Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/Her şey naylondandı o kadar…” Turgut UYAR

SIRADAN BİR GÜNE UYANMAK!

Her zaman olduğu gibi dün sabahta erkenden kalktım. Kendime ve doğan güne merhaba dedim. Sonra salondaki pencerenin önüne oturdum ve kentin ışıklarını seyrettim biraz. Yağan yağmurun sesini dinledim. Daha sonra pencereyi açtım, yağmurla hemhal olmuş toprağın kokusunu çektim içime. Pencerenin önünde öylece oturdum bir süre. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte etraf aydınlanmaya, kentin ışıkları bir bir sönmeye başladı. Yağan yağmur beni dışarıya çıkmaya davet ediyor ve hadi gel seni biraz ıslatayım diyordu adeta. Biraz ıslanmak gerek dedim kendime. Eşofmanlarımı ve spor ayakkabılarımı giydim. Elime şemsiye, üstüme yağmurluk almadan dışarıya çıktım. Yağmurun altında uzunca bir süre yürüdüm. Yolda “Bir çiçek/Rıhtım taşının aralığından/Uzatmış başını/Bir çiçek yolumu kesti.” Bir çiçeğin yolumu kesmesi gönül kapısından başını uzatıp günaydın nasılsın diyen bir dost gibi geldi bana. Bende dostça günaydın dedim ona. Koparmaya kıyamadım ve bakışlarımla sevdim onu sadece. Eve döndüğümde epeyce ıslanmıştım. Kurulandım, sonra ılık bir duş aldım. Kahve yaptım kendime ve günün ilk sigarasıyla birlikte içtim afiyetle.

Ben kahvemi ve sigaramı içerken güvercinler geldi penceremin önüne. Oturduğum yerden kalktım mutfağa gittim bir avuç bulgur aldım geldim, sonra bir avuç daha. Pencereyi açtım, pencerenin önündeki denizliğe/küpeşteye koydum bulgur tanelerini. Pencereyi açınca korkup kaçan güvercinler az sonra geri döndüler. Onlar sabah kahvaltılarını yaparlarken bende onları seyrettim. O anda İlhan Berk’in o sevimli dizeleri geldi aklıma. “Sana içimi döksem beraber toplar mıyız?” diyen dizeleri…

Nazım’ın “Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Toprak, güneş ve ben… Bahtiyarım…” dediği gibi bende kendime “bu anda dalgalara düşmek yok, özgürlük var ama kavga yok, yağmur, kahve, sigara var ve ben bahtiyarım.” dedim.

Hayatımızdaki küçük mutluluklardan bazıları bunlardır aslında. Yani başlayan her güne, kendi içinde bir hayat olan her yeni güne merhaba diyerek uyanmaktır. Bu tamda Roma’nın bilge hükümdarı Marcus Aurelius’un dediği gibi bir şeydir, yani “O halde sana ait olan bu ufak zaman diliminden doğayla uyum içinde geç ve memnuniyetle tamamla yolculuğunu. Tıpkı olgunlaşan bir zeytinin, düşerken kendisini yaratan doğaya/Tanrıya ve üstünde büyüdüğü ağaca şükran duyması gibi” bir şeydir.

Zira hayat, senin hayatın, benim hayatım, onun hayatı aslında bir yolculuktur. O/bu hayatı yaşayan bende bir yolcuyum, sende bir yolcusun, oda bir yolcudur. Chris De Burgh’un “The Traveller/Seyyah” isimli o güzel şarkısında söylediği gibi “…And the traveller goes, nobody knows…/Ve seyyahın gittiği yeri kimse bilmez…” O halde bütün mesele insanın kendisini yetiştiren, olgunlaştıran üzerinde büyüdüğü o zeytin ağacına, yani hayata, hayatına şükran duymasıdır.

Ben hayata, hayatıma, iyisiyle kötüsüyle hayatın bana yaşattıklarına, bazen kızsam, bazen kırılsam, bazen gücensem de hep şükran duydum. Ve hiç, ama hiç küsmedim hayata ve hayatıma. Zaten hayat dediğin nedir ki? Usta hikayeci Mustafa Kutlu sinemaya da uyarlanan “Uzun Hikaye” isimli hikayesinde söylüyor hayatın ne olduğunu: “…Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep böyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey darmadağın olur.”  Yani hayata dair hemen her şey Yahya Kemal’in şu muhteşem dizelerinde dediği gibi bir şeydir: “Her rind bu bezmin nedir encamı bilir/ Dünyamızı nagah zalam örtebilir/Bir bitmeyecek şevk verirken beste/Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.

Onun için hiçbir şeye, hele insana dair olan hiçbir şeye şaşırmamak gerekir hayatta. Demem şu ki; insanın bir zamanlar kendisini övenlere de, sevenlere de, işi bitene kadar etrafında pervane olup dönenlere de, gün gelip, devran dönüp kendisine küfredenlere de hiç şaşırmaması, hiç kızmaması, hiç kanmaması, hiç metelik vermemesi, “önyargılarından öpüyorum canısı, bakış açına selam söyle” deyip gülüp geçmesi gerekir. Zira bunların hepsi hayata dahildir ve esasen insan da, hayat da böyle bir şeydir.

Madem öyle ve nasıl olsa bazı insanlarda dahil pek çok şey naylondan ve korkulacak hiçbir şey yok ortalıkta, o halde Carpe Diem!

Her siyasi kuram kendisine ne ad takarsa taksın, hiyerarşiye ve baskıya dönüş yapmıştır.” George ORWELL

PARADOKSAL BAZI DURUMLAR ÜZERİNE!

Dilimize Fransızcadan türetilerek giren “paradoks” sözcüğünün/kavramının etimolojik anlamda kökeni, düşünce temelinde “karşıt-çelişen” anlamına gelen Yunanca “paradoksos” sözcüğüdür.

Türkçede kısaca “çelişki” anlamına gelen paradoks sözcüğü/kavramı Vikipedi’de, “görünüşte doğru olan bir ifade veya ifadeler topluluğunun bir çelişki veya sezgiye karşı bir sonuç oluşturması” şeklinde tanımlanmaktadır.

Ne var ki paradoks sözcüğü/kavramı çelişki anlamına gelmekle birlikte, bununla aynı şey demek değildir, aynı zamanda ve daha çok çözüm bekleyen veya çözümü gerektiren problem demektir.

Yine Vikipe’diye göre anılan kavram/sözcük, kendi içinde çelişen veya tam tersi şekilde sonuç olarak doğru olan fakat saçma veya çelişkili gözüken bir ifade ya da ifadeler toplamı veya kabul görmüş bir düşünceyle çelişen karşıt ifade anlamına da gelmektedir.

Sonuç itibariyle ve özetle paradoks sözcüğü/kavramı bir çelişkiyi ifade eder ve o nedenle bu sözcük/kavram yerleşik inanışlara aykırı olarak ileri sürülen düşünce veya görüş olarak da tanımlanabilir. Ama pratikte ve gündelik söylemde paradoks sözcüğü/kavramı, daha ziyade felsefi ve mantıksal anlamda çelişki ve kabulleri ifade etmek şeklinde kullanılmaktadır.

Paradoks sözcüğü ve kavramı üzerine yapılmış en ilgi çekici felsefi ve siyasi çalışma, epistemoloji, bilim felsefesi, sosyal ve politik felsefe, zihin felsefesi üzerinde çalışan Avusturya kökenli Britanyalı felsefeci Кarl Raimund Popper’e aittir.

Kendi bilgi/bilim kuramını “yanlışlanabilirlik ilkesi” ilkesi üzerine kuran Popper, totaliter filozoflara ve onların görüş ve düşüncelerine karşı yazdığı ve genel olarak liberal toplum anlayışını ve dolayısıyla açık toplum görüşünü savunduğu en önemli çalışması olan “Açık Toplum ve Düşmanları” isimli kitabında bir dizi paradoksa yer verir.

Fikir babası bilginin kaynağı konusunda temel referansı sezgi olan ve o nedenle sezgiye akıl, zihin ve soyut düşünce karşısında hem öncelik, hem de üstünlük tanıyan sezgiciliği savunan Fransız düşünür Henri Bergson olan, ancak Popper tarafından geliştirilen açık toplum anlayışı, kuramsal olarak kendi dışımızdaki hakikat algımızın mükemmel olmadığını ve dolayısıyla büyük ve değişmez doğrular konusunda ısrarlı olunmaması gerektiğini ve ayrıca hiç kimsenin hakikati kendi tekeline alamayacağını esas alan bir düşünceler silsilesine dayanır.

Bu görüşe göre, eğer büyük ve kesin doğrular yoksa ve hiç kimse hakikat tekeline sahip değilse – ki öyledir -,  farklı görüşlere saygılı olunması gerekir. Zira açık toplum, kimsenin mutlak bilgiyi elinde tutamayacağı, farklı insanların farklı fikirlere ve çıkarlara sahip olabileceği ve insanların beraber barış içinde yaşayabilmelerini sağlamak için, kişilerin haklarını koruyacak kurumlara ihtiyaç duyulacağını kabul eden bir toplum ve siyaset anlayışıdır.

Uygulamada böyle bir toplum, hukukun üstünlüğünü esas alan, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını savunan, demokratik yollar ile seçilmiş hükümetler tarafından yönetilen, farklılıkları içinde bulunduran ve yaşatan, bu farklılıklardan yeni sentezler üreten güçlü bir sivil topluma dayanan, bu toplumdaki azınlıklara, azınlık görüşlerine ve haklarına saygılı olan bir toplumdur.

Bu hususları referans alan Popper, özgürlüklerin korunması ve teminat altına alınması konusunda ve gerektiğinde, tarafsız bir hakem olan, olması gereken devletin müdahalesini gerekli ve zorunlu görür. Ve o nedenle özgürlüğün sınırsız olması gerektiğini savunan düşünce ve görüşlere, böyle bir özgürlük anlayışının sonuçta özgürlüğü yok edeceği gerekçesiyle karşı çıkar.

Hem özgürlüğü savunan ve hem de özgürlüğün sınırlandırılmasını kabul eden böyle bir yaklaşım aslında paradoksaldır. Nitekim Popper bu yaklaşımını “özgürlük paradoksu” olarak isimlendirir. Ona göre “sınırsız özgürlük güçlü olanın zayıf olanı ezmesi ve onun özgürlüğünün elinden alınması” sonucunu doğurur. Esasen Popper’in özgürlüğün bir ölçüye kadar sınırlandırılmasını savunmasının ve devletin müdahalesiyle herkesin özgürlüğünün yasalar tarafından korunmasını ve güvence altına alınmasını istemesinin nedeni de budur. Onun için özgürlüğün kendi kendisini kontrol etmesi gerekli ve hatta zorunludur.

Popper’in yer verdiği bir diğer paradoks, “demokrasi paradoksu”dur. Esas olan elbette demokrasidir, demokratik rejimdir. Demokratik siyasetin kendisi de, toplumun  değişik kesimlerini birbirinden ayıran değil, birlikte yaşamalarını gerektiren zeminde ve çerçevede yapıldığı zaman anlamlı ve yararlıdır.

O nedenle hem iktidarın, hem de muhalefetin bir arada yaşamanın nimetlerini ve erdemlerini ön planda tutan bir anlayışın sözcüsü ve savunucusu olmaları gerekir. Zira demokratik siyaset, günümüzün Türkiye’sinde olduğu gibi,  insanları kamplaştırmak için, siyasi rakiplerin birbirlerini gayrimeşru ilan etmeleri üzerine, kin ve nefret dili ve unsurları kullanılarak yapıldığı zaman, hem siyaset, hem de işler çığırından çıkar, toplumsal barış, huzur ve istikrar bozulur.

O nedenle, herhangi bir toplumda veya toplulukta, demokrasinin imkanlarını, araçlarını, nimetlerini kullanarak iktidara gelenin ve çoğunluğu oluşturanın, demokrasiyi yok etmesine, özgürlükleri ortadan kaldırmasına, kendi iktidar tekelini ve hükümranlığını oluşturmasına yol açacak bir anayasa değişikliğine günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi referandum yoluyla dahi olsa karar ya da imkan verilebilir mi? Diğer bir deyişle, arkasına çoğunluğun desteğini alan bir iktidar, demokratik yolla demokrasiyi ortadan kaldırabilir mi? Anayasacılığın özüne ve amacına aykırı bir anayasa değişikliğini topluma dayatabilir mi? Böyle bir durumda anayasal rejimin, demokrasinin, demokratik kurum ve kuruluşların kendisini koruma hakkı yok mudur?

Popper’in adını demokrasi paradoksu olarak koyduğu paradoks budur ve elbette böyle bir durumda anayasal demokrasinin, demokratik rejimin, sivil ve demokratik siyasetin kendisini koruma hakkı vardır.

Popper’in üzerinde durduğu bir diğer paradoks “hoşgörü paradoksu”dur. Buna göre yanıtlanması gereken en önemli soru: hoşgörünün bir sınırı yok mu dur, hoşgörü kendisinin ortadan kaldırılmasına imkan vermeli midir veya verebilir mi, hoşgörüsüz olanlara da hoşgörü gösterilmeli midir ve yine demokrasi, kendisini ortadan kaldıracağını açıkça ortaya koyan bir görüşe hoşgörü gösterebilir mi, göstermeli midir?

Demokrasinin kendisini bu tür tehlikelerden koruması gerektiğini savunan Popper, bu konuda şunları söyler:  “Eğer hoşgörüsüz olanlara da hoşgörü gösterirsek, hoşgörülü olan bir toplumu hoşgörülü olmayanların saldırısına karşı savunmazsak hoşgörülü olanların hoşgörüsü de ortadan kalkacaktır.

Bu konuda söylenmesi gereken şeyleri söyleyen bir diğer görüş sahibi de Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’dur.

Türkçeye benim çevirdiğim ve Phoenix Yayınevi tarafından yayınlanan “A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi”  isimli eserinde ve “Hoşgörüsüzlüğün Hoşgörüsü” başlığı altında Rawls bu konuda şunları yazıyor. Okuyalım.

“Şimdi, adaletin hoşgörüsüzlüğün hoşgörüsüne ihtiyacı olup olmadığını ve eğer ihtiyacı var ise, hangi şartlar altında buna ihtiyacı olduğunu inceleyelim. Bu sorunu ortaya çıkaran çeşitli durumlar vardır. Demokratik devletlerdeki bazı siyasal partiler, onlara iktidar olduklarında anayasal özgürlükleri bastırmayı öneren doktrinleri sahiplenirler. Yine entelektüel özgürlüğü reddeden ama üniversitedeki pozisyonlarında kalanlar vardır. Bu gibi durumlarda hoşgörü, adaletsizlik ilkeleriyle tutarsızlık içinde görünür ve bir oranda hoşgörü, o ilkeler için gereksizdir. Ben sorunun dinsel hoşgörüyle olan bağlantısını inceleyeceğim. Uygun değişikliklerle bu konudaki argüman, diğer durumlara da genişletilebilir.

Bu hususta, birkaç sorunu ayırt etmek gerekir. İlk önce, soru şudur: eğer hoşgörüsüzlük cemaati hoş görülmez ise, bundan şikayet etmeye hakkı var mıdır? İkinci soru, hoşgörü cemaati, hangi şartlar altında hoşgörüsüzlüğü hoş görme hakkına sahiptir ve sonuncusu, hoş görme hakkına sahip olmadıklarında, hangi amaçlarla bunu uygulamalıdırlar? İlk soruyla başlayalım: Hoşgörü cemaati, eşit özgürlüğü inkar ettiğinde, hiçbir şikayet hakkına sahip değildir. En azından bu durumda, bir kişinin başkalarına karşı davranışlarını haklı çıkarmak için benzer durumlarda başvurduğu ilkelerle uyumlu olarak diğerlerinin hareketlerine karşı çıkmaya hakkı olmadığı varsayılır. Bir kişinin şikayet hakkı, kendisi için olan ilkelerin ihlallerini tanımasıyla sınırlıdır. Şikayet bir başkasını muhatap alan iyi niyetli bir protestodur. Bu protesto, her iki tarafın kabul ettiği bir ihlal ilkesini talep eder. Emin olunuz, hoşgörüsüz bir insan iyi niyetle hareket ettiğini ve başkalarını inkar etmekle, kendisi için hiçbir şey talep etmediğini söyleyecektir. Onun bakışının, onun Tanrıya itaat ettiği ve hakikatin herkes tarafından benimsenen ilkesine göre hareket etmek şeklinde olduğunu varsayalım. Bu ilke tamamıyla geneldir ve bu ilkeye göre hareket etmekle, o kişi, kendi meselesinin bir istisnasını yapmamaktadır. O meseleyi, başkalarının ret ettiği doğru ilkeyi kendisinin takip etmesi olarak görmektedir.

Orijinal pozisyonun bakış açısından, bu savunmaya karşı verilecek cevap, dini hakikatin hiçbir özel yorumunun genel olarak yurttaşlar üzerinde bağlayıcı kabul edilmediği ve yine o ilkelerin teolojik doktrinin sorunlarının çözümlenmesinin tek bir otoritenin hakkı olduğu üzerinde anlaşılmadığı şeklinde olmalıdır. Her bir kişi, kendi dini yükümlülüklerinin ne olduğuna karar verilmesinin eşit bir hak olduğu üzerinde ısrar etmelidir. O kişi, bu hakkını bir başka kişiye veya kurumsal bir otoriteye devretmemelidir. Gerçekte, bir insan bir başkasını otorite olarak kabul ederken, o otoriteyi yanılmaz bile kabul etse, anayasal bir mesele olarak eşit vicdan özgürlüğünü terk etmesinin hiçbir yolu olmadığı sürece, kendi özgürlüğünü uygular. Adalet tarafından korunan bu özgürlük daimidir: kişi kaderini değiştirmekte her zaman özgürdür ve bu hak, onun düzenli ve akıllıca uyguladığı seçme özgürlüğünün iktidarına bağlı değildir. Biz, insanların eşit vicdan özgürlüğüne sahip olmalarının, bütün insanların Tanrıya itaat etmeleri ve hakikati kabul etmeleriyle tutarlı olduğunu gözleyebiliriz. İnsanların birbirlerine karşı kendi dinleri adına talepte bulunmalarını sağlayan ilkeyi seçmesi, bir özgürlük problemidir ve bu düzenlenmelidir. Tanrı iradesinin takip edilmesine ve hakikatin tanınmasına izin verilmesi, daha henüz bir hüküm ilkesi tanımı yapmamıştır. Tanrı’nın niyeti olgusuna uyulması, hiçbir kişi veya kurumun bir başkasının dini yükümlülüklerine müdahale etme otoritesini takip etmesini gerektirmez. Bu dini ilke, hukukta veya politikada, hiç kimsenin kendisi için daha büyük özgürlük talep etmemesini haklı çıkarır. Kurumlar üzerinden talep yetkisi veren ilkeler sadece orijinal pozisyonda seçilmiş olanlardır.

Bu durumda, hoşgörüsüz bir cemaatin hoşgörüsüzlükten şikayet etmeye hiçbir hakkının olmadığını kabul etmeliyiz. Hala hoşgörü cemaatinin onları bastırma hakkı olduğunu söyleyemeyiz. Şunun için söyleyemeyiz: başkalarının şikayet hakkı olduğu için söyleyemeyiz. Onlar bu hakka, hoşgörüsüzler namına şikayet etme hakları olmadığı için sahip değildirler. Sadece adaletin bir ilkesi ihlal edildiğinde itiraz etme hakları vardır. Yeterli bir neden olmadan eşit özgürlük inkar edildiğinde adalet ihlal edilmiştir. Onun için sorun, bir başka hoşgörüsüzlük içinde olunmasının, birisinin özgürlüğünü sınırlandırmak için yeterli bir zemin olup olmaması sorunudur. Konunun daha iyi anlaşılması için, hoşgörü cemaatinin hoşgörüsüzleri sadece bir koşulda hoş görmeme hakkı olduğunu varsayalım. Bu onların çok samimi olmaları ve kendi güvenlikleri için hoşgörüsüz olmaları gerektiğine inanmaları için haklı bir neden bulunması durumudur. Bu hak, orijinal pozisyonun tanımladığı gibi, her bir kişinin kişisel korunma hakkı üzerinde hemfikir olduğu noktaya kadar hazırdır ve bunu takip eder. Adalet, varlıklarının temeli yok edilirken insanların tembel tembel oturmalarını istemez. Genel bir bakış açısından bakıldığında, kişisel korunma hakkından vazgeçmek insanların asla lehine değildir. O nedenle buradaki tek sorun, hoşgörüsüz olanlar başkalarının eşit özgürlükleri yönünden acil bir tehlike içinde değil iken, hoşgörülülerin hoşgörüsüzleri zapt etme hakkının bulunup bulunmadığı sorunudur.

Bir yolla veya başka bir yolla, hoşgörüsüz bir cemaatin adaletin iki ilkesini kabul ederek iyi düzenlenmiş bir toplumda var olduğunu varsayalım. Bu toplumun yurttaşları, bu insanlara hangi nazarla bakmalıdırlar? Onlar kesin olarak bu insanların üzerinde baskı kurmamalıdırlar; çünkü hoşgörüsüz cemaatin üyeleri bu durumdan şikayetçi değillerdir. Bunu yerine, adil bir anayasa var olduğu sürece, adaleti üstün tutmak bütün yurttaşların doğal görevidir. Başkaları adil davranmadıklarında dahi, biz bu görevi yerine getirmek veya getirmemek konusunda serbest olamayız. Daha sıkı bir şarta gerek vardır;  o da bizim meşru çıkarlarımız yönünden önemli risklerin mevcut olmasıdır. Esasen adil yurttaşlar, özgürlük olduğu ve kendi özgürlükleri tehlikeye düşmediği sürece, anayasayı ve onun kabul ettiği bütün eşit özgürlükleri korumak için çabalarlar. Onlar, hoşgörüsüzleri başkalarının haklarına saygılı olmaları yönünde zorlarlar. Zira kişi orijinal pozisyonda tanıdığı ilkelerin tesis ettiği haklara saygılı olunması gerektiğini bilir. Ancak anayasanın kendisi güvence altında olduğu sürece, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünü inkar etmek için bir neden yoktur.

Hoşgörüsüzlüğe hoşgörü sorunu, doğrudan doğruya iki ilkenin düzenlediği iyi düzenlenmiş bir toplumun istikrarıyla ilgilidir. Bunu aşağıda görebiliriz. Eşit yurttaşlık pozisyonundan baktığımızda, insanlar çeşitli dini kuruluşlara katılırlar ve bu pozisyon içinde birbirleriyle kendi tartışmalarını yaparlar. Özgür bir toplumdaki yurttaşlar, bir diğerinin adalet duygusundan yoksun olduğunu, bunun eşit özgürlüğün kendisini koruması için gerekli bulunmasına kadar düşünmezler. İyi düzenlenmiş bir toplumda, eğer hoşgörüsüz bir cemaat ortaya çıkarsa, diğerleri kendi kurumlarının doğal istikrarını dikkate almalıdırlar.  Hoşgörüsüzlerin özgürlükleri, onları bir özgürlük inancına ikna etmelidir. İkna çalışmaları,  psikolojik ilkeler üzerine çalışır. Özgürlüklerini koruyan adil bir anayasa anlayışından yararlananlar, özgürlükler temelinde eşittirler ve onlar bir zaman sonra anayasaya itaat ederler. (§72) Hoşgörüsüz bir cemaat ortaya çıksa dahi, bu cemaat başlangıçta çok güçlü olmayacak, iradesini doğru yola tahmil edecek veya çok hızlı büyüyemeyecektir. Zira psikolojik ilkeleri elde tutmaya zamanı olmayacak, hoşgörüsüzlüğünü kaybetme eğiliminde olacak ve nihayetinde vicdan özgürlüğünü kabul edecektir. Bu adil kurumların istikrarının bir sonucudur. İstikrar demek, eğilimler adaletsizliğe doğru yükseldiği zaman, diğer güçlerin bütün düzenlemelerin adaletini korumak için oyuna katılmaya çağrılmalarıdır. Elbette, hoşgörüsüz cemaat başlangıçta çok güçlü olabilir veya hızlı büyüyebilir ve o nedenle istikrarı yapacak güçler bunu özgürlüğe dönüştüremeyebilir. Bu durum, felsefenin tek başına çözemeyeceği bir pratik ikilem sunar. Bu ikilem, hoşgörüsüzlüğün özgürlüğünün, özgürlüğü sınırlandırmak için adil bir anayasa altında olmasına bağlı olup olmaması üzerinedir. Adalet teorisi sadece adil anayasayı karakterize eder. Siyasal eylemin amacı, pratik kararların hangi referansla verilmesi gerektiği üzerinde durur. Bu amacın takip edilmesinde, özgür kurumların doğal gücü unutulmamalı ya da bunlardan hareket eden eğilimlerin kontrolsüz bir şekilde gidecekleri ve kazanacakları varsayılmalıdır. Adil bir anayasanın doğal istikrarını bilerek, iyi düzenlenmiş bir toplumun üyeleri, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünü sınırlandırma konusundaki güveni, sadece eşit özgürlüğün kendisini korumasının gerekli olduğu özel durumlarda düşünmelidir.

O halde, sonuç, hoşgörüsüz cemaatin hoşgörüsüzlükten şikayet etmeye hakkı yok iken, onun özgürlüğü sadece hoşgörünün samimiyetiyle ve onların güvenliği ile özgürlük kurumunun tehlikede olduğuna inanılan nedenlerle sınırlandırılabilir. Hoşgörü sadece bu durumda zapt edilmelidir. Adil bir anayasa inşa etmek için önder ilkeler yurttaşlığın eşit özgürlükleridir. Adaletsizlerin şikayet edemeyecekleri olgusundan değil, tam da adaletin ilkelerinin önderliğinde gitmek gerekir. Son olarak, adil bir anayasayı güvence altına almak için dahi, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünün sınırlandırılmasının, özgürlüğün azamileştirilmesi adına yapılmaması gerektiği de dikkate alınmalıdır. Bazılarının özgürlükleri, sadece başkalarının daha büyük özgürlüklerini mümkün kılmak için bastırılmamalıdır. Adalet bu tür muhakemelerin özgürlükle bağlantı içinde olmasını, avantajlar toplamı ile ilgili olanları yapmak için yasaklar. Hoşgörüsüzlerin özgürlüğünün sınırlandırılması, sadece adil bir anayasa altında eşit özgürlüğü korumak için ve hoşgörüsüz olanların orijinal pozisyonda tanımaları gereken ilkelerle yapılabilir.

