturulur, dolayısıyla kombinezon ve pantolon görünürde kalır. Bu elbise, mevsime ve giyenin konumuna göre Gugerat veya İstanbulvari çizgili veya alacalı ipek veya pamuklu bir kumaştan ya da zengin Doğu brokarından yapılmıştır. Bunu içine arkası genellikle satenden ve elbise gibi şekillendirilmiş olan ama dirseğe kadar ulaşmayan kısa ve dar kollu bir buluz giyilir. Kışın bunun yerini kapitone pamuklu uzun bir ceket veya libarde alır. Kışın, Kürt hanımlar bazen omuzlara tutturulmuş ve dizlerin altına kadar inen sarı ve kırmızı kareli bir pelerin olan ulusal Icharokia giyerler. Bu elbiselerin başlıkları muazzam derecede ağırdır. Bu elbise gökkuşağının tüm renkleriyle ipek mendillerden veya daha doğrusu şallardan oluşur; bu iki ayak yüksekliğinde ve mitra (çn: Mitra, antik Arilerin asırlarca inandıkları Güneş ışığı ile ilişkilendirilmiş bir tanrıdır. Mitra aynı zamanda ” kökleri eski Pers ve Hint mitolojisine uzanan, güneş ve dostluk sembolü olan bir isimdir. Mitra genel olarak güneş, sevgi ve merhamet demektir) şeklinde bir araya tutturulur ve bunun uzun uçları neredeyse topuklara kadar uzanır. Bu mitralardan bazıları, üzerinde küçük yaprak benzeri altın süslerin bulunduğu altın dantel sıralarıyla süslenmiştir ve bunlar, para dizileri ve cam boncuklarla birlikte, esas olarak bir Kürt hanımının mücevherini oluşturur. Bu başlığın sakıncasına ve neden olduğu kelliğe rağmen, geceleri bile giyildiği ve bunu desteklemek için hafif yastıklar kullanıldığı söylenir.

Köylü kadınların elbiseleri biçim olarak birbirine benzer ama bu elbiseler mavi pamuklu kumaştan yapılır; therokhia veya pelerin, mavinin daha koyu olan tonundadır, bunun alt kısmı beyaz şeritlidir ve köşeleri de omuz boyunca göğse düğümlenmiştir; yine başa küçük bir başlık takılır ve saçlar da yüze doğru kıvrılır.

Her ne kadar nominal olarak Müslüman olsalar da Kürt kadınları dışardayken kendilerini çok sıkı şekilde örtmezler. Süleymaniye gibi büyük şehirlerde, hanımlar iç kesimlerdeki Türk kadınları gibi mavi kareli bir çarşaf ve siyah at kılından bir pelerin giyerler. Ancak bu kıyafet sokaklarda gizlice dolaşmak isteyen en üst rütbeli hanımlar dışında nadiren aşağıya kadar indirilir ve dolayısıyla alt sınıftan kadınlar genellikle yüzleri açık bir şekilde dolaşırlar. Köy kadınları sadece evlerinden ayrıldıklarında kendilerini örterler. Yine yürüyüşteyken göçebe kadınlar yüzlerine kısmen pamuklu bir mendil veya eşarp örterler. Erkek hizmetçiler, Türklerde olduğu gibi, evin hanımlarının bulunduğu odalardan dışlanmazlar ve dolayısıyla erkek ziyaretçiler toplanan aile tarafından serbestçe kabul edilirler.

Ama görünürdeki bu görgü özgürlüğüne rağmen, Kürt kadınları kendilerini en büyük onur ve nezaketle yönetirler, buna göre bu kadınlarda ne Ermenilere özgü bir çekingenlik ne de Osmanlıların davranışlarında çok sık görülen ilericilik söz konusu değildir. Yine Kürt kadınlarının ahlaki standartları, ülkenin ırkları arasında gerçekten de istisnai olarak son derece yüksek düzeydedir. Ama evli bir kadının namusundan sapması, kural olarak, yaralı kocası tarafından ölümle cezalandırılır ve o kadının suç ortağı da genellikle aynı kaderi paylaşır. Yasayı bu şekilde anlayan, algılayan ve uygulayan kişiye hiçbir sosyal ayrıcalık tanınmaz; esasen böyle bir eylem ülkede son derece değerli kabul edilir. Kürtler arasında intikam amaçlı bu türden çeşitli hikayeler mevcuttur. Nitekim bu hikayelerden birinde, Bağdat’ta görevli ve bazı düzensiz birliklerin komutanı olan bir Kürdün, yokluğunda karısının sadakatsizliğinden şüphelendiğini duyunca gizlice memleketine döndüğü, gece evine girdiği ve hem karısını ​​hem de sevgilisini vurarak öldürdüğü anlatılır. Bu hikayelerden bir diğeri, on beş yaşında bir oğlanın, komşu bir reisle yaşadığı husumet yüzünden geçici olarak uzak bir yere taşınmak zorunda kalan babasının yokluğunda üvey annesini ve onun suç ortağını öldürmesi anlatılır. Her iki durumda da eylem son derece haklı olarak kabul edilmiş ve bu suçun faili gerek arkadaşları gerekse komşuları tarafından nezaketle karşılanmıştır. Suçluların akrabaları yetkililere hiçbir şikayette bulunmamış veya herhangi bir kızgınlık göstermemişlerdir. Aksine, cinayete neden olan suç, Kürt zihniyetine o kadar iğrenç gelmiştir ki, ölenlerin ailelerine geleneksel taziye ziyaretleri dahi yapılmamıştır.

Hem evli hem de bekar kadınların saldırganlarının canını alarak namuslarını koruduklarına ilişkin hikayeler son derece yaygındır. Bu hikayelerden biri o kadar heyecan vericidir ki, kısaca bunu aktarmaya çalışacağım. Bir Kürt Kadını uşağı eşliğinde, bir günlük yolculuk mesafesinde yaşayan anne ve babasını ziyaretten kocasının evine dönmektedir. Bu kadının uşağı yolda o kadar çok gecikme yapmıştır ki, gün batımından önce eve varmak yerine, haydutların ve eşkıyaların uğrak yeri olarak kötü şöhrete sahip, ıssız ve hemen hemen hiç yolcusu bulunmayan bir handa geceyi uşağı ile geçirmek için durmak zorunda kalmıştır. Atları ahıra koyduktan sonra, adam kadına onur kırıcı tekliflerle yaklaşmış ama kadın, adamın niyetini anladığı için küçük bir bıçak hazırlamıştır. Adam kadını ​​yakaladığı anda bıçağı adamın boğazına saplamış ve adam orada ölmüştür. Kadın o korkunç yerde gözlerini kapatmaya cesaret edemediği için şafağı beklememiş, bu amaçla bir köşeye çömelmiştir. Gece yarısına doğru, hana yaklaşan at nallarının sesini duyunca irkilmiş ve gecenin karanlığında oraya bir suçludan başka kim gelebilir ki diye düşünmüştür. Yeni gelen onu küçümsemiş, atı için bir ahır arıyormuş gibi görünmüş ve aşağıda atını gezdirmiştir. Kadın “Atlarımızı bulursa,” diye düşünmüş, bıçağı tekrar alarak ölü adamın kollarından birini kesmiş ve aşağıdan geçen yabancıya kestiği o eli pencereden fırlatmış. Ama adam atını sürerek ileri geri dolaşmaya devam etmiş. Bu yüzden adam bir daha geçtiğinde ölenin diğer kolunu da kesmiş ve o kolu da fırlatmış. Bunun üzerine adam, “Kim olursanız olun, bilin ki ben Han’ın Dargo’suyum ve sizden korkmuyorum!” diye bağırmış. Kadın çok sevinmiş, çünkü bu onun kocasının sesiymiş.

Kadın, Dargo’ya cevap olarak, “Ben, senin Güzel’inim, gel ve beni kurtar” diye seslenmiş.

Şaşkın koca ile karısı birbirlerine doğru ilerlemiş ve bunu onların karşılıklı açıklamaları izlemiş.

Karısının eve dönüş gününden emin olmadığı için, adam karısının gelmemesinden endişe etmemiş ve adam o akşamı bir grup arkadaşıyla geçirmiş. Ama onun cesaretiyle ilgili bir soru(n) ortaya çıkmış ve o bunu haklı çıkarmak için, gece yarısı Baş Han’a tek başına gidip ziyaretinin bir hatırasını orada bırakmak için bahse girmiş. Kendisine fırlatılan korkunç kollardan hiç korkmamış, bu hatırayı bırakabileceği güvenli bir yer aramış, zira o bazı haydutların meskenlerini ele geçirdiğini varsaymaktaymış.

Bay Rich, Kürdistan’da seyahat ederken, kendisine hakaret eden bir Türk’ü mızrakla öldüren Bulbassi aşiretinden bir kızla tanışmış. Genç kız Amazon kıyafeti giyinmiş bir erkekmiş ve adeta bir reis gibi davranmaktaymış ve Fazullah Efendi’de, sadık uşağı olarak, tüm seferlerinde ona eşlik edermiş. Bu aşiretin kadınları özellikle dayanıklı ve korkusuzdur. Bu kadınlar bazen eşkıya olarak yola çıkarlar. Öyle ki, kadınların ellerine düşen tüccar veya gezgin gerçekten çok talihsizdir. Zira bu kadınlar, sadece soymakla yetinmezler, soyduklarını kendilerine tekliflerde bulunmaya teşvik ederler ve sonra da bunu yaptıkları için o kişileri çimdikleme, tırmalama ve dikenlerle kırbaçlama gibi canlı hayal güçlerinin önerebileceği her tür hafif işkenceyle cezalandırırlarmış.
Ev ortamında kadına, ebeveynleri, kız kardeşleri ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde en şefkatli, koca karakterinde ise en düşünceli, nazik ve hoşgörülü olan erkekler tarafından eşit muamele yapılır. Bu sonuncu özelliğin ve aynı zamanda yerleşik Kürtlerin genel olarak görgü kurallarının bir örneği olarak sanırım ben aşağıdaki büyüleyici hikayeyi anlatmaktan daha iyisini yapamam.

Paşanın Karısına Verdiği Ders

Bir kere, hatta birden fazla kez, Allah’a dua edelim ki, bizi duyan babalarımıza ve annelerimize rahmeti olsun!

