BAY KERNER’İN ÖYKÜLERİ!

Eserlerinde modern toplumun yapısını eleştiren, insanın haksızlıklara ortak olmadan toplumda yaşayamayacağını ileri süren Alman oyun yazarı Bertolt Brecht’in önemli eserlerinden birisi de ‘Bay Kerner’in Öyküleri’dir.

Bu öykülerden birisinde Bay Kerner, bir gün vadide yürürken, birden ayaklarının suyun içinde olduğunu fark eder. Önce bu durumu çok önemsemez. Ne var ki suyun giderek yükseldiğini görür. Suyun çok fazla yükselmeyeceğini düşünür ve bu durumu umursamaz. Suyun giderek yükselmesi ve çenesine kadar gelmesi üzerine paniğe kapılır. Kayık bulmak umudu ile çevresine bakar. Kayık bulmaktan umudunu kesmesi ve suyun boyunu aşmaya başlaması üzerine yüzmeye başlar. Ve anlar ki, kayık kendisidir.

Evet! Kayık biziz. Kayığın kendimiz olduğunu anlamamız için her şeyden önce hemen her konuda ve alanda kendi kendine yeten, özgür, özerk, bağımsız bir birey olmak zorundayız.

Hepimiz ‘ben olmak” ve ‘biz olmak’ üzerine çok şey okumuş ve dinlemişizdir. Ama çoğumuz ‘ben olmayı’, yani özgür, özerk ve bağımsız birer birey olmayı es geçmiş, ‘ben olmayı’ bencillik olarak görmüşüzdür.

Oysa ‘ben olmak’ bencillik değildir. ‘Biz olma’ sürecinin başlangıç noktasıdır. Zira ‘ben’ olmadan, ne ‘birey’ olabiliriz, ne de ‘biz’ olabiliriz. ‘Ben olmadan’, ‘biz olursak’ eğer, ‘sürüden biri’ oluruz.   

Özgür, özerk, bağımsız bir birey olamaz isek eğer, kendimizi bir kabile veya bir cemaat ya da bir örgüt liderine, içinde bulunduğumuz sistemin subjektif tercihlerine terk ederiz.

Öyle olunca da, birileri tarafından ele geçirilmeye, işgal edilmeye, yönetilmeye, yönlendirilmeye, bir şeyler için kullanılmaya hazır hale geliriz.

Kendimize rehberlik edecek, yönümüzü, amaçlarımızı belirleyecek bir siyaset ve yaşam felsefemiz, vizyonunuz yoksa eğer, yaratamayız.

Yaratamadığımız zaman da, Erich Fromm‘un söylediği gibi, yıkarız. Zira ‘yaratamayan insan yıkar.’

V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA – GELENEĞİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Tarih 27 Nisan 2006. Yer Ankara Sakarya Caddesindeki Türk İş Konferans Salonu. Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun kurulduğu tarihten itibaren belki de en önemli toplantısı için artık her şey hazırdı. Herkes heyecanlıydı, herkes gergindi. Ama en heyecanlı, en gergin olan bendim. Zira o gün orada ‘bir defa başkan olanın, bir daha başkan adayı olmaması’ yönündeki 50 yıllık geleneğe baş kaldıracaktım. Bu koşullar altında kürsüye çıktım, herkesin dikkatle, merakla beklediği ve dinlediği aşağıdaki tarihi konuşmayı yaptım;

(…)

‘Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanını okuyanlar bilirler. Nice ihtilallerden, yengiden, yenilgiden, başarıdan, başarısızlıktan, umuttan, umutsuzluktan sonra Albay Buendia köşesine çekilmiş, her sabah bozduğu, ortalığa döktüğü gümüş balıkları yeniden yapmaya başlamıştır. Günleri ve geceleri böyle eritmektedir. Bir gün yanındakilere, bugün günlerden ne diye sorar. ‘Salı’ derler. Albay kızgın bir ifade ile ‘bugünün dünden ne farkı var? Hiçbir farkı yok. O zaman dün de Salı’ydı. Ondan önceki gün de Salı’ydı. Yarın da Salı. Her gün Salı’ der.

Bakın çevrenize. Fikir düzeyinde, dünyaya bakış anlamında, dünyayı anlama ve yorumlama bağlamında, her günü ‘Salı’ olarak yaşayan çok sayıda insan görürsünüz. Bu insanlar, sadece her günü ‘Salı’ olarak yaşamıyorlar. Daha da kötüsü 1940’ların, 1950’lerin dünyasında yaşıyorlar. Hep Salıların ve daha hala 1940’ların, 1950’lerin değerlerini savunuyorlar.

Dünyanın değiştiğini anlamamakta, görmemekte ve kendilerini değiştirmemekte ısrarlılar. Oysa dünyanın yeni koşullarına uyum sağlamak için gerekli olan donanımları edinmenin tek yolu, insanın kendisine ait özellikleri korumasının tek yolu değişimdir.

Heraklit ‘aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz’ der­ken değişime işaret ediyordu. Buddha ‘Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir’ derken değişime vurgu yapıyordu. ‘Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Her gün bir yere konmak ne güzel/Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ diyen Mevlana da değişime işaret ediyordu.

Marksist gelenekten gelen arkadaşlarımız iyi bilirler. Solun, solcuların referansı olan Marks’ın yaptığı nedir? Değişimin felsefesini yapmaktır. Onun için Marks, felsefesini değişimin üzerine inşa etmiştir. Doğru da yapmıştır. Zira değişmeden ayakta kalabilmek mümkün değildir. Bakın doğaya, değişmeyen ağaç, değişmeyen çiçek ölüyor. Değişmeyen, kendisini değiştirmeyen, dönüştürmeyen insanlar da, toplumlar da, devletler de, kuruluşlar da ayakta kalamıyorlar. İnsanlık tari­hi bunun trajik örnekleri ile dolu.

Değişim korkusu, dünyayı bilmemekten ileri gelir. Dünyayı yeterince bilmeyince, neden değişimin gerekli olduğu, vazgeçilmez olduğu, yaşamsal olduğu anlaşılamaz. Öyle olunca da, değişimden söz etmenin gereksiz bir ‘kendinden vazgeçme’ olduğu düşünülür. Oysa dünya, değişmeye çalışan ve ancak değiştiği oranda ‘kendisi olarak kalabilen’ binlerce insanla doludur.

Her çağda ve hemen her toplumda, düşleri gerçeklerle, hayalleri yaşamla buluşturan insanlar çık­mış ve ülkelerinin kaderlerine hükmetmişlerdir.

Üstün yetenekli, özel donanımlı bu insanlar, kendi toplumlarının insanlarına güç vermişler, cesaret vermişler, örgüt­lenme enerjisi vermişler, doğru politik ve pozitif hedefler göstermişlerdir. Siyaset dilinde buna vizyon diyorlar.

Bizim için daha hala ulaşılması gereken bir değer olan Atatürk’ü anlatmak için söyledim bütün bunları. Atatürk’ün kendisi diyor ki, ‘Ben arkamda hiçbir dogma bırakmıyorum. Ben kendi çağımın gerektirdiği doğruları yaptım. Ey yükselen yeni kuşak! Cumhuriyeti biz kurduk, siz yüceltecek ve devam ettireceksiniz’.

Şimdi, her günü ‘Salı’ olarak yaşayanlar, Büyük Atatürk’ü de sadece ‘Salı’ da yaşatıyorlar. Cumhuriyetin demokratikleşme yönünde evrilmesinin, tam da Atatürk’ün söylediği ve hedef gösterdiği bağlamda Cumhuriyetin yücelmesi olduğunun ayırtında olmayanlar, Atatürk’ün Serbest Fırkayı kur­durmakla, Cumhuriyeti demokrasi yönünde geliştirme düşüncesinde olduğunu, özgürlüğü sadece yurttaşlıkla özdeşleştiren Cumhuriyet kültürünü değil, çeşitliliği savunan, insan hakları ile yurttaşın ödevlerini karşıt kutuplara koyan demokratik kültürün gerçekleşmesini hedeflediğini anlamayacak kadar tarih bilgisinden ve bilincinden yoksun ve Atatürk’ü yorumlamaktan aciz olanlar, benim Cum­huriyetin demokratikleşme yönünde evrilmesi gerekir yönünde yazdığım bir yazıyı malzeme olarak kullanıp, beni Cumhuriyetçi olmamakla, İkinci Cumhuriyetçi olmakla suçluyorlar.

Biz Cumhuriyetçiliğimizi, Atatürk’e olan bağlılığımızı kimseyle, ama hiç kimseyle yarıştırmıyoruz, yarıştırmayız da. Ama eğer yarıştıracaksak, esas Cumhuriyetçi, esas Atatürkçü olan biziz beyler, kırmızı çizgileri olanlar değildir.

Karl Popper’in özlü ifadesiyle “insanlar şaşılacak ölçüde telkine gereksinim duyuyorlar. Sizler, her şeyi biliyor olabilirsiniz, ama ben hiçbir şey bilmiyorum. Ben ve benim gibi düşünenler, sadece tahmin ediyoruz. En sağlam bilgi­miz, üç bin yıllık bir süreç içinde insanlık olarak yarattığımız büyük doğa bilimsel bilgimizdir. O da, sadece tahminlerden ve varsayımlardan ibarettir. Kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacağına inanan insanlar, tehlikeli ölçüde telkine gereksinim du­yan insanlardır. Bu konumdaki insanlar, kesinlik, güvenlik, otorite, lider olmaksızın yaşamaya cesareti olmayan insanlardır. Çocukluk çağında kalmış olan insanlardır. Ama kesin bilgi, mutlak doğru diye bir şey yoktur. Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değil­dir. Doğruluk, gerçeklik ise, mutlak doğruluk, mutlak gerçeklik değildir. Doğruya yaklaşabiliriz, ama mutlak doğruya, kesinliğe asla ulaşamayız. Bilim sorularla, sorunlarla başlar. Soruları akılla, yaratıcı kuramlarla cevaplandırmaya, sorunları da aynı şekilde çözmeye çalışır. Çoğu kuram esasen yanlıştır veya doğruluğu denetlenemez. Değerli olduğu düşünülen denetlenebilir kuramlarda hata aranır. Hataları bulmaya ve gidermeye çalışırız. Hatalardan ders alarak, dersler çıkararak ilerleriz. Düşünen insanlar olarak hepimizin görevi, doğru olanı bulmaktır. Doğru olan, mutlak ve nesnel­dir, ama elimizde ya da cebimizde değildir. Sürekli olarak aradığımız, çoğu zaman zor bulduğumuz bir şeydir. Doğru olana yaklaşımımızı sürekli olarak iyileştirmeye çalışırız. Doğru olan, eğer mutlak ve nesnel olmasaydı, yanılmazdık. Dahası, yanılgılarımız da, doğrularımız da hep aynı olurdu.”

Fikirlere, çatışan fikirlere gereksinmemiz vardır. Bu fikirleri nasıl eleştirip, iyileştirip, eleştirel ola­rak sınayabileceğimize dair fikirlere gereksinmemiz vardır. Onun için ve çürütülene kadar kuşkulu fikirleri dahi hoş görmeliyiz. Çünkü en iyi fikirler bile kuşkuludur. Kuşkusuz olan bir şey varsa, o da, hiçbirimizin, karşısında hazır olda durmak zorunda olduğumuz bir fikir olmamasıdır.

Askerlerden daha asker oldukları için kırmızı çizgileri olanlar, hakikat tekeline sahip olduklarını sananlar, askerlerimizden daha asker sivillerimiz iyi dinlesinler.

Bir asker, Genel Kurmay Başkanı Sayın Özkök Paşa bakın neler söylüyor:“Sizlere tavsiyem, hiçbir zaman herhangi bir konuda ileri sürülen bir fikre karşı önyargıyla hareket etmeyiniz. Çok aykırı fikirlerle karşılaşabilirsiniz, hele bu fikirlere vatan haini bir düşünce gibi çok iddialı bir önyargıyla yaklaşırsanız, fikirlerden istifade marjını daha başlangıçta sıfırlamış olursunuz. Asimetri yaratacak fikirlerden ürkmeyiniz. Bazen onlara bakar yanlış, bazen de çok doğru olduğumu­zu anlayabiliriz.”

Alice Harikalar Diyarında’yı okuyanlar, Alice ile kedi arasındaki şu diyalogu iyi bilirler. Alice, kedi­ye sorar: ‘lütfen, hangi yöne gitmemiz gerektiğini söyler misin?’ Kedi yanıt verir : ‘Bu, büyük ölçüde nereye varmak istediğine bağlı’.

Bugün burada hangi yöne gitmemiz gerektiğini belirlemek için toplandık. Herkesin kafasında kuş­kusuz gidilecek yönle, varılmak istenilen yerle ilgili bir fikir vardır. Ama ben çoğumuzun yönünün de, varmayı istediği yerin de aynı olduğuna inanıyorum.

Şimdi ben bu konularla ilgili düşüncelerimi açıkça, içtenlikle ifade edeceğim. Kimse, kimseyi teh­dit etmesin. Kimse kimseyle iktidar yarıştırmasın. Hiç kimse, ama hiç kimse kişisel hesap yapmasın. Kırmızıçizgi çizmesin. Çıksın buraya düşüncesi ne ise, önerisi ne ise, buraya çıksın, burada açıkça söylesin.

Takip edenler, İngiliz İşçi Partisi başkanlığına seçildiği kongrede Tony Blair’in, partisi ile ilgili ola­rak; ‘Bir parti kurulduğu günden itibaren eğer hiçbir değişiklik göstermemiş ise, o parti, parti olmak­tan çıkmış, abide olmuştur’ dediğini anımsayacaklardır.

Demokratik Sol Avukatlar Grubu, eğer kurulduğu gündeki gibi kalmış olsa idi, kuşkusuz abide olurdu. Bugün yaşamasının, bugün ayakta olmasının, bugün bu Baroda hala kabul ve destek görmesinin ne­deni, kurulduğu günden itibaren kendisini değiştirmiş olmasıdır, değişen koşullara bağlı olarak kendisini yenilemiş olmasıdır.

Yenilenmeye bir kez daha gereksinim olduğu geçen seçim sonuçları ile ortaya çıkmıştır. Zira Baroda Birlik Grubu geçen seçimde oyunu 1700 e çıkardı. Aramızdaki oy farkı geçen seçim bağlamında 400. On beş, yirmi gün önce yaptıkları önseçime yaklaşık 1500 katılım oldu. Bunu iyi okumak gerekir.

Geçen seçimden sonra, biz yönetim olarak bunu iyi okuduk ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunu, fikri planda olsun, örgütlenme yönünde olsun, proje ve uygulama bağlamında olsun, tabanını genişlet­me konusunda olsun değiştirmeye ve yenilemeye, eskimiş, güncelliğini yetirmiş kimi paradigmaların yerine yeni değerleri ikame etmeye çalıştık. Barodaki taleplere ve değişik görüşlere dayanan bir temsil mekanizmasını gerçekleştirdik. Bunda da başarılı olduk. Aramıza, dinamik, iş yapan, verimliliği, üretkenliği olan çok sayıda yeni arkadaş katıldı. Kurulların, kurullarda görev yapan genç meslektaşlarımızın önünü açtık. Staj eğitimini, anlayış bağlamında, stajyerlere yaklaşım bağlamında önemli ölçüde değiştirdik, iyileş­tirdik. Bu anlayışı, bu heyecanı, bu zenginliği seçim platformuna taşımamız gerekir.

Böyle yapmayıp da, kişisel hesaplarla, grubu kontrol altında tutma, gruba egemen olma anlayışı ile oligarşik yapılar kurarsak eğer, aramıza katılan yeni arkadaşlarımızı, onlar bizden değil, şimdiye kadar karşımızda idiler anlayışı ile dışlarsak eğer, şimdiki başkandan geriye doğru dört başkandan oluşan bir seçici kurul oluşturursak eğer, ön seçimi şimdiye kadar Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun listesinden organlara seçilmiş olanlarla yapmaya kalkarsak eğer, bu yanlış olur, bu kendi kendimizi çelmelemek olur.

Onun için hepimizin aklımızı başımıza alması, sorumlu davranması, Demokratik Sol Avukatlar Grubu içinde kendine göre egemenlik alanı yaratmak için değil, Demokratik Sol düşünceyi ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunu başarılı kılmak için sürece dahil olması ve katkı yapması gerekir.

Önerim şudur: Koyalım sandığı ortaya. Kendisine güvenen çıksın. Kim baro başkanlığına aday ise, kim yönetim kurulu üyeliğine aday ise, kim delegasyona aday ise, kim denetime aday ise, gelsin sandıkta yarışsın. Disiplin kurulu üyeliği hariç, kim kendisine güveniyorsa, kim bir şey olmayı değil, bir şeyler yapmayı istiyorsa, kim kendisini ve donanımlarını hizmet vermeye yeterli görüyorsa, gelsin sandıkta yarışsın.

Demokrasi yarışmak demektir. Temsilde eşitlik, temsilde adalet, temsilde meşruiyet, seçimde ba­şarı, kısıtlamalarla değil, gruptaki kontrolü elde tutmak amacıyla getirilecek bir başka düzenlemeyi sürdürmekle değil, eşit koşullarda yapılacak seçimle, rekabetle, insanlara bu şansı vermekle sağlanır.

Demokratik Sol Avukatlar Grubu, dernek değildir, siyasi parti de değildir. Kayıtlı üyesi yoktur. Fiili bir topluluktur. Gö­nüllü bir topluluktur. O halde, konulacak sandığa gelip oy kullanmak, kendisini bu fiili topluluğa ait hisseden, oradaki adayları Baromuzun organlarında görev yapmaya layık gördüğü için destek olmak isteyen her meslektaşımızın hakkıdır.

Böyle bir uygulama ön seçime heyecan getirecektir, katılımı artıracaktır. Bunun yaratacağı sinerji genel kurula olumlu olarak yansıyacaktır.

Oy kullanacaklarla ilgili olarak kimi sınırlandırmalar getirmek, kimi ölçüler getirmek yanlıştır. Ayrıca bu hiç kimsenin, ama hiç kimsenin hakkı da, haddi de değildir. Böyle yapmazsak, sandıkta oy kullanacak olanlarla ilgili olarak bir sınırlama koyarsak, meslektaşlarımızı ön seçim sürecinin dışında tutarsak, açık söyleyeyim seçimi riske sokarız. Demokrasi seçkinlerin, elitlerin rejimi değil, sizin gibi, benim gibi sıradan insanların rejimidir. Bunu bilmek ve hiç unutmamak gerekir.

Bir diğer önerim, grubu seçime götürmek, ön seçim sürecini yürütmek üzere görevlendireceğimiz ve görevi genel kurul günü sona erecek olan, mevcut yönetim dahil, geriye doğru 4 yönetimde görev yapmış bir arkadaşımızdan ve bugün burada ayrıca seçeceğimiz 5 arkadaşımızdan oluşan 10 kişilik bir Seçim Yürütme Kurulu oluşturalım.

Bu kurula, belirlendikten sonra Baro Başkan adayı, organlara seçilecek diğer adaylar da dahil ol­sunlar. Yetki verelim, bu kurul ihtiyaç duyduğu alt kurulları ve orada görev yapacak arkadaşlarımızı kendisi belirlesin.

Başkaca bir öneri var ise, o önerileri de dinleyelim ve bugün burada bunların kararını alalım.

Geçmiş dönemlerde Başkanlık yapmış arkadaşlarıma önerildiği gibi, bir kez daha başkanlığa aday olmamı öneren, bunu benden talep eden ve hatta beni buna zorlayan meslektaşlarım var. Bu konu üzerine düşüncemi az sonra ifade edeceğim, ama önce izninizle, gelenek ve teamül üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

Gelenek kavramı paradoksaldır. Çünkü bir şeyden bahseder, ama bambaşka bir şeyin haberini verir. Teoride söylediklerini pratikte inkar eder. Bizi, geçmişin bugünümüzü bağladığına inanmaya zorlar, ancak, bugün ve gelecekte, bağlanmaya ihtiyaç duyduğumuz ya da bağlanmayı istediğimiz, bir geçmiş oluşturmak için verdiğimiz, vereceğimiz çabalara karşı hemen harekete geçer.

