“Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür” George Orwell, 1984
GEORGE ORWELL’İN VE ALDOUS HUXLEY’İN GERÇEKLEŞEN KEHANETLERİ!*
Geçen yüzyıla damgasını vuran iki kitaptan birisi George Orwell’in kehanetlerini içeren “1984” isimli romanı, ikincisi ise Aldous Huxley’in kehanetlerini kaleme aldığı “Cesur Yeni Dünya” isimli romanıdır. Edebiyat eleştirmenlerine göre her iki roman da alegorik ve dispotiktir. Zira her iki eserde de, insan yaşamına ve davranışlarına ilişkin anlatımlar: mecazlarla, benzetmelerle, eğretilemelerle, özetle sembolik karakterlerle ifade edilmiş (alegori) ve yine gelecekte olması muhtemel otoriter ve baskıcı sistemlerle yönetilecek toplumlar (distopik) anlatılmıştır.
Ne yazık ki geride bıraktığımız geçen yüzyılda ve beşte birine yakınını tamamladığımız bu yüzyılda, her iki kitapta da ortaya konulan kehanetlerin önemli bir kısmı gerçekleşmiştir. Bu cümleden olmak üzere;
- Orwell’in kehaneti olan dışarıdan dayatılan baskılara toplumların büyük bir kısmı boyun eğmiş ve eğmekte, yine insanları özgürlüklerinden, özerkliklerinden, geçmişlerinden yoksun bırakmak için Orwell’in “Büyük Birader”ine ihtiyaç kalmaksızın, insanlar ve toplumlar süreç içinde kendilerine dayatılan baskıdan hoşlanmaya ya da bundan yakınmamaya, düşünme yetilerini dumura uğratan ve manipüle eden teknolojileri yüceltmeye, bu teknolojilerin icadı olan televizyonun, mobil telefonların, internetin, twitter, facebook, instagram gibi sanal medya araçlarının esiri olmuşlardır.
- Orwell’in kitapların, gazetelerin yasaklanacağına, gazetecilerin tutuklanacaklarına ve hapse atılacaklarına ilişkin öngörüsü ve korkusu boşa çıkmamış, yazdıkları yazılardan, verdikleri haberlerden dolayı dünyanın kimi ülkelerinde bir kısım gazeteciler tutuklanmış, hapse atılmış ve mesleklerinden olmuşlardır.
- Huxley’in kitapların, gazetelerin yasaklanmasına gerek kalmayacağı, zira artık kitap ve gazete okumak isteyen insan kalmayacağı yönündeki öngörüsü gerçekleşmiş, bu bağlamda dünyanın pek çok ülkesinde gazete ve kitap okuma kültürü ve terbiyesi terk edilmiş, bunların yerini çoğumuzun yaptığı televizyon seyretme, mobil telefonlarla geyik yapma, internette gezinme, Google Teyze’den edinilen protez bilgilerle meslek icra etme ve iş götürme, twitterda, facebookta, instagramda zaman öldürme alışkanlığı almıştır.
- Orwell’in siyasal iktidarların bizi enformasyondan, olup bitenlerden habersiz bırakacakları, kirli bilgilerle zihinlerimizi ve algılarımızı iğfal edecekleri yönündeki endişesinin yerini, Huxley’in hepimizin edilgenliğe ve kafamızı şişirecek kadar enformasyon ve haber bombardımanına tabi tutulacağımıza ilişkin korkusu gerçek olmuştur.
- Orwell’in bireyin, bireyselliğin yok edileceğine, hakikatin bizden gizleneceğine ve çarpıtılacağına, böylece zihinlerimizin kontrol altına alınacağına, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüleceği totaliter bir dünya ve toplum düzeni yaratılacağına, toplumun korku ile terörize edileceğine ve sindirileceğine, sürekli olarak iktidarın haklılığını vurgulayan ve kontrol altında tutulan yayınlar ile birlikte muhalif düşüncelerin acımasızca cezalandırılacağına yönelik korkusu da, Huxley’in hakikatler karşısında hepimizin umursamazlık içinde olacağımıza yönelik öngörüsü de ne yazık ki günümüzün yaşanan gerçekleri olmuştur.
- Orwell’in bize dayatılacak bir kültürün tutsağı olacağımız yönündeki öngörüsü de, Huxley’in günü birlik zevklerle, güne dair şeylerle oyalanan ve ömür tüketen içeriksiz bir kültürle içli dışlı olacağımıza yönelik kehaneti de gerçekleşmiştir.
- Orwell’in 1984’ündeki insanların acımasız bir şekilde denetleneceklerine, oraya buraya yerleştirilmiş kameralarla sürekli olarak gözaltında tutulacaklarına, bugüne hükmetmek için geçmişi silen ve yerine kendi istedikleri tarihi yazarak geleceğe hükmeden yönetimler yüzünden paranoyaya sürüklenen insanların şiddete sarılacaklarına, ona buna saldıracaklarına ilişkin kehaneti de, Huxley’in eğlenirken teknolojinin icatları tarafından denetleneceğimize ve yönlendirileceğimize dair tespiti de günümüzün yaşanan gerçekleri olmuştur.