Eskiden Bayezid Paşalarının servetleri yoktu ve bu paşalar yoksulluk sınırındaydılar. Köylerin gelirleri ve genel olarak kazançları, sefere hazır çok sayıda hizmetçi ve askeri bulunan zengin toprak sahipleri olan ilçelerin ayanları ve ağaları tarafından tahsil edilirdi. Paşaların evlerinin günlük erzakları da sırayla ağa tarafından sağlanırdı. Ayanlar ve ağaların eşleri zarif giyinir ve çok pahalı şeyler giyinirlerdi, paşaların eşleri ise çok sade kıyafetler giyerlerdi. Bayram günü ağaların ve ayanların eşleri hanımın (Paşa’nın hanımı) ellerini öpmeye gelirlerdi. Hanım, bu gelenleri kendi ziyaretçilerininkiyle karşılaştırıldığında kendi görünüşünden utanırdı; bu durumdan oldukça rahatsız olur ve çok kötü bir ruh haline bürünürdü.

Paşa akşam haremliğe geldiğinde hanımın çok asık suratlı olduğunu görmüş ve ona, “Ne oldu? Neden bu kadar asık suratlısın?” diye sormuş.

Hanımefendi bu soruya: “Nasıl üzülmeyeyim? Bugün bayram olduğu için ağaların ve ayanların eşleri altınları ve mücevherleriyle beni ziyarete geldiler, hepsi çok şık giyinmişlerdi. Gala elbiseleri ve muhteşem süsleriyle benim elimi öpmeye geldiler! Ben de bir hanımım, benim onları bu zavallı elbiseyle karşılamam utanç verici değil mi? Bu iğrenç bir şey!” şeklinde cevap vermiş.

Paşa, cevap olarak, karısının işgal ettiği yüksek rütbeyle yetinmesini, tuvalet gibi zevklerini başkalarına bırakmasını ve kendi konumundan memnun olması gerektiğini belirtmişi.

Ancak eşi “Bu ağaların eşlerinin hepsinin, sayısız hizmetkarları, senin ise çok mütevazı hizmetkarların var, bu benim değil senin ihtişamın” şeklinde cevap vermiş. Bunun üzerine paşa; “Bütün bu atlılar benim emrimde, bunlar düşmana karşı yürümeye hazır ve bu yüzden, tekrar ediyorum, büyüklük, bir tebaaya ve bir kişiye itaat edecek çok sayıda atlıya sahip olmaktır, altın ve zengin giysilere sahip olmak değildir” şeklinde cevap vermişi.

Ancak kadın bu mantığı bunu kabul etmemiş ve güzel elbiseler, altın ve elmas süsler istemiş.

Paşa “Böyle şeylere sahip olmak için köylere sahip olmak gerekir” demiş ve devamla; “Bazı ağalara el koymalıyım ve onların maaşlarını kurtarmak için halkımdan bazılarını görevden almalıyım; o zaman senin de altının ve güzel giysilerin olur” şeklinde cevap vermiş.

Birkaç gün sonra Paşa gizlice ağalarını ve ayanlarını toplamış, onlara karısının hayalini anlatmış ve gecenin bir yarısı atlarına binmelerini ve dışarı çıkıp müfrezeler halinde şehrin her tarafına yerleşmelerini emretmiş. Ağalar ve ayanlar buna göre üç bin atla bir araya gelmişler, altı filo oluşturmuşlar ve şehrin etrafına yerleşmişer ve paşanın emrini beklemişler. Gün ağarmaya başlayınca hanım, penceresinden şehrin askerler tarafından kuşatıldığını görünce hemen Paşa’yı uyandırmış.

Paşa’nın Hanımı: “Uyumak için zaman değil! Düşman kaleyi kuşattı!” demiş. Paşa, hanımına altınını ve güzel elbiselerini getirmesini ve düşmana teslim ederek onları ayrılmaya ikna etmesini söyleyerek karşılık vermiş. Hanım, düşmanı püskürtmenin böyle bir yolu olmadığını haykırmış ve ne altın ne de zengin elbiseler istediğini, sadece düşmandan kurtulmak istediğini ifade etmiş. Paşa, hanımına korkmamasını söylemiş, çünkü eşleri onu görmeye gelenler arasında bol miktarda atlı ve silahlı adam varmış, hepsi altınla yüklü ve zengin giyimliymiş. “Ama yine de” dedi Paşa, “eğer isterse, onları göndermeye ve ona altın ve eşya alabilmesi için onların maaşlarını vermeye hazır olduklarını” söylemiş. “Allah korusun!” diye bağırmış Paşa’nın hanımı ve devamla “Benim böyle zenginliklerim olmayacak; şu anda sahip olduğum giysileri bile halkımıza ve birliklerimize vermeye hazırım. Büyüklüğün asker ve atlı sayısından kaynaklandığını kabul ediyorum. Çok sayıda zengin tüccar var, ama onlar ne yapabilirler ki? Onlar gerçek büyüklüğü oluşturan şeye sahip değiller” demiş. Paşa dışarı çıkmış ve atlıların çekilip kendi evlerine dağılmaları emrini vermiş. Ama onlar hanımın tuvaleti için biraz ganimet getirmek üzere bir gezi yapmadan bunu kabul etmemişler. Böylece Karadağ’a doğru yola çıkmışlar ve oradan yüz bin kuruş değerinde zengin bir ganimet ile geri dönmüşler ve bu ganimeti Paşa’nın hanımına teklif etmişler. Ancak Paşa’nın karısı bunu kendisi için kabul etmeyi reddetmiş ve sonunda altın ve zengin eşyalar olmadan da idare edilebileceğine, ancak askerler olmadan kişinin gücünü koruyamayacağına ikna olarak ganimeti birliklere teslim etmiş.

Özellikle göçebe kabilelerden olan Kürt kadınları, kabilenin sosyal ve politik işlerine canlı bir ilgi duyarlar ve kabileyle ilgili her şeyi bilirler. Öyle ki, kan davaları, planları ve komploları, ki bu komplolarda gerçekten de onların ruhları sık sık harekete geçer. Irklarının erkekleri kadar girişimci ve yorulmak bilmez olan bu atlı kadınlar, her zaman tetiktedir ve eyerler üzerinden her an atlamaya hazırdırlar; zarif biniciler olmasalar da kendilerini evlerinde hissederler ve macera dolu gezilerinde kocalarına ayak uydurabilirler.

Esasen kabilenin siyasi yaşamına bu katılım, göçebe yaşamının ve ilkel bir toplum olma durumunun bir özelliğidir. Bay Millingen, kadınların kamu işlerine müdahalesine ilişkin kişisel olarak dikkatini çeken şu iki olayı anlatır. Şikiah kabilesiyle bir çatışmadan sonra yenilen Kürtler, yirmi dört savaşçılarını kaybederek kamplarına çekilmişler ve tüm aceleleriyle Van Paşa’sının arabuluculuğunu rica eden bir heyet ve bu kasabadan onlar adına bir tür komisyon göndermişler. Bunlar, Şikiah kampından birkaç mil uzakta, başlarına siyah peçeler takan ve ellerinden geldiğince yüksek sesle ve acıklı bir şekilde çığlık atan güzel kadınlar tarafından karşılanmışlar. Onların canlı kederleri, ‘djadjk’ adı verilen Kürt lezzetinin rüşvetiyle desteklenmiş ve bu da kabile için olumlu bir çözüm getirmede başarılı olmuş ve dolayısıyla kadınların arabuluculuğu sayesinde kabile daha fazla cezadan kurtulmuş. O nedenle, Kürtler genellikle, düzenli ama istenmeyen ziyaretçiler olan vergi tahsildarıyla hesaplaşma işini kadınlara bırakırlar.

Bu görevli bir seferinde, Van’ın kuzeybatısındaki ovalarda yerleşmiş büyük ve zengin bir kabile olan Haydarānlis’in kampına vardığında, reis olan Ali Ağa’nın çadırında kibarca karşılanmış ve siyah kahve ve tütünle ağırlanmıştır. Ali Ağa, bu görevliye koyun vergisi toplamak için farklı çadırlara girmekte serbest olduğunu nazikçe bildirmiş. Ancak çadırlara girdikten sonra, vergi tahsildarı, kendisi bulabildiği her şeyi ele geçirmeye çalışırken, kadınların amacının ondan gizleyebildikleri her şeyi gizlemek olduğunu fark etmiş. Bu şekilde zıtlaşan çıkarlar nedeniyle doğal olarak kısa sürede bir çatışma çıkmış, talihsiz memura küfür yağmuru, ardından sopa ve taşlarla bir saldırı yapılmış ve sonunda kabilenin adamları tarafından tahsildar öfkeli adamların elinden kurtarılmış ve güvenli bir şekilde reisin çadırına götürülmüş. Ali Ağa tahsildara kadınların ona verebilecekleri her şeyi almasını ve hemen Van’a geri dönmesini, başına daha kötü bir şey gelmediği için Allah’a şükretmesini dostça tavsiye etmiş ve sözlerini “Sevgili dostum, sen kadınlara ne yapabilirsin ki? Onlar istediklerini yaparlar. Paranı al ve git” diye sonlandırmıştır.

1854’te savaş merkezine giderken İstanbul’dan Kara (“Kara”) Fatma Hanım adlı bir kadının önderliğinde bir grup Kürt süvari geçti. Gözlerinde parlayan yılmaz ateş dışında, bu kadın savaşçının görünümünde Amazonvari hiçbir şey yoktu; o, sadece biraz buruşmuş yaşlı bir kadın olarak tanımlanıyordu.

Göçebe ve köylü Kürtler arasında eğitime çok az dikkat edilir. Ama Süleymaniye ve diğer merkezlerdeki yerleşik Kürtler, Müslüman hukukunu açıklamak ve kolejlerde ders vermek için kendi uluslarından Mollalar veya İlahiyat Doktorları olduğu için, tamamen eğitimsiz değillerdir. Okuryazar Kürtlerin eşleri ve kızları da en azından edebi bir dil olan Farsçayı okuyup yazmayı öğrenirler, yüzyılın başlarında bazı Mollalar tarafından bu dilde eserlerin yayınlama girişimi olmasına rağmen, hemen hemen bir Kürt edebiyatı olmamıştır. Kürt dilinin, Farsça ve Türkçe ile hiçbir bağlantısı ve ortak yönü yoktur, dahası bu dil kabile sayısı kadar lehçe içerir. Ama sürekli etkileşim, doğal olarak onların dillerine çok sayıda Türkçe ve özellikle Farsça kelime girmesine neden olmuştur. Esasen şiirsel duygu, genellikle teması sosyal veya kabilesel bir olay olan birçok zarif ve dokunaklı şarkı besteleyen Kürt kadınları arasında kendini çok sık bir şekilde gösterir.

