ANILARIMDAN BİR SAYFA – GELENEĞİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Tarih 27 Nisan 2006. Yer Ankara Sakarya Caddesindeki Türk İş Konferans Salonu. Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun kurulduğu tarihten itibaren belki de en önemli toplantısı için artık her şey hazırdı. Herkes heyecanlıydı, herkes gergindi. Ama en heyecanlı, en gergin olan bendim. Zira o gün orada ‘bir defa başkan olanın, bir daha başkan adayı olmaması’ yönündeki 50 yıllık geleneğe baş kaldıracaktım. Bu koşullar altında kürsüye çıktım, herkesin dikkatle, merakla beklediği ve dinlediği aşağıdaki tarihi konuşmayı yaptım;
(…)
‘Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanını okuyanlar bilirler. Nice ihtilallerden, yengiden, yenilgiden, başarıdan, başarısızlıktan, umuttan, umutsuzluktan sonra Albay Buendia köşesine çekilmiş, her sabah bozduğu, ortalığa döktüğü gümüş balıkları yeniden yapmaya başlamıştır. Günleri ve geceleri böyle eritmektedir. Bir gün yanındakilere, bugün günlerden ne diye sorar. ‘Salı’ derler. Albay kızgın bir ifade ile ‘bugünün dünden ne farkı var? Hiçbir farkı yok. O zaman dün de Salı’ydı. Ondan önceki gün de Salı’ydı. Yarın da Salı. Her gün Salı’ der.
Bakın çevrenize. Fikir düzeyinde, dünyaya bakış anlamında, dünyayı anlama ve yorumlama bağlamında, her günü ‘Salı’ olarak yaşayan çok sayıda insan görürsünüz. Bu insanlar, sadece her günü ‘Salı’ olarak yaşamıyorlar. Daha da kötüsü 1940’ların, 1950’lerin dünyasında yaşıyorlar. Hep Salıların ve daha hala 1940’ların, 1950’lerin değerlerini savunuyorlar.
Dünyanın değiştiğini anlamamakta, görmemekte ve kendilerini değiştirmemekte ısrarlılar. Oysa dünyanın yeni koşullarına uyum sağlamak için gerekli olan donanımları edinmenin tek yolu, insanın kendisine ait özellikleri korumasının tek yolu değişimdir.
Heraklit ‘aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz’ derken değişime işaret ediyordu. Buddha ‘Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir’ derken değişime vurgu yapıyordu. ‘Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Her gün bir yere konmak ne güzel/Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ diyen Mevlana da değişime işaret ediyordu.
Marksist gelenekten gelen arkadaşlarımız iyi bilirler. Solun, solcuların referansı olan Marks’ın yaptığı nedir? Değişimin felsefesini yapmaktır. Onun için Marks, felsefesini değişimin üzerine inşa etmiştir. Doğru da yapmıştır. Zira değişmeden ayakta kalabilmek mümkün değildir. Bakın doğaya, değişmeyen ağaç, değişmeyen çiçek ölüyor. Değişmeyen, kendisini değiştirmeyen, dönüştürmeyen insanlar da, toplumlar da, devletler de, kuruluşlar da ayakta kalamıyorlar. İnsanlık tarihi bunun trajik örnekleri ile dolu.
Değişim korkusu, dünyayı bilmemekten ileri gelir. Dünyayı yeterince bilmeyince, neden değişimin gerekli olduğu, vazgeçilmez olduğu, yaşamsal olduğu anlaşılamaz. Öyle olunca da, değişimden söz etmenin gereksiz bir ‘kendinden vazgeçme’ olduğu düşünülür. Oysa dünya, değişmeye çalışan ve ancak değiştiği oranda ‘kendisi olarak kalabilen’ binlerce insanla doludur.
Her çağda ve hemen her toplumda, düşleri gerçeklerle, hayalleri yaşamla buluşturan insanlar çıkmış ve ülkelerinin kaderlerine hükmetmişlerdir.
Üstün yetenekli, özel donanımlı bu insanlar, kendi toplumlarının insanlarına güç vermişler, cesaret vermişler, örgütlenme enerjisi vermişler, doğru politik ve pozitif hedefler göstermişlerdir. Siyaset dilinde buna vizyon diyorlar.
