PLEBİSİTER OTORİTERYAN!

“Hukukçular olarak ‘plebisiter otoriteryen’ bir rejimin anayasa hukukundaki bütün unsurlarını kaygıyla tespit etmekteyiz. Bu tespitimizin dayanağı, yürütmenin diğer erkler üzerindeki orantısız güce dönüşen tahakkümüdür.”

Yukarıda sunduğum paragraf, Hürriyet Gazetesi’nin 21 Şubat 2014 tarihli nüshasında yer alan 29 Baronun yaptığı ortak açıklamadan alınmıştır.

Tespit edebildiğim kadarıyla, bu açıklamada kullanılan ‘plebisiter otoriteryen’ (doğrusu otoriteryan) deyimi, daha önce ve ilk kez Murat Belge tarafından kullanılmıştır. Bu bağlamda Neşe Düzel’in Murat Belge’yle yaptığı ve Taraf Gazetesi’nin 09 Şubat 2012 tarihli nüshasında yayımlanan röportajda Murat Belge şunları söylüyor; ‘İki güç arasında mücadele var. Bir yanda azınlık tahakkümü! Buna, Kemalizm de! Öbür yanda çoğunluk hakimiyeti! Buna plebisiter otoriteryanizm yada halkoyu despotizmi de! İkisi de demokratik değil.’

Murat Belge üstadı eleştirmek benim haddim değil. Esasen böyle bir amacım da yok. Ama entelektüel namus adına bir şey söylemem gerekir ise, siyaset bilimi terminolojisinde plebisiter otoriteryanizm diye bir kavram yok. Plebisit kavramı var. Otoriteryanizm kavramı var. Plebisitçi demokrasi kavramı var. Halkoyu despotizmi var. Ama plebisiter otoriteryan yada otoriteryanizm kavramı yok. 

Liberte Yayınları tarafından ‘Siyaset’ ismiyle Türkçeye çevrilerek yayımlanan İngiliz siyaset bilimci Andrew Heywood’un ‘Politics’ isimli kitabında yer alan tanıma göre otoriteryanizm; ‘yukardan yönetim kuramına ve pratiğine duyulan inanç; otoritenin yönetilenlerin rızasından bağımsız olarak uygulanması’ demek. Yine Heywood’a göre ‘yönetenler ile yönetilenler arasında aracısız bir bağ yoluyla işleyen ve plebisitler, yani referandumlar yoluyla gerçekleştirilen demokrasi’ anlamına gelen plebisitçi demokrasi, kamunun siyasi konularla ilgili görüşlerini doğrudan ifade etmesine imkan sağlayan bir yönetim biçimidir.

Doğrudan demokrasinin bir türü olan bu yönetim şeklinde, halkın yönetim üzerinde belirleyici bir gücü vardır. Bu güç referandum veya halkoylaması gibi araçlarla sağlanır. Latince kökenli bir sözcük olan plebisit halkoylaması anlamına gelir. Halkoylamasının bir şekli de referandumdur.     

Demokrasi konularındaki argümanlarında ciddi zaaflar ve arızalar bulunan AK Parti iktidarının yönetim anlayışının otoriter bir özellik gösterdiği ve özellikle 17 Aralık sürecinden itibaren daha da otoriterleştiği yaşadığımız ve tanıklık ettiğimiz bir gerçekliktir. 29 Baronun yayımladığı bildiride AK Parti’nin otoriter yönetim anlayışına örnek olarak verilen ve açıkça Anayasaya, Kopenhag ve Venedik kriterlerine, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı olan İnternet Yasası’ndaki yeni düzenlemeler, HSYK’nın yeniden yapılandırılmasına ve MİT’in yetkilerinin artırılmasına ilişkin yasal değişiklikler her ne kadar doğru ve yerinde örnekler ise de, bunların hiçbirisi plebisit veya onun bir çeşidi olan halkoylaması ya da referandum yoluyla yapılmış düzenlemeler değildir.  O nedenle 29 Baronun açıklamasında kullanılan ‘plebisiter otoriteryan bir rejimin anayasa hukukundaki bütün unsurlarını kaygıyla tespit etmekteyiz’  şeklindeki ifade kanımca yanlış ve anlamsız bir ifadedir.

Peki! Doğrusu nedir? Doğrusu, Hindistan asıllı Amerikalı gazeteci ve yazar Fareed Zakaria’nın ‘Özgürlüğün Geleceği/Yurtta ve Dünyada İlliberal Demokrasi’ isimli kitabında ifade ettiği şeydir. Yani şudur; ‘Eğer demokratik bir sistemde zulmün bir kaynağı seçimle gelmiş otokratlarsa, ikincisi halkın kendisidir. Demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğun­dan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır.

Son on yılda Türkiye’de olan da budur ve böyledir. Yani çoğulculuktan daha çok çoğunluğun iradesine öncelik tanıyan, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, iletişim özgürlüğü, protesto hakkı ve özgürlüğü başta olmak üzere insan haklarına ve bireylere karşı duyarsız olan, demokrasiyle maskelenmiş bulunan ve tek bir kişinin ideolojik bilgelik tekeli iddiasına dayanan bir yönetim anlayışıdır. Buna da siyaset biliminde ‘plebisiter otoriteryanizm’ değil, ‘totaliter demokrasi’ diyorlar.       

Av.V.Ahsen Coşar

GOOD MORNING AFTER SUPPER / ÖĞLE YEMEĞİNDEN SONRA GÜNAYDIN! 

Toplumun gereksinim duyduğu kanunları yapmanın, eskimiş olan, işe yaramayan,  gereksinimleri karşılamayan kanunları yürürlükten kaldırmanın veya değiştirmenin, en pratik yolu ve yöntemi yabancı ülkelerin mevzuatından yararlanmaktır. Devlet olarak, hükümet olarak, dilediğiniz ülkenin kanununu, mevzuatını, o devletten veya hükümetten izin almadan,  karşılığında herhangi bir bedel ödemeden alma, iktibas etme hakkına ve olanağına sahipsinizdir.

Yönetme anlayışınıza, siyasal tercihlerinize göre hangi ülkenin, hangi yönetim şeklinin kanunlarını ve hukuk sistemini seçmek isterseniz onu seçebilirsiniz. Bu Şanghay Beşlisi’nin kanunları da olabilir, İran’ın, Suudi Arabistan’ın kanunları da. Veya ‘biz bize benzeriz’ deyip, o biz her kimse ve her neyse, ona göre bir kanun, ona göre bir hukuk, ona göre bir sistem getirebilirsiniz.     

Eğer hedefiniz, demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı,  insan hakları ise başvuracağınız kaynak veya kaynaklar bellidir. Ve bunlar Kopenhag Kriterleri’dir, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’dir, Venedik Kriterleri’dir. Koyarsınız bu sözleşme ve kriterleri önünüze, orada yazılı olan ve esasen devlet olarak uymayı taahhüt ettiğiniz siyasi, hukuki, ekonomik ne kadar kriter var ise, bunların gereklerini yerine getirirsiniz. Avrupa Birliği’ne tam üye olabilmek için açılması gereken fasılları beklemeye hiç gereksinme duymadan, başlığı, koşulları, içeriği esasen belli olan o fasılların gereği her ne ise onları yaparsınız. 

Yeter ki bunu yapmaya niyetiniz olsun. Yeter ki benim halkım, benim ülkemin insanları bu kanunlara, bu kanunların düzenlediği hak ve özgürlüklere, bu kanunlarda bulunan kurumlara layıktır, bunları hak etmiştir diyebilesiniz. Bunu dediğiniz, diyebildiğiniz zaman yurttaş olarak bizi kandırmaktan, oyalamaktan ve zaman kaybından başka hiç bir işe yaramayan paket paket demokratikleşme, torba torba demokrasi getirmenize de gerek kalmaz.

Demokratikleşme adına, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı adına, ifade özgürlüğü adına bugüne kadar yaptıklarınız, verdiğiniz sözlere uyuyor mu, uymuyor mu, yeterli mi, yetersiz mi, amaca hizmet ediyor mu, etmiyor mu? İktidar olarak bunları öğrenmeyi ve ona göre gereken değişiklikleri yapmayı samimiyetle istiyorsanız eğer,  o zaman açarsınız 17-21 Ocak 2011 tarihli Avrupa Komisyonu Türkiye İstişari Raporunu orada ‘ifade özgürlüğü’ üzerine yazılı olanları okursunuz. Okursunuz ve Türkiye’nin bu konudaki ‘hal-i pürmelalini’ görürsünüz. Özeti şu; 

  • Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesi gereğince, tam bir ifade özgürlüğüne sahip bulunan vatandaşlarının bu özgürlüğünün önünde önemli engeller mevcuttur. Bu engellerin bir kısmı Türk Ceza Kanunun belirli maddelerinden, diğer bir kısmı Terörle Mücadele Kanunu ile internet ve medyaya ilişkin kanunlardan kaynaklanmaktadır.
  • Hakareti suç kabul eden Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi ifade özgürlüğünü kısıtlayacak şekilde ve kasıtlı olarak ve özellikle gazeteciler ile yayımcılara karşı kullanılmaktadır. Bu maddeyle ilgili olarak açılmış binlerce dava vardır. Hakaretin suç olmaktan çıkarılması ve sadece tazminat/hukuk davasına konu hale getirilmesi gerekir.
  • Kamu düzenini korumak amacıyla düzenlenen TCK. nun 214, 215, 216, 220. maddeleri Türkiye’deki gelişmeleri ve olayları haber yapan yayımcı ve gazeteciler aleyhine kullanılmaktadır. Bu maddelere aykırılıktan dolayı yayımcı ve gazeteciler aleyhinde her yıl binlerce dava açılmaktadır. Kamu düzenin korunması demokratik bir toplumda elbette önemlidir. Ancak yasal önlemler ölçülü olmalı ve gerekli olduğunda kullanılmalıdır. Bu maddelerin ifade özgürlüğünü kısıtlamayacak şekilde değiştirilmesi, kamu yararına ilişkin meselelerde yayım yapan yayımcıları ve gazetecileri koruyan açık bir kamu yararı ölçütüne yer verilmesi gerekir.
  • Müstehcen materyallerin basılmasını veya yayımlanmasını yasaklayan. TCK. nun 226.maddesi ifade özgürlüğüne müdahale edici niteliktedir. O nedenle bu madde esaslı bir değişikliğe muhtaçtır. Maddenin, müstehcenliğin kötüye kullanıldığını makul şekilde ortaya koyacak, kamu yararına yayım yapan gazeteci ve televizyoncular ile sanatçıları koruyacak ve yine açık kamu yararını kapsayacak içerikte yeniden düzenlenmesi gerekir.
  • Soruşturmanın gizliliğinin ihlaline ilişkin TCK. nun 285. maddesi habercilik yönünden derece tehlikeli ve özgür haberciliğe karşı bir maddedir. Bu maddenin, yargılamanın büyük ihtimalle etkileneceği ve bu nedenle yasal korumaya ihtiyaç bulunduğunun kanıtlanmasını gerektirecek şekilde değiştirilmesi ve getirilecek yeni düzenlemeyle gazetecilerin, televizyoncuların ve kamu menfaati çerçevesinde haber yapanların korunmaları gerekir.
  • Savcıları, hakimleri, mahkemeleri ve tanıkları etkilemeye teşebbüs etmek fiillerini suç sayan TCK. nun 288. maddesi, davaları yorumlayan ve haber yapan gazeteciler ile yayımcılara karşı açılmış yüzlerce davanın yasal dayanağıdır. Bu maddeye dayanılarak açılan davalarda yargılamanın gerçekten etkilenip etkilenmediği veya yapılan yorumda veya verilen haberde  kamu yararı bulunup bulunmadığı araştırılmamaktadır. Bu madde değiştirilmeli ya da tamamen kaldırılmalıdır.
  • Türk Milletini, Cumhuriyeti, devletin organ ve kurumlarını, askeriyeyi aşağılamayı yasaklayan TCK. nun 301. maddesinin demokratik bir topluma uygun olup olmadığı tartışmalıdır. Bu madde kaldırılmalı veya basın mensuplarını, şiddet içermeyen siyasi görüşleri ifade edenleri koruyacak şekilde düzenlenmelidir.
  • İnsanları askerlik hizmetinden soğutmayı suç sayan TCK. nun 318.maddesi açık kamu yararı olan olayları açıklayan gazeteci ve televizyonculara karşı kullanılmaktadır. Böyle bir maddeye gerek bulunup bulunmadığı ya da bu maddenin demokratik bir topluma uygun olup olmadığı tartışmalı ve şüphelidir. Bu madde kaldırılmalı, bu yapılmadığı takdirde basın mensuplarını, şiddet içermeyen siyasi görüşleri ifade edenleri koruyacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
  • Terörle Mücadele Kanunu (TMK) orantısız olarak uygulanmakta olup bu kanunda AİHS’nin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğünün ihlaline yol açacak pek çok hüküm vardır.
  • Terör örgütlerinin faaliyetlerinin ve bildirilerinin yayımlanmasını yasaklayan, terörist eylemleri öven veya bunların propagandasını yapan yayımların durdurulmasına izin veren TMK. nun 6. maddesi halkın yararına olabilecek şekilde olayları makul düzeyde haber yapacak olan gazetecilerin ve yayımcıların haklarını ciddi olarak ihlal edecek niteliktedir. Bu madde haber ve bilgi akışının uygun bir şekilde sınırlandırılması hususunu açıkça tehlikeye sokmaktadır. Kaldırılması gerekir.
  • Terör örgütleri kurmayı, bunları yönetmeyi ve bunlara üye olmayı yasaklayan TMK.nun 7.maddesi basına ve gazetecilere olduğu gibi televizyon kanallarına ve yayımcılara karşı da çok geniş bir şekilde uygulanmaktadır. Demokratik bir toplumda, kamu yararına haber yapan gazetecilerin cezai soruşturma tehdidi ve gerçeği ile karşı karşıya kalmaları, özellikle terörist suçlamasına maruz kalmaları yanlıştır. Bu durumun ifade özgürlüğü üzerinde çok olumsuz etkisi vardır. TMK. nun 6 ve 7. maddelerinin ciddi şekilde gözden geçirilmesi, en azından bu maddelerin gazeteciler ve yayımcılar aleyhine açıkça ve orantısız bir şekilde uygulanmasını kontrol altına almak için, sözü edilen maddelere, kamu yararını, gazetecileri, yayıncıları ve şiddet içermeyen politik görüşlerin açıklanmasını açık ve net bir şekilde koruyan hükümler eklenmelidir.
  • 26 Haziran 2004 yılında yürürlüğe giren Basın Kanunu, özellikle göreceli olarak küçük suç ve ihlallerle ilgili yaptırım ve cezaları düzenlemekle birlikte,  belirgin bir takım kaygılara sebep olmaktadır. Bu da oldukça ciddi bir şekilde oto-sansür ile sonuçlanabilir. Söz konusu hükümlerin acilen gözden geçirilmesi gerekir. Şurası çok açıktır ki, demokratik bir toplumda siyasi konuşmalar dahil, bilginin ve haberin serbest bir şekilde akışının çok yüksek derecede korunması gerekmektedir. Türkiye’deki Basın Kanunu, ifade özgürlüğünü uygun ve yeterli bir şekilde korumaktan çok uzaktır. Basın Kanununda, yayımlanması sorgulanır olan bazı materyallerin, kamu yararının mevcut olduğu durumlarda yayımlanmasına izin veren, haklı kamu yararı olan konularda haber yapan gazeteci ve yayımcıları koruyan ve şiddet içermeyen siyasi görüşlerin açıklanmasını mümkün kılacak şekilde değişiklikler yapılması gerekir.
  • 3984 sayılı Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanunun medya ve yayıncılara uygulanabilecek yaptırımlarla ilgili hükümlerinin yorumu endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. Demokratik bir toplumda farklı yaşam biçimlerinin korunması, 3984 sayılı Kanun’un bazı hükümlerinin varlığını gerekli kılmaktadır. Üstelik sanatın, toplumun bir kısmı için aşağılayıcı bir şey olarak görüldüğü bir yerde, yüksek dereceli bir korumayı hak etmektedir. Ne var ki, Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanun bu tür korumaları içermekten çok uzaktır. O nedenle ve acilen bu konuya uygun hükümlerin yasalaşması gerekmektedir.
  • Mayıs 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 Sayılı İnternet Kanunu’nun amacı aileleri, çocukları, gençleri, uyuşturucu, intihar, cinsel istismar, çocuk pornosu, kumar ve diğer kötü etkilere yol açan illegal yayınlardan korumaktır. Bu kanun Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)’na internet yayınlarını izleme, inceleme ve denetleme yetkisi vermektedir. Belirli bir yayını bir web sitesinden yayından kaldırmak için ilk karar, ceza yargılamasında en alta yer alan Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilir. İnternette yayımlanan bir materyalden dolayı haklarının ihlal edildiğini düşünen her şahıs bu materyalin yayından kaldırılması için Sulh Ceza Mahkemesine başvurabilir. Sulh Ceza Mahkemesi hakiminin bu yönde vereceği bir karar, web sitesi yayımcısı tarafından temyiz edilebilir. Demokratik bir toplumun, bir bütün olarak ifade özgürlüğünü düzenleyen AİHS’nin 10.maddesinden istifade edebilmesi için toplumun tüm kesimlerinin haklarına çok büyük saygı gösterme görevi vardır. Üstelik Sulh Ceza Mahkemesi ifade özgürlüğünün özüyle ilgili böylesi önemli bir konuda karar vermek için çok alt düzeydeki bir mahkemedir. Türkiye’de yetkili merciler tarafından internet sitesi yasaklanması olayının oldukça geniş bir şekilde uygulandığı görülmektedir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE) raporuna göre, 2007 Mayıs ve 2009 Aralık tarihleri arasında, yaklaşık olarak 3700 internet sitesi 5651 sayılı Yasa uyarınca bloke edilmiştir. Raporda, bu siteler arasında YouTube, Geocities, Daily Motion ve Google gibi ünlü internet sitelerinin de olduğu belirtilmektedir. Buna ilave olarak, Güneydoğu meselesi ile ilgili yayın yapan bazı internet siteleri de yasaklanmaktadır. Son olarak, yaklaşık 225 bin üyesi bulunan online gay topluluğunun iki sitesi bloke edilmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT/OSCE) Türk düzenlemelerinin bilgi alma ve verme özgürlüğünü olumsuz yönde etkilediğini sonucuna varmıştır. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın engellenen internet sitelerinin istatistiklerinin yayımlanmasını Mayıs 2009’da beri reddetmesi endişe verici bir durumdur. Türkiye’deki durum Avrupa İnsan Haklar Sözleşmesi ile ortaya konmuş olan standartları karşılamaktan çok uzaktır. Bloke edici ve filtre edici araçlar siyasi içerikli ifadeleri susturmak için kullanılmaktadır. Bloke etmede kullanılan kriterler net ve açık değildir. Söz konusu yaptırımlardan etkilenen internet sitelerinin sayısı konusunda bir şeffaflık da bulunmamaktadır. Türkiye’deki internet sansürünün sınırı demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olanın ötesindedir. 5651 sayılı Kanun ilga edilmelidir. Hükümet, konuşma özgürlüğünü ve yetişkin Türklerin her çeşit yasal internet içeriğine erişim haklarını ihlal etmeksizin, çocukları zararlı internet içeriğinden korumak için doğru kurgulanmış yeni bir hukuki düzenleme yapmalıdır. Böylesine her hangi bir hukuki düzenleme, ilgili davaların sadece yüksek mahkemelerde karara bağlanması gerektiğini öngörmeli ve kısıtlama yerine yayınlamayı üstün tutan, kamu yararı olan konuları yayımlayan veya haber yapan veya şiddet içermeyen görüşleri açıklayan gazetecileri, blogcuları veya diğer yayıncıları koruyan AİHS. 10. Madde haklarının bulunduğu hallerde, şüpheli veya tartışmalı materyalin yayınlanmasına izin veren, üstün bir kamu yararı hükmü içermelidir. İspat yükü, ceza standardında bu savunmayı aşmak için şikayetçi üzerinde olmalıdır. Savcıların bu kanun hükmü uyarınca bir şikayet almaları durumunda (konunun) ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının tartılması, mutlaka açık kanun hükümleri uyarınca yapılmalıdır. Hukuki karine yayıncılık lehine olmalıdır veya yorumlanmalıdır.