Gelenek, aslında teamülün tam zıddıdır. Teamüle dayalı davranış, düşünce içermeyen davranıştır. Ne açıklama, ne de bahane isteyen ve gerekçesini sunması için sıkıştırıldığında zorlanan bir davranış­tır.

Bu sorgulamanın yol açtığı rahatsızlık, Kipling’in ünlü öyküsündeki kırkayağın içine düştüğü du­rumda olduğu gibi, felç edici bile olabilir. Öyküde, zavallı kırkayak, dalkavuğun birisi, bir sürü ayağından hangisini önce, hangisini sonra yere koyacağını hatırlama konusundaki harika yeteneğini övünce, artık tek adım atamaz hale geliyordu.

İnsan, bunu yapmanın iyi, başka türlü davranmanın kötü olduğuna inandığı için, teamüle göre davranıyor değildir. Aslında, alternatif davranış yollarını, bırakın düşünmeyi, hayal dahi edemediği için böyle davranır.

Diğer taraftan, gelenek bir seçim durumuna gönderme yapar. Gelenek bir görevin adı olarak doğ­muştur. Gelenek, olası, uygulanabilir ve makul, bilinen ya da hatırlatılan bir davranış yolu arasından, birisinin seçilmesi gerektiğinde gündeme gelir. Gelenek, bütünüyle düşünme, akıl yürütme, gerekçe­lendirme ve hepsinden önce de seçmeyle ilgili bir şeydir. Geleneğe bağlılık solun, solcuların değil, muhafazakarların paradigmasıdır.

Önce şunu söyleyeyim. Ben bir dönem başkan olan bir kişinin, ikinci kez başkan olmamasına iliş­kin gelenekse geleneğe, teamül ise teamüle karşıyım. Bunun yanlış olduğu, demokratik olmadığı, kurumsallaşmayı engellediği düşüncesindeyim. Bunu şimdi falan da söylemiyorum. Uzun yıllardan bu yana söylüyorum. Bu geleneğin veya teamülün, bugüne kadar çoktan değişmesi gerekirdi. Bu bağ­lamda, önceki dönemdeki başkanlara, Baromuzu, grubumuzu başarıyla temsil etmiş olan başkanlar­dan bir dönem daha devam etmek isteyenlere haksızlık edildiğini düşünüyorum.

Bu bir, ikincisi benim ikinci kez başkan olmak yönünde bir talebim olmamasına rağmen, olacağım varsayımından ve her nedense endişesinden hareket eden ve adaylığıma geleneği, teamülü gerekçe göstererek karşı çıkan arkadaşlarıma, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na ait başkaca geleneklerin, teamülle­rin zaman içinde ve değişen koşullara bağlı olarak değiştirilmiş olduğunu hatırlatmak isterim.

Bir şeyi daha hatırlatmak isterim. Lütfen, baro siyasetini benim üzerimden yapmayınız. Gelenekse geleneğin, teamül ise teamülün tartışmasını benim üzerimden yapmayınız.

Geleneğin veya teamülün, değişmemesi diye bir gelenek veya teamül yoktur. Gerekir ise değişir, ihtiyaç var ise değişir. Ama üç beş kişi istedi diye değişmez. Üç beş kişi istemedi diye muhafaza da edilmez. Bir kişi için hiç değişmez. Kurumsal yarar var ise, değişir. Onun için geleneğin veya teamülün devamında kurumsal yarar var mı, yok mu? Ona bakmak gerekir. Bu geleneğin veya teamülün konulduğu günün koşulları ile bugünün koşulları aynı mı, değil mi? Onu araştırmak gerekir.

Kurumsal yarar var ise, geleneğin veya teamülün tesis edildiği günden bugüne koşullar değişmiş ise, gelenek de teamül de değişir. Gelenekler veya teamüller tabu değildir. Eleştirilmez, üzerinde tartışılmaz şeyler değildir. Dokunulmaz, değiştirilmez şeyler hiç değildir. Yaygın bir kabul varsa, fazlaca talep varsa, kurumsal olarak gereksinme varsa, yarar varsa değişir.

Başımızı deve kuşu gibi kuma gömmeye gerek yok. Üye sayısı 9000’ne yaklaşan bir baroda, bu ge­leneği, bu teamülü bundan böyle sürdürmek mümkün değildir. Abide olmak istemiyorsak, bu geleneği, bu teamülü ortadan kaldırmamız gerekir.

Bu geleneğin, bu teamülün kaldırılması konusunda yaygın bir kabul ve talep vardır. Birisinin bu konuda risk alması gerekir. Ben bu riski alıyorum. Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun, Baromuzun, mesleğimizin ve meslektaşlarımızın yararına olacağını düşündüğüm için, gözlediğim için, bu riski alıyorum. Geleneğin veya teamülün bugün burada oylanmasını falan da istemiyorum. Zira bugün burada yapılacak oylama, sonucu her ne olursa olsun meşru olmaz.

Ben baro başkanlığına yeniden adayım.

Konulacak sandığa geleceğim ve orada diğer aday arkadaşlarımla birlikte yarışacağım. O sandık­ta, hem benim adaylığımı ve hem de geleneği, teamülü oylarsınız. Teamülü geleneği yaşatmak istiyorsanız, beni istemiyorsanız, beni sandıkta boğar teamülü, geleneği yaşatırsınız. Oradan çıkacak sonuca ben saygılı olacağım. Seçilemediğim takdirde, oradan çıkacak adayın arkasında ertesi günden itibaren yüreğimle, aklımla duracağım.

Baro başkanı olarak seçilmemden sonra kendi aramızda yaptığımız bu ikinci toplantı. Büyük bir olasılıkla bu dönem içinde bir başka toplantı olmayacak. Risk aldım, yeniden aday oldum. Seçilememe olasılığımı dikkate alarak, sizlere bir anlamda veda niteliğinde bir şeyler söylemek istiyorum.

İçe dönük kutuplaşma üretmek ve buna enerji tüketmek bir siyasal genetiktir. Bunu görev süremiz içinde yapanlar oldu. Enerjilerini epeyce harcadılar, hala da harcıyorlar, ama bizim enerjimizi tüketemediler, başarımızı da önleyemediler. Bu genetikle hareket eden siyasal aklın reflekslerinin sahayı etkilemesinin önüne epeyce geçtik. Ama sayıları az da olsa, bu genetikle hareket edenler yok olmadı ve yok olmayacaklar.

Önümüzdeki süreçte de, Baroya, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na zarar vermeye çalışacaklar. Bunu hep birlikte göreceğiz. Dileğim, sağduyusuna inandığım meslektaşlarımın bunu görmeleri ve buna izin vermemeleridir.

Seçildiğim günden itibaren hiç kimseyi dışlamadım. Önseçimde bana destek oldu, olmadı diye düşünmedim, bunu ölçü alarak davranmadım, herkesi, ama herkesi kucakladım. Benimle anlaşmak isteyen herkesle anlaştım. Kavga etmek isteyenlerle, kişisel çıkarlarını, iktidar hırslarını ve kavgala­rını, Baronun, mesleğin üstün çıkarlarının üzerine çıkaranlarla, Baronun, mesleğin ve Demokratik Sol Avukatların yararına yapmayı planladığımız şeyleri yapmamızı engellemeye kalkanlarla, kıyasıya mücadele ettim.

Bunu yapanların geldikleri nokta ile benim ve arkadaşlarımın geldiği nokta ortadadır. Kazanan Baro oldu, kazanan mesleğimiz oldu, meslektaşlarımız oldu, Demokratik Sol Avukatlar Grubu oldu. Önümüzdeki seçimlerde Demokratik Sol Avukatların en büyük seçim propagandası bizim yaptıklarımız olacaktır.

Bunu ben söylemiyorum. Barodaki sessiz çoğunluk söylüyor. Adliye Koridorlarındaki insanlar söylüyor. Başarılarımızı, yaptıklarımızı onlar anlatıyorlar. Aday adayı olduğum süreçte, sizlerin önüne vaatleri içeren bir programla, bu program içinde yer alan projelerle çıktım.

Bugün burada dağıtılan broşürü incelediğinizde de göreceksiniz, ön seçim öncesinde benim vaat ettiklerimin, önseçimden sonra Demokratik Sol Avukatlar Grubu olarak vaat ettiklerimizin hemen hepsini, ben ve arkadaşlarım daha görev süremiz bitmeden büyük ölçüde gerçekleştirdik. Görevimizi hakkıyla yapmış olmanın, size, sizin verdiğiniz desteğe layık olmanın iç huzurunu ve mutluluğunu yaşıyoruz. Tek tesellimiz de budur.

Bize güvenenlere, bize destek olanlara, verdikleri destek ve gösterdikleri güvenle bizi başarıya ta­şıyanlara, kendi adıma, yönetim kurulu üyesi arkadaşlarım adına, kurullarımızda başkan olarak, üye olarak özveriyle görev yapan arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum.

Beni ve yönetimimi daha seçim günü yalnız bırakanlara, seçildiğimiz günden itibaren bizi zora sokmaya çalışanlara söylüyorum. Benim hiç kimseyle kişisel kavgam yok. Ben bir şey olmak için değil, bir şeyler yapmak için Baro Başkanlığına talip oldum.

Yaşamım boyunca, geride bıraktığım hiçbir şeye, ama hiçbir şeye dönüp bakmadım. Hep önüme, hep geleceğe baktım. Yine önüme bakıyorum.

Görevim biter, yeniden yola çıkarım, önüme başkaca pozitif hedefler koyarım ve arkama bakmadan geleceğe doğru yürürüm.

Bir şey yapmak için talip olduğumuz yönetim görevinde, ben ve arkadaşlarım, iyi niyetle bir şeyler yapmaya çalıştık. Yaptığımızı da sanıyorum. Yapılanların hepsi bir emek ürünüdür.

Bunlar için, kendi adıma, arkadaşlarım adına teşekkür istemiyorum. Zira görevimizi yaptık. Ama benim emeğime, arkadaşlarımın emeğine saygı duyulmasını istiyorum. Herhalde çok şey istemiyorum.

Eğer vicdan sahibi iseniz, eğer masum bakmasını biliyor iseniz, bizim emeğimize saygı duyarsınız. Takdir sizin.

Geldim gidiyorum. Benden sonra gelecek olanların üzerinde gölge olmayacağımdan emin olabilirsiniz Benden hizmet istenildiğinde, hizmet vermeye hazır olacağımdan emin olabilirsiniz. Baronun içinde, yönetimin içinde, kurulların içinde adamlarımın olmayacağından emin olabilirsiniz.

Zira benim adamlarım değil, dostlarım vardır. Dostlarımın da, baronun emrinde olacağından emin olabilirsiniz.

Bir şeyden daha emin olabilirsiniz. Onu da Voltaire söylüyor: “Tahammül insan olmamızın getir­diği bir sonuç olarak ortaya çıkar. Hepimiz zaaf ürünüyüz. Hata yapma eğilimi taşırız. Hata yapabili­riz. Ve hatta yapmışızdır da. O halde birbirimizin saçmalıklarını karşılıklı olarak bağışlayalım. Zira insan haklarının birinci ilkesi budur.”

Hatalarım olmuştur. Yaptığım hatalardan dolayı kimseden beni bağışlanmasını talep etmiyorum. Ama ben, bana yapılanları, bana haksızlık yapanları bağışladım. Sadece bunu bilmenizi istiyorum.’

Yaptığım bu konuşmayla, bana karşı olanlara, bana muhalif ve düşman olanlara, bana yapmadıklarını bırakmayanlara bir bakıma el uzatmış, hoşgörüyle yaklaşmış, birbirimizi bağışlayalım ve barışalım demiştim. Ne yazık ki, benim bu çağrımın hiçbir yararı olmadı. ‘Duygusal unutma’ demek olan bağışlamaya mor külhani abiler de, mor külhani küçük abiler de yanaşmadılar. Kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden kurtulmak, ruhları özgürlüğe kavuşturmak demek olan bağışlamayı değil, insan için taşınması ağır bir yük olan nefreti, Cenap Şahabettin’in özlü sözüyle, ‘başkasının balını kendi ağzına zehir etmek olan hasedi, kıskançlığı’ yeğlediler ve öyle de devam ettiler.

Bu ve benzeri bir sürü gürültü patırtıyla, ayak oyunlarıyla 03 Temmuz 2006 günü, yani önseçim günü geldi. Sadece barodaki büyük ağabeyler değil, İşçi Partililer, bir kısım Cumhuriyet Halk Partililer blok halinde bana karşı mücadele ediyordu… Zor bir seçimdi.

Karşımda rakip olarak 1984-1986 yılları arasında yönetimde birlikte çalıştığımız Mahmut Bayram, Tuncay Alemdaroğlu’nun yönetiminde görev yapan rahmetli Çetin Doğan Çimen ile Metin Yaycıoğlu vardı. Hepsi de güçlü adaylardı, ama en güçlü aday Mahmut Bayram’dı. Yaygın kabul, yarışın onunla benim aramda geçeceği yönündeydi. Nitekim öyle de oldu. Karşımdaki blok seçimi Mahmut Bayram’ın kazanacağından çok emindi. Mahmut Bayram’ın kendisi de o havadaydı.

Seçim öncesi ve seçim günü aleyhimde yürütülen çirkin kampanyaya rağmen, seçimi kazanacağımdan benim hiç kuşkum yoktu. Yaptığımız başarılı hizmetlere, insanların sağduyusuna güveniyordum çünkü. Seçim sonuçları yanılmadığımı gösterdi.

Mahmut Bayram 1153, Çetin Doğan Çimen 84, MetinYaycıoğlu 158 oy aldılar. Ben 1492 oy aldım ve seçimi kazandım. Bu seçimde aldığım oy da diğer üç adayın aldıkları oydan fazlaydı. Barodaki sağduyu kuru gürültüye pabuç bırakmadı yani.

Seçim sonuçları açıklandığında, rahmetli Çetin Doğan Çimen’in dışında adayların ve destekçilerinin hiçbirisi salonda yoktu. Beni kutlamadan gitmişlerdi. O anda bir zamanlar televizyondan izlediğim NBA basketbol maçı aklıma geldi. Hangi maç olduğunu anımsamıyorum. Sadece Kerim Abdül Cabbar’ı anımsıyorum. Cabbar rakibinin önünden topu alıp yaptığı smaçla basketi yapmış, bu sırada kendisine yapılan faul üzerine çok kötü şekilde yere düşmüştü. Cabbar, canı yanmış olmasına rağmen, ne sözle, ne de beden diliyle hiçbir tepki vermedi. O sırada kendisine faul yapan oyuncu geldi, yerden kalkmasına yardım etmek için Cabbar’a elini uzattı. Cabbar rakibinin elini tutarak yerden kalktı. Çünkü aralarındaki ilişki husumete değil, rekabete dayanıyordu. Seçim de, spor gibi husumet değil, bir rekabetti. En azından bana göre öyleydi.

(…)

Tarih 15 Ekim 2006. Seçimli Genel Kurul günü yani. Yer Ankara Hukuk Fakültesi Konferans Salonu. Demokratik Sol Avukatlar Grubuna mensup bir kısım avukatlar ortalıkta yoklar. Bir önceki seçimde olduğu gibi kendi grubumun bir hizbi tarafından yine yalnız bırakılmıştım. Sadece yalnız bırakılmamış oylarını dahi alamamıştım.

(…)

Ama bu ve benzeri engellemeler, çelme takmalar seçim başarımızı engelleyemedi. 15 Ekim 2006 akşamı saat beşte sandıklar açıldı. Seçimi çok büyük bir farkla kazanmıştık. Öyle ki 2004 seçimlerinde 2113 olan grup oyumuzu 3177’ye çıkarmıştık. Geçen seçimde çok büyük atak yapan Baroda Birlik Grubunun oyu çok az bir artışla 1702’den 1823’e çıkmıştı. Çağdaş Avukatlar Grubundaki erime devam ediyordu.  Bir önceki seçimlerde 827 olan oyu 589’a inmişti. Her iki grubun toplam oyu bizim aldığımız oydan daha azdı.

(…)

26 Haziran 2014 günü, Demokratik Sol Avukatlar Grubu kendi Başkan Adaylarını seçmek için önseçim yapacaklar. Aday adayı olan tüm meslektaşlarıma başarı diliyorum. Aday adaylarının hepsine karşı aynı mesafede duran ben, ne mi yapıyorum? ‘Buddha gibi aynı yerde oturuyorum, ama sivrisinekler beni ısırmaya devam ediyor.

V.Ahsen Coşar

KARİZMA VE AYDINLAR ÜZERİNE!

Tanrı vergisi’ anlamına gelen karizma teolojik bir kavramdır. Gerek Hazreti İsa’nın havarileri üzerindeki gücünün, gerekse Katolik teolojide azizlere atfedilen gücün kaynağı olan karizma, aynı zamanda sosyo-politik bir kavramdır. Bu yönüyle karizma, diğer insanlar üzerinde psikolojik bakımdan denetim kurmak suretiyle liderlik oluşturma yeteneği olan cazibe veya kişisel güç anlamına gelir. (Politics-Andrew Heywood) Diğer bir deyişle karizma, başkaları üzerinde sadakat, duygusal yönden bağımlılık ve adanmışlık yaratma becerisidir.

Bu yönü itibariyle karizma, önemli bir özelliktir. Ama Stalin, Mao, Hitler ve Mussolini gibi karizmatik liderler dikkate alındığında, önemli olanın karizmadan daha çok liderin izlediği yolun, gösterdiği siyasal hedefin, bu hedefe ulaşmak için kullandığı araç veya araçların doğru ve yerinde olup olmadığıdır.

O nedenle siyasi alanda önemli olan liderin karizması değil, hakikatlerdir. Lidere hükmeden hakikatler değil de, kendini bilmezlik olursa, liderin de, o liderin hükmettiği toplumun da sonu felaket olur, hüsran olur. Zira hakikat, hemen her zaman ve her koşulda, her şeyin üzerindedir, daha çok işe yarar ve eninde sonunda kendi hükmünü icra eder. Ne lidere, ne liderin vaatlerine, ne de liderin program veya hedeflerine teslim olmaz.

Siyasi tarih bunun örnekleriyle doludur. Mesela Stalin. Mesela Mao. Mesela Hitler. Napolyon mesela. Karizmanın sonunun ‘kendini bilmezlik’ olduğunu bilmeyen bu liderler, kendilerini de, başlarında bulundukları toplumları da felakete götürmüşlerdir.

Hakikat duygusunu veya olgusunu yitirmek ve bu suretle yönettikleri toplumu felakete götürmek, sadece bazı örneklerini verdiğimiz karizmatik liderlere özgü bir durum veya eksiklik değildir. Bu liderlere destek ve akıl veren kimi sözde aydınlar da bu siyasal miyopluğun failleridir.

Fransız düşünür Julien Benda ‘Aydınların İhaneti’ isimli özgün eserinde, ister sağda isterse solda olsun, ırkçı olan, siyasi dogmalara, statü, makam ve para gibi her türden çıkara teslim olan ve o nedenle hakikat duygusuyla adalet standartlarını yitiren bu aydınların, hakikate karşı yaptıkları ihaneti ‘bağlanma’ olarak niteler ve aydının asli görevini ‘hiçbir düşünceye, hiçbir kişiye, hiçbir makama, dünyevi hiçbir çıkara bağlanmamak’ olarak açıklar.

Benda’ya göre günümüz aydınlarının sorunu, ‘sahip oldukları ahlaki otoriteyi, sekterlik, kitle dalkavukluğu, milliyetçi çığırtkanlık, sınıf çıkarları gibi kolektif duyguların örgütlenmesi adını verdiği şeye devretmiş olmalarıdır.

Edward W.Said, aydının/entelektüelin bu durumunu Reith Konferansları’ndan derlediği ‘Entelektüel/Sürgün, Marjinal, Yabancı’ isimli kitabında şu şekilde açıklar; ‘Ne koruyacak makamları ne de başında nöbet tutup güçlerine güç katacakları toprakları olan entelektüellerde bazılarını çok rahatsız eden bir şeyler vardır; kendini beğenenleri de yok değildir ama daha çok kendileriyle dalga geçerler mesela, lafı eveleyip gevelemektense dobra dobra konuşurlar. Ama şu gerçekten kaçış yoktur: kendilerini böyle gören entelektüellerin ne yüksek mevkilerde eş dostları, ne de resmi makamlarda itibarları olur. İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık.