Bizim için daha hala ulaşılması gereken bir değer olan Atatürk’ü anlatmak için söyledim bütün bunları. Atatürk’ün kendisi diyor ki, ‘Ben arkamda hiçbir dogma bırakmıyorum. Ben kendi çağımın gerektirdiği doğruları yaptım. Ey yükselen yeni kuşak! Cumhuriyeti biz kurduk, siz yüceltecek ve devam ettireceksiniz’.
Şimdi, her günü ‘Salı’ olarak yaşayanlar, Büyük Atatürk’ü de sadece ‘Salı’ da yaşatıyorlar. Cumhuriyetin demokratikleşme yönünde evrilmesinin, tam da Atatürk’ün söylediği ve hedef gösterdiği bağlamda Cumhuriyetin yücelmesi olduğunun ayırtında olmayanlar, Atatürk’ün Serbest Fırkayı kurdurmakla, Cumhuriyeti demokrasi yönünde geliştirme düşüncesinde olduğunu, özgürlüğü sadece yurttaşlıkla özdeşleştiren Cumhuriyet kültürünü değil, çeşitliliği savunan, insan hakları ile yurttaşın ödevlerini karşıt kutuplara koyan demokratik kültürün gerçekleşmesini hedeflediğini anlamayacak kadar tarih bilgisinden ve bilincinden yoksun ve Atatürk’ü yorumlamaktan aciz olanlar, benim Cumhuriyetin demokratikleşme yönünde evrilmesi gerekir yönünde yazdığım bir yazıyı malzeme olarak kullanıp, beni Cumhuriyetçi olmamakla, İkinci Cumhuriyetçi olmakla suçluyorlar.
Biz Cumhuriyetçiliğimizi, Atatürk’e olan bağlılığımızı kimseyle, ama hiç kimseyle yarıştırmıyoruz, yarıştırmayız da. Ama eğer yarıştıracaksak, esas Cumhuriyetçi, esas Atatürkçü olan biziz beyler, kırmızı çizgileri olanlar değildir.
Karl Popper’in özlü ifadesiyle “insanlar şaşılacak ölçüde telkine gereksinim duyuyorlar. Sizler, her şeyi biliyor olabilirsiniz, ama ben hiçbir şey bilmiyorum. Ben ve benim gibi düşünenler, sadece tahmin ediyoruz. En sağlam bilgimiz, üç bin yıllık bir süreç içinde insanlık olarak yarattığımız büyük doğa bilimsel bilgimizdir. O da, sadece tahminlerden ve varsayımlardan ibarettir. Kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacağına inanan insanlar, tehlikeli ölçüde telkine gereksinim duyan insanlardır. Bu konumdaki insanlar, kesinlik, güvenlik, otorite, lider olmaksızın yaşamaya cesareti olmayan insanlardır. Çocukluk çağında kalmış olan insanlardır. Ama kesin bilgi, mutlak doğru diye bir şey yoktur. Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değildir. Doğruluk, gerçeklik ise, mutlak doğruluk, mutlak gerçeklik değildir. Doğruya yaklaşabiliriz, ama mutlak doğruya, kesinliğe asla ulaşamayız. Bilim sorularla, sorunlarla başlar. Soruları akılla, yaratıcı kuramlarla cevaplandırmaya, sorunları da aynı şekilde çözmeye çalışır. Çoğu kuram esasen yanlıştır veya doğruluğu denetlenemez. Değerli olduğu düşünülen denetlenebilir kuramlarda hata aranır. Hataları bulmaya ve gidermeye çalışırız. Hatalardan ders alarak, dersler çıkararak ilerleriz. Düşünen insanlar olarak hepimizin görevi, doğru olanı bulmaktır. Doğru olan, mutlak ve nesneldir, ama elimizde ya da cebimizde değildir. Sürekli olarak aradığımız, çoğu zaman zor bulduğumuz bir şeydir. Doğru olana yaklaşımımızı sürekli olarak iyileştirmeye çalışırız. Doğru olan, eğer mutlak ve nesnel olmasaydı, yanılmazdık. Dahası, yanılgılarımız da, doğrularımız da hep aynı olurdu.”
Fikirlere, çatışan fikirlere gereksinmemiz vardır. Bu fikirleri nasıl eleştirip, iyileştirip, eleştirel olarak sınayabileceğimize dair fikirlere gereksinmemiz vardır. Onun için ve çürütülene kadar kuşkulu fikirleri dahi hoş görmeliyiz. Çünkü en iyi fikirler bile kuşkuludur. Kuşkusuz olan bir şey varsa, o da, hiçbirimizin, karşısında hazır olda durmak zorunda olduğumuz bir fikir olmamasıdır.