Yukarıdaki bölümlerde yer verdiğim 17-21 Ocak 2011 tarihli Avrupa Komisyonu Türkiye İstişari Raporu’nda eleştiri konusu yapılan ifade özgürlüğüyle ilgili yasal düzenlemelerin hemen hepsi yerli yerinde duruyor.

Bunlardan sadece 04 Mayıs 2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Kanunu’nda yer alan ve internet yayımlarının engellenmesiyle ilgili bir kısım maddeler değiştirildi. Yürürlüğe girmesi için Cumhurbaşkanı’nın onaylaması beklenen bu madde hükümlerinin içinde en önemli düzenleme,  özel hayatın gizliliğinin ihlali durumlarında internete erişimin Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından engellenmesi yönündeki düzenlemedir.

Özel hayatın gizliğinin ihlalini engellemek amacıyla yapılan ve bu yönüyle pozitif sayılabilecek bu düzenlemede, yargı organının değil de, idari bir organının yetkili ve görevli kılınması ifade özgürlüğü bağlamında önemli bir zafiyettir.

Yapılan bu düzenleme, düzenlemeden önceki yasaya yönelik olarak 17-21 Ocak 2011 tarihli Avrupa Komisyonu Türkiye İstişari Raporu’nda, ‘…Avrupa İnsan Haklar Sözleşmesi ile ortaya konmuş olan standartları karşılamaktan çok uzaktır, bloke ve filtre edici araçlar siyasi içerikli ifadeleri susturmak için kullanılmaktadır, Hükümet, konuşma özgürlüğünü ve yetişkin Türklerin her çeşit yasal internet içeriğine erişim haklarını ihlal etmeksizin, çocukları zararlı internet içeriğinden korumak için doğru kurgulanmış yeni bir hukuki düzenleme yapmalıdır. Kısıtlama yerine yayınlamayı üstün tutan, kamu yararı olan konuları yayımlayan veya haber yapan veya şiddet içermeyen görüşleri açıklayan gazetecileri, blogcuları veya diğer yayımcıları koruyan AİHS. 10. Madde haklarının bulunduğu hallerde, şüpheli veya tartışmalı materyalin yayınlanmasına izin veren, üstün bir kamu yararı hükmü içermelidir…’ şeklindeki eleştiriyi gidermemekte, aksine durumu eskisinden daha kötü hale getirmektedir.

Her ne kadar getirilen yeni düzenleme, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Mevlüt Çavuşoğlu tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlara uygun bulunmakta ve bu konuda Avrupa’da tek bir yapı, tek bir standart yoktur şeklinde savunulmakta ise de, bu Türkiye gerçeğini göz ardı etmemize yetmemektedir. Zira dünyanın diğer demokratik hukuk devletlerinde, idarenin genel yapısı içinde bir yere eklemlenmiş olan idari kuruluşlar bağımsız ve özerktir. Türkiye’de ise durum öyle değildir.  Öyle olmadığı, Merkez Bankası başta olmak üzere RTÜK, Rekabet Kurumu, Kamu İhale Kurulu, Enerji Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu gibi bağımsız idari otoritelerin/regülasyon kuruluşlarının tasarruflarından ve işleyişinden bellidir.

On yılı aşan iktidarı boyunca AK Parti’nin, insanların özel hayatının gizliğinin korunması hususunda hemen hiçbir önlem almadığı, ‘adli veya istihbari/önleyici dinleme’ adı altında pek çok kişinin dinlendiği göz önüne alındığında insanın aklına ‘daha önceleri nerelerdeydiniz’ diye sormak geliyor. Evet! Daha önceleri nerelerdeydiniz? Ya da İngilizlerin özlü sözüyle ‘good morning after supper’, yani ‘öğle yemeğinden sonra günaydın!’  

 Av.V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA  –

“… anladığımız ve hoşlandığımız insan ürünü her şey, kökeni kime ve nereye ait olursa olsun bizimdir. Başka ülkelerin ozanlarını ve sanatçılarını kendim kadar bildiğimde insanlığımla gurur duyarım. Bırakın insanlığın bütün ihtişamını kendime ait görmenin o saf mutluğunu hissedeyim’

 (Rabindranath Tagore, ‘Letters to a Friend / Bir Arkadaşa Mektuplar’)

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ile üniversite yöneticileri hakkında ihalede yolsuzluk yaptıkları iddiası ile açılan ceza davasında, haleyi alan yüklenici İspanyol firmasının sanık olarak yargılanan Türkiye temsilcisinin avukatlığını üstlenmiştim. Dava Van’da Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyordu. Rahmetli Teoman Evren’in müvekkili olan Rektör Yücel Aşkın’ın bir süre tutuklu kaldığı dava aşamasında, tutuklu olan üniversite Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpacı hapishanede intihar etmiş, onun intiharı üzerine 14 Kasım 2005 tarihinde Ankara Barosu Başkanı olarak yaptığım basın açıklamasında şunları söylemiştim: ‘Sartre diyor ki, “İnsanın kişiliği, kendisine yapılan haksızlığa karşı takındığı tavırda gizlidir.” İnsanın, insanlık onuru söz konusu olduğunda, bu tavır, insanın kendi yaşamına bizzat kendisinin son ver­mesi de olabilir. Müteveffa Enver Arpacı’ya Tanrı’dan rahmet diliyorum. Keşke seçimi böyle olmasa idi, keşke mücadele etmeyi tercih etse idi. Ama bu geçti. Şimdi yaşayanların, bu intihardan bir sonuç çıkarmaları gerekir. Umarım çıkarırlar.’

Gerek açıldığı tarihte, gerekse derdest olduğu süreçte kamuoyunun çok fazla ilgilendiği bu davanın soruşturmasını yürüten ve hazırladığı iddianame ile kamu davası açan Ferhat Sarıkaya isimli savcıydı. Aynı savcı, o tarihlerde kamuoyunda çok tartışılan Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın da isminin karıştığı Şemdinli olayları sonrasında açılan davanın iddianamesini de hazırlamıştı. Bana göre Yücel Aşkın ve arkadaşları aleyhinde açılan dava, daha sonra açılan ve kamuoyunda Ergenekon, Balyoz adıyla bilinen davaların provasıydı. Yücel Aşkın ve arkadaşları aleyhinde açılan ceza davası, iddiaya konu ihale yolsuzluğunu yargılamaktan daha çok üniversitedeki iktidar mücadelesinin ve siyasi hesaplaşmanın aracıydı. Bu amaca hizmet etmek için hazırlanan iddianame bütünüyle hayal ürünüydü. Ayakları yere basmayan bu iddianamenin dayandığı kanıtlar da son derece yetersizdi. Nitekim üç yıla yakın süren yargılama sanıkların lehine sonuçlandı.

Gerek bu davadaki iddianame, gerekse Şemdinli olayları üzerine açılan davadaki iddianame sonrasında, o zamanki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, anılan davaların iddianamelerini düzenleyen savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten ihracına karar verdi. Bu son derece ağır bir karardı. Ferhat Sarıkaya’nın düzenlediği iddianame, bu iddianameye dayanarak açtığı kamu davaları siyasi olduğu kadar, bu karar da siyasiydi. Siyasi olmasının yanı sıra anılan karar, askerin yargıya müdahalesi sonrasında verilmiş bir karardı. Bu yönüyle de ortada yargı bağımsızlığına aykırı bir durum vardı. Enver Arpacı’nın intiharı üzerine harekete geçen vicdanım, bu karar üzerine de harekete geçti. Son derece ağır olan, hukukun siyasallaştırılmasının tipik ve somut bir örneği olan bu karar üzerine, Ankara Barosu Başkanı olarak 24 Nisan 2006 tarihinde aşağıdaki açıklamayı yaptım;     

‘Savcı Ferhat Sarıkaya tarafından, gerek Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü ile diğer yöneticileri hakkında, gerekse Şemdinli’deki olaylar sonrasında düzenlenen iddianamelerin, yargı bağımsızlığı ile tarafsızlığını çok açık biçimde çiğneyen, içeriği ve dayandığı kanıtlar itibarı ile suç ve suçluların belir­lenmesine ve cezalandırılmasına değil de, siyasi bir amaca hizmet eden, bu bağlamda yargıyı/hukuku siyasallaştıran iddianameler olduğu çok açıktır.

Ne var ki, anılan iddianameler, gerek sade vatandaşların, gerekse Türkiye’nin düşünen, yazan ve konuşan önde gelen insanlarının aleyhlerinde düzenlenmiş olan, yargı bağımsızlığı ile tarafsızlığına aykırı, insanların lekelenmeme hakkına açıkça saldırı niteliği taşıyan ilk iddianameler değildir.

Bu nitelikteki iddianameleri düzenleyen ve insanların mahkemeler önünde yıllarca acı çekmes­ine neden olan savcılar hakkında, bugüne kadar hiçbir işlem yapmamış olan Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun, askerin talebi üzerine savcı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten ihraç etmiş olması, yargı bağımsızlığı ile hukukun üstünlüğü adına son derece endişe verici bir talihsizlik olmasının yanı sıra, Şemdinli’deki olayların üstünün kapatılmak istendiğinin de çok somut bir göstergesidir.

Yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü bağlamında endişe verici bu gelişme ile birlikte gündeme gelen ve aynı ölçüde endişe verici olan bir diğer husus ise, 12 Eylül ruhunun ve hukukun günümüze uyarlanmasından ibaret bulunan terörle mücadele yasa taslağı ve din ile ilgili olanlar dışında kalan özgürlükler konusunda duyarlılığı olmadığı anlaşılan sivil iktidarın, bütün bu gelişmeler karşısındaki teslimiyetçi tavrıdır.

Sivil toplumla devlet arasında bağ kurmanın yegâne yolu olan siyasal dizge, ancak sivil topluma yöneldiği oranda demokratik olur. Devlete, bürokrasiye ve hatta askere doğru yönelen siyasal yapı ise demokratik değil, baskıcıdır.

Ankara Barosu olarak, günümüz Türkiye’sindeki gidişin, sivil topluma ve demokrasiye doğru değil, baskıya doğru olduğuna vurgu yapar, kamuoyunun bu konuda dikkatini çekmek isteriz.’

Bu açıklamanın ardından olanlar oldu. Referansları hak değil, hukuk değil, adalet değil, ilke değil, vicdan değil, siyaset olan, siyasi tarafgirlik içinde hareket eden bir grup sözde solcu avukat baroyu bastı. Vay sen nasıl Ferhat Sarıkaya’ya arka çıkarsın diye bir dolu gürültü çıkardı. Sonra ne mi oldu? Hoşlandığı şeyleri yapanlar ve söyleyenler, hoşlanmadıkları şeyleri duydular ve gittiler.  

Ferhat Sarıkaya ile ilgili olarak yaptığım açıklama sonrasında o tarihlerde İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu Ankara’ya gelmişti. Birlik Başkanı rahmetli Özdemir Özok, Kazım Bey’i yemeğe almış, beni de davet etmişti. O akşam yemekte hem Kazım Bey, hem de Özdemir Bey, Ferhat Sarıkaya ile ilgili açıklamamı eleştirdiler, verdiğim desteği yadırgadıklarını ifade ettiler. Ben de kendilerine ‘Ferhat Sarıkaya’nın siyasi düşünce ve tercihlerinin beni ilgilendirmediğini, Ferhat Sarıkaya ile ilgili olarak verilen meslekten ihraç kararının son derece ağır bir karar olduğunu, karar ile eylem arasında bir denklik olmadığını, bu kararın yargı bağımsızlığı ilkesi yönünden son derece yanlış olduğunu, askerlerin olaya müdahil olmalarının doğru olmadığını, ihraç kararının siyasi ve yargının siyasallaşmasının tipik bir örneği olduğunu, bu yolun açılması durumunda gelecekte başka siyasi düşüncedeki iktidarlar için bunun kötü bir örnek oluşturacağını’  söyledim.