Ama tabii bütün bunları yapacak olan aydınlar, İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı ve siyaset felsefecisi Antotio Gramsci’nin ‘Hiçbir düşünceye memur olmayan, topluma aktif olarak katılan, aynı yerde oturup kalmayan, her zaman hareket halinde olan, sürekli eylem ve düşünce üreten, tabulara esir olmayan organik aydınlardır.

Yani yine Gramsci’nin tanımıyla ‘Bir düşünce üretip bununla ünlenen, bunun arkasına geçen ve hep bundan beslenen, iktidara ya da başkaca güç odaklarına yaslanarak bunlardan geçinen plastik aydınlar’ değildir.

 V.Ahsen Coşar

SİYASET YAPMAK!

İstanbul doğumlu, Yunan asıllı, 1940’lı yıllardan bu yana Fransa’nın en önemli entelektüel figürlerinden olan Cornelius Castoriadis, takip edebildiğim kadarıyla daha henüz Türkçeye çevrilmemiş olan ‘Democracy as Procedure and Democracy as Regime / Usul Olarak Demokrasi – Rejim Olarak Demokrasi’ isimli kitabında, siyasete farklı bir tanım getirir ve şöyle yazar; ‘Siyaset, kurumları ve – açık ve net bir biçimde sürdürülen kolektif faaliyete bağlı toplumsal kurumların olabildiğince kendi kendini kurduğu bir rejim olarak – demokrasiyi yenileyip onarmayla ilgili açık ve net faaliyettir. Bu kendi kendini kurma işi, durmayan bir harekettir ve “mükemmel bir toplumu” değil, mümkün olduğunca özgür ve adil bir toplumu gerçekleştirmeyi hedefler. Bu, benim özerk toplum projesi adını verdiğim ve başarılı olmak için demokratik bir toplum kurmak zorunda olan bir harekettir.

Demos halk, demokrasi de halkın yönetimi anlamına gelmekle, özünde kendi kendini kurma işi ve özerk bir toplum projesi olan demokratik bir toplumu oluşturacak hareketin öznesi de halktır, yurttaştır, insandır. Yani insan, tam da Aristoteles’in tanımladığı gibi ‘siyasi hayvan’dır. Bu tanımdaki siyasi sözcüğünü ortadan kaldırdığımızda geriye sadece hayvan kalır.

Hayvan olmadığımız için, insan olduğumuz için, insanlarla birlikte toplum halinde yaşamak ihtiyacı içerisinde olduğumuz için siyasete ihtiyacımız vardır. Çağdaş Fransız felsefeci Andre Comte-Sponville’in ‘Felsefeyi Takdimimdir‘ isimli kitabında işaret ettiği gibi; ‘Meydanı ırkçılara, faşistlere, darbecilere, demagoglara bırakmamak; kendilerini bir başına bizim adımıza karar almakla yetkili gören siyasetçilere/bürokratlara bu olanağı vermemek; kendilerine benzeyen bir toplumu bize kabul ettirmeye çalışan siyasetçilere/teknokratlara veya kariyer meraklılarına izin vermemek; bizi kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışan toplum mühendislerine bu fırsatı tanımamak için ve en sonunda yolunda gitmeyen şeylerden şikayet etmek hakkımızı yitirmemek için siyasete ihtiyacımız vardır. Zenginliğe olduğu kadar, adalete, özgürlüğe, güvenliğe, barışa, kardeşliğe, projelere, ideallere de ihtiyacımız vardır. Bunun için siyasetle ilgilenmek zorundayız. Bizler ne aziziz, ne de yalnızca tüketiciyiz. Yurttaşız, yurttaş kalabilmek için siyasete ihtiyacımız var. Tarih ne alın yazısıdır, ne de yalnızca bizi oluşturan bir şeydir. Tarih, hep birlikte yaptığımız bir şeydir ve bu da siyasetin ta kendisidir.

Atinalı devlet adamı Perikles ‘Yönetimle/siyasetle ilgileniniz’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz ona yargılayacak yetenekteyiz.’ O yetenekteyiz, zira yurttaşız. Yurttaş olduğumuz için bu hakka, yani siyasetle ilgilenme hakkına sahibiz.

Perikles sadece bunları söylemiyor, ünlü ‘Cenaze Söylevi’nde hem bize, hem de bizi yönetme mevkiinde olanlara şunları öğütlüyor; ‘İdare şeklimizin adı demokratiadır. Bu ad ona bir kaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. Yasalarımız kişisel işlerde herkese aynı hakkı veriyor; devlet işlerinde herkesin alabileceği yer şu veya bu soydan oluşuna değil, gösterdiği yüksek yetenekle kazandığı üne göredir. Yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına da fakirliği, alçak bir sınıftan oluşu engel değildir. Devlet işlerinde çok serbest düşünüyoruz. Bu serbest düşünüşü günlük uğraşlarımızda da gösteriyor, birbirimizi tenkit için gözetlemiyoruz. Birisi bir kere gönlünün dilediği gibi işlemişse ona kızmadığımız gibi başkalarını cezalandırmayan, fakat can sıkan somurtkan bir yüz de takınmıyoruz. Özel yaşayışımızda hepimiz dilediğimizi işlediğimiz halde bütün yurttaşları ilgilendiren işlerde kötü bir şey yapmak korkusuyla çok sıkı davranıyor, baştakilerin, yasaların, bilhassa haksızlığa uğrayanları korumak için konulmuş olan, yazılı olmadıkları halde onları ayakları altına alanlara herkesin pek doğru ve yerinde bulduğu kötü bir ad kazandıran yasaların buyruklarından dışarı çıkmaktan çok çekiniyoruz…

Tarih ders almak için vardır. ‘Siyaseti sadece kendi tekellerinde görenlere‘ arz olunur.
V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA – TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NE BAŞKAN OLMAK

Merdiven varsa çıkacaksın… Aslında yürümek isteyen ve iradesi olan için merdiven hep vardır. Önemli olan merdiveni nereye koyduğun. Hem bakma öyle çıplak ayaklarına. Gözlerinde ışık var mı ona bak ve gör…hikayeyi’ diyor değerli gazeteci Mehmet Gündem, usta eğitimci ve dershaneci Rüstem Eyüboğlu ile ilgili olarak yazdığı 24 Kasım 2013 tarihli Milliyet Gazetesi’nin Pazar ilavesinde.

Merdiven vardı, ben de çıktım. Avukatlığa başladığım gün merdiveni yukarıya, en yukarıya çıkmak için koymuştum. Avukatlığa başladığım 1975 yılından itibaren gözlerimde hep bir ışık vardı. O ışığa baktım ve hikayeyi gördüm. Hikaye benim hikayemdi. Ben yazacaktım o hikayeyi. O hikayeyi yazmak için yürüdüm. Kimi zaman çıplak ayaklarımla, kimi zaman ayakkabılarımla. Dikenler battı ayaklarıma. Bazen ayakkabılarım sıktı ayaklarımı. Tekme yedim bazen. Sendeledim zaman zaman. Gün geldi itelendim, ötelendim, engellendim. Ama yılmadım ve asla pes etmedim. Çünkü pes etmemeyi; ‘Gelin dostlarım / Henüz vakit çok geç değil / Yeni bir dünya arayalım / Bunun için günbatımına dek uzanalım / Gücümüz yetmese de / Yeri göğü sarsmaya / Yine de sahibiz gerekli cesaret ve isteğe / Zaman ve kader bizi zayıflatsa da / İrademiz yeterlidir / Çabalamaya, aramaya, bulmaya / Ve asla pes etmemeye’ diyen Tennyson’un ‘Ulyses’inden öğrenmiştim. Hem de çok erken yaşta!

Öğrenmekle geçen, bir gelecek inşa etmek çabası ile geçen, hukukla, dava dosyalarıyla geçen, baroculukla geçen, bütün bunları yaparken yaşamın kimi güzelliklerini ıskalamakla geçen 35 yıllık meslek yaşamımın ardından, bir avukatın mesleğinde gelebileceği en yüksek yere, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na gelmiştim.

Frank Sinatra’nın o güzel şarkısında söylediği gibi ‘I did it my way’ diyerek, yani kendi yolumu kendim yaparak gelmiştim bulunduğum yere. Bu yer, meslek yaşamımda ulaşabileceğim en yüksek, en kariyerli yerdi. Benim için, ailem için en büyük onurdu. Çocuklarıma bırakacağım en değerli mirastı.

Her merhaba yeni bir vedanın başlangıdır’ diyor Buddha. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem, Türkiye Barolar Birliği’ne ‘merhaba’ dememi, Ankara Barosu Başkanlığı’na ise ‘veda’ etmemi gerektiriyordu. O nedenle Türkiye Barolar Birliği seçimlerinden hemen sonra bir ‘veda’, bir de ‘merhaba’ mesajı yayımladım. Veda ettiklerime de, merhaba dediklerime de teşekkürlerimi sundum aynı zamanda.

Ankara Barosu avukatları ve çalışanları için yazdığım veda mesajıma, Mevlana’nın büyük eseri Mesnevi’ye başlarken yazdığı ‘Dinle, bu ney neler hikâyet eder, ayrılıklardan nasıl şikâyet eder’diye başladım ve şunları yazdım; ‘Mevlana’nın sözleriyle başladım, çünkü bu benim size son seslenişim. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle bugün Ankara Barosu Başkanlığı’na veda ediyorum. Ankara Barosu Başkanlığından ayrıldığım bugün, görevimi hakkıyla yapmış olmanın, size, sizin verdiğiniz desteğe layık olmanın iç huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorum. Bana güvenenlere, bana destek olanlara, verdikleri destek ve gösterdikleri güvenle beni ve birlikte görev yaptığım arkadaşlarımı başarıya taşıyan siz sevgili meslektaşlarıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. En başta Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarım olmak üzere, diğer kurullarda birlikte görev yaptığım meslektaşlarıma, Baro Başkanı olduğum günden Birlik Başkanlığı’na seçildiğim güne kadar verdikleri emek ve unutulmaz destekleri için, mesleğimize, Baromuza kattıkları değer için teşekkür ediyor, minnetlerimi sunuyorum. Baro Başkanı olarak göreve başladığım tarihten ayrıldığım bu tarihe kadar olan süre içinde, aklım, elim, kolum, ayağım olan, beni taşıyan, bana omuz veren, en başta Baromuzun Müdürü olmak üzere Ankara Barosu’nun değerli ve özverili çalışanlarına şükranlarımı sunuyor, teşekkür ediyorum. Riske girmemi, başarısız olsam da yoluma devam etmemi sağlayan, beni destekleyen, hiçbir karşılık beklemeden bana çok şeyler veren eşime ve çocuklarıma teşekkür ediyorum.  Bana emek veren, bana fırsat veren, beni okutan, iş, aş, mülk sahibi yapan ülkeme, ülkemin insanlarına teşekkür ediyor, iyilikler, güzellikler diliyorum. Her biri bir diğerinden farklı ve değerli olan, benimle aynı görüşte olan veya olmayan, entelektüel yönden büyümeme, ruhen olgunlaşmama yardımcı olan, beni destekleyen, bana mücadele gücü ve isteği veren insanlara, farklı görüşleri öğrenmeme, değişik açıları görmeme olanak sağlayan karşıt görüşteki meslektaşlarıma teşekkür ediyorum. Farkında olmadan yanımda bulduğum, bana yalnız olmadığımı anlatan, kendimi hatırlatan, ideallerimi, sevinçlerimi, üzüntülerimi paylaşan, beni dinleyen, beni seven, beni anlayan ve önemseyen, bana huzur veren, nasihat veren, omuz veren arkadaşlarıma dostlarıma teşekkür ediyorum. Leo Buscaglia’dan ödünç alarak; olmaz olan şeyleri olur hale getiren, umudu canlı tutan, yaşama gülerek bakmamı sağlayan iyimserlere, beni dengede ve tetikte tutan pragmatistlere, bana kendimi nasıl koruyacağımı ve yanı sıra iyiliğin ne olduğunu öğreten kötülere, hayallerimi canlı tutan, duygu ve düşüncelerimi arıtan romantiklere teşekkür ediyorum. Saygılarımla.’   

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle tüm delegelere gönderdiğim ve ayrıca Türkiye Barolar Birliği’nin WEB sayfasına da koyduğum 16 Haziran 2010 tarihli aşağıdaki yazıda ise şunları ifade ettim; ‘Demokrasi, yarışmaya, yani halkın tercihine dayanmakla,  farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, fikirlerin birbirleriyle serbestçe rekabet etmesini, her türlü siyasi düşünce ve felsefenin kendisini özgürce ifade etmesini ve örgütlemesini, siyasi eşitliğe dayanarak gerçekleştirilen düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar, halkı yönetime ortak etmenin, diğer bir deyişle halkı yetkilendirmenin yolları ve araçlarıdır. Türkiye Barolar Birliği’nin 12-13 Haziran 2013 tarihlerinde yapılan 30. Olağan Genel Kurulu sonucu ortaya çıkan irade, sizin Türkiye Barolar Birliği yönetimine ortak olmanızın, bizzat kendinizi yetkilendirmenizin demokratik yolu ve aracıdır. O nedenle yapılan seçimlerin bir tek galibi vardır, o da Türkiye Barolarıdır, Türkiye Barolar Birliği’dir. Seçimi geride bırakmış olmakla, artık geleceğe bakmamız, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonrada el ele vermemiz, bilgiyi, aklı, siyaset ahlakının temel ilkelerini, hukuku, hukukun üstünlüğünü rehber alarak, Birlik olma iradesini, yani sevgiyi, saygıyı ve dayanışma ruhunu öne çıkararak, sabır, cesaret ve kararlılık içinde, ama çok çalışarak Birliğimizi, Barolarımızı ve Mesleğimizi yüksek değer yaratan bir konuma getirmemiz gerekir. Bütün bunları hep birlikte yapacağımıza olan inancımla, bana verdiğiniz destek için teşekkür eder, sevgi ve saygılar sunarım.  

Seçilmemin ve mazbatamı almamın hemen ardından bir ilki, bu nitelikteki kurumların, kuruluşların başına gelen hiç kimsenin o güne kadar ve o günden sonra yapmadığı bir ilki yaptım. 3628 Sayılı Kanunun İkinci, Mal Bildiriminde Bulunulması Hakkında Yönetmeliğin Sekizinci maddesi hükümlerine göre vermek zorunda olduğum ve verdiğim Mal Bildiriminin bir örneğini Türkiye Barolar Birliği’nin internet sayfasına koymak suretiyle kamuoyuna açıkladım.

Fiilen ve hukuken görevime başladığım 16 Haziran 2010 günü düzenlediğimiz basın toplantısında şunları söyledim; ‘çağdaş ve kurumsal yönetimin öncelikleri adil olmak, sorumlu davranmak, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Bu ilkeleri uygulamak yöneticileri ve kurumlarını demokrat, denetlenebilir ve güvenilir kılar. Görev yapacağım süre içinde, beni seçen meslektaşlarıma her zaman hesap vermeye hazır olacağım. Bunun ilk göstergesi olarak mal bildirimimi meslektaşlarıma ve kamuoyuna açıkladım. Bu amaçla mal bildirimimi, Birliğimizin internet sayfasına koydum.’    

17-20 Haziran 2010 tarihleri arasında Selanik Barosu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirilen ‘Balkan Baroları Konferansı’na katıldım. Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum tarihte yapılan davet üzerine katıldığım bu konferansta yaptığım konuşmada şunları söyledim;

‘…. Çoğunluğun iradesini hukuk ve demokrasi olarak kabul eden görüşler, bu yüz yılın değil, daha önceki yüzyılların anlayışıdır. Hukukun egemenin iradesi, egemeni de, çoğunluğu elinde bulunduran siyasi iktidar olarak kabul eden Austine’in emir kuramının yaşanmış en trajik örneği, Hitler’in Almanyada iktidara gelmesi sonrasında yaşananlardır. Seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri ilkesi üzerine kurulu olan klasik demokrasi anlayışının aksine, anayasal demokrasilerde, başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere, anayasal ve kamusal yetki kullanan her organ, kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir.

Her türlü güç/iktidar kötüye kullanılabilir. Kullanılmıştır da. Ama dünya siyasi tarihi bize göstermiştir ki, en çok kötüye kullanılan iktidar yürütme iktidarıdır. Zira yürütme gücü sübjektif olmakla, hemen her yerde ve bütün zamanlarda keyfi kullanılmış, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit ve tehlike olmuştur.

Bizim anayasal sistemimizde olduğu gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin özgün biçiminin değil de, onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan kuvvetlerin işbirliği ilkesinin işlevsel kılındığı ülkelerde, yasama çoğunluğunu elinde bulunduran yürütme erkinin, yasama organına da hükmettiği düşünüldüğünde, mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini/insan haklarını güvence altına alacak, yasama ve yürütme erkini denetleyip dengeleyecek olan güç yargı gücüdür.

O nedenle yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Bağımsızlık yargı için bir ayrıcalık değil, yargının tarafsız kılınmasının asgari koşuludur. Burada sakınılması gereken husus ile kurulması gereken denge, bir başka tehlike olan yargı gücünün ‘judiocracy’e, yani ‘yargıçlar yönetiminedönüşmemesini ve yargının kendi sınırları içinde kalmasını sağlayacak bir sistemin kurulmasıdır.

Devletin kurallarla, yani hukukla yönetilmesinin, hukuk güvenliğinin sağlanmasının ilk koşulu ve hatta vazgeçilmez koşulu yargının bağımsız ve tarafsız olmasıdır.

Yargı bağımsızlığının önemli dört koşulu vardır. Bunlardan ilki, yargının yasama organına karşı bağımsızlığıdır. İkincisi, yargının yürütme organına karşı bağımsızlığıdır. Üçüncüsü, yargının devlete karşı bağımsızlığıdır. Yani kendisini devletin hamisi, vasisi olarak görmemesi, kendisini devletin çıkarlarını korumakla görevli saymamasıdır. Dördüncüsü, yargının kendi içindeki bağımsızlığıdır. Bu aynı zamanda yargıç tarafsızlığı anlamında yargının veya yargıcın ideolojik yönden bağımsızlığıdır. Bu koşullardan herhangi birisinin eksik veya işlemez olması durumunda herhalde yargı bağımsızlığından sözetmek mümkün değildir.’

Konuşmamın daha sonraki bölümlerinde hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinde durdum, yargı bağımsızlığının Türkiye’deki durumunu anlattım. Sözlerime şunları söyleyerek son verdim;

Yirminci yüzyılın sonunda dünya küresel bir köy haline gelmiştir. Küreselleşme olgusu, siyaset, siyasi etkileşim ve iktisat anlayışlarımızı tamamen değiştirmiştir. Küreselleşme, yaşantımızın, bizim çok uzağımızda alınan karar ve eylemlerle şekillendirildiği anlamına gelen karmaşık bir bağlılık ağıdır. Bu bağlılık ağı, ulus-devletlerin artık dünya sahnesinde bağımsız aktörler olarak kabul edilemeyeceği anlamına gelir. Fakat bu, ulus-devletin etkisini tamamen yitirdiği anlamına gelmez. Ulus-devletin sadece rolü, işlevi değişmiş, ulus-devlet büyük oranda uluslararası rekabetin gelişmesiyle ilgili hale gelmiştir. Küreselleşmeye karşı olmak, karşıyım diye bağırmak çözüm değildir. Biz karşı olsak da, olmasak da küreselleşme bir gerçektir. Dolayısıyla yargıçlar ve savcılar da dahil olmak üzere hepimiz, yeni dünyayı ve yeni dünya düzenini anlamak ve yorumlamak durumundayız. Geçmişte yaşayamayız. Bugünü bilmek, bugünü yaşamak, geleceği hayal edip planlamak zorundayız.

Vaclav Havel bir zamanlar ‘insanlar sınırlardan daha önemlidir’ demişti. Doğrudur. İnsanların hakları vardır ve bu haklar pek çok şeyden daha önemli ve değerlidir.  Yargı, bunları korumak, güvence altına almak için vardır, insanlar tarafından bu amaçla kurulmuştur. Dolayısıyla yargıçlar ve savcılar, başkalarına göre, bu ilkeyi daha iyi bilmek, buna daha fazla inanmak, bunu içselleştirmek ve uygulamak zorundadırlar.