Askerlerden daha asker oldukları için kırmızı çizgileri olanlar, hakikat tekeline sahip olduklarını sananlar, askerlerimizden daha asker sivillerimiz iyi dinlesinler.
Bir asker, Genel Kurmay Başkanı Sayın Özkök Paşa bakın neler söylüyor:“Sizlere tavsiyem, hiçbir zaman herhangi bir konuda ileri sürülen bir fikre karşı önyargıyla hareket etmeyiniz. Çok aykırı fikirlerle karşılaşabilirsiniz, hele bu fikirlere vatan haini bir düşünce gibi çok iddialı bir önyargıyla yaklaşırsanız, fikirlerden istifade marjını daha başlangıçta sıfırlamış olursunuz. Asimetri yaratacak fikirlerden ürkmeyiniz. Bazen onlara bakar yanlış, bazen de çok doğru olduğumuzu anlayabiliriz.”
Alice Harikalar Diyarında’yı okuyanlar, Alice ile kedi arasındaki şu diyalogu iyi bilirler. Alice, kediye sorar: ‘lütfen, hangi yöne gitmemiz gerektiğini söyler misin?’ Kedi yanıt verir : ‘Bu, büyük ölçüde nereye varmak istediğine bağlı’.
Bugün burada hangi yöne gitmemiz gerektiğini belirlemek için toplandık. Herkesin kafasında kuşkusuz gidilecek yönle, varılmak istenilen yerle ilgili bir fikir vardır. Ama ben çoğumuzun yönünün de, varmayı istediği yerin de aynı olduğuna inanıyorum.
Şimdi ben bu konularla ilgili düşüncelerimi açıkça, içtenlikle ifade edeceğim. Kimse, kimseyi tehdit etmesin. Kimse kimseyle iktidar yarıştırmasın. Hiç kimse, ama hiç kimse kişisel hesap yapmasın. Kırmızıçizgi çizmesin. Çıksın buraya düşüncesi ne ise, önerisi ne ise, buraya çıksın, burada açıkça söylesin.
Takip edenler, İngiliz İşçi Partisi başkanlığına seçildiği kongrede Tony Blair’in, partisi ile ilgili olarak; ‘Bir parti kurulduğu günden itibaren eğer hiçbir değişiklik göstermemiş ise, o parti, parti olmaktan çıkmış, abide olmuştur’ dediğini anımsayacaklardır.
Demokratik Sol Avukatlar Grubu, eğer kurulduğu gündeki gibi kalmış olsa idi, kuşkusuz abide olurdu. Bugün yaşamasının, bugün ayakta olmasının, bugün bu Baroda hala kabul ve destek görmesinin nedeni, kurulduğu günden itibaren kendisini değiştirmiş olmasıdır, değişen koşullara bağlı olarak kendisini yenilemiş olmasıdır.
Yenilenmeye bir kez daha gereksinim olduğu geçen seçim sonuçları ile ortaya çıkmıştır. Zira Baroda Birlik Grubu geçen seçimde oyunu 1700 e çıkardı. Aramızdaki oy farkı geçen seçim bağlamında 400. On beş, yirmi gün önce yaptıkları önseçime yaklaşık 1500 katılım oldu. Bunu iyi okumak gerekir.
Geçen seçimden sonra, biz yönetim olarak bunu iyi okuduk ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunu, fikri planda olsun, örgütlenme yönünde olsun, proje ve uygulama bağlamında olsun, tabanını genişletme konusunda olsun değiştirmeye ve yenilemeye, eskimiş, güncelliğini yetirmiş kimi paradigmaların yerine yeni değerleri ikame etmeye çalıştık. Barodaki taleplere ve değişik görüşlere dayanan bir temsil mekanizmasını gerçekleştirdik. Bunda da başarılı olduk. Aramıza, dinamik, iş yapan, verimliliği, üretkenliği olan çok sayıda yeni arkadaş katıldı. Kurulların, kurullarda görev yapan genç meslektaşlarımızın önünü açtık. Staj eğitimini, anlayış bağlamında, stajyerlere yaklaşım bağlamında önemli ölçüde değiştirdik, iyileştirdik. Bu anlayışı, bu heyecanı, bu zenginliği seçim platformuna taşımamız gerekir.