Bu ve bunu takip eden kısımlardaki argüman, eşit özgürlük ilkesinin benimsenmesinin sınırlı bir mesele olarak resmedilmesini önerir. Bunların farklılıkları bilinse ve hiç kimse bunları akılla uzlaştırmasa dahi, insanlar bunu orijinal pozisyondaki açılarından, hala üzerinde mutabık oldukları bu ilkeden hareketle ve yine herhangi bir ilke üzerinde ilelebet anlaşmaları durumunda yapabilirler. Tarihsel olarak dini hoşgörüden kaynaklanan bu fikir, diğer durumlara da genişletilebilir. O nedenle, biz orijinal pozisyondaki kişilerin ahlaki kanaatlere sahip olduklarını bildiklerini ve aynı zamanda cehalet perdesi altında onların bu kanaatlerinin ne olduğunu bilmediklerini varsayıyoruz. Onlar, çelişki olduğunda ve tanıdıkları ilkeler bu inançları geçersiz kıldığında bu ilkeleri anlarlar; aksi takdirde, görüşlerini düzeltmeye ihtiyaç duymadıkları gibi, bu ilkeler inançlarını üstün tutmadığı takdirde, inançlarından da vazgeçmezler. Bu yolla adalet ilkeleri karşı ahlaki davranışları tıpkı yarışan dinlerin taleplerini düzenledikleri gibi hükme bağlar. Adaletin kurduğu çerçeve içinde, farklı ilkelerdeki ahlaki kavramlar ve anlayışlar, aynı ilkelerin değişik biçimde dengelenmesini temsil ederler ve bunlar toplumun değişik kesimleri tarafından da kabul edilirler. Önemli olan şudur, farklı kanaatlerdeki değişik kişiler, siyasal bir ilke meselesi olarak temel yapı üzerine çatışan taleplerde bulunduklarında, onlar bu talepleri adalet ilkeleriyle yargılarlar. Orijinal pozisyonda seçilen ilkeler siyasi ahlakın özüdür. Bu ilkeler, sadece kişiler arasındaki işbirliği şartlarını belirlemezler; aynı zamanda farklı dinler ve ahlaki inançlar ile bu kişilerin ait oldukları toplumun kültür şekilleri arasındaki mutabakat anlaşmasını da tanımlarlar. Şimdi eğer bu adalet kavramı büyük oranda negatif görünüyor ise, biz onun daha iyi tarafını da göreceğiz.”

 

 

Kim olduğunu bilmiyorsan eğer, kendin olabilmen mümkün değil.” Jose SARAMAGO

ANILARIM İÇİN YAZDIĞIM ÖNSÖZ –

Anılarımı anlattığım “FÎHİ MÂ-FÎH” isimli kitabımın birinci cildi basıldı ve kitapevlerinin raflarındaki yerini dün aldı. Ve bu benim için güzel bir “Avukatlar Günü” hediyesi oldu.

Neden mi yazdım anılarımı? Yukarıda Saramago, aşağıdaki önsözde de ben söylüyorum nedenini; kim olduğumu bildiğimi, kendim olduğumu anlatmak ve kendimi ifade etmek için yazdım anılarımı.

Peki! Kimin için yazdım? Onu da Goethe söylüyor: “Anlamayacak olanlara anlatma sakın bildiğin en güzel şeyleri.” Yani masum okuyacak ve anlayacak, anlayabilecek olanlara anlatmak için yazdım. Masum okumayacak olanlar, anlamayacak, anlayamayacak olanlar ve bir de benimle ilgili yarası bulunanlar okumasalar da olur. Ve hatta onlar hiç okumasalar daha da iyi olur!

İyi okumalar.

“Herkesin hayatına dair anlatacak bir hikayesi vardır mutlaka. Benim de var. Anılarımı onun için yazdım.

Kolej tahsili yaptım. İngiliz ve Amerikalı hocaların eğitiminden geçtim. Buna dair anlatacak şeylerim var. Anlattım.

68 kuşağındanım. O döneme, o dönemin Türkiye’sine dair anlatacak şeylerim var. Anlattım.

27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Türkiye’nin zor zamanları olan bu süreçlere dair anılarım, düşüncelerim, gözlemlerim, tespit ve eleştirilerim var. Anlattım.

Demokrasiye, Cumhuriyete, laikliğe, insan için ekmek kadar, su kadar aziz bir şey olan özgürlüğe dair değerlendirmelerim, görüşlerim var. Anlattım.

Avukatım. Kırk iki yıldır fiilen bu mesleği icra ediyorum. Altı yıla yakın Ankara Barosu Başkanlığı, üç yıl Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. Bu süreçte yargıyla, yargı bağımsızlığıyla, yargıç tarafsızlığıyla, avukatlık mesleğiyle, Türkiye’nin dünden bugüne en önemli sorunu olan hukukla, hukukun bazen dayanılmaz ağırlığıyla, bazen de dayanılmaz hafifliğiyle, Türkiye’nin daha hala hukuk devleti olamamasıyla ve bunun getirdiği sıkıntılarla, insanın ve insanlığın en yüce erdemlerinden birisi alan adaletle ilgili bildiklerim, biriktirdiklerim, gördüklerim, yaşadıklarım, bu konuda yaptığım mücadeleler var. Anlattım.

Üç cilt olarak düzenlenen anılarımın birinci cildi doğumumdan ikinci kez Ankara Barosu Başkanlığı’na seçilmeme kadar olan süreyi, ikinci cildi Ankara Barosu Başkanlığımın ikinci ve üçüncü dönemlerini, son cildi ise Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı dönemini kapsıyor.

Anılarıma isim olarak koyduğum “FÎHİ MÂ-FÎH” Mevlana’nın kitabının adı. Türkçe “İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR” anlamına geliyor. FÎHİ MÂ-FÎH, Mevlana’nın katıldığı meclislerde yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Oğlu Sultan Veled ve Mevlana’nın müritleri tarafından derlenerek kitap haline getirilmiş. FÎHİ MÂ-FÎH, Mevlana’yı tanımak, Mevlana’nın tasavvuf, din, felsefe, ahlak, dünya ve insanlık görüşü, şiir vb. konulardaki görüşlerini öğrenmek ve anlamak yönünden Mesnevi kadar önemli ve değerli bir eserdir.

Mevlana’nın “O’na dayanırım Ben-Rahman ve Rahim Allah Adıyla” diyerek başladığı bu büyük eserin ilk cümlesi: “Bilginlerin kötüsü, beyleri ziyaret eden bilgindir; beylerin hayırlısı da bilginleri ziyaret eden beydir. Ne güzel beydir yoksulun kapısındaki bey; ne kötü yoksuldur beyin kapısındaki yoksul” cümleleriyle başlar.

Mevlana’nın bu öğüdüyle kastettiği şey, kendisinin de açıkladığı üzere, cümlenin harici anlamı, yani “beyleri ziyaret eden bilgin kötüdür; bilginleri ziyaret eden bey hayırlıdır” demek değildir. Araplar “Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenmedik” derler. Mevlana’ya göre de “almaya değil, vermeye giden bilgin iyidir; almaya değil, vermeye giden bey hayırlıdır.”

Ben ve benim gibiler, “alma değil, verme terbiyesi” ile büyüdük. Anılarımı yazmaktan amacım, almak değil, vermektir. Nedir vermek istediğim? Gandi “benim hayatım, benim mesajımdır” diyor. Aslında sadece Gandi’nin değil, herkesin hayatı, kendi mesajıdır. Benim hayatım da öyle. Anılarımı yazmakla, yarın ileride avukat, yargıç, savcı, noter veya akademisyen olmak isteyenlere, hukuk fakültesi öğrencilerine, halen avukatlık, yargıçlık, savcılık, noterlik ve akademisyenlik yapanlara, mesleği her ne olursa olsun bu kitaba ilgi duyacak olanlara bir mesaj vermek istedim. İyiliğin mesajını/bilgisini, önemli olmanın değil, değerli olmanın mesajını, bir şeyler olmanın değil, bir şeyler yapmanın mesajını, umudun mesajını, doğru ve güzel olan şeyler için, pozitif hedefler için mücadele etmenin mesajını, iyi olmanın, ahlaklı olmanın, erdemli olmanın mesajını, sade olmanın, mütevazi olmanın, saydam olmanın, bağımsız, özgür, özerk birey olmanın, iyi olanların bir gün mutlaka kazanacaklarının mesajını vermeye çalıştım. Verebildiysem eğer, emin olun tek tesellim, yegane kazancım ve mutluluğum bu olacaktır.

Geçiciliklerin geçicilikleri, her şey geçici. Olmuş olan, olacaktır, yapılmış olan tekrar yapılacaktır ve güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur” diyor İncil’in ahlaki özdeyişlerinden birinin yazarı olan Ecclesiaste. Benim yaşadıklarım da, yaşarken yazdıklarım da, söylediklerim de, hissettiklerim de geçici şeylerdi, güneşin altında daha önce yaşanmış olan, söylenmiş olan şeylerdi. Hepsi geldi ve geçti; yazıldı, söylendi, hissedildi, yaşandı ve bitti.  Ve elbette bunların hiçbirisi, yeni şeyler olmadığı gibi, çok önemli şeyler de değildi.

Peki, o halde neden yazdım anılarımı? Belki önemseyecek olanlar olur diye yazdım ama daha çok kendim için yazdım. Kendimi ifade etmek, bir anlamda hayata, hayatıma karşı olan kişisel sorumluluğumu yerine getirmek, kamusal alanda ve anlamda uğradığım kimi haksızlıklara karşı kendimi savunmak için yazdım.

Ve elbette tanıklık ettiğim süreçte yaşanan toplumsal ve siyasal olaylar aracılığıyla tarihe küçük de olsa bir not düşmek için yazdım. Ve bütün bunları yazarken Murathan Mungan’ın “Yaşam boyu ne çok şeyin yanından geçip gitmişiz. Ne çok fırsatın, hayalin, insanın, ihtimalin…” demekle ne demek istediğini çok daha iyi anladım.

Son bir söz. İki teşekkür daha doğrusu. Anılarımı kitap olarak basan yayınevinin sahibi değerli insan, güzel insan, dost insan Sayın Ünal Sevindik’e ve yine anılarımın düzeltmelerini yapan, yayına hazır hale getiren, son birkaç yıl içinde kazandığım değerli bir arkadaşım olan, sohbetinden keyif aldığım, entelektüel kişiliğinden beslendiğim nadir insanlardan olan sevgili Ali Cevat Palaoğlu’na kucak dolusu teşekkürler ediyorum

Saygılarımla.

V.Ahsen Coşar

 

Hakikate yalnızca dokunabilirsin.”

HAKİKAT, SİYASET, BİLGİ, BİLİM VE HAYAT ÜZERİNE BİR GEZİNTİ –

En yukarıdaki sözler, Cusa’lı teolog/ilahiyatçı, felsefeci ve matematikçi Nicolas’a ait. Bu sözleriyle Nicolas, sanırım hakikati bilemezsin ve bulamazsın, ona sadece dokunabilirsin demek istiyor. Alman olan ve 1401-1464 yılları arasında Cusa’da yaşayan Nicolas, “De Docta Ignorantia” isimli eserinde söylüyor bunları. Latince olan “De Docta Ignorantia”, Türkçede “Öğrenilen Cehalet” veya “Bilmeme Bilgisi” anlamına geliyor.

Tanrı’yı hem ruhunda, hem de bedeninde hisseden, kendisini bildiği andan itibaren “ilahi aydınlanma” adını verdiği bir ruh halinin içinde yaşayan ve insanın sonsuzluk düşüncesiyle ilahilik inancını akılla kavraması gerektiği düşüncesi üzerine kafa yoran Nicolas, cehaletin ve bilimin iç içe geçen sınırlarının ayrılmasını, bilimin sınırlarının yeniden çizilmesini, nedensellikle ilahi aklın birlikteliğini ve böylece bilim ve Tanrı arayışının birlikte yürütülmesi gerektiğini savunur. Zıtların birlikteliği ilkesinden hareket eden Nicolas, “Öğrenilen Cehalet/Bilmeme Bilgisi” isimli eserini de savunduğu bu felsefi sentez üzerine inşa eder.

Öğrenilen Cesaret nedir? Üzerine sayfalarca kitap yazılabilecek olan bu kavramın ne olduğunu Yunus Emre söylüyor: “İlim ilim bilmektir / İlim kendini bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Bu nice okumaktır.” Yani öğrenilen cesaret bilmemek değildir, cahil cesaretidir, felsefi anlamı derin iki sözcükle ifade etmek gerekirse; “kendini bil-memektir”, “haddini bil-memektir.” Daha arabesk bir ifadeyle “cahilce bilmek-tir.” Ya da Balzac’ın “Bilirbilmezler” romanındaki gibi “bilirbilmezliktir.” Bilge Mevlana’nın “Bir delil/bilgi ile kırk alimi yendim, kırk delil/bilgi ile bir cahili yenemedim” demesi ondandır.

…Hiçbir şey bilmiyoruz – bu birincisi. Bu yüzden çok alçak gönüllü olmalıyız – bu ikincisi. Bilmediğimiz halde bildiğimizi iddia etmemeliyiz – bu da üçüncüsü. Halka sevdirmek istediğim yaklaşım kabaca budur. Ama geleceği pek parlak görünmüyor…

Bu sözler “Tümevarım ilkesinin geçersizliği nedeniyle, teoriler hiçbir zaman deneysel olarak doğrulanamaz ama yanlışlanabilir. O halde, bir teorinin bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gereklidir” diyen ve o nedenle “yanlışlanabilirliğin” felsefesini yapan Avusturya asıllı İngiliz vatandaşı Karl Raimund Popper’e ait.

Popper bunları 1994 yılında, bilgi kuramı ve bilimin sınırlı yapısı, barış, özgürlük, entelektüellerin sorumluluğu üzerine olan görüş ve düşüncelerini içeren ve Ali Nalbant tarafından son derece başarılı bir şekilde Almancadan Türkçeye “Hayat Problem Çözmektir – Bilgi, Tarih ve Politika Üzerine” adıyla çevrilen kitabında yazıyor.

Ve Popper bilgi üzerine, doğru üzerine, hakikat üzerine şunları söylüyor: “…Bilim doğruluk/hakikat arayışıdır. Ama kesin doğruluk/hakikat yoktur. Bilmiyoruz sadece tahmin ediyoruz. Kesin bilgi yoktur…Var olan her şey tahmin bilgisidir ve hipotezlerden oluşur…En sağlam bilgimiz, diğerlerinden kat kat üstün olan bilgimiz, bilimin bilgisidir; yine de bilimsel bilgi bile sadece tahmin bilgisidir… Düşünen insanlar olarak hepimizin ödevi, doğruluğu/hakikati bulmaktır. Doğruluk/hakikat mutlak ve nesneldir ama hemen cebimizde değildir.  Sürekli aradığımız ama genelde çok zor bulduğumuz bir şeydir; doğruluğa/hakikate yaklaşmamızı sürekli iyileştirmeye çalışırız. Doğruluk/hakikat mutlak ve nesnel olmasaydı, yanılmazdık. Ya da yanılgılarımız da doğrularımız da bir olurdu…

Doğrulama” üzerine kurulu olan pozitivist düşünceye ve geleneksel bilim anlayışına karşı çıkan ve bu anlayışın ana fikrini oluşturan “doğrulamanın” asla yapılamayacağını savunan Popper, bilimin deneme (hipotez) ve yanılma (deneysel çürütme) ekseninde ilerlediğini, yeni bir şey arayan ve bulan her bilim adamının bunu hatalarından/yanlışlarından ders alarak ve öğrenerek yaptığını söyler.

Ona göre bilim problemlerle başlar. Bilim bu problemleri zekice ve yaratıcı teorilerle çözmeye çalışır. Ama çoğu teori zaten yanlıştır ve/veya denetlenemez. Dolayısıyla doğrulanamaz da. Değerli olan ve işe yarayan denetlenebilir teorilerde dahi hatalar, yanlışlar ve yanılgılar aranır. Bu yolla yanlışları ve yanılgıları bulmaya ve bunları gidermeye çalışırız.

Bu düşüncelerini “Hiçbir zaman kelimelerle düşünmem. Aklıma bir fikir gelir ve ben onu kelimelerle açıklamaya çalışırım” diyen Einstein ile amip arasındaki farka işaret ederek sürdüren Popper, bu konuda şunu söyler; “Amip bir hata yaptığı zaman yok edilir. Einstein ise hataları ve hatalarını arar ve ilerlemesini böyle sürdürür. Yani ilerlemesini ve gelişmesini deneme ve yanılma yoluyla sağlar.

Hem doğa bilimleri, hem de sosyal bilimler, hep problemlerden çıkar diyen ve kendi çözümünü deneme yanılma ilkesi üzerine kuran Popper, bu konuda üç aşamalı bir şema ekseni üzerinde hareket eder: 1- Problem; 2- Çözüm denemeleri; 3- Ortadan kaldırma. Bunlar özü itibariyle tekil olabileceği gibi çoğul da olabilir.

Ona göre problem, bir rahatsızlık durumudur. Bu rahatsızlık, yani problem ya doğuştan gelen ya da deneme ve yanılma ile keşfedilmiş veya öğrenilmiş olan beklentilerle ortaya çıkar.

İkinci aşama, yani çözüm denemeleri aşaması problemleri çözme girişimlerinin olduğu aşamadır. Problem tek de olsa çözüm denemeleri birden fazladır. Bunlar deneme eylemlerini/hareketlerini kapsar.

Üçüncü aşama olan ortadan kaldırma aşaması negatiftir. Bu aşama hataların, yanlışların, yanılgıların giderilmesi aşamasıdır. Bu aşamada başarısızlıkla karşılaşılınca, denenen ortadan kaldırma hareketi/eylemi terk edilir ve yeni çözüm yollarına başvurulur. Denenen çözüm yolu başarılı olduğunda problem çözülmüş olur ve çözüm denemesi bu yolla öğrenilir.

Benzer bir problemle karşılaşıldığında, başarısız olan eski deneme yolları da dahil, eski sıralama çerçevesinde çözüm denemeleri başarılı çözüm denemesi elde edilinceye kadar tekrarlanır. Öğrenme dediğimiz şey de esasen, başarısız olan ve terk edilen çözüm denemelerinin yavaş yavaş ve birer birer deneme düzeyine inmesi ve sonuçta problemi çözmekte başarıya ulaşan denemenin tek başına ortada kalmasıyla olur ve oluşur.

Popper’e göre bu süreç, sadece insanların kendi bireysel problemlerini çözmelerinde değil, aynı zamanda Darwinci gelişim teorisinin şeması içinde de mevcuttur. Ve dolayısıyla bu şema tek bir organizmanın gelişimine değil, türlerin oluşumuna da uygulanabilir. Esasen çevre koşullarının veya organizmaların iç yapılarının değişmesi de, Popper’e göre üç aşamalı şemaya uygun bir problem oluşturmaktadır. Bu, her bir tür için bir uyum sağlama problemidir ve tür ancak, eğer problemi genetik yapısındaki bir değişiklikle, yani mutasyonla çözebilirse hayatta kalabilir. Zira genetik yapımız, işleyişimiz ve düzeneğimiz, sürekli değişiklikler ya da mutasyonlar oluşacak şekilde kurulmuştur.

Popper’e göre Darwincilik, bu mutasyonların, üç aşamalı şemanın ikinci maddesi anlamında çözüm denemeleri işlevi gördüklerini peşinen kabul eder. Çözüm denemelerinde başarılı olamayan, yani problemi veya problemini çözemeyen, yani değişimi gerçekleştirerek kendisini yenileyemeyen organizma, şemanın üçüncü aşaması gereği ortadan kalkar.

Popper’e göre evrim teorisi açısından bakıldığında, tıpkı mikroskoplarımız ve dürbünlerimiz gibi, duyu organlarımızda problemlerin ve çözüm denemelerinin bir sonucudur. Bu sonuca göre problem, biyolojik açıdan bakıldığında, gözlemden ve duyu algılarından önce gelir. Onun için gözlemler veya algılar, çözüm denemelerinde gerekli olan ve ihtiyaç duyulan araçlardır ve bunlar başarısız oldukları takdirde, üçüncü aşama olan ortadan kaldırma aşamasında başat rolü bu araçlar oynarlar.

Üç aşamalı şemanın bilimsel mantığa ve metodolojiye de uygulanabilir olduğunu ileri süren Popper, bu konuda da çıkış noktasının problem olduğunu, bunu çözüm denemelerinin izlediğini, çözüm denemelerinin her birinin birer deneme ve çoğunlukla hatalı olduğunu, o nedenle bunların hipotez veya tahminden ibaret bulunduğunu ve öylece kaldıklarını, bilimdeki yanlışları ve yanılgıları da yanlış teorilerin ortadan kaldırılmasıyla öğrendiğimizi söyler.

Bu öğrenim sürecinde en önemli işlevi bilimde özgünlük olarak isimlendirdiği bilinçli eleştirel düşünceye veren Popper, “her bilim öncesi bilgi, ister hayvana, isterse insana özgü olsun dogmatiktir” der ve “bilim, dogmatik olmayan yöntemin, yani eleştirel yöntemin bulunmasıyla başlar” diye de ekler.

Bilim felsefesinin esasını oluşturan “yanlışlanabilirlik” ilkesinin, sadece pozitif bilimler yönünden değil, siyaset bilimi yönünden de uygulanabilirliğini ve uygulanması gerektiğini savunan Popper, hem muhafazakar tasavvurun, hem de başta komünizm olmak üzere ütopyacı her ideolojinin ve anlayışın, statükonun devamından yana olduğuna işaret eder. Ve “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı eserinde de, statükocu ve totaliter olan bu her iki anlayışında, sahip oldukları fiziksel, zihinsel, ideolojik, toplumsal ve kültürel yapıları ve miraslarıyla, toplumun akışkanlığını öldürdüklerini ve dünyanın yaşanabilir iklimini kirlettiklerini ileri sürer.

Ve sezgi. “Sezgi olmazsa olmaz – her ne kadar sezgilerimizin çoğu sonuçta yanlış çıksa da.” diyen Popper sonra şöyle devam eder: “Sezgilere, fikirlere, mümkünse çekişen fikirlere gereksinmemiz var; dahası, bu fikirleri nasıl eleştirip, iyileştirip, eleştirel olarak sınayabileceğimize dair fikirlere gereksinmemiz var. Kaldı ki bunlar çürütülene kadar (belki daha uzun bir süre) kuşkulu fikirleri bile hoş görmeliyiz. Çünkü en iyi fikirler bile kuşkuludur.

Bu yazıya “Hakikate yalnızca dokunabilirsin.” diyerek hiç kimsenin hakikat tekeline sahip olmadığına işaret eden Cusa’lı Nicolas’la başladık, “hayat problem çözmektir” diyen, hem insanın ve insani problemlerin, hem de bilimsel teorilerin, ancak ve ancak çözüm denemeleriyle, yani deneme yanılma yöntemiyle ortadan kaldırılabileceğini, bunun için de eleştirel yönteme ihtiyaç olduğunu söyleyen Popper ile devam ettik.

Ve sözü İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı, olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci’nin “Hapishane Defterleri” isimli kitabındaki eleştiri, özeleştiri üzerine olan şu güzel sözleri ve tespitiyle bitirelim. “Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıp listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak kendini bil-mesidir. ‘    

Düşünce sisteminin bir gerçeği olarak, sosyal kurumların en önde gelen erdemi adalettir.‘ John RAWLS

BİR ADALET TEORİSİ İÇİN YAZDIĞIM ÖNSÖZ

“…Artık Kafka’nın küçük fablındaki adamın, atını eyerlemesini istediği hizmetçinin nereye gideceğini sorduğunda verdiği cevaptaki gibi bir yere gitmeliyim. ‘Buradan uzağa, işte hedefim.’ Zen adamları gibi bugünün, şimdinin ötesine geçmeliyim. Kendime yeni hedefler bulmalı, hayatıma yeni anlamlar katmalı, yeni heyecanlar yaşamalıyım.

Ama öyle de olsa, her şeyin geçici olduğuna, her başlangıcın bir veda, her vedanın bir başlangıç olduğuna inanan ve bunu hayatına uygulayan bir insan olarak, düne veda etmem, bugüne ve yarına merhaba demem benim için çok da zor olmadı. En sevdiğim özelliğim, en iyi yönüm de budur benim. Bir yerlere, bir şeylere takılıp kalmamaktır yani. Zamanla beraber akıp gitmektir. Geçmişe değil, hep ileriye, hep geleceğe bakmaktır. Geleceğe doğru yürümektir. Ben de öyle yaptım. Pek çok şeyi ve kişiyi arkamda bıraktım ve zamanla birlikte geleceğe doğru aktım. ‘Yetenek takdir edilmediği yerden göçer’ diyor İbn-i Sina. Ben de takdir edilmediğim yerden göçtüm. Takdir edileceğimi umduğum yere, yerlere doğru yürümeye başladım. ‘Hayatı kaybetmekten daha büyük bir acı vardır; hayatın anlamını kaybetmek’ diyor Erich Fromm. Bundan esinlenerek ‘seçim kaybetmekten daha büyük bir acı vardır; hayatın anlamını kaybetmektir’ dedim, hayatın, hayatımın anlamını kaybetmediğim için sevindim, hayatıma yeni anlamlar, heyecanlar bulmak ve katmak için her zaman olduğu gibi geleceğe doğru yürümeye başladım, hala da ‘uzun ince bir yolda‘ yürüyorum.

Seçimi kaybettiğime sevindim. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım üç yıl içinde kendimi özlemiştim zira. ‘İnsan kendini özler mi? /  Özler!’ diyor Hilmi Yavuz ve şöyle devam ediyor; ‘bizler ilinekleriz, / bizler yol sefilleriyiz… / uzakta, kendimin hayali, / bölük pörçük ve paramparça; / bir daha görse miydim? / kendine akıyor denizler… / insan kendini özler mi? / özler! nerdesin ben? / bulsam da bir mühür gibi / hayatımın eski defterinin / soluk, lekeli, özürlü, / çizgili ve saman kağıdına geçirsem / benim sanki ben şimdi ne değilsem…/ bir insana bırakılmış olan keder / ve kelimelerin kalbi… / yazmak, kelimelerin / kalbine girmektir / şiirse bir insana / bırakılmış olan keder… /  boşuna! / toplasam bir gülü ne eder? / o hiçbir şey olmayan nedir? / bir defterin büyüttüğü yazların / içinden, içinden, içinden / akan sözler mi durdu? / durur! / sen ki akşamın nasılsa kendi başına var ettiği mazinin / içinden, içinden, içinden / dağıttın onu… / ve heder ettiğin o sözlerine bakıp bir ömrün: / ah! dedin, nesi kaldı, talan edilmedik, / yıkıma uğrayan tahayyülün?’ Özlediğim kendime kavuştuğum için sevindim. Bir başka zamanda, bir başka yerde ve görevde ‘talan edilmeyecek, yıkıma uğramayacak tahayyüller kurabilmek, eserler bırakabilmek, heder edilmeyecek sözler söyleyebilmek’ adına sevindim…”

Yukarıdaki bu sözler, çok yakında FÎHİ MÂ‐FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR adıyla yayınlanacak olan anılarımdan alınmış küçük bir bölüm. Türkiye Barolar Birliği’nin 26 Mayıs 2013 tarihinde yapılan seçimlerinden sonraki duygu ve düşüncelerimi yansıttığı ve bugün geldiğim noktayı açıkladığı için paylaştım bu bölümü sizinle.