Üzülerek ifade etmem gerekir ki, daha sonra yaşananlar, özellikle Deniz Feneri davasıyla ilgili soruşturmayı yürüten savcılar hakkında yapılanlar ile 17 Aralık 2013’den sonra yaşananlar maalesef benim bu söylediklerimi doğruladı. Bu bağlamda Ferhat Sarıkaya ile ilgili olarak yapılan bu işlemle, Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcılar ile 17 Aralık 2013’den sonraki süreçte bazı savcılarla ilgili olarak yapılan işlemler, bu işlemleri yapanlar arasında çok da fazla bir fark olmadığını gösterdi. O gün Ferhat Sarıkaya’ya yapılanlar sonrasında susanların, daha sonra kimi savcılar hakkında yapılanlar sonrasında söylediklerini dinleyince gülsem mi, ağlasam mı diye düşünmeden edemedim.   

Van dedik, Şemdinli dedik, Enver Arpacı dedik, Yücel Aşkın dedik, Ferhat Sarıkaya dedik. Bunlar üzerine bazı şeyler söyledik. Ama bu söylenenler yetmez, başka şeyler de söylemek gerekir. Basının ve hatta bir milletvekilinin Yücel Aşkın’ın Ermeni kökenli olduğunu söyleyip yazdığı, Enver Arpacı’nın yapılanları onuruna yediremediği için intihar ettiği, Şemdinli’de, Uludere’de, Sivas’ta, Malatya’da, başkaca yerlerde insanların öldüğü, Hrant Dink’in katledildiği günlere, yani şimdi unutulan o günlere geri dönelim ve vicdanımız emrettiği için o gün de söylediğimiz şeyleri bugün yeniden söyleyelim.   

Ülkemizde olsun, dünyanın diğer ülkelerinde olsun, geçmişte yaşananların güncel bir çeşitlemesi olan, İstanbul’da 6-7 Eylül’de, 1 Mayıs’ta, Sivas’ta, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Van’da, Şemdinli’de, Uludere’de, Malatya’da yaşananlar, bu olaylar üzerine düşünen ve duyarlı olan insanlar üzerinde kuşkusuz aynı ortak kaygıları ve duyguları çağrıştırmıştır, hala da çağrıştırıyor.

Örneğin bu olayların görünürdeki figüranları ile onların arkasındaki aktörleri düşündüğümüzde: ‘Seçmek durumunda bırakılıyorlar’, ‘zorlanıyorlar’ dedim. Kim tarafından mı? ‘Sadece her çeşidin­den fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafımdan da, aramızdaki herkes tarafın­dan. Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, o yobaz kolaycı yaklaşım yüzünden. İçimden katiller böyle imal ediliyor diye haykırmak geliyor’ diyen Amin Maalouf geliyor aklımıza.

Elias Canetti ben de varım diyor. Açıp okuyoruz Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ını. Ve orada, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Van’da, Şemdinli’de, Uludere’de, Malatya’da, Sivas’da, 6-7 Eylül’de İstanbul’da, Kanlı Pazar olarak tarihe geçen 1 Mayıs 1977’de Taksim’de yaşananlarının değişik türden bir analizinin yapıldığını, orada yaşananların arka planının ne olduğunun yazıldığını, figüranların ve onların arkasındakilerin motivasyonlarının psikolojik boyutuyla incelendiğini görüyoruz. Neler mi bunlar? Kitle ve iktidar! Birbirini hiç durmadan, hiç soluk almadan üreten, sonra yeniden üreten ve çoğaltan, birbirinin hem nedeni ve hem de sonucu olan iki canavar. İnsan doğasının, kitle ve iktidarla olan ilişkisinin zaman, mekân, ırk ve din farkı olmaksızın nasıl benzeştiğinin tarih üstü boyutlarıyla ele alındığı eserde: ‘insanlar arasında emir ve itaat ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlığa dönüştüğü, en az sorgulanan, ama en tehlikeli şey olan emir vermenin, emredilende özgür ve bağımsız bir kişilik oluşmasını önleyen bir sızı bıraktığı, bu sızının emir alanları nasıl katılaştırdığı ve itaate dönüştüğü, bu itaatin giderek nasıl içselleştirildiği, kitlenin yıkıcı, iktidarın öldürücü olduğu, insanın -iktidar- isteği ile Tanrının kıyamet ve dehşet tehdidini çaldığı, deşarj olmadan kitlenin gerçek anlamı ile mevcut olmadığı, insanın başkaları ile arasına koyduğu mesafelerle taşlaşıp çoraklaştığı, insanların mesafe yüklerinden kurtulabilmek için kitle olarak deşarja gereksinim duydukları, deşarj olmak için evleri, evlerin pencerelerini, camlarını kırdıkları, arabaları yaktıkları, kitlenin iç dünyasının en çarpıcı özelliğinin zulme uğramış olma duygusu olduğu, bu duygunun bir kez ve sonsuza dek düşman ilan et­tiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirlilik olduğu’ o kadar çarpıcı biçimde anlatılıyor ki. Okuyup bitirdiğinizde, beni anlatıyor, bizi anlatıyor, Van’ı, Şemdinli’yi, Uludere’yi, Malatya’yı, Sivas’ı, 6-7 Eylül’ü, 1 Mayıs’ı anlatıyor diyorsunuz.

Verili dünyanın reddi ve her türlü tahakkümün eleştirisi üzerinde temellenen tini tanımlayan edimin, ‘benliğin ötesine geçip ötekinin/başkasının tüm farklılığı içinde tanınması’ olduğunu ifade ediyor ‘Tarih ve Tin’ isimli incelemesinde Joel Kovel. Ve sonra ‘Gerçekten, başkasının/ötekinin varlığını, kişiliğini ve haklarını tanımamaya başladığınızda, özgürlüğünüzü, sadece özgürlüğünüzü değil, insanlığınızı da eksiltir ve hiç farkına varmadan bir tahakkümden bir başka tahakkümün kucağına itilirsiniz. Bütün bunların bedelini ise, bugün hemen hepimizin yaşadığı gibi: sevgiden, aşktan, içtenlikten, güvenden, güvenlikten, adaletten, sanattan, neşeden, oyun ve kahkahadan yoksun iğreti hayatlar yaşayarak ödersiniz’ diye ekliyor.

Ecole Polytechnique’de, İnsan ve Toplum Bilimleri üzerine dersler veren, esas uzmanlığı modern edebiyat üzerine olan Fransız akademisyen Alain Finkielkraut, kendi ifadesi ile hemen her toplumda ve dilde, alma ve verme edimini, iyiliği, açgözlülüğü, yardımseverliği, ihtirası belirtmek üzere mevcut olan ‘sevgi’ kavramından, bu kavramın içinde barındırdığı ‘ben’ kaygısının yücelttiği ‘başka/öteki’ kaygısından yola çıkarak kaleme aldığı ‘Sevginin Bilgeliği’ isimli özgün eserinde, ‘devrimci göreve’ ya da ‘tarihin anlamına’ çağrı yapan ‘büyük teorilerin’, ‘insanı, ya sistemin kurbanı ya da destekçi­si olarak konumlandırdığını: kimsenin sorumlu olmadığı yerde, başkalarına karşı sorumsuzluğun başladığını’ söylüyor.

Yüz görülmez, yüze bakılmaz’ diyen Finkielkraut, başkasının söylediklerinin önceden bilinen bir bağlam içine oturtulup, yargılanmasını, insanın, yakınıyla veya hiç de yakını olmayan, ama kendisine göre başkasıyla/ötekiyle olan karşılaşmasını, yüzün insana söylediklerini, bir yandan Fransız Devrimi, Naziler, Milliyetçilik, Kızıl Tugaylar gibi yaşanmış olaylardan örnekler vererek, diğer yandan edebi­yatın ve günlük hayatın metaforlarıyla anlatıyor.

İnsan haklarını ‘Ötekinin/Başkasının Hakları’ temelinde savunan Finkielkraut’un, öteki/başkası ile ilişkinin filozofu olarak dayandığı referans Emmanuel Levinas’tır. Bizim ülkemizde çok fazla tanınmayan, eserleri daha yeni yeni Türkçeye kazandırılan Levinas, Fransız felsefesinin önemli düşünürlerinden birisidir. ‘Başkasıyla/ötekiyle olan ilişkide, elbette onu anlamayı istemek vardır; fakat bu ilişki anlamayı aşar. Başkası/öteki öncelikle muhatabım, seslendiğimdir; konuşmaksızın ona yaklaşmam olanaksızdır’ diyen Levinas, insanı tekil ve sorumlu bir varlık olarak ele almanın yollarını araştırır. Levinas, ‘insanı, bir sınıfa, bir gruba, bir çevreye, bir topluma, bir cemaate ait gören, birey yok­tur, sorumluluk tarihsel ve ekonomik koşullara aittir’ diyerek, insanı sorumsuzlaştıran ve böylece katliamları, soykırımı, şiddeti, terörü meşru kılan tüm totaliter anlayışlara karşı çıkar. Levinas’a göre, insan bağımsız, özerk, sorumlu bir bireydir. Bireyin, edimlerini sahiplenebilmesi ve sadece kendi adına konuşabilmesi için, gereksinme duyduğu şey din değil, kutsallığın yok edilmesidir. O’na göre, özgürlük insan için yeterli değildir. Esasen, hiç kimse yalnız değildir. İnsanın ilk ve en temel deneyimi ötekiyle/başkasıyla, başkasının/ötekinin yüzüyle karşı karşıya gelmesidir. Zira yüz karşısın­dakini sorumluluğa davet eder.

Onun için Levinas ‘Başkası, öldürmek isteyebileceğim tek varlıktır. Çünkü onu şiddet kullanarak iktidarım altına aldığım zaman, ancak kısmen yadsımış olurum. Yüzde somutlaşan sonsuzluk, ik­tidarıma direnmeye başlar ve beni, yüzü bütünsel bir biçimde yadsımaya kışkırtır. Yüzün üstünde iktidar kurma girişiminin doruğu olan öldürme eylemi, başkası öldüğünde yüz katilinin ellerinden kayıp gittiği, tahakküm edilecek olan ebediyen kaybolduğu içindir ki, paradoksal bir biçimde kendi iktidarsızlığına ulaşır’ diye yazar ve devam eder ‘Yüzü öldürmek imkânsızdır. Onun, beni, iktidarımı rahatsız etmesinin nedeni, şeylere yönelimsel olarak benim anlam vermemdir. Onlar, benimle ilişkili oldukları sürece anlamlıdırlar. Ama yüz, yüz benden bağımsız olarak anlam ifade eder.

Başkasıyla/ötekiyle karşılaşmayı, yüzü, hakiki yüzü, sevilen yüzü, yok edilen yüzü inceleyen ve ‘öteki/başkası kimdir’ sorusuna yanıt arayan Alain Finkielkraut: Hegel, Husserl ve Heidegger’in keşfedilmesiyle birlikte, günümüz felsefesinin, artık ‘Ben kimim’ sorusuna Descartes’in ‘düşünen bir varlığım’ yanıtını vermekle yetinmediğine vurgu yapar ve insan gerçekliğini, akıl ya da algılama ye­teneği ile değil, başkasıyla/ötekiyle karşılaşma ve varoluşla ilişkilendirir.

Peki! Varoluş nedir? Başkası/öteki kimdir? Başkası/öteki ile karşılaşma ne demektir? Alain Finkielkraut’un gönderme yaptığı başkası/öteki ile ilişkinin filozofu olan Emmanuel Levinas, varoluş nedir sorusunu, İvan Gonçarov’un sevimli tembeli Oblomov’u örnek vererek yanıtlar. Dramı tembel­lik olan, sahibi olduğu toprakların geliri ile yaşamını sürdüren Oblomov, tembelliğini, her şeye karşı duyduğu kocaman bir isteksizliğe kadar vardırır. Tembelliği hareketsizliğe, hareketsizliği uyuşukluğa dönüştüren, uyuşukluğundan mektuplarını daha açmayan, arazisinin yönetimini başkalarına devre­den, hayatından, hayata dair olan her şeyi kovalayan ve böylece uyuşukluğa dönüştürdüğü tembellik keyfini bozabilecek her şeyle bağını koparan Oblomov, bir tek şeyi, bir tek yükü, bir tek ağırlığı yok edemez. Varoluşunu. Bu da kaçınılmazdır. Zira her şeyi durdurabiliriz, her şeyden vazgeçebiliriz, her şeyden kurtulabiliriz, her şeyden kaçabiliriz, her şeyi yok edebiliriz. Ama varolmaktan, varoluştan asla kaçamayız, asla kurtulamayız. Onu yok edemeyiz.

Varoluşu, Oblomov’un dramını anlatarak açıklayan Levinas, sözcüğün tam anlamıyla şunu demek ister: Yaşamdan, yaşamın gerçeklerinden kurtulmak, kaçmak için, bunları hepten unutmak için, ne yaparsanız yapın, varoluştan, kendi varoluşunuzdan kurtulamazsınız. Zira varoluş, her zaman, her yerde ve her koşulda, feshedilmesi mümkün olmayan bir sözleşmenin tüm şartlarını ve ağırlığını, yani kendisini size dayatır.

İnsanın varlığın içine kıstırıldığını, ‘Varolmak, bir lütuf değildir, bir ağırlıktır’ diyerek açıklayan Levinas, uyuşukluğu, toplumsal bir simge ya da nevroz belirtisi olmaktan ziyade, ontolojik bir tecrübe olan Oblomov örneğini boşuna vermez. O’na ve O’nu konuşturan Finkielkraut’a göre Oblomov, şu temel trajedinin tanığıdır: Bezginlik ya da tembellikle insan, varoluşu ile yüzleşir, varoluşu karşısında istemeden de olsa geriler, kimi zaman da ilerler, ‘doktor’ der, ‘ilaç’ talep eder. Ama ne derse desin, ne talep ederse etsin, varoluşundan kaçamaz, kendi varlığından kurtulamaz.

Romantizm ve lirizmden çok, akılcılığa yakın olan Jean-Paul Sartre, ‘varoluş, özden önce gelir’ ilkesine dayandırdığı varoluşçu felsefenin ilkelerini açıkladığı ‘Varlık ve Hiçlik’ isimli kitabında: ‘Başkası/Öteki benim için, kâh varlığımı benden çalan, kâh bana ait bir varlık olduğunu ortaya çı­karandır’ diye yazar. Ona ve Levinas’a göre, başkası/öteki ile karşılaşma, karşılaşılan her iki kişiye de yalnız ol­mama durumunu hatırlatır. Başkası/öteki bakış değil, yüzdür. Başkası/öteki, beğeni veya hayranlığın hizmetine sunulmuş plastik bir figür, taştan veya bronzdan yapılmış bir heykel, ruhsal hareketler­in sabırla deşifre edilmek üzere yazıldığı ve sergilendiği bir metin değil, yüzdür.

Onun için Levinas, ‘Başkasının/ötekinin, bendeki başka/öteki düşüncesini aşarak kendini tanıtma biçimine, biz aslında yüz diyoruz. Bu tarz, bakışım altındaki tema veya bir imgeyi oluşturan nitelikler topluluğu gibi art arda sıralanmaktan ibaret değildir. Başkasının/ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar’ der ve şunu ekler ‘Yüz, çağrısına sağır kalamayacağım ve de onu unutamayacağım, yani onun zavallılığının sorumlusu ol­maktan kaçamayacağım bir şekilde beni etkisi altına alır.

Peki! Yüz nedir? Hakiki yüz nedir? Her ikisini de anlamamıza ve ayırt etmemize yardımcı olmak için Alain Finkielkraut yaşanmış iki örnek verir: Birincisi, Dreyfus’a sahip çıkan, onun uğradığı haksı­zlık karşısında susmayarak ünlü eseri ‘İtham Ediyorum’u yayımlayan Emile Zola’nın, anti-Dreyfuscu teorisyen Barres tarafından itham edilmesi: ikincisi, 1983 yılının başında, Kızıl Tugayların Roma sek­siyonu tarafından kaçırılan, devrim mahkemesinde yargılanıp ölüm cezasına mahkûm edilen ve 27 Ocak 1983 günü öldürülen 67 yaşındaki kadın gardiyan Germane Stefanini’nin her dakikası banta kayıt edilmiş sorgulaması.