Nitekim on bir farklı kabileye mensup ve yedi ila sekiz bin aile arasında değişen Yezidi mezhebi üyelerinin, öğrenmeye karşı güçlü bir önyargı besledikleri söylenir ve o nedenle, Yezidilerin çevrelerindeki insanlar arasındaki cehaletleri atasözü haline gelmiştir. Belki din adamı kastının daha yüksek dereceleri hariç, Yezidi erkekleri sonuç olarak tamamen eğitimsizdirler ve doğal olarak kadınları da benzer şekilde cahil durumdadırlar.

KÜRT KADINLARI: BU KADINLARIN AİLE SEROMONİLERİ/TÖRENLERİ

Kural olarak Kürt kızlarının, kendi kocalarını kendilerinin seçmelerine izin verilir ama flört etme uygulaması da bilinmez değildir. Evlilik konusunda babanın rızası gereklidir, eğer çiftler maddi veya başka nedenlerle baba tarafından evliliğe izin verilmez ise birlikte kaçarlar. Taraflar sıklıkla birbirlerine karşı yabancı oldukları için aileler arasında geleneğe uygunluk yaygındır. Nişan töreni, ikramların servis edildiği bir resepsiyondan oluşur. “Şerbet içmek” ifadesi, Kürtler için bir nişanı kutlamak anlamına gelir. Damadın bu törende bulunması gerekli olmadığı gibi olağan da değildir. O nedenle, damat genellikle yakın bir akrabası ve eğer varsa kardeşi tarafından temsil edilir ve gelin ile ailesine geleneksel hediyeler getirirler.

Kürt düğününde en önemli özellik, kadınların Makedonya ve Bulgaristan köylüleri kadar sevdiği tchopee veya ulusal dansın icra edilmesidir. Evlilik şenlikleri sırasında, birçok kişi davetsiz gelir ve gelenler tchopee’ye katılabilmek için geline küçük hediyeler getirirler. Kürtlerin bu ulusal dansı Yunanlıların horasına çok benzer. Bu dansı yapmak için dansı yapacak olanlar, ellerini yarım daire şeklinde birleştirirler ve vücutlarını ileri geri dengeleyerek önce bir ayakla sonra diğer ayakla zamanı ayarlarlar, onların bu hareketlerine aralıklı olarak seyredenlerin vahşi çığlıkları eşlik eder. Ama bu dans horadan biraz daha az hareketli ve çeşitlidir ve o nedenle, Kürtlerin bu dansı “rüzgarın harekete geçirdiği bir mısır tarlası gibi, tüm dairenin müzikle uyum içinde yumuşak bir şekilde dalgalanan hareketi” olarak tanımlanır. Kürt savaşçısı, performansı sırasında, özellikle de sevgilisiyle dans ederken, yabancıların bulunmadığı küçük toplantılarda geleneksel olan en duygusal ve romantik yüz ifadesini ortaya koyar. Diğer durumlarda, erkekler ve kadınlar ayrı ayrı dans ederler, ancak seyirci kalabalığı ne kadar büyük olursa olsun, kadınlar peçelerini bir kenara bırakırlar.  Dans ettikleri müzik çoğunlukla bilwandır, bu kamışla yapılan bir tür flüttür, bunların birkaçı hep birlikte çalınır. Müziğin tonları yumuşak ve hoştur, ancak biraz monotondur, Kürt müziği genel olarak, Türkçenin ve Farsçanın aksine, düzenli modülasyonlarla karakterize edilir. Kürt havaları/şarkıları çoğunlukla ciddi ve melankoliktir ve bu şarkılar vahşi klan üyelerinin göğüslerinde bulmayı bekleyemeyeceğimiz duygulardan esinlenmiş gibi görünür, oysa bu kişilerin isimleri bize sadece şiddet ve yağmayla bağlantılı olarak tanıdık gelir.

Düğünlerde, tchopee, önce erkeklerin, sonra da kadınların dans ettiği, performansçıların röleleri tarafından saatlerce sürdürülür. Bay Rich, bu ulusal rekreasyonda kadınların üstlendiği rolü grafiksel olarak şu şekilde anlatır:

“Müzik tchopee’nin notalarını tekrar çaldı ve yaklaşık otuz kadından oluşan bir sıra, el ele, yavaş ve zarif adımlarla, altın pullarla ve alacalı ipeklerle ışıldayarak ve bir peçe bahanesi bile olmadan ilerler. Bu gerçekten güzel bir görüntüdür ve Doğu’da kadınların, özellikle kadınların, en ufak bir gizlenme etkisi olmadan erkeklerle bu kadar özgürce kaynaştığını hiç görmemiş olan benim için oldukça yeni bir şeydir. Dahası bu Arap kabile kadınlarından bile daha titiz bir şekilde icra edilir.

Kadınlardan oluşan sıra veya düzen, muhafazanın etrafında yavaşça ve dalgalanarak hareket eder, bazen merkeze doğru bir adım atılır, bazen de geri çekilir, ama onlar vücutlarını ve başlarını çok zarif bir şekilde dengelerler. Melodi yumuşak ve yavaştır ve hareketlerinin hiçbiri en ufak bir şekilde ani veya abartılı değildir. Bu gösteri yaklaşık yarım saat sürer. Daha sonra müzik durur ve hanımlar evlerine çekilirler, kadınlar önce baştan ayağa örtünürler, daha sonra bu oldukça gereksiz bir önlem gibi görünür, çünkü dansı izleyen kalabalığın Süleymaniye sokaklarındaki karşılaşmaları muhtemel kalabalığın çok daha üzerindedir.”

Kürtler, nominal olarak Müslüman olduklarından, evlilik sözleşmesi sözlü bir sözleşme şeklinde icra edilir ama bu sözleşme bir imamın huzurunda yapılır. Damat, birkaç akrabası ve arkadaşı eşliğinde, gelinin babasının evine gelir ve şenlikler sona erdikten sonra gelini at sırtında evine götürür. Bazen gelinin yakalanması simüle edilir, ne var ki, gelin gerçekte nişan sırasında gönderilen hediyelerle satın alınmıştır. Müslüman olmalarına rağmen, Kürtler pratik olarak tek eşlidir, boşanmaya izin verilmesine rağmen, bu onların aralarında nadiren olur. Onların geleneksel yemini, “Eğer boşanırsam karımı boşayabilir miyim” vs. şeklindedir, ama onların bu ayrıcalıktan yararlanma konusundaki isteksizlikleri, bu hususu iyi bir şekilde gösterir.

Oysa Yezidi mezhebi çok eşlidir, o nedenle bu mezhep mensuplarının Türkler gibi üç karısı olabilir. Yakın akrabalarla ve ayrıca erkek veya kız kardeşleriyle evlilikler onlar arasında oldukça yaygındır ama bu konuda Müslüman Kürtlerde olduğu gibi boşanmaya itiraz edilmez. Düğünleri kendi inançlarına sahip şeyhler tarafından yapılır, ön hazırlıklar genellikle sözleşme yapan tarafların arkadaşları tarafından halledilir. Tören, din adamının huzurunda çifte bir nimet veren karşılıklı bir kamu açıklamasından oluşur ve damadın şeyhe bir somun ekmek vermesi ve karşılığında gelinle bölüştüğü kutsanmış bir ekmek almasıyla sona erer. Evlilik yeminini ederken, damadın akan suyun içinde durduğu ve bu sayede sözün bağlayıcı doğasını yıkadığı ve dolayısıyla damadın sözünün ihlal edilmesiyle bunun daha az günahlı hale geldiği söylenir. Din adamı düzeninin alt kademeleri olan pîr ve kavwallar için evlilik töreni sıradan insanlar gibi gerçekleştirilir; ama Şeyh Nâzir’in veya din adamının hizmetleri bazen toplumda önemli kişiler tarafından sağlanır.

Kürt cenazeleri, Müslümanların genellikle ölüm karşısındaki sessiz ciddiyetiyle çarpıcı bir tezat oluşturmasına rağmen, oldukça etkileyicidir. Eğer ölen kişi önemli bir kişiyse, cenaze alayında askeri sancaklar taşınır ve bazı yerlerde, örneğin Kermanşah’ta, cesede müzik ve şarkılar eşliğinde mezara kadar eşlik edilir. Cenaze evi terk ettiğinde, erkekler ve kadınlar çılgınca dışarı fırlarlar, çığlıklar ve feryatlar atarak, saçlarını ve giysilerini yırtarlar. Bazıları ellerini göğe kaldırır, diğerleri ise yere eğilir ve başlarına toprak atarlar, bu onların hem sesleriyle hem de jestleriyle kederin terk edildiğini ifade eder.

Yezidilerin cenaze törenleri hem tuhaf hem de oldukça ilginçtir. Bu mezhebin bir üyesinin ölüm noktasında olduğuna inanıldığında, bir kavval (çn: Çok konuşan, geveze), yani çok konuşan biri çağrılır ve ölmekte olan kişinin ağzına bir miktar su dökülür. Kişi eğer bu tören yapılmadan önce ölürse, bedeni mezara taşınana tören kadar ertelenir. Ceset, Müslümanlarda olduğu gibi yanlardan uzatılmaz ve kollar göğsün üzerinde çaprazlanmış şekilde yatırılır. Tabutun içine, ölen kişinin “sorgulayıcılar” ortaya çıktığında kullanması için bir parça ekmek, birkaç madeni para ve bir sopa yerleştirilir, çünkü Müslümanlar gibi Yezidiler de ölüm sonrası din eğitimcilerine inanırlar. Münkir katibi Nekir eşliğinde, onun inancı ve hayatının karakteri hakkında onu sorgulamak için geldiğinde, eğer onun Cennetin eşiğinden geçmeye layık olmadığına karar verirse, ölü adam önce ekmekle, sonra gümüşle kararını değiştirmesi için ona rüşvet vermeye çalışır. Eğer bunlar bir işe yaramazsa, zorlamaya başvurulur ve cennete giden kendi yolunu sopayla kendisi açar.

Ceset evde kaldığı sürece, kavvallar tarafından ilahiler söylenir, kavvallar cesede mezara kadar eşlik ederler ve giderken salladıkları buhurdanlıkları taşırlar. Birkaç ardışık gün boyunca ölenin dostları, her sabah ve akşam ayrı gruplar halinde, erkekler ve kadınlar olmak üzere ölen kişinin mezarını ziyaret ederler; kadınlar ve erkekler ağlarlar ve ağıt yakarlar, yine kadınlar sessizce oturup buhur yakarlar.