Geleceğe doğru yürümeye başladığım o günden bugüne kadar geçen süre içinde, duygusal olarak ağır yaralar aldığım, yalpaladığım, bocaladığım, topalladığım anlar, zamanlar, gün ve günler oldu elbette. Ama gelen zaman içinde ve giderek ben bunların hepsini aştım. Sırtımdaki yükleri boşalttım. Lüzumsuz insanları, boş insanları, istismarcı insanları, sözde dostları, sözde arkadaşları fırlattım attım hayatımdan. Yeni arkadaşlar, yeni dostlar, yeni zevkler edindim. Kendime yeni, yepyeni bir dünya kurdum. Anılarımda da ifade ettiğim gibi takdir edilmediğim yerlerden başka yerlere, talan edilmeyecek, yıkıma uğramayacak tahayyüller kurabileceğim, eserler bırakabileceğim, heder edilmeyecek sözler söyleyebileceğim, başkaca yeteneklerimi gösterebileceğim yerlere göçtüm.  O gün bulunduğum noktadan uzağa, çok uzaklara doğru yürüdüm. Zen adamları gibi o anların, o zamanların, o günlerin ötesine geçtim. Kendime yeni hedefler edindim, hayatıma yeni anlamlar kattım, tarifsiz yeni heyecanlar buldum, yaşadım,halen de yaşıyorum.

Ne mi yaptım, neler mi yaptım? 19 Ocak 2014 tarihinde, ahsencosar.wordpress.com adıyla bir blog kurdum kendime. O günden bugüne kadar geçen üç yılı azıcık aşan zaman içinde bu blogda, hukuk üzerine, avukatlık mesleği üzerine, sanat üzerine, edebiyat üzerine, felsefe üzerine, siyaset üzerine 43.339 kez okunan 247 adet yazı yazdım. Daha önemlisi bu yazılarla kendimi ifade ettim. Bu yazılarımdan seçtiklerimi “Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme” adıyla kitaplaştırdım ve 2015 yılının Mayıs ayında yayınladım. Yaklaşık 2000 sayfadan oluşan ve üç cilt olarak düzenlenen anılarımı tamamladım ve basılmak üzere yayınevine verdim. Panel, forum adıyla düzenlenen üç beş toplantıya katıldım. Obama’nın “Ceza Adaleti” üzerine yazdığı Harvard Legal Review dergisinde yayınlanan yaklaşık 50 sayfadan oluşan makalesini ve başkaca yazıları Türkçeye çevirdim ve bloğumda yayınladım. Üç beş gazeteye ve internet sitesine röportaj verdim. Ve elbette asıl işimi, yani mesleğimi yaptım, yapıyorum.

Ama bütün bunlardan çok daha önemli, çok daha değerli bir başka hizmet daha yaptım. Kırk altı yıl önce yayınlanan, yayınlandıktan sonra pek çok ülkenin diline tercüme edilen ve ne yazık ki Türkçeye tercüme edilmemiş olan Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’ın yazdığı 513 sayfadan oluşan A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi isimli kitabı Türkçeye çevirdim.

Özel hayatımda ve mesleki kariyerimde başkanlıklarım da dahil, kendi çapımda ve alanımda önemli ve değerli pek çok iş, pek çok hizmet yaptım. Ama diyebilirim ki, bugüne kadar yaptığım hiçbir iş, hiçbir hizmet, benim için bu kitabı Türkçeye çevirmek kadar önemli ve değerli olmamış, bana manevi yönden keyif vermemiştir. Esasen bunu da bu amaçla ve bunun için yaptım. Zira profesyonel bir çevirmen değilim ben. Pozisyona, statüye, bir şey olmaya bağlı hırslarım yoktur benim.

Geçmişte bir zamanlar bir şeyler olduysam eğer, bir şey olmak adına değil, bir şeyler yapabilmek adına oldum ve çok ama çok önemli ve değerli işler, hizmetler yaptım. Pozisyona, statüye bağlı hırslarım olmamakla birlikte, entelektüel hırslarım, bir şeyler yapmaya dair hırslarım vardır benim. Onun için Bilkent Üniversitesinde ders verdiğim yıllarda okuduğum ve ders malzemesi olarak kullandığım bu kitabı, profesyonel bir iş, bir hizmet olarak değil, hukuki, felsefi ve entelektüel bir zevk olarak, ilgi duyanlara hizmet olsun diye tercüme ettim.

Modern siyaset ve hukuk felsefesi üzerine yazılmış klasik bir başyapıt olan, bu alanlarda paradigma değişikliklerine yol açan ve çok yakında Phoenix&Siyasal Yayınevi tarafından yayınlanacak olan bu kitaba “Çevirenin Önsözü” başlığı altında yazdığım yazıyı, kitap hakkında az çok bilgi edinmek isteyenler için ve onlara yararlı olur düşüncesiyle aşağıda paylaşıyorum.

‘Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’ın “A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi” isimli kitabının Türkçe tercümesi olan bu eser, çağdaş bir sosyal sözleşme teorisidir. Nitekim John Rawls kitabına yazdığı önsözde bu hususu “Benim amacım, örnekleri Locke, Roussseau ve Kant’da bulunan sosyal sözleşme teorisini genelleştirmek, benzer nitelikteki bu teorilerin yüksek düzeydeki soyutlamasına ulaşan bir adalet kavramı sunmaktır” demek suretiyle ifade etmektedir.

Bilindiği üzere, geleneksel sözleşme teorisyenleri olan Locke’un, Rousseau’nun, Hobbes’un sosyal sözleşme teorisi yazmaktan amaçları; siyasal itaat yükümlülüğünün ve siyasal topluma, yani devlet merkezli topluma geçişin temelini ve nedenlerini araştırmaktır. Gerek geleneksel sözleşme teorileri, gerekse Rawls’ın teorisi, tarihsel bir gerçeklik değil, hukuki, siyasal, düşünsel, felsefi ve sosyolojik bir kurmacadır. Yani varsayımsaldır. Adalet anlayışı konusunda Rawls’ı geleneksel sosyal sözleşme teorisyenlerinden ayıran en önemli husus, onun teorisinin toplumdaki tüm değerlerin dağıtımının, gelir ve refahla sınırlı olmaması, özgürlük gibi, eşitlik gibi, siyasal güç gibi, hayatın sunduğu fırsatlar gibi anlamlı değerler üzerine kurulu olmasıdır.

Rawls’un adalet üzerine olan bu çalışmasının bir diğer özelliği, kendisinin de ifade ettiği üzere, bu çalışmanın, Anglo‐Sakson siyasi düşüncesini uzun bir süreden bu yana çekip çeviren faydacılık/utilitarianism kuramına, sistemli ve kabul edilebilir bir alternatif oluşturacak bir adalet kavramı olmasıdır. Rawls’a göre böyle bir alternatif oluşturmak istemesinin birinci nedeni, faydacılık kuramının anayasal demokrasi kurumları temelinin zayıf olmasıdır.

Yakın Doğu Üniversitesi’nin değerli akademisyenlerinden Prof. Dr.Mehmet Kocaoğlu’nun “John Rawls Adalet Teorisi ve Temel Kavramlar” isimli gerçekten okunmaya değer eserinde ifade ettiği üzere “Rawls, adil bir toplumda toplumsal işbirliğinin nasıl inşa edileceğine ilişkin izlenecek yolu sorgularken bunun Tanrı iradesine ve ahlaki değerler düzenine bağlı yapılamayacağını, toplumsal işbirliğinin aktörleri olan eşit ve özgür bireylerin karşılıklı avantajı üzerine bir anlaşmayla mümkün olacağını belirtmektedir. Rawls’un teorisinde bu anlaşmaya orijinal pozisyon aracılığıyla ulaşılmaktadır.

Rawls’a göre “orijinal pozisyon/başlangıç durumu”, geleneksel sözleşme teorilerindeki “tabii hal/state of nature” durumuna, yani doğa durumuna tekabül eden bir kavramdır. Bu aynı zamanda, adalet ilkelerinin seçilmesinde işlevsel olan düşünsel ve fakat tarafsız bir zemindir. Rawls’un ifadesiyle orijinal pozisyon/başlangıç durumu, “eşit ve özgür bireylerin, adil işbirliği temelinde birleştikleri, bunun koşullarını belirledikleri ve yine bütün bunların kamusal kabul edilebilirliğini aradıkları bir pozisyondur.” Kurmaca, yani varsayımsal bir durum olan orijinal pozisyondaki/başlangıç durumundaki insanlar, “veil of ignorance/cehalet perdesi” arkasında, alternatif adalet ilkelerini araştırmakta ve tartışmakta, bu ilkelerin ihtiyaçları karşılamasının gerekliliği içinde hareket etmekte, özgür ve eşit bireyler olarak adalet ilkelerini bu bilinçle ve bizzat kendileri seçmektedirler.

Rawls’a göre, başlangıç durumunun esaslı özellikleri arasında, hiç kimsenin o kişinin toplumdaki yerini, sınıfını, sosyal statüsünü bilmemesinin yanı sıra, o kişinin kendisinin de, doğal varlıkların, yeteneklerin, zekanın, kuvvetin ve benzeri diğer şeylerin dağıtılmasındaki kendi şansını bilmemesi vardır. Dahası Rawls, bu durumda olan tarafların, kendi iyi kavramları ile özel psikolojik eğilimlerini de bilmediklerini varsayar. Adalet ilkeleri bir cehalet perdesinin arkasından seçilmiştir. Seçimin bu şekilde yapılmış olması, Rawls’a göre doğal bir şans veya beklenmedik durumlar tarafından belirlenen tercih/seçim ilkelerinin, hiç kimsenin lehine ya da aleyhine olmamasını sağlar. Herkes benzer bir şekilde konumlandığında, hiç kimse kendi lehine ya da aleyhine olan ilkeleri biçimlendirme gücüne sahip olamaz ve dolayısıyla adalet ilkeleri bir pazarlığın ve adil bir anlaşmanın sonucunda oluşur.

Sadece hukukun, hukuk devletinin, hukukun üstünlüğünün, Rawls’ın ifadesiyle, düşünce sisteminin bir gerçeği olarak, sosyal kurumların en önde gelen erdemi olan adaletin değil, Sivil İtaatsizlik, Vicdani Ret, Ahlak, Yetki/Otorite Ahlakı, Ortaklık/İştirak Ahlakı, İlkeler Ahlakı, Ahlaki Duyguların Nitelikleri, Ahlak Psikolojisinin İlkeleri, Eşitlik, Özgürlük Kavramı, Vicdan Özgürlüğü, Hoşgörü, Hoşgörüsüzlüğün Hoşgörüsü, Siyasal Adalet ve Anayasa, Sosyal Adalet, Katılma İlkesinin Sınırları, Sezgicilik, Faydacılık, Hedonizm/Hazcılık, İstikrar, İyilik, Hınç, Kıskançlık, Utanç, Mükemmellik, Özsaygı gibi başlıklar altında siyasetin, siyaset biliminin, siyaset felsefesinin, genel felsefenin, ahlakın, etiğin, insani özelliklerin ve değerlerin de ele alınıp işlendiği eser, gerçekten zengin bir içeriğe sahiptir ve pek çok yönüyle ilginçtir. Okunmayı hak eden, çok dikkatli, sindire sindire okunması gereken, sadece hukukçuların değil, iktisatçıların da, sosyologların da, siyasetçilerin de, felsefeye ilgi duyanların da okuması gereken bir kitaptır.

1971 yılında yazılmış, dünyanın pek çok ülkesinin diline çevrilmiş, üzerine pek çok kitap yazılmış, eleştiri ve inceleme yapılmış olmasına rağmen bugüne kadar Türkçeye çevrilmemiş ve ilk kez benim tarafımdan çevrilmiş olan bu önemli eserin, özellikle akademik çevrelerde ve entelektüel düzeyde ilgiyle karşılanacağını, adalet ve hukuk konularında son derece ciddi sıkıntılar yaşayan ülkemizin önemli bir ihtiyacını karşılayacağını ve bu konulara yeni bir yol ve anlayış getireceğini umuyor ve bunu diliyorum.

Kitabın çok büyük kısmında birebir tercüme yapmakla beraber, birebir tercüme yapılması durumunda anlaşılması çok zor olan, Rawls’ı eleştirmek haddim olmamakla birlikte, son derece dağınık ve soyut ve hatta absurd olan, yer yer fikir uçuşmaları ve tekrarlar bulunan bazı bölümlerinde, akıcılığı ve anlaşılmayı sağlamak için yazarın ana fikrine sadık kalarak anlam tercümesi yaptım. Bazı sözcük, kavram ve kurumların anlaşılmasını sağlamak ve kolaylaştırmak için “çevirenin notu” adı altında açıklamalarda bulundum.

Yaklaşık sekiz dokuz aylık son derece yorucu, emekli ve yoğun bir çalışmanın ürünü olan bu çevirinin yapılmasında, gerek Türkçenin bir felsefe dili olmaması, gerekse İngilizcedeki bazı kavram ve kurumların Türkçede tam olarak karşılıklarının bulunmaması, bir çok sözcüğün birden fazla anlama gelmesi, tercüme eden kişinin sadece İngilizce bilmesinin yeterli olmaması, hukuk, felsefe, sosyoloji, siyaset bilimi vs. gibi alanlarda da bilgi sahibi olmasının gerekmesi ve esasen Rawls’ın ifade tarzının ve İngilizcesinin çok ağır olması nedeniyle zorlandığım bölümler ve zamanlar oldu. Bu bölümlerin tercümesinde bana yardımcı ve destek olan Dr.Meral Güçeri’ye, Dr.Mehmet Ayral’a, Sabahat Yazıcı’ya ve Bilkent Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesinden öğrencim, şimdi ise avukat ve akademisyen adayı olan Ünal Yıldız’a, avukat olan kızım H.Zeynep Coşar Salih’e, kitabın editörlüğünü yapan ve kitabı yayına hazırlayan Fatma Gedikoğlu Üstün’e çok şey borçluyum. O nedenle, bana verdikleri destek ve katkı için isimlerini saydığım hepsi birbirinden değerli bu güzel insanlara ve yine kitabın çevirisi için beni tercih eden ve bu suretle beni onurlandıran yayınevi sahibi Ünal Sevindik’e, kitabın basımında emeği olan yayınevi ve matbaa çalışanlarına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.’

V.Ahsen Coşar

Sadece bazı insanlar da değil, bazı balıklarda da, mesela hamside de karizma vardır!

KARİZMAYA DİKKAT!

Dilimize Fransızcadan gelen ve Türkçe karşılığı büyüleyici güç, yetenek, etkileyicilik olan karizma sözcüğünün etimolojik anlamı kadim Yunana kadar gider. Yunancada “Tanrı Vergisi” demek olan karizma, aynı zamanda teolojik/dinsel bir kavramdır. Bu bağlamda karizma, gerek Hazreti İsa’nın havarileri üzerindeki, gerekse Katolik teolojisinde azizlere atfedilen güç ve etkileyicilik anlamına gelir. Karizma sözcüğü aynı zamanda sosyo-politik bir kavramdır. Andrew Heywood’un “Politics/Siyaset” isimli kitabında verdiği tanıma göre, karizma, diğer insanlar üzerinde psikolojik yönden denetim kurmak suretiyle liderlik oluşturma yeteneği, cazibe ve kişisel güçtür. Bu yönüyle karizma, başkaları üzerinde sadakat, duygusal yönden bağlılık, bağımlılık ve adanmışlık yaratma becerisidir.

Dünya siyasi tarihi Atatürk, De Gaulle, Napolyon, Stalin, Mao, Hitler ve Mussolini gibi karizmatik lider örnekleriyle doludur. Bu liderlerin karizmalarını bir tarafa bırakıp, izledikleri yolu, gösterdikleri hedefleri, bu hedeflere ulaşmak için kullandıkları araçları ve sonuçta önderlik ettikleri toplumları getirdikleri yeri dikkate aldığımızda, Atatürk’ü ve De Gaulle’ü diğerlerinden ayırmak, her ikisini de özel bir yere koymak gerekir. İkinci Dünya Savaşı’nda asker olarak Fransız Kurtuluş Hareketi’ni başarıyla yöneten De Gaulle, savaştan sonra da siyasi bir lider olarak Fransa’nın demokratik yönden yeniden yapılandığı süreç olan Beşinci Cumhuriyet’in mimarı oldu. Aynı şekilde bir Osmanlı askeri olarak Çanakkale’de inanılmaz bir askeri zafer elde eden Büyük Atatürk, bizzat başlattığı ve silah arkadaşlarıyla birlikte yürüttüğü ulusal kurtuluş hareketiyle elde ettiği askeri başarı sonrasında, siyasi bir deha olarak yeni bir devlet inşa etti, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Sadece bunu değil,  “Her sivil militarize edilebilir, ama hiçbir asker sivilize edilemez” diyen Fransızların bu özlü sözünün, De Gaulle ile birlikte dünya siyasi tarihindeki iki istisnasını ve eşsiz örneğini oluşturdu. Karizmatik liderliğin kötü örnekleri olan Stalin, Hitler ve Mussolini ise, sadece kendi ülkelerinin ve halklarının felaketinin ve yıkımının nedeni değil, dünyanın da felaketinin nedeni ve öncüsü oldular. Neden mi? Atatürk ve De Gaulle tarih sahnesine çıktıktan sonra, her zaman ve her koşulda daha çok işe yarayan, her şeyin üzerinde olan hakikatin emrinde oldukları, hakikate göre hareket ettikleri, ileriye dönük sağlıklı hayal gücü ve vizyon sahibi bulundukları için, hem kişi olarak başarıya ulaşarak isimlerini tarihe altın harflerle yazdırdılar, hem de kendi toplumlarını selamete ulaştırdılar, diğerleri ise hakikatlerin değil, boş hayallerinin, hastalıklı hedeflerinin, sağlıksız hırslarının esiri oldular da onun için.

Neden ve nereden aklıma geldi de yazdım bütün bunları? Yıllar yıllar önce okuduğum, Avusturya asıllı Amerikalı futurist/gelecek bilimci ve işletme/yönetim gurusu olan Peter F.Drucker’in “Yeni Gerçekler” isimli kitabını yeniden okuyorum da, ondan ve oradan aklıma geldi, Drucker’den ve kitabından esinlendim de ondan yazdım bütün bunları.

Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur” diyen, böyle diyerek insanların, toplumların ve siyasi liderlerin önlerine pozitif hedefler, bu hedeflere ulaşmak için projeler ve bir program koyması gerektiğine işaret eden Drucker, “Yeni Gerçekler” isimli kitabının önsözünde, kendisi futurist olmasına rağmen, kitabının ileride olacaklar, yani gelecek üzerine olmadığını, cevapları bilmediğimizi ama meseleleri bildiğimizi ifade ederek başlar söze. Ona göre hakikatin, hakikatlerin yolunu takip ederse insan, izlenebilir yolların hangileri olduğunu görebilir. Esasen bir insan için, bir toplum için, siyasi bir lider için en büyük tehlike, hakikatin yolundan ayrılmak, hakikatlerden kopmak, hakikati, hakikat duygusunu yitirmek, kişisel hırslarının ve hedeflerinin esiri olmaktır.

Drucker’in kendisinin de ifade ettiği gibi, kitap, bir Amerikalı tarafından Amerika Birleşik Devletlerinde yazılmış olmakla birlikte, sadece Amerika’ya özgü konular ve sorunlarla ilgili ve sınırlı değildir. Kitapta aynı zamanda, Batı Avrupa ülkeleri, Japonya, Rusya dahil, gelişmekte olan Üçüncü Dünya Ülkelerindeki devlet, toplum, siyaset, ekonomi, eğitim konuları ve sorunları da ele alınmakta ve yanı sıra teknolojinin silahlar ve savunma üzerindeki; devletin işlevi ve sınırları üzerindeki; öğrenmeyi öğrenmek, öğretmekten öğrenmeye doğru geçmek ilkeleri üzerine kurulu olan yeni öğrenme teknikleri üzerindeki etkisi tartışılmaktadır. Kitapta sadece bunlara değil, temellere – dünya görüşüne ve değerlere ve dünya görüşüyle değerlerde meydana gelen değişmelere – de değinilmektedir.

Yirmi birinci yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, eskiden/önceden öğrendiklerini unutup yeni şeyler öğrenmeyenler olacaktır.” Bu sözler bir diğer Amerikalı futurist Alvin Toffler’e ait. Alvin Toffler “Future Shock/Gelecek Şoku” isimli kitabında yazıyor bunları. Her siyasi tercih ekseninde, iktidar ve muhalefet partileri temelinde, yani sağcı, solcu, milliyetçi, ulusalcı temelinde, daha önce öğrendiği eski bilgilerle, ezberlerle, tabularla, sloganlarla, korkularla iş tutan, iş yapma, hizmet etme odaklı değil, konuşma odaklı olan, kendi işini, asıl işini, mesleğini doğru dürüst yapmayan, yapar gibi yapan, bu haliyle orada burada yönetici olan, “beni fark edin sendromu” ile ortalıkta dolaşan insanların, hakikat duygusunu yitirmiş, gelecekle ilgili tasavvurları, sağlıklı hayalleri, vizyonları olmayan insanların, oldukça çok sayıda ve kendi alanlarında etkili bulundukları bir ülkede, yani Türkiye’de, yani anayasacılığın ethosuna, felsefesine, amacına uygun düşmeyen ucube bir anayasa değişikliği ile boş yere zaman ve enerji kaybeden benim “talihsiz güzel ülkemde”, ilgi duyacak olanlara belki ufuk açar umuduyla Birtane Karanakçı’nın fevkalade bir şekilde Türkçeye çevirdiği Drucker’ın “Yeni Gerçekler” isimli kitabını okumalarını tavsiye ediyor ve sizinle kitabın gerçekten ilginç, okunmaya değer, eğitici ve öğretici olan karizma ile ilgili bölümünü paylaşıyorum. İyi okumalar!

“Halk geleneksel liderlere güvensizlik göstermekte haklıdır. Bu tür liderler ancak demagog olabilirler – ya da Fransa’da Mitterand’ın başına geldiği gibi başarısızlığa uğrarlar. Geleneksel politikalar ve programlar, geleneksel bağlantılar, geleneksel tutumlar hiçbir yere varmaz. Artık siyasi ‘Devrimler’e, ‘Yeni Deal’lere, ‘Fair Deal’lere, veya ‘Yeni Toplumlar’a yer yoktur. Bunlar kampanya sloganları olarak bile artık işe yaramamaktadır. Toplum yoluyla gelecek kurtuluş ya da gücün çıkar blokları etrafında örgütlenmesi gibi ideolojiler yapılması gereken işlere ya da mevcut seçim çevrelerine uygun düşmemektedir. Bunların ikisi de liderliğe destek sağlayamaz. Ancak kötü liderlerin doğmasına yol açabilirler.

Yeni siyasi gerçekler için genel kural ‘Karizmaya Dikkat!’ olmalıdır. Karizma bugün pek gözdedir. Üzerinde pek çok şey söylenmekte, karizmatik lideri konu alan çok sayıda kitap yazılmaktadır. Politikanın heyecan verici ve pek parlak bir şey olduğu geçmiş dönemlere özlem vardır. Oysa karizma istemek siyasi ölüm istemektir. Hiçbir yüzyılda bizim yirminci yüzyıldaki kadar karizmatik lider yetişmemiş, hiçbirinin karizması bizimkilerin karizması kadar bol olmamıştır; ve gene hiçbir siyasi lider bu yüzyılın dört karizmatik dev liderinin yaptığı zararı yapmamıştır. Stalin, Mussolini, Hitler ve Mao. Önemli olan karizma değildir. Önemli olan liderin doğru yolda mı öncülük ettiği, yoksa yanlış yöne mi sürüklediğidir. Ve bugünkü koşullar altında karizmatik lider ancak yanlış yöne sürükleyebilir. Zira yönlendirmesi, yeni gerçeklerden çok düne doğru olacaktır.

Karizmatik lider, bu yüzyılda görüldüğü gibi, her zaman tehlikelidir. Kral Canute gibi, deryaya hükmedemez. O gerçeklik denetim alanının ötesindedir. Karizmatik lider kendisine hükmedenin gerçeklik olduğunu anlayınca, paranoyaya kapılır. Bu yüzyılın büyük karizmatik liderlerinin hepsi de sonunda birer manyak olup çıktılar. Her şeyi yok ettiler, en sonunda kendilerini, Stalin temizleme hareketleri ile, Hitler nihai çözümü ile, Mao Kültür Devrimi ile. 1813 ve 1814’te zaten yenilgiye uğramış olduğu halde, ülkenin tarihi sınırları içinde Fransa İmparatoru olarak kalmasını sağlayacak pek çok öneriyi geri çevirip, bunu yerine Avrupa’nın hakimi olarak kalmayı ısrarla istediği zaman, Napolyon da artık dengeli değildi. Oysa hükmeden her zaman gerçekliktir. Gerçeklik, karizmatik liderin vaatlerine, programlarına, ideolojilerine boyun eğmez.

Karizmanın sonu kendini bilmezliktir. Amerika’nın karizması en çok askeri lideri, kuşkusuz General Douglas MacArthur’du; ve hatta en yetenekli askeri lider olduğu da ileri sürülebilir. Ama karizması onu sonunda öyle kendini bilmez bir kimse haline getirdi ki, başkomutanı olan Başkan Truman’ın emirlerini bir kenara itti, Çinlilerin Kore’de bir karşı saldırıya geçebileceklerine ilişkin bütün uyarılara kulak tıkadı ve feci – tamamen de gereksiz – bir askeri yenilgiye uğrama budalalığını gösterdi.