- Orwell’in bizi terör gibi, savaş gibi, çevre kirliliği gibi karşı olduğumuz ve hatta nefret ettiğimiz şeylerin mahvedeceği korkusu da, Huxley’in bizi uyuşturucu gibi, sentetik ilişkiler gibi, serbest, sınırsız ve duygusuz cinsellik gibi, haz ve tüketim gibi zevk alacağımız, severek ve hoşlanarak yapacağımız şeylerin yok edeceği yönündeki kehaneti de gerçekleşmiştir.
- Orwell’in bir şeyi partinin istediği, bireyin çıkarının gerektirdiği gibi düşünmesi ve hareket etmesi demek olan ve 2×2: 5 veya 2×3: 4 şeklinde formüle edilen “çiftdüşün” tekniği de, Huxley’in doğuştan şartlandırıldığı için fazla bir şey istemeyen, düzen ve yönetim üzerine düşünmeyen, düşünmediği için de düzene karşı çıkmayan, günümüzde televizyona, sosyal medyaya karşılık gelen sabah akşam aldıkları soma adı verilen uyuşturucuyla mutlu ve mesut yaşayan insanlar olacağı yönündeki kehaneti de gerçeğe dönüşmüştür.
- Orwell’ın “İki Dakika Nefret” sloganıyla formüle ettiği düşman yaratma tekniği kullanılmak suretiyle siyasal iktidarların ihtiyaç duydukları düşman ve düşmanlar yaratılmış, böylece insanlar birey olmaktan çıkarılmış, bunun yerine bizden olan, bize karşı olan ikiliği ikame edilmiştir.
- Orwell’in gardiyanlarımızın ve düşünce zabıtalarımızın sağ ya da sol ideolojilerinden beslenmelerinin somut bir farklılık yaratmayacağına, her ikisinde de hapishane kapılarının aynı derecede geçilmez olacağına, denetimin aynı ölçüde sıkı ve ikonlara tapınma yaratacağına ilişkin kehaneti de, Huxley’in ileri teknoloji çağında ruhsal tahribatların artacağına, bu tahribatlara kuşkucu ve nefret dolu düşmanlarımız kadar güler yüzlü sözde dostlarımızın da neden olacağına yönelik öngörüsü de ne yazık ki yaşadığımız ve deneyimlediğimiz gerçekler olmuştur.
- Orwell’ci kehanetin baş faili olan Büyük Birader’in bizi gözetlemesi de, Huxley’in Büyük Birader’in bizi kendi isteğiyle gözetlemeyeceğine, onu bizim kendimizin izleyeceğimize, gardiyanlara, kapılara, demir parmaklıklara ya da Hakikat Bakanlıklarına ihtiyaç kalmayacağına, yaşadığımız çevrenin ve güne dair meselelerin bunu çok daha iyi bir şekilde yapacağına dair kehaneti de gerçekleşmiştir.
Ve sonuç itibariyle halkın saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşamın abuk sabuk şeylerle doldurulduğu, ciddi kamusal sorunların gayri ciddi ve boş insanların katıldıkları programlarda bebeklerin çıkardıkları seslere benzer şekilde tartışıldığı, halkın kendisinin bir izleyici kitlesine, kamusal işlerin de bir vodvil temsiline dönüştüğü bir toplum ve yaşam şekli yaratılmıştır.
Peki! Bütün bunlar neden ve nasıl olmuştur? Tiranlığa karşı nöbet tutan kamusal özgürlükçülerin de, rasyonalistlerin de, sağcısıyla, solcusuyla her görüştekilerin de “bir kısım insanların içindeki eğlenme açlığının, tüketim azgınlığının, para, mevkii ve makam hırsının, eğitimin içinin boşaltılmasının, yargının ve adaletin tahrip edilmesinin, hukukun teferruat olarak görülmesinin nelere sebep olacağını” hesap edememeleri, bana ne demeleri, beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın anlayışında olmaları neden olmuştur.
Bu tam da Cherokee kabilesinin yaşlılarından birisinin torunlarına verdiği eğitimdeki gibi bir şeydir. Hani şu bildiğimiz aşağıdaki hikaye gibi bir şeydir yani. Hikayeyi okuyalım ve sonra başımızı ellerimizin arasına alalım, kendimizi, başkalarını, bir bütün olarak toplumumuzu ve bizi yönetenleri ciddi bir şekilde gözden geçirelim!
Yaşlı kabile üyesi çocuklara dedi ki: “İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında. Bu kurtlardan birisi; “Korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, boş gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor.” Diğeri ise; “Zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardım severliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.” “Aynı savaş sizin içinizde de, diğer tüm insanların içinde de sürüyor.” Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve içlerinden birisi, “Hangi Kurt kazanacak? “diye sordu. Yaşlı Cherokee, “Korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, boş gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil eden kazanacak elbette. Çünkü “insanlar tarafından en çok beslenen maalesef odur” diye cevap verdi.
Bilmem anlatabildim mi?
*Bu yazının kaleme alınmasında Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanan ve Osman Akınbay tarafından Türkçeye çevrilen Amerikalı akademisyen, yazar, eleştirmen ve iletişim teorisyeni Neil Postman’ın yazdığı “Televizyon: Öldüren Eğlence-Gösteri Çağında Kamusal Söylem” isimli eserden ilham alınmış, kısmen bu eserden yararlanılmıştır.