Yezid’in sembollerinden biri su olduğundan, Yaşam Veren İlke, bunun ölmekte olanın ağzına dökülmesi muhtemelen ölümden sonra canlılık veya bir şekilde metenpsikoz (çn: Ruhun bedenin ölümünden sonra başka bedene geçmesi) anlamına gelir veya onlar bunu amaçlamış olabilirler; esasen bu doktrinin Yezidiler tarafından benimsendiğine inanılmaktadır.

Kürt kadınlarının yas belirtisi olarak kıyafetlerinde yaptıkları tek değişiklik, genellikle dışarıda giyilen siyah duvağın değiştirilmesidir.

KÜRT KADINLARI: BU KADINLARIN İNANÇLARI

Müslüman inançları genellikle Osmanlı kadınlarıyla ilgili olarak tanımlanacağından, ben burada bunları tartışmayacağım, sadece Kürtlerin Peygamber’e karşı çok kayıtsız bir takipçisi olarak ün saldıklarını söylemekle yetineceğim. Gerçekte de “Kürdistan’dan bir evliya çıkmaz” sözü yaygın bir sözdür. Kürtler ibadetlerini yerine getirirken dikkatsiz bir düzen içindedirler, nitekim Kürtler Ramazan’da kutsal oruçlarını Osmanlı komşuları kadar ayrıştırılmadan tutarlar. Örneğin, gün doğumu ile gün bitimi arasında sigarayı bırakmaktan kaçınmaya karşı çıkarlar ve öğle vakti nargile içerirler. Onlar Allah’ın “Tütünü yasaklamadığını” savunurlar; Allah hiç duymadığı bir şeyi neden yasaklasın ki ve ayrıca duman nedir ki diye düşünürler. Onların camilerinde kendi ırklarından olan imamlar hizmet ederler, Onlara Müslüman hukukunu Kürt Mollalar ve Kürt okul müdürleri ders olarak anlatırlar. Ancak bu sisteme rağmen, ilahiyatçılar, açıkgözlülük ünleri nedeniyle, bir sınıf olarak, kardeş Kürtler arasında pek sevilmezler. Ama ikincilere göre, onlar “Peygamber”dir, gerçekten de hicvin kalıcı bir nesnesi ve bu teknik eksiklikleri, özellikle aşağıdakilerin örnek teşkil edebilecekleri sonsuz mizah hikayelerinin içeriğini oluşturur:

Açgözlü Molla

Bir zamanlar bir Molla ve iki eğitimsiz kişi birlikte seyahat ederlerken bir nehre gelirler. Hepsi de yüz yüze geçiş için soyunmuşlardır ama Molla önde gitmektedir. Molla, suya girer girmez, yardımına koşan tepeleme dolu dört küçük testi görür. İlkine ulaşır ama dişleriyle devam eder, sağ elini uzatarak bir diğerini yakalar ve üçüncüyü sol eliyle tutmayı ve böylece kendisi için üç test yapmayı başarır. Geriye sadece bir tane kalır, onu da arkadaşları alır. Ama ganimetin dörtte üçüyle yetinmez ve diğerlerine de “Allah’a yemin ederim ki, o küpte de benim payım olacak!” diye seslenir.

Mollanın Sözüne İnanılır

Derler ki, bir zamanlar Kürdistan’da Bazid adında bir Molla varmış, vaazları ve öğütleriyle Kürtleri çok iyi eğitirmiş. Bir gün camide vaaz verirken vaazında şöyle demiş: “Ey Müslümanlar, iki elbiseye sahip olan her biriniz, Allah rızası için bunlardan birini fakirlere versin; iki ekmeği olan her biriniz, Allah yolunda yürümek istiyorsa eğer, birini fakirlere versin.”

Mollanın karısı o sırada caminin önünden geçiyormuş ve kocasının sözlerini duyunca geri dönüp evine gitmiş. Mollanın iki yedek elbisesi varmış, biri yıkanmaya giden elbise, diğeri de kendisinin giydiği elbise. Karısı yedekte olanı fakirlere vermiş ve aynı zamanda onlara ekmek erzakının da yarısını dağıtmış. Molla akşam eve geldiğinde karısına, “Elbiselerim kirli, diğerlerini getir de değiştireyim” demiş.

Karısı “Ama bugün ben senin yedek elbiseni bir fakire verdim ve evdeki ekmeğimizin yarısını da fakirlere dağıttım” demiş

Molla çok öfkelenmiş ve karısına, “Neden elbiselerimi ve ekmeğimi verdin?” diye sormuş.

Karısı “Çünkü bugün sen camideyken, Tanrı yolunda yürümek için herkesin fazla mallarını fakirlerle paylaşmasını öğütledin ve ben de kullanmadıklarımızı dilencilere verdim” demiş.

Bu sözler üzerine Molla çok öfkelenmiş ve şöyle haykırmış: “Kadın, benim öğütlerim cemaat içindi, kendim için değildi. Eğer insanlara böyle vaaz veriyorsam, bu onlar bana fazladan elbiselerini ve ekmeklerini versinler diyedir. Yedek elbiselerimi ve çocuklarımın ekmeğini vermeyi düşünmemelisin. Ben insanlara kendi çıkarım için vaaz veriyorum ama sen benim kazancımla onlara verdiğim öğütleri yerine getiriyorsun.”

Kürtler de aynı konuyla ilgili olarak şu alegorik hikayeyi aktarırlar:

Peygamber ve Melek

Peygambere salat ve selam olsun! Cennete yükseldiğinde, baş melek Cebrail ona göklerin bütün harikalarını göstermek için eşlik eder. Peygamber omuzlarında kocaman bir davul taşıyan ve elinde uzun bir davul çubuğu tutan, heybetli bir duruşla duran görkemli yapılı bir melek görür. Peygamber, ona kim olduğunu ve ne iş yaptığını sorar. Melek: “Ey Allah’ın elçisi, benim görevim, bir Molla olarak bir iyilik veya sadaka verdiğimde, bir dilenciye kırılmış bir yemek bile olsa, davul çalmak ve böylece göklerin bütün meleklerine ilahiyatçının iyiliğini veya sadakasını duyurmaktır” cevabını vermiş.

Bunun üzerine Peygamber meleğe, “Bu görevi üstlendiğinden beri kaç kez davul çaldın?” diye sormuş.

Melek “Hala bekliyorum ve bu saate kadar bir kez bile davul çalmadım” cevabını vermiş.

Peki, bu her zaman böyle mi olacak? Allah bilir. Tüm dinlerin din adamları çoğunlukla çok az iyilik veya hayırseverlik eylemi gerçekleştirirler, halktan sadaka ve yardım isterler ama kendileri fakirlere hiçbir şey vermezler.

Farsların mensup olduğu Şii mezhebinin doktrinleriyle sıkı sıkıya iç içe geçmiş olan bu belirsiz mistisizm, Kürt dağlıları için, Sünni veya “Ortodoks” Osmanlıların benimsediği ilkelerin baskın fikri olan mutlak ve kişisel bir Allah’ın Sami anlayışından daha büyük bir çekiciliğe sahip gibi görünür. İslam’ın mistiklerini oluşturan Derviş Tarikatları, sonuç olarak, Kürtler arasında son derece popülerdir ve kadınların Şeyhlere veya pirlere ister canlı ister ölü olsunlar, duydukları saygıyı ve mümkünse Türk kadınlarının onlar için besledikleri saygıyı aşılarlar. Zira, Kürtler İslam’ın dogmalarına karşı kayıtsız da olsalar, tüm yaylalılar gibi, aşırı derecede batıl inançlıdırlar ve Derviş Şeyhlerinin iddia ettiği tüm okült ve ruhsal güçlere sıkı sıkıya inanırlar.

Kürtlerin en büyük saygıyı gösterdiği evliya, Hz. Muhammed’in kendisi olmasa bile, Ghilan’lı Abdulkadir’e eşit gördükleri ve Hazreti Mevlana “Rabbimiz Peygamber” unvanından başka bir unvanla anılmayı küfür saydıkları Süleymaniyeli Halid’dir. Vatandaşlarının hadis adıyla onurlandırdığı bu Kürt piri, üyelerinin derin mistik dindarlığıyla ünlü ve Müslüman dünyasında seçkin birçok evliya yetiştirmiş “tefekkürlü” bir tarikat olan Nakşibendi Dervişleri mensubudur. Nitekim Kürt kadınları, her türlü fiziksel veya ahlaki rahatsızlığın tedavisi için ölülerin mezarlarına veya yaşayanların tekkeleri ile Dervişlerine başvururlar.

Bir çocuk hastalandığında, endişeli annesi onu ulaşabileceği en seçkin Şeyhe götürür, o da onu elleriyle değil, ayaklarıyla, kutsal nefesini üfleyerek veya küçük boynuna kutsal bir tılsım asarak iyileştirir. İlk adı geçen çare kulağa ürkütücü gelebilir, ancak kişisel gözlemlerimden emin olabileceğim üzere bu gerçekten uygulanır. Bebek sırt üstü yatırılır ve Şeyh, ellerini iki yanında duran iki müridinin omuzlarına ve ayaklarını koyar ve tüm ağırlığını birkaç saniye boyunca çocuğun vücuduna verir. Dervişler ayrıca rüyaları yorumlarlar, geleceği okurlar ve müşterilerinin ihtiyaç duyabileceği her türlü gizli bilgiyi sağlarlar. Ermeni takvimine ait bazı Hıristiyan azizler de Kürt aşiretleri tarafından büyük saygı görürler. Bunlardan belki de en sık yardımı aranan kişi Surp Serkis veya Aziz Sergius’tur. Kürt savaşçılar, bir sefere çıkmak üzereyken onun mezarına giderler ve orada bir koç kurban ederek ve mumlar yakarak onun iyiliğini ve korumasını sağlamaya çalışırlar.

Deniz ve kara tanrısı olarak çift karakteriyle Hızır-İlyas’ın garip ve yaygın Doğu miti, Kürtler arasında oldukça yaygındır. Onlar için karada Hızır, denizde ise İlyas’tır ve bunlar onlar tarafından bir tür koruyucu melek olarak anılırlar.