Karizma, sunulabilecek bir program olmadıkça, her zaman etkisiz kalır. Ama bugün ortada program diye bir şey bulunmamaktadır. Karizmatik lidere tapanlar, konuyu hep John F.Kennedy’e getirirler. Ama Kennedy yönetiminin gerçekten başardığı nedir? İç politikada hiçbir şey. Uluslararası düzeyde ise, Berlin Duvarı konusunda Komünistlere teslim olmuş ve Domuzlar Körfezindeki anlamsız fiyaskoyla Küba’yı istila etmiştir – bu da Ruslara kendi Küba serüvenlerini denemeleri için davetiye çıkarmış ve böylece dünyayı Üçüncü Dünya Savaşının eşiğine getirmiştir. Gerekli olan ne siyasi karizmadır, ne de siyasi değeri olmayan karizma. Gösterişsiz, hareketsiz, donuk olsalar da, kendilerini taahhüt altına sokmayan, ortalığı karıştırmayan, bilgi-beceri sahibi liderler çok daha iyidir.

Bu yüzyılın yapıcı başarıları, karizmadan tümüyle yoksun kimselerin eseriydi. Müttefikleri İkinci Dünya Savaşında zafere doğru taşıyan iki asker – ikisi de Amerikalı olan – Dwight Eisenhower ile George Marshall’dı. Her ikisi de fazlasıyla disiplinli, fazlasıyla bilgi-beceri sahibi ve son derece donuk adamlardı. Komünist olmayan dünyanın Hitler ve İkinci Dünya Savaşının ardından toparlanabilmesini – hem de rekor sayılacak bir sürede olmuştur – özellikle bu iki insana borçluyuz: Almanya’nın savaştan sonraki ilk şansölyesi Konrad Adenauer on iki yıl süren Nazi dehşetinin ve tam bir yenilginin ardından Alman toplumuna yeniden sağlık kazandırdı. Dışlanmış, Nazi dönemi sonrasındaki Almanya’yı içine alabilecek bir Avrupa’nın yaratılmasını büyük ölçüde o gerçekleştirdi ve sonra da ülkesini yarattığı bu Avrupa’nın parçası haline getirdi. Ama Adenauer, donuk, renksiz, kılı kırk yaran bir bürokrat ve kendi kişiliğini kaybedecek kadar çalıştığı kurumun kimliğine bürünen insanların kusursuz bir örneğiydi. Adenauer, Hitler’in düşmesinin ardından, Nazi yönetimi öncesinde yaptığı Köln belediye başkanlığına yeniden dönmeye çalışınca, İngilizler siyasi açıdan yetersiz diye onu kapı dışarı ettiler. Hollywood’da iş bulabilseydi, onu Oberbuchhalter, yani muhasebe denetçisi yaparlardı. Onda olan, karizma yerine, ileriye dönük hayal gücü, derin bir dinsel inanç, görev duygusu ve gönüllü olarak çalışma isteğiydi.

Kazara Başkan olan Harry Truman’ın karizması Adenauer’inkinden dahi azdı. Hollywood’un ona vereceği rol, erkek giysileri satan bir mağazanın yöneticiliği olurdu; zaten önceden de bu işi yapmış, mağaza iflas edip de bir politikacı dostu ona bu alanda küçük bir iş buluncaya kadar aynı işi sürdürmüştü. Onda olan nitelikler de, gene, moral ciddiyet, derin bir görev duygusu, kendisine en iyi aklı verebilecek olanlara fikir danışmaya ve çok sıkı çalışmaya gönüllü olmaktı.

Ancak önümüzde yapılması gereken çok büyük siyasi görevler vardır. Dünyayı amaca ters düşen silahlanma harcamalarının yükünden kurtarmak için silah yarışını tersine çevirmek gibi bir görev bulunmaktadır. Çevreyi, gittikçe artan ve hiçbir ülkeye yarar getirmeyip sonuçta tüm ülkelerin başına kirlilikten kurtarmak ortak çıkarımızadır. Rus İmparatorluğu dağılırken, dış politika alanında sarsıcı kararlar alınması gerekecek, sarsıcı açmazlar yaşanacaktır. Çoğulcu bir toplumda ve tek-dava güden ilgi gruplarınca kuşatılmış bir sivil düzen ortamında devletin sınırları ve işlevi üzerine düşünmek gerekecektir. Yeni çoğunluk, yani ticaret-sonrası toplumun bilgi işçileri için siyasi liderlere ihtiyaç vardır.

Bu yeni görevlerde karşımızdaki düşman bir başkası değildir. Düşman biziz. Geleneksel siyasi sloganlar, geleneksel seçim çevreleri, geleneksel politikalarla bu yeni ve çetin görevlerin ele alınması mümkün değildir. Daha yirmi beş yıl öncesi hayal dahi edilemez olan yeni yaklaşımların sonuç verdiğini gösteren bir iki örnek vardır ki, bunlar insanı yüreklendirmektedir. Daha on yıl önce Akdeniz kirlilik yüzünden neredeyse ölüyordu. Bu, Akdeniz sahilinde yer alan üç sanayi ülkesinin ortak çalışmaları sonucu durdurulmuştur: İspanya, Fransa ve İtalya. Sonra Başkan Reagan’ın –kendisi için bile beklenmeyen – başarısı vardır; Reagan kendi partisinin şahinlerini ve onların Amerikan askeri gücünde çok büyük bir artış isteğini dünyadaki silahlanma yarışında ilk gerçek kısıntıyı sağlamak üzere kullanmayı başarmış ve sonuç, 1988 tarihinde Sovyetler Birliğiyle yapılan Orta Menzilli Nükleer Füzeler Anlaşması olmuştur. Belki iyimser olmak için en büyük neden yeni çoğunluk olan bilgi işçileri için eski politikaların hiçbir anlam taşımamasıdır. Ama kanıtlanmış bilgi-beceri bir anlam taşır.

Yeni siyasi görevlerin hiçbiri ideolojik nitelikli değildir. Bunlar çıkar meseleleri de değildir. Çoğu ulusal meseleler bile değildir. Karşı tarafta bir rakibin bulunduğu meseleler gibi ele alınabilecek olanlar pek azdır, belki de hiç yoktur. Vermek zorunda olduğumuz kararların çoğu kullanılacak araçlarla ilgilidir. Silahlanma yarışının hepimizi tehdit ettiği konusunda artık hemen hiç kimsenin kuşkusu yoktur. Çevre kirliliğini yavaşlatmak ve denetlemek, ya da tek-dava güden özel-ilgi gruplarının yarattığı siyasi kirliliği sınırlandırmak gerektiği konusunda pek kuşkuya yer yoktur. Geleneksel politikadaki görüş ayrılıkları amaçlara ilişkindi. Yeni gerçekler ise çoğu kez amaçları kendileri yaratmaktadır. Yeni gerçeklerin ortaya çıkardığı soru şudur:  Bizi bu amaçlara ulaştıracak araçlar nelerdir?

Geleneksel siyasi liderler meselelerin, yani amaçlara ilişkin görüş ayrılıklarının çevresinde örgütleniyorlardı. Yeni siyasi liderlerin görevi ise, giderek daha büyük oranda, amaçlara ilişkin aynı görüşlerin çevresinde örgütlenmek, hatta amaçlar konusunda beliren görüş birliğini harekete geçirmektir. Ve bu, küçük azınlıkların felç yaratan güçlerini kırmanın tek yolu olabilir. Bugün ortalıkta olan siyasi liderler, Thatcher’lar, Mitterand’lar, Kohl’ler, Takeshita’lar, Bush’lar, donuk, işkolik uzmanlar, bu liderler ortaya rastlantı sonucu çıkmamış olabilirler, geçici bir dönemin liderleri de olmayabilirler. İhtiyacımız olan, ciddi anlamda bağlılık, çabaları bir iki öncelik üzerinde yoğunlaştırmaya gönüllü olmak, çok sıkı çalışmak ve bilgi-beceridir.

Ama bunlar yetecek midir? Başkan Reagan, 1986’da Gorbachev’la yaptığı ilk silah indirimi toplantısında amacının bütün nükleer silahların 2000 yılına kadar yok edilmesi olduğunu bildirdi. Herkes kendisiyle eğlenince de hemen dönüş yaptı. İleriye dönük bu amacına sıkı sıkıya bağlı kalmalı mıydı? Karizmaya ya da programlara ihtiyacımız yok. Ama açıkça belirlenen amaçlara gerçekten ihtiyacımız var. İleriye dönük hayal gücüne gerçekten ihtiyacımız var.”

KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME İLE KAMU GÖREVİNDEN UZAKLAŞTIRILAN BİR KİŞİ AVUKATLIK VE/VEYA AVUKATLIK STAJI YAPABİLİR Mİ?

Sorun ya da soru bu, yani kanun hükmünde kararname ile kamu görevinden uzaklaştırılan bir kişi avukatlık ve/veya avukatlık stajı yapabilir mi? Avukatlık Kanunu’nun birinci maddesi hükmüne göre, avukatlık bir kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. Kanunun avukatlık mesleğini kamu görevi, avukatı kamu görevlisi olarak nitelendirmemesi, kamu hizmeti ve bir serbest meslek olarak kabul etmesi karşısında, yukarıdaki sorunun kamu görevlisi ile ilgili kısmının yanıtı açıktır. Ve bu yanıt; kanun hükmünde kararname ile kamu görevinden uzaklaştırılan bir kişi, mesela bir akademisyen veya bir devlet memuru, kamu görevlisi ölçütüne göre avukatlık yapabilir. Çoğun içinde az da olmakla, yani evleviyetle, yani haydi haydi, yani Latince “argumentum a fortiori” olarak avukatlık stajı da yapabilir.

Her ne kadar Yargıtay emsal nitelikteki pek çok kararında avukatları kamu görevlisi olarak kabul etmekte ve mesela bir memur suçu olan zimmet suçunu işleyebilirler demekte ise de, Danıştay avukatlık mesleğini hizmet açısından bir kamu hizmeti, mesleki faaliyet olarak da bir serbest meslek olarak kabul etmekte ve avukatları Anayasada yapılan kamu görevlisi tanımı içinde görmemektedir. (Danıştay 8.Dairesi’nin 16.07.2013 tarih, 2012/11333 E. sayılı kararı)

Kaldı ki bizim hukukumuzda, bu bağlamda yürürlükte olan yasalarda ve hepsi ayrı alanları düzenleyen hukukun özel disiplinlerinde aynı ve ortak şekilde yapılmış bir kamu görevlisi tanımı da yoktur. Buna bağlı olarak kamu görevlisi, ceza hukuku uygulamasında, bu hukuku düzenleyen kimi yasalara dayanılarak farklı ve daha geniş olarak uygulanmakta, idare hukuku alanında ve yine anayasa hukuku kapsamında ise farklı şekilde uygulanmaktadır.

Nitekim 5237 sayılı TCK.nun 6/1-c maddesi hükmüne göre ceza hukuku uygulamasında kamu görevlisi, “kamusal nitelikteki herhangi bir faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla veya herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişidir.

Gerek içeriğine değinilen bu maddeye, gerekse ceza hukukunun 5237 sayılı Kanun dışındaki diğer düzenlemelerine göre, ceza hukuku bağlamında kamu görevlisi kavramına bakış, tüm kamu görevlilerinin ve bir kısım kamu hizmeti görenlerin memur kabul edilmesi ve memur statüsü dışında kamu görevlileriyle ilgili herhangi bir statünün belirlenmemiş olmasıdır.

Anayasa’nın 128/1.maddesi hükmüne göre kamu görevlisi, “devletin,   kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişiliklerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri yerine getiren memurlar ve diğer kamu görevlileridir.

İdare hukuku alanında kamu görevlisi, bu hukukun en temel yasası olan ve Anayasa’nın yukarıda içeriğine değindiğimiz 128.maddesi hükmüne paralel düzenlemeleri içeren 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4.maddesi hükmüne göre; “kamu tüzel kişiliklerinin idare hukuku ilke ve kurallarına göre yürütmekle görevli oldukları kamu hizmetlerini asli ve sürekli olarak yürütmekle görevlendirilen kişilerdir.

Yukarıda yer verilen kanun maddelerinin içeriğinden de anlaşılacağı üzere, bu kanun maddeleri kamu görevini tanımlamamakta, sadece kendi uygulama alanlarının belirlenmesi hususunda, kimlerin kamu görevlisi olarak kabul edildiklerinin sadece bir çerçevesini çizmekte ve uygulama alanı temelinde bu kavrama bir kapsam tayin etmektedir.

Bu düzenlemelere göre 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa göre bir kimsenin kamu görevlisi sayılabilmesi için, bu kişinin, devletle veya herhangi bir kamu kurum ve kuruluşuyla arasında bir istihdam ilişkisinin bulunmasına ihtiyaç yoktur. Ancak idare hukuku alanında ve uygulamasında, bir kişinin kamu görevlisi olarak kabul edilmesi için, o kişinin, devletin herhangi bir kurumunda ya da kamu kurum veya kuruluşlarından herhangi birisinde çalışıyor olması gerekmektedir. Bu koşulun mevcut olmaması durumunda, o kişinin ifa ettiği hizmetin kamu hizmeti olması veya yürüttüğü faaliyetin kamusal nitelikte bulunması kamu görevlisi sayılması için yeterli değildir.

Mesela, 1136 sayılı Avukatlık Kanunun 1.maddesine göre avukatlık hizmeti kamu hizmeti olarak sayılmakla birlikte, bir kamu kurumuna veya kuruluşuna bağlı olarak çalışmayan, bu nitelikteki kurum ve kuruluşlarla arasında istihdam ilişkisi bulunmayan ve mesleğini serbest olarak icra eden bir avukatın, idare hukuku bağlamında kamu görevlisi olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Nitekim bu konumdaki avukatlar kamu görevlisi olarak kabul edilmemektedirler.

Bütün bu açıklamalar çerçevesinde ve özellikle Avukatlık Kanunu’nda avukatlığın kamu görevi, avukatın da kamu görevlisi olarak kabul edilmemesi, avukatlığın sadece kamu hizmeti ve bir serbest meslek olarak nitelendirilmesi karşısında, kamu görevi ölçütü esas alındığında, kanun hükmünde kararname ile kamu görevinden uzaklaştırılan bir kişinin avukatlık mesleğine kabulünde, bundan önce avukatlık stajı yapmasında, Avukatlık Kanunu’nda öngörülen diğer koşulların varlığı durumunda yasal ve hukuki yönden hiçbir engel yoktur.

Konunun ve/veya sorunun kamu hizmeti yönünden değerlendirilmesine gelince: hemen ifade etmek gerekir ki, her kamu görevlisinin ifa ve icra ettiği iş ve hizmet temelde bir kamu hizmeti ise de, tıpkı avukatlık mesleğinin serbest olarak yapılmasında olduğu gibi, bazı kamu hizmetlerinin yapılması bir kamu görevi ve bunları yapanlar da kamu görevlisi değildir. Mesela anayasada vatani hizmet olarak nitelendirilen ve her Türk’ün hakkı ve ödevi olarak kabul edilen askerlik bir kamu hizmetidir ama vatani görevini yapan kişiler, ceza hukukunun uygulama alanı dışında ve idare hukuku kapsamında (muvazzaf askerlik hariç) bir kamu görevlisi değildir. Bu çerçevede kanun hükmünde kararname ile kamu görevinden ihraç edilen bir kişi, eğer askerlik hizmetini/ödevini yerine getirmemiş ise, bu kişinin kamu görevinden ihraç edilmiş olması, askerlik hizmetini/ödevini yerine getirmemesi sonucunu doğurmaz.

Genel olarak kabul gördüğü üzere, her düzeyde yapılan sağlık hizmeti ve bu hizmetin kendisi bir kamu hizmetidir. Bu durumda kanun hükmünde kararname ile kamudaki doktorluk veya diş hekimliği ya da sağlık meslek mensubu görevinden uzaklaştırılan bir kişi, özel sağlık kuruluşlarında doktorluk, diş hekimliği veya sağlık meslek hizmetlerini yapabilir mi? Elbette yapabilir. Nitekim Sağlık Bakanlığı, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü 30 Ekim 2016 tarih, 54567092-045.99 sayılı yazısında “…kamu görevinden ihraç edilen tabip, diş tabibi ve diğer sağlık meslek mensuplarının özel sağlık kuruluşlarında istihdam edilmelerine engel bulunmamaktadır” demektedir.

Kaldı ki bizim hukukumuzda kamu hizmeti kavramı hususunda yapılmış bir tanım da yoktur. Adana Barosu avukatlarından Veysel Tuncil, Türk Hukuk Sitesi’nde (http://www.turkhukuksitesi.com) yayınlanan “Kamu Hizmeti” başlıklı makalesinde, kamu hizmeti kavramının açıklanması konusunda rahmetli hocamız Prof.Dr.Sıddık Sami Onar’ın “Devlet veya diğer amme hükmi şahısları tarafından veya bunların gözetimi ve denetimi altında umumi ve kolektif ihtiyaçları karşılamak ve tatmin etmek, kamu yararını sağlamak için icra edilen ve umuma arz edilmiş bulunan devamlı ve muntazam faaliyetlere amme hizmeti denilmektedir” şeklindeki tanımından ve bu tanımı referans olarak alan Anayasa Mahkemesi’nin 09.02.1994 gün ve E.94/43, K.94/42-2 sayılı kararından hareket etmekte ve şunları yazmaktadır: “Organik açıdan kamu hizmeti, belli bir görevi yürütmek için bir kamu tüzel kişisi tarafından tahsis edilmiş olan vasıta ve ajanların bütünü olarak tanımlanmıştır. Anayasa’nın 70. maddesinde yer alan kamu hizmeti deyimi organik açıdan kullanılmıştır. Maddi açıdan kamu hizmeti ise, giderilmesinde toplum yararı olan ve toplumsal bir gereksinimi karşılayan eylem ve girişimlerdir. Anayasa’nın 47. maddesinde yer alan ‘Kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler… devletleştirilebilir.’ hükmündeki kamu hizmeti deyiminin faaliyet anlamında kullanıldığı açıktır. Şekli açıdan kamu hizmeti ise, belli bir usulü, belli bir hukuki rejimi ifade etmektedir. Buna göre, bir faaliyetin kamu hizmeti sayılabilmesi için kamu hizmetleri hukuki rejimine, yani kamusal yönetim usullerine tabi tutulmuş olması gerekir. Bu noktada söylenmesi gereken şey şudur ki; kamu hizmetine gerek organik, gerek maddi, gerekse şekli açıdan getirilen tanımlamalar, bugünün devlet anlayışında gerçekliğini yitirmektedir. Çünkü zaman içerisinde idarenin faaliyet alanı genişlemiş ve sosyal devlet anlayışı tüm kurum ve kurallarıyla kamusal alanda kök salmıştır. Bugün, kamu hizmetlerinin sadece klasik idari kuruluşlar eliyle değil, aynı zamanda özel kuruluşlar aracılığı ile de yürütülebileceği kabul olunmaktadır. Bu durum, organik ölçütün çözüldüğünün bir işaretidir. Ayrıca, maddi ölçüt de, bugün, artık kamu hizmeti kavramını açıklamaya yetmemektedir. Zira bugünün hukuk anlayışında, her insani faaliyet, niteliği ne olursa olsun kamu hizmeti olmaya elverişlidir; yeter ki, başta yasama organı olmak üzere, siyasal organlar, o faaliyeti kamu hizmeti olarak kabul etsinler.

Veysel Tuncil’in son derece yerinde olan bu açıklamasına göre ve özetle, günümüzde hemen her türlü insani faaliyet, niteliği her ne olursa olsun kamu hizmeti olmaya elverişli olmakla ve bu insani faaliyetler, ister klasik idari kuruluşlar aracılığıyla, isterse özel sektör eliyle yerine getirilsin, bunların çok büyük bir kısmı kamu hizmeti olarak nitelendirilmekte, başta yasama organı olmak üzere, siyasal organlar, yargı organları, konu üzerinde düşünen pek çok insan da bunu böyle kabul edilmektedir.

Bu bağlamda anayasal güvence altında olan eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi, teşebbüs özgürlüğü, çalışma ve sözleşme özgürlüğü, seçme hakkı, siyasi partilere girme ve ayrılma hakkı gibi hak ve özgürlüklerin kullanılması, hem anayasa, hem de yasama ve yargı organı tarafından kamu hizmet olarak kabul edilmiş olmakla, kanun hükmünde kararname ile kamu görevinden uzaklaştırılanların, bu hak ve özgürlüklerini kullanmalarında, mesela herhangi bir siyasi partiye üye olmalarında, özel bir kuruluşta çalışmalarında veya bizim mahallede bakkal dükkanı açmalarında ya da üniversite sınavlarına girmelerinde ve kazanmaları durumunda bir üniversitede eğitim ve öğrenim görmelerinde yasa ve hukuk yönünden hiç bir engel yoktur.

679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 2.maddesinde yazılı olan “Birinci fıkra gereğince kamu görevinden çıkarılan kişilerin, mahkumiyet kararı aranmaksızın, rütbe ve/veya memuriyetleri alınır ve bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler” hükmünde yer alan “kamu hizmetinde istihdam edilemezler” ifadesi, bu konumdaki kişilerin her türlü kamu hizmetinden yasaklandıkları anlamında olmayıp, kamu hizmetini sadece istihdam edilme, yani bir kamu kurumu veya kuruluşu tarafından devlet memuru ve sözleşmeli personel veya işçi olarak, yani statü hukukuna göre çalıştırılamayacakları anlamındadır.

Son derece açık olması nedeniyle bu ifadenin yorumlanmasına her ne kadar gerek yok ise de, aksi, yani yoruma ihtiyaç olduğu düşünülse dahi, hem sözel, hem de teleolojik/amaçsal yorum ilkelerine ve menfaatler çatışması durumunda uygulanmak üzere Alman hukukçuları tarafından geliştirilen “menfaatler çatışması yorum ilkesi” gereğince, yorumun, güçlü olan idare lehine değil, mağdur ve daha zayıf olan kişi lehine yapılması gerekir.

Açıklanan bütün bu nedenlerle, anılan kararname kapsamında kamu görevinden uzaklaştırılan bir kişi, herhangi bir kamu kurum ve kuruluşunda avukat olarak görev yapamaz ama Avukatlık Kanunu’nun 3.maddesinde yazılı koşullara sahip ve 5.maddesinde yazılı avukatlığa kabule engel bir durumda değil ise, avukatlık mesleğine kabul edilir ve serbest avukatlık yapabilir.

Eğer bu konumdaki kişi avukatlık stajı için başvuruda bulunmuş ise, Avukatlık Kanunu’nun 16.maddesinde yazılı şartlar çerçevesinde, bu bağlamda kanunun 3.maddesinin a,b,f fıkralarında yazılı olan koşulların gerçekleşmiş olması ve 5.maddede öngörülen engellerden herhangi birisinin olmaması durumunda avukatlık stajına da kabul edilir, edilmelidir.

Burada üzerinde durulması gereken bir husus, Avukatlık Kanunu’nun 5.maddesinin (b) fıkrasında yer alan ve hem staja kabule, hem de avukatlık yapmaya engel olan “kesinleşmiş bir disiplin kurulu kararı sonucunda hakim, memur veya avukat olma hakkını kaybetmiş olma” durumudur.

Ancak hemen işaret etmek gerekir ki, gerek 679, gerekse benzeri diğer kanun hükmünde kararnamelerle yapılan kamu görevinden uzaklaştırma işlemlerinin hiçbirisi kesinleşmiş bir disiplin kurulu kararına dayanılarak yapılmamıştır.

Gerek buna, gerekse anılan kararnamelerle yapılan kamu görevinden uzaklaştırma işlemlerinin hukuki olmaktan ziyade siyasi nitelikte olmasına ve “masumiyet karinesi” ilkesine göre, 679 sayılı ya da benzeri nitelikteki kanun hükmünde kararnamelerle kamu görevinden uzaklaştırılan kişi veya kişilerin avukatlık stajına ve avukatlık mesleğine kabullerinde, anılan kanun hükmünde kararnameler çerçevesinde yasal ve hukuki yönden hiç bir engel yoktur.

BİLKENT ÜNİVERSİTESİ HUKUKTA KARİYER KULÜBÜ’NÜN “HUKUK ÖĞRENCİLERİ FORUMU-2017” KAPSAMINDA DÜZENLEDİĞİ ETKİNLİKTE “ALTERNATİF UYUŞMAZLIK ÇÖZÜMLERİ: ARABULUCULUK-UZLAŞTIRMA-ULUSAL VE ULUSLARARASI TAHKİM” ÜZERİNE YAPTIĞIM KONUŞMANIN TAM METNİ

Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencilerinin kurduğu “Bilkent Üniversitesi Hukukta Kariyer Kulubü”nün 4-5 Mart 2017 tarihlerinde Ankara’da düzenlediği ve Türkiye’nin değişik Üniversitelerinin Hukuk Fakültelerinde öğrenim gören 250 öğrencinin katıldığı “Hukuk Öğrencileri Forumu-2017” etkinliğinde “Arabuluculuk-Uzlaştırma-Ulusal ve Uluslararası Tahkim” üzerine hazırladığım, ancak bana ayrılan süreye uymak için kısaltarak sunduğum konuşmamın tam metnini aşağıda sunuyorum.

Sayın Dekanım, Bilkent Üniversitesi Hukukta Kariyer Kulübü’nün Sayın Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri, Sevgili Öğrenciler,

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Bu etkinliğe beni de davet etmek inceliğini gösteren, Bilkent Üniversitesi Hukukta Kariyer Kulübü’nün Sayın Başkanı’na ve Yönetim Kurulu Üyeleri’ne teşekkür ediyorum.

Ben konuşmamda size önce Alternatif Uyuşmazlık Çözümü üzerine genel bilgi vereceğim. Daha sonra bu çözüm araçları arasında bulunan arabuluculuk, müzakere, uzlaştırma, ulusal ve uluslararası tahkim kurumları üzerinde duracağım.

Hepinizin çok iyi bildiği üzere, anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma biz insanlara özgü bir durum ve dolayısıyla toplumsal bir olgudur. Böyle olduğu ve çoğu zaman da bunu önlemek mümkün olmadığı için, insanlar kendi tarihleri boyunca aralarındaki uyuşmazlıkları çözmek amacıyla değişik yöntemler ve araçlar geliştirmişlerdir. Her toplumun kendi dinamiklerine, koşullarına, toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısına göre değişiklik gösteren bu yöntem ve araçları: müzakere, uzlaşma, arabuluculuk, tahkim, mahkeme biçiminde sınıflandırabiliriz.

Bu araçların en klasik, en geleneksel olanı dava açmak, yani mahkemeye başvurmaktır. Sorunları mahkeme aracılığı ile çözmek, yani bir anlaşmazlık durumunda mahkemeye başvurmak hepimizin bildiği, gerektiğinde başvurduğu hak arama araçlarından birisidir.