Ünlü Fransız yazar Emile Zola, 13 Ocak 1898’de, Dreyfus’un uğradığı haksızlığa isyan adına ‘İtham Ediyorum’ başlığı ile Fransız Cumhurbaşkanı Felix Faure’a açık bir mektup yazar. Mektup L’Aurore gazetesinde yayımlanır. Savaş Bakanı General Billot tarafından Zola aleyhinde Seine Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakaret iddiası ile dava açılır. Yapılan yargılama sonunda, Zola bir yıl hapse ve 3000 Frank para cezasına mahkûm edilir. Zola aleyhindeki davanın savcısı ve aynı zamanda Dreyfus karşıtı cephenin en önde gelen teorisyeni olan ve temelde Dreyfus’un ‘etnik burnundan’ rahatsızlık duyan Barres şunları söyler: ‘Bu Zola denilen adam kimdir? Kökenine bakıyorum: Bu adam Fransız değil. ‘Rougon-Macquart’ların yazarının samimiyetinden şüphe edilmez. Ama bu samimiyet hak­kında söyleyeceklerim var. Sizinle benim aramda bir sınır söz konusu. Hangi sınır mı? Alpler.’ Zola savunmasında savcı Barres’e yüklenir ve sorar: ‘İnsandan mı söz ediyorsunuz Barres? İnsan mı dedi­niz? Hangi insan? Nerede oturur? Hangi zamanda yaşar? Savcı Barres’in, Zola’ya ve Dreyfus’a yönelik motivasyonu ırkçılık olan saldırısıyla, üstüne hiç vazife olmadığı halde Prof. Dr. Yücel Aşkın’a yönelik olarak bir milletvekilimizin yaptığı, bir kısım medyanın yazıp çizdiği referansı ırkçılık olan saldırı arasında herhangi bir anlayış farkı var mıdır?

Savcı Barres, Dreyfus’un masumiyetini gösteren kanıtlara, kurmay takımının dava sırasında ve sonrasında işlediği yolsuzluklara karşı sessiz ve kayıtsız kalır. Tıpkı, Van’daki savcının, Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın, Enver Arpalı’nın masumiyetini gösteren kanıtlara sessiz ve kayıtsız kaldığı gibi. Savcı Barres, Dreyfus’un ve Zola’nın ‘yüzüne’ bakmış mıdır? Aynada kendi ‘yüzüne’ bakmış mıdır? Bu yüzlerin, hangisi ‘yüz’, hangisi ‘hakiki yüz’ dür? Acaba Van’daki savcı, Eriver Arpalı’nın ‘yüzünü’ anımsıyor mu? Ya Malatya’da dayak yiyen çocukların ‘yüzü’, Hakkâri’de, Şemdinli’de, Sivas’ta, Uludere’de, 1 Mayıs’ta ölenlerin ‘yüzü’! Bunların fail­leri, acaba oralarda kurban ettiklerinin ‘yüzlerini’ anımsayabiliyorlar mı?

Geçelim ve başka yüzleri tanımak için Alain Finkielkraut’u okumaya devam edelim. 1983 yılının başında, Moro olayı sırasında devlete meydan okuyan Kızıl Tugay üyeleri, Rebbibia Hapishanesi’nde mahkûm olan yoldaşlarının intikamını almak için anılan hapishanede gardiyan olarak çalışan sakat ve yaşlı bir kadını, Germana Stefanini’yi kaçırırlar. ‘Proleter komünist tutuklu­ların hayatları üzerinde baskı uygulamış olma’ suçlamasıyla ve devrim adına yargılarlar, ölüme mahkûm edip, ölüm cezasını infaz ederler. Germana Stefanini’nin, Kızıl Tugayların devrim mahkemesinde yapılan sözde yargılamasının her dakikası banda kaydedilmiştir. İşte bu kayıttan bir bölüm:

Rebbibia’ya gardiyan olarak nasıl girdin?

Nasıl yaşayacağımı bilemez haldeydim. Babam yeni ölmüştü.

Bir sınavdan geçtin mi?

Hayır, sakatlar kontenjanından girdim.

Ne iş yapıyordun?

Tutuklulara gelen paketleri dağıtıyordum.

Kes zırlamayı! Gerçi bize vız gelir… Tekrar ediyorum, kes şu zırlamayı, bizde asla bir acıma duygusu uyandırmıyorsun.

Dava görünümü altındaki bu sağırlar diyalogu, aslında teröristler ile kurbanların karşı karşıya gelmesidir. Gardiyan şaşkın bir halde zavallılığına isyan ederken, teröristler, başkaldırdıkları toplum­da Stefanini’nin işgal ettiği yerden başka bir şeyi görmezler. Onların gözünde gardiyan işkencecidir. Bu yorumlayıcı indirgemecilik bağlamında, her şahıs, yerine getirdiği görevin içinde eritilmiş ve sanki kendi sınıfına hapsedilmiş, her yüz temsil ettiği düşüncenin, görevin, ilkenin adına yok edilmiştir. Zira Kızıl Tugay üyelerini büyük devrimci geleneğe bağlayan şey, kişileri toplumsal kimliklerinin içine kapatma olgusudur. Tıpkı bugün benzeri diğer terör örgütlerinin yaptığı gibi.

Onların yaşadığı dünyada sözlerin önemi yoktur. Onların yaşadığı dünyada insan konuşmaz, yansıtır. Onların yaşadığı dünyada insan sadece bir aidiyetin dilsiz simgesidir. Bu bağlamda Germa­na, burjuvazinin, sermayenin sesidir. Toplumsal varlığını, yani suçluluğunu sürekli olarak bildirmeye baştan mahkûm edilmiş bir sanığa yargıç konumundaki tugay üyeleri sürekli ‘kendinizi savunmak için ne söyleyeceksiniz’ diye sorarlar. Hukukun dilini, dilin yok olduğu bir bağlama taşırlar. Yüz yüze gelinen bir oyun sahnelerler ve aynı anda onu bütün gerçeklerden arındırırlar. İşte totalitarizmin özü budur. Davanın kendisinden ziyade, mahkeme karşısına zorla çıkarılan insanları yokluğunda mahkûm etme olgusu. Kurumsal veya yasadışı terörü tanımlayan şey, dava, adaletin yerine getirilmesi ve hatta baskı da değildir. Tam tersine hukukun ve baskıcı adaletin, son halini almış yokluğudur. Totalitarizmin irade dışı mizahı, adaleti ortadan kaldırmak için mahkeme dekorunu ve törenini seçmiş olmasından ileri gelir. Kafka’nın romanında tam olarak da bu anlatılır. Davayı, bireylerin küresel denetiminin sembolü ve zaferi olarak addetmek için, şakayı anlamamış olmak gerekir. Böylece, baskıcı adalet ve adaletsiz baskı, yani görkemli yanılgı, totalitarizm ve karşıtı, ortak bir utanç içinde birbirine karıştırılır. Zira mahkeme ve dava, onlara, onların işledikleri suçun tekilliğine ve varlıklarına yönelik değil, bağlı oldukları düşünceye yöneliktir.

Yakınını yok etmek, onu yüzünden dolayı cezalandırmak için onu katlederek ortadan kaldırmak ve tam öldürüldüğü anda yüzünden kaçmak için onu katliamdan bile silmek. Auschwitz’te, Chlemno’da, Treblinka’da, Belzec’te, Sobibor’da, Maidanek’te, soykırım düzeyinde olmasa da, Vietnam’da, Hiroşima’da, 11 Eylül’de, Londra metrosu’nda, İstanbul’da İngiliz Konsolosluğu’nda, Akmerkez’de, Hakkâri’de, Şem­dinli’de, Uludere’de, Sivas’ta Madımak Oteli’nde, 6-7 Eylül’de, 1 Mayıs’ta İstanbul’da, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Irak’ta, Suriye’de yapılan budur.

Çoğunluğu belki iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir evlat olan katliam görevlileri, hangi mucizeyle, cinayetlerini, soykırımı yaşamlarının sıradan bir parçası haline getirebildiler ve insani yakınlık duy­gusunun dışına çıkarak onlarca, yüzlerce, milyonlarca insanın katline katlanabildiler diye soruyor Alain Finkielkraut. Yanıtı Yahudi katliamı sırasında Sobibor’da ve Treblinka’da komutanlık yapan Franz Stangl, gazeteci Gitta Sereny’ye veriyor: ‘Anlıyor musunuz, onları nadiren birer insan olarak gördüm. Her zaman için devasa bir kitleydiler. Kimi zaman duvarın üstünde ayakta duruyorlardı ve onları avluda seyrediyordum. Nasıl anlatmalı bilmem ki, çıplaktılar… Kamçılarla yönetilerek koşturu­lan devasa bir yığındılar.

Gitta Sereny, bu yanıtı bizim anlamamıza yardımcı olmak için şöyle okuyor: ‘İnsanlar soyunma barakalarındayken, yani çıplakken Franz Stagl veya aynı konumdaki başkası için artık insan değildirl­er.’ İnsanların çıplak olarak istiflenmesiyle, gruplaştırılmasıyla, her birinin diğerinin yerine geçe­bildiği, homojen ve benzer bir yığın oluşur. Böyle yapılmak suretiyle, yüzünün insana atfettiği gizemli ayrıcalık elinden alınır. Bedenler bir yerde çıplak olarak toplandığında sınırlar ortadan kaldırılır, birey kitle içinde boğulur, yüz artık vücudun geri kalanından ayrı değildir. Yüz, yüz olmaktan çıkmıştır. Nazilerin öldürmeye hazırlandıkları insanları giysilerinden arındırmalarının nedeni işte budur. Onları görünmez hale getirmek. Yani yüzü yok etmek.

Yakınımın yüzü beni yoksunluğa cezbe der. Bana bakar, her şeyiyle bana bakar, hiçbir şeyine kayıtsız kalamam’ diyor Levinas. Peki! Her birinin kurbanı ayrı olan Barres, Franz Stagl, Kızıl Tugay­lar, bunların bizim ülkemizdeki benzerleri, onlar kurbanlarının ‘yüzlerine’ bakarlarken ne düşündül­er? Van’daki savcı, tıpkı savcı Barres gibi ‘kendinden başka kural tanımaksızın gelişen gücü adalet olarak adlandırarak bakar yüze.’ Şemdinli’de, Uludere’de bombayı patlatanlar, Sivas’ta insanları yakanlar, Diyarbakır Cezaevinde insanlara işkence edenler aynen ‘Franz Stagl ve onun ar­kasındakiler gibi, kendi varlığının gelişmesinin önündeki engelleri yok ederken’, günümüzdeki terör örgütlerinin militanları, tıpkı Germana’nın yargıçları Kızıl Tugaylar gibi, ‘varlıklarını, proletaryanın, yoksulların, ezilenlerin bedelini talep edenlerin hizmetine sunarlar.’ Birinciler, dirimsel güçlerinin gelişmesini en ufak bir utanç duygusunun bile durdurmasına veya engellemesine izin vermeden ‘biz’ derler ve kendilerinde, başkası adına var olma zayıflığını yok etmeleri adına, ‘başkasını/ötekini’ yok ederler. İkinciler ise, tam tersine, zayıflar ve yaşamda kaybetmiş olanlar için kendilerini kurban eder­ler. Başkasını/ötekini öldürmezler, başkası için öldürürler ve ölürler. Onların gözünde, Germana’nın ölüme mahkûm edilmesini meşrulaştıran şey ezilenlerin çektiği acıdır. Ahlakın boyunduruğunu sars­mak için ya da Barres gibi ‘Eğer yasa benim ırkımın yasası değilse isyan ederim’ diyerek değil, ahlaki zorunluluktan ötürü katlederler.

Bütün bu insanlık durumlarına, dramlarına, trajedilerine karşı, ne demek gerekir? Söylenmesi gerekeni İncil’de Korintoslululara yazılan 1. Mektup: 27-28 söylüyor: ‘Tanrı bilgeleri şaşırtmak için dünyanın aptalca şeylerini seçmiştir ve Tanrı güçlü olanları şaşırtmak için dünyanın zayıf şeylerini seçmiştir ve dünyanın aşağılık şeyleri ve hor görülmüş şeyleri Tanrı tarafından seçilmişlerdir ve olmayan şeyler, olan şeylere yokluğu getirmek için seçilmişlerdir.

Uzun uzun anlattım. Levinas’tan, Finkielkraut’tan, Sartre’dan, Canetti’den ödünç alarak anlattım.

Bilmem anlatabildim mi?

Av.V.Ahsen Coşar

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ’NÜN YENİ SINIRLARI –

Herkesin ifade özgürlüğü vardır. Bu hak; insanların fikirlere sahip olma ve bilgiyi halk otoritesi olmadan, sınırsızca alma ve verme hakkını tanır. (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 11)

Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve hangi yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi madde 19)

Herkesin ifade özgürlüğü hakkı olmalıdır; bu hak, her türlü bilgi ve fikirleri sınır olmaksızın, sözlü, yazılı, basılmış, sanat veya herhangi dilediği bir medya ortamıyla öğrenme, alma ve verme hakkıdır. (Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme madde 19)

Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 26)

Gerek ulusal, gerekse uluslararası alanda tanınan ifade özgürlüğü ile düzenlemeler yukarıdaki gibidir.

Ama siz, sakın ola ki bunlara itibar etmeyiniz. Etmeyiniz, zira ülkemizin ifade özgürlüğü konusunda uzman olan seçkin hukukçularının vazettiklerine göre, ifade özgürlüğüyle ilgili üç önemli ve yeni sınırlama getirilmiştir. Bunlardan birincisi ‘seçim kaybedenlerin ifade özgürlüğü yoktur’; ikincisi ‘ifade özgürlüğünün kullanılmasında ondan bundan alıntı yapılamaz’;  üçüncüsü ise ‘kuyruk acısı olanların ifade özgürlüğü yoktur.

Kuyruk acısı olanlar o kadar üzülmesinler. Zira bu sınırlamayla ilgili önemli bir istisnai düzenleme var. O da şu; ‘Bazı kuyruk acısı olanlar bundan muaftır.

Yok canım! Bu da nereden çıktı dediğinizi duyar gibiyim. Otoriteye dayanan kanıtlamalarda oyun daima geçerli otorite kabulü gören kişi yada kişiler üzerinden kurulur. Bunları vazedenler de öyle birkaç otorite.  

Aynı şu fıkrada olduğu gibi: Adamın birisi ev hayvanları satan bir dükkana girer ve bir papağan almak istediğini söyler. Satıcı sırayla dükkandaki papağanları gösterir, meziyetlerini anlatır, fiyatlarını söyler. Sıra en değerli papağanlara geldiğinde dükkan sahibi ‘bu 5.000,00 TL.’ ‘şu 7.500,00 TL.’, ‘şu ise 10.000,00 TL.’ der.  ‘Vay canına,’ der müşteri ve merakla sorar, ‘5000,00 TL.lık papağan ne yapabiliyor acaba?’ Dükkan sahibi ‘Mozart’ın bütün aryalarını ezbere bilir ve söyler’ diye yanıt verir. Bu kez müşteri ‘Ya fiyatı 7.500,00 TL. olan’ diye sorar. Dükkan sahibi gururla ‘Wagner’in bütün eserlerini okur’ der. Müşteri merakla fiyatı 10.000,00 TL. olanın marifetini sorar. ‘Valla’ der dükkan sahibi ve devam eder, ‘ben şahsen şimdiye kadar onun hiç bir marifetini görmedim, duymadım.  Ama diğer ikisi ona – maestro – diyor’                  

İfade özgürlüğüyle ilgili yeni sınırlamaları getirenler, bu maestrolar yani.  

Türkiye’de Barolar Birliği Var!’ dedim ve bunun üzerine doğru ya da yanlış bir şeyler yazdım. Sonrasında olumlu, olumsuz eleştiriler geldi. Her ikisi de doğal. Elbette eleştirilecek. Ama eleştirinin de bir namusu, bir onuru vardır. O namus, o onur da, yazıyı yazanın saikini sorgulamak değil, biz senin cemaz ül evvelini biliriz demek hiç değil, yazının içeriğini eleştirmektir.