Kürtlerin, diğer ırklardan komşularıyla birlikte, dolaylı olarak var olduğuna inandıkları cinler ve diğer büyülü varlıkların yanı sıra, şeyhler adı verilen başka bir tuhaf ziyaretçi sınıfı, bu dağ insanlarının huşu ve korkusunu uyandırır. Bunlar, şehitlerin, yani İslam için savaşırken ölen ve Derviş Şeyhlerinin mezarları gibi mezarlarında mucizeler yaratıldığına inanılan Müslümanların hayaletleridir. Hayalet demeyeceğim, çünkü bunlar da tüm Doğu hortlakları gibi, bedenlerinde yükselirler. Mezarlarından kalktıklarında ve ölümlülere göründüklerinde, ki bunu onların bazen kalabalıklar halinde yaptıkları söylenir, bu önemli bir olayın yaklaştığının işareti olarak görülür. Kürtler de onlara kendi alışkanlıklarına benzer alışkanlıklar atfederler ve onları kendileri gibi bir tür göçebe şeklinde dalgalanan nüfus olarak görürler. Daha önce Müslüman Kürtlerinkinden farklı evlilik ve cenaze törenleri uyguladıklarını belirttiğim Yezidiler veya “Şeytana Tapanların” bazıları göçebe, bazıları ise yerleşik olmak üzere sekiz veya dokuz ayrı kabileden oluşur. Bunların Müslümanlar tarafından lanetlenmeleri, mezhebin sözde kurucusunun, Peygamberin torunları ve İslam’ın şehitleri olan Hasan ve Hüseyin’i öldüren Yezid ile özdeşleştirilmesine yol açmıştır. Ancak onlar bu adı, şüphesiz yedinci yüzyıldan çok önce almışlardır; Yezid, antik Persler tarafından Yüce Varlık’a uygulanan unvanlardan biridir. Başlıca tapınaklarının nominal olarak adandığı efsanevi bir aziz olan Şeyh Adi’nin adı, Bay Badger tarafından, İbranice Adh veya Ad’dan, yani Adonai, yani Rab’bin ilk iki harfinden türetilmiştir. Ancak bu şüpheli görünmektedir. Böylece Şeyh Adi, Yezidilerle birlikte, Şeytan olan Kötü İlkenin aksine İyi İlkeyi temsil eder. Yezidiler birincisinin, onun adını anmaya veya ona tapmaya neredeyse hiç gerek kalmayacak kadar sonsuz derecede iyi ve yardımsever olduğunu söylerler; öte yandan, Kötü İlke, mizacında o kadar kötücüldür ki sürekli yatıştırılmaya ihtiyaç duyar. Bu nedenle o korkunun sevgi değil, Şeytan kültünün nedenidir ve onun onuruna yapılan hizmetler, bir ayin olmaktan daha ziyade her zaman uzlaşmacı bir karakterdedir. Gerçekten de onların, ondan duydukları korku o kadar büyüktür ki, Yezidiler lanet ima eden veya adına benzer bir sese sahip herhangi bir kelime kullanmaktan kaçınırlar. Onun etkisine karşı bir panzehir olarak kullanılan tılsım, aynı zamanda yatıştırıcı bir anlama da sahiptir. Bu, rengi nedeniyle kurbanın sembolü olarak seçilen yabani kırmızısı anemondur. Bu kişinin üzerinde çokça veya bir demet halinde taşınır ve festivallerde kapılar tamamen bu güzel çiçekten oluşan çelenklerle süslenir.

Övgü, Kötü İlkenin uzlaştırılabileceği yollardan biridir ve en yaygın olarak anıldığı isim olan Melek Taoos, “Tavus Kralı” veya “Tavus kuşu kadar güzel Melek” anlamına gelir. Ayrıca bu “Arıların Prensi” olarak da anılır.

Melek Taoos’un pirinçten yapılmış kuşlar şeklinde sembolik temsilleri, Yezidilerin yaşadığı bölgelerde periyodik olarak taşınır. Kutsal kuşun taşıyıcısından önce iki pir veya şeyh, buhurdanları taşır ve adanmışlar ellerini ve yüzlerini dumana bırakırlar. Bu “Sancak” bir köye veya kampa girdiğinde, en yüksek teklifi veren kişi onu evinde ağırlama onuruna sahip olur ve iki gün boyunca orada kalır ve bu süre zarfında tüm laik şenlikler askıya alınır. Bu sembol, şişkin göğüslü, küçük başlı ve geniş kuyruklu bir horoza benzer; bunun gövdesi dolgundur, kuyruğu düz ve yivlidir ve gagasının altında bir gerdan gibi çıkıntı vardır. Bu, bir tür şamdanın tepesine sabitlenmiştir ve altında, bu standı çevreleyen, her biri yedi fitili olan iki yağ haznesi vardır. Bunun tamamı pirinçtendir ve bu kolayca parçalanabilecek şekilde yapılmıştır. Aynı isimli bir misyonerin karısı olan Bayan Badger’in, Yezidiler arasında kaldığı süre boyunca Melek Taoos’un bulunduğu odaya girmesine ve onu istediği zaman incelemesine izin verilmiştir. Heykelin yanındaki kürsüde, içeriği hastalara ve sıkıntılılara bir çare olarak dağıtılan bakır bir sürahi su durur. Yezidilerin dünyevi reisi Hüseyin Bey, çeşitli şeyhler, pírler ve kavwallar ile sancağa yaptıkları katkılar karşılığında Hıristiyanlara, Müslümanlara ve Yezidilere verilen faydaları öven ve hazır bulunanları örnek almaya davet eden bir fakirdir. Bu küstah horozlardan yedisi, seyahat planlarını belirleyen Şeyh Nāzir’in gözetimi altında Yezidi bölgelerine taşınır; esasen yedi Yezidilerin kutsal sayısıdır.

Yezidilerin dini uygulamalarının birçoğu Zerdüştlüğün veya Asya’da Keldani bilimi ve Asur’un kolları tarafından yayılan Sabalıların bağlantılı inancının bir kalıntısı gibi görünmektedir. Ama Yezidiler Kürt olduğu ve Giriş’te belirtildiği gibi Kürtler muhtemelen Keldanilerin temsilcileri olduğu için, Yezidilerin de öyle olmaları gerekir. Ateş ve güneş, onlar için İyi İlke olan Yezid’in sembolleridir; dolayısıyla Yezidiler ateşe asla tükürmezler veya herhangi bir pislik atmazlar, ellerini ve yüzlerini sanki bunları arındırmak istercesine alevlere sürerler. Yezidilerin din adamı kastı, güneşin doğuşu ve batışı sırasında yere eğilerek ve yeri öperek veya daha doğrusu yerdeki bir taşı öperek düzenli olarak güneşe tapar ve sonra bunu her zaman yakındaki bir başkasının üzerine koyar. Ancak laikler, güneşe bu saygıyı sadece festivallerde veya hac ziyaretlerinde gösterirler. Gün batımında her Shak veya kutsal mezarın girişinde ve her çeşmenin yakınında lambalar yakılır, çünkü onlara göre su aynı zamanda İyi İlkenin sembolüdür. Balıklar da kutsal sayılır ve Yezidi nüfusunun sadece en alt sınıfı suların ürünlerini yerler. Vaftiz adını verdikleri ayin de sıklıkla tekrarlanır ve bu onların inançlarının festivallerine ve törenlerine katılmadan önce bu kutsal akarsularda ve çeşmelerde bir tür pagan abdesti gibi görünür.

Yezidiler maviye büyük saygı gösterirler ve giysilerini veya mobilyalarını asla bu renge boyamazlar. Lahana ve marul gibi sebzelerin yiyecek olarak kullanılması da onlar arasında kesinlikle yasaktır. Müslümanlar gibi İsa’ya (İsa) büyük saygı duyarlar ve şarabı O’nun kanının sembolü olarak görürler. İçerken, içindekileri dökmemek için her zaman bardağı iki elleriyle tutarlar ve eğer yere bir damla düşerse onların bunu dudaklarıyla emip karıştığı tozu yuttukları söylenir. Yezidiler ve Kürt mezheplerinin, aslında, genel olarak, Müslümanlara olduğundan daha az Hıristiyan düşmanı oldukları söylenir ve onların hiçbir zaman bir Ermeni kilisesine girmeseler de bir kilisenin önünden geçerken sık sık durup bir dua veya yakarışta bulundukları iddia edilir.

Bu “kâfirler” tarafından da ilginç bir itiraf ve tövbe biçimi uygulanır. On adam bir tür kardeşlik kurar ve aralarından birini kura ile günah keçisi olarak seçer. Eğer içlerinden biri büyük bir günah işlerse, bunu bu vekile itiraf eder ve o da dua, oruç ve çile çekerek günahını dolaylı olarak kefaret ederek öder. Bu hizmeti karşılığında, onun için tüm dünyevi görevlerini yerine getiren, koyunlarını otlatan ve ailesini geçindiren geri kalanlar tarafından desteklenir.

Yezidilerin din adamları tarikatı çok kalabalıktır ve bunlar birbirleriyle evlenmeyen kastlara ayrılmıştır, o nedenle, bu kastlar kalıcı olarak ayrı tutulurlar. Şeyh Nasır veya Baş Rahip makamı aile için kalıtsaldır ve bu görev genellikle en büyük oğula kadar iner. Bu hiyerofant’ın (çn: Antik Yunanda bir tür üst düzey rahip ve antik Yunan ezoterik tradisyonunda üst düzey üstadı tanımlayan kelime), Derviş Şeyhleri ​​gibi, doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanılır ve onun becerisine sadece kendi takipçileri tarafından değil, Müslümanlar tarafından da hem insanların hem de hayvanların inatçı hastalıklarının tedavisi, bir yolculuğun veya girişimin başarısının sağlanması ve diğer birçok durumda başvurulur. Bu kutsal adamın gerçekleştirdiği harika tedavilerden biri, daha önce sadece yerli Mollalara ve hekimlere (doktorlar) değil, aynı zamanda bir “Frank” cerraha da danışmış olan bir Müslümanla evli bir Yezidi kadının şahsına aittir.

Hikayeye göre, Şeyh, kocasına bir koyun kurban etmesini ve kanını kadının alnına serpmesini emreder. Sonra göğsünü Şeyh Adi tapınağından getirdiği acı bir kil tabakasıyla kaplar, sol bileğine bir ip bağlar ve onu yedi gün boyunca yalnız bırakır, bu süre boyunca onu sadece kendi elleriyle yaptığı özel bir ekmekle besler. Ortodoks yöntemler başarısız olduğunda, bu sapkın tedavinin başarısı karşısında şaşkına dönen koca, sorunun çözümü için Mollasına başvurur ve Mollası da ona, “Kirli olanın kirli olanı dışarı atması doğal değil midir?” diye cevap verir.