İhtilafların çoğalmasına, çeşitlenmesine, hukukta yeni disiplinlerin ortaya çıkmasına, bunların hepsinin ayrı uzmanlıkları gerektirmesine ve mahkemelerin bu ihtilafları çözmekte yetersiz kalmalarına bağlı olarak ve zaman içerisinde yeni ihtilaf çözme araçları geliştirilmiştir. Genel olarak Alternatif Uyuşmazlık Çözüm araçları olarak isimlendirilen bu araçların en başında tahkim, uzlaşma ve arabuluculuk gelmektedir.

Herhangi bir anlaşmazlık durumunda, bu anlaşmazlığın tarafı olanların, anlaşmazlığın çözümü hususunda seslendirdikleri veya seslendirmedikleri, zihinlerinde saklı tuttukları ya da tutmadıkları kendi çözüm yolları ve araçları mutlaka vardır.

Bu anlamda ve bağlamda, yani anlaşmazlığın çözümü hususunda hemen herkes ‘birinci alternatif benim yolum, ikinci alternatif de senin yolundur’ şeklinde düşünür ve hareket eder. Çatışma genellikle kimin yolunun daha iyi ve doğru olduğu sorunundan ve sorusundan çıkar. Hangi yolun iyi ve doğru, hangi tarafın haklı olduğuna mahkeme karar verir. Oysaki hemen her zaman bir üçüncü alternatif daha vardır. Bir kazananı, bir de kaybedeni olan geleneksel çatışma çözümlerinin, yani mahkemeye başvurmanın, dava açmanın dışında kalan bu alternatif, ‘kazan-kazan’ ilkesine dayanan, yani her iki tarafa da kazandıran bir alternatif çözüm aracı olan arabuluculuk ve uzlaşmadır.

Bu yöntemler mahkemeye gitmenin yarattığı gerilimi tamamıyla ortadan kaldırmanın kesin bir yolu olmasa da, ilişkileri iyileştirmenin ve yumuşatmanın bir yolu olabilir. Öyle ki, çatışma temelli dava açmakla kıyaslandığında, gerek arabuluculuk, gerekse uzlaşma, tarafları çok daha az yıpratarak, çok daha hızlı ve çok daha ucuz sonuçlar üretebilir.

Soylu bir uğraş olan hukuk mesleğine girenlere derin bir saygı duyuyoruz. Didişme, çekişme ve içinden çıkılmaz sorunlarla dolu bir dünyada hukukçular, insanları rahatlatmak, yaratıcı çözümler bulmak, huzur ve şifa vermek amaçlı yüce bir fırsata sahiptirler. Yeni Ahit şunu öğretir: ‘Uzlaştırıcılar kutsaldır, onun için onlara Tanrı’nın çocukları denecektir.’ Uzlaştırıcılara ihtiyaç duyduğumuz bir zaman varsa, o da bugündür ve avukatlar o rolü üstlenmek için benzersiz bir konumdadırlar. Lincoln’ün deyişiyle, ‘Uzlaştırıcı olarak, avukatlar üstün bir fırsata sahiptirler.’ … İslam hukuku da barışmaya cezadan daha fazla değer verir. İslam hukukunda temel araçlardan biri de sulhtur, yani bir anlaşmazlığın taraflarını temsil eden heyetleri dinleyen bir konsey. İlk önce heyetler kurbanın ailesini onurlandıracak bir mütareke isterler. Sonra konuşurlar; sulh iletişimle yönlendirilir; bir araya gelip birbirlerini dinlerler. Konsey, ‘Onun söyledikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ona nasıl cevap vereceksiniz?’ diye sorar. Anlaşma olursa, hepsi kendi iradeleriyle sonuçtan tatmin olmuş halde evlerine dönerler. Bu süreç, kararın genellikle meseleyi sona erdirmediği resmi bir mahkemeden daha iyi işlemektedir. Bir Müslüman’ın deyişiyle, ‘halkın yarısı yargıcın düşmanlarıdır.’ Bunun aksine, sulh daha pratik, daha az maliyetlidir ve anlaşmayla sona erer. Her iki taraf da kazandığı için düşmanlık, husumet sona erer.

Bu sözler, saygın bir uluslararası liderlik otoritesi, aile uzmanı, eğitmen, kurumsal danışman olan ve hayatını ilke merkezli yaşamın ve liderliğin öğretilmesine adayan Amerikalı Dr. Stephen R.Covey’e ait. Covey bunları “Üçüncü Alternatif – Hayatın En Zor Sorunlarının Çözümü” isimli kitabında yazıyor.

Nitekim daha ileri bölümlerde üzerinde duracağım “Uzlaşma Sağlama” başlığını taşıyan bizim Avukatlık Kanunu’muzun 35/A ve 95/5.maddeleri, Stephen Covey’in yollamada bulunduğu Yeni Ahit’in, yani Hıristiyanlığın, Müslümanlığın ve Lincoln’nün sözünü ettiği bu uzlaşma fırsatını ve olanağını avukatlara ve onların meslek örgütleri olan barolara vermiştir.

Hukukla ilgili iki olumsuz deneyimim oldu. Birincisinde bir davayı kayıp ettim. İkincisinde kazandım. Biz atalarımızdan hikmeti hiç öğrenemeyecek miyiz?

Bu sözler Victor Hugo’ya ait.

Sanırım bu sözleriyle Victor Hugo, ihtilaflarımızı neden kazanma veya kaybetme üzerine kurulu olan dava yoluyla, mahkeme yoluyla çözüyoruz, ihtilaflarımızı aramızda müzakere ederek, adını koymasa da uzlaşma yoluyla, arabuluculuk yoluyla çözecek kadar bilgeliği atalarımızdan öğrenmedik mi diye tarihin derinliklerinden bize sitem ediyor.

Victor Hugo’nun da ifade ettiği üzere ‘kazanmak/kaybetmek’ paradigması üzerine kurulu olan, anlaşmazlıkların çokluğu nedeniyle çözüme bağlanması zaman alan ve giderek daha da masraflı hale gelen dava açma yöntemi, yerini önce tahkime, daha sonra bunlara alternatif bir çözüm aracı olarak geliştirilen müzakereye ve müzakere temelinde yürütülen uzlaşma ile arabuluculuğa bırakmıştır.

Gerçekte günümüzde alternatif uyuşmazlık çözümü olarak kullanılan müzakere, uzlaşma ve arabuluculuk yöntemlerinin her üçü de yeni keşfedilmiş şeyler değildir. Anlaşmazlıkların çözüme bağlanmasında en evrensel, en eşitlikçi, en barışçıl yöntem olan müzakere yönteminin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. “Anlaşma sağlayıncaya kadar müzakere alanını terk etme ve konuşmaya devam et” özdeyişi kadim bir Doğu Afrika ilkesidir. (Arabuluculuk – Hüseyin Güngör Şahin – Mentis Yayıncılık San. Tic. Ltd. Şrk. 2008) Onun için Doğu Afrikalı, anlaşmazlık çözüme bağlanıncaya kadar müzakere alanını terk etmez ve konuşmayı, yani diyalogu sürdürür.

Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin bir diğeri olan arabuluculuğun tarihi günümüzden 4000 yıl önceye ve hatta bizim bugün üzerinde yaşadığımız bu coğrafyaya, yani Mezopotamya’ya ve Sümer uygarlığına kadar gider. Arabuluculuğun daha sonraki uygulamalarını M.Ö. 750’de Homer’in İlyada’sında, M.Ö. 500’de Sofokles’in Ajax’ında, yani Antik Yunan’da, daha sonraları Roma’da, Konfüçyüs etiğinin uygulandığı Çin’de görürüz. (Arabuluculuk – Hüseyin Güngör Şahin – Mentis Yayıncılık San. Tic. Ltd. Şrk. 2008)

Günümüzde arabuluculuğun en yaygın biçimde kullanıldığı ülkelerin başında gelen Amerika Birleşik Devletleri’nde arabuluculuk, ilk kez profesyonel anlamda 1913 yılında işçi-işveren anlaşmazlıklarında kullanılmaya başlanmış, zaman içinde başka anlaşmazlıkların çözümüne uygulanmış ve giderek kurumsallaşmıştır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde, eyaletlere göre değişiklik göstermekle birlikte, hukuk uyuşmazlıklarının çok büyük bir kısmı arabuluculuk yoluyla çözümlenmektedir.

Günümüzde arabuluculuk, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, Hindistan’dan, Pakistan’dan Hong Kong ve Singapur’a ve Kore’ye, Latin Amerika’dan Kenya’ya, Somali’ye, Orta Doğu’da İsrail’e, daha uzaklarda Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya, başta Avrupa Birliği’ne üye ülkeler olmak üzere, kıta Avrupa’sı ülkelerine kadar pek çok ülkede kullanılmaktadır.

Kıta Avrupa’sında arabuluculuğu en etkili ve yaygın biçimde kullanan ülke Hollanda’dır. Arabuluculukla ilgili yasal bir düzenleme olmayan, arabuluculuk kurumunun işleyişini doğrudan dernek statüsündeki sivil toplum kuruluşları aracılığıyla yürüten Hollanda’da, hükümet, ihtilaflarını mahkeme dışında ve arabuluculukta çözenlere mali yönden destek olmaktadır. Bunun nedeni, hem yargının yükünü hafifletmek suretiyle yargıyı hızlandırmak, hem de yapılan maliyet analizlerinde ihtilafların yargı eliyle değil de, arabulucular eliyle çözümlenmesinin devlete maliyetinin daha az olduğunun tespit edilmiş olmasıdır.

En geniş anlamı ile Alternatif Uyuşmazlık Çözümü, hem tahkimi, hem de arabuluculuk ile uzlaşmayı içerir. Dar anlamda Alternatif Uyuşmazlık Çözümü ise, sadece arabuluculuk ve uzlaştırma faaliyetleri ile bunların çeşitlerini kapsar. (Marc Blessing – Introduction To Arbitration-Swiss and International Perspectives, 1999, 299/Tahkime Giriş – İsviçre ve Uluslararası Perspektifler – 1999, 299)

Mahkemelerde görülen davalardan ve tahkimden farklı olarak, Alternatif Uyuşmazlık Çözümü, yargısal bir faaliyet olmadığı gibi, emirle yürütülen, ortaya mutlak olarak icra edilmesi gereken bir karar çıkartan bir süreç de değildir. Sadece ve süreç başarılı olduğu takdirde, taraflar arasında varılan anlaşma çerçevesinde bir sözleşmenin bağıtlanmasından ibaret bir müzakere sürecidir. Bu sürecin sonunda bir anlaşma sağlanamadığı, yani süreç başarısızlıkla sonuçlandığı takdirde, taraflara arabulucu tarafından hazırlanan bir rapor sunulur ve uyuşmazlığın çözümü mahkemeye bırakılır. (Marc Blessing – Introduction To Arbitration – Swiss and International Perspectives, 1999, 299 / ¬Tahkime Giriş – İsviçre ve Uluslararası Perspektifler – 1999, 299)

Yalın ve özlü bir ifade ile Alternatif Uyuşmazlık Çözümü olarak isimlendirilen arabuluculuk ve uzlaşma süreçleri, bir “iletişim ve pazarlık sanatı”dır. O nedenle bu sanatın temeli iletişim kurmak ve pazarlık yapmak ve sonunda ortak bir karara varmak demek olan müzakereye dayanır. Dolayısıyla arabuluculuk ve uzlaştırıcılık görevini üstlenecek olanların, iletişim ve pazarlık konularında kendilerini iyi yetiştirmiş ve geliştirmiş olmaları, bu bağlamda müzakere tekniklerini iyi bilmeleri ve uygulamaları gerekir.

Hak odaklı değil, menfaat odaklı bir araç olan arabuluculuk, doğru bir ortak paydada buluşabilmek amacıyla, tarafların çıkarlarının genişletilebilmesinin yolunu aramaya ve bulmaya yönelik bir süreçtir. Arabuluculuktan amaç, resmin tamamını görebilmek için olaylara farklı açıdan bakmaktır. Bir arabuluculuk sürecinde, tarafsız konumda olan arabulucu, aralarındaki uyuşmazlığı karşılıklı ve doyurucu bir çözüme bağlamaları hususunda taraflara yardımcı olur. Anlaşma sağlandığında, bu husus mahkeme bağlantılı arabuluculukta mahkeme kararıyla, mahkeme dışı arabuluculukta tarafları bağlayan bir sözleşme ile kayıt altına alınır.  Arabuluculuk gerek taraflar arasındaki ilişkinin korunmasında, gerekse geliştirilerek sürdürülmesinde ve yanısıra dava giderlerinden daha az giderle uyuşmazlığın sonuca bağlanmasında etkili olan bir yoldur. Klasik yargılamanın aleni olmasına karşın, arabuluculuk gizlilik esasına dayanan bir kurumdur.

Arabuluculuk sürecinin başlayabilmesi için, öncelikle uyuşmazlığa taraf olanların bunu talep etmesi gerekir. Bir talebin olmaması, olsa bile kabul görmesinin zor olması veya reddedilmesi durumunda, uyuşmazlığın bu yolla giderilmesi olanaksızdır. Arabuluculuk, özellikle tarafların bir araya gelmezden önce önyargılı olmaları veya bir yargıya sahip bulunmaları durumunda, sonuç alınması son derece zor bir yöntemdir. O nedenle arabuluculuk kurumunun başarılı olabilmesi için her şeyden önce tarafların önyargılı olmamaları, anlaşmak için iletişim kurmaya ve müzakere etmeye açık olmaları, hem hukukun, hem de insan ilişkilerinin temelinde bulunması zorunlu asgari bir ilke olan iyiniyet kuralına uygun davranmaları gerekir.

Günümüzde arabuluculuk en küçük uyuşmazlıklardan, küresel barış görüşmelerine kadar her düzeyde ve alanda kullanılmaktadır. O nedenle, arabuluculuğun, resmi olarak tanımlandığı ve özel yetkileri gerektirdiği durumlar dışında, belirli yargılama alanlarına gönderme yapmaksızın genel bir tanımını yapmak kolay değildir. Bununla birlikte, arabuluculuk kavramı kimileri tarafından, ihtilaf içindeki insanların, ihtilaflarını, anlaşmaya varmak suretiyle çözmeleri konusunda, üçüncü bir kişinin yardımcı olması anlamında kullanılmaktadır ve bu doğru bir tanımdır.

Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, resmi prosedürlere karşı köklü bir tepkinin olduğu Çin, Japonya, Kore gibi Uzak Doğu Asya ülkelerinde oldukça yaygın biçimde kullanılan Alternatif Uyuşmazlık Çözüm araçlarının ve özellikle arabuluculuk kurumunun uygulanması, bu ülkelere oranla Avrupa’da daha ağır bir süreç izlemiştir. Bu bağlamda,  Alternatif Uyuşmazlık Çözümü kapsamında bulunan arabuluculuk kurumu, 2000’li yılların başından itibaren kıta Avrupa’sında da önem kazanmaya başlamıştır.

Bu gelişmede etkili olan en önemli neden, “arabuluculuğun kullanılmasını geliştirmek, aracılık ile klasik yargı işleyişi arasında sağlıklı bir ilişki kurmak suretiyle, uyuşmazlıkların hızlı ve sağlıklı bir çözüme kavuşturulmasını sağlamak” amacına yönelik olan Avrupa Konseyi’nin 22 Ekim 2004 tarihli direktifidir.

Üye devletleri, kendi hukuk mahkemelerinin uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması amacıyla tarafların arabuluculuk kurumunu kullanmalarına izin vermelerini öngören Avrupa Birliği’nin bu direktifi doğrultusunda, Türkiye, 22 Haziran 2012 tarih, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nu yürürlüğe koymuştur.

Bu kanunun 1.maddesi hükmüne göre arabuluculuğun amacı ve kapsamı “yabancılık unsuru taşıyanlar da dahil olmak üzere, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanmasıdır.

Gerek bu madde, gerekse aynı kanunun 15.maddesi hükmüne göre, aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıklar arabuluculuğa elverişli olmadığı gibi, taraflar, emredici hukuk kurallarına aykırı olan hususlarda ve yine niteliği gereği yargısal bir yetkinin kullanımı olarak sadece hakim tarafından yapılabilecek işlemlerde arabuluculuğa başvuramazlar. Taraflar mahkemeye başvurmadan önce aralarındaki ihtilafı tayin edecekleri bir arabulucu aracılığı ile çözebilecekleri gibi, mahkemeye başvurduktan sonra kendi özgür iradeleri veya mahkemenin ihtilafı arabulucuda çözme önerisini kabul etmek suretiyle de arabuluculuğa gidebilirler.

Yargılama aşamasında ihtilafın arabuluculuğa götürülmesi durumunda, arabuluculuk sürecinin başlamasından sona ermesine kadar geçecek süre içinde, zamanaşımı ve hak düşürücü süreler işlemez. Arabuluculuk sürecinde anlaşma sağlandığı takdirde, ihtilaf bu anlaşma çerçevesinde çözüme ve sonuca bağlanır. Anlaşma sağlanamadığı takdirde, yargılama kaldığı yerden devam eder ve ihtilafı çözecek olan kararı mahkeme verir.

Ülkemizde sadece Türk vatandaşı ve tam ehliyetli olanlar, mesleğinde en az beş yıllık kıdeme sahip hukuk fakültesi mezunu bulunanlar, kasten işlenmiş bir suçtan mahkûm olmayanlar, arabuluculuk eğitimi alanlar, bu eğitim sonunda yapılan sınavda başarılı olanlar ve arabuluculuk siciline kayıtlı bulunanlar arabuluculuk yapabilirler.

Arabuluculuk eğitimi, hukuk fakültesinin tamamlanmasından sonra alınan, arabuluculuk faaliyetinin yürütülmesiyle ilgili temel bilgileri, iletişim tekniklerini, müzakere ve uyuşmazlık çözüm yöntemlerini ve davranış psikolojisi ile gerekli diğer teorik ve pratik bilgileri kapsar. Arabuluculuk eğitimi, sadece bünyesinde hukuk fakültesi bulunan üniversitelerin hukuk fakülteleri, Türkiye Barolar Birliği ve Türkiye Adalet Akademisi tarafından verilebilir. Hem yazılı, hem de sözlü olan arabuluculuğa kabul sınavı ise Adalet Bakanlığı tarafından yapılır.

Bizim hukukumuzda arabuluculuğun ve uzlaştırmacılığın özel bir türü, “Baro Yönetim Kurulunun Görevleri” başlıklı Avukatlık Kanunu’nun 95/5.maddesiyle Baro Yönetim Kurulları’na verilmiştir. Bu madde hükmüne göre, Baro Yönetim Kurullarının görevlerinden birisi de, “Baro levhasında yazılı avukatlar arasında, avukatlarla avukatlık ortaklıkları, avukatlık ortaklığının ortakları arasında ve bunlarla iş sahipleri arasında çıkan anlaşmazlıklarda istek üzerine aracılık etmek, yani arabuluculukta bulunmak ve yine ücret uyuşmazlıklarında tarafları sulha, yani uzlaşmaya davet etmektir.

İsviçreli seçkin hukukçu Marc Blessing tarafından hazırlanan karşılaştırmalı tabloda (Marc Blessing – Introduction To Arbitration – Swiss and International Perspectives, 1999, 299 / ¬Tahkime Giriş – İsviçre ve Uluslararası Perspektifler – 1999) yer alan bilgilere göre;

  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlık, ihtilafçı, çatışmacı, kavgacı bir yol olmasına karşın, arabuluculuk işbirliği, cesaret ve şevk veren bir süreçtir.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlık, iyi iş ilişkilerinin kurulmasını ve sürdürülmesini engellediği halde, arabuluculuk iyi iş ilişkilerinin kurulmasına ve sürdürülmesine zarar vermez, aksine bozulan ilişkileri tamir eder.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklarda, taraflar süreci taşıyan ve denetleyen organlara eklemlenirler. Oysaki arabuluculukta taraflar, sistemin aktif öznesidirler ve o nedenle sürecin aktif olarak denetimi ve sorumluluğu içinde yer alırlar.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklarda, ispat için oldukça yaygın ve geniş ispat araçlarına ihtiyaç vardır. Buna karşın arabuluculukta ispat için, sadece en işe yarar ve işlevsel araçlar kullanılır.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklarda, çoğu zaman sabit, durağan ve şeffaf olmayan, dahası yanlış olan ekstrem pozisyonlar yaratılır iken, arabuluculuk ilkeli, pragmatik, esnek ve müzakereye hem istekli, hem de yatkındır.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklar, resmi ve şekli usule tabi iken, arabuluculuk şekli usule tabi değildir, aksine kendine özgü ve özenle yapılandırılmış bir usule tabidir.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklar, toplantısız ve birlikte oturumlu iken, arabuluculuk hem birlikte, hem de ayrı oturumludur.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklar, resmi ve bağlayıcı bir işleyişe sahiptir. Oysa arabuluculukta resmi ve bağlayıcı olmayan bir sistem ve işleyiş vardır.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklar, hüküm verici olmasına karşın, arabuluculuk tavsiye edicidir.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıkları, yasa ve hukuk yönetmesine, bu yargılamanın delil toplayıcı ve yasa hükmünü uygulayıcı ve yine sıkı sıkıya şekle dayalı bir model olmasına karşın, arabuluculuk hem yasa hükümlerini, hem de hukuk kurallarını esas alan ve ticari çıkarların üstün gelmesi gerektiğine vurgu yapan bir yöntemdir.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklar, geçmişteki sorunları tespit eden, geçmişi çözen, geleceğe hemen hiç yönelmeyen veya çok az yönelen bir yol olmasına karşın, arabuluculuk sadece geçmişe değil, aynı zamanda ve esas itibariyle geleceğe de bakan, bu amaçla ortak çıkarları ve hedefleri esas alan bir süreçtir.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklarda, hakim ve hakem çok az yaratıcı olabilirken, arabululucu tarafların pastayı büyütmesine yardımcı olur, bu amaçla karşılıklı yararları gözeten yaratıcı çözümler geliştirir.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklar, kazanma/kaybetme, ben kazandım, sen kaybettin paradigması üzerine kurulu iken, arabuluculuk kazan/kazan paradigması üzerine kuruludur.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklar, hak yönlü ve sorun odaklıdır. Oysa arabuluculuk menfaat yönlü ve sonuç odaklı bir süreçtir.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklarda, karar verilmesi çok uzun bir süreç almasına, bu sürenin kimi zaman üç-beş yılı bulmasına karşın, arabuluculuk, arabulucunun devreye girdiği tarihten itibaren üç-dört ay içinde çözüm getiren oldukça hızlı bir süreçtir.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklar oldukça pahalıdır, oysa arabuluculuk son derece ucuz bir çözüm aracıdır.
  • Mahkemede veya tahkimde görülen uyuşmazlıklarda verilen kararlar icra edilebilir niteliktedir. Oysaki arabulucunun tavsiyesi icra edilebilir nitelikte değildir, ancak sözleşmeye veya mahkeme kararına bağlanmış ise icra edilebilir.

Bir diğer alternatif çözüm aracı olan uzlaşma; bağımsız, tarafsız ve objektif bir üçüncü kişinin, uyuşmazlığın taraflarına, olayın özelliklerine göre değişen ve şekillenen çeşitli çözüm önerileri sunmasını, onların bu önerileri müzakere etmesini ve bunlardan birisi üzerinde anlaşmalarını esas alan alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemi ve aracıdır.

Uzlaşmanın asli işlevi, tarafların karşılıklı menfaatlerinin korunması, dengelenmesi, bu temel üzerine kurulu çözüm seçeneklerinin üretilmesi ve bunların müzakere edilmek üzere masaya konulmasıdır. Buna göre uzlaştırıcının görevi, tarafların menfaatlerinin korunmasını ve dengelenmesini esas alan çözüm seçenekleri üretmek ve bunları taraflara sunmaktır.

Arabuluculuk ile uzlaşma arasındaki en önemli fark, arabuluculuğun hak temelli olmamasına, menfaat temelli olmasına karşın, uzlaşmanın hak temelli olması, geçmişten hareket ederek geleceği şekillendirmeyi hedeflemesidir. Yine uzlaşma arabuluculuğa göre daha az esnektir. O nedenle, uzlaşma daha çok hukuk kurallarının ve hakkaniyet ilkesinin üzerinde şekillenir.  Arabuluculuk, bağımsız ve tarafsız üçüncü kişinin becerisi ile taraflar arasındaki farklılıkların ortadan kaldırılmasına yönelik bir süreç olduğu halde, aynı amaca yönelik bir kurum olan uzlaşma daha statik, daha kuralcı bir süreçtir.

Türk hukukunda uzlaşmanın en tipik örnekleri, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 253 ve 254.maddelerinde, Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesinde “Uzlaşma Sağlama”, “Yönetim Kurulunun Görevleri” başlıklı 95/5.maddesinde ve yine İcra İflas Kanunu’nun 309/m ve müteakip maddelerinde “sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırılması” başlığı altında düzenlenmiştir.

Bu uzlaşma türlerinden, daha ziyade biz avukatların tutumundan dolayı, özellikle dava açılmazdan önce çok fazla işletilmeyen “Uzlaşma Sağlama” başlıklı Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesi hükmü şu şekildedir: “Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleri ile elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleri ile birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 9 Haziran 1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38.maddesi anlamında ilam niteliğindedir.

Dava açma yoluna başvurulmadan önce, avukatlar tarafından çok fazla başvurulmayan bu madde hükmü, az da olsa dava açıldıktan sonraki süreçte inisiyatif kullanan avukatlar tarafından uygulanmakta ve yargılama mahkemeler tarafından bir nevi uzlaşma olan sulh yoluyla karara bağlanmaktadır.

Daha önce içeriğine değindiğimiz Avukatlık Kanunu’nun 95/5.maddesiyle Baro Yönetim Kurullarına görev olarak verilen arabuluculuk ve uzlaştırıcılık görevleri, ne yazık ki avukatlar ve vatandaşlar bu madde hükmüne gerekli ilgiyi göstermedikleri için çok fazla uygulama alanı ve imkanı bulamamıştır.

Her ne kadar uygulamada henüz çok yaygın bir kullanımı olmasa da, “kovuşturulması şikayete bağlı olan suçlar başta olmak üzere, yasada yazılı olan diğer bir kısım suçlarda tarafların üzerinde anlaştıkları bir uzlaştırıcının tarafların arasındaki uyuşmazlığı mahkeme dışında çözümlemesi” olarak tanımlayabileceğimiz “uzlaştırma kurumu”, yeni ceza mevzuatımızın adalet sistemimize getirdiği önemli ve yararlı kurumlardan birisidir.