Birlik Başkanlığına seçilmemin hemen arkasından sinir ucu iltihabı/zona oldum. Seçim sürecinde yaşadığım yorgunluğun ve gerilimin getirisi olan hastalığın ilk belirtisi Selanik’de kendisini gösterdi. Ankara’ya döndükten sonra başlayan tedavim on onbeş gün devam etti. Bu sürenin çoğunu evimde dinlenerek geçirdim.    

‘… Hücre kendini tanımak, zihinsel ve duygusal süreçlerini gerçekçi ve düzenli bir şekilde gözden geçirmek için ideal bir yerdir. Kişisel ilerleyişimizi değerlendiriken, sosyal konum, tanınmışlık, zenginlik ve eğitim düzeyi gibi dış etmenlere odaklanmaya eğilimliyizdir. Kişinin maddi konulardaki başarısını ölçmesi açısından bunlar elbette önemlidir; ayrıca pek çok kişinin hayatını bu tür şeylere bağladığını düşünürsek gayet de anlaşılır bir şeydir. Ne var ki, bir insan olarak gelişimimizi değerlendirirken içsel yolculuklarımız çok daha can alıcı öneme sahiptir. Dürüstlük, içtenlik, sadelik, alçakgönüllülük, karşılıksız cömertlik, başkalarına hizmete hazır olmak, ruhsal yaşamın temelidir ve bu herkesin elinin altında dilediği miktarda bulunur. Ciddi bir iç gözlem yapmadan, kendini tanımadan, zayıf yanlarını ve hatalarını görmeden bu tür konularda gelişme sağlamak mümkün değildir. Hücre başka bir şey vermese bile, hayatınızın tüm seyrini hergün gözden geçirme, içinizdeki kötüyü alt edip iyiyi geliştirme fırsatı sunar…Unutmayın ki, azizler yılmadan çabalayan günahkarlardır. Bu sözler Mandela’ya ait.

Bunu şunun için yazdım. Mandela gibi hapis yatmamış, hücrede kalmamıştım.  Ama hastalığım süresince evde kaldığım o dönem, benim için hücrede kalmak gibi bir şey oldu. O süreçte ben de hücredeki adam gibi kendimi gözden geçirdim. Kendi içime, kendi derinliklerime doğru yolculuklar yaptım. Azizler gibi hayatım boyunca yılmadan çabaladığımı düşündüm. İçimde kötülük yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. İyilik vardı, iyilikler vardı. Bunları daha da çoğaltmam gerekir dedim kendi kendime.

Tedavimin sona ermesinden sonra Türkiye Türkiye Barolar Birliği’nin Temmuz-2010 tarihli sayısında yayımlanan ‘Umudun Cesaretiyle’ başlıklı yazımda, Birlik Başkanlığı’na seçilmemden sonraki duygu ve düşüncelerimi, tedavi sürem içinde kendi derinliklerime yaptığım yolculuğu şu şekilde ifade ettim;

‘Mazbatamı aldıktan sonra Türkiye Barolar Birliği’nin kapısından içeriye, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk seçildiğim gün yaptığım gibi, bir yandan ‘Tanrım, girdiğim yere doğrulukla girmemi, çıktığım yerden doğrulukla çıkmamı nasip et. Benden desteğini hiç esirgeme’ (İsra Suresi 80. Ayet) diye dua ederek, diğer yandan Anwari Soheili’nin, Sadi’nin Gülistan’ına yazdığı önsözündeki ‘Bir dünya malı elinden gittiyse, / Üzülme buna, hiçtir o; / Ve bir dünya malı geçtiyse eline, / Sevinme buna, hiçtir o. / Önünden geçer acılar ve zevkler, / Geç dünyanın önünden, hiçtir o.’ dizelerini düşünerek girdim.

Sonra Birlik Başkanlığı’na adaylığımı açıkladığım günü, sonrasındaki günleri, seçildiğim günü düşündüm. Hemen aklıma Homeros’un İlyada’da ‘Rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları’ diye yazması geldi.

Duygu ve düşün dünyamdaki gezimi Homeros’un bıraktığı yerden Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aurelius’u konuşturarak sürdürdüm: ‘Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran, seni eleştiren,  ya da seni lanetleyen insanlar; yapraklar gibidir seni itham eden, yargılayan ve mahkum eden insanlar; yapraklar gibidir seni gizliden kınayan, ayıplayan veya alaya alan insanlar da. Onların hepsi ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgar gelir, yere savurur onları, sonra orman yenilerini üretir onların yerlerine. Geçmişte olan bütün şeylerin şimdi de olduğunu, gelecekte de olacağını düşün. Geçmişteki dramları, birbirinin aynı sahneleri gözünün önüne getir. Hadrianus’un ya da Antonius’un yahut Philip’in, İskender’in ya da Croisus’un saraylarını düşün; Sezar’ı düşün, Brutüs’ü düşün. Bunların hepsinde oyunun aynı olduğunu, yalnızca oyuncuların farklı olduğunu düşün.

Buruk bir gülümsemeyle bunları düşündüm. Sonra kendi kendime ‘Hayal kırıklığına uğrama. İnsanları sevmeye, onlarla birlikte hareket etmeye devam et. Ama hiç şaşırma ve unutma: insanlar neyse odurlar. Onun için sen, ara sıra çık gökyüzüne seyret alemi; bazen de in yeryüzüne seyretsin alem seni’ diyerek yaşananları geçmişte bıraktım ve ‘umudun cesaretiyle’ geleceğe doğru yürümeye başladım.    

Başlangıçlar zordur. Yeni olmanın verdiği zorluklar vardır, yüksek olan beklentilere cevap verememe korkusunun, başarılı olup olamama endişesinin getirdiği zorluklar vardır. Bütün bu zorlukları aşabilmek için, iş ahlakının birinci ilkesi gereği hemen işe koyulmak ve neyin varsa vermek gerekir. Ben de öyle yapmak istedim. Ama yorucu ve zorlu geçen seçim sürecinin hemen ardından yakalandığım sinir ucu iltihabı/zona hastalığı buna izin vermedi. Kutlamalarla, geçmiş olsunlar birbirine karıştı. Hastalık nedeniyle dinlenmeye mecbur edildiğim bu süreçte, bir yandan kendimi iyileştirmeye çalışırken, diğer yandan uzunca bir süreden beri ihmal ettiğim kendime zaman ayırdım. Dağılan düşüncelerimi toparladım, duygularımı tamir ettim, öncelikli hedeflerimi gözden geçirdim, yapmayı tasarladıklarımı yeniden ayar ettim.

Günümüzde kurumsal yönetimin en başta gelen ilkeleri adil davranmak, sorumluluk duymak, şeffaf olmak, günü geldiğinde önce vicdanına, sonra hesap vermek zorunda olduklarına yaptıklarının veya yapamadıklarının hesabını verebilmektir. Zira ve ancak bu ilkeler yöneticileri ve kurumlarını meşru, demokrat, denetlenebilir, güvenilir ve başarılı kılar. Dürüstlük ise bir meziyet olmayıp, zamandan, mekândan, statüden ve mazeretten bağımsız olarak her insanın özünde bulunması gereken asli bir niteliktir.

Böyle düşündüğüm,  bugüne değin yürüttüğüm tüm gönüllü ve kamusal görevlerimde bu ilkelere sadık kaldığım için, Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevime mal bildirimimi kamuya ve siz değerli meslektaşlarıma açıklayarak başladım.

Eskiden bir işin en başında olmak, gücü, yetkiyi, otoriteyi elinde bulundurmak ve bunları kullanmak bir kurumu veya kuruluşu yönetmek için, o kurum veya kuruluşa liderlik yapmak için yeterliydi. Ama artık bugün değil.

Bir yönüyle dünya işlerinin sınır ve denetim dışı kalması, plansız olarak ya da beklenmedik biçimde veya kendiliğinden biçimlenip varlık kazanması anlamına gelen küreselleşme olgusu, bilgi ve iletişim teknolojilerinin şaşılacak bir hızla yaşamımıza soktuğu yenilikler, esnek takım organizasyonlarına sahip olma gereksinimi, insanların geçmişe oranla farklılaşan beklentileri ve benzeri diğer etkenler günümüzde yönetim anlayışını bütünüyle değiştirmiş durumdadır.

Öyle olduğu için günümüzde liderlik yapmanın veya bir kuruluşu yönetmenin yolu, güç göstermekten, içi dışı boş süslü laflar etmekten, hamasetten geçmiyor artık. Bilgiden bilgilere ulaşmaktan, eski olanı, eskimiş olanı, işe yaramaz olanı terk edip yeni olanı uygulayabilmekten, buluşlara ulaşabilmekten, yeni değerler yaratabilmekten, yaşamınızı başka insanların kalplerine dokundurabilmekten,  başkalarını etkileyebilmekten, başkalarından etkilenmekten, bizzat eyleme geçmekten, başkalarını eyleme geçirebilmekten geçiyor.

Bu yönetim biçiminde gidilecek yol, sadece yönetim veya lider tarafından değil, kurumun veya kuruluşun her bir üyesiyle, her bir çalışanıyla birlikte yürünmeyi ve keşfedilmeyi bekleyen bir yoldur. Katılımcılığı esas alan bu yönetim sürecinde, yaptıkları işe inancı olan, işine tutkuyla bağlı bulunan, alçak gönüllü, adil, dürüst ve algısı güçlü olan, gerçeği söyleyen, dinlemesini bilen, iyi ve ahlaklı insanlara ihtiyaç vardır.

Türkiye Barolar Birliği’nin kapısı ve olanakları, dün olduğu gibi bugün ve bugünden sonraki her gün bu nitelikteki insanlara ve meslektaşlarımıza açık olacaktır.  

On dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Batı’da ortaya çıkan ‘İbret Oyunları’nın içerisinde en çok bilineni ‘Everyman’dir. İngilizce olan ‘everyman’ sözcüğünün Türkçe karşılığı ‘sıradan insan’dır. 16.yüzyıla kadar halkın büyük bir ilgiyle izlediği bu oyunlar, temelde Hıristiyan ahlakını yüceltmeyi amaçlar. Bu oyunlardan birisinde, everyman ölüm meleği tarafından ziyaret edilir. Dünyadaki konukluğunun sona ermekte olduğunu anlayan everymanin, bunun verdiği panikle kendisini götürmemesi, ölümünün ertelenmesi veya biraz geciktirilmesi yönünde yaptığı bütün talepler ölüm meleği tarafından reddedilir. Ölümden kurtulmasının mümkün olmadığını anlayan everyman, ölüm meleğinden son yolculuğu için yanına bir refakatçi almasına izin vermesini rica eder. Ölüm meleği bu isteği ‘eğer birisini bulabilirsen olur tabii’ diyerek kabul eder. Bunun üzerine everyman kendisine son yolculuğunda refakat edecek birisini aramaya başlar. Ne var ki, bütün arkadaşları, yakınları, akrabaları değişik özürler bildirerek bu talebi kabul etmezler. Sonunda, everyman’e son yolculuğunda sadece yaşamı boyunca yaptığı işler eşlik eder.

Bir gün gelecek Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevim sona erecek. Zira Buddha’nın şiirsel ifadesiyle ‘Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.’ Önemli olan o gün geldiğinde, görevde iken yaptığımız işlerin, iyi işlerin, hizmetlerin arkamızda kalması, yaptığımız iyi işlerle, hizmetlerle anılmamızdır. Yani ‘baki kalacak olan bu kubbede hoş bir seda olmaktır.’      

Her gün olduğu gibi bugün akşam da uyumak için yatağımıza gideceğiz. Bunu yaparken yarın sabah yaşamaya devam edeceğimize ilişkin hiçbir güvencemiz yoktur. Ama öyle de olsa ertesi gün yapmayı düşündüklerimizle ilgili planlar yaparız. Esasen gelecek sadece bir plandan ibarettir. Buna da umut diyorlar. Eğer umut var ise, ki yaşamda her zaman için umut vardır, o zaman bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirmek için fırsat da var demektir. Gelecek, kavga etmenin, kamplaşmanın, zıtlaşmanın, kırmanın dökmenin, bozmanın değil, bütünleşmenin günü, yeni kazanımlar elde etmenin, yeni değerler yaratmanın günü olmalıdır. Hepimizin istediği, hepimizin gönlünden geçen bu olmakla, başarılı olmamak, olamamak için hiçbir neden yoktur. O halde ve hep birlikte, daha iyi bir Barolar Birliği, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak için yola koyulalım. İnanıyorum ki, başarılı olacağız.

(…)

Analitik psikolojinin, derinlik psikolojisinin kurucusu İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung şöyle diyor;‘Yaşam bana her zaman kendi rizom, yani yeraltındaki gövdem üzerinde yaşayan bir bitki gibi görünmüştür. Esas canlılığı görünmez, rizomun içinde gizlenmiştir çünkü. Toprağın üzerinde boy gösteren kısmı sadece tek bir yaz boyu yaşar. Sonra solar, kurur ve çürür; çünkü o gelip geçici bir hayaldir yalnızca. Yaşamın ve uygarlığın sonu gelmeyen bu doğup büyüme ve sona erme sürecini düşününce, her şeyin boş olduğunu düşünmekten kurtulamıyorum. Ama yine de bu sonsuz akışın altında yaşayan ve kalıcı olan bir şeyin hissini asla yitirmedim. Bizim gördüğümüz çiçektir, geçer. Rizom ise kalır.

Ankara Barosu Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. O makamlar, o postlar çiçekti. Geldi ve geçti. Ama rizom, yani yaptıklarım, yaptıklarımız; eserlerim, eserlerimiz; sözlerim, sözlerimiz; yazdıklarım, yazdıklarımız; konuştuklarım, konuştuklarımız onlar kaldı ve hep kalacak. Önemli olan da budur. Yani bu dünyaya kim olarak, bilmem kimin neyi olarak gelmek veya bilmem ne olmak önemli değildir. Sana sunulan hayatta ne yaptığındır. Senden geriye ne bıraktığındır.

Sanırım arkamızda bir şeyler değil, çok şeyler bıraktık.

Peki! Bugüne ve geleceğe ne kaldı? Yönetim bilgesi Stephen R.Covey’in dediği gibi hayatı ‘kreşendo’ da yaşamak kaldı elbette. Ben de ‘en önemli işimiz her zaman arkamızda değil, önümüzdedir’ diyor ve öyle yapıyorum. Ünlü ABD’li oyuncu, komedyen ve yazar George Burns’ün ölümünden hemen önce doksan dokuz yaşında iken dediği gibi, ‘şimdi emekli olamam, programım dolu!’ diyorum yani.  

Saygılarımla.

V.Ahsen Coşar

 

ANILARIMDAN BİR SAYFA – BAHRİYE ÜÇOK

 Yargıtay’dan “Umut Davası” cezalarına onama.

Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı Sanıklarının Cezası Onandı
(11 Nisan 2014 tarihli gazeteler)
.

Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların, kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçme­sin.’ Bu sözler, üzerinde yaşadığımız bu coğrafyadaki kültürel ve tarihsel değerler üzerinde yeni bir dev­let kurarak Türkiye toplumunu değişimin, yenileşmenin, gelişmenin eşsiz ve üstün bir aşamasına taşıyan Büyük Atatürk’e ait.

Başkent Barosu olarak, önemli bir hukuk kuruluşu olarak bize düşen görevlerin başında, Büyük Atatürk’ün işaret ettiği milletin sinesinden çıkan insanları, bu ülkeye, bu millete hizmet etmiş olan insanları unutmamak, unutturmamak, onlara olan vefamızı ve minnet duygumuzu her fırsatta göstermek gelir.

Milletin sinesinden çıkan cevher-i aslilerden birisi de teröre kurban verdiğimiz değerli bilim insanı Doç. Dr. Bahriye Üçok’tur.    

Bu hususları göz önüne alarak 31 Ekim 2008 tarihinde Ankara Aydınlığı Girişimi’nin katkılarıyla ‘Doç. Dr. Bahriye Üçok’a Saygı’ konulu bir panel düzenledik. Panele konuşmacı olarak değerli akademisyen, aydın fikirli, aydınlık yüzlü Cevat Geray hocam,  sevgili meslektaşım İsmail Sami Çakmak ile değerli edebiyatçı ve yazar Münevver Oğan katıldılar. Rahmetli Bahriye Üçok ile ilgili anılarını, değerlendirmelerini katılımcılarla paylaştılar.

Ankara Barosu Başkanı olarak panelin açılışında yaptığım konuşmaya Büyük Atatürk’ün yukarıdaki sözlerini referans alarak başladım. Bahriye Üçok’un milletin sinesinden yetiş­erek bilim kadını olmak, senatör ve milletvekilliği yapmak suretiyle kanındaki ve vicdanındaki cevher-i aslinin mükemmelliğine vurgu yaptım ve devamla şunları söyledim:

(…)

‘Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin yanı sıra Devlet Konservatuarı mezunu olan, senatörlük ve milletvekilliği yapan, İslam dini ve tarihi üzerine kitapları, tercümeleri, makaleleri bu­lunan, Türkiye’nin ilk kadın ilahiyatçılarından olan Bahriye Üçok, inançlı bir Cumhuriyetçi, içten bir Atatürkçü ve örnek bir aydındır.

 Her yönüyle bizlere örnek olan Bahriye Üçok için saygı ve anma günü düzenlemek Ankara Baro­su için, bizler için bir görevdir. Bu görevin bugüne kadar yerine getirilmemiş olmasından dolayı duyduğum üzüntüyü, ama aynı zamanda ilk kez benim baro başkanı olduğum dönemde bu etkin­liğin yapılmış olması nedeniyle mutlu olduğumu özellikle bilmenizi ister, düzenlenmesi konusunda öncülük eden Cevat Geray Hocama, değerli meslektaşım İsmail Sami Çakmak’a, Sayın Münevver Ogan’a ve onların şahsında Ankara Aydınlığı Girişimi’ne teşekkür ederim.

Gerek meslek, gerekse siyasi yaşamının büyük bir bölümünü Atatürk Devrimlerinin, laiklik il­kesinin, kadın haklarının açıklanması ve savunması ile geçiren, engin din ve İslam tarihi bilgisiyle toplumu hurafelerden kurtarmaya, halkı İslam dininin yüksek ahlaki değerleriyle tanıştırmaya ve bu­luşturmaya adayan ve bu örnek mücadelesini yaşamıyla ödeyen Bahriye Üçok, kendisi gibi demokrasi şehidi olan Muammer Aksoy, Uğur Mumcu gibi eksikliği ve değeri her geçen gün daha fazla anlaşılan ve hissedilen bir anıt isimdir.

O tam da “Kötüler Tanrı’yı, Tanrı ise iyileri kullanır” diyen, bu ve benzeri düşünceleri nedeniyle Roma engizisyonu tarafından diri diri yakılan İtalyan ilahiyatçı, astronom ve matematikçi Giordano Bruno’nun dediği anlamda “Tanrı tarafından kullanılan iyilerdendir, en iyilerdendir.”

Güzel bir hadis-i şerifinde Hazreti Muhammet “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” diyor. İslam adı­na en başta yaşamın kendisi olmak üzere hemen her şeyi kolaylaştıran değil, zorlaştıranları görüp tanıdıkça, Bahriye Üçok’u erken yitirdiğimize ve aradan 18 yıl geçmiş olmasına rağmen yerine bir başka Bahriye Uçak yetiştiremediğimize insan daha bir fazla yanıyor.

Işıklar içerisinde yatsın, ruhu şad ve mekan-ı cennet olsun.’

 (…)

Vedat Ahsen Coşar

BİR KIRMIZI KART HİKAYESİ – ARABULUCULUK

CÜBBEMİZE, VATANDAŞIN HAKKINA VE HUKUKUNA SAHİP ÇIKIYORUZ! ARABULUCULUĞA GEÇİT YOK!

İstanbul Barosu avukatları, Adalet Bakanlığı, Türkiye Barolar Birliği, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından İstanbul’da Conrad Hotel’de düzenlenen ve üç gün sürecek “Türkiye’de Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Uygulamaları Uluslararası Çalıştay”nı ptotesto etti.