Yezidilerin kutsal kitapları yok gibi görünmektedir, o nedenle, onların ibadetlerinin büyük kısmını oluşturan ilahiler nesilden nesile sözlü olarak aktarılır. Bu, Kuran’ın “kitap ehli” olmayanların, yani yazılı vahiyleri bulunmayanların aşağılanmalarının ve zulüm için uygun kişiler olduğunu öğrettiği Müslümanlar tarafından kendilerine karşı gösterilen düşmanlığın başlıca nedenidir. Özellikle ulema sınıfının kendilerine karşı gösterdikleri düşmanlık, bazen öyle misillemelere yol açmıştır ki, ilahiyatçılar hiçbir zaman aşağıdaki hikâyedeki Molla kadar mucizevi bir şekilde yakalanmaktan ve ölümden kurtulamamışlardır.

Bir gün Kulpi Molla Mehmed sırtında bir çanta dolusu kitapla, yanında kılıcı ve kalkanıyla, derslerini o şehirde vermek üzere tek başına Bayezid’e doğru yola çıkar. Abagha ovasını geçerken ve kayaların yakınındayken, orada yolcuları gözetleyen sekiz Yezid atlısı onu durdurur, yakalar, bağlar ve her şeyini soyar ve sonra onu öldürmek için saklandıkları yere götürür. Yezid rahip (pir) kılıcını çeker ve Molla Mehmed’in başının üstüne tutarak ona şöyle der: “Hadi şimdi, Muhammed’in dinini terk et ve bir Yezidi ol; eğer yapmazsan, öleceksin!”

Molla buna şu cevabı verir, “Allah beni böyle bir şeyden korusun! Eğer beni öldüreceksen, beni öldür; bu Allah’ın isteğidir ve ben buna razıyım.”

Sonra Yezidi pir ona der ki, “Eğer inancın doğruysa, Muhammed’in gelsin ve seni ölümden kurtarsın!”

Molla buna şu cevap verdi, “Muhammed benim bu durumda olduğumu bilmiyor.”

Sonra Yezidi ona der ki, “Muhammed’ini çağır; belki gelip seni o elimden kurtarır”

Yezidi pirin zavallı Molla ile alay ettiğini söylemeye sanırım gerek yoktur. Zira Yezid, Molla’ya “Seni öldürmeden önce, yüksek sesle, Muhammed’in adını üç kez söyle!” demiştir.

Böylece çaresizlik içindeki Molla, gür bir sesle Peygamber’in adını üç kez haykırır ve “Ya Muhammed! Ya Muhammed! Ya Muhammed!” der.

O sırada, o, Haydarānli kabilesinden Muhammed adında bir adamın, yirmi kişilik bir atlı ordusuyla geçtiğini görür. Bu çığlığı duyduklarında, atlılar atlarını kayalara doğru sürerler ve sekiz Yezidi haydut ve esirlerinin bulunduğu ine doğru gelirler. Yezidiler, atların nal seslerini duyup aniden birkaç atlının belirdiğini görünce kaçarlar. Haydarānliler onları takip ederler ve dördünü yakalayıp anında öldürürler. Diğer dördü ise kaçmayı başarır. Molla Mehmed’i böylece kurtardıktan sonra, ellerini ve ayaklarını çözerler ve sonra ona bu duruma nasıl geldiğini sorarlar. Molla, kurtarıcılarına başına gelenlerin tüm ayrıntılarını anlattığında, aldıkları atlardan birini ona verirler ve onu serbest bırakırlar. Bu durum onun macerasının çok konuşulduğu Bayezid’e güvenli bir şekilde ulaştırılır.

Yezidiler, Müslümanlar gibi, Hicret’ten itibaren tarihlenen Müslüman Takvimi’ni kullanırlar. Ancak, Yeni Yıl bayramını her zaman Pazar günü olan Çarşamba günü kutlarlar, ama Yezidiler Müslüman komşularını yatıştırmak için Cuma gününü de tatil olarak tutuyorlarmış gibi yaparlar. Oruç tutmak genel olarak onların ilkelerine aykırı olsa da şüphesiz aynı amaçla her yılın Aralık ayında üç gün oruç tutarlar.

Şeyh Adi’nin Yezidi tapınağı, yapı ve süsleme açısından o kadar çok özellik sunar ki, bu konuda kısa bir açıklama yapmak ilgi çekici olabilir. Rabban, Hürmüz’ün yaklaşık yirmi mil güneydoğusunda, bir dağ vadisinde ve oldukça güzel bir konumdadır, doğuya ve batıya doğru inşa edilmiştir ve dış duvarlarında “Süleyman’ın mührü” gibi güller, asalar, baltalar, yedi kollu asalar, aslanlar, yılanlar ve çeşitli diğer hayvanlar gibi çok sayıda heykelsi sembol bulunur. Tapınağın zemininin altından bir su deresi ve bu dere avludaki kare bir havuza ve ana salondaki bir başka havuza akar, ikincisinin her köşesinde oraya yıkanmaya gelenlerin konaklaması için bir koltuk bulunur. Tapınakta Şeyh Adi ve diğer iki Yezidi azizine ait olduğu söylenen üç mezar vardır; bu mezarların üzerindeki çatıda üç yüksek konik kubbe veya daha doğrusu kule yükselir. Bu mezarlar muhtemelen sadece anıt mezarlardır, bu mezhebin azizlere tapınmasının Müslüman düşmanlarını yatıştırmak için uydurulmuş bir kurgu olduğuna inanılmaktadır. Ana türbenin yakınındaki bir mahzenden, hacılar tarafından taşınan ve hiç şüphesiz seçkin Derviş azizlerinin türbelerinde gözlemlenen benzer bir uygulamayı taklit ederek tılsım veya muska olarak kullanılan bir tür kil kazılmıştır. Neredeyse her Yezidi köyünde, büyük Şeyhlerin mezarları olduğu söylenen bir veya daha fazla Şak veya türbe bulunur, bunların hepsi küçük kare bir kaide, alçak bir kapı ve yüksek, konik, yivli bir çatıdan oluşur. Kadınlar ve erkekler Şeyh Adi tapınağında görev yaparlar; kadınlar beyaz yünlü kumaştan cüppeler giyerler ve beyaz sarıklar takarlar. Bu kutsal tapınağa yılda iki kez hac ziyaretleri yapılır, burada müritler koruluklarda ve sokaklarda kamp kurarlar ve dini ayinlerini büyük bir sevinç ve şenlikle kutlarlar. Kadınlar en gösterişli ve zengin elbiseleriyle, boyunları ve başları gümüş sikkelerden oluşan iplerle asılı, sarıklarında kırmızı bir tüy veya gül ya da anemon çiçeği demetiyle, bazen iki yüz kişiye ulaşan halkalar halinde erkeklerle dans ederler. Genç kızlar bayramlarını en iyi şekilde değerlendirirler, hayranları veya nişanlı sevgilileriyle gönüllerince dans ederler.

Birkaç thàifé’den oluşan büyük Kürt kabilesi Doudjiks, Kızılbaş adı verilen başka bir sapkın tarikat oluşturur. Bu kabile ilk halife olan Ali’yi kişileştirilmiş Tanrı olarak görür ve böylece ona, tıpkı Pers’in Ali İlahileri gibi, İslam Peygamberinden çok daha yüksek bir konum atfederler. Ali’yi İlahiyatın insan formundaki son tezahürü olarak gören Baliki adı verilen mezhepçilerin üçüncü bir tanımı daha vardır. Müslümanlar arasında daha mistik olanlar, dünyanın yaratılışından bu yana beliren tüm büyük Peygamberlerin -Adem, İbrahim, Musa, İlyas, İsa ve Muhammed- İlahi Ruh’un ardışık enkarnasyonları ve İslam’ın kurucusunun, sonuncusu olduğu için onun en büyük olduğunu savunurlar. Ancak Balikiler Muhammed’i tamamen görmezden gelirler. Onların sözlerine göre, “O (İlahiyat) Kendini bin şekilde göstermiştir ama onların çoğu şüphe içindedir zira o eğer bir şekilde kendisini gösterseydi, çoğu ona inanırdı.” Bu mezhebin üyeleri savaşçı ve asi oldukları için, Amerikalı misyonerler arasında çok başarılı olmuşlardır. Gerçekten de Yeni Dünya’dan gelen bu bir avuç adamın etkisi o kadar büyük olmuştur ki, Türklerin hiçbir zaman tam olarak boyun eğdiremediği onların en çalkantılılardan bazıları silahlarını bırakmaya ve isyan, soygun ve cinayet ticaretini bırakma konusunda ikna olmuşlardır.”

Ve suçlu olduğumuzu /Ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz/Olmadığını/Ve elimizden bir şey gelmediğinde suçlu olduğumuz /Ve bunun bize yettiğini/Çoktan biliyoruz.’ H.M.Enzensberger

HİÇBİR ŞEY SÖYLEME O PİÇLERE!

Marksist edebiyat eleştirisi üzerine olan çalışmaları ile tanınan İrlanda asıllı akademisyen Terry Eagleton; avukat ve edebiyat eleştirmeni Amerikalı solcu Stanley Fish, post-kolonyalizm üzerine incelemeleri ile tanınan Gayatri Spivak ve Lyublyana Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün üst düzey yöneticilerinden ve Lacancı psikanalizm ile Marksist geleneğin günümüzdeki seçkin takipçilerinden olan Slavoj Zizek ile bir zamanların ünlü İngiliz futbolcusu David Beckham dahil, marjinal yönleri ve görüşleri ile ünlü başkaca düşünür, şair, romancı üzerine eleştirilerine yer verdiği ‘Aykırı Simalar‘ isimli kitabında, BBC’nin düzenlediği Mastermind Bilgi Yarışması programına katılan ve Modern İrlanda Tarihini kendisine özel ilgi alanı olarak seçen bir İrlandalının hikayesini anlatır.

Yarışmaya katılan İrlandalıya, yarışmada ilk soru olarak İrlanda’nın ilk kadın Cumhurbaşkanı kimdir? diye sorarlar. İrlandalı anında ‘pas’ der. Arkasından ikinci soru gelir Bir zamanlar bütün ülkeyi egemenliği altına almış olan komşu ada hangisidir? İrlandalı hiç duraksamaz ve yine ‘pas’ der. Büyük kıtlıkta en fazla sıkıntısı çekilen ürün hangisidir? sorusuna İrlandalı, düşünme ge­reksinimi dahi duymadan yine ‘pas’ der. Stüdyodakiler yarışmacıyı hayret içinde ve gülümseyerek izlerken, seyirciler arasından bir İrlandalının sesi duyulur; ‘Onlara hadlerini bildir Mick, hiçbir şey söyleme o piçlere

Bu hikayeyi anlattıktan sonra Eagleton şunları yazar; ‘18.yüzyılın kırsal kesimi ajitatörlerinin gizli derneklerinden, günümüzün Derry ve Belfeast’ın polis sorgulama merkezlerine kadar olan yerlerde, İrlandalılar, o piçlere hiç bir şey söylememeyi çok iyi öğrenmişlerdir. Öyle olduğu için “Ne söylersen söyle, hiçbir şey söyleme” ilkesi bir İrlanda geleneği olarak ünlenmiştir.”