Anglo-Amerikan hukuk sisteminin bir ürünü olan ve Avrupa Konseyi’nin kararı ile Avrupa Konseyi’ne üye devletlere tavsiye edilen bu sistem, yapısı ve özelliği itibariyle suçun mağdurunu ve failini, anlaşmazlığı çözmeye aktif bir şekilde dahil etmek suretiyle anlaşmazlığın doğurduğu ve doğuracağı olumsuz sonuçların ortadan kaldırılması veya en azından hafifletilmesi düşüncesine dayanır ve sorunun dostane şekilde çözümlenmesiyle taraflar arasında barışın tesis edilmesini amaçlar.

Bu amaç ve düşünceler ile failin hak ettiği cezayı alması esasına ve intikam duygusuna dayanan ve o nedenle geçmiş yüzyıllarda kalan “cezalandırıcı adalet” anlayışının yerine ikame edilen “onarıcı adalet” anlayışının ortaya çıkardığı bir kurum olan uzlaşma, “biktimoloji” olarak bilinen “mağdurların haklarının ceza muhakemesi sürecinde korunmasını, faille mağdur arasındaki uyuşmazlığın uzlaşma yoluyla giderilmesini, failin sorumluluğunu kabullenmesini, suçunun bilincine varmasını, pişmanlık duymasını” öngörür.

Bu özelliklerinin yanısıra ve aynı zamanda, suç işlemiş kişinin yeniden topluma kazandırılmasına yardımcı olunmasını amaçlayan “onarıcı adalet” anlayışının tezahürlerinden birisi olan uzlaştırma kurumu sayesinde, mağdurla fail arasındaki anlaşmazlık karşılıklı rıza ile sona erdirilmek suretiyle, toplumda bozulan hukuk kurallarının yeniden kurulması sağlanabilecek, bu suretle toplumsal barışa bir anlamda hizmet edilmiş olacaktır. O nedenle, uzlaştırma kurumunun temel amacı “barışmak”, uzlaştırıcının görevi ise “fail ile mağduru barıştırmaktır.

Savcılık kurumu tarafından başlatılan ve sürdürülen soruşturma aşamasında fail, suçu ve fiilinden doğan maddi ve manevi zararların tümünü veya bunun büyük bir kısmını ödemeyi ve kendi özgür iradesiyle uzlaşmayı kabul ettiği ve yine bu kabulün mağdur tarafından da kabul edilerek zararların giderildiği durumlarda ceza soruşturması sürdürülmez.

Soruşturma konusu suçun uzlaşmaya tabi olması halinde, Cumhuriyet Savcısı veya onun talimatı üzerine Adli Kolluk görevlisi, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur.

Soruşturma aşamasında, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı, fail ile mağdur arasında uzlaşma işlemlerinin idare edilmesi, bu bağlamda tarafların bir uzlaşmaya varmalarının sağlanması amacıyla tarafların üzerinde anlaştıkları, anlaşamamaları durumunda kendisinin tayin edeceği hukuk öğrenimi görmüş bir kişiyi veya talep edilmesi halinde baronun bildireceği bir avukatı uzlaştırıcı olarak tayin eder. Bu durumda uzlaştırıcının, başvurunun yapıldığı tarihten itibaren en geç otuz gün içinde uzlaşmayı sonuçlandırması gerekir. Cumhuriyet Savcısı bir defaya mahsus olmak üzere bu süreyi yirmi gün daha uzatabilir. Uzlaştırma süresince zamanaşımı işlemez.

Uzlaştırma müzakereleri gizli olarak yürütülür. Uzlaştırma sırasında ileri sürülen belge, bilgi ve açıklamalar taraflarca izin verilmedikçe daha sonra açıklanamaz. Uzlaştırmanın başarısız olması nedeniyle daha sonra dava açılması halinde, uzlaştırma sırasında failin bazı olayları veya suçu ikrar etmiş olması davada aleyhine delil olarak kullanılamaz. Uzlaşma müzakereleri sonunda uzlaştırmacı, hazırladığı raporu kendisine verilen belge örnekleriyle birlikte Cumhuriyet Savcısına sunar.

Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde bu raporda, ne şekilde uzlaşıldığı ayrıntılı olarak açıklanır. Uzlaştırmanın sonuçsuz kalması durumunda, tekrar uzlaştırma yoluna gidilemez. Uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini yerine getirmesi koşuluyla hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir. Failin edimini yerine getirmesinin ileri bir tarihe bırakılması veya takside bağlanması halinde, şüpheli hakkında kamu davası açılmasının ertelenmesi kararı verilir. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez. Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararından sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi durumunda, sanık hakkında kamu davası açılır. Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz, açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılır. Uzlaşma sonucunda verilecek kararlarla ilgili olarak taraflar kanun yollarına başvurulabilirler.

Uzlaştırmanın soruşturma aşamasında değil de, kovuşturma aşamasında, yani yargılama sırasında mahkeme tarafından yapılması durumunda, buraya kadar açıklanan hususlar mahkeme tarafından uygulanır.

Bizim hukukumuzda yer alan bir diğer uzlaşma kurumu, İcra İflas Kanunu’nun 309/m ve müteakip maddelerinde düzenlenmiştir. “Sermaye Şirketleri ve Kooperatiflerin Uzlaşma Yoluyla Yeniden Yapılandırılması” başlığını taşıyan bu madde hükmüne göre: “Muaccel para borçlarını ödeyemeyecek durumda olan veya mevcut ve alacakları borçlarını karşılamaya yetmeyen ya da bu hallerden birine düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalması kuvvetle muhtemel olan bir sermaye şirketi veya kooperatif, önceden müzakere edilmiş ve projeden etkilenen alacaklılar tarafından gerekli çoğunluk sağlanarak kabul edilmiş olan yeniden yapılandırma projesi ile birlikte, muamele merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesine, uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırma için başvurabilir.

Uzlaştırmacı tayinini gerektirmeyen bu uzlaşma kurumu, gerek dünyada, gerekse ülkemizde ortaya çıkan ekonomik krizler nedeniyle ödeme güçlüğü içine düşen şirketlerin iflasına karar vermek yoluna gidilerek ekonomik hayattan silinmeleri yerine, bu şirketlerin kurtarılmalarının mümkün olması durumunda faaliyetlerine devam etmelerinin ve bu şirketlerin ekonomiye kazandırılmalarının sağlanması düşüncesine dayanmaktadır.

Sistem mahkeme denetiminde işlemekte ve uzlaşmanın tasdiki veya reddi yargı organının müdahalesini gerektirmektedir. Bu suretle, uzlaşmayı kabul etmemiş olan alacaklıların hak ve menfaatlerinin ihlal edilmesinin önüne geçilmek istenmiştir.

Bu kurum, konkordatodan farklı olarak, borçlu olan bütün tacirleri değil, sadece sermaye şirketleri ve kooperatifleri kapsar. Bir sermaye şirketinin ya da kooperatifin bu düzenlemeden yararlanabilmesi için aciz halinde olması veya böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmasının kuvvetle muhtemel bulunması gerekmektedir.

Bu kurumun işleyişinde borçlunun, bütün alacaklılarıyla uzlaşması zorunlu olmayıp, sadece projeden etkilenen alacaklılarla uzlaşması yeterlidir. Bu durumda, borçlunun bir kısım alacaklılarla işlerini sürdürürken, diğer bir kısım alacaklılarla borçlarını yeniden yapılandırmak için uzlaşabilmesi mümkün olmaktadır.

Takip edebildiğim kadarıyla yürürlüğe girdiği 2003 yılından bu yana çok fazla başvurulmayan ve de uygulanma olanağı bulamayan bu kurum, artık mahkemelerce çok fazla işletilmesine imkan verilmeyen, dahası 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünden sonra yürürlüğe konulan Kanun Hükmünde Kararnamelerle başvurulması ve mahkemelerce karar verilmesi engellenen “iflasın ertelenmesi” kurumunun yerine kısmen de olsa ikame edilebilir.

Hitler’in Nasyonal sosyalizmine fikir babalığı yapmak gibi kişisel bir trajedisi ve bilim adamı olarak büyük bir ayıbı olmakla birlikte, Almanya’nın gelmiş geçmiş en önemli hukukçularından ve tarih felsefecilerinden olan Carl Schmitt “Siyasi İlahiyat” isimli kitabında şöyle yazıyor: “Düşünsel olanla eylemsel olanın Aristoteles’e kadar uzanan kadim zıtlığı, iki değişik formdan kaynaklanır; düşünsel olana hukuki bir form aracılığıyla, eylemsel olana ise sadece teknik bir düzenlemeyle erişilebilir. Hukuki bir fikri veya düşünceyi somut bir olaya uygulama gerekliliği, yani hukukun en geniş anlamda hayata geçirilmesi, hukuki şekle hükmeder. Hukuk fikri kendi kendini gerçekleştiremeyeceği için gerçeğe uyarlanırken her seferinde özel bir teşekküle ve şekillendirmeye ihtiyaç duyar. Bu, hem genel bir hukuk düşüncesinin pozitif bir yasada şekillendirilmesi, hem de pozitif bir genel hukuk normunun yargı organı veya idare tarafından uygulanması bakımından geçerlidir.

İster ulusal, isterse uluslararası düzeyde olsun tahkim kurumu, Schmitt’in ifade ettiği gibi hukukun yaşama, yaşamın gerekliliklerine ve gereksinimlerine uygulanabilmesi ihtiyacından doğmuş, bu ihtiyaç kendi şeklini ve teşekkülünü talep ettiği için klasik yargılama aracı dışında bir kurum olarak tahkim kurumunu ortaya çıkartmıştır.

Niteliği itibariyle bir alternatif uyuşmazlık çözüm aracı olan tahkim, her ne kadar arabuluculuk kadar esnek, pragmatik, iş ve çözüm odaklı değil ise de, klasik yargılama yöntemine oranla çok daha hızlı işleyen bir prosedürdür.

Kadim devlet anlayışında önemli olan araçlardan birincisi egemenlik ise, ikincisi de hukuk yaratma yetkisinin devlete ait olmasıdır.  Hukuk yaratma işlevine sahip olan devlet, aynı zamanda üç kurucu unsurundan birisi olan yargı organları eliyle adalet hizmetini yerine getirir.  Esasen bu hizmetin ifası devlet egemenliğinin gereğidir.

Bu yönden bakıldığında, ancak mahkemeler ve yargıçlar eliyle kullanılabilecek olan yargılama yetkisinin, adına “tahkim” dediğimiz ulusal düzeyde mahkemeler dışında bir organa, yani hakeme veya hakemlere verilmesi ve hatta ulusal sınırları aşarak adına “uluslararası tahkim” dediğimiz uluslararası alana taşınması, bu bağlamda ulus devletlerin uluslararası tahkim kurumunu tanımaları “yaşadığımız hayatın bizden uzak mesafelerde alınan kararlar, oluşan olaylar tarafından şekillendirilmesi anlamına gelen bir karşılıklı bağlantı ve bağlılıklar ağı” olarak tanımlanan, siyasal, kültürel, toplumsal, ekonomik boyutları ve sonuçları olan “küreselleşme” olgusunun bir zorlaması ve bu zorlamanın doğurduğu bir sonuçtur.

Bu oluşum aynı zamanda ulus devletin otoritesinden ve egemenliğinden daha üstün ve iradesini ulus devlete kabul ettirebilme gücüne sahip bir otoritenin varlığı demek olan “intergovermentalism/devletlerarasıcılık” ve yine bunun bir diğer türü olan “supranationalism/ulusüstücülük” olgularının meydana getirdiği bir sonuçtur.

Uluslararası tahkimi doğuran etkenlerden bir diğeri de, küresel güçler üzerinde son derece etkili bulunan, güçlü sermayeleri, gelişmiş teknolojileriyle gerek ulusal, gerekse uluslararası mal ve hizmetlerin üretimine ve pazarlanmasına büyük ölçüde egemen olan uluslararası şirketlerdir. Bu şirketler, ticaret yaptıkları yabancı ülkelerde çıkacak hukuki ihtilaflarda, o ülkelerin hukuk sistemine ve yargı organlarına güvenmedikleri, bunun yerine kendilerinin de aktif şekilde ve eşit olarak yer alacakları bir sistem olan uluslararası ticari tahkim kurallarını daha güvenceli buldukları için, bunu istemişler, zorlamışlar ve netice itibariyle böyle bir sistemin oluşmasını sağlamışlardır.

Uluslararası tahkimi ve tahkim kararlarının tenfiz edilmesini doğuran neden ve etkenler arasında önemli olan bir diğer husus da, çekişmenin taraflarından en az birisinin yabancı olması, hakem ya da mahkeme kararlarının, bu kararların verildiği ülkenin dışındaki bir başka ülkede tanınmasının veya tenfizinin, yani uygulanmasının gerekmesi, ulusal mevzuatların bu hususlarda yetersiz kalmasıdır. Özellikle para, kredi, sermaye gibi yatırım ve ödeme araçlarının, know-how, fikri ve sınai haklar gibi bilginin, malların, hizmetlerin ve emeğin dünyayı çok hızlı şekilde dolaşması demek olan küreselleşmenin, bu küreselleşmeye bağlı olarak mesafe tanımadan küçülen dünyada insanların, şirketlerin, ülkelerin ve toplumların birbirlerine daha fazla ihtiyaç duymalarının, birbirlerinden mal ve hizmet satın almalarının kaçınılmaz olduğu, ticari nitelikteki bütün bu ilişkilerin ihtilafları davet ettiği, bu ihtilafları çözecek bir uluslararası hukuk ve ticaret mahkemesinin bulunmadığı dikkate alındığında, günümüz dünyasının mevcut bu boşluğu dolduracak, uluslararası mahkemelerin yerine ikame edilecek bir mahkemeye ve bu mahkemelerin tabi olacağı bir yargılama usulüne ihtiyacı bulunduğu açıktır. Uluslararası tahkim ve tahkim kararlarının tenfizi bu ihtiyaçlardan doğmuş ve bir anlamda uluslararası mahkemelerin yerine ikame edilmiştir.

Esasen uluslararası hukuk alanında, yani tahkimde iş gören World Trade Organization-WTO/Dünya Ticaret Örgütü-DTÖ, United Nations Commission on International Trade Law- UNCITRAL/Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu, International Chamber of Commerce-ICC/Uluslararası Ticaret Odası, International Center for Settlement of Investment Disputes-ICSID/Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözümü İçin Uluslararası Merkez, World Intellectual Property Organization-WIPO/ Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü gibi kurum ve kuruluşlar bu amaçla kurulmuş, General Agreement on Tariffs and Trade-GATT/Ticaret ve Tarifeler Üzerine Genel Antlaşma ile ulusal düzeyde Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun-MÖHUK bunun için yürürlüğe konulmuş, Yabancı Hakem Kararlarının Tanınması ve Tenfizi Hakkında Cenevre ve New York Sözleşmeleri gibi çok taraflı veya iki taraflı uluslararası sözleşmeler devletler arasında bunun için akdedilmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, bütün bu kurum ve kuruluşların küresel ekonomiyi düzenlemek üzere tesis edildiğini ve yine uluslararası tahkimin de “uluslararası şirketlerin hukukunu korumak ve güvence altına almak” için icat ve ihdas edildiğini söylemek sanırım çok yanlış bir yaklaşım olmaz.

Bununla birlikte, binlerce dava takip etmiş 42 yıllık bir avukat, bu 42 yılın yaklaşık 35 yılını başta istisna sözleşmeleri, aktüerya, eski ve yeni vakıflar olmak üzere pek çok konuda ve binlerce dosyada bilirkişilik, yanı sıra kayyımlık, tereke mümessilliği, ulusal düzeyde 6-7 kez hakemlik, hakemde görülen davalarda avukatlık ve yine bir kez uluslararası düzeyde, İsviçre’de, Cenevre kentinde, Kırgızistan Devletiyle bir Türk firması arasında ICC – Uluslararası Ticaret Odası Tahkim hükümlerine göre görülen bir davada, davacı Türk firmasının avukatlığını yapmış bir kişi, yani kendi çapında bu konularda deneyim sahibi olan bir hukukçu olarak şunu söyleyebilirim: Hem ulusal, hem de uluslararası tahkim, mahkemelerde hakim önünde geleneksel yargılama prosedürüne bağlı olarak görülen davalara nazaran, gerek yargılama maliyeti ile yargılama ve karar verme süresi, gerekse verilen kararların isabeti ve hakkaniyeti yönünden son derece yararlı bir kurumdur.

Gerek ulusal, gerekse uluslararası tahkim mahkemeleri, genellikle bir veya üç hakemden oluşur. Tahkim mahkemelerinin esas görevi, hukuk kurallarını uygulamak suretiyle bir karar vermek ve bu suretle uyuşmazlıkları çözmektir.

İster ulusal, isterse uluslararası tahkim olsun, her iki tahkim süreci de tarafların tahkim hususunda yazılı olarak anlaşmış olmalarını gerektirir. Bu anlaşma “tahkim/hakem sözleşmesi” olarak adlandırılır.

Taraflar, tahkim sözleşmesinde, hangi uyuşmazlık hakkında tahkim şartını kararlaştırdıklarını belirlemelidirler. O nedenle, hem ulusal, hem de uluslararası tahkimde ‘Bundan sonra aramızda çıkacak bütün uyuşmazlıklarda tahkim yoluna başvurulacaktır‘ hükmünü taşıyan genel bir tahkim sözleşmesi geçerli değildir.

Gerek ulusal, gerekse uluslararası tahkim, usul kurallarını belirlemeleri hususunda taraflara ve hakemlere önemli oranda serbestlik ve esneklik sağlar. Bu çerçevede taraflar, hakemleri, tahkim yerini, tahkimin dilini belirleyebilirler. Dahası taraflar, tahkimin yapısını ve zamanlamasını da tayin edebilirler. Taraflar hakem veya hakem heyetini belirlememişler veya bu yetkiyi mahkemeye bırakmışlar iseler, hakem veya hakem heyeti mahkeme tarafından tayin edilir.

Hem ulusal, hem de uluslararası tahkim süreci aleni olan geleneksel yargılamanın aksine ve tıpkı arabuluculukta ve uzlaşmada olduğu gibi gizlidir. Taraflar ve hakemler gizlilik kurallarına sıkı şekilde uymakla yükümlüdürler. Böylece ticari sırların ve gizli bilgilerin kamudan, medyadan ve rakiplerden korunması sağlanmış olur.

Burada işaret edilmesi gereken bir önemli husus, gerek ulusal, gerekse uluslararası tahkime, sadece nizalı kazaya, yani çekişmeli yargıya giren uyuşmazlıklarda başvurulmasının mümkün olması, idari yargıda, ceza yargısında ve nizasız kazada, yani çekişmesiz yargıda tahkim yolunun olmamasıdır.

Hem ulusal, hem de uluslararası tahkim kararları icra edilebilir niteliktedir. Ve hatta iç hukukta taraflarından birisinin yabancı olduğu hakem kararları, 1958 tarihli “Yabancı Tahkim Kararlarının Tanınmasına ve İcra Edilebilmesine Dair New York Sözleşmesi” hükmüne göre birçok yabancı ülkede icra edilebilir.

Bizim hukukumuza göre ulusal düzeydeki tahkim, isteğe bağlı, yani ihtiyari ve zorunlu olmak üzere ikiye ayrılır. İsteğe bağlı tahkimde, taraflar, kendi aralarında bağıtladıkları tahkim sözleşmesiyle uyuşmazlığın çözümü için mahkemeye gitmek yerine hakeme veya hakemlere başvurabilirler. Zorunlu tahkim kurumu, bu bağlamda hangi durumlarda hakeme başvurulacağı hususu ise özel yasalarla düzenlenmiştir. Bu tahkim şeklinde, taraflar, mahkemelerde dava açamazlar, özel yasada belirtilen hakemlere başvururlar.

Menkul Kıymetler Borsaları Hakkında 91 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de, 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi,  Grev ve Lokavt Kanunu’nda, 5894 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da, 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da düzenlenen ve bu kanunlardan doğan ihtilaflar bizim hukukumuzdaki zorunlu tahkimin örnekleridir.

Tahkim şartının mevcudiyeti ilk itirazlardan olmakla, bu itirazın süresi içinde yapılması gerekir. İtiraz hiç yapılmamış veya süresi içinde yapılmamış ise, zorunlu tahkimin uygulanmasını gerektiren durumlar dışında tahkim şartının mevcut olup olmadığı hususu mahkemece resen dikkate alınmaz. Süresinde yapıldığı veya zorunlu tahkimin mevcut olduğu durumlarda, dava mahkeme tarafından görev yönünden reddedilir.

Hukukumuzda sigorta sözleşmelerinin tarafları arasındaki ihtilaflarda ve yine bunların haksız ve hukuka aykırı eylemlerinden zarar gören kişilerin 5684 sayılı Sigortacılık Kanuna göre zorunlu sigortalardan dolayı açtıkları davalarda uygulanan ve hakemleri ile raportörleri, Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği çatısı altında oluşturulan Sigorta Tahkim Komisyonu tarafından seçilen 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu kapsamındaki tahkim, zorunlu olmayan, “isteğe bağlı” olan tahkimin özel bir şeklidir.

Yine 3533 sayılı Umumi Mülhak ve Hususi Bütçelerle İdare Edilen Daireler ve Belediyelerle Sermayesinin Tamamı Devlete veya Belediye veya Hususi İdarelere Ait Daire ve Müesseseler Arasındaki İhtilafların Tahkim Yolu İle Halli Hakkında Kanun’un 1.maddesi hükmüne göre, bu kanun kapsamında olan kurum ve kuruluşlar arasındaki uyuşmazlıklar,  “Zorunlu Tahkim” kapsamında bulunmakla, bu uyuşmazlıkların da hakem sıfatıyla adli yargıda görülmesi gerekir.

Kural olarak hem ulusal, hem de uluslararası tahkim kararları kesin ve bağlayıcıdır. Ulusal tahkimde ve sadece istisnai şartlar altında ve adli mahkemeler önünde bu kararların bağlayıcılığı tartışılabilir. Bu kapsamda hakem kararlarına karşı başvuru yolu, nedenleri kanunda tahdidi olarak düzenlenmiş bulunan ve kararın tebliğinden itibaren bir ay içerisinde açılması zorunlu olan “iptal davası“dır.

Uluslararası tahkimi incelemezden önce birkaç hususa değinmek gerekir. Bunlardan birincisi  bizim hukukumuzda “Yabancılık unsuru taşıyan özel hukuka ilişkin işlem ve ilişkilerde uygulanacak hukuku, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini, yabancı mahkeme kararlarının tanınmasını ve tenfizini” düzenleyen 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk Ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un, kısaltılmış şekliyle MÖHÜK’ün, yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfiziyle ilgili hükümlerdir.

Tenfiz, yabancı mahkemeler tarafından hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların icra edilmesi demektir. Bu nitelikteki kararların Türkiye’de icra olunması, ancak yetkili Türk mahkemesi tarafından verilen tenfiz kararıyla mümkündür.

Kazanılmış haklara saygı esasına dayanan tenfiz kararını, bunda hukuki yararı bulunan herkes talep edebilir. Bunun gerektirdiği asgari koşullar 5718 Sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun`un 54. maddesinde tahdidi olarak sayılmıştır. Bu koşulların gerçekleşmiş olması durumunda talep kabul edilir. Tenfiz isteminin kabulü veya reddi hususunda verilen kararların genel hükümler çerçevesinde temyizi mümkündür. Temyiz, hakem kararının icrasını durdurur.

Bu kanun anlamında tanıma, yabancı mahkeme ilamının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabulü ile yabancı ilamın tenfiz şartlarını taşıyıp taşımadığının mahkemece tespit edilmesidir.

MÖHÜK’teki düzenlemelere göre, sadece mahkeme kararları değil, aynı zamanda kesinleşmiş ve icra kabiliyeti kazanmış ve taraflar için bağlayıcı olan yabancı hakem kararları da tenfiz edilebilir.

New York Sözleşmesi olarak isimlendirilen 1958 tarihli “Yabancı Hakem Kararlarının Tanınmasına ve Tenfizine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” esas alınarak 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 60, 61, 62,63. maddelerinde düzenlenen yabancı hakem kararlarının tenfiz edilebilmesi için her şeyden önce mütekabiliyet şartının mevcut bulunması, bu kararların Türk Mahkemeleri’nin münhasır yetkisi içinde olan uyuşmazlıklarla ilgili olarak verilmemiş olması, yani tahkime elverişli bulunması, genel ahlaka veya kamu düzenine aykırı olmaması gerekir.

Yabancı hakem kararlarının tanınması hususunda da tenfize ilişkin hükümler uygulanır.

Uluslararası tahkim konusunda önem arz eden ikinci bir husus, “uluslararası sözleşme” kavramıdır. Bir sözleşmenin uluslararası olma karakterini belirleyen en önemli ölçüt, sözleşmenin ekonomik karakterinin baskın unsur olup olmamasıdır. O nedenle, gerek kişiler yönünden, gerekse coğrafi yönden yabancılık unsuru taşımayan, ancak uluslararası ticaret kapsamında bulunan veya bu ticaretin yarar alanına giren bütün sözleşmeler “uluslararası sözleşme” olarak kabul edilir.

Uluslararası tahkim de, ulusal tahkimde olduğu gibi, tarafların aralarındaki ihtilafı çözmek üzere, devletin yargı organları dışında olan ve adına hakem denilen şahıs veya şahısların önüne götürdükleri özel bir prosedürdür.

Bu prosedür de, ulusal tahkimde olduğu gibi geçerli bir tahkim sözleşmesini varlığını gerektirir. Ulusal tahkimde olduğu gibi uluslararası tahkimde de, hakem veya hakemler ihtilafın tarafları veya bunların temsilcileri tarafından seçilebilir. Hakem heyetinin tahkime uygulayacağı usulü taraflar kendileri belirleyebilir.

Sadece iki ayrı ülke vatandaşı veya şirketi değil, aynı ülkenin iki vatandaşı veya ticari kuruluşu da, aralarındaki bir iş, ilişki veya ticaretten kaynaklanan ihtilafın çözümü için ulusal yargı veya ulusal tahkim yerine uluslararası tahkime gidebilir.

Uluslararası tahkim süreci de, ulusal tahkim gibi bir tahkim sözleşmesiyle kurulur, başlatılır, bu sözleşmeye ve kendi usullerine göre yürütülerek sonuçlandırılır. Bu bağlamda, taraflar, tahkimin görüleceği yeri, davada uygulanacak usul hukukunu, maddi hukuku, davaya özel kuralları bağıtladıkları sözleşmede kararlaştırırlar.