Basın açıklamasından sonra basınla birlikte toplantı salonuna giren avukatlar, toplantıya katılanlara kırmızı kart gösterdi ve salonunun çevresini dolaşarak sessiz bir protesto eylemi gerçekleştirdi.

Protesto eyleminden önce basın açıklamasını okuyan İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal, barolarımızı, meslektaşlarımızı ve kamuoyunu bu vahim gelişmeye, anılan tasarıya karşı duyarlı olmaya ve mücadele etmeye, hukuka sahip çıkmaya çağırdıklarını bildirdi.

Kocasakal, dünyanın en büyük savunma örgütü olan İstanbul Barosunun, tarihi bir görev ve sorumluluk bilinci ile arabuluculuk yasa tasarısına karşı kararlılıkla direneceğini, mücadele edeceğini, demokratik ve meşru gücünü sonuna kadar kullanacağını, mesleği, meslektaşları, vatandaşın hak ve hukukunu sonuna kadar koruyacağını söyledi.

İstanbul Barosu avukatları, 6 Aralık 2011 Salı günü saat 10.30’dan itibaren Beşiktaş Barbaros Bulvarı üzerindeki Conrad Hotel’in önünde toplanmaya başladılar. Cübbelerini giymiş olarak giderek büyüyen kalabalık ellerinde taşıdıkları pankartlarla çeşitli sloganlar atmaya başladılar. Saat 11.15’de çalıştay çay molası verdi. Bu arada İstanbul Barosu Başkanı Kocasakal basın açıklamasını yaptı ve protesto eylemi hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Saat 11.30’da çalıştay çalışmalarına başladığı sırada başta İstanbul Barosu yöneticileri olmak üzere avukatlar çalıştay salonuna girdiler ve kırmızı kart göstererek protesto eylemini gerçekleştirdiler. Salonda bir tur atan avukatlar sessizce salondan ayrıldılar.

Protesto eylemine İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu, Genel Sekreter Av. Hüseyin Özbek, Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Ufuk Özkap, Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Füsun Dikmenli, Av. Turgay Demirci, Av.Özlem Aksungar, Av. İsmail Altay, Av. Hasan Kılıç, İstanbul Milletvekili Av. Mahmut Tanal, Eski Baro Başkanlarından Av. Kazım Kolcuoğlu ve avukatlar katıldılar.

Eylemde kullanılan bazı sloganlar şöyle: ‘Arabuluculuk Arabozuculuktur’, ‘Arabuluculuk Tekelleşme Tek-elleşmedir’, ‘Arabuluculuk hakkın ve adaletin, gücün, kayırmanın, keyfiliğin insafına terk edilmesidir’, ‘Arabuluculuk mafya ve tarikat adaletinin tavsiyesi adaletin ise tasfiyesidir’, ‘Arabuluculuk, hukukun gücünün, gücün hukuksuzluğuna teslimidir’, ‘Arabuluculuk mafya-tarikat-cemaat adaletinin egemen olmasıdır’.

Yukarıda yer alan bilgiler İstanbul Barosu’nun WEB sayfasından alınmıştır.

İstanbul Barosu’nun bu eylemi yapmasının hemen arkasından Türkiye Barolar Birliği olarak Adalet Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile ortaklaşa düzenlediğimiz ‘Türkiye’de Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Uygulamaları Uluslararası Çalıştay’ınyapıldığı Conrad Otel’de kürsüye çıkarak şunları söylemiştim;

Protestocu arkadaşların bu kürsüye bıraktıkları avukatlık cübbesi onların tekelinde değildir. Biz de cübbemize sahip çıkıyoruz. Bu birincisi. İkincisi, İstanbul Barosu’nun Sayın Başkanına, Sayın Yönetim Kurulu üyelerine ve İstanbul Barosu’nun Sayın Avukatlarına çok teşekkür ediyorum. Kırmızı kart zengini oldum sayelerinde. Tabii demokrasi böyle bir şey. Biz herkesin demokratik haklarını, anayasal haklarını, protesto hakkı da dahil olmak üzere her türlü hak ve özgürlüklerini herhangi bir engelleme olmaksızın sonuna kadar kullanmasından yanayız. Burada, kendi aramızda da konuştuk. Arkadaşlarımızın içeriye girmesine karşı olan bir görüş vardı. Ben, ‘Hayır, izin verin, gelsinler’ dedim. Geldiler, protestolarını yaptılar. İçlerinde bir kısım meslektaşlarıma yakıştıramadığım bana yönelik hakaretler de oldu.  Ama bizim demokratlığımız sözde değil, özdedir. Ben, onların o hakaretlerini de ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında gördüm, hoş gördüm.

Gelecek uzun sürer. Allah eğer ömür verirse, uzun sürecek olan o gelecekte kimin haklı, kimin haksız olduğunu hep birlikte göreceğiz. Bu protestoyu yapan İstanbul Barosu’nun Sayın Başkanı da bu toplantıya davetliydi. Ben kendilerinin, bu mekâna gelip, bu kürsüye çıkıp yürütülmekte olan bu çalışmayla, arabuluculukla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nun önünde olan tasarıyla ilgili olarak ne gibi argümanları, eleştirileri, düşünceleri varsa, bunları bizlere anlatmasını isterdim. Böyle yapılsaydı hepimiz bundan istifade ederdik. Ne yazık ki istifade edemedik, bundan yoksun kaldık. Protesto etme haklarını kullandılar, böyle tatmin oldular, biz de kendilerini hoşgörüyle izledik. Bu protestonun onlara belki bir faydası oldu, ama bize hiçbir şekilde faydası olmadı. Bu kürsüye çıkıp burada düşüncelerini söylemiş olsalardı, bizlere daha çok faydalı olurlardı. Belki bizlere yeni bir açı getirebilirlerdi, yeni bir ufuk getirebilirlerdi, biz de bundan istifade edebilirdik. Hem olanlardan, hem de bu korsan sunumdan dolayı hepinizden özür diler, çalıştayın başarılı geçmesini dilerim.

Şimdi yine İstanbul Barosu’nun WEB sayfasında yer olan aşağıdaki habere/duyuruya göz atalım.

 Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezince üniversitenin İstanbul Şişli deki biriminde ‘Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Sertifikalı Eğitim Programı’ düzenlendi.

İstanbul Barosu üyesi tüm avukatlara %50 indirim olanağı sağlanacak eğitim programının 2. Dönem grupları 17 Ağustos 2013 tarihinde başlayacak. Arabuluculuk Eğitim programı kendini bu alanda geliştirmek isteyen avukatlara yeni bir kariyer olanağı sunuyor.

Arabuluculuk eğitimi, hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra beş yıllık meslekî kıdem kazanmış kişiler tarafından alınan, arabuluculuk faaliyetinin yürütülmesi ile ilgili temel bilgileri, iletişim becerileri, müzakere ve uyuşmazlık çözüm yöntemleri, psikoloji ile diğer teorik ve pratik bilgileri içeren ve arabuluculuğun yerine getirilmesi için gerekli olan bilgi ve becerilerin kazanılmasını amaçlıyor.

62 Ders saatinden oluşan eğitim içeriği arabuluculuk alanında Türkiye’nin en yetkin uzmanları tarafından veriliyor. Eğitim programının içeriği ve eğitmen kadrosu hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için program sitesini aşağıdaki linkten ziyaret edebilirsiniz:

http://www.hkusem.com/program/hukuk-uyusmazliklarinda-arabuluculuk eğitimi

 Evet! Conrad Otel’de 06 Aralık 2011 günü Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım konuşmada ifade ettiğim üzere ‘Uzun süren o gelecekte’ bunlar oldu. Ne demeli? Anglo Saksonlar ‘integrity’ diyorlar.Yani ‘tutarlılık’. Felsefede buna düşüncelerin ortak bir ilkeyle; bağıntı, düzen, kavram yada fikirle bir birine bağlanmış olması durumu; mantıklı bir bütünün parçaları diyorlar.

 Peki! Nedir bu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Araçları? Bu arabuluculuk neyin nesidir?  

Anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma insani bir durumdur. Anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma insani bir durum olduğu ve çoğu zaman bunun önüne geçmek de mümkün olmadığı için insanlar aralarındaki anlaşmazlıkları ve uyuşmazlıkları çözmek amacıyla değişik yöntemler ve araçlar geliştirmişlerdir. Bu yöntem ve araçların en başında kuşkusuz devletin temel işlevi ve görevi olan yargılama faaliyeti gelir. Sorunları yargı aracılığı ile çözmek, yani bir anlaşmazlık durumunda yargıya başvurmak hepimizin bildiği, gerektiğinde başvurduğu araçlardan birisidir. Anayasal güvence altında olan hak arama özgürlüğümüzün gereğidir. İhtilafların çoğalmasına, mahkemelerin bu ihtilafları çözmekte yetersiz kalmasına bağlı olarak zaman içerisinde yeni ihtilaf çözme araçları geliştirilmiştir. Alternatif Uyuşmazlık Çözüm araçları olarak isimlendirilen bu tekniklerin başında müzakere, uzlaşma, arabuluculuk gelmektedir.

Herhangi bir anlaşmazlıkta birinci alternatif benim yolum, ikinci alternatif de senin yolundur. Kavga genellikle kimin yolunun daha iyi olduğu sorusundan çıkar. Oysaki hemen her zaman bir üçüncü alternatif daha vardır. Geleneksel çatışma çözümlerinin dışında kalan bu alternatif, kazan-kazan yaklaşımına dayanan bir alternatif çözüm aracı olan arabuluculuktur. Bu yöntem mahkemeye gitmenin yarattığı gerilim ve stresleri yumuşatmanın harika bir yolu olabilir. Bir davayla kıyaslandığında, çatışma çözümüne alternatif uyuşmazlık çözümü yaklaşımı tarafları çok daha az yıpratarak, çok daha iyi, çok daha hızlı ve çok daha ucuz sonuçlar üretebilir. Alternatif uyuşmazlık çözüm araçları arasında sinerjiye en çok benzeyeni arabuluculuktur… Soylu bir uğraş olan hukuk mesleğine girenlere derin bir saygı duyuyoruz. Didişme, çekişme ve içinden çıkılmaz sorunlarla dolu bir dünyada hukukçular, insanları rahatlatmak, yaratıcı çözümler bulmak, huzur ve şifa vermek amaçlı yüce bir fırsata sahiptirler. Yeni Ahit şunu öğretir: ‘Uzlaştırıcılar kutsaldır, bunun için onlara Tanri’nın çocukları denecektir.’ Uzlaştırıcılara ihtiyaç duyduğumuz bir zaman varsa , o da bugündür ve avukatlar o rolü üstlenmek için benzersiz bir konumdadırlar. Lincoln’ün deyişiyle, ‘Uzlaştırıcı olarak, avukatlar üstün bir fırsata sahiptirler.’ … İslam hukuku da barışmaya cezadan daha fazla değer verir. İslam hukukunda temel araçlardan biri de sulhtur., yani bir anlaşmazlığın taraflarını temsil eden heyetleri dinleyen bir konsey. İlk önce heyetler kurbanın ailesini onurlandıracak bir mütareke isterler. Sonra konuşurlar; sulh iletişimle yönlendirilir; bir araya gelip birbirini dinlerler. Konsey, ‘Onun söyledikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ona nasıl cevap vereceksiniz?’ diye sorar. Anlaşma olursa, hepsi kendi iradeleriyle sonuçtan tatmin olmuş halde eve dönerler. Bu süreç, kararın genellikle meseleyi sona erdirmediği resmi bir mahkemeden daha iyi işlemektedir. Bir Müslümanın deyişiyle, ‘halkın yarısı yargıcın düşmanlarıdır.’ Bunun aksine, sulh daha pratik, daha az maliyetlidir ve anlaşmayla sona erer. Her iki taraf da kazandığı için düşmanlık, husumet sona erer.’ Bu değerlendirmeler, saygın bir uluslararası liderlik otoritesi, aile uzmanı, eğitmen, kurumsal danışman ve hayatını ilke merkezli yaşam ve liderliğin öğretilmesine adamış olan Amerikalı Dr. Stephen R.Covey’e ait. ‘Üçüncü Alternatif- Hayatın En Zor Sorunlarının Çözümü’ isimli kitabında yazıyor bunları.

Yine 1924’te ABD Başkanlığı’na aday olan ünlü avukat John W.Davis, 16 Mart 1946’da New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada hukuku bir arabuluculuk mesleği olarak nitelendirir ve şöyle der; ‘Doğrudur, biz hukukçular, avukatlar köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey var. Ama sorunları çözüyoruz; gerginliği gideriyoruz; hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; çabalarımızla barışçıl bir devlette insanların huzurlu ve adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.

Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, resmi prosedürlere karşı köklü bir tepkinin olduğu Çin, Japonya, Kore gibi Uzak Doğu Asya ülkelerinde oldukça yaygın biçimde kullanılan Alternatif Uyuşmazlık Çözümü kurumunun ve özellikle arabuluculuk kurumunun uygulanması, bu ülkelere oranla Avrupa’da daha ağır bir süreç izledi. Bununla birlikte Alternatif Uyuşmazlık Çözümü kapsamında bulunan arabuluculuk kurumu, 2000’li yılların başından itibaren kıta Avrupa’sında da önem kazanmaya başladı. Nitekim 22 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Komisyonu arabuluculuk kurumu ile ilgili teklifini direktif biçiminde yayımladı. Önerilen bu direktif, ‘arabuluculuğun kullanılmasını geliştirmek, aracılık ile klasik yargı işleyişi arasında sağlıklı bir ilişki kurmak suretiyle, uyuşmazlıkların hızlı ve sağlıklı bir çözüme kavuşturulmasını sağlamak’ amacına yönelikti.

Bütün bu gelişmeleri dikkate alan benim başkanı olduğum Ankara Barosu Yönetim Kurulu, arabuluculuk ve uzlaşma kurumlarının yakın bir zamanda Türkiye’ye de geleceğini öngördüğünden, bu konuda gerekli hazırlıkları yapmak, avukatları bu kurumlara hazırlamak amacıyla 08 Aralık 2004 tarihinde Ankara Barosu bünyesi içerisinde Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi kurulmasına karar verdi. Bu merkezin başkanlığına, Galatasaray Lisesi mezunu olan, AÜ Hukuk Fakültesi’nin yanı sıra Teksas Hukuk Fakültesi’nde de eğitim gören, yetkin bir hukukçu olmasının yanı sıra düzgün bir insan ve çok iyi bir entelektüel olan Seçkin Arıkan’ı atadık. Seçkin Arıkan, üstlendiği bu görevin hakkını vermiş, uzlaşma ve arabuluculuk konularında son derece yararlı eğitim çalışmaları yapmak suretiyle Ankara Barosu üyesi olan avukatların bu konuda kendilerini yetiştirmelerine ve geliştirmelerine katkı sağlamıştır. Burada kazandığı deneyimi benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmamdan sonra Türkiye Barolar Birliği’ne de taşımış, uzlaşma ve arabuluculuk konusundaki başarılı çalışmalarını orada da sürdürmüştür.      

Seçkin Arıkan kurul başkanı olarak ilk etkinliği Teksas’da avukatlık yapan, aynı zamanda arabuluculuk konusunda da uzman olan Trey Bergman’ı Ankara Barosu’na davet ederek yaptı. 2005 yılının Ocak veya Şubat aylarından birinde yapılan etkinliğe olağanüstü sayıda ilgi ve katılım oldu. Ankara Barosu’nun konferans salonu fuayesi dahil tıklım tıklım doldu. Trey Bergman’ın izleyicileri de içine kattığı, yani interaktif biçimde yaptığı sunum katılımcıların beğenisini kazandı.    

Yukarıda bu yazımın başında ayrıntılarını anlattığım üzere arabuluculuk kurumuna verdiğim destekten dolayı İstanbul’da düzenlenen arabuluculukla ilgili uluslararası sempozyumda, İstanbul Barosu’nun organize ettiği protesto eyleminde, başta İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ve bir kısım avukatların kırmızı kart gösterilerine ve hakaretlerine maruz kaldım. Zaman geçti arabuluculuk kurumu kanunlaştı. Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak verdiğimiz uğraş, gösterdiğimiz çaba sonucu arabuluculuk yapma yetkisi hukuk fakültesi mezunlarının tekelinde kaldı. Arabuluculuk eğitimi verecek kurumların içine Türkiye Barolar Birliği de dahil oldu. Gerek Arabuluculuk Kurulu’nda, gerekse Arabuluculuk Sınav Kurulu’nda Türkiye Barolar Birliği de temsilci seçme olanağına kavuştu. O gün bana ve arabuluculuk kurumuna karşı olanlar, kendi yönetimimin içinde bu konuda bana muhalefet edenler, İstanbul Barosu’nun yaptığı prtotesto eyleminde onlarla birlikte hareket edenler, bugün bin bir tantanayla arabuluculuk eğitimi veriyorlar, düzenledikleri törenlerle arabuluculuk sertifikası dağıtıyorlar. Yurt dışından uzmanları davet edip arabuluculuk üzerine konferanslar düzenliyorlar. Şimdi herkes susuyor. Dün konuşanların, kırmızı kart gösterenlerin hepsi susuyor. Sadece susmuyorlar, arabuluculuk kurumuna karşı olan baroların yönetim kurulu üyeleri de arabulucu olabilmek için eğitim alıyorlar, arabuluculuk sınavlarına giriyorlar. Ne demek gerekir? Söylenmesi gerekeni şair Aylin Bengi Şahin söylüyor. Hem de çok güzel söylüyor. Okuyalım;  ‘Vazgeçilmezliğin kanatlarını takıp / Sevap satıp, günahımı alan gıybetçi / Uçuşunun hoşluğunu kendine mal etme / Asi bir rüzgarın hevesi ile / Gökyüzüne kanatlandığını haykıramazsan kendine / Ve etrafındakilere / Mesken tuttuğun kifayetsiz diller / Her köşede eksik arayan gözler / Adam gibi sarmayı bilmeyen eller / Sadece umdelerle avunup / Gölgelerin savaklarında dinlenip / Asla fark edemediği hayat boşluklarında yaşayıp / Sanal beyefendiliği ile övünür, övünür / Bu kara düzen öylece uzar gider.

Bilmem anlatabildim mi?

Vedat Ahsen Coşar

MEŞRUİYET KRİZİ

Etimolojik kökeni itibarıyla demokrasi kelimesinin en basit anlamı halkın egemenliğidir. Demokrasi bu niteliğiyle tek bir kişinin egemenliği olan monarşiden, sözlük anlamı en iyinin egemenliği olan aristokrasiden ve azınlığın egemenliği olan oligarşiden ayırt edilir.     

Demokrasinin yukarıda belirtilen yönetim biçimlerinden farklı olan çok önemli bir özelliği daha vardır. Onu da George Sabine artık klasik hale gelen ‘Felsefi-Siyasi Düşünceler Tarihi’ isimli eserinde ‘Liberal demokrat bir yönetim biçiminin en önemli karakteri, belki de en önemlisi, negatif niteliğidir, diğer bir deyişle totaliter olmayışıdır’ diyerek ifade ediyor.

George Sabine’i referans alarak devam edersek dememiz gerekir ki, çoğunluğun egemenliği olan demokrasi günümüzde kimin yöneteceğinin belirlenmesinin ve halkı yönetime ortak etmenin aracı olan seçimden çok daha fazla şeyi, hatta şeyleri içerir. Bu bağlamda demokrasi; halkı zorbalıktan korumak ve özgürleştirmek için siyasi iktidarın kullanılmasını kuvvetler ayrılığı ilkesiyle sınırlandırmayı ve denetlemeyi, bu yolla yönetimde keyfiliği önlemeyi, siyasi iktidarı hukukla bağlamayı, yani anayasacılığı: devletin en başta gelen görevi olan adaleti sağlayacak bağımsız ve tarafsız yargı organının hayat vereceği ve devletin diğer organlarının her koşulda bağlı olacağı hukukun üstünlüğü ilkesini: farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu: ötekinin hak ve özgürlükleri demek olan uluslararası standartlar ve sözleşmeler üzerine kurulu bir insan hakları hukukunu: azınlıkta olanların hak ve özgürlüklerine saygıyı ve bunları korumayı; siyasi ve ahlaki eşitliği; yönetimde idari ve mali şeffaflığı kapsar.