Kuyruk acısı olanlar, seçim kaybedenler, cemaz ül evvele kadar gidenler ve saik sorgulaması yapanlar hiç ama hiç kusura bakmasınlar, kendilerini de çok fazla sevindirmesinler. O yazıyı yazarken benim saikim ne biri, ne ötekisidir. Bunu ise ancak o yazıyı ve her yazıyı masum okuyanlar görebilirler.

Siz ister inanın, ister inanmayın, ben o tür ucuzlukları ve varoş kültürünün o türden yaklaşımlarını hayatım boyunca hiç tanımadım, hiç de tatmadım. Öyle bir kültürden gelmediğim için o tür duygulara aşina da değilim.

Kaldı ki ben sadece seçim kaybettim. Görüş, düşünce ve eleştirilerimi ifade etme hak ve özgürlüğümü kaybetmedim.

Alıntı yapmak! Ne yapayım? Edebiyatı, tarihi, felsefeyi, sosyolojiyi, sanatı baştan sona yürürken insanlarla, bilgelerle karşılaşıyorum. Onların söylediklerini alıp okuyanlarla paylaşıyorum. Ne var bunda? Alıntı yaptım, yapıyorum diye birileri beni  anlamıyor, anlamak istemiyor ise ben ne yapabilirim?  İlhan Berk’in dediği gibi; ‘Ne çıkar siz bizi anlamasanız da / Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar / Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da’ Evet! Ne çıkar? Sadece siz anlamamış olursunuz. Siz anlamadınız diye ben ifade özgürlüğümü kaybetmem ki.

Kuyruk acısına gelince; kuyruğum yok ki acısı olsun. Bu bir. İkincisi, Ömer Seyfettin’in o çok öğretici öyküsünde anlattığı gibi, ne evladım elindeki baltayla yılanın kuyruğunu kesti, ne de yılan evladımı soktu. 

Son bir söz, onu da Mevlana söylüyor; ‘Kulak eğer gerçeği anlarsa görür.’ 

 Av.V.Ahsen Coşar

TÜRKİYE’DE BAROLAR BİRLİĞİ VAR!

Kargodan bugün naylon bir poşet geldi. Gönderen Türkiye Barolar Birliği. Poşeti açtım. İçinden bir bülten çıktı. İsmi ‘BaroBirlik’. Bültenin kapağında Türkiye Barolar Birliği logosunun üzerinde ‘Türkiye’de Barolar Birliği Var’ diye yazıyor. Eskiden yoktu, yeni kurulmuş demek ki dedim. Logoya baktım. Orada Türkiye Barolar Birliği yazısının hemen altında ‘1969’ yazıyor. Allah! Allah! ‘1969 yılında kurulmuş da bizim bugüne kadar haberimiz olmamış’ dedim içimden.

Türkiye Barolar Birliği’nin kurucu Başkanı Prof. Dr. Faruk Erem, sonraki başkanları Atila Sav, Prof. Dr. Eralp Özgen, Teoman Evren, Önder Sav, Özdemir Özok geldi aklıma. Duygu Asena’nın ‘Kadının Adı Yok’ dediği gibi, bu başkanların adı yok, demek ki o zaman Barolar Birliği de yokmuş diye düşündüm. Buranın başkanı kimmiş diye merak ettim. Bülteni açtım içine baktım. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu. Fikret Kızılok’un ‘Süleyman hep Başbakan / Başbakan hep Süleyman’ diyen o sevimli şarkısı geldi aklıma. Tamam! O zaman dedim, ‘Metin Başkan, Hep Başkan!

Nedense aklıma Mevlana geldi birden bire.  Hani ‘Şu; hem var, hem yok olan dünyadan / Azar azar yoklar gittiler, varlar geliyorlar / Eski mallar satanların nöbeti geçti / Biz yeni şeyler satıyoruz / Bu pazar bizim pazarımız.’ diyen  Mevlana.

Demek ki diye düşündüm, eski mallar satan önceki başkanların nöbeti geçmiş, şimdi yeni mallar satan bir Başkan var. Metin Başkan. Pazar onun pazarı. Ben de Türkiye’deki 82.000 avukattan birisiyim ya. Demek ki dedim, bu Başkan, bizim Başkan! Hem sadece avukatların başı değil, yargının da başı. ‘Yaşasın Metin Başkan!  Yaşasın Bizim Başkan!  Yaşasın En Büyük Başkan!’ diyerek sokağa fırladım.

Sokakta Mevlana’ya rastladım. ‘Nedir bu halin?’ dedi. Anlattım.  ‘Aklını başına al, fani olan bu Dünya zindanında kimsede vefa arama! Bu Dünyanın vefası bile vefasızdır’ dedi.

Mevlana’nın bu sözleri kesmedi beni. ‘Yaşasın Bizim Başkan! Yaşasın En Büyük Başkan! Yaşasın Metin Başkan! diye sloganlar atarak biraz daha yürüdüm sokakta. George Orwell çıktı karşıma. ‘Nedir bu halin?’ diye sordu. Anlattım. ‘Benim 1984 isimli bir kitabım var, o kitabı okudun mu?’ diye sordu. ‘Okudum’ dedim. ‘O zaman bilirsin ama ben yine de anlatayım sana’ diyerek anlatmaya başladı.

Ne diyordu 1984’ün Doğruluk Bakanı Winston Smith? Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. Hiç kendini yorma, bütün hikaye budur’ dedi. Yani dedim kendi kendime; ‘Bütün hikaye psikologların Gerçeklik Denetimiveya Çiftdüşün – dedikleri şeyden ibaretmiş.

Rahatladım ve gittim uyudum.

Av.V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA

İ.GÜNEŞ GÜRSELER

‘‘Türkiye Barolar Birliği yönetimi son bir yıllık dönemde  teknolojik gelişmelerden yararlanma, barolara maddi kaynak aktarma ve gelir kaynakları yaratma amaçlı çalışmalara öncelik vermiştir. Bu kapsamda avukatlık kimlik kartı “modernize” edilerek çok işlevli hale getirilerek promosyon olanakları sağlanmakta, barolara ulaşım aracı alınmakta, bina yapım ve donatımları desteklenmektedir. 

Bu içerikteki çalışmalara öncelik vermek elbette yönetim sorumluluğu taşıyanların yetki ve tercihindedir. Geçen Mayıs ayında Adana’da yapılan 31. Olağan Genel Kurul’da bu konuların pek üstünde durulmamış olması da en azından Türkiye Barolar Birliği delegelerinin bu konuları görmezden geldiği şeklinde yorumlanabilir.

Belirttiğim bu genel yaklaşım içinde “MODERNİZE EDİLMİŞ AVUKAT KİMLİK KARTI”na kazandırılmaya çalışılan çok işlevlilik ve sağlanan promosyon olanaklarının hatırlattığı “resmi kimlik” ve avukatların ekonomik sorunlarının çözümü  üzerinde kısaca durmak istiyorum.

1- Avukatlık Yasası’nın 9 uncu   maddesinin “resmi kimlik” hükmünde düzenlediği avukatlık kimlik kartının bu niteliği muhataplarına henüz tümüyle kabul ettirilememişken buna baskın gelecek bir “kredi kartı” niteliği ile “modernize” edilmesi ne kadar yararlıdır?

2.   Avukatlık kimlik kartı ile yapılacak alış verişlerde kart sahibine ve barosuna belirli parasal olanaklar sağlanması maddi sorunlara çözüm arayışlarımız arasında bir katkı olarak değerlendirilebilir. Kıran kırana yaşanan rekabettin yarattığı avukatlık ücreti başıbozukluğunun sonucu ortalama gelirdeki hızlı düşüş karşısında bu tür çabaların asıl çözüm arayışlarını daha da erteletmesinden endişe ederim.’

Bu sözler Türkiye Barolar Birliği’nde 2005-2009 döneminde genel sekreterlik yapan, elan da genel sekreter olan İ.Güneş Gürseler’e ait. 17 Temmuz 2011 tarihinde yazmış bunları. Bu yazının yer aldığı internet sitesinin ismi ‘Yeni Yaklaşımlar.’ İ.Güneş Gürseler’in modernize edilmiş avukatlık kimlik kartlarına yaklaşım tarzı ise yazdığı sitenin ismine pek uygun değil. Geçen yüzyılda kalmış bir yaklaşım. Yani oldukça eski bir yaklaşım. Anlaşılan o ki, İ.Güneş Gürseler daha henüz dijital olarak isimlendirilen yeniçağa gelememiş. Ondan olacak dijital çağın ürünü olan ‘akıllı kart’ teknolojisini henüz yakalayabilmiş değil. Kendileri daha hala kağıttan yapılıp üzeri naylonla preslenen ‘plastik kart’ döneminde, yani ‘akılsız kart’ döneminde kalmışlar. Az yukarıda ifade ettiğim üzere ‘modernize edilmiş avukatlık kimlik kartları’ her şeyden önce bir ‘akıllı kart’ır ve dijital çağın ürünüdür. Bu kartların, İ.Güneş Gürseler’in yaşadığı çağın kartları gibi kopyalanması çok kolay değildir. Zira bu kartlar yüksek güvenlikli, iki adet çipli, manyetik şeritli, yedi adet görsel kopya korumalı, hologramlı biçimde ve ‘tek kart çok hizmet’ anlayışına uygun biçimde yapılandırılmıştır. Adalet Bakanlığı’nın, Genel Kurmay Başkanlığı’nın, diğer başka resmi kurum ve kuruluşların bizden çok sonra kullanmaya başladıkları, bizim statümüzdeki meslek kuruluşlarının ise daha hala uygulanmasına geçemedikleri bu kartların marifetleri, İ.Güneş Gürseler’in küçümsediği gibi sadece ‘promosyon’dan ibaret değildir. Bu kimlik kartlarının, ‘masum bakan’ herkes tarafından görülmesi mümkün ve esasen görülmüş olan başkaca işlevleri, yetenekleri, becerileri vardır.

Bu ve benzeri konularla ilgili olarak bilinmesi gereken bir diğer husus da şudur: Teknolojik gelişmenin tümüyle yeni bir aşamasına doğru gitmekte olduğumuzu kabullenmedikçe, içinde yaşadığımız zamandan bir anlam ve sonuç çıkarmak, geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmak mümkün değildir. Bunu yapamadığımız sürece, kendimizi, mesleğimizi, meslek örgütümüzü, ülkemizi geleceğe hazırlayamayız. Devrimsel nitelikteki teknolojik değişimi ve gelişmeyi kavrayabilmek için hayal gücümüzü özgür bırakmamız gerekir. Zira artık devrim demek, yenilik demektir. Yenilik ise Joseph Schumpeter’in özlü ifadesiyle  “yaratıcı yıkıcılık” demektir. Yani yıktığının yerine daha iyisini, daha yenisini, daha işe yarar olanı koymaktır. Esasen devrim dediğimiz şey, sayısız kişinin yaşamına çoğu zaman sessiz bir biçimde girer ve onları, anlamadıklar, anlayamadıkları, alışmadıkları, alışamadıkları ve hatta hayal dahi edemedikleri kurumlarla, durumlarla, fikirlerle, araçlarla, gereçlerle, fırsatlarla karşı karşıya bırakan bir dizi yenilik sokar.

Modernize edilmiş avukatlık kimlik kartları’, benim yönetimde bulunduğum üç yıllık süre içinde Türkiye’de avukatların hayatına giren, bugün ülkemizde bulunan neredeyse tüm Adliye Binaları’nda kurulu bulunan turnikelerden avukatların kolayca giriş yapmalarını; UYAP Avukat Portalının, UBAP’ın sunduğu hizmetlerden yararlanmalarını; tedavi gördükleri Türkiye Barolar Birliği ile anlaşmalı hastanelerden herhangi bir ödeme yapmadan taburcu olmalarını; evlerinden, ofislerinden Adliyeye gitmeden dava açmalarını, icra takibi başlatmalarını, harç, bilirkişi ücreti, keşif avansı gibi ödemeleri yapmalarını sağlayan, yani avukatların hayatını kolaylaştıran, onlara yeni olanaklar ve fırsatlar sunan hizmetlerden, ürünlerden sadece bir kaç örnektir. Bu ve benzeri hizmet ve ürünleri ‘icat çıkarma’ diyen kafalar, ‘promosyon’ olarak küçümseyen akıllar değil, vizyon sahibi olan insanlar yapar. Ve esasen yapmıştır da.

Son bir söz! Onu da Mevlana söylüyor; ‘Her gün bir yerden göçmek / Ne iyi / Her gün bir yere / Konmak ne güzel  / Bulanmadan, donmadan / Akmak ne hoş / Dünle beraber / Gitti cancağızım  / Ne kadar söz varsa  / Düne ait  / Şimdi yeni şeyler  / Söylemek lazım’

Sadece yeni sözler söylemek değil, yeni şeyler de yapmak lazım!

Av.V.Ahsen Coşar

 

ANILARIMDAN BİR SAYFA

UĞUR MUMCU VE MUAMMER AKSOY

(…)

Baromuzun önceki başkanlarından Sadık Erdoğan’ı getirdiğimiz Sanat Kulübü son derece başarılı çalışmalara imza attı. Bu çerçevede ressam Bedri Baykam’la ‘Sanat, Siyaset, Yaşam Üzerine Söyleşi’, ‘Hukukçu Şair Erdoğan Ünver Anısına Şiir Dinletisi’, ‘Baromuz ve Türk Hukuk Kurumu Önceki Başkanlarından Prof. Dr. Muammer Aksoy Anısına Türk Sanat Musikisi Konseri’, sinema gösterileri, öykü yarışması, resim kursu, Hukukçu Ressamlar Sergisi gibi etkinlikler yapıldı. Sanat Kulübü tarafından Türk Hukuk Kurumu ve Uğur Mumcu Vakfı ile ortaklaşa yapılan etkinliklerden birisi de ‘Uğur Mumcu Haftası’ kapsamında rahmetli Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy anısına düzenlenen açık oturumdu. Çok erken yaşta, daha çok şey yapabilecekleri, yazabilecekleri yaşta kaybettiğimiz Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy, benim çok saygı duyduğum, değer verdiğim, kendilerinden çok şey öğrendiğim insanlardır.

Uğur Mumcu’yu ilk kez üniversite öğrencisi olduğum yıllarda avukat Emin Değer’in bürosunda görmüştüm. 1970’li yıllardı, İstanbul’dan Ankara’ya gelmiştim. Emin Değer’i rahmetli babamın aracılığıyla tanıyordum. Babamlar ailecek görüşürlerdi. Emin Bey’in bürosu Sakarya Caddesi’nde, Bayındır Sokak’ta, şimdiki Göksu Lokantası’nın karşısındaki Rumeli İşkembecisi’nin bulunduğu iş hanındaydı. Emin Bey’i ziyarete gitmiştim. Bürosunda rahmetli Uğur Mumcu vardı. Uğur Mumcu aleyhinde açılmış bir ceza davasının savunmasını hazırlıyorlardı. Uğur Mumcu o zamanlar çok fazla popüler ve tanınmış değildi. Neler konuştuğumuzu tam olarak anımsamıyorum, sadece benim daha fazla dinlemede kaldığımı anımsıyorum. Uğur Mumcu bende son derece esprili, sevimli, zeki, hoşsohbet,  hazırcevap, bilgili bir insan izlenimi bırakmıştı. Gözlediğim bir diğer önemli yönü ise, pek çok insanda olmayan bir özellik olarak sahici bir insan oluşuydu. Anlatırken adeta anlattığı şeyleri yaşıyordu. En çok da bu sahici özelliğinden etkilenmiştim.