İrlandalı tarihçi James Kelly’nin derlediği ‘Last Words/Son Sözler‘ isimli kitapta anlatıldığı üzere, İrlandalının susmayacağı ve konuşacağı tek yer ‘idam sehpasıdır.’

Yazıp çizen ya da orada burada konuşan kimi aydınların başına gelenleri görünce, aklıma Terry Eagleton’ın anlattığı bu hikaye geldi.

Hem kendilerine ve hem de başkalarına kırmızı çizgiler koyan sığ kafaların; hakikat tekeline sadece kendilerinin sahip olduğunu sanan narsist totaliterlerin; sözde Cumhuriyetçi, sözde Atatürkçü sahtekarların; hiçbir fikri bulunmayan, öyle oldukları için de düşünceleri değil, düşündükleri şeyler olan statüye endeksli eyyamcıların; sağduyusu olmayan, aklı, izanı bulunmayan, sorgulama yeteneğini yitirmiş kimi aymazların; kendilerinden farklı olan, farklı düşünen hemen herkesi yaftalayan düşünce polislerinin; hiç tanımadıkları insanlarla ilgili yalanlar uyduran rezillerin; adamlığı olmayan, vefası olmayan, omurgası olmayan korkakların olduğu bir toplumda, yani Türkiye’de, bizim gibi kelaynak kuşlarının hiçbir soruya yanıt vermemesi, hiçbir konuda düşünce ve görüşlerini açıklamaması, idam cezası kaldırıldığı için idam se­hpasında konuşmak da mümkün olmadığından, ya düşüncelerini ölümlerinden sonra açılmak üzere mektupla açıklamaları, ya da fırsat bulabilirlerse ölmeden hemen önce sözlü olarak yapmaları gereki­yor.

Gerçekten çok, ama çok acı, daha vahimi çok utanç verici. Oysaki düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Zira düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, hem yeni ve farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına olanak sağlar, hem de bireylere farklı düşünceler arasında seçim yapma ve yanı sıra kendi düşüncelerinin doğru veya yanlış olduğunu sınama olanağı verir.

Herkesin hazır ol da durmak zorunda olduğu ortak bir ideoloji olmadığı, aksine insanların farklı olma, farklı yaşama, farklı düşünme hakkının bulunduğu, her türlü görüş ve düşüncenin ifadesinin doğal olarak serbest olduğu noktasından hareket eden ve bireyi, ulusal hukuk öznesi olmasının yanı sıra uluslararası hukuk öznesi olarak kabul eden, Anayasamızın 90/son maddesi ile iç hukukun bir parçası haline gelen İnsan Haklan Evrensel Beyannamesinin 19.maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 19.maddesi, Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesinin 10.maddesi ile uluslararası düzeyde,  Anayasamızın 25 ve 26.maddeleri ile de ulusal düzeyde koruma altında olan düşünce ve düşündüklerini ifade etme ve yayma hakkı; Avrupa İnsan Haklan Mahkemesinin ‘Handyside’ kararında işaret ettiği gibi, sadece ‘hoşa giden’ düşünceler için değil, ‘Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden‘ görüşler için geçerlidir.

Aynı şekilde Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne göre, ifade özgürlüğünün işlevlerinden birisi ‘tartış­maya, huzursuzluğa yol açması ve hatta insanları kızdırmasıdır.’ Yüksek Mahkeme’ye göre ‘Konuşma hemen her zaman provakatif ve meydan okuyucudur. O önyargılara ve daha önce oluşmuş kanaatlere saldırabilir ve düşünceyi kabul ettirmek için alışıl­madık önemli etkiler doğurabilir. Bu nedenle ve sınırsız olmamakla birlikte, ifade özgürlüğü, sadece kamusal rahatsızlığın, kızgınlığın ve huzursuzluğun ötesinde, ciddi ve somut bir zararın var olduğunun açık ve mevcut tehlikesi gösterilmedikçe, sansür edilemez ve cezalandırılamaz.

Yine 1996 yılında çıkarılan federal yasanın virtual/sanal çocuk pornografisini yasaklayan hüküm­lerini iptal eden kararında Amerikan Yüksek Mahkemesi, ‘sanal çocuk pornografisinin suç olmadığı­na, zira ortada hiçbir kurban bulunmadığına ve bu şekliyle Anayasa ile güvence altına alınmış ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine’ işaret ediyor ve diyor ki; ‘… Devlet, düşünceyi kontrol etmeye veya caiz olmayan amaçlarla yasaları gerekçelendirmeye kalkıştığı zaman, Anayasanın Birinci Ek Maddesi ile getirilen özgürlükler tehlikeye düşmüş demektir. Düşünme hakkı özgürlüğün başıdır ve ifadenin dev­lete karşı korunması gerekir, çünkü düşünme ifadenin başlangıcıdır.

Kendileri gibi düşünmedikleri için başkalarını düşman ilan edenlere, hedef gösterenlere, olur olmaz şekilde yaftalayanlara, bundan tam 188 yıl önce, 1859 yılında yazdığı abidevi eseri ‘Özgürlük Üzerine” isimli kitabında John Stuart Mill yanıt veriyor ve şöyle diyor: ‘Bir fikrin susturulması, fikri susturulan insandan daha çok insan cinsine, yaşayan nesle olduğu kadar gelecek nesillere karşı da haydutluktur. Şayet bir teki hariç bütün insanlar aynı fikirde olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın, elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur.

Aydınlar elbette düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak açıklayacaklardır. Zira aydınlar, çağdaş Arap edebiyatının kurucusu, Orhan Pamuk’tan önce Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk ve tek Müslüman yazar olan Necip Mahfuz’un söylediği gibi: ‘… özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı…

Son bir söz. Onu da George Orwell, komünizmle dalgasını geçtiği ‘Hayvan Çiftliği‘ isimli özgün romanının önsözünde söylüyor ve şöyle diyor; ‘Özgürlük, insanlara duymak istemediklerini söyleyebilme hakkıysa eğer, bir anlam ifade eder.

Biz de zaten elinde boyayla önüne gelen herkesi boyayan, yaftalayan düşünce polislerine, yani ‘o trollere’, hem duymak istemedikleri hem de hiç anlamadıkları ve asla anlayamayacakları şeyleri söylüyor, başka da bir şey söylemiyoruz!

HUKUKİ ARGÜMANTASYON

Düşünce sistemine dayalı bir açıklama şekli olan argümantasyon, belirli bir düşünceyi kanıtlayıcı şekilde sunmayı amaçlayan ve bu amaçla düşünceye dayanak bulmaya ve göstermeye çalışan bir sistemdir. Buna göre argümantasyon, bir akıl yürütme, bir muhakeme yapma şeklidir.

Aynı zamanda bilimsel bir tartışma ve çalışma şekli olan argümantasyon, belli bir iddiayı kanıtlamak ya da çürütmek için, bir fikri, bir hipotezi veya bir düşünceyi delil ve ispat araçları kullanmak yoluyla savunmak, açıklamak ve dayanaklandırmak, bu amaçla doğru ve düzgün düşünebilme becerisini geliştirerek muhakeme yapma/akıl yürütme yeteneğini arttırmaktır. 

Diğer taraftan hukuki argümantasyon işleminin temelleri ve çalışma şekli, diğer argümantasyon türlerinden ve şekillerinden farklı değildir. Öyle ki, hukuk pratiğinin çalışma alanı davalar, mahkemeler, yargılama süreçleri, mahkemelerce karar verilmesi olmakla, hukuki argümantasyon işlemi bu alanlarda da çalışma yapar.  Bu bağlamda, hukuki argümantasyon,  tarafların mahkeme önündeki iddia ve savunmalarını hangi argümanlarla ve sağlam akıl yürütmelerle yapmaları gerektiği, hatalı akıl yürütmelerden ve muhakeme yapmaktan nasıl kaçınılacağı, diğer tarafı retorik tuzaklara düşürmek için hangi ince noktaların kullanılacağı, yargılama süreçlerinin yürütülme şekli, mahkemelerin doğru karar vermeleri, mahkeme kararlarının sağlam, güçlü ve güvenilir kabul edilebilmesi için hangi şartların olması gerektiği, mahkeme kararlarının nasıl gerekçelendirileceği, farklı gerekçelendirme teorilerinin neler olduğu hususları üzerinde çalışır.  

Nitekim bazı hukuk fakültelerinde bütün bu hususlar, “Hukuki Argümantasyon” dersi adıyla okutulmakta, bu ders kapsamında öğrencilere informel mantık ve muhakeme yapma/akıl yürütme çerçevesinde analitik ve Sokratik düşünme becerisi kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Bu alanda başvurulan ve uygulanan teori, ahlak ve bilim felsefesi alanlarında da çalışmaları olan İngiliz asıllı Amerikalı düşünür ve yazar Stephen Toulmin’in argümantasyon modelidir. Toulmin, matematik, mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunan Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’den büyük oranda etkilenmiştir.

Çukurova Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Dr. Habibe ALDAĞ’ın, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 15, Sayı 1, 2006, s.13-34’de yer alan “Toulmin’ın Tartışma Modeli” isimli makalesinde, informal mantık ve retorik kuramının öncüsü olan Toulmin’ın “The Uses of Argument/Argümanın Kullanımı” isimli kitabında, mantıkta tartışmanın  sadece “nedenlerden sonuçlara ulaşmak” olarak algılanışına karşı çıktığı; “iddia, veri, garanti, destek, niteleyen, reddedici” olmak üzere altı alt öğeden oluşan yeni bir tartışma şeması veya analiz yollu bir tartışma modeli sunduğu ifade edilmektedir.