Peki! Günümüz Türkiyesinin demokrasiyle olan sınavındaki durumu nedir?  Totaliter oluşudur! Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu bu duruma siyaset biliminde ‘seçilmiş diktatörlük / elective dictatorship’ veya ‘yürütme egemenliği / parliamentry sovereignty’ deniyor.  

Mevcut siyasal yönetimin ancak bir sonraki seçimleri kaybetmesi durumunda denetlenebileceği ve hesap verebileceği bir anayasal dengesizlik hali olan ‘seçilmiş diktatörlük / elective dictatorship’ veya ‘yürütme egemenliği / parliamentry sovereignty’ kavramı siyaset bilimine İngiliz siyaset adamı Lord Hailsham tarafından kazandırılmıştır. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 272)      

Bu yönetim biçiminde, parlamento çoğunluğuna egemen olan yürütme erki dilediği yasayı yapabilecek, değiştirebilecek veya feshedebilecek, dahası canının istediği her icraatı yapabilecek güce sahiptir.

Geride kalan sürede yaşananlar, bu bağlamda Anayasa’ya aykırı biçimde Hakimler ve Savcılar Yasası’nda yapılan değişiklikler, 5651 sayılı İnternet Yasası’nda yapılan değişikliklerle anayasal ve evrensel bir hak ve özgürlük olan iletişim serbestisine getirlen sınırlamalar, kişiye özel çıkarılan yasalar, emniyet ve yargı örgütlerinde yapılan atamalarla yolsuzluk iddialarının soruşturulmasının engellenmesine ilişkin hukuka aykırı idari tasarruflar, kimi gazeteci ve yazarların işlerinden atılmalarına ve bu suretle halkın bilgi edinme hakkının önüne geçen medya üzerinde kurulan baskılar, Kamu İhale Yasası’nda birilerini kayırmak için yapıldığı anlaşılan keyfi düzenlemeler, Sayıştay raporlarının TBMM’den ve halktan gizlenmesi suretiyle çiğnenen vatandaşın bütçe hakkı, yerel ve merkezi yönetimlerdeki denetimsizlik, kamu maliyesinin şeffaf olmayışı, Ergenekon, Balyoz davalarına ilişkin kumpas iddiaları, yine bu davalar ile KCK ve Fenerbahçe yöneticileri aleyhinde açılan davalarda yaşanan hukuksuzluklar, Türkiye’nin tam da seçilmiş bir diktatörlük sürecinin içinde olduğunu gösteren kanıtlardır.

Türkiye’yi süratle demokrasiden ve hukuk devleti olmaktan uzaklaştıran bütün bunların siyasal ve hukuksal alana bir yansıması vardır ve bu ‘meşruiyet krizi’dir.

Latince ‘legitimare’ sözcüğünden türetilen meşruiyet kavramı genel olarak ‘yasallık/hukukilik’ anlamına gelir. Siyaset felsefecilerinin ahlaki ve rasyonel bir ilke olarak kabul ettikleri meşruiyet kavramı yurttaşların siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını oluşturur. Bu anlamda meşruiyet bir kural sistemine, yani hukuksal ve anayasal sisteme itaat etmeye rıza göstermektir. Merkezinde ‘halkın rızası’ olan meşruiyetin varlığıyla yurttaşlar, devlete saygı göstermeye, devletin yasalarına itaat etmeye, siyasal iktidarın otoritesini kabullenmeye kendilerini mecbur hissederler.

Alman iktisatçı ve toplumbilimci Max Weber’e göre siyasal meşruiyetin kaynağı, bu bağlamda yurttaşların bir rejime itaat etmelerini sağlayan nedenler farklı ve değişiktir. Weber’e göre ilk siyasi meşruiyet tipi gelenek ve görenekler üzerinde temellenmiş olan ve her zaman varolduğu için meşru kabul edilen ‘geleneksel meşruiyet’tir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 194)     

Weber’in geliştirdiği ikinci meşruiyet biçimi ‘karizmatik meşruiyet’tir. Bu meşruiyette yönetenin otoritesi, yönetenin kişiliğinde varolan güce, yani karizmaya dayanır. Teolojik bir kavram olan karizma ‘Tanrı vergisi’ anlamına gelir. Sosyo-politik bir kavram olarak karizma, diğer insanlar üzerinde psikolojik açıdan denetim kurmak suretiyle liderlik oluşturma yeteneği olan cazibe veya kişisel güç demektir. Bu meşruiyet biçiminde lider, yanılmaz ve tartışılmaz bir önder, bir mesih, halk ise lidere itaat etmek zorunda olan muritlerdir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 192-193-195)     

Weber’in kabul ettiği üçüncü meşruiyet tipolojisi modern devletlerde görülen ve dolayısıyla 20 ve 21. Yüzyılların meşruiyet biçimi olan ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. Bu meşruiyet biçiminde yöneten, yönetme otoritesini yasalarda açıkça tanımlanmış kurallardan alır. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 194) Yani meşruiyetin kaynağı hukuktur, başta Anayasa olmak üzere, Anayasaya uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan yasalardır. Yöneten irade yetkilerini varolan kurallardan, yani hukuktan alır, devleti bu kurallara göre yönetir. Hukukun koyduğu kurallar yöneten mevkiinde olanları bağladığı ve sınırlandırdığı için yöneten her istediğini yapamaz, keyfi davranamaz.  

Aksi halde ne olur? Meşruiyet tipolojisi konusunda çok şey söyleyen, doğru ve genel kabul gören şeyler söyleyen Weber, siyasi bir rejimin veya yönetimin meşruiyetinin ne zaman tartışmalı hale geleceği, hangi durumda meşruiyetinin sorgulanacağı ve ne zaman meşruiyetini yitireceği konusunda bize herhangi bir şey söylemez.

O halde biz söyleyelim.

Demokratik rejimlerde adil ve özgür biçimde yapılan seçimler sonucunda halkın çoğunluğunun desteğini alan bir siyasi parti iktidar olur ve devleti yönetme yetkisini kazanır. Bu yolla kazanılan yönetme yetkisi/otoritesi Weber’in tanımladığı biçimiyle ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. Ne var ki, iktidara geliş biçimiyle yasal ve meşru olan iktidar, iktidarda kaldığı süre içinde de icraatlarıyla, yaptıkları ve yapmadıklarıyla Anayasa’ya, yasalara, hukuka, hukukun evrensel kurallarına, bağlı olduğu uluslararası sözleşmelere uygun davranmak zorundadır. Yani sadece iktidara geliş biçimiyle değil, iktidarda kalış biçimiyle, iktidar olarak yaptığı iş ve icraatlarla da yasal-rasyonel olmak zorundadır. Aksi halde, yani halk tarafından kabul görmeyen siyasalar içinde olduğu takdirde, meşru olarak kazandığı siyasi otoritesinin yasallığı, hukukiliği, meşruiyeti sorgulanır hale gelir.

Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi!

Arka arkaya üç seçim kazanarak iktidara meşru biçimde gelen AK Parti bugün son derece ciddi bir meşruiyet krizi ile karşı karşıyadır. En son seçimde oyunu alamamış olmakla birlikte demokratik olgunluk ve terbiye gereği meşruiyeti hususunda zimni kabulünü aldığı halkın %53’ü 17 Aralık 2013 tarihinden bu yana gördükleriyle, duyduklarıyla, okuduklarıyla zımni kabullerini geri almışlardır. Sokağın ruhu bunu göstermektedir.

Sokağın ruhu bir şeyi daha göstermektedir. O da bu iktidarın güvenilirliğini yitirmiş olmasıdır. Aile ilişkilerinden, arkadaşlık, dostluk gibi kişisel ilişkilerde, çalışanların gerek birbirleriyle, gerekse işverenleriyle olan ilişkilerinde, şirketin ortaklarının ve paydaşlarının kendi aralarındaki ilişkiden müşterileriyle olan ilişkilerinde, her türden ticari ve ekonomik ilişkide, ulusal ve uluslararası ilişkiler ile küresel ekonominin işleyişinde olduğu gibi siyasette ve yönetim biliminde, yani seçen seçilen ilişkisinde en önemli unsur güvendir.    

Kendisini ilke merkezli yaşam ve liderliğin öğretilmesine adamış olan ve hepsi çok satan Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı, Önemli İşlere Öncelik’, ‘İlke Merkezli Liderlik’, ‘Etkili Ailelerin Yedi Alışkanlığı’ ve Sekizinci Alışkanlık: Bütünlüğe Doğru’ adlı kitapların yazarı Amerikalı Dr. Stephen R. Covey ‘Güven’ diyor ve şöyle devam ediyor;  ‘Güven yalnızca güvenilirliğin meyvesi değildir; aynı zamanda motivasyonun da köküdür. En yüksek motivasyon biçimidir.’ Günümüzde güven sadece ahlaki bir değer, bir iç ses değil, emek kadar, sermaye kadar, üretim kadar aziz bir şeydir, elle tutulur, gözle görülür bir şeydir, somut bir şeydir. Ticarette olsun, ekonomide olsun, siyasette olsun hemen her şeyi değiştiren bir şeydir. En önemlisi gitti mi asla geri gelmeyecek ve onarılamayacak olan bir şeydir. Aile ilişkilerinde de, arkadaşlık dostluk ilişkilerinde de, iş ilişkilerinde de, ticari yaşamda da ve nihayet siyasi yaşamda da gitti mi bir daha geri gelmeyecek olan bir şeydir. Ne yazık ki AK Parti iktidarı en önemli şeyi, yani halkın büyük çoğunluğunun kendisine duyduğu güveni ve buna bağlı olarak motivasyonunu kaybetmiştir.       

En son seçimde aldığı %47 oyun önümüzdeki yerel seçimlerde ne kadar kayba uğrayacağı henüz belli olmamakla birlikte, 17 Aralık 2013 tarihinden bu yana ortaya çıkan yolsuzluk iddialarının yarattığı güven kaybının siyasal alana yansıyacağı açıktır. Yerel seçimlerde AK Parti’nin oylarını koruması veya artırması varolan meşruiyet krizini yok etmeyeceği gibi oluşan güven bunalımını da ortadan kaldırmıyacaktır. Henüz bir iddia olan ve dolayısıyla ‘masumiyet karinesi’ kapsamında bulunan yolsuzluk iddiaları bağımsız ve tarafsız yargı tarafından soruşturulup kovuşturulmadığı, soruşturulması ve kovuşturulması engellendiği ve faiileri aklanmadığı sürece varolan meşruiyet krizi daha da derinleşecek ve Türkiye gerek ekonomik, gerekse siyasi ve toplumsal yönden çok ciddi savrulmalar yaşayacaktır. Şimdilerde varolan meşruiyet krizi ve güven bunalımı yerini onarılmaz tahribatlara ve kaotik bir ortama bırakacaktır.

Böyle olmamasını umut edelim, herkesi sağduyulu olmaya davet edelim,  ‘ödevimiz iyimserliktir’ diyelim ve ülkemiz için iyi şeyler dileyim.             

V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA

Türkiye Barolar Birliği’nin yanlış anımsamıyorsam rahmetli Özdemir Özok’un Birlik Başkanı olmasından sonra başlayan ve giderek kurumsallaşan isabetli uygulamalarından birisi de Baro Başkanları toplantısıdır. Bu toplantılar, baro başkanlarının birbirlerini tanımalarına, kaynaşmalarına, kendilerini ve sorunlarını, Birlik’ten beklentilerini, taleplerini, Birlik yönetiminin uygulamalarıyla ilgili eleştirilerini, ülke sorunlarına ilişkin görüş ve düşüncelerini ifade etmelerine olanak sağlayan son derece yararlı ve demokratik platformlar olmuştur.

Ben, Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde katıldığım bu toplantılarda konuşmaktan daha çok dinleyen bir tutum içinde oldum.  Bu tarzı tercih etmemin en başta gelen nedeni iyi bir dinleyici olmam, dinlemeyi her zaman konuşmaya tercih etmemdir. Bir diğer nedeni, söz alan başkanların çoğunun benim de paylaştığım görüşleri ifade etmiş olmalarından dolayı aynı şeyleri tekrarlamak suretiyle zaman kaybına neden olmama konusundaki duyarlılığımdır. Bir üçüncüsü ise kişisel dostluğum ve yakınlığım olan Birlik Başkanı Özdemir Özok’u alenen eleştirmek istememem, eleştirilerimi kendisiyle birebir yaptığımız görüşmelerde yapmayı tercih etmemdir.

Özdemir Özok’un sağlığında yapılan Baro Başkanları toplantısında yaptığım üç beş dakikalık konuşmaların dışında en uzun konuşmayı 09 Şubat 2008 tarihinde düzenlenen Baro Başkanları toplantısında yaptım. Özdemir Özok’un açış konuşmasında ifade ettiği bazı hususlara, bir kısım Baro Başkanlarının tepki göstermesi nedeniyle oldukça gergin başlayan ve öyle de devam eden bu toplantıda söz alarak, bana göre çok önemli olan, farklı siyasi görüşlere sahip katılımcı Baro Başkanlarının dahi beğenisini kazanan ve aynı zamanda geleceği de okuyan aşağıdaki konuşmayı yaptım;     

(…)

‘İleri sürdüğü tezleriyle bilimin doğrusal ve sürekli gelişme olduğu yönündeki görüşleri sarsan Amerikalı fizikçi ve bilim felsefecisi Thomas Kuhn’nun bilimsel devrimlerin genel yapısıyla ilgili olarak geliştirdiği şemaya göre her bakış açısı, her kuram bilim öncesi bir süreçten geçer. Bu süreçte belirginleşmiş, netleşmiş bir bakış açısı yoktur. Bilim adamları sadece deneme yaparlar, bunun için değişik yöntemler kullanırlar. Zamanla ikna gücü, açıklama gücü fazla olan, daha ileri araştırmalar yapılmasına izin veren bir bakış açısı, bir örnek, bir yöntem, bir teknik kendini kanıtlar ve kabul ettirir. Kuhn bunu ‘paradigma’ olarak isimlendiriyor.

‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ isimli kitabında ‘bir toplumun ya da bir kuruluşun kendini organize etme şekline temel teşkil eden gerçeklik vizyonunu oluşturan değerlerin, algılamaların ve düşüncelerin toplamına paradigma’ denildiğini ifade eden Kuhn’a göre ‘bilim topluluklarının benimsedikleri para­digma, bilimsel alana egemen olan yasa, kuram ve uygulamaların örneklerini oluşturur, paradigmaların öngördüğü modeller de, sonuç itibariyle bilimsel gelenekleri yaratır.’

Değerli akademisyen Zühtü Arslan, Liberal Düşünce dergisinin ‘Güz 2001, Yıl 6, Sayı 24’ de yayın­lanan ‘İfade Özgürlüğünün Sınırlarını Yeniden Düşünmek: Açık ve Mevcut Tehlike”nin Sınırları’ başlıklı makalesinde Kuhn’nun paradigma kavramını ele alır ve bu kavramdan hareketle bilimsel paradigma­ların sosyal ve siyasal olgu ile anlayışları da etkilediğini, bu anlamda, biraz indirgemeci olmakla bir­likte, birbiriyle zıt iki paradigmadan söz edilebileceğini, bunlardan birincisinin, 19.Yüzyıl ve öncesine egemen olan ‘mekanist paradigma’, diğerinin ise 20.Yüzyıl ve sonrasında, yani günümüzde de geçerli olan ‘kuantum paradigması’ olduğunu belirtir.

Arslan’a göre Newton ve Descartes’in düşüncelerinden beslenen mekanist anlayış, kısaca ‘ya/ya da’ şeklinde formüle edilir ve bir kesinliği ifade eder. Bu paradigmaya göre bir şey ya ‘doğrudur’, ya da ‘yanlıştır’, ya ‘iyidir’ ya da ‘kötüdür’. Mekanist paradigmanın sosyal ve siyasal düzlemdeki en te­hlikeli yansıması ise ‘tek doğru’ inancıdır. Bu inanç, ‘tek doğru’ ya inanmayanları dönüştürebiliyorsa dönüştürmeyi, değilse yok etmeyi öngörür.

16.Yüzyılda Avrupa’da başlayıp giderek tüm dünyayı etkisi altına alan, eyleme geçirmekten daha çok çekidüzen vermenin peşinde olan modernitenin bir ürünü olan toplum mühendisliği, ‘tek doğru’ etrafında toplumu şekillendirmeden ibaret olan ‘ya/ya da’ anlayışından beslenir. Amin Maalouf, ‘Ölümcül Kimlikler’ isimli incelemesinde ‘ya/ya da’cı mekanist paradigma an­layışını şiirsel bir dille şöyle anlatır: ‘Seçmek durumunda bırakılıyorlar, zorlanıyorlar dedim. Kim tarafından mı? Sadece her çeşidinden fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafımdan da, aramızdaki herkes tarafından. Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, o yobaz kolaycı yaklaşım yüzünden. İçimden katiller böyle imal ediliyor diye haykırmak geliyor.’

‘Ya/ya da’cı bu mekanist anlayış, hukuk devleti üzerine açtığı tartışmalarla nasyonal sosyalist dev­let teorisinin oluşmasına önemli katkılar yapan Alman hukukçu Carl Schmitt’in formüle ettiği biçimiyle ‘dost/düşman’, günümüz Türkiye’sine uyarlanmış biçimiyle ‘bizden/onlardan’, ‘aydınlık/karanlık’, ‘sağcı/solcu’, ‘laik/anti-laik’, ‘yurtsever/vatan haini’, ‘cumhuriyetçi/ikinci cumhuriyetçi’, ‘çağdaş/yo­baz’, ‘Atatürkçü/Atatürk düşmanı’, ‘Kürt/Türk’ vs. gibi sosyal ve siyasal alanda birbirine zıt ikilikler üretmekte ve bunu beslemektedir.

Ayrımcılık ve kategorik zıtlaşmalar üzerine kurulu olan, kurulu düzenin sürdürülmesini sağla­makta araçsal öneme sahip bulunan bu anlayış; kutuplaşmaya, karşılıklı suçlamalara, gerginliğe, gi­derek kavgaya, zorbalığa, ‘öteki’ni yok etmeye yönelik politikalara işlerlik kazandırır.  Bundan geçinenleri besler, başta siyasal iktidarlar olmak üzere, diğer güç odakları ile siyasi otoritelerin, kişisel ve sübjektif yanılmazlıklarını, doğrularını mutlaklaştırmalarına, haklılaştırmalarına, böylece yanlış ve tehlikeli buldukları görüşleri yasaklamalarına imkan verir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin günümüzdeki önemli siyaset bilimcilerinden olan William E.Connolly, kimliklerin oluşum sürecini araştırıp incelediği ‘Identity/Difference-Democratic Negotiations of Political Paradoks’ isimli kitabında: her kimliğin bir dizi farklılıkla bağlantılı olarak ve bu farklılıklar­dan bazılarının da yanlış, kötü, çirkin, akıldışı, özetle ‘öteki’ olarak tanımlanması üzerine kurulu olduğunu, ‘öteki’ nin tarih boyunca ve sürekli olarak ‘doğru’ kimliği benimsemeye davet edildiğini, kabul etmeyenlerin fethedilip zorla dönüştürüldüğünü ya da susturulduğunu, dönüştürülemeyenlerin veya susturulamayanların ise yok edildiğini ileri sürer.

Hemen herkesin ortak/anonim söylemi, aklının süzgecinden geçirmeden benimsediği, kendi dilinde yeniden ürettiği, kendini yaptığı işle, ürettikleriyle, başardıklarıyla değil, ırk, inanç, köken, ideoloji gibi aidiyetlerle tanımladığı, Emmanuel Levinas’ın nitelemesiyle ‘söylemeyi’ tali, ‘söyleneni’ daha önemli gören toplumlarda, insanlar: etnik kimlikler, sınıfsal kimlikler, dinsel kimlikler, cinsel kimlikler, grup kim­likleri, parti kimlikleri, cemaat kimlikleri gibi, her türden ve düzeyden kimliklerin kuşatması altındadır­lar. Onun için bu konumdaki insanlar: ideoloji merkezli, sınıf merkezli, din merkezli, grup merkezli, parti merkezli, iktidar merkezli, cemaat merkezli, devlet merkezli düşüncenin ve söylemin marjlarına kolayca itilirler.

Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi.

Bilge Çetin Altan’ın özlü anlatımıyla aydınlanma sürecini yaşamamış, yaşasa da tam olarak sindirememiş, içselleştirememiş toplumların en belirgin özelliği tek düzeliliktir. Bu gibi toplumlarda hafızlık, koşullanma, ezber, yaratıcılıktan önde gelir. Dinamikleri pozitif hedefler ve değerler yaratmaya izin vermeyen bu gibi toplumlar sadece ‘tabu’ üretirler. Bu gibi toplumlarda bireylerin özgürlükleri, mutlu­lukları kimi zaman ıskalanır, kimi zaman da kitlelerin koşullanmış öfkelerine kurban edilir. Böylesi toplumlarda farklı düşünmek, yeni değerleri, yeni görüşleri savunmak ya ayıplanır ya da yasaklanır. Dünyalı olmak yargılanır.

Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi.

Bu gibi toplumlarda ne yeteri kadar mal, ne yeteri kadar hizmet, ne de yeteri kadar fikir üretilir. Mal ve hizmet üretimindeki yetersizlik topluma enflasyon, fikir üretimindeki düşüklük ise entelek­tüel fukaralık olarak geri döner. Bu gibi toplumlarda rekabet yoktur. Rekabet olmadığı için mallar, hizmetler ve fikirler birbirleriyle yarışmazlar. Yarışmadıkları için de ne mallarda, ne hizmetlerde, ne de fikirlerde kalite yoktur.

Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi.

Bu gibi toplumlarda düello yoktur, pusu vardır. Pek çok şey yüze söylenmez, arkadan söylenir. Onun için bu gibi toplumlarda her türden seçim bir rekabet değil, bir husumet olarak kabul edilir. Seçimlerde birbirleriyle yarışanlar, vizyonlarıyla, fikirleriyle, projeleriyle, kendilerine ait hikayeleriyle yarışmazlar, hamasetle, sloganla, yarıştıkları kişilere iftira atarak, yafta yapıştırarak, düşmanlık üreterek yarışırlar. Kayıp ettiklerinde kazananı tebrik etmezler. Düşmanlıklarını sürdürmeye devam ederler.

Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi.

Bu gibi toplumlarda her türlü mahalle baskısı vardır. Müslüman mahallesinde salyangozu onun için satamazsınız. Her mahallede Kürt sorunundan söz edemezsiniz. Atatürk’ü sevmeyi, vatanı sevmeyi kendi tekellerinde görenler, Cumhuriyetin kurucu değerlerini kendilerine ait sananlar sizi; Atatürk düşmanı, vatan düşmanı, Cumhuriyet düşmanı olarak görürler, gösterirler, bir uygarlık projesi olan, devlet odaklı değil, insan odaklı bir hukuk projesi olan Avrupa Birliğini savunanları düşman ilan ederler.

Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi.

Bu gibi toplumlarda kimileri kuvvetler ayrılığı, anayasa, anayasal devlet, sınırlı devlet, siyasi ik­tidarın sınırlandırılması, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi öğretileri, kurumları, ilkeleri, kavramları, bunların liberal değerler olduğunu, liberalizmin demokrasi uygarlığımıza ar­mağan ettiği değerler olduğunu bilmeden savunurlar, ama siz bunları savunduğunuz zaman sizi liboş olmakla, ikinci cumhuriyetçi olmakla suçlarlar.

Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi.

Tıpkı Nevşehir’de Türkiye Barolar Birliğinin Olağan Mali Genel Kurulunda yaşandığı gibi.

Bütün bunların hepsinin, ama hepsinin kuşkusuz tarihsel, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel, siyasal nedeni vardır, ama işte bir nedeni de en başta söylediğim ‘mekanist paradigmaanlayışıdır.

Oysa ki, pozitivist, ilerlemeci ve dönüştürücü anlayış üzerine kurulu olan ‘ya/yada’cı mekanik paradigma bu anlayış, günümüz dünyasında yerini yeni bir paradigmaya bırakmıştır. Bu paradigma az önce de ifade ettiğim ‘kuantum paradigması’dır.

Konuşmamın paradigmalarla ilgili kısmına referans olarak aldığım Sayın Arslan’nın vurguladığı üzere, ‘kuantum paradigması’ gerçeğin çok boyutlu olduğunu savunur. Tartışmalı ve aydınlatılmamış yanlarına karşın, kuantum fiziği paradigmanın dönüşümünü göstermektedir. ‘Kuantum paradig­ması’nı sembolize eden sözcük, ‘mekanist paradigma’da olduğu gibi ‘ya/ya da’ değil, ‘ve’ dir.

Yol değil, yollar olduğunu söyleyen bu paradigmanın sosyal, siyasal, kültürel ve hatta hukuksal alana yansımaları vardır. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Handyside kararında, ‘ifade özgürlüğü sadece hoşa giden düşünceler için değil, devleti veya toplumun herhangi bir kesimi­ni inciten, şoke eden ya da rahatsız eden görüşler için de geçerlidir’ şeklindeki gerekçesinin dayanağı kuantum paradigmasıdır.

Kuantum toplumunda, devlet tek-doğru etrafında ‘yoldan çıkanları’ yola getiren bir aygıt değildir. Dolayısıyla, kuantum toplumunda siyasal tarafsızlık ilkesi belirleyici bir yere sahiptir. Devlet iyi vatan­daş üretme makinesi değil, vatandaşların kendi iyi anlayışlarını geliştirebileceği bir sosyal ve siyasal ortamı sağlamakla yükümlü bir aygıttır.

Dünya değişti, değişiyor, Türkiye’de öyle. Türkiye artık ekonomik, sosyolojik, siyasi, kültürel, huku­ki kalıplarına sığmıyor. Bunu görelim ve önümüzdeki süreci kavgasız götürelim. Bunun için de ya­saklayıcı değil, tartışmacı; kapalı değil, açık; otoriter değil, demokratik bir kimlik siyaseti izleyelim. Buna katkı yapalım. ‘Hakikat tekeli’ ne sahip olduğunu ileri süren komuta etiğine hep birlikte karşı çıkalım. ‘Öteki’ ne kimlik dayanmaktan, ‘farklılığı’, ‘farklı olanı’ cezalandırmaktan, ‘öteki’ni düşman görmekten, göstermekten, aşağılamaktan, dışlamaktan kaçınalım. Farklılığı kurucu bir unsur olarak kabul edelim, hem kendimizin ve hem de dünyanın belirsizliğinin farkında ve tartışmaya açık olalım. Hoşgörüyü, çoğulculuğu, bir arada yaşama niyetini öne çıkaralım. Kendimize belli bir mesafeden ve ironiyle bakarak, ‘öteki’ ne özen gösterelim. Yaşamın zenginliğine ve hikmetine saygı duymayı içeren etik bir yol haritası izleyelim. Göbeğini kaşıyor, burnuyla oynuyor, yelleniyor, aptal, bir ton kömüre, bir çuval bulgura veya pirince karşılık gidip oyunu veriyor diye halkı aşağılamaktan vazgeçelim. Halk­la, kendi insanımızla barışalım, onlara dokunalım. Değilse birbirimizi yok edeceğiz. Brecht’in söyle­diği gibi hiçbirimiz ‘kendimize bir başka halk bulacak’ değiliz. Başka bir ülke de bulacak değiliz. Bizim ülkemiz burası, bizim halkımız da bu. Birlikte yaşamayı becerelim. Değilse bizi bu dünyadan indirirler.

Milan Kundera, kolektif belleğin kayıtlardan ve medyadan çıkarıldığı, yurtsever asilerin sistematik biçimde belleklerden silindiği, geleneksel kuralların ve etik yol göstericilerin yeni koşullara uydurulamadığı ve devlet aygıtının günlük dedikoduları polis izleme sistemi içine soktuğu 1968 sonrası Çe­koslovakya’yı temel alarak yazdığı ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde: ‘İnsan hayatı ancak bir defa yaşanır ve kararlarımızın hangilerinin doğru, hangilerinin yanlış olduğunu kestiremememizin nedeni; verili bir durumda ancak bir tek karar verebilecek durumda olmamızdır; ikinci, üçüncü ya da dördüncü bir hayatımız yok ki çeşitli kararlarımızı birbirleriyle karşılaştıralım’ der ve şu sonuca varır: ‘Sadece tek bir hayat yaşadığımız için, bu hayatı öncekilerle karşılaştıramayız ve de bu hayattaki kusurlarımızı gelecekteki hayatta gideremeyiz.’

Yaşadığımız ve yaşayacağımız bu hayatı bir daha yaşayamayacağımıza, bu hayatımızdaki kusur­larımızı gelecekteki hayatımızda gideremeyeceğimize göre, bu hayatı doğru yaşamak, bu hayatta doğ­ru kararlar vermek, bu hayatta yanlış yapmamak zorundayız. Doğru yaşamadığımız, verili dünyanın reddi ve her türlü tahakkümün eleştirisi üzerinde temellenen tini tanımlayan edimin, ‘benliğin öte­sine geçip ötekinin tüm farklılığı içinde tanınması’ olduğunu kabul etmediğimiz, ‘ötekinin varlığını, farklılığını, farklı olma hakkını, kişiliğini, özgürlüğünü, haklarını tanımamaya başladığımızda ne mi olur? Özgürlüğümüzü, sadece özgürlüğümüzü değil, vicdanımızı, aklımızı ve giderek insanlığımızı eksiltir ve hiç farkına varmadan bir tahakkümden bir başka tahakkümün kucağına itiliriz. ‘Öteki’ni yok etmekle, ‘öteki’ ne göre tanımladığımız kendimizi de yok ederiz. Bütün bunların bedelini ise: sevgiden, aşktan, barıştan, içtenlikten, güvenden, güvenlikten, adaletten, şarkıdan, şiirden, neşeden yoksun iğreti hayatlar yaşayarak öderiz.

Tıpkı bugün Türkiye’de ve dünyada olduğu gibi.

Bütün bunları türbanla/başörtüsüyle ilgili olarak bugün geldiğimiz noktaya bağlamadan önce ve özellikle ifade etmek isterim ki; demokrasi, sivil özgürlükler ve hukuk devleti ile bunların omurgasını oluşturan laik­lik, Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği en temel ilkelerden birisidir. Laik değerler, sadece düzene, rejime ve sisteme ilişkin alanda biçimsel demokrasinin işlemesi ve hukukun şeklen var olması ile sınırlı olmayıp toplumsal yaşamı bir arada tutan, toplumun demokrasi, hukuk ve özgürlükler temelinde bir arada yaşamasını ve varlığını sürdürmesini sağlayan en temel ilkedir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve yine toplumsal ve kültürel alanın bütünüyle dinsel tezahürlerden arındırıl­ması olduğu kadar, devletin bütün inançlara karşı aynı uzaklıkta durması, sosyal yaşamın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi yönlerinin din kurallarından ayrılarak, zama­na ve yaşamın zorunluluklarına göre belirlenmesidir. Laik devlet, kendisini dinle temellendirmeyen, hukukunu oluştururken kendini dinin buyrukları ile bağlı saymayan, vatandaşları arasında vicdani ve dini kanaatlerine göre ayrım yapmayan, din ve dindarlar ile dindar olmayanlar üzerinde baskı kur­mayan devlet demektir. Bu özelliği gereği laiklik, din ve mezhepler karşısında tarafsızlık ve toplumsal bir barış ilkesi olduğu kadar, farklı görüş ve inançtaki kişilerin bir arada yaşamasının da temelidir. Laiklik demokrat olmanın gereği olduğu kadar, demokrat olmak da laik olmanın gereğidir. Demokrat olmanın ölçüsü, kimsenin kimseye karışmamasıdır. Esasen demokratik toplumlarda bu kimsenin haddi de değildir. Ama laik bir devlette, dinci güçlerin ve çevrelerin demokratik siyasi yaşamın içinde birer siyasi güç olmalarını kabul etmek de mümkün değildir.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, Avrupa’da mutlakıyetçi yönetimlerin gerilemesi ile birlikte, devlet gücünün dizginlenmesi ve denetlenmesi için yararlanılabilecek teknikleri arama çabaları sonucunda doğan ve modernizmin bir ürünü olan anayasa kavramının özü, devlet iktidarının kurallara bağlan­ması, birey hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle siyasal alanda keyfiliğin önlenmesi düşüncesine dayanır.

Anayasa kavramının ortaya çıktığı modern çağa egemen olan düşünce, insanların, aklın keşfet­tiği ve bizzat o aklın da tabi olduğu doğal yasalarca yönetilen bir dünyaya ait olduğuna vurgu yapar. İnsanı tarihsel dünyanın içine yerleştiren ve merkezine alan bu seküler düşünce, siyasal itaat yüküm­lülüğünün kaynağını Tanrısal bir esine dayandırarak meşrulaştırmaya çalışan akıl-dışı örgütlenme ve egemenlik biçimlerine karşı çıkar.

Anayasa ve anayasacılığın az yukarıda çerçevesini çizdiğim özü, amacı ve işlevi dikkate alındığında, türban/başörtüsü sorununun anayasada yapılacak düzenlemelerle aşılmaya çalışılması her şeyden önce anayasa kurumuna, anayasacılık düşüncesine aykırıdır. Barolar olarak, sorumluluk üstlenmiş baro başkanları olarak, avukat ve hukukçu olarak Cumhuriyetin kurucu ve vazgeçilmez değerlerine, bu bağlamda laiklik ilkesine sahip çıkmak, bunu korumak, bu ilkeyi sulandıracak düzenlemelere karşı çıkmak el­bette bizim görevimizdir. Bu görevi hepimiz yapıyoruz, daha fazla yapalım, ama ‘ya/ya da’ cı anlayışı içinde ve kılıçlarını çekmiş, saflarını tutmuş, gözleri dönmüş hazır kıtalar gibi değil, sağduyuyla, basiretle, akılla yapalım. Kutuplaşan Türkiye’deki o kutba veya bu kutba entelektüel cephane taşımayalım. 

Aslında türbanla/başörtüsüyle ilgili olarak Anayasada, yasalarda düzenleme falan yapmaya hiç gerek yoktu. Doğru olan bu konuyu kaşımamaktı, üniversite yönetimlerinin inisiyatifine bırakmaktı. Öğretim, eğitim sınırlarını aşanlarla, türbanı/başörtüsünü dinsel amaçla kullananlarla, bunu dinsel simge yapanlarla, bu yönde eylemde bulunanlarla, başkaları üzerinde bu konuda baskı kuranlarla üniversite yönetimleri­nin uğraşmasıydı, üniversiteden uzaklaştırmak dahil her türlü yaptırımı üniversite yönetimlerinin uygu­lamasıydı.

Bu yapılabilirdi. Yapılmadı. Yapılmak istenmedi. Yapılana, yapılmaya çalışılana gelince, Sayın Sami Selçuk’un 04 Şubat 2008 günlü Radikal Gazetesinde yer alan makalesinde işaret ettiği gibi ‘başörtüsü/ türban tanımlandı. Bu sera ürünü, hukukça sindirilmesi olanaksız bir yapay tanıma, öneriye dönüştü, Yüksek Öğretim Kurumu Yasası’nın 17.maddesine iliştirildi… Bu tanım yasalaşırsa eğer, sanal yasak, gerçek yasağa dönüşmüş olacaktır.’ Bunun özeti, kıssadan hissesi şudur; yapılan yasal düzenlemelerle türbana/başörtüsüne Türk Si­lahlı Kuvvetleri standartları getirilmesidir, yani aslında türban/başörtüsü serbest bırakılmıyor, yasaklanıyor. Buna da gülmek mi gerekir, ağlamak mı gerekir doğrusu bilmiyorum, bilemiyorum.

Nazım Hikmet’in özlü sözüdür, ‘ağaçlara bakarken ormanı görememek’ veya ‘ormana bakarken ağaçları görememek.’ Bunu şunun için söyledim. Biz ağaçlara, yani türbana/başörtüsüne bakarken ormanı, yani günümüz iktidarının Türkiye’yi nereye götürdüğünü göremiyoruz. Türkiye otokrat/totaliter bir yöne­time doğru adım adım dönüştürülüyor.

Nasıl mı? Anlatayım. Hindistan asıllı Amerikalı siyaset bilimci Fareed Zakaria ‘Özgürlüğün Ge­leceği/Yurtta ve Dünyada İlleberal Demokrasi’ isimli eserinde günümüzde demokrasinin: hem açık, özgür, adil seçimler ve hem de hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkeleri ile birlikte ifade, toplantı, girişim, örgütlenme, seçme, din ve vicdan özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin tanındığı ve güvence altına alındığı, yani siyasi iktidarların bu hakları çiğnemeyeceği, seçimleri kazananın her istediğini yap­amayacağı, kendi değerlerini ve doğrularını topluma dayatamayacağı, her şeyi alamayacağı, istediğini istediği kişilere veremeyeceği bir sistemin kurulması, çalıştırılması ve kurumsallaştırılması olduğunu if­ade eder. Devamla demokratik bir sistemde zulmün bir kaynağı seçimle gelmiş otokratlarsa, ikincisinin halkın kendisi olduğuna, demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesinin toplumun çoğunluğundan geldiğine, birey ve azınlık haklarının korun­ması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluğun, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eriteceğine, insan haklarının kuyusunu kazacağına, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştıracağına, o nedenle seçimlerde çoğunluğun desteğini alarak iktidar olan­ların, çoğunluğun zorbalığına izin vermemeleri, gerek bireylerin, gerekse azınlıkta olanların haklarının korunması için gerekli yasal önlemleri almaları ve bunların uygulanması konusunda duyarlı olmaları gerektiğine işaret eder.

Bu referans noktalarından hareketle demek gerekir ki; bütün bu hususlar, siyasi iktidarların insafı­na ve anlayışına bırakılmayacak kadar yaşamsaldır. Onun için anayasal düzenin, bu konuda var olan ve bilinen en etkili ve işlevsel model olan anayasal demokrasi ilkesi üzerine kurulması, buna koşul­suz uyulması gerekir. 1982 Anayasası bütün eksikliklerine rağmen, bu konuda bir düzenlemeyi, bir yapıyı içermektedir. Bu düzenlemede eksik kalan, aksayan hususlar Anayasanın 90.maddesi gereğince iç hukuk yönünden bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerle tamamlanmaktadır. O halde günümüz iktidarının sözünü ettiğim huku­ki ve siyasi metinlerle bağlı kalması, bu bağlamda anayasal demokrasi anlayışının, çoğunluğun veya azınlığın zorbalığı üzerine değil, daha çok azınlığın korunması, toplumdaki herkesin, her görüşün kucaklanması üzerine kurulu bulunduğunu dikkate alması gerekir.

Yine siyasi iktidarın, anayasal demokrasinin, klasik demokrasi ile arasındaki gerilim noktasını oluşturan, seçilmişlerin yetkilerinin genişletilmesi ve atanmışlara üstünlükleri üzerine değil, kuvvetler ayrılığı ilkesinin gereği olarak kamusal yetki kullanan her organın kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün kurallarına ve evrensel ilkelere bağlı olarak kullanması esası üzerine kurulu bulunduğunu bilmesi gerekir.

Anayasal demokrasi anlayışının özünü oluşturan ve iyi bir yönetimin kurulmasının ve işlemesinin merkezinde yer alan anayasalcı liberal gelenek, seçimle iş başına gelen siyasal iktidarlar tarafından iyi anlaşılmaz, içselleştirilmez ve uygulanmaz ise ne mi olur? Siyasi iktidar otokratlaşmaya, totaliterleşmeye başlar. Bu süreçle  birlikte iktisatçı ve toplum bilimci Max Weber’in liberal/anayasal demokrasi kavramından türettiği ve modern devletler için öngördüğü sınırlı devlet yönetimi ilkesi üzerine ku­rulu bir siyasi meşruiyet biçimi olan ‘yasal ve akli meşruiyet’, yani yasalara uygun biçimde seçilenin, yasalara, hukukun üstün kurallarına ve evrensel ilkelere bağlı kalmasını öngören meşruiyet ortadan kalkar, meşru olarak seçilen iktidar meşruiyetini yitirir.