Muammer Hoca’yı hem Türk Hukuk Kurumu, hem de Ankara Barosu Başkanlığından tanıyordum. Rahmetli babamla olan ahbaplığı nedeniyle birkaç kez de babamın yanında görmüştüm. Son derece çalışkan, üretken, donanımlı bir insandı. Yaşayan bir insandı, heyecanlı insandı, Uğur Mumcu gibi sahici bir insandı. Muammer Hoca’nın yönetimiyle baroda halef selef olmuştuk. O zamanlar giden yönetim kurulu, yeni gelen yönetim kuruluna yemek verirdi. Yeni gelen yönetim olarak vereceğimiz yemeğin organizasyonunu ben yapmıştım. Yemeği, adını Necip Mirkelamoğlu’nun çok sevilen şarkısından alan ve hatta 1965’de milletvekilliği seçimini kaybettikten sonra ilk kez Necip Mirkelamoğlu tarafından açılıp 70’li yıllara kadar işletilen ‘Gülağacı’ isimli İzmir Caddesi’nde ki Grand Hotel Balin’in altındaki gece kulübünde veriyorduk. Ben rahmetli hocanın vejetaryen olduğunu o gün yemekte öğrendim. Et yemiyordu, ama balık seviyordu. Bunun üzerine hemen Sakarya’daki balıkçılardan hoca için balık aldırdık. Orkestra o zamanın popüler şarkılarının yanı sıra nostaljik şarkıları da seslendiriyordu. Çok keyifli bir geceydi. Rahmetli hocaya istediği bir parça olup olmadığını sordum, ‘Für Elise’ dedi. Orkestraya söyledim. Az sonra Beethoven’in ‘Für Elise’si değil, Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı ‘Duru bir su gibi, / Bazen volkan gibi / Bazen bir deli rüzgâr gibi / Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş / Acelen ne bekle Firuze’ diyen ‘Firuze’ şarkısı çalmaya başladı. Hep beraber güldük, en çok da rahmetli hoca güldü.  

Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy’un anısına düzenlediğimiz bu etkinlikle ilgili olarak başkaları ne düşündü, ne hissetti bilmiyorum. Ama ben, Türkiye’nin iki değerli, iki yürekli, iki namuslu insanına olan kişisel ve kurumsal vefamızı ifade ettik diye düşündüm. Bunun mutluluğunu ve vicdani huzurunu yaşadım. 31 Ocak 2005 tarihinde yapılan ve Prof. Dr. Uğur Alacakaptan’ın da katıldığı, her iki mümtaz insanla ilgili anılarını bizimle paylaştığı bu etkinliğin açılışında Ankara Barosu Başkanı olarak yaptığım konuşmada şunları söyledim;  

(…)

‘İçinde yaşadığımız geç modern çağda; alışılagelmiş özgürlük ve sorumluluk standartları, bize yeni ve zor seçimler dayatıyor. İnsan ya kurulu düzen ile onun kurumlarının dayattığı disiplin, çıkar ve gerekliliklerin, ince biçimde örülmüş ağı içinde, kendisine yol açarak hayatına bir proje muame­lesi yapıyor ya da bunu ret ederek bu disiplin ve dayatmalarla mücadele ediyor.

 İlk yolu izlemek beraberinde içinde sıkışıp kaldığımız kurumlara borçlu olmayı ve kalmayı getirir. Zira bu durumda, disiplinci güçler ve standartlar, kişiliği çok yoğun biçimde etkisi altına alır, elde ettiğimiz kazanımlar ve faydalar bizi onlara karşı çok fazla borçlu hale getirir.

 Kişi, kendisine bağışlanan statü, güç ve fırsatların içinde, belirsizlik, endişe, korku, tatminsizlik, vicdani rahatsızlık, hayal kırıklığı ve kırılganlığı yaşamaya başlar. Zira böyle bir durumda, kazanılan pek çok şey geri alınabilir.  Örneğin profesyonel bir siyasetçi için bir sonraki seçim kayıp edilebilir veya bir eylem alanı kapanabilir.  İstihdam edilen bir kişi için var olan terfi standardı ortadan kaldırılabilir veya amirlerin tercihleri değişebilir. İş adamı için işler kötüye gidebillir. Evli bir kişi için sağlıklı olarak yürümekte olan aile düzeni bozulabilir. Aşka, sevgiye,  saygıya dair pek çok şey anlamını yitirebilir. Arkadaşlıklar, dostluklar kaybedilebilir.  

 İkinci yolu seçmek ya da onun tarafından seçilmek; post ve pozisyona endeksli olmamak, bir şey olmayı değil, bir şey yapmayı amaçlamak, önemli değil, değerli olmayı bir yaşam tarzı olarak tercih etmek demektir. Böyle bir tercih, elverişli ve daha iyi bir yaşamın dışına atılmak tehlikesini de beraberinde getirebilir.

 İşte! Bugün anıları önünde saygıyla eğildiğimiz, hukukçu ve gazeteci kimliği ile yazıp çizdiklerinden feyiz aldığımız rahmetli Uğur Mumcu ve yine bu paneli düzenleyen her iki kuruma da başkanlık yapmış, akademisyen, hukukçu, avukat ve siyasetçi kimliği ile bizlere örnek olmuş olan rahmetli Muammer Aksoy; ikinci yolu seçtikleri, bu bağlamda entelektüel kimlikleri ile toplumu aydınlattıkları, toplum­sal değişime öncülük ettikleri, post ve pozisyona endeksli olmadıkları için, düşünce ve eylemlerinden dolayı devrin iktidarları tarafından yasaklanıp mahkum edilmiş, yaşamlarının bir bölümünü hapiste geçirmiş, bu seçimlerinden dolayı daha iyi bir yaşamın dışına atılmışlardır.

 Onları şükranla andığımız şu anda olduğu gibi, yaşam bazı anlarda, insanın ru­hundan içeri süzülen anılarla doludur. Ağır veya ağırlığı daha az ya da belirsiz olan bütün bu anılar, yaşamın birikimleridir, onu zenginleştirir. Arkadaşlara, dostlara, akrabalara dair anılar ile yaşama ait olan diğer şeyler arasında ölüm, bu depoyu ortadan kaldırır. Ama anılar, sağ kalanlarla varlığını sürdürmek ister. Yaşayan kişiler anıları seçtiği kadar, anılar da yaşayanları seçer. Anılar bizi, biz­ anıları seçtiğimiz için bugün buradayız.

 Bu duygular içinde, her ikisini de bizzat tanıyan, kendileri ile ortak anıları olan bir kişi olarak, şim­di durup düşündüğümde, aklıma önce ölüm, daha sonra ölümsüzlük geliyor.

 ‘Gönüllü Ölüm’de Zerdüşt şöyle der: ‘Çokları pek geç ölürler, kimileri de pek erken ölür. Şu öğreti hala garip geliyor: Doğru zamanda öl.’ ‘Putların Alacakaranlığı’nda, Nietzsche yine aynı temayı dile getirir:‘Gururlu yaşamanın artık mümkün olmadığı anda, gururlu ölmek. Kişinin kendi seçimi olan ölüm, çocuklar ve tanıklar arasında mükemmel bir biçimde, berrak bir kafayla ve neşeyle, doğru zamanda ölüm; böylece ayrılacak olan hala oradayken, gerçek bir vedalaşma mümkündür. Kişi kazayla değil, aniden; kendini kaybederek değil, ya­şam sevgisi yüzünden özgürce, bilinçli bir biçimde ölmeyi arzulamalıdır…’

 Nietzsche’den hareketle, her ikisinin de, doğru zamanda ölmediklerine, bu bağlamda erken öldükle­rine, daha yapacak çok işleri varken öldürüldüklerine vurgu yaparak, insan yaşamının üzüntü veren ironilerinden biri olan, ‘ölümün ölümsüzlüğü’ üzerine konuşmamı sürdürmek istiyorum.

 Görkemli bir imgeleme sahip bulunan, filozofların yapması gerekeni yaparak bize yeni kavramlar kazandıran, insanlığın yalnız dahilerinin içinde en seçkinlerinden birisi olan Elias Canetti, ‘Düşünmek ısrar etmektir’ diyerek kaleme aldığı ‘Kitle ve İktidar’ isimli abidevi eserinde, ‘ölüme karşı direnmenin yolu emre karşı koymak ve yaratmaktır’ diyor ve Stendhal’ı örnek vererek ‘ölümsüzlük’ üzerine şunları yazıyor: ‘Yazınsal ya da başka herhangi bir tür kişisel ölümsüzlük üzerine düşünmeye en iyi Stendhal gibi bir adamla başlanabilir… Stendhal, bu hayatı tam ve derin bir biçimde yaşadı. Ona haz verebilecek şeylerin keyfini çıkararak, kendisini bütünüyle hayata verdi; bunu yaparken de sığ ve bayağı olmadı; çünkü sahte birliktelikler yapılandırmaya çalışmak yerine, ayrı olan her şeyin ayrı kalmasına izin verdi ….Hiçbir şeyi mutlak addetmeyen, her şeyi kendisi için keşfetmek isteyen; her durumun merkezinde olan ve bu yüzden de dışarıdan bakabilen bu adamın, bir sevgiliden söz edercesine yalın ve doğal olarak söz ettiği bir inancı vardı….Yazınsal ve düşünsel ölümsüzlüğe duyulan bu inanç, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunamaz. Bu inanca sahip olan bir insan ne demek ister? Onunla aynı zamanda yaşamış insanlar artık burada değilken kendisinin hala burada olacağını söylemek ister… Bir gün ait olacağı topluluğu, eserleri hala yaşayan, ona hitap eden ve onu besleyen, eski çağların insanlarının oluşturduğu, kendisinin de bir gün ait olacağı topluluğu seçer. Onlara duyduğu şükran, hayatın kendisine duyduğu şükrandır….Stendhal, kendisi öldüğü zaman, yeryüzünde alışık oldukları her şeyi ölüler dünyasında bulabilmeleri için, bütün çevresi de ölmesi gereken o iktidar sahiplerinin tam zıddıdır. Bu iktidar sahiplerinin nihai iktidarsızlıkları bundan başka hiçbir şeyde daha berbat bir biçimde açığa vurulamaz. Hayatta öldürdükleri gibi, ölümde de öldürürler; bir dünyadan diğerine giderken katledilenin maiyeti onlara eşlik eder. Ama Stendhal’in kitaplarını açan her kim olursa olsun, onu ve ayrıca onu çevreleyen her şeyi orada bulacaktır ve bunu burada, bu hayatın içinde bulacaktır. Böylelikle ölüler kendilerini, yaşayanlara besin olarak sunarlar; onların ölümsüzlüğü yaşayanlara yarar. Ölümsüzlükleri, hem ölülere, hem de yaşayanlara yarayan, ölülere verilen kurbanın tersidir. Ölülerle yaşayanlar arasında artık garez yoktur ve hayatta kalmak artık sızıya neden olmaz’

 Düşüncelerine tam olarak katılmadığım, siyasi duruşlarının bir kısmını paylaşmadığım, ama inanmışlıklarına, sahici oluşlarına, laik Cumhuriyete olan bağlılıklarına, demokrasiyi ve hukuk devletini savunmuşluklarına, bir düşün adamı olarak yazdıklarına, eylem adamı olarak yaptıklarına her zaman saygı duyduğum, Elias Canetti’nin Stendhal için yazdıklarını, her ikisine de yakıştırdığım için ölümsüz bulduğum, bu iki yiğit insanın ve onlar gibi teröre kurban verdiğimiz diğer pek çok insanın anısı önünde saygı ile eğiliyorum.’

Av.V.Ahsen Coşar

Sana Sözlerimi Bırakıyorum!

Sana sözlerimi bırakıyorum, /Sevdiğim şarkıları da ‘kal gitme bu akşam’la başlayan. / Seni, sana bırakıyorum / Yerini ve yerimi değiştiriyorum; / Dilediğin öyküyü yaz / Ben gittikten sonra / Adımı, sanımı, onurumu, soyumu, sopumu, yurdumu, şifrelerimi ve kodlarımı bırakıyorum; ve bin yıllık seceremi de. / Dilediğin senaryoyu yaz / Ben gittikten sonra / Unutma, her şiirin vardır bir sırrı

Aytunç Altındal

Tarih 09 Ağustos 2010. Türkiye Barolar Birliği’nin 41.Kuruluş Yıldönümü. Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak düzenlediğim basın toplantısında, o tarihlerde Türkiye’nin gündeminde olan 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’a, bu kanunda yer alan ‘Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapılanmasına yönelik eleştirilerde bulunuyor ve şunları söylüyorum;

‘Gerek Avrupa Birliği kurum ve komisyonlarının Türkiye ile ilgili olarak hazırladıkları ilerleme ve istişari ziyaret raporlarında, gerekse Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin ve yine bir kısım hukukçularımızın ve siyasilerimizin görüş ve düşüncelerinde; Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, parlamentodaki iktidar çoğunluğu ile yürütme erkinden bağımsızlığını güvence altına alacak ve yine yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek ve engelleyecek her türden olumsuzluktan uzak olacak biçimde oluşması gerektiği belirtilmekte ve bütün bunların sağlanabilmesi için de sistem için bir tehdit niteliği taşıyan Adalet Bakanlığı’nın sistem içindeki etki ve işlevinin ortadan kaldırılması, bu bağlamda Hakimlerin Bağımsızlığına Dair Avrupa Konseyi Tavsiyesi’nin 1(2)(C) ilkesi gereğince Adalet Bakanı ve müsteşarının kurulda yer almamalarını sağlayacak bir düzenleme yapılması, Cumhurbaşkanı’na kurula üye atama yetkisinin verilmemesi tavsiye edilmekte ve yine meslekte henüz kariyer aşamasında bulunan, bir gelecek inşa etme kaygısında ve beklentisinde olan ve o nedenle bağımsız davranması kendilerinden çok fazla beklenilmeyen hakim ve savcıların değil de, mesleklerinin deneyimli aşamalarında olan hakim ve savcıların kurula üye olarak seçilmelerinin daha uygun olacağı hususlarına yer verilmektedir.

Eleştiri, tavsiye ve öneriler bu yönde olmasına karşın, Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişiklikler bütün bunların aksi yönünde olmuş, bu bağlamda Adalet Bakanı’nın ve müsteşarının kuruldaki doğal üyelikleri korunmuş, Adalet Müfettişleri kurula bağlanmış olmakla birlikte, kurulu temsil ile görevli ve yetkili kılınan Adalet Bakanı’nın adalet müfettişlerini görevlendirme yetkisi ortadan kaldırılmamıştır. Bize göre Anayasa’nın 159.maddesinde yapılan bu değişiklikler yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedeleyecek ve hatta tehdit edecek boyuttadır.

Önemli bir diğer husus, kurula atama yapma yetkisi bu kadar genişletilmiş Cumhurbaşkanlığı makamının siyasi bir aktör haline gelmesi tehlikesi, buna bağlı olarak yıprana olasılığının artmasıdır.

Anayasa’nın 159.maddesinde yapılan değişiklikle, kurulun meslekten çıkarma kararlarının yargı denetimine tabi tutulmuş olması her ne kadar yerinde bir değişiklik ise de, bu değişikli hem eksik, hem de yetersizdir. Doğrusu kurulun disipline ilişkin tüm kararlarının yargı denetimine tabi tutulmasıdır.

Hakimlik ve savcılık meslekleri birbirlerinden farklı iki ayrı meslektir. Gerek buna, gerekse silahların eşitliği ilkesi gereğince, Yüksek Kurulun, Kıta Avrupası’ndaki ve dünyanın diğer demokratik ülkelerindeki uygulamalara benzer biçimde, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak iki ayrı yapı üzerine kurulmamış olması da bizce isabetli olmamıştır.

Yüksek Kurulun, kıta Avrupa’sındaki ve dünyanın diğer demokratik ülkelerindeki oluşum biçimi Barolar Birliği olarak bizim önerdiğimiz modele benzerlik göstermektedir. Nitekim en son olarak Fransızlar, anayasalarında 21 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları, ancak uyum yasalarını henüz çıkaramadıkları için yürürlüğe koyamadıkları değişiklikle, kendi Yüksek Kurulları’nı, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak iki ayrı yapıda düzenlemişler, Hakimler Kurulu Başkanlığını Yargıtay Başkanına, Savcılar Kurulu Başkanlığını ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na tevdi etmişlerdir.