Böyle yapmayıp da, kişisel hesaplarla, grubu kontrol altında tutma, gruba egemen olma anlayışı ile oligarşik yapılar kurarsak eğer, aramıza katılan yeni arkadaşlarımızı, onlar bizden değil, şimdiye kadar karşımızda idiler anlayışı ile dışlarsak eğer, şimdiki başkandan geriye doğru dört başkandan oluşan bir seçici kurul oluşturursak eğer, ön seçimi şimdiye kadar Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun listesinden organlara seçilmiş olanlarla yapmaya kalkarsak eğer, bu yanlış olur, bu kendi kendimizi çelmelemek olur.
Onun için hepimizin aklımızı başımıza alması, sorumlu davranması, Demokratik Sol Avukatlar Grubu içinde kendine göre egemenlik alanı yaratmak için değil, Demokratik Sol düşünceyi ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunu başarılı kılmak için sürece dahil olması ve katkı yapması gerekir.
Önerim şudur: Koyalım sandığı ortaya. Kendisine güvenen çıksın. Kim baro başkanlığına aday ise, kim yönetim kurulu üyeliğine aday ise, kim delegasyona aday ise, kim denetime aday ise, gelsin sandıkta yarışsın. Disiplin kurulu üyeliği hariç, kim kendisine güveniyorsa, kim bir şey olmayı değil, bir şeyler yapmayı istiyorsa, kim kendisini ve donanımlarını hizmet vermeye yeterli görüyorsa, gelsin sandıkta yarışsın.
Demokrasi yarışmak demektir. Temsilde eşitlik, temsilde adalet, temsilde meşruiyet, seçimde başarı, kısıtlamalarla değil, gruptaki kontrolü elde tutmak amacıyla getirilecek bir başka düzenlemeyi sürdürmekle değil, eşit koşullarda yapılacak seçimle, rekabetle, insanlara bu şansı vermekle sağlanır.
Demokratik Sol Avukatlar Grubu, dernek değildir, siyasi parti de değildir. Kayıtlı üyesi yoktur. Fiili bir topluluktur. Gönüllü bir topluluktur. O halde, konulacak sandığa gelip oy kullanmak, kendisini bu fiili topluluğa ait hisseden, oradaki adayları Baromuzun organlarında görev yapmaya layık gördüğü için destek olmak isteyen her meslektaşımızın hakkıdır.
Böyle bir uygulama ön seçime heyecan getirecektir, katılımı artıracaktır. Bunun yaratacağı sinerji genel kurula olumlu olarak yansıyacaktır.
Oy kullanacaklarla ilgili olarak kimi sınırlandırmalar getirmek, kimi ölçüler getirmek yanlıştır. Ayrıca bu hiç kimsenin, ama hiç kimsenin hakkı da, haddi de değildir. Böyle yapmazsak, sandıkta oy kullanacak olanlarla ilgili olarak bir sınırlama koyarsak, meslektaşlarımızı ön seçim sürecinin dışında tutarsak, açık söyleyeyim seçimi riske sokarız. Demokrasi seçkinlerin, elitlerin rejimi değil, sizin gibi, benim gibi sıradan insanların rejimidir. Bunu bilmek ve hiç unutmamak gerekir.
Bir diğer önerim, grubu seçime götürmek, ön seçim sürecini yürütmek üzere görevlendireceğimiz ve görevi genel kurul günü sona erecek olan, mevcut yönetim dahil, geriye doğru 4 yönetimde görev yapmış bir arkadaşımızdan ve bugün burada ayrıca seçeceğimiz 5 arkadaşımızdan oluşan 10 kişilik bir Seçim Yürütme Kurulu oluşturalım.
Bu kurula, belirlendikten sonra Baro Başkan adayı, organlara seçilecek diğer adaylar da dahil olsunlar. Yetki verelim, bu kurul ihtiyaç duyduğu alt kurulları ve orada görev yapacak arkadaşlarımızı kendisi belirlesin.
Başkaca bir öneri var ise, o önerileri de dinleyelim ve bugün burada bunların kararını alalım.
Geçmiş dönemlerde Başkanlık yapmış arkadaşlarıma önerildiği gibi, bir kez daha başkanlığa aday olmamı öneren, bunu benden talep eden ve hatta beni buna zorlayan meslektaşlarım var. Bu konu üzerine düşüncemi az sonra ifade edeceğim, ama önce izninizle, gelenek ve teamül üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.