Daha önce de ifade ve işaret ettiğimiz üzere, ulusal tahkimde olduğu gibi uluslararası tahkimde de, taraflar, hakemlerin ne şekilde seçileceklerini kendileri belirleyebilecekleri gibi, bunu seçtikleri tahkim yolunu düzenleyen kurumun usul kurallarına da bırakılabilirler.

Uluslararası tahkim, biri “Kurumsal Tahkim”, diğeri “Amaca Özel” anlamına gelen “Ad Hoc Tahkim” olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan kurumsal tahkim, daimi bir hakem kuruluşunun idaresinde ve onun önceden düzenlediği kurallar çerçevesinde gerçekleştirilir. Bu kuruluşlara ve dolayısıyla kurumsal tahkime örnek olarak Milletlerarası Ticaret Odasınca, yani International Chamber of Commerce-ICC tarafından kurulan International Court of Arbitration/Milletlerarası Tahkim Divanı, London Court of International Arbitration/Londra Uluslararası Tahkim Divanı, American Arbitration Association/Amerikan Tahkim Kurumu, International Centre for Settlement of Investment Disputes-ICSID, Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözümü için Uluslararası Merkez verilebilir.

Aynı şekilde uluslararası sporla ilgili uyuşmazlıklar da UEFA nezdinde görevli ve yetkili kılınan ve başvurulması zorunlu olan “Court Of Arbitration For Sport-CAS”, yani “Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi”nde görülür. Bu da uluslararası zorunlu tahkimin bir örneğidir.

Ad Hoc Tahkim’de, tahkimi idare eden ve sekreterya hizmetleri sunan bir kurul, komisyon veya organ yoktur. Taraflar, ad hoc tahkimi kendi tasarrufları dahilinde serbestçe ve sadece özel bir olay için geçici olarak düzenlerler ve tahkim için hiçbir tahkim kurum ve kuruluşuna başvurmazlar. Hakemin kim olacağı veya hakem heyetinin nasıl teşekkül edeceği, tahkim yeri ve dili, tahkimde uygulanacak usul ve esaslara ilişkin kurallar doğrudan taraflarca belirlenir. Bu tahkim çeşidine ilişkin en gelişmiş ve kullanışlı kurallar, United Nations Commission On International Trade Law- UNCITRAL, yani Birleşmiş Milletler Milletlerarası Ticaret Hukuk Komisyonu’na aittir.

Uluslararası tahkim konusunda yeknesak bir hukuk sistemi mevcut değildir. Bununla birlikte, uluslararası tahkim mevzuatı genel olarak: tarafların ehliyetini belirleyen hukuk, tahkim sözleşmesinde ve davalarında uygulanacak maddi hukuk ile usul hukuku ve yine hakem kararlarının tanınmasına ve tenfizine uygulanacak hukuk sistemlerinden oluşmaktadır.

Uluslararası tahkim sistemleri, kurumları ve kuralları kapsamında, ben sizinle sadece ICC – Uluslararası Ticaret Odası Tahkim Kurulu’nun, Birleşmiş Milletler Örgütü- UNCITRAL Tahkim Kurulu’nun ve Dünya Bankasının ICSID-Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıkları İçin Çözüm Merkezi isimli Tahkim Kurulu’nun oluşumunu ve işleyişini paylaşacağım. Zira bu üç tahkim türü, uluslararası uyuşmazlıklarda en çok başvurulan tahkim kuruluşlarıdır. Esasen pek çok uluslararası sözleşmede de, uluslararası ticari ilişkilerden doğan uyuşmazlıkların çözümlenmesinde, bu üç tahkim kuruluşundan birisine başvurulması öngörülmektedir.

Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 15 Aralık 1976 tarih, 31/98 sayılı kararı ile kabul edilen UNCITRAL tahkim kurallarına göre çalışır. Anılan kuruluş, ticari anlaşmazlıkların çözümünde hakemlik kurumuna başvurmayı kararlaştıran taraflara, tahkim davasının usulüne ilişkin olarak kapsamlı bir kurallar düzeneği sağlamaktadır. Bu kurallar, uluslararası ticari ilişkilerden doğan ihtilafların çözülmesi usullerinden biri olarak tahkimin; farklı hukuki, sosyal ve ekonomik sistemlere sahip olan ülkelerde uygulanabilecek şekilde esnek olmasını esas alır. Buna göre, bu kuruluşun ve bu kuruluşa ait sistemin işleyişinde, kurumsal tahkimde olduğu gibi tek tip bir kurallar ağı yerine, uluslararası ekonomik ilişkilerin uyumlu şekilde gelişmesine ve ihtilafların çözümüne katkıda bulunmak amacıyla “ad hoc” tahkim sistemi tercih edilmiştir. Esasen bu sistemi ICSID ve ICC tahkimlerinden ayıran en önemli husus, ihtilafı görecek olan hakem heyetinin ad hoc, yani özel seçilmiş olmasıdır.

Bu tahkim türünde tahkimi yönetecek bir kurum mevcut olmadığından, taraflar, hem hakemlerin tayininde, hem de hakemlerin uyacakları kuralları tespit etmede önemli bir yetkiye, etkiye ve esnekliğe sahiptir. Bu model akdi nitelikte olup olmadığına bakılmaksızın, ticari nitelikteki bütün hukuki ilişkileri ve ihtilafları kapsar.

Bu sisteme göre tahkim başvurusu, tarafların, aralarındaki sözleşmeyle ilgili anlaşmazlıkların UNCITRAL tahkim kuralları altında çözüleceği hususunda yazılı bir mutabakata sahip olması durumunda ve başvurunun yapılmasıyla birlikte başlar ve tarafların daha sonra üzerinde değişiklik de yapabileceği UNCITRAL kuralları çerçevesinde yürütülür ve sonuçlandırılır.

UNCITRAL tahkim kuralları altında çözüm arayanlara, sözleşmelerinde aşağıdaki hususlara yer vermeleri tavsiye edilmektedir.

Standart nitelikteki bu hususlar kısaca şunlardır:

  • Taraflar isterlerse hakemlerin sayısı ile nasıl atanacağını ve tahkimin yeri ile dili gibi hususları aralarında yaptıkları tahkim sözleşmesinde kararlaştırabilirler.
  • Tahkime başvurmak isteyen taraf, diğer tarafa yazılı bir ihbarda bulunur. Bu ihbarın diğer tarafça alındığı tarihten itibaren tahkim süreci başlamış sayılır.
  • Tahkim ihbarnamesinde: tahkime konu talep, tarafların isimleri ve adresleri, tahkim maddesine atıf, ihtilafın kaynaklandığı veya ilişkili olduğu sözleşme, iddianın genel özelliği, talep edilen çözüm belirtilmeli, daha önce kararlaştırılmamış ise, en az bir, en çok üç hakem önerilmelidir.

Daha önce ifade edildiği üzere, UNCITRAL Tahkim Kuralları ad hoc tahkimi düzenlediğinden, ICC Tahkiminde olduğu gibi tahkim talebi ve müteakip talepler için dilekçe kabul eden ve bunu diğer tarafa ileten daimi bir sekreterya bulunmamaktadır. O nedenle hakem heyeti oluşturuluncaya kadar, taraflar kendi aralarında haberleşirler, yazışmalarını bizzat kendileri yaparlar.

Taraflar daha önceden hakem sayısında anlaşmamış ve/veya davalının ihbarı aldığı tarihten itibaren 15 gün içerisinde de bir anlaşmaya varamamış iseler, tahkim üç hakemle görülür.

Tarafların, hakemler üzerinde anlaşamamaları, hakem veya hakemleri atayacak bir merci belirleyememeleri durumunda, her iki taraf Birleşmiş Milletlerin Lahey’deki Daimi Tahkim Divanının Genel Sekreterinin hakemi atayacak kurumu belirlemesini isteyebilir.

Hakemler tahkim sürecini, UNCITRAL Kurallarına bağlı kalmak, taraflara iddialarını sunmak konusunda eşit fırsat vermek ve eşit davranmak koşuluyla uygun gördükleri tarzda yürütmeye yetkilidir.

Tarafların talebi halinde hakem heyeti, tahkimin her aşamasında, tanık  dinlenmesi, bilirkişi incelemesi yapılması, delillerin yazılı veya sözlü olarak sunulması için duruşma yapabilir.

Hakem veya hakem heyeti, ihtilafın karara bağlanmasında, tarafların üzerinde anlaştıkları maddi hukuku uygular. Tarafların bu hususta karar vermemiş olmaları durumunda, hakem veya hakem heyeti uygun gördüğü kanunlar ihtilafı kurallarına göre belirledikleri maddi hukuk kurallarını uygular. Hakem veya hakem heyeti, her koşulda ihtilafı, taraflar arasındaki sözleşme hükümlerine uygun olarak çözer ve somut olaya uygulanması uygun olan ticari örf ve adet kuralları ile teamülleri göz önüne alır.

Tarafların tahkimin yeri ve dili üzerinde anlaşamamaları durumunda, bu husus hakem veya hakemlerce kararlaştırılır.

Hakem heyeti üç hakemden oluştuğu taktirde, kararlar oy çokluğu ile alınır. Oy çokluğu bulunmadığı ve heyetçe yetkili kılındığı takdirde heyet başkanı, daha sonra heyetçe değiştirilmesi mümkün olmak üzere, kararı tek başına alabilir.

Hakem kararları yazılı ve gerekçeli olarak verilir. Bu kararlar tarafları bağlayıcı ve kesin niteliktedir. O nedenle, taraflar, kararın gereğini derhal yerine getirmek zorundadırlar.

UNCITRAL tahkiminde yargılama ve karar süresi hakkında bir zaman kısıtlaması yoktur.

Uluslararası tahkim alanında uygulan tahkim usullerinden ICSID, yani Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözümü İçin Uluslararası Merkez tahkimi, devlet ile yabancı ülke yatırımcısı arasındaki yatırım uyuşmazlıklarını konu alır. Bu tahkim türü, uluslararası bir sözleşmeyle bağlı olduğundan, sözleşmeye taraf olan devletleri doğrudan doğruya bağlar, dolayısıyla bir üst makama itirazda bulunulamaz. Bu tahkim kurulunun verdiği kararlar ulusal mahkeme kararları gibi her hangi bir denetim işlemine tabi tutulmadan doğrudan doğruya uygulanır.

Türkiye ICSID’i kuran “Devletler ve Diğer Devlet Vatandaşları Arasındaki Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümlenmesi Hakkındaki Sözleşme” yi 24 Haziran 1987 tarihinde imzalamış, 27 Mayıs 1988 tarih ve 3460 sayılı Kanun ile onaylamış olmakla, bu sözleşmeden doğan ihtilafların çözümünde ICSID’ın yetkili ve görevli olduğunu kabul etmiştir.

Kurumsal bir tahkim türü olan ICSID kurallarına göre, ICSID Sözleşmesinden doğan ihtilaflar, bu sözleşmede öngörülenlerin dışında bir çözüme konu olamazlar. ICSID’i, yani Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözümü İçin Uluslararası Merkezi kuran sözleşme, ICSID’in yargılama yetkisini, taraf devletler ile bunların vatandaşları arasındaki “yatırımlardan kaynaklanan hukuki ihtilaflar” ile sınırlandırdığından, bunun dışındaki konularda ve taraflar arasındaki diğer ihtilaflarda uygulanmaz.

Taraflardan birisi, heyetin uygun şekilde oluşturulmadığı, yetkisini aştığı, hakem veya hakemlerin rüşvet aldığı, hakem heyetinin temel kurallardan ciddi şekilde saptığı, kararın gerekçeli olmadığı hususlarından birisini veya bir kısmını ileri sürerek kararın geçersiz sayılmasını isteyebilir. Bu durumda sekreterlik, hakem portföyünden üç kişiyi ad hoc komiteye atar. Bu komite üyelerinden hiçbirisi kararı veren heyetin üyesi, bu heyet üyelerinden birisi ile aynı ülke vatandaşı veya anlaşmazlığa taraf olan ülkenin vatandaşı, anlaşmazlığın tarafı olan ülkelerden biri tarafından hakem portföyüne atanmış veya aynı anlaşmazlıkta uzlaştırıcı olarak görev yapmış kişi veya kişiler olamaz. Bu durumda, komite yukarıda sayılan koşullar çerçevesinde kararın bir kısmını veya tamamını geçersiz kılma hususunda yetkilidir

ISCID tahkiminde hakemlerin yargılama ve karar süresi hakkında bir zaman sınırlaması yoktur.

ICSID Sözleşmesinin 54.maddesi hükmüne göre; akit devletler sözleşmeye uygun olarak alınmış her kararı kabul etmek ve kararın parasal yükümlülüklerini kendi devlet mahkemelerinin nihai bir kararı gibi yerine getirmekle yükümlüdürler. Diğer bir deyişle, ICSID hükümleri çerçevesinde alınan bir hakem kararının tenfizi konusunda milli mahkemelerin her hangi bir müdahale yetkisi yoktur.

Yine kurumsal bir tahkim olan ICC,  yani Milletlerarası Ticaret Odası tahkimi, tarafların rızasıyla başlayan, devam eden ve sonuçlanan bir tahkim türü olmakla, buna göre verilen ve bağlayıcı olan hakem kararları da doğrudan icra edilmekte, bu kararların yerine getirilmesinde temerrüt olduğu takdirde, bu konudaki uluslararası sözleşme hükümleri uygulanmaktadır.

Kurumsal bir tahkim türü olan bu tahkim, ICC Tahkim ve Uzlaştırma Kuralları’na göre yürütülür. Milletlerarası Ticaret Odası bünyesinde kurulu bulunan Tahkim Divanı, tahkim duruşmalarının denetimini yaptığı gibi, hakemlik sıfatıyla kendisine yapılan başvuruları da karara bağlamaya yetkilidir. Yine tarafların talep etmesi durumunda hakemleri resen kendisi tayin eder veya tarafların üzerinde anlaştığı hakem veya hakemleri onaylamak suretiyle görevlendirir. Tahkim sürecinin başlatılması için gerekli kararları alır, ICC kurallarına uyulmasını sağlamak için süreci denetler. Hakem veya hakemlerin kararlarını, taraflara bildirilmeden önce gözden geçirir.

Tahkim sürecinin başlayabilmesi için ihtilaf konusu dava ile ilgili bilgileri ve hakemlerin atanması hakkındaki talebi içeren bir başvurunun ICC’ ye sunulması, istendiği takdirde hakemleri isimlerinin ve sayısının bildirilmesi, başvuru için öngörülen avansın yatırılması gerekir.

ICC kamu veya özel olsun, ihtilafın taraflarının, ihtilafların çözümlenmesinde ICC tahkimini kullanmak istemeleri durumunda, tahkim sözleşmelerinde ICC’nin standart tahkim maddesine yer vermelerini tavsiye etmektedir.

Bu tahkim türünde de, tarafların tahkim sözleşmesinde uygulanacak hukuku, hakemlerin sayısını, tahkimin yerini ve dilini, hakem veya hakem heyetinin dostane bir araç olarak nefaset ve hakkaniyet kurallarına göre karar verip veremeyeceğini belirlemeleri mümkündür.  Böyle bir anlaşmanın yokluğunda, hakem veya hakem heyeti uygulanacak hukuk kuralını kendisi tespit eder.

Taraflar hakem sayısı üzerinde anlaşamazlar ise, ihtilaf, biri Tahkim Divanı üyesi, diğer ikisi de taraflarca seçilecek üç hakem tarafından incelenerek karara bağlanır.

Hakem heyeti mevcut belgeler çerçevesinde ve tarafların katılımı ile “Terms of Reference” ismi verilen “Referans Noktaları“nı içeren bir belgenin hazırlanmasıyla ve bu belgenin hakemler, taraflar veya vekilleri tarafından imzalanmasıyla birlikte tahkim sürecini başlatır.

Bu belgede, tarafların isimleri ve unvanları, adresleri, iddiaların ve taleplerin özeti, ihtilaflı olan ve dolayısıyla kararlaştırılması gereken konular, hakemlerin isimleri, unvanları ve adresleri, tahkimin yeri, tahkimin uyacağı ve uygulayacağı usul hukuku ile maddi hukuk bilgileri yer alır.

Bu tahkim prosedüründe, hakem veya hakem heyetinin kural olarak nihai kararını altı ay içerisinde vermesi gerekmektedir. Ancak gerektiğinde ve talep halinde Tahkim Divanı bu süreyi uzatabilmektedir.

Birden fazla hakemin olduğu durumlarda karar çoğunlukla alınır. Çoğunluk sağlanamadığı takdirde, hakem heyeti başkanının kararına itibar edilir.

Hakemlerin taslak kararı, taraflara tebliğ edilmeden ve açıklanmadan önce, şekil açısından ihtiyaç duyulan düzeltmelerin yapılması için Divana gönderilir. Divan, kararı biçim ve içerik açısından inceler, önemli bulduğu noktalarda, heyetin karar verme özgürlüğüne müdahale etmeden heyeti uyarabilir.

ICC tahkimi, yargılama aşamasında hakem heyetine geniş yetkiler veren bir tahkim türüdür. Buna göre hakem veya hakem heyeti, taraflardan ilgili dokümanları talep edebilir, tanık dinleyebilir ve eğer ihtiyaç duyar ise bilirkişi görüşüne başvurabilir.

Tahkimin vereceği karara gönüllü olarak uymak ve bu hususta işbirliğinde bulunmak, ICC tahkimin öncelikli amacını oluşturmaktadır. Bu çerçevede, ICC kuralları, hakem kararlarının bağlayıcı olduğunu ifade eder ve tarafların kararı başka bir mercie götürmeden ve ertelemeden uygulamasını öngörür.

Tarafların gönüllü olarak hakem kararını uygulamamaları durumunda, uluslararası sözleşmeler tenfizi zorunlu kılmaktadır. Yabancı hakem kararlarının tanınması ve tenfizi konusunda en geniş uygulama alanına sahip olanı da daha önce ifade edildiği üzere 1958 tarihli New York Sözleşmesidir. Eğer gerekirse tanıma ve tenfiz hususunda bu sözleşme hükümleri uygulanır.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür eder ve en içten saygılarımı sunarım.

”Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe.” Veba, Albert CAMUS

Kimse Görmek İstemeyenler Kadar Kör Değildir.” Jonathan SWIFT

VEBA VE KÖRLÜK ÜZERİNE!

Veba sözcüğü ilk kez ağza alınıyordu… Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar. Bir savaş patladığında insanlar ‘uzun sürmez bu, çok aptalca!’ derler ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir, insan hep kendini düşünmese bunun farkına varabilirdi. Bu açıdan burada oturanlar da herkes gibiydi. Kendilerini düşünüyorlardı. Bir başka deyişle hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçek dışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider ve önlemlerini almadığından başta hümanistler gider… Yurttaşlarımız da kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak… Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe… Gündüz ya da gece olsun, öyle bir saat vardır ki, insan korkaklaşır… Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. İnsanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. Ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir: şu erdem ya da kusur denilen şeyin. En umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir.

Yukarıdaki sözler umudun ve inancın romanı olarak isimlendirilen Albert Camus’nun “Veba” isimli romanından alınmıştır. Okuyanların hatırlayacakları üzere, Cezayir’de, Oran kentinde yaşayanlar, bir sabah uyandıklarında kapılarının önünde fare ölüleriyle karşılaşırlar. Bunu umursamadıkları için farelerin neden öldüğünü öğrenmek istemezler ve bu konuda herhangi bir araştırma da yapmazlar. Sadece kent halkı değil, kentin selametinden, halkın sağlığından ve hayatından sorumlu olan kent yönetimi de, farelerin ölümünün bir felaketin başlangıcı olduğunu düşünmez ve halkın sağlığı için gerekli olan hiçbir önlemi almaz. Oysa kapıyı çalan felaket veba hastalığıdır. Hastalık yavaş yavaş farelerden insanlara geçmeye başlar. Bütün bu olanlar münferit olaylar olarak değerlendirildiği için, bu durum da, gerek halk, gerekse kent yönetimi tarafından ciddiye alınmaz. Kent halkının büyük bir kısmı bana bir şey olmaz anlayışıyla gündelik hayatını sürdürür, işine gücüne, yemesine içmesine, eğlenmesine devam eder. Ne var ki hastalık giderek tüm kente yayılarak salgın halini alır, ölümler görülmeye başlar ve ölen insan sayısı her geçen gün daha da artar. Ve sonunda kent karantina altına alınır, kentin kapıları dışarıya kapatılır ve kent kaderiyle baş başa bırakılır.

Bütün bunlar yaşanırken kentteki her kafadan ayrı bir ses çıkar. Kentin kanaat önderlerinden rahip Panaleux, vebanın Tanrı’nın Oran kentine bir lütfu olduğunu, Tanrı’nın Oran kentindeki insanları sınamak için vebayı gönderdiğini, inancı sağlam ve arınmış olanların hastalıktan korkmaları için bir neden olmadığını, hastalığın sadece kötü ruhları cezalandıracağını, onların canını alacağını söyler.  Kilisede hemen her gün verdiği vaazlarda, kendisinin arınmış olduğuna, o nedenle vebanın kendisine hiçbir şey yapamayacağına inandığını ve vebadan korkmadığını söyleyen rahip Panaleux’de vebaya yakalanır ve acılar içinde ölür. Daha ilk günden tehlikeyi ve felaketi gören kentin bir diğer kanaat önderi Dr.Rieux, beraberindeki üç beş arkadaşıyla birlikte vebaya karşı mücadele etmeye başlar, onun ve arkadaşlarının özverili çalışmasıyla veba yenilir ve kenti terk eder.

Camus’nun romanında veba metaforu ile anlatmak istediği şey, insan olarak pek çoğumuzun içindeki en tehlikeli veba olan bencilliğe, ilgisizliğe, duyarsızlığa, nemelazımcılığa ve benzeri diğer kötülüklere işaret etmektir. Bunlarla mücadele etmek ve bu mücadelede başarılı olmak için önce  ‘neden’ diye sormak ve daha sonra o nedenin nedeni olan içimizdeki en büyük vebayla, yani bencillik ve kötülükle mücadele etmek gerekir. Camus’nun vebasında bu soruyu soran, vebaya karşı başlatılan mücadeleye önderlik eden ve bunda başarılı olan Dr.Rieux’dur. Yani Camus’nun “Başkaldıran İnsan”ıdır.  Ama Dr.Rieux bu başarının geçici olduğunu, bencillikle, ilgisizlikle, duyarsızlıkla, nemelazımcılıkla ve insani diğer kötülüklerle mücadele edilmediği takdirde, vebanın bir gün tekrar ortaya çıkacağını söyler.

Hayatın anlamını “mücadele etmek” olarak tanımlayan ve “Sisyphus Efsanesi” isimli romanında, her defasında taşı tepeye çıkarmakta başarısız olan ama yine de ve yeniden taşı tepeye çıkarmaya çalışan insanın trajik kaderini ve hayatla olan bitmeyen mücadelesini anlatan Camus, hem ‘Veba’, hem de “Sisyphus Efsanesi”  isimli gerçekten eğitici, öğretici ve sıra dışı romanlarıyla ilgili olarak ve özetle şunları söyler: “İnsan her gün aynı şeyleri anlamsızca tekrar eder. Her gün araba, iş, öğle paydosu, tekrar iş, tekrar araba, ev, yemek, uyku… Haftanın beş günü. İşin komiği, bu kimsenin garibine gitmez. Ama bir gün insan şöyle bir durur ve kendisine “neden” diye sorar. “Veba”da , “neden” sorusu, fareler şehre ölüm dağıtmaya başladıktan sonra ortaya çıkar. Ve “her şey başlar.

Kıssadan hisse: Her türlü kötülükle mücadele etmek için bana ne diye düşünmemek, önce neden diye sormak, düşünmek, sorgulamak, daha sonra itiraz etmek ve en sonunda da her türden haksızlıkla, kötülükle, bencillikle mücadele etmek gerekir.

…Neden kör olduk, Bilmiyorum, bunun nedeni belki bir gün keşfedilir, Ne düşündüğümü söylememi ister misin, Söyle, Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler mi…

Okuyanlar hatırlayacaklardır, yukarıda yer verdiğim cümleler Portekizli yazar Jose Saramago’nun “Körlük” isimli kitabının son paragrafının bir önceki paragrafından alınmıştır.

Camus’nun “veba” metaforu ile anlatmak istedikleri, bana Saramago’nun  ‘körlük’ metaforu ile anlatmak istediklerini hatırlattı. Vebadan, bir başka veba olan körlüğe onun için geçtim.

Camus’un vebasının başladığı yerin adı, romanın kahramanlarının ismi belli olmasına karşın, Saramago’ya 1998 Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran “Körlük” adlı fantastik romana konu körlük, adı bilinmeyen, neresi olduğu belli olmayan bir kentte, yine adı bilinmeyen, kim olduğu belli olmayan araba kullanan bir adamın trafikte yeşil ışığı beklerken birdenbire kör olmasıyla başlar. Körlük giderek salgın bir hastalık gibi yayılır, adı belirsiz olan göz doktorunun karısı dışında kentte yaşayan bütün herkes kör olur.

Bu körlük doğal körlükten farklı bir körlüktür. Kör olanların gözlerine beyaz bir perde iner ve onlar her şeyi beyaz, bembeyaz görmeye başlarlar. Bu farka işaret etmek için Saramago romanındaki körlüğü “Beyaz Körlük” olarak isimlendirir. Görmeyen insanlardan oluşan kentte çeteler ortaya çıkar, kent açlığa, soygunlara, hırsızlıklara, tecavüzlere, cinayetlere, ölümlere tanıklık eder ve bütün bu olaylar giderek sıradanlaşmaya, insanlar tarafından kanıksanmaya başlar. Bu körlükle başlayan kaos ve çürüme sonucu toplum ve insanlar, sadece görme organını kaybetmezler, sağduyularını, ruh sağlıklarını, hak ve adalet duygularını, vicdanlarını, onurlarını, ahlaki ve etik değerlerini de kaybederler.

Göz doktorunun karısı hariç bütün sakinlerinin kör olduğu Saramago’nun isimsiz kentinin isimsiz halkı da, tıpkı Camus’nun romanındaki Oran halkının büyük kısmının olduğu gibi, felaketin bir gün kendi başlarına da geleceğini hiç akıllarına getirmezler, bana ne diyerek kendi bencillikleri içinde gündelik hayatlarını yaşamaya devam ederler. Saramago’nun da bununla işaret etmek istediği husus, Camus’nun “Veba” isimli romanında işaret etmek istedikleriyle aynıdır. Yani Saramago’da Camus gibi, insan olarak pek çoğumuzun içindeki en tehlikeli veba ve körlük olan bencilliğe ve kötülüğe işaret eder.