Tarih 06 Eylül 2010. Yani 2010-2011 Adli Yılı’nın açıldığı gün. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, Bakanların, yüksek yargıçların, bürokratların, basının katıldığı törende Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım konuşmada;  demokrasi, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ilkesi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerinde duruyor, o günlerde Türkiye’nin gündeminde olan ‘5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’a, bu kanunda yer alan ‘Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapılanmasına yönelik eleştirilerde bulunuyor ve şunları söylüyorum;

(…)

Sayın Cumhurbaşkanım,

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular sorgulanmaya, daha düne kadar doğru bilinenler yanlış, yanlış bilinenler doğru bulunmaya başlamıştır.

Sadece bunlar değil, güç ilişkisi de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkarak halkın, yani “demos”un eline geçmeye başlamıştır. Sadece devletler, hükümetler, kurumlar, kuruluşlar değil, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, aynı zamanda bir yaşam biçimi olmuştur.

Bu gelişmelere bağlı olarak demokrasinin anlamı ve içeriği de değişmiştir. Öyle ki, sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten ve yine açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, bunlardan çok daha fazla bir şey olarak kabul görmeye başlamıştır.

Bu bağlamda, hem bunları ve hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan ve o nedenle “anayasal demokrasi” olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi algısı ve anlayışı gelişmiştir.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda “bekçi devlet”, “refah devleti”, “sosyal devlet” gibi aşamalardan geçen devlet anlayışı günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen “anayasal devlet”tir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları ve ne yaptıkları ile ilgili olan “anayasal demokrasi” ve onun devlet biçimi olan “anayasal devlet”, klasik liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya dayanmaktadır.  Ama en az bunlar kadar ve hatta daha çok temel hak ve özgürlükleri korumak, güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına dayanmakta ve bunun için de hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koymaktadır.        

“Anayasal demokrasi/Anayasal devlet” anlayışına göre devlet, kutsal bir varlık olarak değil; insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde şeffaflık ve sivillik esastır. Bunun sağlanabilmesi için de, gerek devletin örgütlenmesinde, gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin asli üyesi olarak kamusal özerkliklerinin ve birey olarak kişisel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması gerekir.    

Sayın Cumhurbaşkanım,

Siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilirler. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamazlar. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin “olmaz ise olmaz” organı “yürütme organı”dır. Ne var ki, sadece yürütme organının var olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasama organının bulunmadığı bir siyasal sistem uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da demokratik olmaz.              

Onun için bir sistem olarak demokrasinin merkezini seçimle gelen, meşruiyetini açık, özgür ve adil olarak yapılan seçimlerden alan yürütme erki oluşturur. Demokratik bir sistem içinde devletin siyasasını yürütmek, toplumun düzen ve istikrarını sağlamak yürütme erkinin görev, yetki ve sorumluluğu altındadır. Silahlı kuvvetler de, polis gücü de, bürokrasi de sivil yönetimin emrindedir ve ona bağlıdır.

Peki! Yürütme erki ne ile bağlıdır? Anayasanın çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen demokrasi ile anayasal demokrasi/anayasal devlet arasındaki gerilim veya gerginlik de buradadır. Demokrasi, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini çoğunluğa verirken azınlığın haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Anayasal demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal bir devlette, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, “yargı organı”dır. Onun için yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değil, onların tarafsızlığını sağlamanın aracıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık, siyasi sempati ve ideolojik eğilimlerin olmaması anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.        

Çatışan siyasal çıkarlar üzerinde etkili olan ve negatif yasa koyucu işleviyle iktidar kullanan anayasa yargısı, bu özelliği gereği hukuki olmaktan daha çok siyasi bir organdır. Demokrasinin karşısında değil, yanındadır ve hatta anayasal demokrasinin güvencesidir. Yine yasama ve yürütme başta olmak üzere diğer siyasal organların ve kurumların rakibi değil, aksine bunlarla birlikte siyasal işleyişin ve kuvvetler ayrılığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Böyle bir demokratik işleyiş içerisinde kuvvetler ayrılığının konumlandığı ilke, kuvvetlerin birbirinden koparılması, ayrıştırılması, kuvvetlerin birbirleriyle yarıştırılması değil, kuvvetlerin paylaşılması yoluyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle iktidarın kötüye kullanılmasını engelleyecek bir denetleme ve dengeleme mekanizmasının kurulmasını sağlamaktır. Özelde anayasa yargısının, genelde yargı erkinin anayasal demokrasilerdeki yeri, işlevi ve işleyiş şekli böyledir.     

Türkiye’deki bir kısım görüşler yönünden ise durum bundan farklıdır. Bu bağlamda, klasik demokrasi anlayışından ve 1924 Anayasasından tevarüs eden ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, milletin de bu egemenliğini seçilmiş temsilcileri, yani meclis eliyle kullandığını ileri süren ve özellikle de iktidar partisi tarafından benimsenen ve savunulan görüşe göre, Anayasa Mahkemesi, bürokratik bir vesayet organı konumundadır. Yine bu görüşü benimseyenlere göre, Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı yargısal denetim meclis çoğunluğunun iradesine karşı olmakla demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Duraksamadan işaret etmek gerekir ki, siyaset ve yargı alanındaki temsil, gerek nitelik, gerekse koşulları yönünden birbirlerinden farklıdır. Bu bağlamda siyasal temsil doğrudan seçim yoluyla gerçekleşirken, yargıda temsil, siyasal düzenin normatif temellerini ortaya çıkaran bir işlev görür. Bu işlevine bağlı olarak yargı erki de, siyasal sistemin dayandığı temele, yani halk egemenliğine dayanır. Onun için de halk adına karar verir. Şu kadar ki, mahkeme kararlarının temsil niteliği ve meşruluğu, siyasal temsilin kurallarından farklı olarak çoğunluğun görüşüne, değer yargılarına, toplum ve siyaset üzerindeki etkilerine göre değil, anayasaya ve hukuka uygun olup olmadığına göre değerlendirilir. O nedenle kaynağını ve meşruiyetini Anayasadan alan yargı erkinin bir parçası olan Anayasa Mahkemesi’nin bürokratik bir vesayet organı olarak kabul edilmesine ilişkin görüşler doğru olmadığı gibi, mahkemenin meşruiyetinin ve yetkisinin sorgulanması da doğru değildir.    

Ama bir o kadar da, meşruiyetini seçimden ve halkın iradesinden alan ve o nedenle yaptığı yasama tasarrufu seçime ve seçmen iradesine dayanan yasama organının, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek hakkına sahip olmaması gerektiğini savunmak da yanlıştır, dahası demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Açıklanan bu nedenlerle 5982 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile Anayasa’nın 146. maddesinde yapılan değişiklik, bu bağlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek yetkisinin verilmiş olması demokratik meşruiyet ilkesine uygun olmakla yerindedir.

Kıta Avrupa’sında merkezileşmiş anayasa yargısı sisteminin uygulandığı ülkelerdeki, örneğin Almanya’da, İtalya’da, Avusturya’da, İspanya’da, Portekiz’de ki tercih ve düzenlemeler de bu şekildedir. Aynı şekilde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulandığı ilk ülke olan ve bizde olduğu gibi kuvvetler ayrılığının yumuşatılmış şeklinin değil de en katı şeklinin uygulandığı Amerika Birleşik Devletleri’nde, Yüksek Mahkeme üyelerini yürütme erkinin başı olan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ismen belirlemekte ve Amerikan Senatosu’nun onayına sunmaktadır. Yani yüksek mahkeme üyeliğine atama yapılmasıyla ilgili süreçte, hem yürütme erki ve hem de yasama organı yetkili ve görevlidir.  

Yine Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa Önerisi’nin 159.maddesinde yer alan düzenleme ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne dört üye seçmek yetkisi tanınmıştır.     

Referanduma sunulan değişiklik paketinde, bizce doğru olmayan husus, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aday göstermek yetkisinin Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu veya Genel Kurulu yerine, baro başkanlarına verilmiş olması ve daha da önemlisi, ikinci ve üçüncü oylamalarda birinci oylamada olduğu gibi nitelikli çoğunluğun öngörülmemiş olmasıdır.

Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek konusunda Cumhurbaşkanı’na tanınan doğrudan ve dolaylı yetkinin geniş tutulmuş olması da bizce isabetli değildir.  Zira Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki seçme yetkisi herhangi bir denetime tabi olmamakla, oluşturulan bu yapı demokratik değil, vesayetçi bir yapıdır ve bu yönüyle 1982 Anayasasının vesayetçi anlayışından çok da farklı değildir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

1982 Anayasası’nın 159. maddesindeki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumu ile ilgili düzenleme, anayasal demokrasilerde örneği olmayan bir düzenlemedir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin Yüksek Kurul üyelerini, Yüksek Kurul üyelerinin ise Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçtikleri bu düzenlemenin dayandığı model Anglo-Saksonların “kooptasyon” olarak isimlendirdikleri “kapalı kast” sistemidir. Gerek bu yönüyle, gerekse örneği diğer anayasal demokrasilerde olmayan biçimde Adalet Bakanlığı Müsteşarının da yer aldığı ve hatta Müsteşarın katılmaması durumunda toplanamamak gibi bir garabeti de taşıyan bu modeli savunmak artık mümkün ve doğru değildir.

Gerek Avrupa Birliği kurum ve komisyonlarının Türkiye ile ilgili olarak hazırladıkları ilerleme ve istişari ziyaret raporlarında, gerekse Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin ve yine bir kısım hukukçularımızın ve siyasilerimizin görüş ve düşüncelerinde; bu modelin terk edilmesinin yanı sıra Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, parlamentodaki iktidar çoğunluğu ile yürütme erkinden bağımsızlığını güvence altına alacak ve yine yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek ve engelleyecek her türden olumsuzluktan uzak olacak biçimde oluşması gerektiği belirtilmekte ve bütün bunların sağlanabilmesi için de sistem için bir tehdit niteliği taşıyan Adalet Bakanlığı’nın sistem içindeki etki ve işlevinin ortadan kaldırılması, bu bağlamda Hakimlerin Bağımsızlığına Dair Avrupa Konseyi Tavsiyesi’nin 1 (2) (C) ilkesi gereğince Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın kurulda yer almamalarını sağlayacak bir düzenleme yapılması, Cumhurbaşkanı’na kurula üye atama yetkisinin verilmemesi tavsiye edilmekte ve yine meslekte henüz kariyer aşamasında bulunan, bir gelecek inşa etme kaygısında ve beklentisinde olan ve o nedenle bağımsız davranması kendilerinden çok fazla beklenilmeyen hakim ve savcıların değil de, mesleklerinin deneyimli aşamalarında olan hakim ve savcıların kurula üye olarak seçilmelerinin daha uygun olacağı hususlarına yer verilmiştir.

Yine 2009 tarihli Yargı Reformu Stratejisi’nde “Çağdaş hukuk düzeninde iddia ve karar makamları gerek usul hükümleri, gerekse yapısal olarak birbirlerinden ayrılmıştır. Bu ilke göz önüne alınarak denetim/teftiş sistemi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılmasına paralel olarak iddia ve karar makamlarının tek elde birleşmesini engelleyecek şekilde yeniden yapılandırılacaktır” denilmiştir.      

Eleştiriler, tavsiyeler, öneriler, stratejik hedefler bu yönde olmasına karşın, Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişikliklerin önemli bir kısmı aksi yönde olmuş, bu bağlamda Adalet Bakanı’nın ve Müsteşarının kuruldaki doğal üyelikleri korunmuştur. Adalet Bakanı’na bağlı Teftiş Kurulu muhafaza edilmiş, ayrıca oluşturulan bir diğer Teftiş Kurulu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanmış, ancak Yüksek Kurulu temsil ile görevli ve yetkili kılınan Adalet Bakanı’nın, Adalet Müfettişlerini görevlendirme yetkisi ortadan kaldırılmamış, diğer bir deyişle soruşturma açmak yetkisi Adalet Bakanı’na bırakılmıştır. Yani iddia ve karar makamları dağıtılmamış, aksine tek elde toplanmıştır. Ayrıca ve hiç gereği yok iken, üstelik karışıklığa yol açacak biçimde, bizzat Adalet Bakanı tarafından atanacak bir “iç denetçiler” kurumu oluşturulmuştur.

Bize göre Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılanmasıyla ilgili olarak getirilen bu düzenlemeler, yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedeleyecek ve hatta tehdit edecek boyuttadır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumuyla ilgili doğru tercih, Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa Önerisi’nin 174 ve 175.maddelerinde yer alan ve Yüksek Kurulu, Hâkimler Yüksek Kurulu ile Savcılar Yüksek Kurulu biçiminde iki ayrı yapıda düzenleyen, Hâkimler Yüksek Kurulu’nun Başkanlığını Cumhurbaşkanlığı Yüksek Makamına, Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığını ise Adalet Bakanı’na tevdi eden modeldir. Yine bu modelde yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukatlara her iki kurulda da yer verilmiştir.

 Bizce doğru model budur, zira hâkimlik ve savcılık birbirlerinden farklı olan iki ayrı meslek olmakla, bu mesleklerin özlük işleri ile ilgili kurulların da iki ayrı yapıda örgütlenmesi gerekir. Dahası, “silahların eşitliği”, yani iddia ve savunma makamlarının eşit konumda bulunmaları ilkesi de bunu gerektirir.

Yüksek Kurulun, kıta Avrupa’sındaki ve dünyanın diğer demokratik ülkelerindeki oluşum biçimi de Barolar Birliği’nin önerdiği modele benzerlik göstermektedir. Nitekim en son olarak Fransızlar, anayasalarında 21 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları, ancak uyum yasalarını henüz çıkaramadıkları için yürürlüğe koyamadıkları değişiklikle, kendi Yüksek Kurulları’nı, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak iki ayrı yapıda düzenlemişler, Hakimler Kurulu Başkanlığını Yargıtay Başkanına, Savcılar Kurulu Başkanlığını ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na tevdi etmişlerdir. 

Anayasa’da yapılan bu değişikliklere rağmen, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi yolunda ilerleyebilmesi için temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler başta olmak üzere, Batı standartlarına uygun yeni bir anayasaya, parti içi demokrasinin kurulmasına ve işleyebilmesine olanak sağlayacak yeni bir Siyasi Partiler Yasası’na, seçim barajını kabul edilebilir bir orana indirmek suretiyle temsilde adaleti gerçekleştirecek bir Seçim Yasası’na gereksinimi vardır.

Bu çerçevede yapılacak yeni anayasada Türkiye Barolar Birliği olarak yer almasını istediğimiz diğer bir önemli husus, dünyanın en son anayasalarından olan Angola Anayasa’sının 193. maddesinde olduğu gibi avukatlık mesleğinin “asli yargı kurumu” adıyla anayasanın “yargı” ile ilgili bölümünde yer almasıdır.   

Sayın Cumhurbaşkanım,

Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana yaklaşık 150 yıldır anayasa tartışması ve hatta kavgası yapıyoruz. Gelişmeler onu gösteriyor ki, referandum sonucu ister evet, ister hayır çıksın 13 Eylül 2010 tarihinden itibaren Anayasa üzerindeki tartışmalar devam edecek. Edecek, zira bu hususta iktidarıyla muhalefetiyle yanlış yaptık. Anayasa gibi bir üst ve temel norm konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir uzlaşma sağlayacak kadar siyasal deneyimimiz ve olgunluğumuz olmasına rağmen bunu yapmadık, yapamadık. Yapamadığımız için de işi referanduma götürmek zorunda kaldık.