Gelenek kavramı paradoksaldır. Çünkü bir şeyden bahseder, ama bambaşka bir şeyin haberini verir. Teoride söylediklerini pratikte inkar eder. Bizi, geçmişin bugünümüzü bağladığına inanmaya zorlar, ancak, bugün ve gelecekte, bağlanmaya ihtiyaç duyduğumuz ya da bağlanmayı istediğimiz, bir geçmiş oluşturmak için verdiğimiz, vereceğimiz çabalara karşı hemen harekete geçer.
Gelenek, aslında teamülün tam zıddıdır. Teamüle dayalı davranış, düşünce içermeyen davranıştır. Ne açıklama, ne de bahane isteyen ve gerekçesini sunması için sıkıştırıldığında zorlanan bir davranıştır.
Bu sorgulamanın yol açtığı rahatsızlık, Kipling’in ünlü öyküsündeki kırkayağın içine düştüğü durumda olduğu gibi, felç edici bile olabilir. Öyküde, zavallı kırkayak, dalkavuğun birisi, bir sürü ayağından hangisini önce, hangisini sonra yere koyacağını hatırlama konusundaki harika yeteneğini övünce, artık tek adım atamaz hale geliyordu.
İnsan, bunu yapmanın iyi, başka türlü davranmanın kötü olduğuna inandığı için, teamüle göre davranıyor değildir. Aslında, alternatif davranış yollarını, bırakın düşünmeyi, hayal dahi edemediği için böyle davranır.
Diğer taraftan, gelenek bir seçim durumuna gönderme yapar. Gelenek bir görevin adı olarak doğmuştur. Gelenek, olası, uygulanabilir ve makul, bilinen ya da hatırlatılan bir davranış yolu arasından, birisinin seçilmesi gerektiğinde gündeme gelir. Gelenek, bütünüyle düşünme, akıl yürütme, gerekçelendirme ve hepsinden önce de seçmeyle ilgili bir şeydir. Geleneğe bağlılık solun, solcuların değil, muhafazakarların paradigmasıdır.
Önce şunu söyleyeyim. Ben bir dönem başkan olan bir kişinin, ikinci kez başkan olmamasına ilişkin gelenekse geleneğe, teamül ise teamüle karşıyım. Bunun yanlış olduğu, demokratik olmadığı, kurumsallaşmayı engellediği düşüncesindeyim. Bunu şimdi falan da söylemiyorum. Uzun yıllardan bu yana söylüyorum. Bu geleneğin veya teamülün, bugüne kadar çoktan değişmesi gerekirdi. Bu bağlamda, önceki dönemdeki başkanlara, Baromuzu, grubumuzu başarıyla temsil etmiş olan başkanlardan bir dönem daha devam etmek isteyenlere haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Bu bir, ikincisi benim ikinci kez başkan olmak yönünde bir talebim olmamasına rağmen, olacağım varsayımından ve her nedense endişesinden hareket eden ve adaylığıma geleneği, teamülü gerekçe göstererek karşı çıkan arkadaşlarıma, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na ait başkaca geleneklerin, teamüllerin zaman içinde ve değişen koşullara bağlı olarak değiştirilmiş olduğunu hatırlatmak isterim.
Bir şeyi daha hatırlatmak isterim. Lütfen, baro siyasetini benim üzerimden yapmayınız. Gelenekse geleneğin, teamül ise teamülün tartışmasını benim üzerimden yapmayınız.
Geleneğin veya teamülün, değişmemesi diye bir gelenek veya teamül yoktur. Gerekir ise değişir, ihtiyaç var ise değişir. Ama üç beş kişi istedi diye değişmez. Üç beş kişi istemedi diye muhafaza da edilmez. Bir kişi için hiç değişmez. Kurumsal yarar var ise, değişir. Onun için geleneğin veya teamülün devamında kurumsal yarar var mı, yok mu? Ona bakmak gerekir. Bu geleneğin veya teamülün konulduğu günün koşulları ile bugünün koşulları aynı mı, değil mi? Onu araştırmak gerekir.
Kurumsal yarar var ise, geleneğin veya teamülün tesis edildiği günden bugüne koşullar değişmiş ise, gelenek de teamül de değişir. Gelenekler veya teamüller tabu değildir. Eleştirilmez, üzerinde tartışılmaz şeyler değildir. Dokunulmaz, değiştirilmez şeyler hiç değildir. Yaygın bir kabul varsa, fazlaca talep varsa, kurumsal olarak gereksinme varsa, yarar varsa değişir.