Yine “Stephen Toulmin’ın Argümantasyon Kuramı” başlığı altında Cem Yaşın ve Can Cengiz “İletişim Ansiklopedisi”nde şu hususları seslendirmektedirler: “… Toulmin’ın argümantasyon modelinin dört amacı vardır: ‘Dinleyici/izleyiciyi çözümlemek ve uyumlu hale gelebilme yetisini geliştirmek’, ‘Destekleyici materyallerin seçimini etkin hale getirmek’, ‘Fikir ile kullanılan malzemenin özelliklerini geliştirmek ve bunların bütünlüğünü sağlamak’, “Konuşmaları geliştirme ve eleştirme yetisini geliştirmek.’ (McCroskey, 1965: 91)

Aynı şekilde Habibe Aldağ (2006) Toulmin’ın argümantasyon modelini tanımlayan altı özelliği şu şekilde sıralamaktadır: ‘Tartışma sosyal bir anlam oluşturma çabasıdır’, ‘Tartışma etkileşimsel ve dinamik bir süreçtir’, ‘Tartışma desteklenen iddialar bütünüdür’, ‘Tartışma düşüncelerin test edilmesini sağlayan bir araçtır’, ‘Tartışmaya ilişkin özellikler tartışmanın içinde geçtiği bağlama göre belirlenir’, ‘Her tartışma özel bir alan altında incelenmelidir.’(Aldağ, 2006: 17)

Toulmin’ın Argümantasyon Kuramında hatibin dinleyicinin kabul etmesini istediği ‘iddianın’ (claim): dinleyicinin ve hatibin kabul ettiği olaylardan ve fikirlerden oluşan ‘veri’ (data), veriden iddiaya geçişi sağlayan ‘garanti’den (warrant) oluşan üç temel unsur bulunmaktadır. Bu örnekler McCroskey’nin (1965:92) aktardığı örnekte ‘Çelik endüstrisinde ücretlerin artması veri (data), ücret artışının fiyatlardaki artışa sebep olması garanti (warrant), çelik fiyatlarının artacak olması iddiasıdır (claim).’ (McCroskey, 1965: 91)

Toulmin ‘Argümanın Kullanımı/The Uses of Argument’ konusunda daha sonra yayınlanan argümantasyon kitaplarının birçoğunda yer alan bir örnek üzerinden veri, iddia ve garanti ilişkisini bir şemayla detaylandırmaktadır.  Toulmin’a (1958:92) göre veri garantinin geçerli olduğu sürece iddiayı desteklemektedir. Örnekte veri için ‘Harry Bermuda’da doğmuştur’ ifadesi yer almaktadır. Garanti olarak Bermuda’da doğanların İngiliz vatandaşı olduğu ileri sürülmektedir. İddia ise ‘Harry İngiliz vatandaşıdır’ ifadesidir. Garanti geçerli olduğu sürece iddia da geçerlidir. Üç temel elemana ek olarak niteleyici (qualifier), çürütücü (rebuttal) ve destektekleyici (backing) olmak üzere üç eleman da Toulmin’in modelini tamamlamaktadır. Bu elemanlardan niteleyici (qualifier), iddiayı destekleyecek verilerin gücünü ortaya koymakta; Çürütücü (rebuttal) iddianın geçerli olmadığı koşulları ileri sürmekte; Destek (backing) ise garantide ifade edilen varsayımları destekleyecek malzemeyi düzenlemektedir. Toulmin’in örneğinde garanti olan ‘Bermuda’da doğanlar İmgiliz vatandaşıdır şeklindeki eleman zayıf kaldığında, Birleşik Kırallık yasaları olan destek devreye girmektedir. Buradaki çürütücü eleman ebeveynlerin yabancı olmasıdır. Bu yüzden verinin iddiayı ispat etmesi için garantinin geçerli ve çürütücünün geçersiz olması gerekir.

Toulmin, (1958: 100) modelinin klasik mantığın tasımının belirsiz olduğu durumlarda açık olduğunu en bilindik tasım örneği üzerinden açıklamaktadır. Bu örnekte Soktrates insandır ifadesi tikel öncül, insanlar ölümlüdür ifadesi evrensel öncül ve sonuç ise Sokrates’in ölümlü olmasıdır. Ama Toulmin birçok argümanda bu kadar yalın ve kesin önermelerde bulunmamaktadır.  Toulmin, argümanların çoğu zaman daha karmaşık olduğunu, bu nedenle veri, garanti ve destek ayrımına gittiğini, bu kesin olmayış durumunu ise bir örnekle şu şekilde açıklamaktadır: ‘Petersen İsveçli’dir; İsveçliler nadir olarak Katoliktir; Dolayısıyla Peterson kesinlikle Katolik değildir.’ (Toulmin, 1958: 101) Bu örnekte Peterson’ın Katolik olmadığı iddiası Peterson’ın İsveçli olmadığı verisi ile sunulmakta, garanti olarak bir İsviçreli olarak kesinlikle Katolik olmamalıdır ifadesi kullanılmaktadır. Burada garanti, İsveçlilerin Katolik olma oranının %2’den daha az olması ile desteklenmektedir.

Toulmin’ın modeli retorik ve hukuk gibi birçok disiplinde tartışma ve iletişim sürecinin çözümlenmesi için analitik bir araç sağlamaktadır. Nitekim Salim ve Al-Deen William (2019) Shakespeare’in ‘Venedik Taciri’ eserini çözümlemek için Toulmin modelini kullanmışlardır. Çalışmada modelin altı unsurunun karakterlerce kullanımı incelenmiştir. Shakespeare’in oyunu bir tefeci olan Shylock ile aldığı parayı ödeyemeyen Antonio arasında geçmektedir. Salim ve Al-Deen (2019: 248) çalışma boyunca altı unsuru tüm taraflar için tek tek tanımlamakta ve bir tablo halinde bunların dökümünü vermektedirler. Shylock ile Antonio arasındaki sözleşmeye göre Antonio’nin ödemediği borcuna karşılık tüccar Shylock Antonio’nun etini kesebilecektir. Mahkeme sürecinde argümantasyonun gücü ile et kesme kan akıtmaya dönüşmüş ve Yahudi tacir Shylock bir Hiristiyanın canına kastetmeden suçlu bulunmuş ve Antonio’nun merhametine sığınmıştır. Salim ve Al-Deen (2019) çalışma boyunca her karakter için metin içinde geçen altı unsuru tek tek tanımlamışlar ve bunları şema üzerinden çözümlemişlerdir.

Toulmin’in argümantasyon kuramının yazılım, algoritma ve yapay zeka gelişiminde de önemli bir etkisi olmuştur. Gabriel ve diğerlerine (2020: 77) göre yapay zeka atonomisi: İnançlar (Beliefs), İstekler (Desires) ve Niyetlerden (Intention) oluşan zihinsel tutumların temsil edildiği bir yazılım mimarisi ile temellenmektedir. İnsanla iletişime geçip konuşan tüm yazılım temelli yapılarda Toulmin modelini kullanmak mümkündür. Gabriel ve diğerlerine (2020: 87) göre, niteleyicilerin birleştirilmesi ile meydana gelen her yeni iddia için (inançlar) oluşturulan bir plan olarak akıl yürütme süreci uygulanmalıdır. Zira akıl yürütme amacıyla Toulmin’in argümantasyon modelinin kullanılması, yapay zeka ile çalışan kişisel asistanlar ve diğer insan makine arayüzleri için temel algoritmanın oluşumuna imkan sağlamaktadır. Yapay zekayı oluşturan algoritma: veri, garanti ve çürütücüleri değerlendirecek iddia veya yargı oluşturmak için niteleyiciyi kullanacaktır. Başka bir deyişle Toulmin’in argümantasyon modelinin bileşenleri insan makine iletişiminde algılayıcı ve analitik yazılım mimarisinin iskeletini oluşturabilmektedir.

Toulmin, klasik mantığa getirdiği eleştiriler ile gündelik yaşamadaki akıl yürütme biçimlerini çözümleyecek bir model oluşturmuştur. Toulmin’in argümantasyon modeli ve kuramı argümantasyon ve retorik çalışmalarını farklı bir boyuta taşımıştır. Öyle ki, Toulmin’in modeli mantık ve epistemoloji arasında köprü oluşturmuştur. Toulmin’in akıl yürütme üzerine geliştirdiği kuramın bilimsel düşünceye uygulanması, argümantasyon kuramını sağlık bilimlerinden hukuk bilimine ve yine birçok disipline taşımıştır. Zira insan düşüncesini çözümleyen modelin, bilgisayar temelli tüm makine ve arayüzlere uygulanma imkanı bulunmaktadır.”

Bu sunumlardan da anlaşılacağı üzere, Toulmin’in klasik mantığa dahil ettiği argümantasyon modeli ve kuramı, hukukta da kullanılan akıl yürütme/muhakeme yöntemine uygulanabilir niteliktedir. Çünkü bu model, tartışma ve çatışma sürecinin çözümlenmesi konusunda çalışma yapan kişiye analitik bir araç sağlamaktadır.   

Hukuk uygulamasının en önemli alanı olan yargılama sürecinin ve bu süreci düzenleyen ve disipline eden usul hukukunun, büyük ölçüde Toulmin’in argümantasyon modeli üzerine kurulu olduğu aşikardır. Bu bağlamda, yargılama sürecinde de, Toulmin’in argümantasyon modelinin ve şemasının öngördüğü şekilde bir işleyiş vardır. Bu işleyişe göre, yargıç, tarafların iddia ve savunmalarını dinlemekte, tarafların ileri sürdükleri olaylardan, olgulardan ve delillerden oluşan toplanan verileri değerlendirmekte, bunlardan iddiaya ve savunmaya geçişi sağlayan güvenceleri, verilerle, yani kanıtlarla karşılaştırarak iddiayı ve savunmayı denetlemekte ve bunların sonuçlarına göre karar vermekte, kararını da bunları esas alarak gerekçelendirmektedir.

Günümüzde hukuk ve yargılama alanında da kullanılmaya başlanılan ve fikir babası “makineler düşünebilir mi?” sorunsalını ortaya atarak makine zekâsını tartışmaya açan Alan Mathison Turing olan ve insan zekâsına özgü algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme (belirtme), sorun çözme, iletişim kurma, çıkarımda bulunma, karar verme gibi yüksek bilişsel fonksiyonları veya otonom davranışları sergilemesi beklenen yapay bir işletim sistemi olan “yapay zeka” uygulaması da, büyük ölçüde Toulmin’in argümantasyon modeli ve şeması üzerine kuruludur.

O nedenle, hukuk eğitiminde ve öğretiminde, ileride avukat, yargıç ve savcı olacak olan öğrencilerin, argümantasyon eğitimi almalarında, mantık ve epistemoloji arasında köprü oluşturan bu modele göre akıl yürütme kuramını, özellikle avukatlık mesleği yönünden önem arz eden retorik ve tartışma yöntemini öğrenmelerinde yarar vardır.