22 Temmuz 2007 seçimlerinden bugüne kadar olan süre içinde yaşadıklarımız, bu bağlamda Sayın Başbakanın Merkez Bankasının İstanbul’a taşınması konusundaki açıklaması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Danıştay’ın yaptığı açıklamalara verdiği ‘haddinizi bilin, seçilmişlerin olduğu yerde, atanmışlara söz düşmez’ biçimindeki yanıtlar, başkaca eleştirilere gösterdiği aşırı ve hiç de demokra­tik olmayan tepkiler, Sayın Başbakanın bu açıklama, yanıt ve tepkilerinde kullandığı, örneğin bir rek­töre yönelik olarak ‘otur oturduğunun yerde, sen kimsin ya’ biçimindeki üslup, hak ve özgürlüklerin sadece türbana/başörtüsüne indirgenmesi ve bundan ibaret sayılması, bu bağlamda genel özgürlükçü bir anlayış üzerinden türbana gitmekten daha çok türban üzerinden demokrasinin tanımlanmaya çalışması, Sayın Başbakan’ın bir yandan Avrupa Birliği’ne girmekten söz etmesi, diğer taraftan Avrupa’yı, Batıyı ahlaksız olarak nitelemesi, böylece Sarkozy i ve Merkel ile aynı çizgiye düşmesi, günümüz iktidarının Türk Ceza Kanununun 301.maddesi, Kürt sorunu konusundaki hareketsizliği ve isteksizliği, türban/başörtüsü konusunun gündeme gelmesi, MHP’nin bu konuda destek vermesi öncesinde ve sonrasında Avrupa Birliği projesinin askıya alınması, anayasa değişikliğinin rafa kaldırılması, dinci kadrolaşma gibi, kimi devlet ihalelerinin kendi yandaşlarına verilmesi gibi iddialar, dinin siyasallaştırılması, siyasetin dinselleştirilmesi, bununla da yetinilmeyip Türkiye Futbol Federasyonu yönetimine, genel kuruluna müdahale edilerek sporun siyasallaştırılması, Kızılay Derneği’nin, TUBİTAK’ın yönetimlerine, genel kurullarına müdahale edilmesi, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalara, anayasal hak olan örgütlenme özgürlüğüne aykırı biçimde yasayla ve ayrıca dava açmak suretiyle Yargıç ve Savcılar Dergini’nin (YARSAV) kapatılmaya çalışılması, Yargıtay Yasasında yapılmaya çalışılan değişiklik, içki konusunda yasaklayıcı düzenlemeler, İslami referansların yaygınlaştırılması, kimi AKP milletvekiller­inin türbanın/başörtüsünün üniversitede serbest bırakılmasından sonra hizmet vermek konumunda olan yargıç, savcı, devlet memuru gibi görevler yönünden de türbanın/başörtüsünün kullanım alanının genişletileceğini ifade et­meleri ve başkaca örnekler, AKP’nin bugüne kadar izlediği liberal muhafazakar çizgiden uzaklaştığını, Türkiye’yi otoriter bir yönetime doğru götürmekte olduğunu gösteriyor.

Otoriter yönetim anlayışının pek çok göstergesi vardır. Bunların içinde en basit olanı Hannah Arend’in verdiği ölçüdür. Bu ölçü ‘insanları gereksiz kılmaktır, lüzumsuz görmektir.’ Sayın Başbakan’ın bir üniversite rektörüne, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına, Danıştay’a, muhalefete, kendisini ve hükümetini eleştirenlere verdiği yanıtlar, gösterdiği tepkiler Hannah Arend’in verdiği ölçüye uyuyor. Bu tehlikeli bir gidiş.

Bu tehlikeli gidişin başka işaretleri de var. Önümüzdeki süreçte hep birlikte göreceğiz. Dün CMK’da değişiklik yaparak CMK’yı Baroların elinden aldılar. Buna yaptığımız yanlışlarla biz de teşne olduk. Yakında Adli Yardımı da elimizden alacaklar. Buna da biz teşne oluyoruz. Dün avukatlık sınavını kaldırdılar, yakında kamu avukatlığını, hazine avukatlığını da kaldıracaklar. Bütün bu işler, Ankara’da EGO’da, ASKİ’de, vs.de olduğu gibi kendi yandaşlarına verilecek. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını ele geçirmek için bunların yasalarında değişiklik yapacaklar. Yazılı ve görsel basını old­ukça dönüştürdüler, sıra yavaş yavaş geride kalanlara da gelecek. TÜSİAD’ın feryadı boşuna değil, yakında sıra iş adamlarına gelecek. Önümüzdeki süreçte yargı da nasibini alacak. Onu da değiştirip dönüştürecekler. Bugün yakındığımız yargıyı, yargı bağımsızlığını dahi arayacak duruma geleceğiz. Bir gün gelecek özel hayatımıza müdahaleler başlayacak. Yaşarsak bunları ve daha pek çok şeyi göreceğiz.     

Liberal öğretinin üzerinde en fazla duyarlı olduğu, birey hak ve özgürlükleri yönünden en büyük tehlike olarak gördüğü husus güç temerküzüdür. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin vazedilmesinin, özü iti­barıyla birey hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla siyasi iktidarın sınırlandırılması olan anayasacılığın icat edilmesinin amacı güç temerküzünü önlemektir.

Hal böyle iken, kimi liberallerin AKP iktidarının bütün güçleri elinde toplama yönündeki bu otokrat gidişine ses çıkarmamalarını, ses çıkarmamak bir yana destek vermelerini, türbanla/başörtüsüyle ilgili olarak çıkan krizde iktidar yanında tavır almalarını, türban/başörtüsü sorununa sadece bir özgürlük sorunu olarak yaklaşma­larını, ama bunu yaparken türban/başörtüsü sorununun özgürlükler sorunundan bağımsız olarak siyasalaştırılmasına ve etik olmayan biçimde savunulmasına seyirci kalmalarını anlamak mümkün değil.

Aynı şekilde, kimi akademisyenlerin başörtülü/türbanlı olanları sınıfa almayız, okula almayız, sınıfta bırakırız demelerini anlamak, kabullenmek, akademisyen etiğiyle bağdaştırmak ise hiç müm­kün değil.

Ana muhalefet partisine gelince, öyle bir parti var mı? Türbanla/başörtüsüyle, laiklikle ilgili olarak mangalda kül bırakmayan bu partinin Sayın Genel Başkanı, türban/başörtüsü konusunun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşüldüğü gece, Sayın Başbakan, Sayın Bahçeli gecenin saat 3’üne, 4’üne kadar Meclis Genel Ku­rulunda beklerken, Meclis Genel Kurulunu saatin 21 ‘inde, 22 sinde terk ediyor. Bilmem anlatabildim mi? Her iktidarın kendisine doğru söyleyen bir muhalefete gereksimi vardır. Böyle bir muhalefet var mı Türkiye’de?

Diğer taraftan 2008 Ekim ayında, belki daha da erken dünya genelinde çıkması ve Türkiye’yi de derinden etkileyeceği ileri sürülen ekonomik krize kayıtsız kalırken ve durup dururken iktidarın türban/başörtüsü konusunda ülkeyi germesini, kutuplaştırmasını, bu konuda kriz çıkarmasını anlamak müm­kün değildir. Kaldı ki iktidar kriz çıkarmaz. Çıkan bir kriz varsa, bu krizi yönetir ve çözer. Kendisiyle ilgili olarak özellikle laiklik konusunda toplumun bir kesimi ile arasında ciddi bir güven bunalımı var iken, AKP iktidarının bu bunalımı gidermek yerine derinleştirmesini iktidar etiğiyle, sağduyuyla bağdaştırmak mümkün değildir. İktidar herkesin iktidarıdır. Kendisine oy verenin de, vermeyenin de ik­tidarıdır. Kendisine oy vermeyen, karşı olan %50’nin üzerinde bir kesim var. Bu kesimin içindeki insan­ların büyük bir kısmı Türkiye’nin, Cumhuriyetin, rejimin nereye gideceği konusunda endişe içindedir. İktidar bu endişeyi, bu insanların endişesini gidermek zorundadır. Ama iktidarın bu yönde bir çabası ne yazık ki yoktur. Oysa olması gerekir. İktidar, ‘ben, bana oy verenlerin iktidarıyım, onlara hizmet ederim’ diyemez. Derse kriz daha da derinleşir, meşruiyet krizine dönüşür. Türkiye bunu kaldırmaz, kaldıramaz. Buna hiç kimsenin hakkı, ama iktidarın hiç hakkı yoktur. İktidarlar sorun çözmek için vardır, sorun yaratmak için değil.

Yine demokratik bir iktidar kızmaz. Ünlü İngiliz düşünürü John Locke’un benzetmesi ile iktidar ‘pin cushion’, yani annelerimizin iğneleri muhafaza etmek için kullandıkları ‘iğne yastığı’ gibi ol­malıdır. İğne yastığı iğne kendisine batırıldığında nasıl bağırmaz, onu kendi içine alıp emerse, iktidar da öyle olmalıdır. Eğer iktidar kendisine yönelik her eleştiride, her karşı çıkışta bağırıyorsa, o iktidar ya demokratik değildir, ya da hükümettir ama iktidar değildir. Zira iktidarın hiç ama hiç asabı bo­zulmaz. Bozulmaması gerekir. Eğer iktidarın asabı bozuluyor ise, ortada ciddi bir iktidar sorunu var demektir.

Tarih bize sadece geçmişimizi anlatmaz. Geleceğimizi de gösterir. Tarih bilgisi, bilinci olan bir ik­tidar Türkiye halkının marjinallikten hoşlanmadığını, hoşlanmadığı için bu konumdaki partilere hiçbir zaman destek vermediğini, marjinallikten kurtulamayan Refah Partisinin, benzeri diğer partilerin %3’lerde, %4’lerde süründüğünü görür ve kendisini, kendi partisini o noktaya taşımaz. AKP liber­al muhafazakar bir parti çizgisinde kalmak suretiyle Türkiye demokrasisinin gelişmesine, kurumsal­laşmasına, eksikliği hissedilen sağlıklı bir sol partinin oluşmasına katkı yapmak yerine, hem kendi siyasi geleceğini tehlikeye atıyor ve hem de demokrasiye ihanet ediyor. Yani kendisini yaratan, yani kendi varlık nedeni olan demokrasiye ihanet ediyor. Oysaki demokrasi hepimizin, her gün katkı yap­ması gereken bir şeydir, yok edeceğimiz bir şey değildir. Yok edersek eğer hep birlikte yok oluruz çünkü.

(…)

 V.Ahsen Coşar

SÖZCÜKLER ANLAMLARINI YİTİRDİĞİNDE

İNSANLAR ÖZGÜRLÜKLERİNİ YİTİRİRLER!

Tarih 19 Mart 2007. Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref, Pakistan Anayasası’na aykırı olarak Pakistan Anayasa Mahkemesi Başkanı İftihar Çaudri’yi görevinden aldı. Bunun üzerine Pakistan’daki binlerce yargıç, avukat ve savcı Çaudri’nin görevine iade edilmesi isteğiyle bir eylem başlattı. Tarihe ‘kravatlı isyan’ olarak geçen bu eylem sırasında pek çok avukat, yargıç ve savcı açlık grevine giderken polisle kravatlı eylemciler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Polis eylemi bastırmak için orantısız güç kullandı.    

Tarih 26 Şubat 2014. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bizzat kendisinin Anayasa’ya aykırı olduğunu ifade ettiği 11.12.2010 kabul tarihli ve 6087 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin torba kanunu onadı.

Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren değişiklikler gereğince HSYK Genel Sekreteri’nin, Genel Sekreter Yardımcıları’nın, Teftiş Kurulu Başkanı’nın, Teftiş Kurulu Başkan Yardımcıları’nın, Kurul Müfettişleri’nin,  Tetkik Hakimleri’nin, İdari Personel’in ve yine Türkiye Adalet Akademisi Başkan ve yöneticilerinin görevleri kendiliğinden sona ermiş olacak. 

Yapılan değişiklikler sonrasında, başta Yüksek Yargı Organları olmak üzere (ihtilaf olarak önüne geleceği için Anayasa Mahkemesi’ni bu konuda mazur görmek gerekir) yargının iddia ve karar makamlarından herhangi bir tepki gelmedi. Bir kısım Barolar ise yapılan değişikliğin Anayasaya aykırı olduğunu basın açıklaması yapmak suretiyle ifade etmekle yetindiler.      

Yani Pakistan’da olanlar Türkiye’de olmadı. Esasen bu olması istenen bir şey de değildir. Değildir, zira hukukçular sokağa çıkarak protestoda bulunmayı Anayasal bir hak olarak görmekle birlikte, kendileri bu yola başvurmayı pek sevmezler ve o nedenle de bu yola başvurmak istemezler. Doğrusu da budur.    

Pakistan örneğini vermemin nedeni bu yolu önermek için değil, bir zamanlar ‘açıklama yapmak yetmez, eylem yapmak gerekir’ diyen kimi barolara son beş altı ay içinde olanlar karşısında sadece açıklama yapmakla, gazetelere ilan vermekle yetinmelerindeki görüş ve düşünce değişikliği ile uygulamalarındaki çifte standardı anımsatmak içindir.

‘İnsanın kişiliği, kendisine yapılan haksızlığa karşı takındığı tavırda gizlidir’ diyor Sartre.  Bunu şunun için yazdım; HSYK’nın yapılanmasıyla ilgili olarak yapılan yasal değişiklik sadece yargı bağımsızlığına yönelik ağır bir darbe değildir. Bu aynı zamanda Yüksek Kurul’un manevi kişiliğine karşı bir saldırı ve her bir kurul üyesine yönelik bir güvensizliktir. Bu durum karşısında Yüksek Kurul üyelerinden beklenen hep birlikte görevlerinden istifa etmeleridir. Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte görevleri sona erecek olan kurulun diğer elemanlarıyla dayanışma anlamına da gelecek böylesine radikal bir tavrın gerçekleşmeyeceğini bilmekle birlikte, hem bir yurttaş, hem de yargı gücünün üyesi olan sade bir avukat olarak beklentimin bu yönde olduğunu ve bu beklentimin pek çok kişinin duygu ve düşüncelerini de yansıttığını özellikle belirtmek isterim.

HSYK Kanunu’nda yapılan değişikliklerin hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı bağlamında değerlendirilmesi durumunda söylenmesi gereken şeyler ise herhalde şunlar olması gerekir;

1-      Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramların hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamaması, hukukun toplum yaşamında olsun, ulusal veya uluslararası düzeyde olsun ne ölçüde yaşamsal ve işlevsel olduğunun kanıtı ve göstergesidir.

2-      İnsanların davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın yegane yolu olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün ve evrensel ilkelerine bağlılıktır, yani hukuk devleti olmaktır. O nedenle devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik, yani hukuk yaratma, kural koyma gücüne günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

3-      Devletin niteliğinde ve evriminde zaman içinde oluşan dönüşüme ve değişime bağlı olarak, devleti kimin yönetmesi gerektiği hususu da geçen zamanla birlikte değişmiştir. Bu bağlamda Platonik Cumhuriyette siteyi yönetenin ‘filozof’, Aziz Thomas’a göre devleti yönetecek olan kralın ‘erdemli’ olması gerekirken, Marx’a, Engels’e, Lenin’e göre devleti ‘işçi sınıfı/proleterler’ yönetmelidir. Karl Popper’e göre sorun, yöneticinin ‘kim olacağı’ değil, ‘nasıl yöneteceği’dir. Ve hatta çok daha tercihe değer olanı, daha az yöneten bir devletin, bir iktidarın olmasıdır.

4-      Almanca karşılığı ‘halk hakimiyeti’ olan demokrasinin, asla halk hakimiyeti olmadığını ve esasen olmaması gerektiğini, demokrasinin her şeyden önce gücün tek elde toplanmasına izin vermeyen, devlet gücünün sınırlanmasını talep eden ve diktatörlüğe karşı silahlanmış bir kurum olduğunu ileri süren Karl Popper’e göre, ‘kim halktan sayılırsa sayılsın, ister askerler, ister memurlar, işçiler, din adamları, aydınlar, bunların hiçbirisinin devleti yönetmemesi, bu güç odaklarının hiç birisinin çok fazla güce/iktidara sahip olmaması gerekir.’ Güç temerküzünü önlemenin en etkili aracı olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin vazedilmiş olmasının nedeni de budur.  

5-      Plato’dan bu yana sorulan ve farklı yanıtları olan ‘devleti kim yönetmelidir’ sorusunun yanıtını eğer bugün vermek gerekir ise, bu yanıtın, elbette ‘seçimle gelen ve o nedenle meşruiyetini halkın oyundan alan sivil yönetim, yani siyasetçi olması’ gerekir. ‘Devlet nasıl yönetilmelidir’ sorusunun yanıtı ise, ‘devlet kurallarla, yani hukukla, yani adaletle yönetilmelidir’ şeklinde olmalıdır.

6-      Bu itibarla; devletin gerçekleşmesi yönünde çaba sarf etmesi gereken işlerin en başında ‘adalet’ gelir. Esasen hukuk devletinin temelini de adalet ilkesi oluşturur. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi ise sadece ve sadece etkili, üretken, işlevsel ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin kurulması ile mümkündür. Bu nitelikte bir adalet sisteminin kurulması ve işleyebilmesi ise her şeyden önce yargının ‘bağımsız’ ve ‘tarafsız’ olmasını gerektirir. Hak arayan, adalet talep eden insanların haklarının korunmasında ve halkın yargı sistemine olan güveninin sürmesinde asıl olan yargının tarafsızlığının sağlanmasıdır. Bu bağlamda bağımsızlık yargıya sunulmuş bir ayrıcalık değil, yargıç tarafsızlığını sağlamanın yegane ve en etkili aracıdır.

7-      Gerek yargısal anlamda, gerekse etimolojik olarak tarafsızlık kavramı ile kast edilen, yargılama aşamasında yargıcın davanın taraflarından birisi lehine veya aleyhine bir eğilim içinde olmaması, hukuk normunu taraflara eşit biçimde uygulaması ve bunun bir sistem olarak güvence altında olmasıdır. Bunun, özel hukuk uyuşmazlıkları bağlamında devletin ya da hazinenin taraf olduğu davalarda da, devletin güvenliğine yönelik suçların yargılamasında da böyle olması gerekir. Zira devletin menfaatini veya güvenliğini korumak yargının ya da yargıcın görevi değildir. Yargıcın görevi vatandaşa tarafsız olarak, adil ve hızlı şekilde adalet hizmeti vermektir. Adalet tanrıçası Themis’in gözleri bundan dolayı bağlıdır.

8-      Bu bağlamda işaret etmek istediğimiz bir diğer husus, yargıcın üstlendiği görev ve sorumluluk ile diğer kamu görevlilerinin yüklendikleri görev ve sorumluluk arasındaki farktır. Demokratik rejimlerde kolektif siyasal kararlar çoğunluğun oylarıyla belirlenir, diğer bir deyişle bütün bunlar halkın oyuyla şekillenen yasama ve yürütme organlarının işidir.

9-      Yargılama faaliyeti kapsamında olan hukuki konuların çözümü ise halkın oyuyla değil, yargı organlarının kararlarıyla gerçekleşir. Onun için yargıçların karar verirken: ‘Halkın alkışlamasının veya nefret etmesinin benim adalet dağıtma görevini hakkıyla yerine getirmemde hiçbir etkisi yoktur. Kendimi adaletin ilkelerine tam olarak uydurduğum sürece, insanların ne söyleyecekleri ya da ne düşünecekleri beni ilgilendirmez’ demeleri ve bunu içselleştirmeleri gerekir.

Özgürlük, adalet, demokrasi, hukuk gibi siyasi idealleri tanımlayan anahtar sözcükler vardır. İnsanlığın uğruna pek çok kavga verdiği evrensel nitelikteki bu sözcükleri Türkiye’de kullanmada artık neredeyse tereddüt eder hale geldik. Zira çoğumuz, bu sözcüklerin dünyanın başkaca demokratik ülkelerinde ifade ettikleri anlamın Türkiye’de aynı şeyleri ifade etmediğini düşünüyoruz. Bu da bizi ister istemez Konfücyüs’un söylediği noktaya götürüyor, yani ‘sözcükler anlamlarını yitirdiğinde insanlar özgürlüklerini yitirirler.’  

V.Ahsen Coşar