Başımızı deve kuşu gibi kuma gömmeye gerek yok. Üye sayısı 9000’ne yaklaşan bir baroda, bu geleneği, bu teamülü bundan böyle sürdürmek mümkün değildir. Abide olmak istemiyorsak, bu geleneği, bu teamülü ortadan kaldırmamız gerekir.
Bu geleneğin, bu teamülün kaldırılması konusunda yaygın bir kabul ve talep vardır. Birisinin bu konuda risk alması gerekir. Ben bu riski alıyorum. Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun, Baromuzun, mesleğimizin ve meslektaşlarımızın yararına olacağını düşündüğüm için, gözlediğim için, bu riski alıyorum. Geleneğin veya teamülün bugün burada oylanmasını falan da istemiyorum. Zira bugün burada yapılacak oylama, sonucu her ne olursa olsun meşru olmaz.
Ben baro başkanlığına yeniden adayım.
Konulacak sandığa geleceğim ve orada diğer aday arkadaşlarımla birlikte yarışacağım. O sandıkta, hem benim adaylığımı ve hem de geleneği, teamülü oylarsınız. Teamülü geleneği yaşatmak istiyorsanız, beni istemiyorsanız, beni sandıkta boğar teamülü, geleneği yaşatırsınız. Oradan çıkacak sonuca ben saygılı olacağım. Seçilemediğim takdirde, oradan çıkacak adayın arkasında ertesi günden itibaren yüreğimle, aklımla duracağım.
Baro başkanı olarak seçilmemden sonra kendi aramızda yaptığımız bu ikinci toplantı. Büyük bir olasılıkla bu dönem içinde bir başka toplantı olmayacak. Risk aldım, yeniden aday oldum. Seçilememe olasılığımı dikkate alarak, sizlere bir anlamda veda niteliğinde bir şeyler söylemek istiyorum.
İçe dönük kutuplaşma üretmek ve buna enerji tüketmek bir siyasal genetiktir. Bunu görev süremiz içinde yapanlar oldu. Enerjilerini epeyce harcadılar, hala da harcıyorlar, ama bizim enerjimizi tüketemediler, başarımızı da önleyemediler. Bu genetikle hareket eden siyasal aklın reflekslerinin sahayı etkilemesinin önüne epeyce geçtik. Ama sayıları az da olsa, bu genetikle hareket edenler yok olmadı ve yok olmayacaklar.
Önümüzdeki süreçte de, Baroya, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na zarar vermeye çalışacaklar. Bunu hep birlikte göreceğiz. Dileğim, sağduyusuna inandığım meslektaşlarımın bunu görmeleri ve buna izin vermemeleridir.
Seçildiğim günden itibaren hiç kimseyi dışlamadım. Önseçimde bana destek oldu, olmadı diye düşünmedim, bunu ölçü alarak davranmadım, herkesi, ama herkesi kucakladım. Benimle anlaşmak isteyen herkesle anlaştım. Kavga etmek isteyenlerle, kişisel çıkarlarını, iktidar hırslarını ve kavgalarını, Baronun, mesleğin üstün çıkarlarının üzerine çıkaranlarla, Baronun, mesleğin ve Demokratik Sol Avukatların yararına yapmayı planladığımız şeyleri yapmamızı engellemeye kalkanlarla, kıyasıya mücadele ettim.
Bunu yapanların geldikleri nokta ile benim ve arkadaşlarımın geldiği nokta ortadadır. Kazanan Baro oldu, kazanan mesleğimiz oldu, meslektaşlarımız oldu, Demokratik Sol Avukatlar Grubu oldu. Önümüzdeki seçimlerde Demokratik Sol Avukatların en büyük seçim propagandası bizim yaptıklarımız olacaktır.
Bunu ben söylemiyorum. Barodaki sessiz çoğunluk söylüyor. Adliye Koridorlarındaki insanlar söylüyor. Başarılarımızı, yaptıklarımızı onlar anlatıyorlar. Aday adayı olduğum süreçte, sizlerin önüne vaatleri içeren bir programla, bu program içinde yer alan projelerle çıktım.