Edebiyat eleştirmenlerine göre, Saramago’nun romanında zamanın ve mekanın belirsiz, kahramanların isimsiz olmasının nedeni, insanın ve insanlığın içindeki bencillik duygusunun ve kötülük içgüdüsünün bütün zamanlarda ve hemen her toplumda bulunduğuna, yani evrensel olduğuna, yine olup bitenlerin, başlarına gelenlerin neden veya nedenlerini sormayan, yaşadıkları kötülüklerin kaynağını sorgulamayan, yani gerçekleri görmeyen, görmek istemeyen insanların ve toplumların başlarına her türlü felaketin gelebileceğine işaret etmek içindir.

Romanlarında daha ziyade toplumsal ve siyasi kurumların sahteliklerini anlatan Saramago’nun, bu romanında kullandığı “körlük” metaforuyla anlatmak istediği şey veya şeyler, elbette sadece bunlar değildir.

Nobel konuşmasında “Eskiden bana ‘İyi adam ama komünist’ derlerdi; şimdi ‘Komünist ama iyi adam’ diyorlar” diyerek kendisini ve siyasal olarak hayatta durduğu yeri tanımlayan Saramago, aynı zamanda, göstermelik demokrasinin hayattaki bütün kararlarımızın temelini oluşturan özgürlüğümüzü elimizden almasından kaynaklanan nefes alamadığımız siyasi ortamı, vahşi kapitalizmin gündelik hayatımızın her alanına dayattığı boğucu sömürü düzenini, küreselleşen bu düzenin edilgenleştirdiği insanların, hem fiziksel olarak, hem de ruhen körleşmelerini, vicdanen taşlaşmalarını, toplumsal ve siyasal kurumların sahteliklerini, toplumsal düzenin kırılganlığını, insanı bozan, onu bencilleştiren ve kötüleştiren neden veya nedenlerin sistemin kendisi olduğunu anlatmak ister. Yani Saramago, tam da Marx’ın ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ isimli kitabının önsözünde yazdıklarını, yani “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” demek ister.

Nitekim “hayatta tek gerçek devrim aşktır’ diyen ve bunu demekle diğer bütün devrimleri, siyasal şekillenmeleri sahte olmakla nitelendiren Saramago romanında bu görüşünü, bazı körlerin kendi aralarında konuştukları şu sözlere yer vererek ifade eder: “…Bu meydanda, örgütlenmiş büyük sistemlerin temel ilkelerinden, özel mülkiyetten, serbest değişimden, pazardan, borsadan, vergilendirmeden, faizlerden, mülk edinmeden, kamulaştırmadan, üretimden, dağıtımdan, tüketimden, beslenmekten ve beslenememekten, zenginlikten ve yoksulluktan, iletişimden, yasal önlemlerden ve suç işleme oranlarından, piyangolardan, tutukevlerinden, ceza yasasından, yurttaşlık yasasından, trafik yasasından, sözlüklerden, telefon rehberlerinden, fuhuş yuvalarından, silah fabrikalarından, silahlı kuvvetlerden, mezarlıklardan, polisten, karaborsadan, uyuşturucudan, göz yumulan yasadışı ticaretten, ilaç araştırmalarından, kumardan, tedavi ve cenaze masraflarından, adaletten, borçlanmadan, siyasal partilerden, seçimlerden, parlamentolardan, hükümetlerden, içbükey düşünceden, dışbükey, düzlem, dikey, yatık, yoğun, yayınık, kaçıcı düşüncelerden, ses tellerinin alınmasından, söylemin ölümünden söz ediliyordu…

Saramago’nun isimsiz kentine musallat olan, nasıl geldiği, nasıl yayıldığı belli olmayan körlük, geldiği gibi bir gün kendiliğinden gider ve kent halkının tamamı bir anda yeniden görmeye başlar. Körlüğün kendiliğinden ortadan kalkmasının nedeni, görmeye başlayan insanların kendilerini bozan, kör eden şeyin sistem olduğunu anlamaları ve o nedenle yeni bir düzen kurmaya karar vermeleridir. Bunu da ismini bilmediğimiz göz doktorunun, yine ismini bilmediğimiz karısı şu sözleriyle ifade eder: “…bütün kötülük bir düzen kuramamış olmaktan kaynaklanıyor, her binada, her sokakta, her semtte bir düzen kurulması gerek, Bir hükümet gerek dedi karısı, Bir düzen, beden de belirli düzeni olan bir yapı, bu düzeni koruduğu sürece hayatta kalıyor, ölüme gelince, bu, düzenin bozulmasının getirdiği sonuçtan başka bir şey değil, Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl bir düzen kurabilir, Örgütlenerek, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir, Haklısınız…

Kıssadan hisse: Bakmak görmek değil, sadece seyretmektir. Görmek ise sorgulamak, itiraz etmek, yorumlamak, muhakeme etmek, anlamak, karar vermek, örgütlenmek ve uygulamaktır.

Yıllar önce okuduğum bu iki romanı neden mi hatırladım ve sizinle paylaştım?  Camus’nun veba metaforu ile anlattığı Oran kentinde yaşananlar ile Saramago’nun körlük metaforuyla tasvir ettiği adı ve yeri belirsiz kent, günümüzün Türkiye’sine çok fazla benziyor da onun için hatırladım ve paylaştım sizinle.

Neden ve nasıl mı benziyor?

Mesela esas işlevi ve amacı, devletin temel örgütlenmesinden daha çok birey hak ve özgürlüklerinin korunması için siyasi iktidarın sınırlandırılmasını ve bunun için de kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani devletin üç temel işlevi olan yasamanın, yürütmenin ve yargının birbirinden kesin olarak ayrılmasını öngören anayasacılığa aykırı bir anayasa değişikliğinin referanduma sunulması gündemdedir ve kamuoyu yoklamalarına göre toplumun yarısına yakın kısmı bu değişikliğe evet, diğer yarısı da hayır deme eğilimindedir. Evet diyecek olanların da, hayır diyecek olanların da bana göre çok büyük bir kısmı, bu değişikliklerin neler olduğunu incelemiş değildirler.

Her iki yönde tercihte bulunmak, elbette yurttaşların her birinin en doğal yurttaşlık hakkıdır. Ama buna rağmen evet diyenler hayır diyenleri, hayır diyenler evet diyenleri suçlamaktadır. Neden mi? Her ikisini yapanlar da demokrat değildir de onun için.

Gazeteci Işık Kansu’nun geçenlerde Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yer verdiği Emekli Mülkiye Müfettişi Mahmut Esen’in yaptığı bir araştırmaya göre, 15 Temmuz 2016 tarihli lanet olası darbe girişiminden sonra, “Terör örgütlerine veya devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu ileri sürülen 3 bin 721 yargı, 4 821 Türk Silahlı Kuvvetleri, 2 bin 815 jandarma, 35 sahil güvenlik, 20 bin 672 emniyet personeli, 67 bin 177 kamu görevlisi olmak üzere 98 bin 626 kişinin görevlerine son verilmiştir.” Bu tespitin yapıldığı tarihten sonra hemen her gün sürdürülen operasyonlarla bu sayılar giderek artmıştır ve daha da artmaya devam edecek görünmektedir.

Başta Cumhuriyet Gazetesi’ne mensup gazeteciler olmak üzere, Türkiye’nin tanınmış pek çok gazetecisi, göründüğü kadarıyla sadece gazetecilik faaliyetlerinden dolayı günlerdir tutukludur.  Daha henüz iddianameler hazır olmadığı için, ne bu gazeteciler, ne de kamuoyu olarak biz, bu gazetecilerin neden tutuklandıklarını, meslekleri olan gazetecilik faaliyetleri dışında herhangi bir kanunsuz eylemleri olup olmadığını ne yazık ki bilmiyoruz.

Seçimle, yani halkın oyuyla iktidara gelmiş bir partiye mensup olan pek çok belediye başkanı görevden alınmış; yerlerine kayyım tayin edilmiş; halkın %10’nundan fazlasının oyunu almış bir siyasi partinin genel başkanı ve milletvekilleri tutuklanmış; binlerce akademisyen görev yaptıkları üniversitelerden sorgusuz sualsiz atılmış durumdadır.

Bütün bunlardan dolayı mağdur olmuş olan insanlar, Anayasa’mızın 36.maddesiyle teminat altında bulunan “hak arama özgürlüğü” ve yine iç hukukumuzun ayrılmaz bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.maddesiyle tanınan “adil yargılanma hakkı” kapsamında etkili bir yargı yoluna başvurmak hakkından ne yazık ki yoksun durumdadır.

İnsanların, yurttaşların kendilerini koruma hakkı olduğu gibi, devletin de, demokratik rejimin de kendisini koruma hakkı vardır. Elbette devlet, varlığına, ülke bütünlüğüne, demokrasiye kastedenlere, teröre destek olanlara, terör örgütleriyle bağı ve ilişkisi bulunanlara karşı bu değerleri, insanları ve toplumu korumakla yetkili ve görevlidir. Ve buna ülkesini seven, milletini seven, demokrasiyi seven hiçbir yurttaş karşı da değildir. Ama herhalde devletin bunlara karşı olan mücadelesini hukukun çizdiği sınırlar içinde yapması, bu bağlamda her biri evrensel bir hukuk ilkesi olan ve o nedenle de anayasal teminat altında bulunan “hukuk önünde eşitlik”, “masumiyet karinesi”, “cezaların şahsiliği”, “savunma hakkı”, “hak arama özgürlüğü”, “adil yargılanma hakkı”, “mülkiyet hakkı”, “din ve vicdan özgürlüğü”, “basın özgürlüğü”, “ifade özgürlüğü”, “düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü”, “bilim ve sanat özgürlüğü”, “örgütlenme özgürlüğü” gibi temel hak ve özgürlüklere; “seçme ve seçilme hakkı”, “siyasi partilere girme hakkı” gibi siyasi hak ve özgürlüklere uygun davranması, bu hak ve özgürlüklere karşı saygılı olması, sadece bu hak ve özgürlüklerin sınırlarını aşanlara, bunları kötüye kullananlara karşı yaptırım uygulaması gerekir. Esasen bütün bunlar, hukukun, hukuk devleti olmanın asgari gerekleri ve koşullarıdır.

Şahsen benim ve benim gibi düşünen pek çok insanın, yurttaşın itirazı bunların yapılmamasına, bunlara uyulmamasına yöneliktir.

Olup bitenler sadece bunlardan ibaret değildir, dahası da vardır.

Mesela Parlamento by-pass edilmiş ve ülke Kanun Hükmündeki kararnamelerle idare edilir hale gelmiş durumdadır.

Ülke sadece olağanüstü halde değil, aynı zamanda savaş halindedir. Ve biz yurttaş olarak askerlerimizin neden El Bab’da olduğunu, neden Rakka’ya, Mınbiç’e savaşmaya gideceklerini bilmiyoruz. El Bab’ı ve Rakka’yı İŞİD’ten temizledikten sonra kime bırakacağımızı da, yani PYD’ye mi, YPG’ye mi, PKK’ya mı, Rusya’ya mı, ABD’ye mi, Suriye’ye mi bırakacağımızı da bilmiyoruz. Bu konuda hükümet tarafından yapılan açıklamalar tatmin edici olmadığı gibi tutarlı da değildir. Öyle ki siyasiler başka şeyler söylerken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst düzey yetkilileri başka şeyler söylemektedir. Suriye’deki süreci kiminle yürüteceğiz? ABD ile mi, Rusya ile mi? Bilmiyoruz. Orta Doğu ve Suriye konularında uzman olan Hüsnü Mahalli’nin 24 Şubat 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan röportajında ifade ettiği gibi, “Türkiye’nin Suriye sürecini Suudi Arabistan, Katar ve ABD ile yürütmesi durumunda karşısında İran, Rusya ve Suriye Ordusunu” bulması olasıdır ve bu Türkiye yönünden son derece tehlikeli bir durumdur. Bu durumda doğru olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana dış politikasına egemen olan “Yurtta sulh, dünyada sulh” ilkesi gereğince, Orta Doğu bataklığına hiç bulaşmadan sadece kendi sınır güvenliğini sağlamak değil midir? Ülkenin bu zor ve hayati koşullar altında referanduma götürülmesi, buna bağlı olarak daha da gerilmesi ve kutuplaştırılması ne kadar doğrudur?

Terör almış başını gidiyor. Binlerce vatan evladı ülkesi için şehit olmuş, gazi olmuş durumda, hemen her gün vatan için şehit veya gazi olmaya da devam ediyor. Yüzlerce masum insan terör nedeniyle hayatını kaybetmiş veya yaralanmış durumda.

Ekonomi allak bullak olmuş, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bugüne kadar görmediği sayıda iş yeri kapanmış, Dolar ve Euro başta olmak üzere, Türk Lirası tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar değer kaybetmiş durumda.

Ekonomik büyüme durmuş, enflasyon artmaya başlamış, işsizlik oranı çift sayılı rakamlara ulaşmış durumda.

Ege Cansen’in ifadesiyle ‘Ham madde sağlanmasından nihai kullanıcının eline geçinceye kadar daha çok sayıda ve daha yüksek ücretli insana iş imkanı sağlamadığı için katma değeri çok fazla olmayan’ yol yapımı, konut yapımı, köprü yapımı gibi hizmetler dışında, çok fazla mal ve hizmet üretimi olmadığı gibi, istihdam yaratan yatırımlar da yok denecek kadar az durumda.

Kamu harcamaları üçe beşe katlanmış, bütçe dengeleri alt üst olmuş, bütçe açığı artmış, Sayıştay ve TBMM bütçe denetimi yapamadığı için vatandaşın “bütçe hakkı” ihlal edilmiş durumda.

Toplum ürettiğinden daha fazla tüketici konumunda, insanlar ödeyemedikleri kredi kartı harcamalarıyla, tüketici kredileriyle ayakta durmaya çalışıyorlar.

Büyüme oranı AK Parti’nin iktidarda olduğu 2002 ile 2016 arasında %4.58 ile Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesinde, işsizlik ise %10.1 ile en yüksek düzeyde.

Toplumun büyük bir kısmı, hemen her gün kendi kendine anlatıp durduğu hikayelerden oluşan geçmişine övgüler yağdırmaktan, yaşadığı zamanı ve koşulları  sorgulayamadığı gibi bugününü de yaşayamaz durumdadır.

Bunların her biri ayrı bir felakettir!

Peki, ne demek gerekir? Ne diyelim?

Albert Camus’nun Veba’da söylediklerini söyleyelim önce: “Yurttaşlarımız da kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak… Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe… Gündüz ya da gece olsun, öyle bir saat vardır ki, insan korkaklaşır… Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyiniyet de kötülük kadar zarar verebilir…

Sonra Saramago’nun ismini bilmediğimiz göz doktorunun, yine ismini bilmediğimiz karısının söylediklerini hatırlayalım ve soralım. Kime mi? Sana, bana, ona, yani kendimize; “Sahi Türkiye olarak biz sonradan mı kör olduk, yoksa zaten kör müydük? Günümüz Türkiye’sinde gören körler mi, yoksa gördüğü halde görmeyen körler mi daha fazla?

Hayatta Öğrendiğim Her Şeyi Üç Kelime İle Özetleyebilirim: ‘Hayat Devam Ediyor.’ Robert FROST

MANCHESTER BY THE SEA / YAŞAMIN KIYISINDA!

Hepimizin hayatında mecburen yaptığımız, görevimiz olduğu için yaptığımız şeyler vardır. Bunların dışında bir de seçerek ve severek yaptığımız şeyler vardır. Hemen herkes gibi şahsen ben de yapmak zorunda olduğum şeyleri olanaklarım ölçüsünde yaptım, yapıyorum. Ve elbette mesleğimi de severek icra ediyorum.

Ama son zamanlarda sevdiğim şeyleri, seçtiğim şeyleri, beni mutlu eden, bana keyif veren şeyleri daha çok yapıyorum. Mesela daha çok okuyorum, daha çok müzik dinliyorum, daha çok yazıyorum, tiyatroya, sinemaya, konsere, operaya daha çok gidiyorum. Beni kentin gürültüsünden, gündelik yaşamın monotonluğundan ve rutininden kurtaran kentin dışına yaptığım günlük gezileri daha çok yapıyor, yani kendimi daha çok gezdiriyor, daha çok seyahat ediyorum. Eşimle, kızımla, köpeğim Tarçın’la daha çok birlikte oluyorum. Daha çok yürüyorum. Daha sağlıklı besleniyor, daha çok dinleniyor, daha düzenli uyuyorum. Daha az konuşuyor, daha çok düşünüyor, daha çok dinliyorum. İnsanlarla birlikte olmaya ayırdığım zamandan çok daha fazlasını, onlardan biraz uzak durmaya ayırıyorum. Bunu yapamadığımda, hayata insanların bulunduğu yerde dahil olmak gerektiğinde ya da bunu istediğimde veya buna ihtiyaç duyduğumda, bana sıkıntı vermeyen, aksine pozitif enerji veren, sohbetinden keyif aldığım, bilgisinden, görgüsünden, deneyimlerinden yararlandığım, bilmediğim şeyleri, yeni şeyleri öğrendiğim, benimle olmaktan mutlu olduğunu bildiğim, benim de birlikte olmaktan keyif aldığım insanlarla beraber olmayı tercih ediyorum. Özetle kendime daha çok zaman ayırıyorum.

Birkaç gün önce sinemaya gittim mesela. Başrolünü Casey Affleck’in, diğer rollerini Michelle Williams, Kyle Chandler, Gretchen Mol ve Lucas Hedges’in oynadığı, yönetmenliğini ve senaristliğini Kenneth Lonergan’ın yaptığı, 13 dalda Oscar’a aday gösterilen, 3 dalda Oscar ödülü alan Manchester By The Sea/Yaşamın Kıyısında isimli filmi seyrettim.

Bu yazıyı yazmaktan amacım, size filmin hikayesini, özetini anlatmak değil elbette. Kaldı ki anlatılası bir film de değil, aksine izlenilmesi gereken bir film. Hayatın, insan hayatının, hepimizin hayatının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu, iyi giden bir şeylerin bir anda nasıl ters yüz olabileceğini anlatan duygu yüklü bir film.

Hemen hepimizin hayatında birçok şeyin yolunda gitmediği, bazı şeylerin eğilip büküldüğü, ters gittiği, inişlerin, çıkışların olduğu anlar, zamanlar vardır. Böyle anlarda ve zamanlarda hayatın ve kaderin bize bağışladığı pek çok şey kaybedilebilir, bizden geri alınabilir. Hayat, hayatımız elimizden kayıp gidebilir. Hangi alanda ve konumda olursa olsun insan için bir hareket alanı kapanabilir. Bir iş adamının işleri bozulabilir ve hatta o iş adamı iflas aşamasına gelebilir. İnsan işinden atılabilir. Kamuda çalışan bir kişi için var olan bir terfi standardı ortadan kaldırılabilir veya amirlerin tercihleri değişebilir. Evli olan bir kişinin aile düzeni bozulabilir ve hatta o kişi eşinden boşanabilir. İnsan annesini, babasını, eşini, çocuğunu veya çok sevdiği birisini kaybedebilir. Arkadaşlığa, dostluğa, sevgiye, sevdaya, aşka dair olan pek çok şey ve kişi sizin için artık bir anlam ifade etmeyebilir.

Bu gibi durumlarda insan, her zamankinden daha çok belirsizlik, endişe, korku, tatminsizlik, hayal kırıklığı duyabilir ve bunları yaşayabilir. Bütün bunlar, kuşkusuz, bunları yaşayan insan için yaşanması, baş edilmesi, dayanılması, taşınması gerçekten zor olan şeylerdir.  İnsanı “yaprakları büsbütün dökülmüş zamanla” yüz yüze getiren ve hayata küstüren şeylerdir. İnsan bunları yaşayabilir ama yine de Nazım’ın dediği gibi “…Biz bıraktığın gibiyiz. / Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, / Dostu düşmandan ayırmakta…” diyerek yoluna devam edebilir. Zira bunların hiçbirisi insanı “yaşamın kıyısına” getiren, köşeye sıkıştıran, hayatla ölüm arasındaki bir yere getirip bırakan şeyler değildir. İnsan bütün bu yaşadıklarına rağmen, yine de hayatın ince biçimde örülmüş ağı içinde “hayat problem çözmektir” diyerek ve kendisine bir yol açarak veya bir yol yaparak hayatına devam edebilir.

Ama insan bazen öyle şeyler yaşar ki, yaşadıkları onu ölüm ile hayat arasındaki o ince ve her an kırılabilir çizgi üzerinde bir yerde sıkıştırabilir. İnsan ölmek ister ama ölemez. Yaşamak ister ama yaşadığı, geride bıraktığı şeyler onu rahat bırakmaz. Zira öyle anlarda ve zamanlarda hayat, her zamankinden daha çok insanın ru­hundan içeri süzülerek giren anılarla doludur. İnsanın yaşama sevincini ve hevesini alıp götüren ve yakasından bir türlü düşmeyen bu anıların ağırlığı ve yüküyle birlikte insanın hayatına devam etmesi zor, hatta imkansız hale gelir.

İşte “Yaşamın Kıyısında” isimli film, böyle bir hayatın, Casey Affleck’in baş rolünü başarıyla oynadığı böyle bir insanın, hiçbir özelliği olmayan sıradan bir insanın, eşi ve çocuklarıyla birlikte mutlu ve sade bir hayat süren kendi halinde bir insanın, Lee Chandler’in hikayesidir. Gerçek hayattan, yaşanmış bir hayattan alınmamış olmakla birlikte, gerçek hayatta örneği ve hatta örnekleri yaşanmış olması muhtemel olan Lee Chandler’in hayatını anlatan film, Oscar ödüllerinin yanı sıra, sinema eleştirmenlerinden de genellikle olumlu eleştiriler aldı. Filmin müzikleri kompozitör Lesley Barber tarafından yapılmış. Hepsi ama hepsi tek kelimeyle olağanüstü. Mesela benim çok sevdiğim, her zaman keyifle dinlediğim Albinoni’nin unutulmaz  eseri “Adagio” da filmin müzikleri arasında.

Eleştirmenlerin    ”acı ve mizahın başyapıtı” olarak nitelendirdikleri film, gerçekten “trajedi ile baş etme konusunda” önemli dersler veren ama hiç de komik olmayan, mizahla ilgisi bulunmayan, izleyenlerde daha çok “yara izi bırakan, güçlü ve duygusal bir drama.” Bütün bunları yaşamış olan bir insanın hayata, hayatına devam etmesi mümkün değildir yaklaşımını bertaraf eden ve Robert Frost’un o güzel ve anlamlı sözünü, yani “hayat devam ediyor” maksimini doğrulayan bir sinema yapıtı, bir sanat eseri.

Sinemadan çıktıktan sonra aklıma ilk gelen, delilik ile dahilik arasında gidip gelen, bir delilik anında eşi Héléne’i boğarak öldüren, ruhsal yönden hasta olduğu için ceza-i ehliyeti bulunmayan ve o nedenle de yargılanmayan, uzun yıllar psikiyatri hastanesinde yatarak tedavi gören bir adamın, Fransız Marksist Louis Althusser’in yaşanmış hayat hikayesi oldu.

Olay anıyla ilgili olarak hiçbir şey hatırlamayan ve hiçbir şey de anlatmayan ama ceza-i ehliyeti olmadığı için yargılanmamış olmaktan dolayı son derece rahatsız olan Althusser, “Gelecek Uzun Sürer” adıyla yazdığı otobiyografik eserinde, bir yandan hayatını, siyasal görüşlerini, bu bağlamda Fransız Komünist Partisi, genelde sol, özelde Fransız solu içindeki ideolojik görüş farklılıklarını anlatır, diğer yandan eşini öldürmesiyle ilgili olarak savunmasını yapar.

Kendine masal anlatmamak: bu formül benim için materyalizmin tuttuğum tek tanımıdır…” diyerek materyalizme eleştirel bir göndermede bulunan Althusser, “beni fark edin” modunda olduğu erken zaman solculuğuyla ilgili olarak, bizim sözde pek çok solcumuzda da örneğini gördüğümüz itiraflarda bulunur, bu bağlamda “bir dönem beğenilmek için yapmacık davrandığını, rol yaptığını, herkesin hoşuna gidecek şeyler söylediğini” itiraf eder.

Peki, bütün bunların “Yaşamın Kıyısında” filmiyle ilgisi ve bağlantısı nedir? Eşi Héléne’i öldürdüğünde 62 yaşında olan ve 72 yaşında vefat eden, yani o trajik olaydan sonra 10 yıl daha yaşayan Althusser gibi, dikkatsizliği ve tedbirsizliğiyle iki çocuğunun ölümüne neden olan ve Amerikan hukuk sisteminin özelliğinden dolayı yargılanıp mahkum olmayan Lee Chandler de, yaşadığı bu büyük travmaya rağmen hayata tutunur ve yaşamaya devam eder.

Nasıl ve neden mi? Althusser otobiyografisini anlattığı “Gelecek Uzun Sürer” isimli eserinin sonunda bunun nedenini ve nasılını yazıyor. Okuyalım: “…O günden beri dostluklarım ve sevgilerim de dahil bütün işlerimi kendi elime aldım. O günden beri sanırım sevginin ne olduğunu da öğrendim: atılganca kendi duyguları üstüne ‘abartmalı’ iddialara girmek değil, karşısındakine özenle davranmak, onun arzularına ve ritmine saygı göstermek; hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek ve bununla yetinmek; her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek; aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiç zorlanmaya başvurmadan, karşıdakine de yapabilmek. Özetle, yalın özgürlük! Cezanne neden Sainte-Victoire Dağının her anının ayrı resmini yapmıştı? Her anın ışığı ayrı bir armağandır da ondan. Demek ki, yaşam, tüm dramlarına karşın, hala güzel olabilirmiş. Altmış yedi yaşındayım; kendim için sevilmediğimden gençlik tanımamış olan ben, şimdi kendimi hiç olmadığım kadar genç hissediyorum. Bu iş yakında bitecek olsa da. Evet, bazen gelecek uzun sürüyor.

Lee Chandler’da öyle yapar. Bir an gelir dostluklarını, sevgileri de dahil bütün işlerini kendi eline alır. Yaşının hakkını veren, bu amaçla sevdiği ve istediği şeyleri yapmak isteyen ölen abisinin oğlu Patrick üzerindeki baskılarına ve zorlamalarına son verir. Onun kendisini gerçekleştirmesine ve ifade etmesine imkan vermek için onu özgür bırakır. Kendisine de “hayat devam ediyor ve gelecek uzun sürer” diyerek yeni bir hayat kurma şansı, yani ikinci bir şans verir ve öylece yoluna devam eder.

Evet, değerini bilirsek eğer “her anın ışığı ayrı bir armağandır” insana.