Doğrudan demokrasinin aracı olan, temsili kurumların yerine değil, onlara ek olarak kullanılan referandum, Anayasamızın da öngördüğü bir yöntem olmakla, bu yönteme başvurulmuş olması hukuka uygundur. Ne var ki, referandum yararı olduğu kadar sakıncaları da olan bir yöntemdir. Referandumun en başta gelen sakıncası, toplumu birleştiren değil, ayrıştıran, kutuplaştıran bir süreç olmasıdır ki bu süreci yaşıyoruz. Yine temel hak ve özgürlükleri kapsayan hususlar referanduma konu yapılmaz, yapılmaması gerekir. Referanduma konu yapılan bir kısım anayasa değişiklikleri doğrudan temel hak ve özgürlüklerle ilgili ve de isabetli olmakla, bunların referanduma sunulmuş olması doğru değildir.  Anayasa değişikliği gibi çok teknik, çok hukuki, çok siyasi bir konuda verilecek kararın, bu konuda çok az bilgili, çok az deneyimli olması nedeniyle medyanın etkisine ve manipülasyonlarına açık durumdaki halka sorulması yanlış bir tercihtir. Yine referandumdan çıkacak sonuç, belli bir zaman dilimindeki veya konjonktürdeki kamuoyunun tercihini yansıtacaktır. Oysa anayasalar sadece belli bir zamanı, diğer bir deyişle bugünü değil, yarını da kucaklayan ve bağlayan üst normlardır. O nedenle bu konuda referandum yapılması doğru değildir. Yine anayasalar nitelikleri itibari ile hukuki olmaktan daha çok, siyasi metinlerdir. Siyasi nitelikteki bu metinlerin ve dolayısıyla siyasi meselelerin referandum yoluyla evet/hayırdan ibaret iki seçeneği olan sorulara indirgenmiş olması, anayasa değişikliği gibi ciddi ve yaşamsal bir konunun basitleştirilmesi ve tahrif edilmesi sonucunu doğurur. O nedenle Anayasa değişiklikleri konusunda referandum yapılması bizce hatalı olmuştur. Nitekim anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak Batı ülkelerinde referandum yoluna başvurulmamış, parlamentoda ve mutabakatla çözüme varılmıştır. Ülkemizdeki geçmiş uygulamalarda böyle olmuştur.’

Bunları düşündüğüm ve söylediğim için o tarihlerde ben, birileri tarafından ‘yetmez ama evet’ diyenler arasında görüldüm ve gösterildim.  Oysa 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumda getirilen Anayasa değişikliği önerilerine yetmez’ demiş, ama ‘evet’ oyu vermemiştim.

İçinizden bazılarının ‘ne alaka’ dediğini duyar gibiyim. Alakası şu; O referandum öncesinde beni ‘tu kaka’ edenlerin, beni ‘yetmez ama evet’ diyenler arasında gösterenlerin, bugün benim o günlerde söylediklerimle ‘eureka, eureka/ buldum, buldum’ diye ortaya çıkıp gündem yaratmaya çalıştıklarını görünce aklıma geldi de onun için yazdım bunları.

Başka ne diyeyim? Değerli şair Aytunç Altındal’ın şu şirini kendi kendime mırıldanmaktan başka!

Sana sözlerimi bırakıyorum, /Sevdiğim şarkıları da ‘kal gitme bu akşam’la başlayan. / Seni, sana bırakıyorum / Yerini ve yerimi değiştiriyorum; / Dilediğin öyküyü yaz / Ben gittikten sonra / Adımı, sanımı, onurumu, soyumu, sopumu, yurdumu, şifrelerimi ve kodlarımı bırakıyorum; ve bin yıllık seceremi de. / Dilediğin senaryoyu yaz / Ben gittikten sonra / Unutma, her şiirin vardır bir sırrı

Saygılarımla.

 

           

Sevgili Okurlarım,

İhtilal başarıya ulaştıktan hemen sonra, Bay Jones’un sahibi olduğu çiftliğin kapısının en üstündeki ‘Beylik Çiftliği’ adı karalandı ve yerine ‘Hayvan Çiftliği’ yazıldı. Daha sonra hayvancılığın temel ilkel­erini içeren ve domuzlar tarafından uzun süren uğraşlar sonunda bir araya getirilen aşağıdaki yedi emir, ‘Beylik Çiftliği’nin katran kaplı ambarının duvarlarına, yirmi otuz metre uzaklıktan okunabilen iri beyaz harflerle yazıldı.

  1.  İki ayağı üzerinde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  2.  Dört ayağı üzerinde yürüyen ya da kanatlan olan herkesi dost bileceksin.
  3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  4. Hiçbir havyan yatakta yatmayacak.
  5.  Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  6.  Hiçbir hayvan başka hayvanı öldürmeyecek.
  7. Bütün hayvanlar eşittir.

 İhtilaldan hemen sonra yatağında huzur içinde ölen çiftliğin saygın ve güçlü hayvanı olan ihtilalın lideri Koca Reis lakaplı kır erkek domuzun yerini alan Snowball, yukarıdaki yedi emre karşı kuşların çekincelerini göz önüne alarak çiftlikteki hayvanlara hitaben şu konuşmayı yaptı; ‘Kuşun kanadı, iş görmek için değil, ha­reket etmek için kullanılan bir organdır. Dolayısıyla, kanat, ayak olarak kabul edilmelidir. İnsanoğlunu farklı kılan, onun bütün şeytanlıkları yaptığı aleti olan elidir.’ Bu konuşmanın hemen ardından, yukarıdaki yedi emrin yazılı olduğu ambarın duvarına ve daha yukarısına, üstelik daha büyük harfler­le ‘Dört ayak iyi, iki ayak kötü’ diye yazıldı. Bu en çok koyunların hoşuna gitti. Hemen ezberlediler ve çayırlarda uzanıp keyif çatarken hep birlikte ‘Dört ayak iyi, iki ayak kötü’ diye bıkmadan ve saatler boyunca melemeyi alışkanlık haline getirdiler.

Okuyanlarınız anımsamıştır, yukarıda kısaca özetine yer verdiğim hikaye, İngiliz edebiyatının usta ismi George Orwell’in, alt başlığı ‘Bir Peri Masalı’ olan ‘Hayvan Çiftliği’ isimli siyasal romanının bir bölümüdür.

George Orwell, anılan siyasi romanında, gerçek kişilerle aynılığı pek açık seçik olmamakla birlikte, dünya tarihinin yazımladığı en acımasız diktatörlerden olan Stalin’in öncülerinden olduğu Sovyet/Ekim Devrimine, ihanetini anlatır.

Romanda, çiftlikte yaşayan bir grup hayvanın kendilerini sömüren, kendilerine kötü davranan in­sanların yönetimine isyan edip onları devirdikten sonra eşitlik üzerine kurulu bir toplum oluşturma­ları; zaman içinde hayvanların içinde daha zeki ve iktidar düşkünü olan ve aynı zamanda devrimin de önderliğini yapan domuzların yönetimi ele geçirerek ‘Bütün hayvanlar eşittir’ sloganı ile başlayan devrimi amacından saptırdıkları; ‘Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir’ anlayışıyla yıktıkları yönetimden daha baskıcı ve acımasız bir diktatörlük kurdukları anlatılır.

Domuzların getirdiği yeni düzenle birlikte, bütün hayvanların beraberce yıktıkları eski düzenden daha baskıcı, daha acımasız bir düzen kurulmuştur. Bu yeni düzende ‘Hayvan Çiftliği’nin yönetimini ele geçiren domuzlarla işbirliği yapan, onlarla ticari ilişki kuran iki insan vardır; Foxwood Çiftliğinin sahibi Bay Pilkington ile Finch field Çiftliğinin sahibi Bay Frederick.

Romanın en çarpıcı ve öğretici bölümü olan sonlarına doğru ‘Hayvan Çiftliği’nin yeni sahibi do­muzlarla, Bay Pilkington ve. Bay Frederick, Çiftlik Evi’ndeki sofranın başında toplanmışlar ve zaferleri­ni kutlamaktadırlar. Çiftliğin ezilen hayvanları, korka korka eve doğru yaklaşırlar, yüzlerini pence­renin camına dayayarak içeride olup bitenleri izlemeye başlarlar.

Kadehini zafer için kaldıran Bay Pilkington günün anlam ve önemini ifade eden bir konuşma yapar ve şunları söyler; ‘Sizler aşağı kesimlerdeki hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız, bizler ise bizim aşağımızda olan insanlarla uğraşmak zorundayız.’

Çiftlikteki hayvanların Stalin’i olan Napolyon yaptığı cevabi konuşmaya ‘Beyler, bardaklarımızı bir kez daha şerefe kaldıracağız, ama bu kez Hayvan Çiftliği’nin şerefine değil! Bardaklarınızı ağzına kadar doldurun’ diye başlar ve ‘Haydi bakalım, beyler: Beylik Çiftliği’nin şerefine’ diyerek tamamlar.

Dışarıdaki hayvanlar bu sahneyi seyrederlerken, bir tuhaflık sezinlerler. Domuzların, yüzlerinde değişen bir şey vardır. Ama bunun ne olduğunu tam olarak çözemezler. Hayvanlar sessizce bulunduk­ları yerden uzaklaşırlarken, içeridekiler iskambil kağıtlarını ellerine alırlar ve yarıda bıraktıkları oyuna devam ederler.

O arada çiftlik evinde bir gürültü kopar. Hayvanlar merakla ve hızla geri dönüp eve doğru koşarlar ve pencereden içeri bakarlar. Evde korkunç bir kavga başlamıştır. Bağırıp çağırmalar, masaya vurmalar, sert bakışlar, küfür kıyamet, hepsi vardır evin içinde. Anlaşıldığı kadarıyla kavganın nedeni, Napolyon ile Bay Pilkington’un  aynı elde maça ası çıkarmış olmalarıdır.

Ve roman şu sözlerle biter; “İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.”

Ayırt edemiyorlardı. Zira insanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüşlerdi.

George Orwell’in bu kitabını, Konya Maarif Koleji’nde son sınıf öğrencisi iken 1967 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı dersinde İngilizce olarak okumuştuk. Bu kitapla birlikte okuduğumuz diğer kitap ise, eşitlik temeline dayalı sınıfsız bir toplumun olamayacağı ana fikri üzerine kurulu olan ve insanın bilimsel denetim ile koşullanmadan kaçamayacağı gelecekteki bir dünyayı anlatan bilim-kurgu niteliğindeki kitapların en ilginçlerinden birisi olan Aldous Huxley’in “Brave New World/Cesur Yeni Dünya’ isimli romanıydı.

Henüz daha on yedi/on sekiz yaşında olan sol romantik gençler olarak, her iki kitabın da Amerikan propagandası yapılmak ve bizleri sol düşünceden soğutmak amacıyla Amerikalı hocamız Charles Lee tarafından özellikle seçilip okutulduğunu düşünüyorduk. Bu düşüncem, o günden bugüne çok fazla değişmedi. George Orwell’in yukarıda kısa bir özetini sunduğum “Hayvan Çiftliği’ isimli kitabını son­raki yıllarda birkaç kez daha okudum. Her okumam da kitaba ayrı anlamlar yükledim, kitaptan ayrı anlamlar çıkardım.

Yüklediğim ve çıkardığım bu anlamlardan birincisi, totaliter yapıların ve anlayışların ilki: hem yöne­tenleri ve hem de yönetilenleri insanlıktan nasıl çıkarttığı, insanların özgürlüklerini nasıl yitirdikleri; ikincisi ise en azından ekonomik anlamda eşitliğin sağlanmasının sadece bir ütopya olmasıydı.

Hiç kuşkusuz insanların ahlaki eşitliği, bu bağlamda her bir kişinin salt insan olması itibariyle başka kişilerle eşit değere sahip olması hepimizin kabul ettiği evrensel bir değerdir. Bu değer kişilerin sahip oldukları yeteneklerden, bireysel donanımlardan, buna bağlı olarak veya bir başka nedenle, ör­neğin miras yoluyla sahip oldukları avantajlardan bağımsız olarak vardır. Var olduğu için de, hukuk sistemi içerisindeki kuralları genel ve ayrım gütmeyen nitelikte olması, yani ‘yasa/hukuk önünde eşitlik’ olsun, temelde özgürlük yönünden işlevsel olan ve ‘herkesin onuru eşittir/özgürlük herkesin hakkıdır’ şeklinde formüle edebileceğimiz ‘eşit saygı ilkesi’ olsun, eşitlik kavramının emredici kulla­nımlarıdır. Bunların sağlanması ise ancak ve ancak hukuk devletinin/hukukun üstünlüğünün varlığı ile mümkündür.

Benim bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim totalitarizme gelince; bireysel ve toplumsal yaşamın her boyutunu, her alanını politize ederek ‘total iktidarı’ amaçlayan, her alana nüfuz eden ideolojik bir manipülasyona ve zorbalığa dayanan, her şeyi kapsayan bir siyasi yönetim biçimi olan totalitarizm, sivil toplumun ve özel olan her şeyin tamamen ortadan kaldırılmasını hedefler.

İngiliz siyaset bilimci Andrew Heywood, Liberte Yayınları tarafından “Siyaset’ adıyla Türkçeye de çevrilen “Politics” isimli kitabında totaliter rejimlerin/iktidarların ‘altı olgu sendromuyla’ teşhis edi­lebileceğini yazar ve bu sendromları şu şekilde sıralar: (1) bir resmi ideoloji (2) her şeye muktedir bir lider tarafından yönetilen tek parti devleti (3) kitle iletişim araçları tekeli (4) silahlı mücadele araçları te­keli (5) iktisadi hayatın bütün alanları üzerinde devlet denetimi (6) geçmişin unutturulması, bu amaçla insan hafızasının denetim altına alınması.

Bu altı sendromu ve bunların felsefi yönünü Hayvan Çiftliğinin usta yazarı George Orellll, bir diğer siyasi romanı olan “1984 ‘de büyük bir ustalıkla işler. Her şeyi denetim altında tutan ‘Big Brother/Büyük Abi’yi sevmek ve onunla mutlu olabilmek için ona kayıtsız şartsız itaat etmek gerekir. Geçmişin unut­turulması, bireysel ve toplumsal hafızaların devletleştirilmesi, bütün bunların sağlanmasında yalanın bir siyasi araç olarak kullanılması işlerinde görevli ve yetkili kılman ‘Gerçekler Bakanlığı’ personelinin en önde gelen görevi; geçmişe ait her şeyi, eski kitap ve gazeteleri değiştirilmiş nüshalar halinde yeniden basmak ve böylece halkın her şeyi, olayları, sözleri, ölmüş kişileri ve eski yerlerin isimleri­ni unutmalarını sağlamaktır. Her ne kadar ‘Gerçekler Bakanlığı’ çalışanlarının geçmişi baştan başa değiştirme işinde ne dereceye kadar başarı gösterdiklerini Orwell kitabında çok fazla açıklamaz. Ama yine de bu konuda olağanüstü bir çaba gösterdiklerini ve önemli sayılabilecek sonuçlar elde ettiklerini büyük bir ustalıkla anlatır.

Bütün bunları neden mi yazdım? Demokrasi, hukuk devleti, hak ve özgürlükler hakkında bir farkındalık yaratmak için yazdım. Türkiye’nin, hadi totaliter demeyelim, otokrat bir rejime doğru sü­ratle sürüklenmekte olduğu endişesi içinde olduğum için yazdım. Buna dikkat çekmek amacıyla yazdım.

Kuşkusuz askeri darbe tehlikesi falan yok. Türkiye o günleri aştı. Ama unutmamak gerekir ki, to­talitarizm ya da otoriter rejimler günümüzde artık sadece askeri darbelerle gelmiyor. İngiliz İşçi Partisi üyesi Helena Kennedy’nin bir zamanlar dediği gibi:  ‘Tyranny does notjust come in a uniform, it also comes in an Armani suıt.’ Yani “Otoriteıyanizm her zaman üniforma ile değil, bazen Armani takım elbise içinde de gelir”

Kendi ülkemizde, şiirimizin usta isimlerinden Melih Cevdet Anday’ın aynı isimli şiirindeki güzel ifadesiyle ’Rahatı Kaçan Ağaç’ olarak yaşamak istemiyorsak, demokrasiye, hukuk devletine sahip çıkalım, hak ve özgürlüklerimizin değerini bilelim ve onları koruyalım. Amerikalı felsefeci Richard Rorty’nin şu maksimini de hiç aklımızdan çıkarmayalım: ‘Eğer özgürlüğe özen gösterirsek, hakikat ve iyilik kendi başlarının çaresine bakmasını bilirler.’

Vedat Ahsen Coşar