Bugün burada dağıtılan broşürü incelediğinizde de göreceksiniz, ön seçim öncesinde benim vaat ettiklerimin, önseçimden sonra Demokratik Sol Avukatlar Grubu olarak vaat ettiklerimizin hemen hepsini, ben ve arkadaşlarım daha görev süremiz bitmeden büyük ölçüde gerçekleştirdik. Görevimizi hakkıyla yapmış olmanın, size, sizin verdiğiniz desteğe layık olmanın iç huzurunu ve mutluluğunu yaşıyoruz. Tek tesellimiz de budur.
Bize güvenenlere, bize destek olanlara, verdikleri destek ve gösterdikleri güvenle bizi başarıya taşıyanlara, kendi adıma, yönetim kurulu üyesi arkadaşlarım adına, kurullarımızda başkan olarak, üye olarak özveriyle görev yapan arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum.
Beni ve yönetimimi daha seçim günü yalnız bırakanlara, seçildiğimiz günden itibaren bizi zora sokmaya çalışanlara söylüyorum. Benim hiç kimseyle kişisel kavgam yok. Ben bir şey olmak için değil, bir şeyler yapmak için Baro Başkanlığına talip oldum.
Yaşamım boyunca, geride bıraktığım hiçbir şeye, ama hiçbir şeye dönüp bakmadım. Hep önüme, hep geleceğe baktım. Yine önüme bakıyorum.
Görevim biter, yeniden yola çıkarım, önüme başkaca pozitif hedefler koyarım ve arkama bakmadan geleceğe doğru yürürüm.
Bir şey yapmak için talip olduğumuz yönetim görevinde, ben ve arkadaşlarım, iyi niyetle bir şeyler yapmaya çalıştık. Yaptığımızı da sanıyorum. Yapılanların hepsi bir emek ürünüdür.
Bunlar için, kendi adıma, arkadaşlarım adına teşekkür istemiyorum. Zira görevimizi yaptık. Ama benim emeğime, arkadaşlarımın emeğine saygı duyulmasını istiyorum. Herhalde çok şey istemiyorum.
Eğer vicdan sahibi iseniz, eğer masum bakmasını biliyor iseniz, bizim emeğimize saygı duyarsınız. Takdir sizin.
Geldim gidiyorum. Benden sonra gelecek olanların üzerinde gölge olmayacağımdan emin olabilirsiniz Benden hizmet istenildiğinde, hizmet vermeye hazır olacağımdan emin olabilirsiniz. Baronun içinde, yönetimin içinde, kurulların içinde adamlarımın olmayacağından emin olabilirsiniz.
Zira benim adamlarım değil, dostlarım vardır. Dostlarımın da, baronun emrinde olacağından emin olabilirsiniz.
Bir şeyden daha emin olabilirsiniz. Onu da Voltaire söylüyor: “Tahammül insan olmamızın getirdiği bir sonuç olarak ortaya çıkar. Hepimiz zaaf ürünüyüz. Hata yapma eğilimi taşırız. Hata yapabiliriz. Ve hatta yapmışızdır da. O halde birbirimizin saçmalıklarını karşılıklı olarak bağışlayalım. Zira insan haklarının birinci ilkesi budur.”
Hatalarım olmuştur. Yaptığım hatalardan dolayı kimseden beni bağışlanmasını talep etmiyorum. Ama ben, bana yapılanları, bana haksızlık yapanları bağışladım. Sadece bunu bilmenizi istiyorum.’
Yaptığım bu konuşmayla, bana karşı olanlara, bana muhalif ve düşman olanlara, bana yapmadıklarını bırakmayanlara bir bakıma el uzatmış, hoşgörüyle yaklaşmış, birbirimizi bağışlayalım ve barışalım demiştim. Ne yazık ki, benim bu çağrımın hiçbir yararı olmadı. ‘Duygusal unutma’ demek olan bağışlamaya mor külhani abiler de, mor külhani küçük abiler de yanaşmadılar. Kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden kurtulmak, ruhları özgürlüğe kavuşturmak demek olan bağışlamayı değil, insan için taşınması ağır bir yük olan nefreti, Cenap Şahabettin’in özlü sözüyle, ‘başkasının balını kendi ağzına zehir etmek olan hasedi, kıskançlığı’ yeğlediler ve öyle de devam ettiler.
Bu ve benzeri bir sürü gürültü patırtıyla, ayak oyunlarıyla 03 Temmuz 2006 günü, yani önseçim günü geldi. Sadece barodaki büyük ağabeyler değil, İşçi Partililer, bir kısım Cumhuriyet Halk Partililer blok halinde bana karşı mücadele ediyordu… Zor bir seçimdi.
Karşımda rakip olarak 1984-1986 yılları arasında yönetimde birlikte çalıştığımız Mahmut Bayram, Tuncay Alemdaroğlu’nun yönetiminde görev yapan rahmetli Çetin Doğan Çimen ile Metin Yaycıoğlu vardı. Hepsi de güçlü adaylardı, ama en güçlü aday Mahmut Bayram’dı. Yaygın kabul, yarışın onunla benim aramda geçeceği yönündeydi. Nitekim öyle de oldu. Karşımdaki blok seçimi Mahmut Bayram’ın kazanacağından çok emindi. Mahmut Bayram’ın kendisi de o havadaydı.
Seçim öncesi ve seçim günü aleyhimde yürütülen çirkin kampanyaya rağmen, seçimi kazanacağımdan benim hiç kuşkum yoktu. Yaptığımız başarılı hizmetlere, insanların sağduyusuna güveniyordum çünkü. Seçim sonuçları yanılmadığımı gösterdi.
Mahmut Bayram 1153, Çetin Doğan Çimen 84, MetinYaycıoğlu 158 oy aldılar. Ben 1492 oy aldım ve seçimi kazandım. Bu seçimde aldığım oy da diğer üç adayın aldıkları oydan fazlaydı. Barodaki sağduyu kuru gürültüye pabuç bırakmadı yani.
Seçim sonuçları açıklandığında, rahmetli Çetin Doğan Çimen’in dışında adayların ve destekçilerinin hiçbirisi salonda yoktu. Beni kutlamadan gitmişlerdi. O anda bir zamanlar televizyondan izlediğim NBA basketbol maçı aklıma geldi. Hangi maç olduğunu anımsamıyorum. Sadece Kerim Abdül Cabbar’ı anımsıyorum. Cabbar rakibinin önünden topu alıp yaptığı smaçla basketi yapmış, bu sırada kendisine yapılan faul üzerine çok kötü şekilde yere düşmüştü. Cabbar, canı yanmış olmasına rağmen, ne sözle, ne de beden diliyle hiçbir tepki vermedi. O sırada kendisine faul yapan oyuncu geldi, yerden kalkmasına yardım etmek için Cabbar’a elini uzattı. Cabbar rakibinin elini tutarak yerden kalktı. Çünkü aralarındaki ilişki husumete değil, rekabete dayanıyordu. Seçim de, spor gibi husumet değil, bir rekabetti. En azından bana göre öyleydi.
(…)
Tarih 15 Ekim 2006. Seçimli Genel Kurul günü yani. Yer Ankara Hukuk Fakültesi Konferans Salonu. Demokratik Sol Avukatlar Grubuna mensup bir kısım avukatlar ortalıkta yoklar. Bir önceki seçimde olduğu gibi kendi grubumun bir hizbi tarafından yine yalnız bırakılmıştım. Sadece yalnız bırakılmamış oylarını dahi alamamıştım.
(…)
Ama bu ve benzeri engellemeler, çelme takmalar seçim başarımızı engelleyemedi. 15 Ekim 2006 akşamı saat beşte sandıklar açıldı. Seçimi çok büyük bir farkla kazanmıştık. Öyle ki 2004 seçimlerinde 2113 olan grup oyumuzu 3177’ye çıkarmıştık. Geçen seçimde çok büyük atak yapan Baroda Birlik Grubunun oyu çok az bir artışla 1702’den 1823’e çıkmıştı. Çağdaş Avukatlar Grubundaki erime devam ediyordu. Bir önceki seçimlerde 827 olan oyu 589’a inmişti. Her iki grubun toplam oyu bizim aldığımız oydan daha azdı.
(…)
26 Haziran 2014 günü, Demokratik Sol Avukatlar Grubu kendi Başkan Adaylarını seçmek için önseçim yapacaklar. Aday adayı olan tüm meslektaşlarıma başarı diliyorum. Aday adaylarının hepsine karşı aynı mesafede duran ben, ne mi yapıyorum? ‘Buddha gibi aynı yerde oturuyorum, ama sivrisinekler beni ısırmaya devam ediyor.’
V.Ahsen Coşar